Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Tasavvuf’ Category

Tasavvuf Nedir ?

Posted by Site - Yönetici Ekim 9, 2016

rabita-nasil-yapilirzikirtevbegifallahtasavvuf-nedir

Tasavvuf Nedir ?

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır.

Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır.
Yani dâimâ ilâhî müşâhedenin, -diğer bir ifâdeyle- ilâhî kameraların gözetimi altında bulunduğumuzun farkında olarak, bu şuur ve idrâk ile yaşamaktır.

Tasavvuf; bir arınma disiplinidir.
Allahʼtan uzaklaştıran her şeyden sakınarak “takvâ”ya erebilme yoludur.
Nefsânî ihtirasları dizginleyip rûhânî istîdatları inkişâf ettiren bir mânevî terbiyedir.

Tasavvuf; Peygamber Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde; nefsin tezkiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir.

Tasavvuf; nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir.

TASAVVUF, TAKDİR-İ İLÂHİ’YE RIZA GÖSTERMEKTİR

Tasavvuf; ilâhî takdîre her hâlükârda rızâ göstererek Allah ile dâimâ dost kalabilme mârifetidir.

Hayatın med-cezirleri ve acı-tatlı sürprizleri karşısında, gönül dengesini korumaktır. Varlıkta şımarmayıp yoklukta daralmamaktır.

Başa gelen cefâları, ilâhî bir imtihan bilip, bunları kendisine bir tezkiye (mânevî arınma) vesîlesi kılabilme olgunluğudur.
Şikâyet ve sızlanmayı unutarak dâimâ hamd ile şükreden “güzel bir kul” olabilme mahâretidir.

MUHABBET, ŞEFKAT VE MERHAMET İNSANI OLABİLMEK

Tasavvuf; maddî-mânevî bakımdan kendini ikmâl etmiş mü’ minlerin, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelerek, onların mahrû miyet ve ihtiyaçlarını telâfî mes’ûliyetidir. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve hizmetin, tabiat-i asliye hâline gelmesidir.

TASAVVUF KUR’ÂN VE SÜNNET’E UYMAKTIR!

Tasavvuf; Kitap ve Sünnet’le hemhâl olabilmek, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip hayatın her safhasında yaşamaya çalışmaktır.

Hâsılı tasavvuf; Allah Rasûlüʼnü aşk ile yakından tanıyabilme, Oʼnun yüce karakter, şahsiyet ve ahlâkından nasîb alarak, dîni, özüne ve rûhuna uygun bir tarzda, vecd içinde yaşayabilme gayretidir..

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

Mürşide Tabi Olmak İnsana Ne Kazandırır..

Posted by Site - Yönetici Mayıs 12, 2016

Mürşide Tabi Olmak İnsana Ne Kazandırır.

Mürşide Tabi Olmak İnsana Ne Kazandırır..

Mürşide tâbi olmak, Cenâb-ı Hakk’ın yüce tecellilerine ulaşmaya vasıta olur. Bu da mürşidin sohbetlerine, derslerine, vaazlarına devam etmekle ve verdiği evrâd ve ezkârın yerli yerinde yapılmasıyla mümkündür.

Cenâb-ı Hakk’a vasıl olmak zorlu bir mücadeleyi gerektirir. Tehlikeli vadileri selametle aşmak tek başına mümkün olmaz. Yalnız gitmenin imkanı yoktur. İman cevherini muhafaza etmek ehlullahın rehberliğiyle mümkün olur.

Ey mümin kardeş! Her halükârda sana Hak yolunu gösterecek, Cenâb-ı Hakk’a vuslata ermiş, Resûlullah’ın naibi bir mürşidi kamili ara. Hüsnü niyetle hareket edecek olursan Cenâb-ı Hak elinden tutacak ve seni maksadına eriştirecek bir kâmile muvaffak edecektir.

Kâmil kulluk, temiz yaratılışını marifetullaha muvaffak kılmaktır. Bir mümin için Hz. Allah (c.c)’a ibadet ve kulluk gibi sermaye, saadet ve marifetullaha ermek gibi şeref ve meziyet olamaz. Marifetullahın hâsıl olması, edeplere ve rükünlere dikkatle kulluğun yerine getirilmesine bağlıdır.

Mükellef olanın fiillerine taalluk eden bedeni ve mali ibadetler farz, vacip, sünnet, müstehap ve âdab olmak üzere beşe ayrılır. Farzı vacipler tamamlar. Vacibi sünnetler, sünneti müstehaplar tamamlar. Müstehapları da edepler kemale erdirir. Bunların mükemmel olması ise terbiyeye muhtaçtır. Terbiye de ancak kâmil mürebbi ile kaimdir.

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | 1 Comment »

Tasavvuf Nedir?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 1, 2016

Tasavvuf Nedir,namaz,islam dini,rabita,suleymanli,suleyman efendi,dua copy

Tasavvuf Nedir?

Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir. Tasavvuf hâl işi olduğu için, yaşayan bilir, tarif ile anlaşılmaz.

Tasavvuf ilmi, kalb ile yapılması ve sakınılması gereken şeyleri ve kalbin, ruhun temizlenmesi yollarını öğretir. Buna (Ahlak ilmi) de denir.

Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmiştir. Birkaçı şöyle:
Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarından kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak demektir.
Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid’atlerden kaçmaktır.
Tasavvuf, nefsin iman ve itaat etmesi, bütün ibadetlerin ve bütün hayırlı işlerin hakiki ve kusursuz olmasıdır. Allahü teâlânın lütuf ve ihsanı ile daha yükseklere çıkanlar da olur.
Tasavvuf, fâni olan her şeyden yüz çevirip, baki olana bağlanmaktır.
Tasavvuf, İslam ahlakı ile süslenmektir.
Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir.
Tasavvuf, baştan başa edeptir, tamamen edepten ibarettir.
Tasavvuf, kadere rızadır.
Tasavvuf, Hak teâlâya inkıyaddır, kayıtsız şartsız teslimiyettir.
Tasavvuf, emeli bırakıp amele devam etmektir.
Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmaktır.
Tasavvuf, insanı, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karşı gereken güzel ahlaka kavuşturan yoldur. İnsana bu yolu mürşid-i kâmil öğretir.
Tasavvuf, her sözünde, her işinde, dine yapışmaktır.
Tasavvuf, ızdırap çekmektir. Sükun ve rahatlıkta, tasavvuf olmaz. Yani, aşıkın maşuku aramaya çalışması, maşuktan başkası ile rahat etmemesi gerekir.
Tasavvuf, Resulullahın mübarek kalbinden çıkıp, evliyanın kalblerine gelen bilgilerdir.
Tasavvuf, kendi nefsinin ayıplarını, kusurlarını anlamaktır ve dine uymakta kolaylık ve lezzet hasıl olmaktır ve gizli olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.
Tasavvuf, Allahü teâlâyı, görür gibi ibadet etmektir. Hadis-i şerifde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâyı görür gibi ibadet et! Sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor.) [Buhari]

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Tasavvuf ve Mâneviyyât

Posted by Site - Yönetici Mart 4, 2016

Tasavvuf ve Mâneviyyât goynem,mursit.imami rabbani,suleyman efendi hazretleri,

Tasavvuf ve Mâneviyyât

İslam büyüklerinden İmam-ı Rabani Hazretleri: „İslam dini; ilim, amel ve ihlasdan meydana gelen üç cüzden ibarettir. Bunların tamamı tahakkuk etmedikçe gerçek islam tahakkuk etmez.“ buyurduktan sonra:
Tasavvuf ehlinin tarikat ve hakikat dedikleri şey, islamın üçüncü cüzü olan ihlasın tamamlanmasından başka bir şey değildir.“(1) buyurarak tasavvufun islamı en güzel şekilde yaşama tarzı olduğunu ifade eder. Bu itibarla tasavvuf; nefsin iyi ve kötü hallerini bilip, kötü hallerden temizlenerek, iyi hallerle süslenip, Hz.Allaha kavuşmaya çalışmaktır.

Nefis ve Şeytan, kulları imtihan maksadıyla Allah-ü Zülcelal tarafından insanlara musallat edilen manevi düşmanlarımızdır ki bunların en büyüğü ve azılısı da nefs-i emmaredir. Bu düşmanı mağlup edecek tek kuvvet, ihlasla yapılan ibadetlerdir ki tasavvuf, ibadetlere ihlasın hakikatını temin eden yegane yoldur.
Bundan dolayıdır ki Kur’an-ı Kerimde Allah-ü Zülcelal’in „kullarım“ dediği ihlaslı kimselerle maddeten ve manen beraber olmak emredilmiştir. Bir ayet-i kerime’de: “(salih) kullarımın içine (kalbine) gir! ve gir cennetime!“ (2) Diğer bir ayet-i kerimede de: „Ey iman edenler, Allah’dan korkun ve sadıklarla beraber olun(3)” buyrulmuştur.

Peygamber Efendimizin varisimdir dediği Allah dostlarının kalblerine muhabbetle bağlanmak vasıtasıyla Resûlullâha, onun vasıtasıyla da Hz.Allah’a bağlanmak suretiyle elde edilen ilahi nur, en büyük elektrik santralinden çıkıp trafolar vasıtasıyla evlerimizi aydınlatan elektrik gibi gönül dünyamızı aydınlatır ve ibadetlerimizi ihlasın aydınlığı ve sıcaklığı içerisinde yapmamızı temin ederek kabule vesile olur. Bütün bunlar hiç şüphesiz Mevlamızın muradı, takdiri ve izni iledir. Nitekim Cenâb-ı Hakk ayet-i kerîmesinde: “Ey îman edenler! Allah’tan korkun. O’na (yaklaşmaya) vesîle arayın ve onun yolunda gayret edin. Tâ ki murâdınıza eresiniz.” (4)buyuruyor.

İzah etmeye çalıştığımız hususları dikkate alarak herkes alabileceği dersi almalıdır. Nefsini terbiye edebilmenin yollarını aramalı ve bu suretle nefsinin ve nefsin esiri olmuş insanların ve toplulukların kötülüklerinden emin olmaya çalışmalıdır. Nefs-i Emmare karşısında, dini ve manevi nimetleri muhafaza etmenin nekadar zor olduğunu daha iyi bilen Evliyaullah daima: “Cenab-ı Hakk son nefese kadar, son nefeste dahil, imanda, hidayette, feyzinde, nurunda ve Allah yolunda hizmette daim eylesin” şeklinde dua buyurmuşlardır. Zira bir nimeti muhafaza etmek, onu elde etmekten daha zordur. Bunda muvaffak olmak ta, başta Allaha ve Rasülüne itaat, sonra Onların sevdiklerine muhabbet ve bağlılığın icabını ihlâs ve samîmiyetle yerine getirmekle mümkün olur.

Manevi dünyasını nur-i ilahi ve feyz-i ilahi ile aydınlatanlara ne mutlu!

Şerife Şevval Kardelen.

Dipnotlar : (1) Mektubat-ı İmam-ı Rabbani, C. 1, S. 50, Mektup 36, (2)Fecr Suresi, Ayet 29-30, (3) Tevbe Suresi, Ayet 119 , (4) Maide Suresi, Ayet 35

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Şâh-ı Nakşibend (k.s.) Hazretleri Buyurdular

Posted by Site - Yönetici Şubat 21, 2015

1,, copy (2)

Şâh-ı Nakşibend (k.s.) Hazretleri Buyurdular

“Bu yolda (Nakşibendî; zikr-i hafî yolunda) üç edeb vardır:

1- Allâhü Teâlâ’ya karşı edeb: Kulun Allâh’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınarak iç ve dış âleminde kulluğunu tam olarak yapmaya çalışması ve Allâhü Teâlâ’nın zâtından başka her şeyden yüz çevirmesidir.

2- Resûlullâh’a (s.a.v.) karşı edeb: “De ki: Eğer Allâhü Teâlâ’yı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allâhü Teâlâ da sizi sevsin.” meâlindeki (Âl-i İmrân Sûresi, 31.) âyetinin emri ile ona tâbi olmak ve her hâlde buna riâyet etmek, Resûlullâh’ın (s.a.v.) Allâhü Teâlâ ile kullar arasında bir vesîle olduğunu ve her şeyin onun yüce emirleri altında olduğunu bilmek îcab eder.

3- Bu yolun büyüklerine karşı edebli olmak: Zira onlar Resûlullâh’a (s.a.v.) tâbi olmak için bir vesîledir. Bu yolun bağlılarının, -onların yanında bulunmasa da- onlara uymaları îcab eder.”

Şâh-ı Nakşibend (k.s.) Hazretleri, Resûlullâh Efendimiz’in (s.a.v.) “İnsanların senden görmelerini istemediğin bir şeyi yalnızken de yapma!” hadîs-i şerîflerini şöyle izah etmiştir:

Hak yolcusunun, boş ve yalnız olduğu yerleri dolu olarak görmesi lazımdır. İnsanların yanında nasıl hareket ediyorsa, yalnızken de öyle hareket etmelidir.”

Bizim yolumuz ender bulunan yollardandır, sağlam halkadır. Resûlullâh Efendimiz’in (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine sarılmaktan, Ashâb-ı Kirâm’ın takip ettiği yolu takip etmekten başka bir şey değildir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Çalışıp kazanan, Allâhü Teâlâ’nın dostudur.” buyurmuştur. Bu hadîs-i şerifte, dünyayı kazanmaya değil, Allâhü Teâlâ’nın rızasını kazanmaya işaret vardır.”

Hakk’a komşu olmak, Hakk’ın yarattıklarına komşu olmaktan evlâdır.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Tasavvufa İlk Başlayana Nasıl Davranılacak ?

Posted by Site - Yönetici Nisan 9, 2014

Tasavvufa İlk Başlayana Nasıl Davranılacak ?

Talep erbabı (mürşid-i kâmil arayan kişilerin) işlerinin başlangıçlarında ve irâdelerini beyân etmede (mürid olma hallerinin) ilk zamanlarında… Eğer birisi sizin irâdenizin eteğine yapışırsa (sizin tarikatınıza girmek ister) ve size inkiyâd (boyun eğme) ve teslim olmak suretiyle selâm verirse ona;
-“Sen mü’min değilsin! Sen sâdık ve sohbetin hükümlerini kabul etmede; tarikat şartı üzere mal ve canda tasarrufu kabul etme hususunda doğru kimse değilsin!” demeyin.

O kişiyi reddetmeyin!
Bu tür şiddetlerle o kişiyi kaçırmayın!
Nefret ettirmeyin!
Ona Musa aleyhisselâm ile Hazret-i Hârunun dediği gibi;
Varın da ona belki dinler veya korkar diye yumuşak dille söyleyin.” [Taha: 20/44, ] Yumuşak ve tatlı söz söyleyin.
Sizler, peygamberlerden daha aziz ve şerefli değilsiniz; mübtedi olan mürid (müridliğe yeni başlayan ve mürid olmak isteyen kişi de) Firavundan daha zelil ve alçak değillerdir!
Onun rızkının işini düşünerek korkup; hafiflik isteyerek andan kaçınmayın.
Dünya hayatının geçici metâına göz dikip (arzu etmeyin),”
Rızk için töhmette bulunmayın. (Rızkları için kendilerinden yüz çevirip onları kapınızdan kovmayın!)

Allah yanında çok ganimetler var...” Zira buyuruldu:
Her kim de Allah’tan korkarsa, Allah ona bir mahreç müyesser kılar. Ve onu hatır ve hayaline gelmez cihetten merzûk eder ve her kim Allah’a tevekkül kılarsa, O ona yetişir, her halde Allah herşey için bir miktar tayin etmiştir!” [et-Talak: 65/2-3,]
Önce siz de öyle idiniz.
Sizler de sıdk ve talep etme hususunda daha önce böyle, sohbet, terbiye ve irâdenin tedavisine muhtaç idiniz.

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 5/504-506.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

TASAVVUF VE OLUŞU

Posted by Site - Yönetici Eylül 1, 2013

TASAVVUF VE OLUŞU

Sana Allah’tan (CC) korkmayı, kötülükten geri durmayı tavsiye ederim.

İslam dininin zahirdeki emirlerine uy…

Gönlünü geniş tut. Nefsini daraltma.

Yüzünü güler eyle. Varlığını doğrulara harca.

Başkalarını üzme. Zor işleri kendin al. Fakirliğin kıymetini bil.

Büyüklerin kadrini bil.

 Arkadaşların kıymetini bil; onlarla iyi geçin.

Küçüklere nasihatta bulun.

İcabında büyüklere de doğruyu söylemekten çekinme.

Düşmanlık yapma. İyilik yapmaya devam et.

Bol harca; hak yoldan olsun.

Mal yığma.

Sohbete layık olmayanlarla konuşma; gerek din gerek dünya için onlara akıl danışma.

Fakirliğin asıl manası odur ki; senin gibi birine ihtiyaç sayıp dökmeyesin…

Zenginliğin manası ise, senin gibilere karşı gönlünde bir ilahi vakanın olmasıdır.

Tasavvuf dedikoduyu bırakmaktır. Yalnız açlığı gidermek için yemek, hiçbir işe

yaramayan alışkanlığı bırakmakla hasıl olur.

Nefse güzel gelen şeyleri bırakmak iyi olur.

Fakir hali ilimle başlar; yumuşak tabiatla büyür. İlim onu korur. Yumuşaklık ise sevdirir.

Tasavvuf sekiz huy üzerinedir:

1- Sahi olmak: Eli açık, cömert olmak; bu adet İbrahim Peygambere (AS) verildi.

2- Razı olmak: Bu adeti İshak Peygamber (AS) almıştır.

3- Sabır: Bu hali Eyyûb Peygamber (AS) benimsemiştir.

4- İşaret: Bu da Zekeriyya Peygamberin (AS) hususiyetidir.

5- Gurbet: Bu da Yahya Peygamberin (AS) hususiyetidir.

6- Kaim ve sade giyinmek: Bu da Musa Peygamberin (AS) meşrebidir.

7- Seyahat: Bu da İsa Peygambere (AS) nasip olmuştur.

8- Fakr: Bunu da Peygamberimiz (SAV) almıştır. Bir Hadis-i Şerifinde:

– “Fakr, benim öğüneceğim şeydir.” Buyurmuş, sevdiğini ifade etmiştir.

Allah (CC) bütün Peygamberlerine (AS) selam ismiyle tecelli eylesin. Onlara

uyanlardan rahmetini eksik etmesin.

Kaynak : Futuhu’l Gayb – Abdulkadir Geylani

Posted in Abdülkadir Geylani, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Cezbe.

Posted by Site - Yönetici Mayıs 5, 2013

Cezbe.

Cezbe, Çekme, çekilme. Allahü teâlânm sevdiği bir kulu kendisine çekmesi, yüksek derecelere kavuşturması. Bu da nefsi terbiye ederek. Allahü teâlâyı çok anmakla olur. Rahmân’ın cezbelerinden bir cezbe bütün insanların ve cinnîlerin sevâbları gibidir.

Tasavvuf yolu İki kısımdır: Cezbe ve sülük. Sülük uğraşarak ilerlemektir. Sülük tamamlandıkdan sonra cezbe lâzımdır. Sülük olmadan maksada kavuşulamaz. {İmâmı Rabbânî) Cezbe. Allahü teâlânm ismini çok anmakla, sülük. Lâ ilahe illallah sözünü çok söylemekle hâsıl olur. Cezbenin suluktan önce olması için sevilmiş olmak lâzımdır. İstenmedikçe çekilmek olmaz. Bu, Allahü teâlânm öyle bir ihsanıdır ki, dilediğine verir. Sülük (tasavvuf yoluna girip ilerleme) yapmadan hâsıl olan cezbe noksan ve bozuk olur.

Cezbe hakkında imâm-ı Rabbân-i k.s. hazretleri, şöyle buyurmaktadır: Sülûkün sonu, Seyr-i ilallah yolculuğunun sonuna kadardır. Buraya (Fenâ-i mutlak) denir. Bu makam­dan sonra, cezbe başlar. Buna, Seyr-i fıllah ve Bekâ-billah denir. Mektubât-i tmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri. Mektubu: 290.

Âlem-i halk yolculuğunu bitirdikden sonra, Âlem-i emr yolculuğuna başlarlar ve cezbe makamına kavuşurlar. Mektubât; Mektûb: 145,

Talibin isteğini gevşeten, ateşini söndüren, en kötü şey, nakıs olan. yolu bitirmemiş olan kimseye teslim olmakdır. Nakıs demek, sülük ve cezbe ile yolu temâmiamayıp. kendisine şeyh. murşid ismini veren kimse demekdir. Nakıs şeyhlerin sohbeti semm-i katildir. Ona teslîm olan. felâkete gider. Böyle sohbetler, talibin yüksek isti’dâdını. kâbiliyyetini bozar. Meselâ, bir hasta, mütehassıs olmıyan, icazeti bulunmıyan bir tabîbin ilâcını içerse, iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar, iyi olmak kâbiliyyeti de bozulur. Metktûb:61.

Cezbe hakkında daha geniş bilgi sahibi olmak için bakınız: İmam Rabbânî Mektubât, Mektûb: 1,2.5.6,9.10,11,14,15.16,27,30,32.36.40,61.62.145.200.221.260.267.285.29 1.292.313 318.357.359.367.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan Tefsiri: 3/644-645.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Tasavvuf ilaçtır

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2009

11402939_116976521972517_1696672065948616068_n-copy

Tasavvuf ilaçtır

Tasavvuf, Rabbânî, ilahi bir ilaçtır. Onu Allahu Tealâ indirmiştir. O ilacı önce Peygamberler içmiş, sonra ümmetlerine içirmişlerdir. Onu içen şifa bulur, içmeyenin kalbi kurur. Onu tatmayan bilmez, almayan gülmez, bulan başka şey istemez. O bir sırdır, ruhta saklıdır. Onu içinde saklayıp ehli olmayana açmayanlar haklıdır. Çünkü bugünün insanına hakim olan, maddede sarhoş olmuş aklıdır.

Bizim ilaç dediğimiz ve şifa bildiğimiz tasavvuf, dinimizde “ihsan” ve “ihlas”la anlatılan mana ile aynı şeydir.

İhsan, Efendimizin (A.S.) tarif buyurduğu gibi; Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi ibadet etmek; Zât-ı Bâri tarafımızca görülmese bile, onun bizi gördüğünü yakinen bilmektir. (Buhari, Müslim) Bu hal, çok ciddi bir terbiyeden sonra elde edilecek bir devlettir.

İhlas, kalbin Allah muhabbetiyle kaplanması ve insanın her işinde Yüce Rabbinin rızasını aramasıdır. İhlas, safi kalplere ikram edilen ilahi bir hediyedir.

İşte her kalbin derdini dindirecek bu ilaç, muhabbetullahtır. Allah muhabbetinin her kalpte ayrı bir tadı, her gönülde değişik bir tecellisi vardır. Bütün kalpler, bu muhabbeti bir derece tadacak kabiliyettedir. Yani her insan, ister ve yolunca giderse ihsan sahibi olabilir. İhlası ele geçirip, sırf Allah için kulluk yapabilir.

Tasavvuf, Kur’an ve Sünnette istenen takva hayatı ve ihsan hali olduğu için, biz kelimeye değil, manaya baktık ve “onu Allah gönderdi; önce Peygamberler tatbik etti, sonra bize emretti” ifadesini kullandık.

Şimdi, ana sermayesi muhabbetullah ve ihlas olan tasavvufun, erkek-kadın, alim-cahil, amir-memur herkese nasıl ilaç olduğunu ve bütün insanların neden ona muhtaç bulunduğunu kısaca arzetmeye çalışalım.


Derdimiz Nedir?
Şunu kabul edelim ki; insan kendi başına olgunlaşamaz. Tek başına ve bakımsız büyüyen ağacın meyvesi tatlı olmaz. Bahçıvan elinde yetişmeyen gül, başa konmaz. Sarrafın işlemediği altın boyuna takılmaz.
Nefsiyle iş yapanlar, aklının kendisine yettiğini sanırlar. İstişareden kaçanlar, kontrol edilmekten korkanlar, tenkitten sıkılanlar, cemaat halinden ve disiplininden bıkanlar ham kalırlar; verimsiz ve sevimsiz olurlar.
Mesleği ve cinsiyeti ne olursa olsun, akıllı olup büluğa eren her insandan Allahu Tealâ ihlasla kulluk istiyor. Bu farzdır (Beyyine/5). Kalbinde iman, ihlas ve ilahi muhabbet olmayan herkes, derece derece hastadır. Her bir insanın hastalığı da farklıdır.
Biraz okumuşun kibri kalbini tıkar; cahilin cehaleti kendisini maskara yapar. Âbidin benliği ibadetini yakar; beynamaz yer içer, yan yatar. Zenginin başını para derde sokar; fakirin dilini zenginin parası yorar. Amir, sadece alacağı rütbeye bakar; memur gece gündüz maaşını sayıklar. Evli, karı ve çocuklardan kan ağlar; bekar ise, kadın hayaliyle yanar. İhtiyarlar ölmek istemez, dinç görünmek için çare arar; gençler hayattan tat alacağım diye haramlara dalar. Tüccarın derdi paradır, en ucuz fiyata şerefini satar; sanatkar, milleti eğlendireceğim diye insanlıktan çıkar. Siyasiler menfaatlarını korumak için sinsice planlar yapar; halk onların yalanlarına alkış tutar. Bu saydıklarımız, bir toplumun ekseriyetinde gözüken bir hal ise, durum hiç de iç açıcı değildir. Bütün bunlar insanın kalbini öldüren birer manevi hastalıktır.


İlaç
Şimdi düşünelim, hemen herkesin bir derece bulaştığı bu hastalıklara kim teşhis koyacak ve tedaviyi hangi tabib uygulayacak. Yoksa, hastalık çok ama ilaç yok mu diyeceğiz. Bu derin yaraların tedavisi doktor, sosyolog, psikolog, filozof ve şairlerin işi değil, Peygamberlerin işidir. Allahu Tealâ insanlığı bu tür hastalıklardan kurtarmak ve nefislerini terbiye için Peygamberlerini göndermiştir. Yetki ve ilacı onlara vermiştir. Hz. Rasulullah’tan (A.S.) sonra bu ilacı onun gerçek varisleri, Rabbanî alimler, kâmil mürşidler sunmaktadır. İnsanlık, veraset yoluyla Hz. Peygamberden gelen bu ilaca muhtaçtır. Çünkü Allahu Tealâ, onu bütün alem için rahmet kılmıştır. İnsanlığın bu rahmetten başka ilacı yoktur. İnkara ve direnmeye gerek yok. Canlar feda edilerek arifler tarafından günümüze kadar taşınan bu rahmete, muhabbetullaha ve ilahi edebe dönmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Doğunun felsefesi, batının tekniği insanlık için rahmet olamadı. Olacağa da benzemiyor. Felsefe ile maddenin insanı ihya edeceğini kim söyleyebilir? Bir inat ve taassupla söylense bile, doğruluğunu kim isbat edebilir?
Bir asırdır insanlığın gündeminde mide ve menfaat vardı; bundan sonra gönül ve sevgi de olacaktır. Öyle gözüküyor ki gerçekten gönül ehli olanlar, insanlığın gönlünü ve gündemini dolduracaktır. Bugün dünya, kan kusan zalimlere ve firavunlara değil, sevgi sunan Yunus Emre’ler ve Mevlâna meşreplere muhtaçtır.
Şunu söyleyelim: Para, şan, şöhret, şehvet, servet hiçbirimize şifa olmayacak ve onlarla kimsenin ızdırabı dinmeyecektir. Bizler mecburen başka bir huzur kaynağı arayacağız. İşte o huzur, kalbin Yüce Yaratıcıya verilmesi ve Onun her şeyden çok sevilmesidir. Bu işe Hz. Kur’an “tezkiye” diyor (Şems/9) ve bunun yolunun “zikir” olduğunu belirtiyor (Ra’d/28). Bu temizlik rahmet ve nur ile olmaktadır. Bir arifin irşad dairesine giren kimse, bu nurdan ve rahmetten bolca nasiplenir ve edeblenir.


Tedavi – Sonuç
Bu nur, rahmet ve feyiz deryasına adım atan alim, tevazuya bürünür, kibrini temizler, halis amele yönelir. İlim amele, amel hikmete çevrilir.
Cahil, önündeki mürşidine bakarak edeblenir; ibadete yönelir, yerince susmasını ve gereğince konuşmasını öğrenir.
Zikre başlayan zenginin önce gönlü, sonra eli açılır. Mala değil Allah’a güvenir, şükre yönelir, sevgiyle malından başkasına verir.
Fakir, sevgi ile zengin olur, sabra alışır, kanaatı tercih eder.
Evli kimse, mürşidine bakarak hak korumayı, gönül almayı öğrenir. Nefsi için eşinin hatırını yıkmaz, çocukları kırmaz, komşulara kızmaz.
Bekar kimse, Allah için mürşidine olan bağlılık ve sevgisiyle edeblenir. Kalbi kuvvetlenir, ibadetlerini severek yerine getirir, dengesini kaybetmez; iffetini muhafaza eder.
Ariflerle yakın olan ve onların işaretleriyle adım atan idareciler, ilahi desteğe mazhar olurlar; yanılmaları az olur. Ahireti unutmazlar, ölüme hazır olmayı öğrenirler. Halka hizmeti ibadet bilirler, onlara karşı şefkatli davranırlar.
Kalbine Allah sevgisi hakim olan ve irfan nuru inen devlet adamı, adil olur; haddini bilir, hukuku korur. Yalan konuşmaz, nefsini kayırmaz, insanlar arasında ayırım yapmaz.
Ariflerin meclisinden ilahi aşk ve edeb öğrenen sanatkar, inkar çukuruna düşmez, maddeyi baş üstüne koyup manayı kenara itmez. Tefekkürü derin olur, ince düşünür; insan ve eyadaki gizli sanatı okur, haz alır. Zikrin tadına varır; namazsız duramaz, daralır.
Kısaca ariflerden nur ve edeb tahsil eden herkes, az da olsa Allahu Tealâ’yı tanımanın ve sevmenin zevkine varır. Bu irfan ve sevgi, onun kalbine ilaç olur. İnsan insanlığını bulur, her derdi onunla halleder.


Usül
Ancak, bu ilacın fayda vermesi için arifler şu şartların yerine getirilmesini gerekli görüyorlar:
Hasta, hastalığını kabul edecek ve bu hastalığın bir ilacı bulunduğunu bilecek.
Hasta, kendisini tedavi edecek mütehassıs bir doktora gidecek ve ona güvenip teslim olacak.
Hasta, doktor tarafından verilen reçeteyi, gereğince uygulayacak.
Her kim böyle davranırsa, ona tasavvuf terbiyesi fayda verir. Bu kimse derdine derman bulur. Yoksa, tenkid, şüphe, itiraz, acaba, neden ve niçin hesapları içinde bocalar durur
.

Dr. Dilaver Selvi


Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Aziz Mahmut Hüdai Hz. Hayatı

Posted by Site - Yönetici Ekim 28, 2009

Aziz Mahmut Hüdai

Aziz Mahmut Hüdai Hz. Hayatı

 

Sivrihisar o yılların kültür merkezlerinden biridir. Yeni nesiller sağlam bir tedrisattan geçirilir. Ancak içlerinden biri dikkat çeker. Bu çocuk okuduğunu hafızasına nakşeder ve akıllara durgunluk veren bir seziş kabiliyeti vardır. Hocaları “Oğlum Mahmud!” derler, “Senin önün açık, hiç buralarda durma, doğru İstanbul’a!”Mahmud çeker çarığını, Dersaadet’e koşar. Zamanın gözde medreselerinden Ayasofya’nın kapısını çalar. Osmanlı’da istidadı olanların önü açıktır. Nitekim İmparatorluğun âlimleri bu pırlantayı keşfeder, hususi bir eğitimden geçirirler. Hele müderris Nasırzade hususi bir ihtimam gösterir ona.

 

Genç Mahmud, Edirne’de, Şam’da, Kahire’de kalır, çok alim tanır. Eşi zor bulunan sohbetlere katılır. Nitekim Ferhadiye Medresesine müderris atanır. Derken genç yaşta kadı olur Bursa’ya.

 

GARİP DAVA

 

Üftade Hazretleri’nin dergâhına devam eden bir garip vardır. Bunu öyle bir Haremeyn hasreti sarar ki sormayın. İşini gücü bırakır, hacı uğurlar, hacı karşılar. Onlara sarılır, koklar, ayaklarının tozuna sürer yüzünü. Bir tek hurmayı, bir yudum zemzemi saklar yıllarca. Söz Mükerrem Mekke ya da Münevver Medine’den açılmaya görsün, aha şuracığını bir ılıklık basar, gözleri dolar.

 

Ama paranın gözü körolsun. Meret bir türlü denkleşmez ki. İşte o yıl da hacılar denklerini hazırlar, yola çıkarlar. Garibin hayvanı yoktur, uzun süre peşlerinden koşar, ancak ilk molada böyle olamayacağını anlar, döner geri. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu dağıtır. O Hicaz sevdası ile yanıp tutuşadursun arefe gelir çatar. Milletin bayram neşesiyle sağa sola koşturdukları demlerde iyiden iyiye mahzunlaşır.

 

OLUR MU OLUR

 

Üftade Hazretleri onu bir kuytuda hıçkırırken görür. “Sen Eskici Mehmed Dede’yi bul” der, “selâmımı söyle, seni hacca götürsün!”

 

Garip adam “Öyle şey olur mu?” demez. Eğer Üftade Hazretleri diyorsa olur, mutlaka olur. Zerre kadar ‘acaba’sı yoktur. Sevinçle Mehmed Dede’yi bulur. Büyük veli, garip aşığın elinden tutar ve göz açıp kapayıncaya kadar Arafat’a uçarlar.

 

Orada hemşehrilerini bulurlar. Birlikte konaklar, birlikte otururlar. Hatta emanet alır, emanet bırakırlar. Sonra geldikleri gibi dönerler geri. Karısı adama inanmaz. O, üç günün hesabını sorar. Hatta işi büyütür, kadıya çıkar. “Bu yalancıyla yaşamak istemiyorum!” der. “Yok efendim hacca gitmiş de, tavaf etmiş de, zemzem içmiş de… Bir sürü maval işte!”

 

Kadı Mahmud önce adamcağızı, sonra Eskici Mehmed Dede’yi dinler. İkisi de üç aşağı, beş yukarı aynı şeyleri söylerler. “Bir anda şeytanı iklim iklim dolaştıran Allah, sevdiklerini de gezdirmeye kaadirdir!”

 

TEKKEYE GELEN KADI

 

Nihayet Bursalı hacılar döner, hadiseyi doğrularlar. Kadı Mahmud bir hoş olur. Makam, mertebe gülünç gelir gözüne. O saatte gemileri yakar, niyetlenir dervişliğe. Önce Eskici Mehmed Dede’nin kapısını çalar. Ama mübarek “senin nasibin bizden değil!” der, “Üftade hazretlerine gitsen gerek!”

 

Kadı Mahmud adamlarına “tez atım hazırlansın!” der, kurulur eyere. Üftade Hazretlerinin dergâhına yaklaştığı sırada atının ayakları kayalara saplanır. Gelgelelim, henüz yaşadıklarını muhakeme edecek halde değildir. Atı bırakır, yürür kapıya. Karşısına ilk çıkana “Ben!” der, “Bursa kadısıyım. Geldiğimi söyleyin, Şeyh Üftade’yi göreceğim!” Kapıdaki yaşlı derviş önce acı acı güler, sonra “Üftade benim evladım!” der, “Ama bu kapı yokluk kapısıdır, eğer malını, mülkünü, itibarını, rütbeni silemeyeceksen var git işine.” Kadı Mahmut mahçup ve pişmandır. Üftade Hazretleri kadife gibi yumuşak bir sesle devam eder: “Bak yavrum bu yol çilelidir, görmüyor musun atın bile döndü geriye!”

 

ZOR İMTİHAN

 

Bunlar ne mânâlı sözler, bu ne içe işleyici sestir. İşte o an tevhid denizine yelken açar, sıyrılır yalan dünyanın girdaplarından. “Bu huzur hiç bitmese” der. Ama şimdi çetin imtihanlar bekler onu.

 

Koca Kadı, denilen herşeyi yapar, mesela sırmalı kaftanıyla mahalle mahalle dolaşır ciğer satar. Peşinde yalınayak veledler, arsız kediler.

 

Alay edenler, fıkır fıkır gülenler. Eski memurları “deli mi ne?” derler. Ama o direndikçe üstüne yürür, nefsinin burnunu sürter yerlere.

 

İşte helâları temizlediği günlerden birinde avluyu bir davul sesi doldurur, sonra tellâlın gür sesi duyulur. Bursa’ya atanan yeni kadıyı ilan ederler. Bir şaşaa, bir depdebe, bir gulgule…

 

Alçak nefis diklenmek ister. “Sen sürün bakalım” der, “Elin oğlu bıraktığın makama oturdu bile!” Ama o vesvelere güler geçer, “Boşversene!” der, “Sen buna lâyıksın. Hatta buna bile lâyık değilsin ama…”

 

İşte, tam o an ufuklar görünür, gökler duvak duvak açılır. Kalbine anlatılmaz bir huzur ve sürur dolar. Üftade hazretleri develer yükü kitabın veremeyeceğini bir bakışıyla talebesinin kalbine nakşeder. Artık bulutların üstünü, yerin altını görür, zikreden zerreleri işitir. İşte bu yüzden çimlere basamaz, çiçekleri koparamaz.

 

Ve Sivrihisarlı Kadı Mahmud, Aziz Mahmud Hüdayi olur. Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri, hocasına çok hizmet eder, ömrünün son demlerinde yanında olur, duasını alır. Üftade Hazretleri öylesine hoşnut olurlar ki anlatılamaz. Hatta açar ellerini “Allah ne muradın varsa versin” der, “Padişahlar ardınca yürüsün e mi?”

 

‘Hocamın duası yerine gelsin’

 

Bir gün Sultan Ahmed Han yolda Hüdayi Hazretlerine rastlar, derhal atından inip eyeri gösterir. “Efendim buyurmaz mısınız?” Talebeleri Hüdayi Hazretleri gibi mütevazı bir velinin bu teklifi reddedeceğini sanır. Ancak Hudayi Hazretleri hayvana biner, Koca Padişahı ardından yürütür. Ama birkaç adım ya gider, ya gitmez iner.

 

“Bunu sırf hocamın duası yerine gelsin diye yaptım” der, “Yoksa Padişahımın atına binmek ne haddime!”

 

Hüdayi Hazretleri hocasının vefatı üzerine Hoca Saadettin’in tavsiyelerine uyar, İstanbul’a yerleşir. Küçük Ayasofya tekkesinde talebe okutur. Sonra Fatih Medreselerinde fıkh, hadis, tefsir dersleri verir. Ama onun gönlünde sevenleri ile başbaşa olacağı bir tekke yatar. Üsküdar’da bir arazi alır ve gönlüne göre bir dergâh kurar. İstanbullular akın akın sohbetine koşar, himmetine kavuşurlar. Gel zaman, git zaman namı ötelere yayılır. Tam dört sultan (III. Murat, III. Mehmed, II. Osman ve IV. Murat Han) eşiğine gelir, diz çökerler yanıbaşına. Mübarek, o güçlü feraseti ile onlara gölge olur. Kâh tedbir gösterir, kâh hedef çizer. Ferhat Paşa ile birlikte İran seferine katılır, askeri zafere inandırır.

 

Gün gelir Hüdayi dergâhı Hakk aşıklarına yetmez olur. Mübarek derslerini Sultanahmed Camii’ne taşır. Ancak koca cami dahi dar gelir. I. Ahmed Han bir gece çok sıkınılıdır. Ruyasında Avusturya kralı ile güreşir, lâkin sırt üstü yere düşer. Görünüşte kabus gibi bir şeydir. Büyük bir telâşla rüyasını yazar ve Hüdayi dergahına yollar. Ancak Aziz Mahmud Hazretleri ulağı kapıda karşılar pusulayı okumadan cevabi mektubu sıkıştırır eline. Onun tabirine göre toprak “kuvvet” demektir. Sırtının yere değmesi arkalarında ki himmete işarettir. Hulasa zafer bizimdir. Nitekim zaman büyük veliyi haklı çıkarır. Osmanlı muzaffer olur.

 

ALTIN MI İSTİYORSUN, AL!

 

Aziz Mahmud Hazretlerine hanım olmak kolay değildir. Zira mübarek elindekini avucundakini dağıtır ve fukara gibi yaşar. Kadıncağız hamiledir ama karnını bile doyuramaz. Ev rutubetli ve soğuktur, dahası ne yemek yağı vardır, ne kandilin yağı. Bir gün kadının gırtlağına gelir. “Yetti gayri!” der, “sen tut Bursa Kadılığı gibi bir makamı bırak, malını mülkünü ona, buna dağıt. Sonra köleler gibi sürün. Bebeğimizi saracak çaputumuz bile yok. Yaptığın iş mi yani?” Aziz Mahmud Hüdayi sesini çıkarmaz, sadece mânâlı mânâlı güler. İşte tam o sıra kapı çalınır. Sarayağaları altın dolu torbaları eşiğe bırakırlar. “Sultanımız Efendimiz, ellerinizden öpüyorlar” derler, “Hadiseler aynen tabirinizdeki gibi gelişti. Lütfen, bunları kabul edin, sevindirin bizi!” Hanımı mahçup ve pişmandır. Eh, o altınlar da geldiği gibi gider tabii, anında bulur yerini. Üsküdar garibi bol semttir, fukara bol bol sebeblenir.

 

DALGALAR KUBBE KUBBE

 

Sultanahmet Camii’nin açılacağı gün cuma hutbesini okuma şerefi Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerine verilir. Ancak o gün deniz kabına sığmaz, rüzgar kamçı kamçı dolanır. Dalgalar kubbe kubbe gelir, sahili döverler. Sular zeminde patlarlar gülle gibi. Ama Hüdayi Hazretleri fırtınaya aldırmaz, Sarayburnu’na doğru açılırlar. Teknenin geçtiği yerde derya sütliman olur. Talebeleri ardısıra ilerler, adeta tünelden geçerler.

 

İşte bu ehline aşikar yol zaman zaman sandalcılar tarafından kullanılır. Hoş, Üsküdarlı kayıkçıların tamamı ona intisaplıdır. Netameli havalarda “Ya Rabbi şeyhimin hatırına” der, sığınırlar Hüdayi yoluna. Sözkonusu geçit daima sakin, daima emindir.

 

İŞTE KERAMET

 

Hüdayi Hazretleri bir gün saraydadır. Feyzli bir sohbetin ardından namaz vakti girer. Mübarek taze bir abdest almaya niyetlenirler. Sultan Ahmet koşar ibrik getirir. Şehzadeler seccadeleri sererler. Valide Sultan kafes arkasında peşkir hazırlar. Kadıncağız kalbinden “Ah” der, “Ah mübareğin bir kerametini göreydim.” Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine malum olur. “Hayret!” buyururlar, “Bazıları hâlâ keramet görmek istiyor. Koca Halife-i rûy-i zemin bizim gibi bir garibe ibrik tutsunlar, muhterem anneleri peşkir hazırlasınlar. Bundan âlâ keramet mi olur.”

 

ÖLECEKLERİNİ BİLSİNLER

 

Birgün padişah, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinden dua ister. Mübarek ellerini açar “Ya Rabbi bizi sevenler, denizde boğulmasınlar, yaşlılıklarında muhtaç olmasınlar, imanlarını kurtararak ölsünler ve öleceklerini bilsinler!” diye dua eder.

 

Ahmed Han, ömrünün son günlerinde meçhul kimselere selam vermeye başlar. “Neler oluyor?” diye soranlara, “Hayret!” der, “Görmüyor musunuz? Sahabenin büyükleri ve Hülefa-i Raşidin yanımızdalar. Bana hazırlan diyorlar. Yarın Efendimize gidecekmişiz”.

 

Mübârek nice hazırlanır, onu bilemiyoruz. Ama bildiğimiz o ki ertesi gün kavuşur özlediklerine.

 

Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri Üsküdar’da kendi adını taşıyan dergâhın bahçesinde medfundur.

 

Hüdâyî dergahına ulaşmak için Üsküdar meydanından içeriye doğru biraz yürümek gerekir. Hakimiyet-i Milliye Caddesi üzerinde Yeni Valide Camii’ni geçtikten sonra biraz ilerde sağa doğru yokuş çıkan Tepsi Fırın Sokağı vardır. Merdivenli kaldırımdan yavaş yavaş çıkınca sağda üzeri tuğralı, açık yeşil-beyaz boyalı kapı görülür. Kapıdan girip birkaç basamağı çıkarken huzuru gönlünüzde hissetmeye başlarsınız. “Edeple gelen lütufla gider” sözüyle karşılar sizi Hüdâyî Hazretleri. Nasibi olan buradan aldığı edep dersini hayatının ilk rüknü yapar, aynı kapıdan çıktıktan sonra. Dergahın avlusunda bulunan kabir ehline Fatihalar gönderirken Hüdâyî Hazretleri’nin, Üsküdar’a hakim bu noktadan boğazı, Sarayburnu’nu, Haliç’i, Galata’yı hâlâ seyretmekte olduğu fark edilir. Türbeye girişte ikinci bir edep uyarısı gelir ziyaretçiye:

 

“Bu meşhed, mecma-ı ervah-ı ecsad-ı Hüdâyî’dir;

 

Edeple gir azizim, türbe-i pak-i Hüdâyî’dir!”

 

“Bir ziyaret makamı olan bu meşhed; aşk şehidinin medfun bulunduğu kıymetli bir mekan olarak, Allah’ın ahseni takvim üzere yarattığı beden ile ruhların bir araya toplandığı yerdir. Çünkü burası Hüdâyî Hazretleri’nin temiz ve mübarek türbesidir. O halde ey ziyarete gelen muhterem kişi, içeriye edeple gir!”

 

Hz.Allah Sefeatlerine nail eylesin . Amin.

.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Evliyalar, Güncel, Gündem, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | 4 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: