Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 02 Mar 2014

Mazher-i Cân-ı Canan Hazretleri.

Posted by Site - Yönetici Mart 2, 2014

Mazher-i Cân-ı Canan Hazretleri.

Mazher-i Can-ı Canan hazretleri, evliyanın büyüklerinden. İnsanları Hakk’a davet eden, doğru yolu göstererek hakiki saadete kavuşturan ve velilerin meşhurlarındandır. İsmi, Şemseddin Habibullah’tır. Babası Mirza Can’dır. Onun ismine izafeten Can-ı Canan denilmiştir. 1699 (H.1111) veya 1701 (H.1113) senesinde Ramazan-ı şerifin on birinde Cuma günü doğdu. 1781 (H.1195) senesinde şehid edildi.
Hazret-i Ali’nin neslinden olup, seyyiddir. Ceddi, ileri gelen devlet adamlarından olup, Teymuriyye sultanlarına yakınlıkları vardı. Babası Mirza Can, mevki ve makamı terkedip, fakirliği ve kanaatı tercih etti. Servetini Allah için fakirlere dağıttı. Kızının nikahı için ayırdığı yirmi beş bin rub’iyye mikdarındaki altını, bir dostunun şiddetli bir sıkıntıda olduğunu işitince, tamamen ona hediye etti. Babası, memleketinde, merhameti, üstün ahlakı, insani meziyetlerinin üstünlüğü ile tanınmış bir zattı.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, Zeka, fehm ve anlayışının parlaklığını gören firaset erbabı, onun yüksek bir fıtrata, yaratılışa sahib olduğunu söylerlerdi. Babası, onun terbiye ve taliminde, ilim öğrenmesi hususunda çok dikkat gösterdi. Daha küçük yaşta ilim, marifet öğrenmeye ve çeşitli maharetler kazanmağa başladı.Kıymetli ömrünü çocukluğundan itibaren gayet iyi değerlendirip, heba etmedi. İlim ve marifeti yanında ayrıca çeşitli sanat ve maharetleri öğrendi. Kendisi şöyle demiştir: “Çocukluğumda İbrahim aleyhisselamı rüyamda görüp, çok iltifat ve ihsanlarına kavuştum. Yine çocukluğumda hazret-i Ebu Bekr’i ne zaman hatırlayıp ismini ansam, mübarek sureti karşıma çıkardı. Ruhaniyetini gözümle görürdüm. Bana çok iltifatta bulunurdu.”

Yine şöyle anlatmıştır: “Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu. İmam-ı Rabbani hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda İmam-ıRabbani hazretlerinin ruhaniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işaret etti. Bu hali babama söyleyince; “Anlaşıldı ki, sen onların yolundan istifade edeceksin.” dedi. Allahü teala benim tinetime, sünnet-i seniyyeye ittiba etme, uyma hasletini yerleştirmiş.”

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin fıtratında, yaratılışında bir yükseklik, büyükler yolunda ilerlemeye büyük bir kabiliyet, onları sevmek ve muhabbet gösterme hususiyeti vardı. “Aşk ve muhabbet, benim tinetimin hamurunun mayasıdır.” buyurdu. Zamanın meşhur alimlerinden onun halini görenler; “Bu çocuk, aşıkane bir mizaca sahibdir.” demişlerdir. Babası ona; “Senin dünyaya gelişin benim için çok mübarek oldu. Çünkü senin doğduğun sene, ben dünyaya ait bağlılıkları, dünyaya düşkün olmayı terkedip, kanaatı tercih ettim.” demiştir.

Kendisi ilim tahsilini şöyle anlatmıştır: “Farisi lisanını ve diğer bazı bilgileri babamdan, Kur’an-ı kerimi, tecvid ve kıraat ilmini Kari Abdürresul’den, akli ve nakli ilimleri de zamanımızın alimlerinden öğrendim. Hacı Muhammed Efdal’den, tefsir ve hadis ilmi öğrendim. On beş yaşında iken kendisinden ilim öğrendiğim hocam Hacı Muhammed Efdal, bana bir takke hediye etmişti. Bunun bereketi ile zihnim iyice açıldı. Hiçbir şeyi okuyup öğrenmekte zorluk çekmedim. Tahsilimi tamamladıktan sonra, bir müddet de talebelere ders verdim. On altı yaşında babam vefat etti. Vefat etmeden önce şöyle vasiyyet etti: “Bütün vaktini, kemalatı, olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca. Kıymetli ömrünü boş şeylerle geçirme.” Babamın vasiyetine uyarak, ilim öğrenmeye ve öğrendiğim ilimle amel etmeye devam ettim. Bir gece rüyamda evliyadan bir zatı gördüm. Mezarından kalkıp yanıma geldi ve kendi külahını başıma koydu.” Bu rüyadan sonra gönlümde makam ve mevki arzusu hiç kalmadı. Tasavvufa yönelme arzusu iyice fazlalaştı. Bir defasında rüyamda gaybdan bir ses; “Bizim seninle işimiz var. İnsanların hidayete kavuşması ve onları hidayete kavuşturacak yolun yayılması senin sebebinle olacak!” dedi. Bu rüyayı da görünce tasavvufa yönelip, batın nisbetini elde etmek arzum iyice kesinleşti. Bu maksadıma kavuşmak için Seyyid Nur Muhammed Bedayuni’nin huzuruna gittim. Mübarek yüzünü görünce marifet sahibi bir zat olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı, dinin emirlerine tam uyan, yüksek ahlak sahibi bir zat idi. Sohbeti kalbe safa veriyor, cana can katıyordu. İyice anlaşılmıştı ki, arayanlar maksada onun huzurunda kavuşuyor, ölmüş kalb onun huzurunda dirilip itminana eriyor. Hakk’a kavuşmak orada müyesser oluyordu. Beni talebeliğe kabul etmesini arzedince, istiharesiz talebe kabul etmediği halde beni derhal kabul etti. Feyzleri o kadar bereketli ve tesirli idi ki, bir teveccüh ile talebesinin kalbi zikretmeye başlardı. Ona talebe olup feyzlerine kavuşunca gönlüm aydınlandı. Çok iltifatına kavuştum.

Kısa zamanda Nur Muhammed Bedayuni hazretlerinin sohbetinde yetiştim. Tasavvuf hallerine gark olmuştum. Ben, muhabbet-i ilahinin sarmasından, cezbenin çokluğundan uykuyu, istirahati, yemeyi, içmeyi terk etmiştim. İnsanlardan uzaklaşıp yalnız başıma dolaşmaya başladım. Açlığın şiddetinden ağaç yaprağı yemiştim. Vaktim hep kendimden geçmiş bir vaziyette ve murakabe halinde geçiyordu. Asıl maksada kavuşmayı böylece bekledim. Nihayet o hale geldim ki; “Rabbini görüyormuş gibi ibadet et” hadis-i şerifinde istenen vasfa ulaştım. Mahviyyet, fena ve beka hallerine kavuştum. Büyüklerin tarif ettiği maksada, sırr-ı tevhide yükseldim.

Nur Muhammed Bedayuni, benim hallerime bakıp, bana karşı tevazu ile, büyük bir sevgi ve alaka gösterdi. Bir gün, ikimiz karşı karşıya otururken; “İki güneş karşı karşıya gelmiş, birinin nurundan diğeri görülmüyor. Eğer taliblerin terbiyesine yönelsen alem nurlanır.” buyurdu. Yine bir gün bana; “Sende Allahü tealaya ve Resulüne karşı muhabbet yüksek derecededir. Bizim yolumuz, senin teveccühlerin ile yayılacak. Sana Şemseddin Habibullah ismi verildi.” buyurdu ve talebelerinden bir kısmının yetiştirilmesini bana havale etti. Hocamın sohbetine devam ederken, havale ettiği o talebeleri de yetiştirdim ve hocamın sohbetine bıraktım. Her ne kadar Resulullah efendimizin zamanında bulunup görmekle şereflenmedik ama, Allahü tealaya binlerce şükürler olsun ki, Resulullah’ın naiblerinden olan (O’nun yolunu anlatan) hocam Seyyid Nur Muhammed Bedayuni’nin sohbetinde bulunmakla şeref- lendim. Hayatın meyvesi, asıl maksad ele geçti. Büyüklerin çok iltifatına kavuştum.

Hocam Seyyid Nur Muhammed Bedayuni’nin sohbetine dört sene devam ettim. Sonra bana icazet verdi. Bana Ehl-i sünnet itikadı üzere olmamı, sünnet-i seniyyeye uymamı ve bidatlerden sakınmamı vasiyet etti.”

Hocası Seyyid Nur Muhammed’in vefatından sonra, altı sene Şeyh Gülşeni ve on iki sene Muhammed Efdal veHafız Sa’dullah’ın, sekiz sene Muhammed Abid-i Senami’nin sohbetlerine devam ederek tasavvufda Müceddidiyye yolunda yüksek derecelere kavuştu. Ayrıca Kadiriyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyye yollarından da icazet, diploma aldı. Zahiri ve batıni ilimleri öğrendikten sonra insanları irşada ve doğru yolu anlatmaya başladı. Derslerine, sohbetlerine alimler, amirler, veliler ve halk devam edip ondan feyz aldılar. Mir Müsliman, Senaullah Pani-püti, Gulam Kaki, SeyyidAlimullah, Seyyid Abdullah Dehlevi gibi büyük alimler ve veliler yetiştirdi.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyurdu ki: “Allahü teala bize en olgun aklı, doğru ve keskin görüşü ihsan etti. Saltanat işlerinin idaresi ve memleketin nizamı hususunda, herkesin haline uygun en güzel usulü öğrenmiş idim. Bunun için zamanın meşhur devlet adamları, alacakları silahları ve diğer mühim şeyleri bizden sorar ve bizden aldıkları cevaba göre hareket ederlerdi.” Yine şöyle buyurmuştur: “Muhterem babamın bereketli terbiyesiyle yetiştikten sonra bende öyle bir hal hasıl oldu ki, bir bakışla herkesin ne olduğunu ve kalbindekini anlardım. Bulunduğum yolun nuruyla insanların saadet veya şekavet, (Cennet veya Cehennem) ehli olduğunu, alınlarından okurdum.”

Nevvab Han Firuzcenk, Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerini, soğuğu şiddetli bir kış gününde, üzerinde eski bir elbiseyle gördü. Bu halini görünce ağladı. Yanında bulunan adamlarından birine; “Biz ne bedbaht insanız ki büyüklerimizden bir zat hediye kabul etmiyor ve ona hizmet etmekle şereflenemiyoruz.” dedi. Bu hadise üzerine Mazhar-ı Can-ıCanan hazretleri; “Biz, zenginlerden bir şey kabul etmemeğe, almamağa kararlıyız. Hayat güneşimiz batmaya yüz tuttu, ömür bitmek üzere. Şimdiye kadar kabul etmedik.” buyurdu. Sonra Nevvab Han Firuzcenk, otuz bin rubiyye para hediye etmek istedi. Kabul buyurmadı ve; “Biz sizin servetinizin yiyicisi değiliz, onu fakirlere dağıtınız.” dedi.

Yine Afgan serdarlarından biri, eşrefi denilen üç yüz altın göndermişti. Bunu da kabul buyurmayıp; “Her ne kadar hediyeyi kabul etmek lazımsa da, mutlaka kabul etmek lazım olduğuna dair bir emir yoktur. Bize kendi talebelerimiz, ihlas ve ihtiyatla, haram karışmaması için dikkat ederek hazırladıkları hediyeleri getiriyorlar, onları bile kabul etmiyoruz. Kaldı ki, ümeranın ve zenginlerin hediye edeceği şeylerin tam helalden hazırlanmış olduğu şüpheli olanları hiç kabul etmeyiz. Onda insanların hakkı vardır. Kıyamet günü onun hesabını vermek zordur. İmam-ı Tirmizi’nin, Ebu Berze’den getirerek yazdığı hadis-i şerifde Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Kıyamet günü herkes, dört suale cevap vermedikçe hesapdan kurtulamayacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı.” Bunun için çok dikkat etmek lazımdır” buyurdu.

Mazhar-ı Can-ı Canan’a yine devlet adamlarından biri Hindistan’ın meşhur meyvesi olan “Enbe”den (Hint kirazı) bir mikdar hediye göndermiş ve kabul etmesi için de çok yalvarmıştı. Bunun üzerine iki tane “Enbe” alıp gerisini iade etmiş ve; “Bu fakirin gönlü, bunları kabul etmek istemiyor.” buyurmuştu. Biraz sonra huzuruna bir bahçe sahibi gelip; “Falan emir, size gönderdiği enbeleri bizden zulüm ile alıp size hediye etti.” dedi. Bunun üzerine mazlumun hakkının verilerek, himaye edilmesini söyledi. Sonra da; “Sübhanellah, onun getirdiği bu yiyecek bizim batınımıza zararlı oldu.” buyurdu. Ondan sonra da malı şüpheli kimselerin ikramını hiç kabul etmedi. Yine bu hadise üzerine; “Yiyeceklerin en zararlısı kazançları şüpheli olan zenginlerin ikram ettiği yiyeceklerdir. Hatta fakirlerin ikramları da şüphelidir. Çünkü onlar da, bu yemekleri hazırlamak için, kazançları şüpheli olan zenginlerden borç alıyorlar.” buyurdu.

Bir defasında bir iftar vaktinde yemek yerken, gafil birine aid olan bir ekmeği talebeleri paylaşmışlar, bir parça da Mazhar-ıCan-ıCanan hazretlerine vermişlerdi. O gece teravih namazından sonra yenilen o ekmek sebebiyle, batınlarına tesir edip zarar verdiğini belirterek; “Bu zarardan ancak namaz kılmak ve okunan Kur’an-ı kerimi dinlemekle kurtuldum.” buyurdu. Talebesi Abdullah-ı Dehlevi hazretleri bu söz üzerine: “Şüpheli bir lokma, onların mübarek batınlarında nur deryalarında böyle bir değişmeye, zarara sebeb olursa bizim halimize ne denir!” buyurmuştur. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu hususta şöyle buyurmuştur: “Yenilen lokmalar insanı muvaffakiyete kavuşturmalı, taat ve ibadetin nurunu arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli, sabır ve kanaatı seçmeli. Teslimiyeti ve rızayı seciye haline getirmelidir. Resulullah efendimizin; “Allah’ım! Al-i Muhammed’in rızkını kafi gelecek kadar kıl.” buyurduğu duasına uygun olarak, insan için lazım olan şeyleri yeteri kadar istemelidir.

Eshab-ı kiram da böyle dua ederdi. İsrafa düşürecek kadar zengin; sıkıntıya, borca düşürecek kadar da fakir olmamalıdır. Kulluk vazifesini yerine getirip, ölüme hazır beklemeli, gönlü başka arzulara bağlamamalıdır. Ölüm, ilahi bir hediyedir. Allahü tealaya kavuşmak ve Resulullah efendimizin didarını, mübarek yüzünü görmektir.”

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, hocalarına büyük bir muhabbet ve ihlas ile bağlıydı. Bilhassa İmam-ı Rabbani hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. “Her neye kavuşmuşsam, hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum. Kulun amelleri nedir ki, Allahü tealanın rızasına kavuştursun! Fakat Allahü tealanın rızasına kavuşmuş ve makbul kullarından olan zatları sevmek, onlara muhabbet beslemek, Allahü tealanın rızasına kavuşmak için en kuvvetli vasıtadır.” buyurdu.

Mazhar-ıCan-ı Canan hazretleri şöyle anlatmıştır: “Bir defa cihanın süsü ve kainatın serveri olan Peygamber efendimizi rüyada görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübarek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım. Serhend büyüğünün oğulları, yani İmam-ı Rabbani hazretlerinin evladı da orada idiler. Resulullah, onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakir; “Ya Resulallah, onlar benim pirimin evladıdır.” diye arzettim. “Onlar bizim sözümüzü tutarlar.” buyurdu. Onlardan bir aziz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; “Ya Resulallah, hazretiniz Müceddid-i elf-i sani hakkında ne buyurursunuz?” diye arzettim. “Ümmetimde onun bir benzeri yoktur.” buyurdu. “Ya Resulallah! İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat’ı, mübarek nazarlarınızdan geçti mi?” dedim. Buyurdu ki: “Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku!” Ben de, İmam-ı Rabbani hazretlerinin bazı mektuplarında geçen ve Allahü teala için; “O, vera-ül-vera sonra yine vera-ül-vera’dır, yani Allahü teala ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir” buyurduğunu okudum. Resulullah efendimiz bunu çok beğendi ve; “Tekrar oku!” buyurunca, tekrar okudum. Bu ifadeleri çok güzel buldu. Bu hal epey bir müddet devam etti. Sabah olunca büyüklerden bir zat erkenden gelip bana; “Ben bu gece rüyamda sizin bir rüya gördüğünüzü gördüm. O rüyayı bana anlat!” deyince, anlattım. Çok beğenip, hayret etti. Ben gördüğüm bu rüyada, Resulullah efendimizin mübarek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nur ve huzur içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rüyanın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım.”

Bir gün Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin talebelerinden biri huzuruna gelip; “Efendim! Kardeşim, Azimabad’a gitmişti. Sevenlerinizdendir. Bir iftiraya uğrayıp haksız yere hapsedilmiş. Kurtulması için dua ve teveccühde bulunmanızı istirham ederiz.” dedi. Bunun üzerine Mazhar-ı Can-ı Canan bir mektup yazıp, kardeşine ulaştırması için ona verdi ve; “Bu eline geçtikten bir saat sonra hapisten kurtulur” buyurdu. O talebe mektubu kardeşine ulaştırınca, işaret edildiği gibi hapisten kurtuldu.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, büyük günah işlemiş bir kadının kabri yanına oturmuştu. Kabre teveccüh eyledi. Yani hatırına başka hiçbirşey getirmeyip yalnız onu düşündü. “Bu mezarda Cehennem ateşi var. Kadının imanlı olmasında şüphe ediyorum. Ruhuna hatm-i tehlil, yetmiş bin Kelime-i tevhid sevabı bağışlayacağım. İmanı varsa affolur.” buyurdu. Hatm-i tehlilin sevabını bağışladıktan sonra; “Elhamdülillah, imanı varmış. Kelime-i tayyibe, tesirini gösterip azabdan kurtuldu” buyurdu.Hadis-i şerifde; “Bir kimse, kendisi için veya başkası için yetmiş bin adet Kelime-i tevhid okursa, günahları affolur.” buyruldu.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerini sevenlerden bir zat, bir gün mübarek eteğini tutup; “Kızımın bir oğlu olacağını bana müjdelemezsen eteğini elimden bırakmam.” dedi. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri biraz murakabeden sonra; “Gönlün hoş olsun! Cenab-ı Hak senin kızına bir erkek çocuk ihsan eyledi.” buyurdu.Hakikaten bu adamın kızının dokuz ay sonra bir erkek çocuğu oldu.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri talebeleri ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştı. Yanlarında azık olarak hiç bir yiyecek yoktu. Gittikleri yerde de misafir kalabilecekleri bir tanıdıkları bulunmuyordu. Talebeleri bu durumu bildiklerinden merak edip; “Bakalım halimiz ne olur?” diyerek yola devam ettiler. Her yemek vakti geldiğinde, Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin kerameti ile gaybdan önlerine sofra kuruluyordu. Sofra üzerinde çeşit çeşit ve gayet nefis yemekler bulunuyordu. Bu nefis yemekleri yiyip yolculuğa devam ettiler. Talebeleri hayatlarında öyle güzel ve çeşitli yemekler yememişlerdi. Bu hal, seferlerinden dönünceye kadar devam etti.

Bir kimse, ölüsünün azabda olduğunu rüyada görüp, Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerine magfiret olunması için dua etmesini istirham etti. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri de dua edip; “Allahü teala, ölünün günahlarını magfiret eyledi.” diye de ona müjde verdi. O kimse tekrar ölüsünü rüyada görünce, kendisine; “Hazret-i Mazhar’ın duası bereketi ile, azabdan kurtuldum.” dedi. Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: