Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Siyer-i Nebi’ Category

Eğitimci Olarak Hz. Muhammed

Posted by Site - Yönetici Nisan 19, 2008

Eğitimci Olarak Hz. Muhammed

Eğitimci Olarak Hz. Muhammed


Hz. Peygamber’in temel görevinin dinî ve dünyevî tüm meselelerde insanları eğitmek olduğu söylenebilir. Bu bakımdan bizzat kendisi; “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim” buyurmuştur (İbn Mâce, Mukaddime 17). Hz. Peygamber’in eğitimi, insanlara her yönde faydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan bilgilerin kişilerin hayatına yansıyarak faydalı hâle gelmesi esasına dayanıyordu. O, bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın emrine uyarak; “Rabbim, benim ilmimi artır!” (Tâhâ, 20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah’a yalvarır ve bu uğurda çaba sarfederken, diğer taraftan; “Allahım, bana öğrettiğinle faydalanmayı nasîbet!” (İbn Mâce, Mukaddime 23) diye yakarıyor; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım” (Müslim, Zikr 73) diyerek de bilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduğunu belirtiyordu.

Bu ölçüler içerisinde Peygamber Efendimiz ashâbını Medine’ye hicretten önce Mekke döneminde Dâru’l Erkam’da, Hicretten sonra da Mescidü’n-Nebî’de ve Suffa’da yoğun bir şekilde eğitim ve öğretime tâbi tutmuştu. Tabiatıyla eğitim, bütün bir hayatı ilgilendirdiğinden; Hz. Peygamber evlerde, çarşıda, pazarda, yolda, bir sefer sırasında, harp halinde iken vesâir durumlarda gerekli olan her yerde, her fırsat ve vesile ile eğitim görevini yerine getiriyordu. Eğittiği kişilerin şahsî ihtiyaçları, ferdî farklılıkları, kâbiliyet ve kapasiteleri Hz. Peygamber tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz, kendisi hâricinde eğitim ve öğretim için görevliler de tayin etmişti. Okuma-yazma, basit matematik, Kur’an tilâveti, temel dinî bilgiler, hayatta uygulanacak pratik mâlumât bu şekilde öğretmenler tarafından veriliyordu. O sıralarda Arap Yarımadası’nda okuma-yazma seviyesi son derece düşük olduğundan, yeterli müslüman öğretmenin bulunmadığı ilk yıllarda Hz. Peygamber, gayr-i müslim öğretmenlerden istifâde etmekte bir beis görmemişti. Meselâ Bedir gazvesinde müşriklerden elde edilen esirler arasında okuma-yazma bilenlerin, hürriyetlerine kavuşabilmeleri için, on müslümana okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. İlk yıllarda müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere Medine Yahudilerine ait okullara gönderilmişti. Peygamber Efendimiz kadınların eğitim ve öğretimi ile de meşgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlara ayırdığı bir gününde onlara konuşmalar yapıp ders veriyor, sorularını cevaplandırarak problemleri ile ilgileniyordu. Ayrıca Hz. Âişe başta olmak üzere Rasûlüllah’ın zevceleri ve Ashâbın âlim hanımları öğretim faâliyetlerinde Hz. Peygamber’e yardımcı oluyorlardı. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz henüı o sırada okuma-yazma bilmeyen zevcesi Hz. Hafsa’ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmişti.

Komutan Olarak Hz. Muhammed

Kureyş müşrikleri başta olmak üzere İslâm düşmanlarının faaliyetleri ve İslâm’ın varlığına müsaade ve müsamaha göstermeyen tavırları, İslâm’ın yeterli bir güç ve otoriteye kavuştuğu Medine’ye hicretten itibâren düşmana karşılık vermeyi gerekli kılmış ve bunun bir sonucu olmak üzere, Hz. Peygamber’in hayatında savaşlar, kaçınılmaz olarak zaman zaman ortaya çıkıp hayatının sonuna kadar devam etmişti. Bu sebeple tertiplenen askerî seferler göstermiştir ki; Hz. Peygamber fevkalâde yüksek bir komuta güç ve dirâyetine, eşsiz bir askerî kâbiliyete sahip idi. Savaş usûl ve taktikleri, hücum, savunma ve manevra şekilleri konusunda mükemmel bilgileri, savaş araç ve gereçleri hususunda yeni gelişmeleri tâkip ederek başarı ile uygulama hassâsiyeti vardı. Son derece cesaretli ve şecâatli olduğundan Uhud ve Huneyn gazvelerinde olduğu gibi savaşın en hararetli ve kritik anlarında şiddetli düşman hücumları karşısında Ashâbın tereddüte düştüğü, bazılarının dağıldığı sıralarda bile sebat gösterir, en tehlikeli anlarda ashâbı O’nun yanına sığınarak kendilerini korurlardı. Son ana kadar savaşın kesin sonucu bilinemeyeceğinden, düşmanın muzaffer göründüğü durumlarda bile metânetini kaybetmez ve akl-ı selîm ile düşünerek dağılan kuvvetlerini toplayıp karşı taarruzu gerçekleştirerek üstünlük sağlardı. İstihbârâtın askerlikteki önemini gayet iyi bildiğinden cihad öncesinde, savaş sırasında ve sonrasında düşman faaliyetleri konusunda bilgiler toplamaya özen gösterir, küffar arasında devamlı istihbârât elemanları bulundururdu. Zaman zaman bu maksatla ve çevre emniyetini sağlamak üzere keşif kolları da çıkarmıştır. Sefer sırasında, özellikle mola verildiği anlarda ani bir düşman baskınından emin olabilmek üzere nöbetçiler çıkarır, Müslümanların birbirleriyle anlaşmalarını sağlamak ve morallerini takviye etmek üzere savaş sırasında kullanılacak ve İslâmi unsurlar içeren parolalar belirlerdi. Ayrıca Hz. Peygamber’in her gazvesinde ve çıkardığı her seriyesinde sancak ve bayraklar kullanılmıştır. O’nun yaptığı savaşlarda düşmanı tesirsiz hale getirecek baskın ve pusulara yer verildiği gibi, gerektiğinde düşman kuvvetlerin arasını açacak bir takım hilelere de başvurulabiliyordu. Özellikle soğuk harple düşmanı yıpratma, psikolojik baskı altına alarak moral olarak mağlup etme ve böylece direnme gücünü kırma usûlü Hz. Peygamber tarafından uygulanmıştır. Böylelikle mümkün olan en az ölçüde kan dökülerek düşman etkisiz hale getirilmiş oluyordu. Esasen Hz. Peygamber kan dökmekten asla hoşlanmazdı. Başlangıçta savaşın çıkmaması için üzerine düşen tüm çabayı sarfediyor, sulh yollarını deneyip bu hususta düşman tarafa mutlaka teklifte bulunuyordu. Bu bakımdan Hz. Peygamber nazarında sulh asıl olup; harp, geçici idi. Yalnız Hz. Peygamber’in sulh anlayışı, çevrede hakim batıl güçlerin, idâresi altında bulunan halk üzerinde baskı kurarak, sultalarını sürdürüp zulüm ve haksızlık icrâ etmelerine seyirci kalmayı; insanların inanç ve düşünceleri sebebiyle tâkip altında tutulup baskıya, eziyet ve işkencelere mârûz bırakılmalarına göz yummayı gerekli kılmıyordu. Hz. Peygamber’in sulh anlayışına göre; insanlar inançlarını belirlemede tamamıyla serbest tutulmalı, hür irâdeleri ile diledikleri iman çizgisini hiç bir baskı söz konusu olmaksızın bizzat kendileri belirlemeli idiler. Elbette insanlara hak ve hidayet yolunu gösterecek İslâm tebliğcileri de bu sulh vasatında hak ve hakikatın apaçık delillerini insanlara anlatarak, onları gerçeklere eriştirme görevini yerine getirecekler, ama hiç kimseyi İslâm’a girme konusunda zorlamayacaklardı. Ne var ki hakkın varlığım hazmedemeyen bâtıl gücün temsilcileri İslâm’ın bu şekilde sulh içinde tebliğine engel olduklarından ve inananları baskılar altında tutarak onlara hayat hakkı tanımadıklarından, Hz. Peygamber açısından harp kaçınılmaz oldu. Bu durumunda bile Hz. Peygamber kan dökülmesini istemiyor, bu konuda gerekli tedbirleri alıp lüzumlu emir ve tâlimatlarını veriyordu. Meselâ düşmanla karşı karşıya gelinip harp vaziyeti alındığı bir sırada dahi harp başlamadan önce düşman kuvvetlerini İslâm’ı kabul etmeye mutlaka çağırır, bu teklif reddedilince sulha davet edip andlaşma yapma yolunu deneyerek savaşa sebebiyet vermemek ister; yaptığı barış ve itaat önerileri kabul edilmeyince savaşa artık düşman taraf sebep olduğu için çaresiz karşılık verirdi. Ayrıca düşman saldırmadan, saldırıya geçmeme; harp sırasında harbe katılmayıp geride kalan kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, din adamlarına dokunmama; savaş anında düşmanın hayati organlarını değil, el, ayak, bilek, dirsek, diz gibi mafsallarına hamlede bulunarak onları öldürmeksizin hareket kabiliyetinden mahrum edip etkisiz hale getirme; esir olup emân dileyene emân verme; câhiliye döneminde olduğu gibi düşman ölülerinin gözünü oyup kulağın: burnunu kesip parmaklarını doğrayıp karnını yararak intikam duygularını tatmin etme yoluna gitmeme; yine câhiliye devrinde sırf intikam olsun ve kalan düşmanlara sıkıntı versin diye maktûl düşen düşman ölülerini kızgın arazide kokuşup yırtıcı hayvanlara yem olarak bırakma şeklinde icra edilen gayr-i insânî uygulamanın terkedilerek düşman ölülerinin de defnedilmesi gibi emirleri, O’nun komutasında cereyan eden muharebelerde ve çıkardığı seriyyelerde verdiği tâlimat arasında yer almaktadır.

Âile Reisi Olarak Hz. Muhammed

Hz. Peygamber, henüz gençlik yıllarında yirmi beş yaşında iken Mekke’de Hz. Hatice ile evlenerek bir aile yuvası kurmuştu. O sıralarda birden çok kadınla evlenmek, Araplar arasında son derece yaygın bir âdet olmakla beraber Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice vefat edinceye kadar başka bir kadınla evlenmemişti. Hz. Hatice vefat ettiği zaman Peygamber Efendimiz elli yaşında idi. Daha sonraki yıllarda özel bir takım sebep ve hikmetlerle Hz. Peygamber birden çok kadınla evlendi. Bu evliliğin sebeplerini, İslâm düşmanlarının yaptığı gibi nefsânî ve şehevânî arzulara bağlamak aslâ doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber’in çok evliliği iddiâ edildiği gibi böyle bir sebebe bağlı olsaydı, bu evliliklerin Hz. Peygamber’in söz konusu arzuyu daha ziyâde duyacağı gençlik yıllarında ve ilk evliliğini hemen takip eden seneler içerisinde cereyan etmesi gerekirdi. Halbuki Hz. Peygamber, tam yirmi beş yıl sâdece Hz. Hatice ile evli kalmış, onun vefatından sonra kendisi elli yaşını geçmiş olduğu halde şartlar gerekli kıldığı için yeni evlilikler yapmıştı. Bazan evlilik dolayısıyla temas kurulan ve yakınlık sağlanan yeni kitlelere İslâm’ın iletilebilmesi düşüncesi, bazan evleneceği zeki, kâbiliyetli ve bilgili eşi vasitasıyla kadınları İslâmi esaslara göre daha rahat eğitebilme arzusu, bazan savaş dolayısıyla ortaya çıkan şiddetli düşmanlık ve kini onlar arasından evlilik yaparak bertaraf edip muhâtap kitlelerini celbetme lüzumu, bâzan İslâm hukûkunun getirdiği yeni bir hükmü bizzat Hz. Peygamber’in tatbik ederek topluma örnek olma zorunluluğu gibi dinî, siyâsî, hukûkî, sosyal bir çok sebep ve hikmet Hz. Peygamber’in çok evlenmesini gerekli kılmıştı.
Peygamber Efendimizin zevcelerinin toplam sayısı on bir olup şunlardı: Hatice bint Huveylid, Sevde bint Zem’a, Âişe bint Ebûbekir, Hafsa bint Ömer, Zeyneb bint Huzeyme, Ümmü Seleme bint Ebû Ümeyye, Zeyneb bint Cahş, Cüveyriye bint eIHâris, Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyân, Safiyye bint Huyey ve Meynûne bint el-Hâris. Reyhâne ve Mâriye ise câriyeleri idi.
Hz. Peygamber’in zevcelerinden Hz. Hatice, Mekke’de peygamberliğin onuncu yılında, Zeyneb bint Huzeyme ise Medine’de Hicretin dördüncü yılında vefat etmişti. Bu sebeple Peygamber Efendimizin bir arada dokuz eşi bulunmuş ve bu sayıya da vefatına yakın bir zamana varıncaya kadar uzun bir sürede evlilik zarûreti çıktıkça aralıklarla ulaşılmıştır. Hz. Peygamber’in bu zevcelerinden Hz. Aişe dışındakilerin tamamı Rasûlullâh ile evlendikleri sırada dul idiler ve pek çoğunun eski eşlerinden çocukları vardı; üstelik çoğu yaşlı da idi. Bu durum da, Hz. Peygamber’in evliliğini gerekli kılan özel bir takım sebep ve hikmetlerin mevcut olduğunun delilidir.

Hz. Peygamber’in hanımlarının Mescid’e bitişik olarak inşa edilmiş birer odaları vardı. Peygamber Efendimiz her gün sıra ile bir eşinin yanında kalırdı. Hepsine karşı güler yüzlü davranır, ilgi gösterir, ev işlerinde onlara yardım eder, söküklerini kendisi dikiverir, aralarında adâletle muâmelede bulunur, hiç birine diğerinden ayrı davranmazdı. Zaman zaman onlarla şakalaşır, gönüllerini alırdı. Hayatı boyunca Hz. Peygamber’den hanımlarına karşı kötü bir söz veya davranış sadır olmamıştır.
Peygamber Efendimiz, hizmetinde bulunan görevlilere, karşı da asla sert ve haşin davranmaz; kendi yediklerinden onlara da yedirir, giydiklerinden onlara da giydirirdi. Küçük birer odadan ibâret olan hâne-i saâdetleri son derece sâde, ama temiz idi. Bazan bir hasır, bazan yünden dokunmuş bir ihram, bazan da içi hurma lifleri ile doldurulmuş deri kaplı bir yatak Hz. Peygamber’in oda döşemesini ve yatağını oluşturuyordu. Her konuda olduğu gibi bu hususta da lüks ve israftan kaçınarak sadeliği tercih eden Hz. Peygamber, bazı zevcelerinde görülen daha iyi imkânlarla daha müreffeh bir yaşayış arzu ve isteği üzerine Kur’an’da da temas edildiği üzere “Şayet dünya hayatını ve süslerini istiyorlarsa bağışta bulunarak kendilerini güzellikle salıvereceğini, ama şayet Allah’ı, peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorlarsa Allah’ın iyi davrananlar için büyük bir mükâfaat hazırladığını (el-Ahzâb, 33/28-29) belirterek tavrını açıkça ortaya koymuştu. Tabiî ki Hz. Peygamber’in zevceleri bu ikâz üzerine beşer olma sıfatıyla bir an için içlerinden geçen daha rahat yaşama arzu ve isteğini terkedip Hz. Peygamber’in yanında kalmayı ve O’nun sade yaşayışına ortak olmayı dünya lüksüne tercih ettiler.

Peygamber Efendimiz, aile hayatında, özel yaşayışında ahlâkında, dini tebliğinde, devlet idaresi ve askerî komutasında, eğitim ve öğretiminde, kısacası tüm sözleri, hareketleri ve davranışlarında bütün müslümanlar için güzel bir örnek idi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Andolsun ki Rasûllâh’ta sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır” (el-Ahzâb, 33/21).

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Muhammed ( s.a.v ), Siyer-i Nebi, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Tarihi | Etiketler: , | Leave a Comment »

En Sevgili’nin Hilyesi/Şemâili…

Posted by Site - Yönetici Şubat 13, 2008

Peygamberimizin Şemaili,En Sevgili’nin Hilyesi,Şemâili…

En Sevgili’nin Hilyesi/Şemâili…

Sevgili Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’i en iyi tanıyanlardan biri olan Hazret-i Ali kerramellâhü vecheh, onun güzel ahlâk ve mübârek şemâilini şöyle vasfediyor:

“Resûlüllah (s.a.v.), son derece nezîh ve kibardı. Hiçbir şeye bağırıp çağırmazdı. Çarşı ve pazarda sâkindi. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi. Dâima affeder, müsâmahakâr davranırdı. Hiçbir şeye eliyle vurduğu görülmemiş, sadece cihad esnasında vurmuştur. Hiçbir kadın ve hizmetçiye vurmamış, hiçbir kimseden intikam aldığı görülmemiştir. Ancak Allâh’ın haram kıldığı şeyler müstesnâ… Allâh’ın haram kıldığı şeylerden biri çiğnendimi, ona öfkelenir, âdeta aslan kesilirdi.

İki şey arasında muhayyer bırakılırsa, kolay olanını seçerdi.

Hâne halkı arasında onlardan biri gibi olur, ev işlerine bakar, yardım ederdi. Kendi işini kendi görür, koyun sağar, temizlik yapardı.

Dilini gerektiğinde kullanır, boş sözlerle meşgul etmezdi.

İnsanları birleştirmeye çalışır, nefret ettirmezdi.

Her kavmin büyüğüne, onun haysiyetine yakışır şekilde itibar gösterirdi. Onlara, mevkilerine uygun tarzda adamlar gönderirdi.

Herkese güler yüz gösterir, ashâbını gözetir, hâl ve hatırlarını sorar, onları arardı.

İyiyi sever, çirkini beğenmezdi.

Her işte orta yolu tutar; ihtilâfı, aşırılığı sevmezdi.

Her şeye lâyık olduğu değeri verirdi. Hakka riâyete çok dikkat eder, hakkı aslâ çiğnemezdi.

İnsanların hayrını diler, hayatlarını korurdu. Herkese nasîhat eder, iyiliğini isterdi. Yardım edenleri, birbirinin hayrına çalışıp birlik olanları severdi.

Bir yere oturup kalkarken dâima Allâh’ı zikrederdi. Bir cemaatin yanına vardığında, nerede yer varsa oraya otururdu. Başkalarına (rahatsızlık verip omuzlarına) basarak dip sedire (baş köşeye) geçmek istemezdi, ümmetine de bunu tavsiye ederdi. Meclisinde eşitliğe çok dikkat eder, birini diğerine üstün tutmazdı. Bir şey sorana rahatlıkla cevap verir, herkesin ihtiyacını görmeye çalışır, koşardı. İnsanların hepsine bir baba gibi davranırdı…

“Hak hususunda (hukuk mevzuunda), onun nazarında bütün insanlar eşitti. Onun meclisi ilim, hayır, feyz, hayâ ve emniyet meclisi idi… Yüksek sesle konuşulmaz, kimsenin ayıbı söylenmez, kusurlar dile dolanmazdı. Herkes müsâvi idi, insanların biribirine üstünlüğü ancak takvâsıyla olurdu. Meclisinde küçükler sevilir, büyükler sayılır, ihtiyaçlar karşılanır, garipler barınır himâye görürdü.

O, dâima güler yüzlü ve neşeli idi. Ahlâkı yüceydi. Yumuşak huylu idi, lûtuf ve ihsanda bulunmayı severdi. Katı yürekli aslâ değildi. Bağırıp çağırmaz, gürültü koparmazdı. Ayıplayıcı ve cimri değildi.

Sevmediklerinden yüz çevirir, hoşlanmadığı bir soruya cevap vermez, sükût ile karşılık vermiş olurdu.

Kendisi için dünyada üç şeyi terk etmiştir: Kavga, kibr u gurûr ve mâlâyânî (boş, lüzumsuz söz ve fiil).

İnsanlar hakkında da üç şeyi bırakmıştır; dolayısıyla kimseyi zemmetmez, kusurlarını araştırmaz ve ayıplamazdı; ancak sonu hayırlı olacaksa konuşurdu.

O söze başlayınca, yanındakiler başlarında kuş varmış da (âdeta onu uçurtup kaçırtmamaya çalışır gibi) sâkin sâkin dinlerlerdi. Ancak o sözünü bitirip susunca konuşurlardı. Onun yanında aslâ çekinmezlerdi. İçlerinden konuşan olursa sükûnetle dinler, sözünü bitirmesini beklerdi.

Ashâbı bir şeye gülerse, o da gülerdi; onların hayret ettiği bir şeyi, o da hayretle karşılardı. Bir yabancı gelip bir yanlışlık yaparsa, onun yaptığı kabalığa sabır gösterir, müsâmaha ile karşılardı.

Bir hâcet sahibi bir şey istese, onu vermelerini emrederdi. Kimsenin fazla övmesini istemez, kimsenin sözünü kesmezdi. Şayet haddi aşarsa, o zaman keser veya oradan ayrılırdı.

Gâyet sâkin, yumuşak tabiatlı, cömert, düzgün konuşan, muâşereti (geçimi) gâyet tatlı ve en şerefli bir âiledendi. Onu ilk defa gören kimseyi, bir heyecan kaplardı; fakat görüşüp konuşunca (rahatlar) ve onu severdi. Onu vasfedenler şöyle derlerdi: ‘Ondan önce de, ondan sonra da onun benzerini görmedim.”

(Şemâil-i Tirmizî’den hulâsa edilmiştir)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Muhammed ( s.a.v ), Siyer-i Nebi, Tavsiyeler, Türkiye | Leave a Comment »

KIBLENİN DEĞİŞMESİ

Posted by Site - Yönetici Şubat 6, 2008

al aqsa , mescid-i aksa, kudus,kubbetussahra,KIBLENİN DEĞİŞMESİ

KIBLENİN DEĞİŞMESİ


İslâm’ın ilk yıllarında namaz, Beyt-i Makdis’e (Kudüs’e) doğru kılınıyordu. Ancak, Hicret’ten önce Rasûlullah (s.a.s.) Mekke’de namaz kılarken, mümkün mertebe Kâbe’yi arkasına almaz; Kâbe, kendisiyle Beyt-i Makdis arasında kalacak şekilde, Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacer-i esved arasında namaza dururdu. Böylece hem Kâbe’ye hem de Kudüsteki Mescid-i Aksa’ya yönelmiş oluyordu. Hicretten sonra Medine’de Mescid-i Aksa’ya yöneldiğinde Kâbe’nin arka tarafta kalmasından Rasûlullah (s.a.s.) üzüntü duyuyor, kıblenin Kâbe’ye çevrilmesini içten arzu ediyordu.(160) Çünkü Kâbe, atası Hz. İbrahim’in kıblesiydi.


Hicretten 16-17 ay kadar sonra, Şaban ayının 15’inci günü Hz. Peygamber (sa.s.) Medine’de Selemeoğulları Yurdu’nda öğle namazı kıldırırken, ikinci rek’atın sonunda;(161)
“Yüzünü gök yüzüne çevirip durduğunu görüyoruz. Seni elbette hoşnut olduğun kıbleye çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir. (Ey mü’minler) siz de nerede olursanız, (namazda) yüzlerinizi, onun tarafına çeviriniz…” (el-Bakara Sûresi, 144) anlamındaki âyet nâzil oldu. Hz. Peygamber yönünü hemen Kudüs’ten Mescid-i Harâm’a çevirdi. Cemâat da saflarıyla birlikte döndüler. Kudüs’e doğru başlanılan namazın, son iki rek’atı, Kâbe’ye yönelinerek tamamlandı. Bu yüzden Selemeoğulları Mescidine “Mescid-i Kıbleteyn” (iki kıbleli mescid) denilmiştir

 

BEDİR SAVAŞI (17 Ramazan 2 H/13 Mart 624 M.)


“Siz güçsüz bir durumda iken Allah size Bedir’de yardım etmişti”. (Âl-i İmran Sûresi, 123)

a) Kureyş’in Gönderdiği Kervan
Kureyş Medine’yi basıp Rasûlullah (s.a.s.)’i öldürmek, Müslümanlığı ortadan kaldırmak için hazırlanıyordu. Yapılacak savaşın masraflarını karşılamak üzere, Ebû Süfyân’ın başkanlığında büyük bir ticâret kervanını Medine yolu ile Şam’a göndermişlerdi. Nahle Vâdisinde öldürülen Hadramî oğlu Amr’ın kardeşi Âmir, Mekke sokaklarında çırılçıplak:
-“Vâh Emrâh, vâh Amrâh…” diyerek dolaşıyor, halkı savaşa ve intikama teşvik ediyordu. Kervan döner dönmez, Medine’ye hücûm edeceklerdi.

Gönderdiği seriyyeler (keşif birlikleri) vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.s.), Mekke’de olup bitenleri, yapılan hazırlıkları tamâmen öğrenmişti. Ebû Süfyân’ın idâresindeki ticâret kervanından elde edilecek kazanç, Müslümanlarla yapılacak savaş için kullanılacaktı. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.s.) Şam’a giderken engel olmak üzere “Uşeyre” denilen yere kadar bu kervanı tâkip etmiş fakat yetişememişti. Dönüşünü haber alınca, kervanı ele geçirmek üzere, Ramazan’ın 12’inci günü Abdullah b. Ümmi Mektûm’u imâm bırakarak 313 kişi ile Medine’den çıktı. Yolda ensârdan Ebû Lübâbe’yi Medineye muhâfız tâyin ederek, geri çevirdi. 8 kişi de mâzeretleri sebebiyle izin aldıklarından 64’ü muhâcir, diğerleri de ensârdan omak üzere 305 kişi kaldılar. 6 zırh, 8 kılıç, 3 at, 70 develeri vardı. Binek yetişmediği için develere nöbetleşe biniyorlardı.
Ebû Süfyan, dönüşte Müslümanların kervana saldırma ihtimâline karşı Mekke’ye haberci göndererek korunması için yardım istemişti. Esâsen aylardan beri savaş hazırlığı içinde olan Mekkeliler kervanı kurtarmak ve Müslümanlardan intikam almak üzere Ebû Cehil’in komutasında 950-1000 kişilik bir ordu ile hareket ettiler. Ebû Leheb’den başka bütün Kureyş ulularının katıldığı bu ordunun 200’ü atlı, 700’ü develi, diğerleri de yaya idi. Zırh, ok, mızrak, kılıç gibi her türlü savaş âlet ve silahları tamamdı. Ebû Leheb, hastalığı sebebiyle sefere katılamamış, yerine bedel göndermişti.

b) İki Tâifeden Biri
Kervanı araştırdığı esnâda, yolda Safrâ yakınlarında Zefiran Vâdisi’nde Kureyş’in büyük bir ordu ile kervanı kurtarmak üzere Medine’ye doğru yürümekte olduğunu haber alan Rasûlüllah (s.a.s.) durumu Müslümanlara anlatarak: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Muhammed ( s.a.v ), Peygamberler, Siyer-i Nebi, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Tarihi | Leave a Comment »

İlahi – Medineye Varamadım – Mustafa Taşkaya

Posted by Site - Yönetici Mayıs 11, 2007

İlahi – Medineye Varamadım – Mustafa Taşkaya

Posted in Çocuklar İçin İlahiler, Belgesel, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Muhammed ( s.a.v ), Hac İbadeti, Kabe, Namaz, Peygamberler, Siyer-i Nebi, Tavsiyeler, Türkiye, Video, İlahi Ve Kasideler, İlahiler - Mustafa Taşkaya, İlginç, İslam | 9 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: