Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Kadir Mısıroglu’ Category

BÜYÜK YALAN VE İFTİRA

Posted by Site - Yönetici Eylül 5, 2016

mustafa islamoglu,Babası tarafından dahi bu bozuk fikirleri sebebiyle reddedilen M.İslamoglu., sapitti,babasi reddetti,sia,munafik,

BÜYÜK YALAN VE İFTİRA – Babası tarafından dahi bu bozuk fikirleri sebebiyle reddedilen M.İslamoglu….

CNN Televizyonunda 30.08.2016 tarihinde Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında konuşmacılardan biri olan Mustafa İslâmoğlu güya FETÖ Hareketi’ni ta’yib ve takbih maksadıyla söze başlamışken bir münâsebet düşürerek ülkemizdeki İslâmî cemaatlere hiçbir müslümanın vicdanıyla bağdaşmayacak çirkin bir itham ve iftirada bulunmuştur. O’na göre bütün islâmî cemaatler potansiyel birer suçludurlar ve gelecekte fırsat bulabilirlerse her biri FETÖ ihânetinin bir benzerini icra etmeye müheyyadırlar. Devlette FETÖ benzeri kadrolaşmak istedikleri iddiası üzerinden yapılan bu iftirayı şiddet ve lânetle kınıyoruz.

Türkiye’mizde daha düne kadar başörtüsü zulmüyle devam etmiş olan din karşıtı resmî tavrın kurbanlarını azaltarak devletin yapmadığını yapıp insanlarımızı kıbleye tevcih istikametinde faaliyet gösteren islâmî cemaatlerin her birinin bugün ülkemizdeki islâmî uyanışın yegâne âmili bulunduklarını inkâr etmek islâm karşıtlığının yeni bir tezahürüdür. Bereket versin ki; resmî makamlara yön vermeye çalışan bu iftiraların mâkes bulabileceği zaman ve zemin çok geride kalmıştır.

İslâmî cemaatlerin mensupları bu ülkenin çocukları olduklarına nazaran devlette vazife almalarını sanki FETÖ misalindeki gibi devleti ele geçirmek istikametinde anlamak iftiradan başka bir şey değildir!. İslâmoğlu herhangi bir islâmî cemaatin kasten ve kadrolaşmak maksadıyla olmak üzere devlete hulûl etmekte olduğunu dâir bir bilgisi varsa onu söylemeliydi. Böyle yapmayarak alelumum bütün islâmî cemaatleri potansiyel birer tehlike olarak göstermesi asla bir islâmî hassasiyetin eseri değildir. Peygambere salâvat Cenab-ı Hakk’ın bir emri olarak mü’minlere farzken o Yüce Varlığa salâvat getirmeyi “dalkavukluk” olarak tavsif eden, yetmiş milyonun önünde Hz. Âdem’in babası olduğunu söyleyerek açıkça Kur’an’a muhâlefet eden, iman rükünlerinden biri olan kaderi inkâr eden, Suriye ihtilâfında burasının İran’a verilmesini talep eden M. İslâmoğlu acaba cemaatleri bu tarzda itham ederken kendi yapmak istediği bir işi başkalarına isnad ederek devlete hedef şaşırtmak mı istiyor?!

Yukarıda birkaç misalini zikrettiğimiz gayri islâmî görüşlerine ilâveten televizyonunda çalışanlarını iki de bir toplayarak:

“- Bu televizyon Allah’ın televizyonundur. O’na göre çalışın!” ikazını tekraren söyleyen ve burada sayılması imkânsız dini mübâlatsızlıkların sahibi olan bu nâdân devlete akıl vermek cür’etini nereden alıyor?! Acaba itikadî görüşleriyle İran Şiâsı arasındaki benzerlikler dolayısıyla “İran’dan mı?!” cevabını verebilir miyiz?!

Anlaşılıyor ki; O’nun salvo hâlindeki bu iftiralarının mesnedi şia tassaubudur. Zira itham ettiği bütün cemaatler Ehl-i Sünnet müslümanlığının birer kaleleridir. Bundan rahatsızlık din karşıtı Kemalistlerle şia taassubu saiklerinden başkası olamaz. Asrın ihâneti olan FETÖ hareketinin tahlil ve tenkidi için vaktiyle “Kim ne derse desin. Fetullah Gülen bizim hocamız. O bir âlim. Yetiştirin de göreyim. Hadi bir Fetullah Hoca yetiştirin de göreyim. Hocanın ayakkabısı yetiştirin alnınızdan öpeyim sizi. Karalamak kolay. Birbirimiz hakkında konuşacaksak iyi konuşalım. Bu bir hastalık.” demiş olan bugün FETÖ ihânetini anlatacak biri olarak televizyona adamamı ı kalmıştır. (O’nun bu ve benzeri sözlerini isteyenler internetten görebilirler.)

Belediyelerde kadrolaşmak olmasıyla asıl kendisi potansiyel bir tehlike bulanan ve yüzlerce misalinden sadece birkaçını zikrettiğimiz şu ifadelerle zinhiyeti aşikâr olan birinin islâmî gayret sahibi olan bütün cemaatleri potansiyel birer tehlike göstererek hükümete gammazlamaya çalışmasına şaşılmaz. FETÖ cemaat adını kullanmış diye bu sıfatla anılan bütün topluluklara potansiyel anarşi kaynağı gözüyle bakmak ancak ve ancak dinsizlerin işi olabilir.

Bütün cemaatlerin faaliyetleri alenidir ve kanûnîdir. Çoğunun idâre ettiği Kur’an Kursları Diyânet’in kontrolündedir. Bizim vakfımızın faaliyetleri de aynen böyledir. Bu cemaatlerin hiçbiri FETÖ’nün yaptığı gibi sünni Müslümanlıkta asla caiz olmayan “takiyye” ye başvurmamaktadır. Bir benzerlik aranacaksa İslâmoğlu ile FETÖ arasında aranmalıdır. Zira O da şiâlığını gizleyerek “Ehl-i beyt mezhebindenim!” demektedir. Ehl-i beyt mezhebi diye bir mezhep olmadığını dağdaki çoban dahî bilirken O’nun aklımızla alay edercesine kendisini böyle tavsif etmesi takiyyeden başka nedir?! Kanun ve nizamlara aykırı bir hareketimiz varsa O’nu delilleriyle zikretmesi gerekirken bütün islâmî gayret sahibi cemaatleri toptan çirkin bir iftira ile gammazlamaya kalkışması ancak O’nun gibi birine yakışan alçakça bir fiildir. Kur’an Kursu muallimliğinden emekli sünnî bir âlim olan babası tarafından dahi bu bozuk fikirleri sebebiyle redde mahkûm olmuş birisi hakkında söylenecek son söz şâirin şu beyti olabilir:

Nâ ehil olur muârız-ı ehil

Her Ahmed’e bulunur bir Ebu Cehil.

Kendisini kamuoyu nezdinde protesto ediyor ve devlet nizamlarına aykırı hiçbir işimiz olmadığı hususu iddiasıyla aksine bir bildiği varsa bunu ilân etmeye dâvet ediyoruz. Böyle bir şey yapamayacaktır. Bu sebeple biz de O’nu ehl-i sünnet düşmanı bir müfteri olarak buradan ilân ediyoruz.

Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı
Kadir Mısıroğlu
Vakıf Başkanı

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kadir Mısıroglu, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Kadir Mısıroğlu`nun Humeynî ve Bugünkü İran Hakkında Kısa ve Umûmî Değerlendirmesi

Posted by Site - Yönetici Temmuz 25, 2014

Kadir Mısıroğlu`nun Humeynî ve Bugünkü İran Hakkında Kısa ve Umûmî Değerlendirmesi

Kadir Mısıroğlu`nun Humeynî ve Bugünkü İran Hakkında Kısa ve Umûmî Değerlendirmesi

Hiç şüphesiz, Humeynî Hareketi’nin ve bugünkü İran idarecilerinin icraatlarında takdir edilecek cihetler vardır. Bunlar, tesettüre riâyet olunmasını sağlamaları, İslâm’ın haram kıldığı davranışları fiilen ve kanunen yasaklamaları gibi şeylerdir. Ancak onların yanlışları yanında, bunlar devede kulak kalmaktadır. Bu yanlışları şöyle sıralayabiliriz:
1-Propagandalarında her vesile ile:
‘’-Mezhepçilik yapmıyoruz. Mezhep önemli değil, önemli olan İslâm’dır!’’ derler.

Derler, amma mezhepçiliği, Humeynî Hareketi’nden sonra kabul ettikleri anayasalarına koymuşlardır. Sünnîlerin İran’ı idâre hakkı olmadığını, anayasa ile tescil etmişlerdir. İran’dan başka hangi ülke anayasasında mezhebe yer vermiştir?! Hem anayasa ile mezhepçilik tescil edilecek, hem de mezhepçilik yapmıyoruz diye propaganda yapılacak!.. Bu, bir tezat değil mi?!

2-Humeynî ve bugünkü İran idârecilerine göre, Kur’ân değiştirilmiştir.
‘’Asıl Kur’ân, ‘Mushaf-ı Fâtıma’dır ki, şimdi mevcud olan Kur’ân’ın üç misli idi.’’ derler.(1)
‘’Cebrâil’in Hz. Peygamber’e getirdiği on yedi bin âyetti.’’ İddiâsında bulunurlar.(2)
‘’Bakara Sûresi’nin 23. Âyetinde ‘Hz. Ali’nin adı vardı.’’ diyorlar.(3)
‘’Asıl Kur’ân’da Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in isimlerinin mevcud olduğunu, bunların Hz. Osman tarafından çıkarıldığını’’ söylerler.(4)

Şöyle diyen olabilir:
‘’-el-Kâfî’de böyle yazılı olabilir. Ama Humeynî, böylesi sapık iddiâları kabul etmemiştir. Gerçek böyle değildir!.’
Bütün şiîler, Buhârî, Müslim gibi sahih hadis kitaplarını kabul etmezler, ama en kuvvetli mercilerden biri olarak ‘el-Kâfî’yi görürler. Humeynî de bu kitabı bizzat kaynak olarak göstermektedir.(5)

3-İmamlarını, peygamberlerden ve mukarreb meleklerden üstün tutmakta, âdetâ bunları ilâhlaştırmaktadırlar. Her şeyin, bütün zerrelerin imama secde edeceğini söyleyecek kadar ifrata düşmektedirler.(6) ‘’Allah, imamları, başka insanlardan farklı olarak yaratmıştır.’’ derler.(7) İmamlar, Allâh’ın yüzü, gözü, dilidirler(8) ve onlar aslâ yanılmazlar.(9)

4-Evlerinde umûmiyetle İmam-ı Ali’ye atfedilen fotoğraf asılı bulunur. Bu uydurma resimleri tâzim ederler. Acaba Hz. Ali’yi kim görmüş de resmini yapmıştır?

5-Sahabîler, âyetlerle medh ü senâ edildiği halde, bunlar, onların pek çoğunu, -hâşâ- kâfir îlân etmektedirler. Hele Hz. Ömer ile Hz. Osman, bunların en büyük düşmanlarıdır. İran sınır kapısında ‘Küstâhî-i Ömer’ (Ömer’in küstahlığı) adını taşıyan bir kitabı hâlâ bedava dağıtmaktadırlar. O Ömer ki, İran’ın mecûsîlikten kurtulmasına sebep olmuştur. Yani İran fâtihidir. Ateşe secde eden başlarını Allâh’a çevirmekle onlara fenalık mı etmiştir ki, O’nu şehid eden mecûsî Ebû Lü’lü’ye Tahran’da türbe yapmışlardır.

Şiîlerin kaynak kitaplarının başında gelen ‘el-Kâfî’ye göre, Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer ve diğer sahabîler, -hâşâ- dinden dönen kâfirlerdir.(10) Yine bunların iddiasına göre, Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetinde geçen ‘küfür’ kelimesinden murad Hz. Ebûbekir, ‘fusûk’ kelimesinden murad Hz. Ömer, ‘isyân’ kelimesinden maksad ise, Hz. Osman’dır.(11)

Bir de Humeynî’nin sahabîlere pervasızca saldırışına bakın:
Kadı Şüreyh (r.a.), için ‘eşkıya’ demektedir. Bu büyük sahabî, emsâli çok az olan bir yüce fakih ve şeriat âlimidir. Hz. Ali’nin de kadısıdır. Adâlet ve fıkhî anlayışta darb-ı mesel olmuştur. Ne çare ki, bu meziyetleri, O’nu Şiîler’in ve Humeynî’nin hücumundan kurtarmaya yetmemiştir.(12)

6-Bunlar, sadece sahabîlere değil şiî olmayan bütün Müslümanlara bu ‘küfür’ ithamlarını teşmil etmektedirler. Tabiî propaganda konuşmalarında bunların ‘takıyye’ yaptıkları mâlum!.. Ama kendi kitaplarına göre, Hz. Ali’den başka ‘hak halife’ tanıyanlar, müşrik olurmuş!.. Hz. Ali hayattayken, başka birinin (yani ilk üç halifenin) hilâfetini meşru sayanlar da müşrik olurmuş. Yani bir insan:
‘’-İmam Ali, hak halifedir, ama Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman da hak halifedir!’’ dese, müşrik olurmuş!.. Neden? Çünkü Hz. Ali’ye şirk koşmuş, ve dolayısıyla ‘müşrik olmuş’ oluyor!..

7-Eskiden İran’da, her yerde sadece Hz. Ali’nin resimleri asılıydı. Şimdi bunlara bir de Humeynî’nin fotoğrafları eklendi. Çarşıda, pazarda, evlerde, iş yerlerinde, hatta câmîlerde!.. Katolik kiliselerinde fotoğraf görüp şaşıran bazı Müslümanlar, bugün câmilerde, evet, İran câmilerinde bu zâtın fotoğrafını görünce nasıl müsâmaha ile karşılayabiliyorlar, hattâ cevazına ne suretle delil buluyorlar?! Çünkü şiî Müslümanlara göre, Humeynî’de kusur bulmak, ‘Amerikan Ajanı’ olmaktır. Buna cevaz vermeyen fıkıh kitapları da, demek ki, Amerikancıların eseridir!..

(Kadir Mısıroğlu, Tahrif Hareketleri Cild 1, İstanbul 2010, Sh: 218)

Kaynaklar

(1) Bkz: el-Kâfî, c: I, sh:456.
(2) a.g.e., c:II, sh: 634.
(3) a.g.e., c: I, sh: 417.
(4) a.g.e., c:II, sh: 379.
(5) Humeynî- İslâm Fıkhında Devlet, sh: 34.
(6) Bkz: Humeynî- a.g.e., 65.
(7) el-Kâfî, c:II, sh: 291.
(8) a.g.e., c: I, sh: 260.
(9) Humeynî- a.g.e., 66.
(10) el-Kâfî, c: I, sh: 420.
(11) a.g.e., c:II, sh: 399.
(12) Humeynî- a.g.e., 92.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kadir Mısıroglu, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

KADER PERSPEKTİFİNDEN İSLÂM ÂLEMİ’NİN GELECEĞİ

Posted by Site - Yönetici Eylül 21, 2010

KADER PERSPEKTİFİNDEN İSLÂM ÂLEMİ’NİN GELECEĞİ

KADER PERSPEKTİFİNDEN İSLÂM ÂLEMİ’NİN GELECEĞİ

KADER PERSPEKTİFİNDEN İSLÂM ÂLEMİ’NİN GELECEĞİ – 3

a-Büyük Ortadoğu Projesi

Bugün “Büyük Ortadoğu Projesi” adıyla ortaya atılan dâvâ aslında “İslâm Âlemi Projesi”dir. Bu keyfiyet muhtevâsında Uzakdoğu’daki müslüman memleketlerinden Fas’a kadar pek çok ülkenin mevcud olmasıyla sâbittir. Peki öyleyse neden “İslâm Âlemi” adı yerine “Ortadoğu” sözü kullanılmaktadır. Bu, sadece ve sadece yahudi emellerini setr içindir. İslâm Dünyası’na yeni bir şekil vermek istenmesinin yahudi siyâsî emelleri ve İsrail’in geleceği kadar Amerika’nın müstakbel menfaatleri de rol oynamaktadır. İsrail’in İslam Dünyası’na kendi bekasını sağlamak maksadıyla vermek istediği şekil, bütün müslüman devletleri üçe-beşe bölerek gelecekte hiçbirinin kendisi için bir tehlike arz etmemesi olduğunu daha önce bir nebze izah etmiş bulunmaktayız.

Amerika’nın menfaati ise bu âlemin tabii kaynaklarını istismardır. Şöyle ki, Dünya’da günde seksen milyon varil petrol tüketilmektedir. Bunun dörtte biri Amerika tarafından tüketildiğine nazaran O, en büyük petrol müstehlikidir. İstihlâk eylediği petrolün ise, ancak on iki milyon varilini kendisi çıkarabilmektedir. Bu petrol üreticileri arasında rekor olmakla beraber Amerika yine de “petrol fakiri”dir. Günde beş buçuk milyon varil petrol çıkaran Suudî Arabistan, bunun kendisi yüzden birini bile istihlâk edemediğinden “petrol zengini” sayılmaktadır. Amerika’nın ise, günlük sekiz milyon varil dışarıdan satın almak mecbûriyeti vardır. Bu miktar on  yıl içinde on milyon varilin üztüne çıkacaktır. Zira bir çok kuyularında petrol tükenmeye yüz tutmuştur. Amerika, Suud petrolunü “Aramko” adıyla kurduğu bir şirket mârifetiyle çıkartmakta ve bu petrolün yüzde ellisini çıkarma külfeti mukabilinde bedelsiz alabilmektedir. Diğer müslüman memleketlerinde de aynı durumu gerçekleştirmek istemektedir. Bugün onun Saddam Hüseyin’i bahane ederek Irak’a girmesinin ve İran’la giriştiği ağız dalaşının sebebi budur.

Afganistan’a yerleşme sebebini ise yukarıda izah edildiği üzere Çin ve Hindistan’ı kontrol altında tutabileceği bir üssü’l-harekeye sahip olma ihtiyacıdır. Buna ilâveten o ülkede mevcud bulunan ve yeni keşfedilmiş olan “palladyum” adlı stratejik madeni ele geçirmektir. İsrail’in İslâm Âlemi üzerindeki plân ve düşüncelerinin yukarıda zikredilen sebeplere ilâveten bir de İsrail’in su ihtiyacına bağlı olduğunu burada ehemmiyetle tebârüz ettirmek gerekir.

Gerçekten gelecekte Ortadoğu’da su ihtiyacı artan nüfus muvâcehesinde –daha da çoğalacak ve bu durum bilhassa İsrail için hayatî bir ehemmiyet kazanacaktır. Bugün onun Golan Tepeleri’nden sağlayabildiği içme suyu tamamıyla kifâyetsiz olduğu gibi çölü yeşertmek gâyesiyle giriştiği teşebbüsler de suya olan ihtiyacını her an arttırmaktadır.

Amerika’yı nice zamandan beri kendi siyâsî emellerine mâhirâne bir sûrette kullanmış olan İsrail, Amerika’nın petrol ihtiyacını bu devlet için bir yem gibi kullanarak onu kendi emellerine paralel bir mevkîye sevk edebilmiştir. Tıpkı 19. asır nihâyetinde İngilizlere yaptığı gibi.. Fakat Amerika, girdiği her Ortadoğu memleketinde bir bünyeye dâhil olmuş yabancı unsur gibi telâkkî edilip tevâlî eden yanlışları sebebiyle “Çirkin Amerikalı” hüviyetiyle arz-ı endâm edince emellerine re’sen ulaşmak yerine bir vâsıta aramak mecbûriyetini hissetmiş ve bunun için de Türkiye’yi bulmuştur.  Yahudi siyâsî emelleri icâbı olarak bölünmüş olan İslâm Âlemi’ni daha da bölünmüşlüğe müncer olsa bile bir “ağabey” vâsıtasıyla tek elden güdümüne almak ihtiyacı Amerika için an-be-an artmaktadır. Girdiği her yerde istenmeyen bir müstevlî mevkiine düşmekten kurtulamaması, bu ihtiyacı gittikçe vazgeçilmez hâle getirmektedir. Bu sebeplerdir ki, Türkiye’yi onun tarihî mirasını kullanmak sûretiyle bu iş için bir “taşeronluk”a imâle etmeye çalışmaktadır. Son günlerde Türkiye’de lâik ve kemalist bir düzen yerine “ılımlı İslâm” adıyla vâkî olan telkinlerin derûnî sebebi budur. Zira lâik ve kemalist bir Türkiye, Âlem-i İslâm’da yadırganacağı cihetle bundan vazgeçmesi istenmektedir. Âlem-i İslâm’da Türkiye’yi bir “baş” durumuna getiren böyle bir projenin içinde Hilâfet’in yeniden ihyâ edilmesi arzusu bile mevzubahistir. Bunun için daha şimdiden gizli gizli çalışmalar başlamıştır. Türkiye’de lâikliği ve kemalizmi –âdetâ- bir “din” gibi benimsemiş bulunan bazı çevrelerin “ılımlı İslâm” ifadelerine şiddetle karşı çıkışları, henüz su yüzüne çıkmamış bulunan bu gerçeğe vukûfiyettendir.

Bize gelince, Türk Milleti’nin yeniden ve âlemşümûl bir kudret olmasının önündeki en büyük engel, “sakîm kemalizm ve dayatmacı lâiklik anlayışı” olduğuna nazaran, bunların bertaraf edilmesi her hâlukârda zarardan çok kâr tevlid edecektir. Bir tarattan AB, kemalizmin fârik ve mümeyyiz vasfı olan “militarizm” sebebiyle onu reddetmekte, diğer taraftan da Amerika, Ortadoğu’daki şahsî emellerine ulaşabilmek için bizi kullanmak istemektedir. Şu durumda Ortadoğu petrollerinin işbaşındaki idareciler tarafından büyük ekseriyetle gasp edilmiş olmasından daha kötü olmayacak bir Amerikan plânına neden karşı çıkalım. Saddam’ın “altmış dört milyar dolarlık” serveti ona gökten mi inmiştir?!. Etrafındaki insanların devâsâ servetleri de cabası!.. Demek ki, Irak petrollerini Amerika çıkarsa herhalde Irak halkına bu yerli işgalcilerden daha fazla pay vereceği muhakkaktır. Esâsen Batı ülkeleri her tarafta toprak altında mevcud olan petrolü kasalarında bir ihtiyaç akçesi olarak görmektedirler. Ucuz veya pahalı onu elde etmek mecburiyetindedirler. Batı Sanâyii en az daha elli sene bu petrol olmaksızın ayakta kalamaz.

Şu ihtiyaç ve yerli halklar tarafından kendilerinin müstevlî görülmesi sebebiyle yerli bir partnere ihtiyaçları mutlaktır. Bunun ilk keşfeden Amerika değildir. AB de aynı ihtiyacı hissetmekte ve bizi Amerika’ya kaptırmamak için kapısında oyalamaktadır.

Ancak Amerika’da bir devlet politikası olan “Büyük Ortadoğu Projesi”ndeDemokrat” ve “Cumhuriyetçi” partiler arasında bir metod farkı mevcuddur. Cumhuriyetçi Parti, güç ve kuvvetine güvenerek bu işi kırıp dökerek yapmak isterken[1]; Demokrat Parti, yerli bir taşeron kullanmak istemektedir. O taşeronluğa da Türkiye’den daha ehil bir başkası mevcud değildir. Cumhuriyetçi Parti’nin görüşü, Irak’ın işgali hâdisesinde başarısızlığa uğrayınca, diğer görüş revaç bulmuş, bu da Türkiye’nin şansını arttırmıştır.

Bizse tarihî miras ve şahsiyetimize avdetin önündeki engelleri tek başımıza gerçekleştiremeyeceğimizden AB ile birlikte Amerika’nın da bu husustaki yardımlarından müstağnî kalamayız. Esâsen böyle bir arzuya yüz milyarlarca dolarlık borç kamburuyla istesek de meyledemeyiz. Şu hâlde dâhildeki islâmî gelişmelere muvâzî ve muâvin bir kudret, böylece dışımızda zuhûr ediyor demektir. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.

Şu kısa hülâsâdan anlaşılacağı üzere, bir devleti büyük yapan mezkûr üç unsurun üçü de sevk-i kader ile ânbeân geri gelmekteyken buna bir de hâricî şartları ekleyerek düşünürseniz, Türkiye’nin yakın bir gelecekte, Osmanlı’nın en büyük olduğu zamandan daha büyük olacağı gerçeği ortaya çıkar. Bu günümüz şartlarında tek bir bayrak altında gerçekleşmeyebilir. Fakat unutmamak gerektir ki, İslâm Âleminin bugünkü perişanlığının asıl sebebi başsızlıktır. Hilâfetin ilgasından sonra husûle gelen boşluğu doldurmak üzere kurulmuş bulunan “İslâm Konferansı Dâimî Teşkilâtı” o boşluğu doldurmaya hiçbir zaman kifâyet edememiş ve gelecekte de edemeyecektir.

Yukarıda Türkiye’nin geleceği ile alâkalı olarak söylediklerimiz, başın teşekkül etmek üzere olduğunu göstermektedir. Bu oluş tamamlandığı gün İslâm Âlemi’nin de “Kur’an Medeniyeti”nin yeni ve şa’şaalı bir safhasını idrak edeceğinden şüphe edilemez!..

Müslüman Milletler Âilesi’nin her birinin toparlanma şartlarını onların zâtî ve mahallî şartlarıyla ayrı ayrı tahlil etmek îcâb ederse de biz burada bir iki noktaya kısaca temâs ederek bahsi nihayetlendirmek istiyoruz.

Bu gün Filistin’de cereyan eden fâcia, Müslüman Arapları o topraklardan kaçırmak maksadına bağlı bir  emelin neticesidir. Gerçi daha şimdiden oradaki nüfus sağa sola dağılarak yüzde elli nisbetinde azalmıştır. Filistin’in hemen yanıbaşındaki Ürdün devletinde yaşayan Filistinliler, yüzde altmıştan fazla bir ekseriyettirler.

Bununla beraber Müslümanlardaki nesil bereketi sarsılan nüfus dengesini kısa zamanda telâfî edecektir. Zira -siyonist propagandaların tesiriyle- bugün İsrail’in sağladığı Dünya çapındaki destek sondur. O bu desteği bir daha bulamayacaktır. Fazladan olarak Amerika desteği de on seneye kadar artık kendisi için vârid olmayacaktır. Aksine Dünya umûmî efkarıyla birlikte Amerika’nın da desteği mağdur ve mazlum Filistinliler’in yanında vâkî olacaktır!..

Şu muhtemel gelişmelerin Âlem-i İslâm’da husûle getireceği tesirler üzerinde ne söylense azdır. Biz burada şu kadarını ifade edelim ki, yakın bir gelecekte Siyonizm’in en fazla aksülamelle karşılaşacağı iki ülke, Türkiye ve Amerika olacaktır!.. Bu iki ülkede siyonistler için vâkî olacak handikaptan kurtulmak, onlar için asla mümkün görünmemektedir.

Bugün İslâm Dünyası’ndaki devletler demonte olmuş (parçalarına yaratılmış) bir motorun parçaları gibidir. O iktisâdî ve coğrâfî bakımdan bir montaja, yani birleştirip bütünleştirilmeye muhtaçtır. Başta “su” olmak üzere “petrol” ve “doğalgaz” gibi geleceğin en stratejik ehemmiyete hâiz maddeleri ekseriyetle bu âlemdedir. Onları birbirine düşüren ihtilâfların temel müşevvik ve âmili siyonizmin, artık kemâlden zevâle dönüş safhası başlamıştır.

Bugünkü hâdiselerin sebep ve tohumları geçmişte olduğu gibi, yarınkilerinki de bugündedir.  Bugün nüve halindeki -siyonizme müteveccih- nefret, gitgide katmerleşerek büyüyecek ve bu müessir ortadan kalkınca İslâm Âlemi’nin birleşip kuvvetlenmesi önlenemeyecektir.

Osmanlı’yı parçalayarak onun yerine -Siyonizme bir nefes aldırmak için- küçük küçük devletçikler kuranlar, âdeta bir kaplan postunu kırk tilkiye kürk yapmış gibidirler. Bunların hiçbiri, bir yavru kaplan olamadı. Lâkin, “öz, çekirdek ve tarih mirası” Türkiye’de, Türk insanının idrakinde, bâkî kaldığı için onun yakın bir gelecekte, nasıl genç bir kaplan olarak ecdâdının yerini alacağını, bütün Dünya hayret ve dehşetle müşâhede edecektir!..

b-Netice

Bu oluşun esbâb-ı mûcibesini yukarıda binnisbe ifade etmiş olmamıza rağmen burada bir noktayı daha tebârüz ettirmek isteriz. O da şudur:

Allah, bir milleti yükseltmeyi murad ettiği zaman içte ve dışta iki sebep halkeder. Dıştaki sebeb rakîp ve engel unsurların zaafa sürüklenmesi, içteki sebep ise evlâtların dehâ çapında zekî ve dirâyetli olarak lütfedilmesidir. Bugün Türkiye üzerinde bu iki sebeb de hatır ve havsalaya gelmeyecek bir kemâlle gerçekleşme safhasındadır.

Gerçekten Türkiye’nin geleceğine en büyük engel teşkil eden İsrail, bütün Dünyâ için Filistin’de temâdî eden zulümleri dolayısıyla daha müşahhas bir düşman hüviyetiyle tezâhür etmektedir. Dünya’daki bütün milletler sabahtan akşama kadar Filistin’deki zulümleri seyretmekte ve idareciler buna bîgâne kalırken umûmî efkâr yahudi aleyhtarlığıyla an-be-an daha şiddetli bir sûrette şartlanmaktadır. Bilhassa anti-siyonist cereyân ve bunların neşrettiği yayınlar tarihte görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır. Bir oluşun ömrünü uzatan “itidal”dir. İfrad veya tefrit neticeye süratle yaklaşmayı sağlar. İsrail zulümlerindeki şiddet bu tabiî kanundan hâriç kalamaz!..

Buna ilâveten Amerika ve AB’nin Ortadoğu’daki emelleri de bir ara “taşeron”a ihtiyacı an-be-an artırmakta ve onlar böyle bir arayış içinde bulunmaktadırlar.

Diğer taraftan on-onbeş yaş altındaki türk çocuklarına dikkat edilirse zeka, ferâset ve dirâyet itibariyle bir mevhibe-i ilâhiyye olarak tarihte misli görülmemiş bir mükemmellik arz etmektedirler. İnsanlar çocuklarını pazardan seçerek alma imkânında değildir. Onların zekâ ve ferâsetleri bir mevhibe ilâhiyyedir. Bir milletin yükselişinde en büyük müessir dâhildeki “rical bolluğu”dur. Bugünkü türk çocukları bu rical mebzuliyetini vaad eder mâhiyettedir.

Sözlerimizi hulâsâ ederek diyebiliriz ki, yakın bir gelecekte Dünya’da iki beynelmilel güç kalacaktır. Bunlardan biri “yahudi enternasyonal gücü”dür. Bunun kaptan gemisi mutlaka ve mutlaka Çin’dir. İkinci enternasyonal güç ise “İslâm”dır. Onun kaptan gemisi ise Türkiye olacaktır!..

Unutmamak lâzımdır ki, Peygamber aleyhissalâtu ve selâm, “İza erâdallâhu şey’en hayyeel esbab.” buyurmuştur. Yani, “Allah bir şeyi murad etti mi, esbâbı ona göre halk eder.” Murâd-ı ilâhîyi ne gibi unsurlarla tesbit edebileceğimizi yukarıda bir nebze arzetmiş bulunuyoruz. O esbâb muvâcehesinde Dünya’ya bakıldığında Dünyâ’nın “türk”, daha emin bir tâbirle söylemek gerekirse “müslüman” beynelmilel gücü ile yahudi beynelmilel gücünü karşı karşıya getireceği ve galebenin “İslâm” şeklinde tecellî edeceği bedâhat derecesindedir.

Vallâhu ya’lemu bissevâb!.. Yani doğrusunu, Allah bilir!..

——————————————————————————–

[1] Aslında bu iki parti arasındaki bu metod farkı sadece maslahatın (hâlin gerekliliğinin) takdirinden doğmuş bulunmamaktadır. Bunun aynı zamanda dînî bir sâikin eseri olduğu unutulmamalıdır. Şöyle ki:

Yahudiler, Hıristiyanların inançlarını yönlendirmekte tarih boyunca meş’um (uğursuz) bir rol oyanaygelmişlerdir. Fakat bugün bir mezhebe tam mânâsıyla hâkimdirler. O da Evangelist mezhebidir.

Bunlar, Hazret-i İsa’nın Dünya’ya yeniden gelişinin, Yahudiler’in “Arz-ı Mev’ud”u gerçekleştimelerinden sonra olacağına inandırılmışlardır. Bu sebeple de kayıtsız şartsız bir sûrette Yahudi müdâfiidirler. Tâ ki, bir an önce Yahudiler matluplarını elde edeler ve kendileri de Hazret-i İsa’nın gelmesine şâhid olsunlar!.. Bu inanışın tam bir militan vasfını taşıyan “Neocon” adında bir zümre mevcuddur ki, bunlar Cumhuriyetçi Parti’de nâfiz ve hâkim bir durumdadırlar.

Kadir Mısıroglu

Bu yazıyı bize gönderen M.Emin Özler bey’e teşekkür ederiz.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kadir Mısıroglu, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ – 2

Posted by Site - Yönetici Temmuz 3, 2010

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ - 2

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ - 2

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ – 2

Burada çok kısa bir sûrette tahlîl etmeye çalıştığımız bu gerçekler ve onların Dünya’nın geleceğine te’siri uzun uzadıya anlatılması gereken ehemmiyetli bir meseledir. Bundan dolayı “Türkiye, İslâm Âlemi ve Siyonizm’in geleceği”ne dâir birkaç husûsu kısaca arz etmek istiyorum

Gitgide dehhâmeleşen Siyonizm zulüm ve istismârının, tarihte bir çok ülkede ve pek çok kereler müşâhede edilegelmiş olduğu sûrette, ciddî aksülamellerle karşılaşması mukadderdir. Üstelik bu defa bu aksülameller Araplar’a mahsus ve “millî” vasfında değil, âlemşümûl bir karakterde zuhûra gelecektir. Dünya’nın globalleşmesi, Siyonizm’e hep fayda sağlayacak değil ya!..

Diğer taraftan İsrail’in Kudüs gibi, üç dine âid bir mukaddes toprak üzerindeki ısrarlı iddiası Müslümanlar kadar, Hıristiyanlar’ın da bu hususta hareketlenmesine sebep olacaktır. Daha şimdiden, İsrail’in -itibar olarak- dönüşe geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira O, bütün insanlığa karşı -adetâ- müşahhas bir husûmet ve nefret hedefi hâline gelmiş bulunmaktadır.

Türkiye ise, aksine yeniden büyük bir şahlanışın arefesindedir. Bu görüşü haklı kılan esbâb-ı mûcibe ve onun fiiliyâttaki tezâhürlerini anlatmadan önce İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geleceğine dâir düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:

a– “Hıttîn KorkusuPerspektifinden

b- Kader Perspektifinden

B- KADER PERSPEKTİFİNDEN TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ

Bütün Kâinât, bir tiyatro sahnesi gibidir. Onun içinde mevcud tekmil varlıklar da, bir senaryonun eşyası, dekoru ve kahramanları mesâbesindedir. Hepsi de kaderin me’muru ve mağlubudur. Âmil ve fâil oldukları veya mef’ul bulundukları vukuât ve şuunât (realiteler) da murâd-ı ilâhî, diğer bir tâbirle izn-i ilâhî çerçevesinde cereyan eder. Cenâb-ı Hakk’ı “müsebbibu’l-esbâb” yani sebeplerin sebebi, temel sebep bilmenin neticesi olan bu görüş, “cebriye” değildir. Zira cebriyede kul, irâde ve ihtiyâra sahip olmayan sâir mahlûkât derekesinde telâkkî olmaktadır. Halbuki zîşuur olan ins u cin, âriyet gibi iğreti de olsa cüz’î bir iradeye mâliktir. Hiç şüphesiz ilm-i küll sahibi olan Allah, bu cüz’î iradelerden ne sâdır olacağını mutlak bir sûrette bilir. Ancak, bunun ilm-i ezelî ile bilinmesi, bizi kul için bir “cebir” vâkî imiş gibi düşündürmektedir.  Bunun sebebi de, insan idrakinin “zamanla mukayyed” olmasıdır. Halbuki, Allah katında zaman yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın bir şeyi olmadan evvel bilmesi, bizim olduktan sonra bilmemiz kadar kolay ve tabiîdir.

Nasıl, bir senaryoda onu, tasavvur, tahayyül ve tasnî eden (plânlayan) kimse tarafından tesbit edilmiş bir ana fikir ve esas gaye mevcud olursa, bu Âlem’de de böylece bir temel maksad vardır. Vukuât, O, ilâhî olan gaye çerçevesinde ezelden ebede sebep-netice münâsebeti içinde sonsuz bir cereyan ve teselsüle me’mur olarak akıp gider. Ancak, bu akış, üstün bir me’muriyeti olan ins ü cin idraki ile kavranabilen ve kavranamayan bir takım temel kanun ve kâidelere tâbî kılınmıştır. İlâhî tâyinle gerçekleşen ve hep bâkî kalan bu kaidelere, biz bazen “meşiyyet-i ilâhiye” veya “âdetullâh” bazen da “tabiat kanunları” der, geçeriz. Bütün varlıkların bunlara -yoluna döşenmiş raylara tâbî olmak mecburiyetindeki trenler gibi- uymak zorunda bulunduğu bedâhât derecesinde bir gerçektir.

Eşyâ (şeyler) ve vukuâtın tanınması da bu kânun ve kâidelerin keşfi nisbetindedir. Bütün ilmî faaliyetler ise, bu keşfin hududlarını genişletmeye çalışmaktan ibârettir.

Şu temel görüş çerçevesinden bakıldığında, sayısız vukuât ve şuunâtın hay-huyu arkasında ilâhî tâyinle mevcud ve cârî, bütün âleme şâmil ve hâkim birtakım kaanun ve kâidelerin mevcud olduğu görülür. Bunlardan biri de “ebedî zıtlık” ve bunlar arasındaki galebenin münâvebesi, yani daimî bir tahavvülât ve tebeddülâttır. İlâhî tecellî de bazen “celâl” ve bazen de “cemâl”e revaç vererek, bu mütemâdî değişikliğin asıl sebebini teşkil eder. Bundan dolayı, bu Âlem’de “bekâ” yalnız ve ancak Allah’a mahsustur.

Fizîkî ve tabiî hadiselerde olduğu kadar, sosyal ve beşerî faaliyetlerde de aynen vâkî olan şu keyfiyet, lâyıkı ile kavrandığı zaman, vukuâtın hikmetine nüfûz edebilir ve binnetice bir çok gereksiz telâş ve endişelerden kurtulmak imkânı doğar. Zira bu takdirde değişme seyrinin “celâl”den “cemâl”e mi, yoksa “cemâl”den “celâl”e mi olduğu kavranır. Murâd-ı ilâhî berraklaşır. Allah’ın takdirinin gerçekleşmesine hiçbir mahlûk irâdesinin engel olmaya güç yetirebilmesi mümkün olmadığına göre, buna sa’y etmenin hacâlet ve sefaletine düşülmez. Sabır ve tevekkülün kemâline ulaşılır. Tecellî nöbeti “cemâl”de ise şükrün, “celâl”de ise sabrın bereket ve huzûruna nâil olunur.

Bununla birlikte şu gerçeğe de işaret edilmelidir ki, vukuâtın asıl sebebi olan murâd-ı ilâhî, bir tek vak’a veya vukuât zincirinin tek bir kesidinin müşâhedesi ile kavranamaz. Belli bir zaman parçası içerisindeki gelişme seyri takip ve tahlil edilmelidir. Zira, her türlü tahavvülât ve tebeddülâtta bir tedrîc kânunu cârîdir. Bu keyfiyet zelzele gibi ânî oluşlarda bile onların hazırlık safhasında yine bâkî ve cârîdir.

Diğer taraftan bazen bir tecellînin zâhiri ile bâtını arasında fark da olabilir. Zâhiri “kahır”, bâtını “lütuf” veya bunun aksi olan hâdise ve oluşlar da az değildir. Bunları da zaman çözer!.. Bir eriğe, bir de cevize bakınız!.. Birinin kabuğu taş gibi sert, içi lezzetli meyvedir. Erikte ise, durum bunun tam tersidir. Gündüzden geceye geçişte, karanlıkların âniden Dünya’mızı istilâ edemeyip tedrîcen ve perde perde gerçekleşmesi, bu Âlemdeki bütün tahavvülât ve tebeddülâta hâkim bir meşiyyet-i ilâhiyedir. Sabahleyin şafak sökmesi de öyle değil mi?!..

Bir de şu var ki, bu Âlem’in bir “dâr-ı imtihan” olmasını dileyen Cenâb-ı Hakk’ın asıl sebep olan zâtî irâde ve ihtiyârı -pek az istisnâ ile- mestur ve meknuzdur. Her şey zâhirde mahlûka kâbil-i izâfe bir takım esbâb ile gerçekleşir. Bunu bilen âkil ve ârifler, vukuâta röntgen gibi derinlere işleyen ve böylece meknûz ve mestur olanı görebilen bir nazarla bakarlar.

Bu temel İslâmî gerçeklerin ışığında Türkiye’nin kısaca, önce geçmişine, sonra da geleceğine bir nazar atfedelim.

1- Geçmişe Bakış:

Türk Milleti’nin İslâm’dan önceki eski asırlarda fârik ve mümeyyiz vasfı harb, darb, cenk, cidâl, kavga ve cihangirliktir. Dünya’da en eski ve en büyük beşerî eser olan “Çin Seddi” bu gerçeğin fiilî bir şâhididir. Bu gün o geçmiş uzun asırların vukuâtına baktığımız zaman, bunun ilâhî bir tanzimle müthiş bir hazırlık, -tâbir câizse- antreman olduğunu görebiliriz. İçinde olsak bunu kavrayamazdık. Zira nefsânî gibi görünen o eski harb-darb faâliyeti sonraki “İslâm Müdâfîliği” için bir liyâkât kazanma safhası olmuştur. Bu artık bellidir. Tıpkı Araplar’ın, İslâm’dan asırlarca evvel başlayan talâkât, belâgat ve edebiyat merak ve hevesleri ile Arapça’yı geliştirerek O’nu ilâhî irâdeyi istiâb edebilecek bir kemâle ulaştırmaları gibi… O eski Araplar da şiir yarışlarında nefes tüketirken, kaderin hesabından habersizdiler. Bu gerçekle, daha küçük çapta da olsa, kendi hayatında karşılaşmamış bir fert tasavvur olunamaz!..

Lütfu setredip saklayan kahra veya celâl içindeki cemâl tecelliye tarihten bir misal verelim:

Mâhud “Moğol İstilâsı” İslâm Âlemi’nin yakılıp yıkılmasına, medenî mâmûrelerin harabeye çevrilmesine sebep olan dehşetli bir kahır tecellisi idi. Zulüm denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Hulâgû tarihlerin rivâyetine nazaran, Hilâfet merkezi Bağdat’ta dînî ve ilmî eserleri kerpiç gibi kullanarak kendisine bir saray yaptırmıştı. Ancak bu müthiş kahır, zulüm ve istilâ, önüne katıp sürüklediği “Müslüman Türk” kitleleriyle Anadolu’nun türkleşmesi ve islâmlaşması gibi mes’ud bir neticeye de âmil olmuştur. Böylece, zaafa uğramış İslâm Dünyası’na bir “tâze kan” olarak Türk unsurunun katılmasını sağlamıştır.

Osmanlı Devleti’ni kurmuş olan “Kayı Han Aşireti” de bu sûretle Türkistan’ın “Mahan Bölgesi”nden çıkarak Batı’ya yönelmişti. İlk istikâmetleri an’anevî göç hedefi Cezîretü’l-Arab idi. Bu maksadla Sûriye’ye geçerlerken reisleri Süleyman Şah, Fırat Nehri’nde akıntıya kapıldı. Ayağının atın özengisine takılması yüzünden kurtulamayarak şehid oldu. Aşîret mâteme gark oldu. Süleyman Şah’ı Câber’de toprağa verdikten sonra, istikâmetlerinin uğursuzluğuna hükmederek geri dönüp Ahlat’a geldiler. Eğer Sûriye’ye gitselerdi, daha önceki bir çok Türk aşîreti gibi orada kaybolup gidecekleri muhakkaktı. Kiminle mücadele edip de yükseleceklerdi. Etraf hep müslümandı. Ama Ahlat’ta kendisine mürâcaat ettikleri Selçuklu Sultanı bu cengâver topluluğa yerleşmeleri için Söğüt ve Domaniç’i göstermişti. İhtimal buna da canları sıkılmıştı. Zira sürüleriyle bütün bir aşîret takriben bin kilometre bir mesâfeyi kat’etmek mecburiyetinde kalmıştı. Halbuki, önü küffâr olan bu mıntıkada onların cihad gayret ve kâbiliyetlerine -sevk-i kaderle- engin bir saha açılmış oluyordu. Bu kahrın içine saklanmış bir lütuftu. Meknuz ve mestur bir murâd-ı ilâhî idi.

Diğer taraftan Söğüt’e yerleşen Kayı Han Aşireti’nde arka arkaya on lider (Osman Gâzi’den Kânûnî’ye kadar) dehâ üstü birer şahsiyet olarak tarih sahnesinde mes’ud ve muhteşem rollerini oynamışlardır. İnsanlar evlâdlarının karakter ve kâbiliyetlerini te’min husûsunda bir imkân sahibi değillerdir. Âlimden zâlim doğduğu az görülmüş bir vak’a değildir. Demek ki, kader onları yükseltmeyi murâd edince, her cihetle kendilerine yâr ve yâver olmuştur. Kader yâr ve yâver olunca, bir meziyet bin meziyet kadar netice sağlarken, bin kusur, belki bir kusur kadar rol oynayabilir. Tıpkı akıntı istikâmetinde yol alan bir kayık gibi… Bir kürek çekmekle, akıntının sür’atine bağlı olarak icabında on kürek çekmiş kadar mesafe kat’edilir. Fakat gidişi akıntıya ters ise, netice bunun aksi olur. İşte beşerî irâdelerin, kadere tevâfukunda böyle müthiş bir bereket mevcuddur. Osmanlı’nın yükseliş hengâmında O’nu ihâta eden hâricî şartların zâtî irâde ve imkânlarından fazla rol oynadığı tarihin sayısız şahâdeti ile sâbittir.

Yükselişte olduğu gibi çöküşte de bu kadere ve daha emin bir tâbirle murâd-ı ilâhîye paralel veya ters düşmenin müsbet ve menfî tezâhürleri için söylenecek söz ve verilecek misâl sonsuzdur. Biz burada bu kadarla iktifâ ederek, biraz da geleceğimize atf-ı nazar etmek istiyoruz.

2- Geleceğe Bakış Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kadir Mısıroglu, Tarih, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

Posted by Site - Yönetici Haziran 29, 2010

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

Burada çok kısa bir sûrette tahlîl etmeye çalıştığımız bu gerçekler ve onların Dünya’nın geleceğine te’siri uzun uzadıya anlatılması gereken ehemmiyetli bir meseledir. Bundan dolayı “Türkiye, İslâm Âlemi ve Siyonizm’in geleceği”ne dâir birkaç husûsu kısaca arz etmek istiyorum

Gitgide dehhâmeleşen Siyonizm zulüm ve istismârının, tarihte bir çok ülkede ve pek çok kereler müşâhede edilegelmiş olduğu sûrette, ciddî aksülamellerle karşılaşması mukadderdir. Üstelik bu defa bu aksülameller Araplar’a mahsus ve “millî” vasfında değil, âlemşümûl bir karakterde zuhûra gelecektir. Dünya’nın globalleşmesi, Siyonizm’e hep fayda sağlayacak değil ya!..

Diğer taraftan İsrail’in Kudüs gibi, üç dine âid bir mukaddes toprak üzerindeki ısrarlı iddiası Müslümanlar kadar, Hıristiyanlar’ın da bu hususta hareketlenmesine sebep olacaktır. Daha şimdiden, İsrail’in -itibar olarak- dönüşe geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira O, bütün insanlığa karşı -adetâ- müşahhas bir husûmet ve nefret hedefi hâline gelmiş bulunmaktadır.

Türkiye ise, aksine yeniden büyük bir şahlanışın arefesindedir. Bu görüşü haklı kılan esbâb-ı mûcibe ve onun fiiliyâttaki tezâhürlerini anlatmadan önce İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geleceğine dâir düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:

a- “Hıttîn KorkusuPerspektifinden

b- Kader Perspektifinden

A- HITTÎNKORKUSU VE BUNUN ÂMİL OLDUĞU PLÂN

Ortadoğu coğrafyasına yabancı bir unsur olarak Yahudiler’den önce hristiyan Batılılar gelip yerleşmişlerdi. Onların âkıbeti Yahudiler’in tarih boyunca kulaklarına küpe olmuş ve onlar gibi yok edilmek korkusuyla kendilerini dâimâ bıçak sırtında hissetmişlerdir.

Gerçekten Haçlılar, 1095 yılında tertipledikleri bir seferle 1099’da Kudüs’ü zabtedip büyük bir katliâm yaparak buraya yerleşmişlerdi. Kısa zamanda Antakya’ya kadar uzanan bir “Haçlı Krallığı” kurmuşlardı. Fakat İslâm Âlemi’nin o zamanki dağınıklığından istifâde ederek gerçekleştirdikleri bu zafer uzun sürmemiştir. 1187 yılında “Taberiye Gölü” yakınındaki “Hıttîn” adlı tepenin eteklerinde Selahaddin-i Eyyubî tarafından müdhiş bir bozguna uğratılmış, çoğu susuzluktan helâk olmuştur. Haçlıların bu mağlubiyeti üzerine 2 Ekim 1187’de Kudüs’e giren Selahaddin-i Eyyubî insanlık tarihinde emsâli görülmemiş bir sûrette büyük bir adâletle Kudüs halkının yaralarını sarmış ve bu kadîm İslâm diyarını yeniden Müslümanlar’a kazandırmıştır. O gece Miraç kandilinin yıldönümüydü. Selahaddin Eyyubî bu vesîleyle afv-ı umûmî ilân etmişse de kılıç artığı Haçlılar, bu eşsiz merhameti bir taktik eseri zannederek kaçıp Akra Kalesi’ne sığınmışlardı. Bu kale ve civarında bir müddet daha mukâvemete devam etmişlerse de meşhur Memlük Emîri Sultan Halil tarafından 1291’de kılıçtan geçirilip denize dökülmüşlerdir.

Bu topyekûn yok edilme, Roma İmparatoru Titus’un zaferine benzemiyordu. O Mabed-i Süleyman’ı yıkmıştı, fakat yahudileri kılıçtan geçirip yok etmiş değildi. Ancak Müslümanlar’ın bu zaferiyle o coğrafî bölgeye hâriçten dâhil olmuş hıristiyan unsur tamamen yok edilip ortadan kaldırılmıştır.

Şimdi şu kadar asır sonra yahudiler de aynı coğrafyaya yabancı bir unsur olarak hulûl edip devlet kurmuşlardır. Ancak vaktiyle Hıristiyanlar’ın yaşadığı mâcerâ dolayısıyla “Hıttîn, yani yok edilme korkusu” her yahudinin şuuraltında derin izler bırakmıştır. Bunun için yahudiler aynı âkıbete uğramamak maksadıyla sırf Ortadoğu milletleri, hâssaten Araplar’a karşı çeşitli plânlar yapıp geliştirmişlerdir. İsrail Devleti’nin bekasını temin maksadına bağlı olan bu plânlar her ne kadar gizli tutulmakta ise de, bunlardan zaman zaman bazı sızıntılar ve bu bâbda bazı bilgiler Dünyâ umûmî efkârının ıttılâına mâruz kalmaktan kurtulamamıştır.

Gerçekten İsrail Dışişleri’nde vazifeli Oded Yinon’un 1982 yılında Dünya Siyonist Teşkilâtı’na bağlı Enformasyon Dairesi’nin ibrânice yayın organı olan “Kivunim”de yer alan bir rapor işte bu sızıntıların en dikkat çekici olanıdır. “1980’lerde İsrail İçin Strateji” adını taşıyan bu rapor, İsrail’in bütün Ortadoğu’yu kendi beka stratejisi icabı olarak nasıl şekillendirmek lâzım geldiğini gözler önüne koymaktadır. Buna göre 20. asrın başlarında Ortadoğu’daki devletlerin hududları İngilizler tarafından âdetâ cetvelle çizilmiş olup tamamen sunî bir mâhiyet arz etmektedir. Mezkûr rapora göre ne Irak’ta bir ırak milleti, ne Suriye’de bir Suriye milleti, ne Ürdün’de veya Mısır’da… bir millet olmanın icâbına göre tekevvün etmiş bir siyâsî câmiâ mevcud değildir. Bunlar kâh ırk ve kâh da mezhep itibariyle kozmopolittirler.

Bu bölünme, İsrail’in Ortadoğu’da tutunması maksadıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen bu hususta kâmil bir netice hâsıl olmak için bir kere daha tekrarlanmalıydı. Kısacası İsrail’in etrafındaki bütün devletler ki, buna Türkiye de dâhildir- yeniden birer ikişer ve bazı ahvâlde üçer yeni parçaya ayrılmalı, Osmanlı mirasında teşekkül etmiş olan devletçikler daha da ufalanıp İsrail karşısında mukavemet gücünü büsbütün kaybetmeliydiler. 1982 tarihli bu rapora rağmen, raporun mantığı 1975’ten itibaren fiilen tatbik sahasına konulmuştur. Küçücük Lübnan bu yahudi emeline ilk olarak muhatab olmuş ve onun beş bölgeye bölünmesi plânlanmıştır: Hıristiyan Mârûnî, müslüman sünnî, müslüman alevî, dürzî vs. Henüz yaraları kapanmamış bulunan Lübnan iç harbinin derûnî sebebi bu yahudi emelidir.

Bahsi geçen raporda komşu Suriye’nin de alevî-sünnî, kürt vesâir sûretle en az üçe bölünmesi plânlanmıştır. Bu kader aynen Irak için de mevzuubahistir. O da kürt, sünnî ve alevî olarak parçalanacaktır.

Adı geçen rapor Mısır’ın nasıl bölüneceğini anlatırken daha önce diğer arap memleketlerinde vâkî olan bölünmenin bir domino tesiri icrâ edeceği ve bunun aynen Mısır’da, Sudan’da, Libya’da, hatta Libya’nın güneyindeki Çad’da nasıl vâkî olabileceği uzun uzun anlatılmıştır.

İsrail Devleti’nin bekası hesabına plânlanan bu parçalanmanın asıl ve ehemmiyetli mihrak noktası ve hedefi Türkiye’dir. Türkiye de kürtlerle bölünecek bu sûretle Türkiye’nin “arz-ı mev’ud”a dahil olan parçası bilâhare ve daha kolaylıkla yahudinin eline geçebilecektir. İsrail’in Kuzey Irak’taki kürt oluşumuna desteğinin asıl sâiki budur.[1] Fakat İsrail kendisiyle hem-hudud olmayan Yemen, Sudan ve Çad gibi diğer arap memleketlerinde dahî bölünmenin hangi usûl ve esaslara dayanarak gerçekleştirilebileceğini dakîk bir sûrette plânlamış ve zikri geçen rapor üzerinde imal-i fikr eden ve onu geliştiren çeşitli raporlar ve eserler ortaya konulmuştur.[2]

Bugün ortalıkta dolaşan “Büyük Ortadoğu Projesi” aslında yahudinin bu emelini setretmek için ortaya atılmış ve mürevvici Amerika olarak gösterilmiştir. Hiç şüphesiz bu projede Amerika’nın da takip ettiği emeller mevcuddur. Fakat temel sâik İsrail’in bekası endişesidir ki, bu durum ileride anlatılmıştır.

Bütün bu anlatılanlar gerçekleşecek midir?!.. Bize göre hayır!.. Bunlar yahudinin kursağında kalmaya mahkûm birer hamhayaldir. Zira Kur’ânî bir hakikat olarak “Ve mekerû ve mekerallah. Vallâhu hayru’l-mâkirin”, yani “İnsanlar plân yapar, Allah’ın da bir plânı vardır. Muhakkak ki, eninde onunda Allah’ın plânı gâlip gelir.”[3] Lâkin Allah’ın plânının, yani murâd-ı ilâhînin ne olduğunu bilmek biraz zordur. Bununla beraber imkânsız da değildir. Bugün Âlem-i İslâm kaç asırdır terâküm etmiş bulunan ihmalin doğurduğu istihkâkına kefâret teşkil etmek üzere bedel ödemektedir. Türkiye’deki başörtüsü zulmünden Filistin’de yarım asırdır devam eden mezâlime ve hatta bugün Irak’taki zulümlere kadar bütün olup bitenler İslam Âlemi çapında Müslümanlar’ın istihkâkını tebdîle medar olacak bir kefâretten ibârettir. Bu kefâret üzerimizdeki celâlî tecellîyi cemâle inkılab ettirinceye kadar devam edeceğe benzer. Bu da uzak değildir. Zira herhangi bir müslümana sırf imanından ve bundaki ısrarından dolayı vâkî zulüm yalnız onun şahsî günahlarına değil; tekmil İslâm Âlemi’nin günahlarına kefâret teşkil eder. Zulüm ne kadar çoğalırsa Müslümanlar’ın tecellî-yi ilâhîde kahırdan lütfa muhatab olmaları o kadar yakınlaşmış demektir. Şimdi de bu zikrettiğimiz delile munzam delillerle önce Türkiye’nin, sonra da İslam Âlemi’nin murâd-ı ilâhî icabınca arz edeceği vecheyi bir nebze izah edelim. Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kadir Mısıroglu, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 2 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: