Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Kim Kimdir ?’ Category

Ebû Leheb Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 17, 2016

ebu-leheb-kimdir-tebbet-suresi

Ebû Leheb Kimdir ?

Lanetlenmiş Adam

Hz. Peygamber(s.a.s) İslam’ı tebliğe başladıktan, açıkça akrabalarına ve herkese ilan ettikten sonra birçok kişiden eziyet veren, inciten davranış ve tepkiler görmüştür. Ancak hiçbirisinin yaptığı öz amcasının yaptığı kadar onu rahatsız etmemiştir. Hiçbirinin yaptığı işkence ve zulümler İslam’a girişlere engel olmamıştır. Fakat dünyaya şaşı bakan adamın faaliyetleri insanların İslam’la tanışmalarına ya engel olmuş ya da onların iman etmelerini geciktirmiştir.

Ebû Leheb

Rasulullah’ın(s.a.s) amcasıdır. Gerçek adı Abdüluzza b. Abdulmuttalib’dir.Abdu’l Uzza,“Uzza’nın kulu” manasına gelmektedir. Abdülmuttalib, ona güzelliğinden dolayı parladığı ve öfkelendiğinde yanakları kızardığı için ona Ebû Leheb künyesini takmıştır.[1]Oğlu Utbe’den dolayı Ebû Utbe lakabı da vardı.

Abduluzza, Abdülmuttalib’in, Lübna bint Hacir adlı eşinden dünyaya gelmiştir ve annesinin tek çocuğudur.[2] Doğum tarihi, çocukluğu ve gençliğiyle ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır. Onun hakkında sahip olduğumuz bilgiler Hz. Peygamberimizle olan münasebetleri ve İslam’a karşı aldığı tavırlarla alakalıdır.[3]

Şaşı gözlü, yumru yüzlü ve şişman bir adamdı. Ebû Leheb,ticaretle uğraştığından maddî durumu iyi ve Mekke’nin zenginlerinden olan biriydi. Şam bölgesine ticarî seferler yapardı. Topluma yön veren Mele’ gurubunun içindeydi ve itibar sahibiydi.

Harb b.Ümeyye’nin kızı, Ebû Süfyân’ın kız kardeşi ve esas adı Avraolan Ümmü Cemil ile evlenmiştir. Ebu Leheb’in bu evliliğinden Utbe, Uteybe, Muattib adlı erkek çocukları; Durre, Halide ve Azze adında da kız çocukları olmuştur. Üç kızı da Mekke’nin fethinde Müslüman olmuştur. Dolayısıyla sahabîdirler.[4]

Oğulları Utbe ve Muattib Mekke’nin fethinden sonra Hz. Peygamber’in davetine icabet ederek Müslüman olmuşlar, Huneyn Seferine de katılmışlardır. Hatta bu seferde, Hz Peygamber’in yanında sebatla kalan Müslümanlardan olmuşlardır.[5]Uteybe ise müşrik olarak ölmüştür.

Ebû Leheb’in Hz. Peygamber ile Olan ilişkisi

Ebû Leheb, Hz. Peygamber’in doğumundan üç veya yedi gün sonra kölesi Süveybe’yi onu emzirmesi için görevlendirmiştir. Hz. Peygamber risaletini ilan edene kadar Rasûl-i Ekrem’le olan ilişkileri çok da kötü değildi. Ebû Leheb’in, yeğeninin iki kızını gelin almak istemesinden arada belli bir düzeyde ilişkinin olduğunu anlayabiliriz. Hz. Rukıyyeile Utbe’yi ve Hz. Ümmü Gülsûm ile de Uteybe’yi nişanlamıştı.

Hz. Peygamber’le amcası kapı komşusuydu.Rasûlullah’ınMekke’deki evi Ebû Leheb ile Ukbe b. Ebî Muayt’ın evinin arasında bulunuyordu.

Ebû Leheb’in Dini Anlayışı

Ebû Leheb bütün Araplar gibi atalarına ve onların dinine sıkı sıkıya bağlıydı.Hz. Peygamber(s.a.s) İslam’a davet ettiğinde belki ilk tepkileri, menfaat içeren nedenlerden dolayı olabilir. Ancak yine de İslam dinini kabul etmemesinde dini anlayışının etkisi de önemli bir yer tutar.Ebû Leheb bir gün ölüm döşeğinde olan Ebû Uhayha adındaki bir müşriki ziyaret etmişti. Yanına vardığında Ebû Uhayha ağlamaktaydı.Onu ağlarken görünce: “Niçin ağlıyorsun ey Ebû Uhayha? Öleceğin için mi ağlıyorsun? Fakat ondan kurtuluş yoktur.”dedi. Ebû Uhayha: “Hayır. Benim asıl korkum, artık benden sonra Uzza’ya tapılmayacak olmasıdır” dedi. Ebû Leheb ona cevaben: “Vallahi sen yaşadığınca, ona seninle tapılmadı, senden sonra da ölümün sebebiyle, ona tapılmaktan vazgeçilmez.” dedi. Ebû Uhayha, Ebû Leheb’in Uzza putuna tapmaktaki iştiyak ve heyecanından çok memnun oldu. Bunun üzerine: “Şimdi anladım ki, benden sonra birisi bulunacak.”dedi.[6] Bu anekdot puta tapıcılığın EbûLeheb’de karakter haline geldiğini göstermektedir.

Ebû Leheb’in Karakteri

Ebu Leheb’in ihtirasları ve menfaatlerini koruma kaygısı zamanla din düşmanlığına dönüşmüştür. O zayıfları acımasızca ezmiş ve zalimleşmiştir. Ebû Leheb kendisini büyüklük kompleksinden kurtaramamış, cahiliye devri geleneklerine sıkı sıkıya bağlı asabiyet ruhu taşıyan ve menfi sıfatları kendinde toplamış bir kişiliktir. Onun sahip olduğu karakter özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1- O iradesini hep kötüye ve kötülük yapmaya kullandı. Allah Rasûlü’nün geçeceği yollara sırf O(s.a.s) zahmet çeksin, eziyet görsün diye dikenler serpti ve Kâbe’ye giden yollarda ateşler yaktı. Yani Ebû Leheb kötülükten haz alan bir adamdı.

2- Ebû Leheb inat bir insandı.Ebû Cehil onun hakkında “Sakın bunu kızdırmayın. Eğer öbür tarafa geçerse bir daha onu kimse döndüremez.” derdi.

3- Kendisinin ayrıcalıklı olduğunu düşünür insanların ve hatta Allah’ın ona bu şekilde davranmasını isterdi. Ebû Talib’in vefatının ardından kız kardeşlerinin baskısıyla Peygamberimizi korumaya niyetlenen EbûLeheb,Rasûlullah’a: “Eğer dinini kabul edersem benim için ne var?” diye sorduğunda Peygamberimiz: “Diğer iman edenlere ne varsa senin için de o var.” buyurmuştu. Ebû Leheb: “Benim için bir ayrıcalık yok mu?” dediğinde Efendimiz: “Başka ne istiyorsun?” diye sormuştu. EbûLeheb şöyle karşılık vermişti: “Beni başkaları ile eşit kılan dine yazıklar olsun!”[7]

4- Başkalarının acılarından zevk alırdı.Ebû Leheb’in kötülüğü o kadar ileriydi ki, Rasulullah’ın oğlu Kasım’dan sonra Abdullah da vefat ettiğinde, yeğenini teselli edeceği yerde bayram yapmıştı. Koşarak Kureyş reislerinin yanına gitmiş ve onlara Hz. Muhammed’in (s.a) köksüz kaldığını müjdelemişti.

5- Düşmanlıkta sınır tanımıyordu. Boykot 3 sene devam etti. Bu sırada Benî Haşim ve Benî Muttalib aç kalmışlardı. Yiyecek almak için Mekke’ye gelen ticarî kafilelere yaklaştıklarında Ebû Leheb kafiledekilere şöyle derdi: “Bunlardan çok yüksek fiyat talep edin ki o malı alamasınlar. Zararınızı ben karşılarım.” Bu nedenle tüccarlar çok yüksek fiyat istiyorlardı. Ebû Talib mahallesinde mahsur kalanlar ihtiyaçlarını alamıyorlar ve aç kalan çoluk çocuklarına elleri boş dönüyorlardı. Daha sonra Ebû Leheb o tüccarlardan, normal piyasa fiyatı ile bütün mallarını satın alıyordu.

6- Şeref, onur ve haysiyet yoksunuydu.Hep kendini düşünen bir karaktere sahipti. Başkalarına yardım elini uzatmazdı. Hattâ kendi aile fertleri arasından kendisine gelip yardım isteyen muhtaçlara bile yardım etmezdi.

İslam ve Ebu Leheb

Hz. Peygamber, kendisine davetini açıkça yapması ve bu işe ilk olarak yakınlarından başlaması emredilince Hz Ali’den yemek hazırlamasını ve daha sonra da bütün Hâşim oğullarını çağırmasını istedi.Rasûlullah akrabalarına şöyle hitap ederek peygamberliğini onlara ilan etti: “Ben, sizi dile kolay gelen, mizanda ağır basan iki kelimeye davet ediyorum ki, o da; Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve benim de, Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuma şahadet etmenizdir. Yüce Allah, sizi buna davet etmemi bana emretti. Ey Abdülmuttaliboğulları! Ben, özel olarak size genel olarak da bütün insanlara Peygamber gönderildim.”[8]

Bunun üzerine Ebû Leheb küstahça bir konuşma yaparak onu, kendilerini atalarının dininden döndürmeye çalışmakla ve insanları büyülemekle suçladı.

Ebû Leheb hariç, bütün akrabalar Efendimize karşı yumuşak davrandılar. O ise şu sözlerle karşılık verdi: Bu, vallahi bir şerdir, kötülüktür. Başkaları, onun elini tutup bundan alıkoymadan önce, siz, onun ellerini tutup bundan alıkoyunuz! Eğer, siz, bugün ona boyun eğecek olursanız zillete, hakarete uğrarsınız. Onu, korumağa kalkışacak olursanız, öldürülürsünüz.

Ebû Leheb İslam mesajını ilk duyduğu anda bu şekilde tepki göstermiştir. Ölene kadar bu tavrını daha da şiddetlendirerek İslam’a ve onun aziz Peygamberine düşman olmuştur.O, ilk günden itibaren İslam’a açıkça düşman kesilmiş; akrabalarıyla birlikte Efendimizi korumayı değil, düşmanlarıyla birlikte O’nu ve İslam’ı yok etmeyi düşünmüştür. Davetin gizli bir şekilde devam ettiği günlerde İslam’ın yayılışını öfkeyle izlemiş, bu durumun ileride başına büyük bir bela açacağından endişe etmişti.

Ebû Leheb Kureyş’in en zengin ve itibarlı insanlarından biriydi. Şayet İslam yayılırsa Mekkeliler buna tepki gösterir, tüm Araplar Muhammed’e ve O’nu himaye eden Haşimoğullarına savaş açarlardı. Bu durumda Haşimoğullarının hiç şansı yoktu. Öyleyse onun yeri sülalesinin yanı değil, İslam düşmanlarının saflarıydı. O cahiliye geleneklerini dahi hiçe saymış, Kureyş içindeki konumunu kaybetmemek için geleneklerinden ve ailesinden vazgeçmişti.

Peygamberliğin dördüncü yılında inen “Sana emredilen şeyi açıkça ortaya koy, müşriklere aldırma”.[9] âyeti ile Rabbimiz, Rasûlullah’aİslâm’ı açıktan tebliğ etmesini emretti.

Hz. Peygamber bir gün Safa tepesine gitti ve orada en yüksek yere çıkarak bütün Mekke kavimlerini tek tek isimleriyle çağırdı.İşitenler, gelip Peygamberimizin karşısında toplandılar.Gelemeyenler de toplantının sebebini anlamak için, yerlerine adam gönderdiler. Hz. Peygamber bir süre mesajını anlatıp, onları yeni dine davet etti. Bunun üzerine Ebû Leheb hemen atılarak; “Yazıklar olsun sana, bizi bunun için mi buraya topladın?” dedi Bu sözlerden sonra halk, Hz. Peygamber’i dinlemedi ve dağılıp geri döndü. Bu olay üzerine, Ebû Leheb’i zemmeden Tebbet suresi nazil oldu.

Tebbet suresi

Kuranın indiği zamanda yaşayan hangi insanı aklımıza getirirsek getirelim hiç birinin adını veya künyesini bulamayız. Bazen ayette anlatılan kişi veya kişiler hakkında ihtilafa düşüldüğü bile olur. Pek çok İslam düşmanı olmasına rağmen, neden sadece Ebû Leheb’in adı geçmektedir? Niçin Kur’an Ebû Leheb’i seçti ve neden biz ona her okuduğumuzda beddua ediyoruz? Ne yaptı da adı kıyamete kadar kötü ve lanetlenmiş olarak anılacak?

Diğer müşrikler Peygambere ve Müslümanlara yaptıkları fiili işkencelerle ön plana çıkmışken amcasının tavrı hepsinden daha zarar verici olmuştur. Ebû Leheb kırbaçla, silahla, yaralayarak eziyet etmemiştir. O, Rasûlullah’ı ilk kabul etmesi gerekenlerden iken ilk ve en şiddetli karşı koyanlardan olmuştur. Hâlbuki yeğeninin bütün hayatını ve faziletlerini en iyi bilen kimselerdendi. Belki diğerleri gibi inananlara azap etmemiştir. Ancak İslam ve Peygamber aleyhinde sürekli konuşarak, çeşitli yöntemlerle kamuoyu oluşturarak, inkârını her mekân ve zamanda ilan ederek insanları etkilemiştir. Hz. Peygamber’in konuşmasını dinleyen birçok kişi İslam’a meylederken Ebû Leheb’in faaliyetleri sonucunda Peygamberimizden uzaklaşmıştır. Ebû Leheb’in diğerlerine nazaran daha etkili olmasında öz amca oluşunun etkisi vardır. Amcanın insanlar gözünde önemli bir yeri vardır, değerlendirmeleri ve sözleri mutlaka dikkate alınır. Hele bir de bu toplum Arap toplumuysa… İşkenceden dolayı dininden dönenleri pek bilmeyiz. Ancak olumsuz propaganda sebebiyle peygamberimizden uzak duran çok olmuştur.

Ebu Leheb ve karısı yalan ve olumsuzluklar içeren düşüncelerle toplumu ifsad eden basın yayın gibi çalışmıştır. Doğru olmasa bile söylediği sözler olumsuz manada İslam’a ve Hz. Peygamber karşı şartlanmalara sebep olmuştur. Rebia b. Abbâdü’d-Dilî şöyle bir olay aktarır:

“Peygamber’i (s.a.s.) Zülmecaz panayırında görmüştüm. “Ey insanlar! ‘Lâ ilahe illallah” deyiniz de, kurtulunuz!” buyuruyor; kendisi hangi caddeye girse halk da oraya gidiyor, onun başına toplanıyor,birbiri üzerine yığılıyorlardı. Orada, ne kimsenin bir şey söylediğini, ne de onun sustuğunu gördüm. O, hep: “Ey insanlar! “Lâ ilahe illallah deyiniz de, kurtulunuz!” buyurup duruyordu.

Akik (şaşı) gözlü, yumru yüzlü, iki bölük halinde örgülü saçlı bir adam da, o nereye giderse arkasından gidiyor: “Ey insanlar! Bu, sizi aldatıp da baba ve atalarınızın dininden vazgeçirmesin! Bu, dinden çıkmış bir yalancıdır!”diyordu.

“Kimdir bu zât?” diye sordum.

“Muhammed b. Abdullah’tır. Kendisi, peygamber olduğunu söylüyor” dediler.

“Ya onun arkasında giden, onu yalanlayan, şu akik (şaşı) gözlü adam da kimdir?” diye sordum.

“O da, onun amcası Ebû Leheb’dir!” dediler.”

Peygamberimiz’in (s.a.s.) Kötü Komşusu

Peygamberimiz’in (s.a.s.) evi Ebû Leheb ile Ukbe b. EbiMuayt’ın evi arasındaydı. Eziyet vermek için hayvan işkembesini getirip Peygamberimizin (s.a.s.) kapısının önüne atarlardı. Peygamberimiz (s.a.s.) bu iki komşusunun yaptıklarına üzülür ve şöyle derdi: “Ey Abdi Menaf oğulları! Bu ne biçim komşuluk?!”

Aynı şekilde bir gün Ebu Leheb getirdiği pisliği Peygamberimizin (s.a.s.) kapısının önüne dökmek isterken, Hz. Hamza gördü ve pisliği onun elinden alıp başına döktü. O da Hz. Hamza’dan korkusuna bir daha bunu yapamadı.

Ebû Leheb, yaptığı bu kötülükle de kalmaz, kendi evinden ve komşusu Adiyy b. Hamrau’s-Sakafi’nin evinden, Peygamberimize (s.a.s.) taş atar dururdu. Karısı Ümmü Cemil de ondan geri kalır gibi değildi.Ümmü Cemil her gece pıtrakları, dikenleri, dikenli ağaç dallarını toplayıp büyük demet yapar geceleyin ayağına batsın ve yaralar açsın diye Peygamberimizin (s.a.s.) geçeceği yollara atardı.

Boykot Yılları ve Ebû Leheb

Ebû Talib, Hâşim ve Muttalib oğullarını yanında topladı. Hz. Muhammed’i(s.a.s) öldürmek isteyenlere karşı O’nu korumalarını emretti. Müslüman olsun veya olmasın herkes Ebû Talib’in bu emri veya ricasına olumlu cevap verdi. Ancak EbûLeheb akrabalarına yine ihanet ederek zalimlerle beraber olmayı seçti.

Bedir Savaşı

Müşrikler, Müslümanlara saldırmak için ordu hazırladıklarında Ebû Leheb bu orduya katılmadı. Kendi yerine, 4000 dinar borç verdiği ve bu borcu ödeyemeyen Ebû Cehil’in kardeşi, Asi b Hişâm b. Muğîre’yi, borcuna karşılık olarak gönderdi.[11]Ebû Leheb’in savaşa çıkmama sebepleri arasında kardeşi Âtike’nin gördüğü rüyadan etkilenmesi ve korkması da gösterilir.[12]

Ölümü

Bedir mağlubiyetinin gam ve kederinden ağır hasta oldu. Bir hafta sonra da Rasûlullah ve Müslümanlara yaptığı şiddetli düşmanlığın hesabını vermek üzere ölüp gitti. Oğulları ölüsünü, iki veya üç gün beklettiler. Evinde cesedi kokmaya başladı. Hastalığının bulaşmasından korktukları için kimse yanına yaklaşmak istemiyordu.

Kureyşli birisi oğullarına, yazıklar olsun size, babanız evinde koktuğu halde, onun yanına uğramaktan utanıyor musunuz?” diye sordu. Onlar, “Biz, onun hastalığından korkuyoruz” deyince adam, “Haydi gelin ben size yardım edeyim.” dedi birlikte gittiler. Fakat yanına yaklaşılacak gibi değildi. Onu ne yıkadılar ve ne de el sürdüler. Uzaktan üzerine su serptiler. Sonra sürükleyerek götürüp Mekke’nin yukarı taraflarında bir yere gömdüler. Üzerini taşla kapattılar.[13]

Ebû Lehebler

İnsanın kendisinde mevcut olan aslî iman gücünün farkında olması önemlidir.Bununla birlikte muhataplarının durumundan bîhaber olmayarak bir güven duygusu kazanması da İslâm’a hizmet açısından önemli bir merhaledir.Dün olduğu gibi bugün de benzeri görülebilecek bu ismi daha yakından tanımak ve onlara karşı hazırlıklı olmak gerekir.Ebû Leheb gerçekte yaşamış biri olmakla beraber o, bir tipolojidir. Bu tip dün olduğu gibi bugün de yarın da görülebilir.Peygamber asrında olduğu gibi her çağda da bulunabilir. Ebû Leheb ismini duyduğumuzda tarihte yaşamış, ölmüş gitmiş ve çürümüş bir tip gelmemeli. Her an etrafımızda olabilecek, yaşaması muhtemel, zararı, şerri, küfrü bize dokunabilecek bir tip gelmeli.

Merhum Arif Nihat Asya’nın şu dizeleri hep aklımızda olmalı:

Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar

(Ebû Leheb öldü) diyorlar:

Ebû Leheb ölmedi, ya Muhammed;

Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor!

********************************

Kaynak : Siyer-i Nebi Dergisi 25. Sayı / Ocak-Şubat 2014

********************************

Kaynaklar;

[1]İbn Sa’d, I, 74; Belâzürî, IV, 413; Kelbî, s. 28.

[2]İbn Hişâm, I, 79.

[3] Ömer Faruk Kiraz, Hz. Peygamberin Amcaları, Yüksek Lisans Tezi, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s.90.

[4]İbn Sa’d, IV, 50.

[5]İbn Sa’d, IV, 56.

[6]Zeki Tan, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 32, 2011, s. 146.

[7]Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, XXX, 217.

[8] M. Asım Köksal; İslâm Tarihi, C. 4., İstanbul 1989, s. 12.

[9]Hicr Sûresi, 15/94.

[11]İbn Hişam, I,445.

[12]Vakıdi,I,33.

[13]Tabakât, 4/74; Taberî, 2/288.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

İmam Zeyne’l-Âbidîn Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 5, 2016

imam-zeynel-abidin-hazretleri-kimdirimam-zeynel-abidin-hazretlerinin-kabrimezaricennetul-bakimedineimam-zeynel-abidin-kimdircennet-ul-baki-kabristani-medine

İmam Zeyne’l-Âbidîn Hazretleri Kimdir ?

İmam Zeyne’l-Âbidîn: Tabiînin büyüklerinden ve Oniki İmâm’ın dördüncüsü.
İsmi, Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir.
Künyesi, Ebû Muhammed ve Ebü’i-Hasan’dır.
Lakabı, Seccâd ve Zeynelâbidîn’dir.
Hazret-i Hüseyin’in oğludur.
Annesi, Acem pâdişâhının kızı Şehr-i Bânû Gazâle’dir.
666 (H.46) senesinde Medîne-i münevverede doğdu.
Hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilminde âlimdi.
Eshâb-ı kiramdan çoğunu görmüştür. Hazret-i Abduliah ibni Abbâs, hazret-i Ebû Hüreyre, hazret-i Âişe, babası hazret-i Hüseyin, amcası hazret-i Hasan, hazret-i Ümmİ Seleme ve diğerlerinden hadîs-i şerifler işitip rivayet etmiştir. Rivayet ettiği bâzı hadîs-i şerifler, Kütüb-i Sitte’de mevcuttur. İmam Zeynelâbidîn hazretlerinden bir çok kişi, hadîs-i şerif rivayet etmişlerdir. İmâm Zühri, Zeynelâbidin hazretleri İçin;
Ondan daha üstün fıkıh âlimi görmedim” demiştir. Tasavvuf ilmindeki yüksek derecesi ve hâlleri de medhedilmiştir. Her gün ve gecede bin rekat namaz kıldığı ve buna ölünceye kadar devam ettiği nakledilmiştir.
Hazret-i Zeynelâbidîn. her abdest aldığında yüzü sararır, vücudu titrerdi. Sebebini sorduklarında;
Kimin huzuruna çıkacağımı biliyor musunuz?” buyururdu.
Birisi aleyhinde konuşmuştu. Bu kendisine söylenince yanına gitti. Onunla biraz sohbet ettikten sonra buyurdu
Hakkımda bâzı şeyler söylediğini duydum. Dediklerin doğruysa, Allahü Teâlâdan mağfiret dilerim, beni affetsin. Dediklerin iftira ise. Allah seni affetsin; selâmı, rahmeti, bereketi de üzerine olsun.” Dedi.

İmâm Zeynelâbİdîn’in bir devesi vardı. Yolda kamçı vurmadan gider ve üzerindekini hiç incitmezdi. Zeynelâbidîn vefat edince, devesi kabri üzerine gelip göğsünü yere koyup inledi. Hiç kimse bu deveyi mezar başından kaldıramadı. Oğlu hazret-i Muhammed Bakır orada bekleşen halka buyurdu ki: Kalkması için fazla uğraşmayın. Bu deve burada ölecek!” Üç gün sonra deve orada öldü.

Bir gün oğulları, hizmetçileri ve birkaç kişi ile sahraya çıkmışlardı. Sabah kahvaltısı hazırlandı. Bir ceylan gelip yakınlarında durdu. Zeynelâbidîn ona:
“Ben Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebû Tâlib, annem de, Resûluliah’ın kızı Fatma’dır. Gel bizimle biraz yemek ye!” buyurdu. Ceylan gelip, beraber yediler. Sonra ceylan bir tarafa gitti. Hizmetçilerinden biri, yine çağırın, gelsin dedi. “Dokunmayacağınıza söz verirseniz, çağırayım.” buyurdu. Hepsi, dokunmayacakların söz verdiler. “Ben Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebû Tâlib’im, annem de, Resûlullah’ın kızı Fâtıma’dır. Soframıza gel, biraz daha yiyelim.” buyurdu. Ceylan tekrar geldi. Yemeğe başladı. Sofradakilerden biri. elini ceylanın sırtına koydu. Ceylan ürküp gitti.
Zeynelâbidîn yine bir gün arkadaşları ile sahrada oturuyordu. Bir ceylan yanına geldi. Ayaklarını yere vurarak bir takım sesler çıkarttı. Etrafındakiler ceylanın ne dediğini sordular. Zeynelâbidîn buyurdu ki: Dün bir Kureyşli, bu ceylanın yavrusunu tutmuş, Yavruma dünden beri süt veremedim.” diyor.” Bunun üzerine ceylanın yavrusunu tutan Kureyşliyi çağırdılar. Zeynelâbidîn, Kureyşliye buyurdu ki:
-“Bu ceylanın yavrusunu tutmuşsun. Dünden beri süt vermemiş, o yavruyu getir sütünü versin!” Kureyşli adam ceylanın yavrusunu getirdi. Ceylan, yavrusuna süt verdi. Zeynelâbidîn, Kureyşliye, yavruyu annesine bağışlamasını söyledi. O da razı oldu. Ceylan, yavrusu ile beraber sesler çıkararak gitti. Oradakiler ceylanın ne söylediğini sordular. Zeynelâbidîn de buyurdu ki; -“Allahü teâlâ size hayır ve iyilikler versin, diye duâ ediyor.”

Zeynelâbidîn hazretleri, oğlu Muhammed Bâkır’a buyurdu ki: “Ey oğlum! Şu dört çeşit kimselerle arkadaşlık etme, zîrâ;
1-Fâsık kimse seni bir lokma ekmek için terk eder.
2-Cimri ile arkadaşlık etme, cimri senin çok muhtaç olduğun şeylerini elinden almak ister.
3-Yalancı ile arkadaşlık etme. Yalancı da fâsık bir kadına benzer; senin yakınlarını senden uzaklaştırmak ve senden uzak kimseleri sana yaklaştırmak ister.
4-Bir de sıla-i rahmi terk edenlerle arkadaşlık yapma. Zîrâ onlar Kur’ân-ı kerîmin üç âyeti ile lanetlenmiştir.”

İmam Zeyne’l-Âbidîn hazretleri, Osman bin Hayyâm tarafından zehirletilerek şehîd edildi 713 (H.94). Bakî’ Kabristanında amcası hazret-i Hasan’ın yanına defnedildi.

Daha geniş bilgi için Evliyalar Ansiklopedisine bakınız.

Kaynak :Dipnot : İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri:8/346-348.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Yazıcızâde Muhammed Efendi Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ekim 31, 2016

yazicizade-muhammed-efendi-kimdirmuhammediyye-kitabiyazici-salihahmed-bicangeliboluhaci-bayram-i-veli

Yazıcızâde Muhammed Efendi Kimdir ?

Muhammediyye” adlı eserin müellifi.

İsmi, Yazıcızâde Muhammed Efendi olup, babası Yazıcı Sâlih’dir. Babası, devlet hizmetinde kâtip olarak çalıştı. Arif, münevver bir zât olup, ilm-i nücûma dâir beş bin beyte yakın mesnevî tarzındaki Şemsiyye isimli eserini, Ankara’da Devlethan ailesinden İskender Paşaya ithaf etti, Yazıcızâde Muhammed Efendi’nin, doğum yeri ve tarihi kesin olarak bilinmiyor.

Yazıcızâde Muhammed Efendi ve kardeşi Ahmed Bîcân, önce babalarından ders okudular. Sonra Muhammed Efendi, tahsilini kemâle erdirmek üzere birçok yerler dolaştı. İran ve Mâverâünnehr’e giderek. Haydar Hâfı ve Zeynel Arab gibi meşhur âlimlerden okudu. Arabca ve Farsçayı iyi öğrenip: tefsir, hadîs, kelâm, fıkıh ilimlerinde yetişti.

Yazıcızâde Muhammed Efendi, manevî feyzi, Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinden aldı. Hacı Bayram-ı Velî, Sultan İkinci Murâd Hânın dâvetine uyarak Edirne’ye gitti ve orada bir müddet kaldı. Sonra Ankara’ya döndü. Gidiş ve dönüşte uğradığı Gelibolu’da Yazıcızâde Muhammed Efendi ve kardeşi Ahmed-i Bicân’ı gördü. Onlarla görüşüp, sohbetle irşâdda bulundu. Kısa zamanda ikisi de velîlik derecelerine kavuştular.

Yazıcızâde Muhammed Efendi, bir ara Konya muzafferiyetini bildirmek için Sultan Murâd-ı Hüdâvendigâr Gâzî tarafından sefaretle Mısır’a gönderildi. Sonra Gelibolu’ya dönüp, ömrünü ibâdet ve tefekkürle geçirdi. Eserler yazdı. îtikâf ve inziva haliyle yaşadı. Gelibolu’da namazgah yöresinde. Hamza köyü sahillerinde büyük bir kayaya oyulmuş; birbiri içinden geçilen iki küçük hücrede ibâdet ve tefekkürle meşgû! oldu.

Yazıcızâde Muhammed Efendi, çok ibâdetle meşguliyeti yanında, eserler de yazdı. Meşhur -“Muhammediyye” adlı eserini yazmadan Önce. Arabca olarak Megârib-üz-Zeman’ı yazdı. Kardeşi Ahmed-i Bicân’a: “Şimdi sen dahî, bu kitab ki -“Megârib-üz-Zeman”dır, Türkçeye çevir. Tâ kim bizim ilin kavmi maâriften ve envâr-ı ilimden fayda görsünler.” diye ricada bulundu. O da Türkçeye çevirip Envâr-ül-Âşıkîn adını verdi. Muhammediyye ve Envâr-ül-Âşıkîn, biri nazım ve diğeri nesir, oiup her ikisi de Megârib’in Türkçe’ye tercümesidir.

Yazıcızâde Muhammed Efendi, Megârib-üz-Zeman ve Muhammediyye’sini, rüyasında Peygamber efendimizi görmesi ve O’nun irşâd ve işaret vermesiyle yazdı.

Yazıcızâde Muhammed Efendi, Muhammediyye’si ile şöhret buldu. Muhammediyye, asırlardır Anadolu’da. Kırım’da. Kazan’da. Başkurt Türkleri arasında okundu ve elden düşmedi.
Evliya Çelebi;
-“Nice binlerce âdemin Muhammediyye’yi ezbere bildiklerini.” kaydeder. Anadolu’da her evde bir Muhammediyye nüshası vardı. Muhammediyye okuyan kimseye Muhammediye-hân adı verilirdi. Eser, kış gecelerinde okunur, yer yerde ağlanırdı. Suyu hiç kesilmeyen bir ırmak coşkunluğu içinde okunurdu. Her satırında Allâhü teâlânın sevgisi, Resûlullah efendimizin aşkı, muhabbeti. Eshâb-ı kiram sevgisi anlatılırdı. Kulun Rabbine olan acziyeti ve sevgisi dile getirilirdi:

İsmail Hakkı Bursevî, Muhammediyye’ye iki cild hâlinde mükemmel bir şerh yazdı. Yazıcızâde Gelibolu’yu mekân tutup, 1451 (H.855) senesinde orada vefat etti.

Mezarı Gelibolu’nun biraz dışında, İstanbul yolu üzerindedir.

Yazıcızâde çeşmesinden ve hemen yakınında yüksekte kalan kardeşi Ahmed Bîcân’ın kabrinden yüz elli adım kadar içeride, küçük türbe kısmındadır. Kabri, ziyaret mahallidir.

Muhammed Bicân hazretlerinin yazdığı diğer eserleri,
1- Megârib-üz-Zemân
2. Muhammediyye
3. Şerh-ul-Füsûs-il-Hikem’dir.
4. Tefsîr-i Sûre-i Fatiha

Kaynak:İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri:8/69-70.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Behlûl Dânâ ( r.h.) Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ekim 13, 2016

behlul-dana-r-h-hazretleri-kimdirbeylul-dane-kimdirbeylulharun-resit-halife

Behlûl Dânâ ( r.h.) Hazretleri Kimdir ?

Behlûl (r.h.) hazretlerinin asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfî’dir. Behlûl Dânâ adıyla şöhret buldu.
Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir.
Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdat’ta geçirdi.
Hârûn Reşîd’İn kardeşi olduğuna dâir rivayetler de vardır…
Bu rivayetler kesin değildir…
Hârûn Reşîd’e nasihat verirdi.
Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhurdur.

Behlüi Dânâ, zamanın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu.
Eymen bin Nâbil, Amr bin Dînâr ve Âsim bin Ebİ’n-Necîd’den hadîs-i şerif öğrendi. İbretli manâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı.

Bir gün Behlül’ü kabristanda gördüler. Ayaklarını kabir taşları arasına sokmuş toprakla oynuyordu. Kendisine;
-“Ey Behlûl ne yapıyorsun?” diye sordular. Onlara gayet sakin olarak;
-“Bana eziyet etmeyen, gıybetimi yapmayan insanlarla oturup sohbet ediyorum. Bunlar sağ olanlardan daha emin.” diye cevap verdi.

Birisi Behlûl Dânâ’ya gidip; “Ey Behlûl! Oğlum vefat etti, Kabir taşına ne yazayım.” dedi.
Behlûl hazretleri buna gülüp;
Dün altımda olan çimenler bugün üstümde yeşerdi.
Ey yolcu, bil ki şu toprak, günahlardan başka her şeyi örtmektedir, yaz.” dedi.

Behlûl’ün hikâyeleri bir araya toplansa, gerçekten büyük bir kitap oluşur…

Behlûl (r.a.) hazretleri. 805 (H.190) senesi Bağdat’ta vefat etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi.

Kaynak : – Dipnot -İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri, :8/68

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Ali Şeriati Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 29, 2016

Ali Şeriati Kimdir

Ali Şeriati Kimdir ?

Ali Şeriati Aslen şiî olup şiîlerin bile tasvip etmediği Ali Şeriatî diye biri var. Birileri, Peygamberimiz örnek olarak yetmezmiş gibi onu örnek bir şahsiyet gibi göstererek, müslüman gençlerin zihinlerini onun bozuk fikirleriyle doldurmak peşinde. Bu gayretkeşlerden biri de Mustafa İslamoğlu…

Allayıp pullayarak gençlere sundukları Ali Şeriatî’nin Peygamberimiz’e bile hakaret ettiğini geçen sayımızda anlattık. Bu yazımızda, onu kendi sözleriyle daha yakından tanıtacağız. Tanınmalı ve hangi derekelerde olduğu bilinmeli ki, onu yüceltenler de tanınmış ve bilinmiş olsun.

Şeriatî’nin MUHAMMED KİMDİR isimli kitabına bakıyoruz. Görelim bakalım, Mustafa İslamoğlu’nun öve öve bitiremediği bu mahlûk, İslâm büyükleri hakkında neler yazmış. Başlıyoruz. Bismillah:

1- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkındaki iftiraları şöyle:

Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

“Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır.” (s: 318)

2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:

“…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”
“… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”
Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:

“Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”
Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:

“…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları –ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:

“Ali’ye karşı beslenen kinler.”

4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e dil uzatmaya. Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:

“Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”

Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:

“Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

“…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)

Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:

“Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur.” (s: 323)

6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ediyor: “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)

Bu yalanı söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin. Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç?

7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:

“Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)

Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersidir. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.

8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:

“Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)

Hâşâ, Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i başkalarına küfür eden biri olarak gösteriyor.

9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği iftirasını yapıyor: “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)

10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali şöyle anlatıyor:
“Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)

Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor.

Değerli okuyucular! Ali Şeriatî’nin bir de Hac isimli kitabı var. Bir de ona göz atalım.
Kitap, Ejder Okumuş tarafından tercüme edilmiş. Elimizdeki 2. baskı Şûrâ Yayınları’na ait. Nisan 2001…

4. sahifede “Yayıncının Notu” olarak şu cümleler göze çarpıyor:

“Bu kitap, Şehid Ali Şeriatî’nin bizzat gözden geçirip ilâveler yaptığı ve “Öğretmen Şehid Dr. Ali Şeriatî’nin Eserlerini Derleme Bürosu”nun külliyat arasında yayımladığı Farsça son Hacc baskısının tam çevirisidir.”

Demek ki neymiş? Ali Şeriatî bu kitabı bizzat kendisi gözden geçirmiş. Aşağıda madde madde verilecek bilgileri lütfen bunu bilerek değerlendiriniz.

1- Daha başta zehirini kusuyor. Diyor ki: “Ve yine biz, aynı yöntemle, İslâm mezhepleri arasında bir mukayese yapsak, İslâm dâhilinde bulunan Şia’yı, dinler arasında İslâm’ı nasıl görüyorsak öyle görürüz.” (s: 8)

2- Şeriatî’nin, Hac hakkındaki şu ifadesine bilhassa dikkat: “Ve Hacc: Müslümanlar arasında her yıl tekrar edilen en çirkin, en mantıksız eylem!” (s: 9)

Bu söz üzerine biz de diyoruz ki, bu sözün sahibi en alçak en rezil insan…

3- Müslümanları şöyle suçluyor: “Kur’an’ı yok edememiş kapatmışlardır. “Kitab”ı “teberrük edici şey” haline getirmişlerdir.” (s:11)

Açıkça, müslümanları Kur’an’ı yok etmek için uğraşmakla suçluyor. Teberrük/bereketlenmek kötü bir şeymiş gibi, Kur’an’ı teberrük edilen şey haline getirmekle suçluyor.

4- Bakın hacda tavaf eden Müslümanlara nasıl hakaret ediyor:

“Yemenliler, saçları perişan ve pis, gözleri çökmüş, bellerine ip bağlamışlar, her biri mezardan çıkmış tıpkı bir hortlak gibi. Ve siyahlar; iri, uzun boylu ve kazık gibi, dudaklarını köpük bürümüş…” (s: 71)

Bu sözler, bir Müslümanın din kardeşleri hakkında söyleyeceği sözler olamaz. Onların görüntüleri böyle olsa bile bu ifadeler kullanılamaz. Öbür taraftan hacda, kötülükler görülmez, gizlenir, iyilikler anlatılır.

5- İmanî bakımdan uygun olmayan öyle benzetmeleri var ki, aşağıda da göreceğiniz gibi, bu teşbihlerin her biri en hafifinden insanın imanını sarsar. Yazının fazla uzamaması için bunları kısa değerlendirmelerle verelim:

a) Hacer Vâlidemiz’den câriye diye bahsederek şöyle diyor: “Allah, Afrikalı siyah bir câriyenin evinde.” (s:49) Allah, -hâşâ- Hz. Hacer’in evindeymiş.

b) “Allah, dünyanın kalbi, varlığın mihveridir.” (s:50) Allah –hâşâ- dünyanın kalbiymiş.

c) “Allah ve insanlar/topluluk bir cihette, bir saftalar.” (s:50) Allah –hâşâ- insanlarla aynı saftaymış.

d) “Allah’ın çevresinde tavaf yapıyorsun.” (s: 54) Kâbe’ye Allah diyor. Hâşâ! Tavaf Allah’ın çevresinde yapılıyormuş.

e) “Vay be! Bu tevhid …seni Allah’la diz dize oturtuyor. …Allah’ın benzeri olarak görüyor. “ (s:56) Allah’la diz dize oturmak, Allah’ın benzeri olmak… Bu benzetmelerin insanı ne hale getireceği ehlince malum.

f) “İlâhî özün, içinde, Allah’ın ruhu girdaptan doğup başını kaldırıyor. Nereden? Allah’ın elinin sağ elinin altından.” (s: 59)

Altı çizili yerlere dikkat.

g) “.. sa’y et. Fakat çember çizerek değil, çembersel çaba, değirmen eşeğinin sa’yi gibidir, kısır döngüdür, sonuçta başa dönersin. Böyle bir şey, “abes”, “anlamsız”, içi boş daire, içeriksiz, hedefsiz: Tıpkı sıfır gibi.” (s: 67)

Sa’y ile tavafı karıştırıyor. Sa’y istense de zaten çembersel yapılamaz. Değirmen eşeğinin sa’yi gibi diye bir benzetme yapanın kendisi eşekten aşağı olmaz mı!
Kâbe’nin etrafında yapılan tavafı da sıfır olarak görüyor.

h) “Ey insan! “Allah’ın ruhu”! (s:80) Burada insana, “Allah’ın ruhu!” diye hitap ediyor.

i) “Ey hacı, yolun sonunda Allah seni beklemekte…” (s: 91) Bu söz de sâfî küfrî bir benzetme…

j) Müzdelife’den Mina’ya hareket edecek hacıları, yıkılmaz bir duvara benzettikten sonra şöyle diyor:
“Bu çelik duvarı dünyada yıkabilecek hiçbir güç yoktur. İbrahim ve Muhammed dahi yıkamaz.” (s: 106)

Görüyor musunuz hâinliği!.. Böyle bir duvarı yıkmayı hedeflese hedeflese ancak kâfirler hedefler. İbrahim (Aleyhisselâm) ile Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i bu çelik duvarı yıkmak istiyor gibi gösteriyor. Bu çelik duvarı yıkma cürmünü Hz. İbrahim’e ve Peygamberimiz’e yüklemek ise, olsa olsa imansızlık alâmetidir.

k) “Ki sen, tek bir “varlık”sın: Kendi “mahiyet”ini kendin yaratmalısın.” (s: 112) Allah’a ait olan yaratmak kelimesini insana izafe ediyor.

l) “Savaş İbrahim’in içinde, Allah’la İsmail arasında savaş.” (s: 119) Eh, bu artık sapıklığın dik âlâsıdır.

m) “Hâtemül Enbiya dahi kendini korumasaydı sarsılabilir düşebilir, yaptıklarını heba edebilirdi. O bile şirkten masum değildir!” (s: 129)

Değerli okuyucular. Peygamberler hakkında bu ifade kullanılamaz. Çünkü peygamberler Allah tarafından korunmakta olup şirke düşmek şöyle dursun sıradan günah işlemekten bile uzaktırlar. Böyle sözler, ancak imansız ağızlardan çıkar.

6- Ali Şeriatî’nin cahilliklerine gelince:

a) Haccın başlangıcını zilhiccenin 9. günü olarak anlatıyor. (s: 79)
Halbuki hac, Zilhiccenin 8. günü başlar.

b) “Âdem doğduğu zaman” (s: 84) diyor
Hazreti Âdem doğmamış, topraktan yaratılmıştır…

c) “Hacta ilk hareket Arafat’tan başlar” (s: 86) diyor.
Yanlıştır. Hac Mina’dan başlar.

d) Şeytan taşlamak için toplanacak taşları şöyle tarif ediyor: “Cevizden daha küçük, fıstıktan daha büyük” (s: 101)

Yanlıştır. Doğrusu şöyle: Nohuttan büyük, fındıktan küçük.
Milyonlarca hacı cevizden küçük taşlar toplasa Mina’da taş dağı meydana gelir.

f) “Demek Allah için insan kurban etmek yasak oluyordu. Oysa geçmişte bu, yaygın bir dinî gelenek ve ibadetti.” (s: 135)
Dinî gelenek derken hak dini kastetmektedir. Oysa hak dinde insan kurban etmek gibi bir gelenek ve ibadet yoktur.

g) “Şimdi her şey sona erdi. Nerede? Mina’da!” (s: 146)

Yanlış. Hac Mina’da bitmez. Çünkü daha ziyaret tavafı yapılacaktır.

h) “Bugün Zilhiccenin onu. Kurban Bayramı, Hacc sona erdi.” (s: 146)
Yanlıştır. Taşlama devam etmektedir.

i) “Bu üç günde (bayramın üç günü) Mina bölgesinden dışarı çıkmak yasak! Ka’be’yi tavaf için bile geceleyin dışarı çıkmaya hakkın yok.” (s: 147)

Bu da ancak zır câhillerin düşeceği bir yanlış. Böyle bir yasak yok.

7- Şeriatî’nin Hac kitabında bazı mübârek isimler geçiyor.
Meselâ:
Harun kelimesi 1 defa,
Peygamber kelimesi (Peygamberimiz kastedilerek) 3 defa,
Musa kelimesi 4 defa,
Ali kelimesi 5 defa,
Hüseyin kelimesi 6,
Hacer kelimesi 9 defa,
Muhammed kelimesi 10 defa,
Âdem kelimesi 21 defa,
İsmail kelimesi 90 defa,
İbrahim kelimesi 131 defa geçmektedir.
Buna rağmen hiç birini “Hazret” kelimesiyle anmıyor. Hiç birinde “Hazret” kelimesi veya “Aleyhisselâm” da yok…

Ali Eren Hoca
Gazeteci – Yazar

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Halîmî Çelebi ( r.h.) Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Nisan 3, 2016

Halîmî Çelebi ( r.h.) Hazretleri Kimdir

Halîmî Çelebi ( r.h.) Hazretleri Kimdir ?

Bâyezîd-i Velî ve Yavuz Sultan Selîm devri Osmanlı âlimlerinden ve velî.
İsmi, Abdülhalîm bin Ali’dir.
Kastamonulu olup, doğum târihi bilinmemektedir.
Zamanın âlimlerinden ayrıca Molla Alâeddîn-i Arabi’nin hizmetlerinde bulunup, naklî ve manevî ilimleri ondan tahsil etti.

Molla Alâeddîn-i Arabî vefat ettikten sonra, Arab diyarına gidip, orada çeşitli ilimleri öğrendikten sonra, hac ibâdetini yerine getirip İran’a gitti. O beldenin âlimieriyle de ilmî sohbetlerde bulundu. Sûfîyyenin ileri gelenlerinden Şeyh Mahdûmî’nin hizmet ve sohbetinde bulunup, ondan feyz aldı. Daha sonra asıl memleketi olan Kastamonu’ya döndü.

Yavuz Sultan Selîm Han pâdişâh olmadan önce, Trabzon’da vali iken Halîmî Çelebi’yi kendine hoca edinip, talebe oldu ve ondan feyz aldı. Gece-gündüz onun huzurundan ayrılmazdı ve devamlı sohbetinde bulunurdu. Abdülhalîm Efendiye pek çok iltifat ve ihsanlarda bulundu. Allahü teâlânın inayet ve ihsâniyle Osmanlı tahtına geçip pâdişâh olunca, onu yine yanından ayırmadı. Devamlı birlikte olmak İster ve kendisiyle ilmî sohbetlerde bulunurdu.

Halîmî Çelebi, Yavuz Sultan Selîm Han ile birlikte Mısır Seferine katıldı.

Nakledilir ki: Yavuz Sultan Selîm Han zamanında. Molla Şemseddîn diye bir saray hocası vardı. Teheccüd namazını kılan, iyi huylu bir zâttı. Yazması çok süratliydi ki, on günde bir mushaf-ı şerifi yazıp bitirirdi.

Yavuz Sultan Selîm Han, Mısır feth olununca, hocası, Halîmî Efendiye buyurdu ki:
Şemseddîn bize Tarih-i Vassâf yazsın.” Halîmî Çelebi, pâdişâhın emrini Şemseddîn Efendiye bildirdikten sonra. Şemseddîn Efendi yirmi beş gün mühlet alıp, Halîmî Çelebi’nin evinde yazmaya başladı. Ancak Halîmî Çelebi’yi ziyarete gelenlerden bâzıları
Molla Şemseddîn’le tanış olduklarından onun hücresine de uğrarlar ve çalışmasına mâni olurlardı. Bunun için odasının kapısını kilitleyip ve üstten kapının sürgüsünü çekip hızla yazmayı sürdürdüğü sırada aniden yanında bir kimseyi oturur haide gördü. Korkup heyecanlandı. Bunun üzerine o kimse yaklaşıp, dizine yapıştı ve; Korkma, biz de senin gibi insanız. Seni ziyaret için geldik.” dedi. Molla Şemseddîn, kapıların kilitli ve pencerelerin demirli olduğunu görüp, bu kimsenin ricâl-i gaipten olduğunu anladı.
Yazmayı bırakıp, sohbete başladılar. İlk Önce şöyle sordu: Arap diyarının tamâmı fethedilip Osmanlı topraklarına katılacak mı? Yoksa dönüşten sonra tekrar başka milletlerin eline mi geçecek?” O zât dedi ki: Yavuz Suitan Selîm Hân bu vazife ile vazifelendirildi. Mübarek beldelerin, Mekke ve Medine’nin hizmeti ona ve nesline verildi. Şimdi islâm pâdişâhları arasında makbul olan Âl-i Osman’dır. Selîm Hân dahî evliyanın dışında değildir.” dedi.
Molla Şemseddîn dedi Sultan Selîm’in saltanat süresi uzun sürer mi?” O kimse; Üç yıl vakti vardır.” dedi. Molla Şemseddîn tekrar sordu: Konağında oturduğum Halîmî Efendinin sonu nicedir? Yâni ne zaman vefat eder?” O zât dedi ki: Şam’ı öteye geçemez, orada kalır. Şemseddîn Efendi dedi ki: Ya benim ölümüm ne zaman olur?” O zât; “Kişiye kendi ölüm zamanını bilmek âdetullaha ters düşer. Hiçbir nefs nerede öleceğini bilemez.” dedi. Şemseddîn Efendi; Ricâl-ül-Gayb, Allahü teâlânın bildirmesiyle bilebilirler. Lutf edip de beni uyarınız.” dedi. Bunun üzerine; Allahü teâlâ bilir, ama sen dahi Halîmî Çelebi ile aynı günde vefat edip, sizinle birlikte bir cenaze daha zuhur eder. Yavuz Sultan Selîm Hân, üçünüzün de cenaze namazında hazır bulunur.” dedi. Koynundan bir arâkiyye (tiftikten ince başlık) çıkarıp, Şemseddîn Efendiye;
Bu, Selîm Hana hediyemizdir. Ona iletin.” buyurdu. Bir daha çıkarıp: Bunu da Halîmî Çelebi’ye veresin” dedi. Bunun üzerine Şemseddîn Efendi; Bana bir hâtıranız olmaz mı.” dedi.
Sana bir şey hazırlamadım. Eğer kötü demezsen, basımdaki arâkiyyeyi vereyim.” dedi. Şemseddîn Efendinin istek göstermesi üzerine başındaki arâkiyyeyi ona verip; “Kitabını yaz bakayım, nice hızlı yazarsın göreyim.” dedi. Şemseddîn Efendi yazmaya başladı. Gaybden gelen o zât hemen gözden kayboldu. Bu durumları Hasan Çan’a anlatıp, arâkiyyeyi Selîm Hana ulaştırması için verdi. Hasan Can da arâkiyyeyi vermek üzere Selîm Hanın huzuruna vardı. Olanları anlatıp, arâkiyyeyi Selîm Hana verdi. Selîm Han arâkiyyeyi alıp, kokladı ve yüzüne saygı İle sürdü. Pâdişâh Mısır’dan Şam’a doğru yola çıkınca, Halîmî Efendi hastalandı. Hekimlerin ilaçları fayda etmedi. Yavuz Sultan Selîm Han onu zaman zaman ziyaret edip kalbini hoş tutmaya çalıştı. Üçüncü günde, Halîmî Çelebi vefat etti. Aynı gün. Molla Şemseddîn ve Pâdişâhın sarayından bir hoca da vefat etti. Üçünün de cenaze namazı aynı yerde kılınıp, Yavuz Sultan Selîm Han hazır bulundu.

Yavuz Sultan Selîm Hân Anadolu topraklarına ayak basınca, sık sık hocasını hatırlar: Mevlanâ Abdülhalîm ile sefere çıktık, şimdi ise, sâdece onun hâtıralarıyla dönüyoruz.” diyerek, saygı ve sevgisini dile getirdi.

Molla Abdülhalîm Efendi; ilim ve irfanı yüksek, ilmiyle âmil, fazîlet sahibi bir zâttı. Dînî ve dünyevî fazîletlerde yüksek derece sahibi, cömert, vefakâr, kerem ehli ve halım yumuşak huyluydu. Az konuşur, çok dinlerdi. Kusur aramaz, iyiyi ve doğruyu görmeye çalışırdı. Kimseyi arkasından çekiştirmez, herkesi bir takım meziyetleriyle değerlendirirdi. Fakîr ve kimsesizlere çok yardım ederdi. Bu sebeple, onun adı her tarafta duyulmuştu.

1516 (H.922) senesinde. Yavuz Sultan Selîm Han ile birlikte gittiği Mısır Seferi dönüşünde, Şam’da vefat etti.
Orada, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin türbesine defnedildi.

Kaynak: Türkiye Gazetesi.Evliyalar Ansiklopedisi,
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Bâyezîd-i Velî Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Şubat 7, 2016

Bâyezîd-i Velî Kimdir

Bâyezîd-i Velî Kimdir ?

Bâyezîd-i Velî ve Yavuz Sultan Selîm devri Osmanlı âlimlerinden ve velî.
İsmi, Abdülhalîm bin Ali’dir. Kastamonulu olup, doğum târihi biiinmemeKtedir. Zamanın âlimlerinden ayrıca Molla Alâeddîn-i Arabi’nin hizmetlerinde bulunup, naklî ve manevî ilimleri ondan tahsil etti. Molla Alâeddîn-i Arabî vefat ettikten sonra, Arab diyarına gidip, orada çeşitli ilimleri öğrendikten sonra, hac ibâdetini yerine getirip İran’a gitti. O beldenin âlimieriyle de ilmî sohbetlerde bulundu. Sûfîyyenin ileri gelenlerinden Şeyh Mahdûmî’nin hizmet ve sohbetinde bulunup, ondan feyz aldı.

Daha sonra asıl memleketi olan Kastamonu’ya döndü. Yavuz Sultan Selîm Han pâdişâh olmadan önce, Trabzon’da vali iken Halîmî Çelebi’yi kendine hoca edinip, talebe oldu ve ondan feyz aldı. Gece-gündüz onun huzurundan ayrılmazdı ve devamlı sohbetinde bulunurdu. Abdülhalîm Efendiye pek çok iltifat ve ihsanlarda bulundu. Allahü teâlânın inayet ve ihsâniyle Osmanlı tahtına geçip pâdişâh olunca, onu yine yanından ayırmadı. Devamlı birlikte olmak İster ve kendisiyle ilmî sohbetlerde bulunurdu. Halîmî Çelebi, Yavuz Sultan Selîm Han ile birlikte Mısır Seferine katıldı. Nakledilir ki: Yavuz Sultan Selîm Han zamanında. Molla Şemseddîn diye bir saray hocası vardı. Teheccüd namazını kılan, iyi huylu bir zâttı. Yazması çok süratliydi ki, on günde bir mushaf-ı şerifi yazıp bitirirdi. Yavuz Sultan Selîm Han, Mısır feth olununca, hocası, Halîmî Efendiye buyurdu ki:
Şemseddîn bize Tarih-i Vassâf yazsın.” Halîmî Çelebi, pâdişâhın emrini Şemseddîn Efendiye bildirdikten sonra. Şemseddîn Efendi yirmi beş gün mühlet alıp, Halîmî Çelebi’nin evinde yazmaya başladı. Ancak Halîmî Çelebi’yi ziyarete gelenlerden bâzıları
Molla Şemseddîn’le tanış olduklarından onun hücresine de uğrarlar ve çalışmasına mâni olurlardı. Bunun için odasının kapısını kilitleyip ve üstten kapının sürgüsünü çekip hızla yazmayı sürdürdüğü sırada aniden yanında bir kimseyi oturur haide gördü. Korkup heyecanlandı. Bunun üzerine o kimse yaklaşıp, dizine yapıştı ve; Korkma, biz de senin gibi insanız. Seni ziyaret için geldik.” dedi. Molla Şemseddîn, kapıların kilitli ve pencerelerin demirli olduğunu görüp, bu kimsenin ricâl-i gaipten olduğunu anladı. Yazmayı bırakıp, sohbete başladılar. İlk Önce şöyle sordu: Arap diyarının tamâmı fethedilip Osmanlı topraklarına katılacak mı? Yoksa dönüşten sonra tekrar başka milletlerin eline mi geçecek?” O zât dedi ki: Yavuz Suitan Selîm Hân bu vazife ile vazifelendirildi. Mübarek beldelerin, Mekke ve Medine’nin hizmeti ona ve nesline verildi. Şimdi islâm pâdişâhları arasında makbul olan Âl-i Osman’dır. Selîm Hân dahî evliyanın dışında değildir.” dedi. Molla Şemseddîn dedi Sultan Selîm’in saltanat süresi uzun sürer mi?” O kimse; Üç yıl vakti vardır.” dedi. Molla Şemseddîn tekrar sordu: Konağında oturduğum Halîmî Efendinin sonu nicedir? Yâni ne zaman vefat eder?” O zât dedi ki: Şam’ı öteye geçemez, orada kalır. Şemseddîn Efendi dedi ki: Ya benim ölümüm ne zaman olur?” O zât; “Kişiye kendi ölüm zamanını bilmek âdetullaha ters düşer. Hiçbir nefs nerede öleceğini bilemez.” dedi. Şemseddîn Efendi; Ricâl-ül-Gayb, Allahü teâlânın bildirmesiyle bilebilirler. Lutf edip de beni uyarınız.”
dedi. Bunun üzerine; Allahü teâlâ bilir, ama sen dahi Halîmî Çelebi ile aynı günde vefat edip, sizinle birlikte bir cenaze daha zuhur eder. Yavuz Sultan Selîm Hân, üçünüzün de cenaze namazında hazır bulunur.” dedi. Koynundan bir arâkiyye (tiftikten ince başlık) çıkarıp, Şemseddîn Efendiye;
Bu, Selîm Hana hediyemizdir. Ona iletin.” buyurdu. Bir daha çıkarıp:
Bunu da Halîmî Çelebi’ye veresin” dedi. Bunun üzerine Şemseddîn Efendi;
Bana bir hâtıranız olmaz mı.” dedi.
Sana bir şey hazırlamadım. Eğer kötü demezsen, basımdaki arâkiyyeyi vereyim.” dedi. Şemseddîn Efendinin istek göstermesi üzerine başındaki arâkiyyeyi ona verip; “Kitabını yaz bakayım, nice hızlı yazarsın göreyim.” dedi. Şemseddîn Efendi yazmaya başladı. Gaybden gelen o zât hemen gözden kayboldu. Bu durumları Hasan Çan’a anlatıp, arâkiyyeyi Selîm Hana ulaştırması için verdi. Hasan Can da arâkiyyeyi vermek üzere Selîm Hanın huzuruna vardı. Olanları anlatıp, arâkiyyeyi Seîîm Hana verdi. Selîm Han arâkiyyeyi alıp, kokladı ve yüzüne saygı İle sürdü. Pâdişâh Mısır’dan Şam’a doğru yola çıkınca, Halîmî Efendi hastalandı. Hekimlerin ilaçları fayda etmedi. Yavuz Sultan Selîm Han onu zaman zaman ziyaret edip kalbini hoş tutmaya çalıştı. Üçüncü günde, Halîmî Çelebi vefat etti. Aynı gün. Molla Şemseddîn ve Pâdişâhın sarayından bir hoca da vefat etti. Üçünün de cenaze namazı aynı yerde kılınıp, Yavuz Sultan Selîm Han hazır bulundu. Yavuz Sultan Selîm Hân Anadolu topraklarına ayak basınca, sık sık hocasını hatırlar:
Mevlanâ Abdülhalîm ile sefere çıktık, şimdi ise, sâdece onun hâtıralarıyla dönüyoruz.” diyerek, saygı ve sevgisini dile getirdi. Molla Abdülhalîm Efendi; ilim ve irfanı yüksek, ilmiyle âmil, fazîlet sahibi bir zâttı. Dînî ve dünyevî fazîletlerde yüksek derece sahibi, cömert, vefakâr, kerem ehli ve halım yumuşak huyluydu. Az konuşur, çok dinlerdi. Kusur aramaz, iyiyi ve doğruyu görmeye çalışırdı. Kimseyi arkasından çekiştirmez, herkesi bir takım meziyetleriyle değerlendirirdi. Fakîr ve kimsesizlere çok yardım ederdi. Bu sebeple, onun adı her tarafta duyulmuştu. 1516 (H.922) senesinde. Yavuz Sultan Selîm Han ile birlikte gittiği Mısır Seferi dönüşünde, Şam’da vefat etti. Orada, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin türbesine defnedildi.

Kaynak: Türkiye Gazetesi. Evliyalar Ansiklopedisi,

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Ömer Nasuhi BİLMEN Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Şubat 3, 2016

Büyük İslam İlmihali ömer nasuhi bilmen,Ömer Nasuhi BİLMEN Kimdir

Ömer Nasuhi BİLMEN Kimdir ?

1883’te Erzurum’un Salasar köyünde doğdu. Babası Hacı Ahmet Efendi, annesi Muhibe Hanım’dır. Küçük yaştayken babasının vefat etmesi üzerine, Erzurum Ahmediyye Medresesi müderrisi ve nakibüleşraf kaymakamı olan amcası Abdürrezzak İlmi Efendi’nin himayesine girdi. Amcasının ve Erzurum müftüsü Narmanlı Hüseyin Efendi’nin rahle-i tedrisinden geçti.

İki hocası da yakın aralıklarla ölünce, 1908’de İstanbul’a giderek derslerine devam ettiği Fatih dersiamlarından Tokatlı Şakir Efendi’den icazet aldı. Ders Vekaleti’nce açılan imtihanı kazanarak 1912’de dersiâmlık şehadetnâmesi aldı. Bu arada okumakta olduğu Medresetü’l kudat’ı da bitirdi. 1912 yılının eylül ayında Bayezid Medresesi dersiâmı olarak göreve başladı. 1913’te Fetvâhâne-i Ali müsevvid mülazımlığına tayin edildi. Bir yıl sonra başmülazımlığa terfi edildi. 1915’te Heyet-i Te’lifFiyye üyesi oldu, 1922’de bu dairenin kaldırılması üzerine dersiâmlığa devam etti.

1943’te İstanbul müftülüğüne getirildi. 30 Haziran 1960 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin beşinci Diyanet İşleri Başkanı olarak atandı ve daha bir yılını bile doldurmadan emekliye ayrıldı. On ay gibi kısa bir sürede görevinden ayrılmasının nedeni, dönemin yöneticilerinin
Türkçe ezan ve daha bir çok konuda Diyanet İşleri Başkanlığı’nı politik amaçlarına alet etmek istemesiydi. Ömer Nasuhi Bilmen de, selefleri gibi dini meseleler konusunda asla taviz vermeyen bir yapıya sahipti. Nitekim, 1960’lı yıllarda dinde reform gerekliliğini savunan ve bunun için çabalayanlara:
Bozulmayan bir dinde reform mu olur” diyor ve İslam’ın ortaya koyduğu iman, ahlak ve hukuk ilkelerinin orjinalliğini, evrenselliğini kendinden beklenen liyakat ve cesaretle savunuyordu.

Uzun memuriyet hayatı boyunca öğretmenlik hizmetinde de bulunan Ömer Nasuhi Bilmen, Darüşşafaka Lisesi’nde yirmi yıla yakın bir süre ahlak ve yurttaşlık dersi okuttu. İstanbul İmam Hatip Okulu’nda ve Yüksek İslam Enstitüsü’nde usul-i fıkıh ve kelam dersleri verdi. Hayatının sonuna kadar ilmi çalışmalarını sürdürdü ve sekiz ciltlik tefsirini emekli olduktan sonra yazdı. 12 Ekim 1971’de İstanbul’da vefat eden Ömer Nasuhi Bilmen Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğine defnedildi.

Ömer Nasuhi Bilmen, İstanbul müftülüğüne tayin edildiği tarihten itibaren vefat edinceye kadar gerek ilmi ve ahlaki otoritesi, gerekse sâmimi dindarlığı ve tevazuu ile dini konularda ülke insanının başlıca güven kaynağı olmuştu. Ehl-i sünnet mezhebini şahsında tam bir liyakatla temsil ettiği için herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştı. Bunda şüphesiz, yaşadığı sürece aktif politikanın dışında kalmasının da önemli bir rolü vardır. Arapça ve Farsça’yı da çok iyi bilen, Türkçe ile birlikte üç dilde şiir yazabilen Ömer Nasuhi Bilmen, bir ara Fransızca’ya da merak sarınış ve bu dili de tercüme yapabilecek kadar öğrenmişti. Kendisi Erzurum ağzı ile konuştuğu halde eserlerinde kullandığı üslup ağdalı fakat mükemmel denebilecek kadar sağlamdır. Gençliğinde yazdığı Türkçe ve Farsça şiirlerinde de duygu, düşünce ve ölçü açısından oldukça başarılıdır.

Hayatının büyük bir kısmını telifle geçiren ve temel islami ilimler alanında çok sayıda eser veren Ömer Nasuhi Bilmen’in başlıca eserleri şunlardır:

Latin harflerinin kabulünden sonra Türkiye’de İslam hukuku alanında kaleme alınmış ilk ve en muhtevalı eser olan ve o dönemde akademik çevrelerde büyük yankı uyandıran Hukuk-ı Islamiyye ve Islahat-ı Fıkhıyye Kâmûsu; mezhepler arası mukayeseli sistematik bir İslam hukuku kitabıdır. Onun Türkiye çapında tanınmasını sağlayan diğer önemli bir eseri de, Büyük İslam İlmihali’ dir. Diğerleri ise;

Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi
Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Tefsiri,
Büyük Tefsir Tarihi,
Kur’an-ı Kerim’den Dersler ve Öğütler,
Sure-i Fethin Türkçe Tefsiri
İ’tilâ-yı İslam ile İstanbul Tarihçesi,
Hikmet Goncaları,
Muvazzah-ı İlm-i Kelâm,
Mülahhas İlm-i Tevhid
Akaid-i-İslamiye,
Yüksek islam Ahlakı,
Dini Bilgiler’dir.

Şerife Şevval Kardelen.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Şeyh Ebû’l-Fevâris Şâhîn bin Şucâ’ el-Kirmânî (k.s.} Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ocak 3, 2016

Şeyh Ebû'l-Fevâris Şâhîn bin Şucâ' el-Kirmânî (k.s.} Hazretleri Kimdir

Şeyh Ebû’l-Fevâris Şâhîn bin Şucâ’ el-Kirmânî (k.s.} Hazretleri Kimdir ?

Şeyh Ebû’l-Fevâris Şâhîn bin Şucâ’ el-Kirmânî (k.s.} hazretlerinin Adı Şâh bin Şücâ, künyesi Ebü’l-Fevâris’tir.
Kirman pâdişâhının oğludur.
Ebû Türâb Nahşebî. Ebû Hafs. Ebû Ubeyd Busrî ve Yahya bin Muâz gibi âlimlerle sohbet etmiştir. Ebû Osman Hîrî talebesi İken, Şâh Şücâ’nın izniyle Ebû Hafs’ın talebesi olmuştur.
Tövbesinin sebebi şöyle anlatılır: “Şâh Şücâ dünyâya geldiği vakit, göğsünün üzerinde yeşil bir hatla “Allah celle celâlühü” yazılıydı. Gençlik zamanında gezip tozmayı, eğlenmeyi kendine iş edinmişti. Saz çalıp, şarkı söylerdi. Bir gece, bir mahallede, saz çalıp şarkı söylüyordu. Bir kadın evinden çıkıp, onu seyretmeye gitmişti. Kocası uyanıp karısını evde göremeyince, dışarı çıkıp karısını Şâh Şücâ’yı seyrederken görünce, Şâh Şücâ’ya;
-“Ey zâlim! Tövbe etmenin zamanı gelmedi mi?” diye sordu. Şâh Şücâ’ bunun etkisinde kalarak;
-“Geldi, geldi...” deyip elbisesini yırttı ve sazı kırdı. Eve gelip gusül abdesti alarak, kırk gün dışarı çıkmadı ve bir şey yemedi. Bunun için babası; -“Bize kırk yılda vermediklerini ona kırk günde verdiler.” demişti.

Şâh Şücâ kırk yıl uyumadı. Uyumaması için gözüne tuz sürerdi. Gözleri bu yüzden devamlı kızarık olurdu. Bir gece uyuduğunda, rüyasında anlatılması güç. çok güzel şeyler gördü. Bundan sonra onu nerede görseler, yanında bir yastığa dayanır uyurdu. -“Belki Öyle bir rüya görürüm diye uyuyorum.” derdi. Uyumağa âşık olmuştu. “Böyle rüyanın bir ânını, bütün âlemin uyanıklığına değişmem.” buyururdu. Şâh Şücâ ile Yahya bin Muâz arasında iyi bir dostluk vardı. Aynı bölgede bulundukları halde, Şâh Şücâ, Yahya bin Muâz’ın meclisinde bulunmazdı. -“Niçin Yahya bin Muâz’ın sohbetlerine katılmıyorsun?” dediklerinde, -“Doğrusu budur.” derdi. Şâh Şücâ Kirmanı buyurdu ki:
-“Evliyayı sevmekten daha kıymetli ibâdet olamaz. Evliyayı sevmek, Allahü Teâlâ’yı sevmeğe yol açar. Allahü Teâlâ’yı seveni Allahü Teâlâ da sever.” “Âbidlerin yaptığı nafile ibâdetler arasında, evliyaya olan muhabbet gibisi yoktur.” “Güzel ahlâk, başkalarına eziyet etmemek ve güçlüklere katlanmaktır.” “Yalan söylemekten, gıybet etmekten ve hıyanette bulunmaktan uzak durunuz.” Şâh Şücâ KirmânFnin Mir’ât-ül-Hukemâ isimli bir kitabı ile tasavvufa dâir birçok küçük risalesi vardır.

Şâh Şücâ Kirmânî’nin bir kızı vardı. Kirman valileri ona talipti. Şâh onlardan üç gün mühlet istedi. Bu üç gün içinde mescitleri dolaştı. Güzel namaz kılan bir genç gördü. Namazı bitirinceye kadar onu seyretti. Sonra yanına gidip:
Ey genç, evli misin?” diye sordu. Genç;
-“Hayır.” deyince, ona; “Kur’ân-ı kerim okuyan, takva sahibi ve güzel bir kızla evlenmek ister misin?” dedi. Genç;
Bana kim kız verir ki. dünyâda üç dirhemden başka hiç bir şeyim yok.” dedi.
-“Ben veririm, bu üç gümüşün biri İle ekmek, biri ile katık, biri ile güzel koku satın al.
dedi. Şâh Şücâ kızını o genç ile evlendirdi. Kızı, o fakir gencin evine girdiğinde, bir kuru ekmek parçası gördü.
– “Bu nedir?” diye sorunca, genç;
-“Senin nasibindir. Yarın sabah yemek için ayırmıştım.” dedi. Şâh’ın kızı babasının evine doğru gitmeye başlayınca, genç;
-“Ah! Ben Şâh’ın kızının, benim yanımda durmayacağını bilmiştim.” dedi. Kız bunu işitince;
-“Ben senin fakirliğin sebebiyle gitmiyorum, îmânının zayıflığı için gidiyorum. Sen akşamdan, sabahın ekmeğini hazırlıyorsun. Ben ise babama şaşıyorum, bunca senedir yanındayım, bana seni haramlardan kaçan, dünyâyı hiç düşünmeyen birine vereceğim derdi. Bugün öyle birine verdi ki, Rabbine itimat etmiyor, rahat içinde bulunmuyor. Bu evde ya ben kalırım, ya bu ekmek. Sen karar ver.” dedi. Genç ekmeği bir fakire verdi. Şâh’ın kızı geri döndü ve onunla mesut olarak yaşadı. Şâh Şücâ 889 (H.276) da vefat etti.

Daha geniş bilgi için Evliyalar Ansiklopedisine bakınız.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k. S.) Ruhu’l –Beyan Tefsiri – 7/659.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hasan Sabbah ve Şeyh Bedrettin`e Yabancılar Neden Sahip çıkıyor ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2015

Hasan Sabbah kimdir ,Şeyh Bedrettin kimdir

Hasan Sabbah ve Şeyh Bedrettin`e Yabancılar Neden Sahip çıkıyor ?

1 – Şeyh Bedrettin kimdir ?
Samavne kadısının oğludur. Mısır’da okudu. Bir müddet sonra sapıtıp, müridleri halkın imanlarını bozmaya başladı. Üzerlerine Bayezid paşa gönderilip dağıtıldı. Kendisi Bosna’ya kaçtı. Müridler topladı. Yine sapık yol tuttular. Üzerlerine yine asker gönderildi. Tevbe eden müridleri tarafından yakalanıp teslim edildi. Mevlana Haydar Hirevi’nin başkanlığındaki ilim heyeti tarafından muhakeme olunarak, ölümüne fetva verildi. 1415 senesinde idam edildi. Görüldüğü gibi, ölümüne fetva verilecek kadar küfründe zararlı olan bir mülhid idi.

2 – Hasan Sabbah kimdir ?
İsmailiye Devletinin kurucusu ve Bâtıniliğin bir kolu olan Haşşaşin fırkasının başkanı idi. Hasan Sabbah’ın fikirleri, Asr-ı saadetten önce, Sasaniler zamanında Mejdek’in sapık fikirlerine çok benziyordu. Pek çok haramları mubah sayıp, ahireti, Cenneti ve Cehennemi inkâr ediyordu. Kandırdığı cahilleri afyonkeş yaparak, cinayetler işletiyor, kurduğu terör teşkilatıyla pek çok İslam âlimini, devlet adamlarını ve Ehl-i sünnet müslümanları şehit ettiriyordu. Hind, Türkistan ve Horasan hacılarının, Rey şehri yakınında, yollarını kestirip öldürttü. Hasan Sabbah’ın 1124 senesinde ölümü üzerine eski güçlerini kaybeden Alamut Bâtınileri de 1256 yılında Moğollar tarafından imha edilerek büyük bir fitne önlenmiş ve Bâtıni sapıklarından temizlenmiş oldu.

Yabancıların neden sahip çıktığı şimdi anlaşılmıştır inşallah.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: