Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 24 Mar 2014

İmam-ı Rabbani Ahmed-i Fârûkî Serhendî (ks)

Posted by Site - Yönetici Mart 24, 2014

İmam-ı Rabbani Ahmed-i Fârûkî Serhendî (ks)

İmam-ı Ahmed Rabbani hazretleri, Hindistan’da yetişen en büyük veli ve alim. Ariflerin ışığı, velilerin önderi, İslamın bekçisi, müslümanların baştacı, müceddid, müctehid ve İslam alimlerinin gözbebeğidir. İnsanların itikad, ibadet ve ahlak hususunda doğruyu öğrenmelerini, öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerini sağlayan, insanları Allahü teâlânın rızasına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen İslam alimlerinin büyüklerindendir .

İsmi, Ahmed bin Abdülehad bin Zeynel’abidin’dir. Lakabı Bedreddin, künyesi Ebü’l-Berekat’dır. 1563 (H.971) senesinde Hindistan’ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu. İmam-ı Rabbani ismiyle tanınmıştır. İmam-ı Rabbani, Rabbani alim demek olup, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksiz ve kamil, olgun alim demektir. Hicri ikinci bin yılının müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı “Müceddid-i elf-i sani”, ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, “Sıla” ismi verilmiştir. Hazret-i Ömer’in soyundan olduğu için ,”Faruki” nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, “Serhendi” denilmiştir. Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, İmam-ı Rabbani Müceddid-i elf-i sani Şeyh Ahmed-i Faruki Serhendi’dir. (kuddise sirruh)

Babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarının büyük alimleri, salih ve faziletli kimseleri idiler. Babası Abdülehad Efendi din ve fen ilimlerinde yetişmiş, tasavvufta da en son mertebeye ulaşmıştı. Gençliğinde ilmi yaymak, insanlara hizmet etmek, doğru yolu göstermek için seyahat ettiği sıralarda, Hindistan’ın meşhur kasabalarından Skendere’ye gitmişti. O memleketten asil bir aileye mensub saliha bir hanım, firasetiyle Abdülehad Efendinin mübarek bir zat olduğunu anlayıp, ona; “Kendi kucağımda terbiye edip büyüttüğüm, iffet ve ismet cevheri bir kız kardeşim vardır. Böyle saliha bir kızın sizinle nikahlanmasını arzu ediyorum. Bu ricamı kabul edeceğinizi umarım.” diye haber gönderdi. Abdülehad Efendi bir müddet düşündükten sonra teklifi kabul edip, o kızla nikahlandı. Bu evliliklerinden İmam-ı Rabbani hazretleri doğdu.

İmam-ı Rabbani hazretleri çocukluğunda şiddetli bir hastalığa tutulmuştu. Evlerinde büyük bir üzüntü hasıl olup, vefat edeceğini zannetmişlerdi. O zamanın meşhur velilerinden ve Abdülkadir-i Geylani’nin yolunun büyüklerinden Şah Kemal Kihteli Kadiri’ye götürüp duasını istediler. Şah Kemal Kadiri, İmam-ıRabbani’yi görünce büyük bir hayranlıkla bakarak babasına; “Hiç üzülmeyiniz. Bu çocuk çok yaşayacak, ilmiyle amil, büyük bir alim ve eşsiz bir veli olacak.” demiş ve çocuğun elinden tutup, öpmüştü. Muhabbetle sarılmalarından dolayı, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin feyzi ve nuru, mübarek vücudunu kapladı.

Şah Kemal Kadiri, İmam-ı Rabbani hazretleri hakkında çok güzel ve büyük müjdeler verdi. İmam-ıRabbani yedi-sekiz yaşlarında iken Şah Kemal Kadiri vefat etti.

İmam-ı Rabbani hazretleri ilk tahsiline, babasından ders alarak başladı. Babasından okuyup Arapçayı öğrendi. Küçük yaşta Kur’an-ı kerimi ezberledi. Sesi güzel olduğundan, Kur’an-ı kerimi bülbül gibi okurdu. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını da zamanının meşhur alimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada, çeşitli ilimlere ait küçük kitapları ezberledi. Babasından aldığı dersleri tamamlayınca, Siyalkut şehrine gidip orada, Mevlana Kemaleddin Keşmiri’den ilim öğrendi. Mevlana Kemaleddin meşhur alim Abdülhakim-i Siyalkuti’nin de hocası olup, zamanının en yüksek alimi idi. Bazı hadis kitaplarını da Şeyh Yakub-ı Keşmiri’den okudu. Kadı Behlul-i Bedahşani’den; hadis, tefsir ve bazı usul ilimlerinde icazet, diploma aldı. On yedi yaşında iken tahsilini tamamlayıp, bütün ilimlerden icazet aldı. Tahsili sırasında, Kadiri ve Çeşti büyüklerinin kalblerindeki feyz ve lezzeti babasından aldı. Babası hayatta iken, talebelere ilim öğretmeye başladı.

Bu sırada; Risalet-üt-Tehliliyye, Redd-i Revafid, İsbat-ün-Nübüvve adlı eserlerini yazdı. Edebiyata çok meraklı olup, fesahatı ve belagatı, sür’at-i intikali, zekasının şiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.

Bu kadar ilmi ve herkesin üstünde olgunluğu, tevazusu ile birlikte kalbi, Ahrariyye, Nakşibendiyye büyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış kitapları okuyordu. Babasının vefatından bir sene sonra, hacca gitmek üzere Serhend’den yola çıktı. Bu yolculuğunda Delhi’ye varınca, orada tanıdıklarından ve Muhammed Baki-billah’ın talebelerinden olan Mevlana Hasan Keşmiri ile görüştü. Mevlana Hasan Keşmiri, onu hocasının huzuruna götürüp, tanıştırmak istedi ve; “Bugün Ahrariyye yolunda bu ülkede başka böyle büyük bir zat yoktur. Taliblerin onun bir nazarıyla bakışıyla kavuştukları manevi derecelere günlerce çekilen çileler ve çeşitli riyazetlerle nefsin istediklerini yapmamakla kavuşmak mümkün değildir.” dedi.

İmam-ı Rabbani hazretleri, daha önce babası Abdülehad’dan da Ahrariyye yolunun ve bu yolda bulunanların üstünlüklerini ve kıymetini duymuştu. Bu yolun büyüklerinin kitaplarını okuyup onların güzel hallerini bildiği için; “Bu Hicaz yolunda, böyle büyük bir alimden, bu büyükler yolunun zikr ve usullerini almaktan daha iyi ne olur?” diyerek Muhammed Baki-billah’ın huzuruna gitti. Huzuruna girince kalbinde bir nur parladı. Mıknatıs iğneyi çeker gibi çekildi. Kalbi şimdiye kadar hiç duymadığı, bilmediği şeylerle doldu. Hacdan sonra uğrayıp istifade etmeği niyet etti ise de, kalbindeki sevgi ve arzu, kendisini bırakmadı. Ertesi gün huzuruna gelip, Ahrariyye feyzine kavuşmak şevkini arzusunu bildirdi ve hizmetinde kaldı. Edeble ve can kulağı ile sözlerine ve hallerine bağlandı. Böylece Kabe’ye gitmekten vazgeçip, Kabe sahibini istedi. Üstadının da lütuf ve himmeti ile iki ay içinde kimsede görülmeyen hallere kavuştu.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Muhammed Baki-billah’ı tanıdıktan sonra, edeple ve can kulağı ile bu hocasının sözlerine ve hallerine bağlandı. Birkaç ay sonra, hocası Muhammed Baki-billah ona icazet verdi. Böylece tasavvuf ilminde ve hallerinde de yüksek dereceye kavuştuktan sonra, memleketi olan Serhend’e dönmesi emrolundu. Hocası, talebesinden çoğunun yetiştirilmesini de ona bırakıp, onları da arkasından Serhend’e gönderdi. Hocası onun için şöyle buyurdu: “Kalblere deva, ruhlara şifa olan bu tohumu, Semerkand ve Buhara’dan getirip Hindistan’ın bereketli toprağına ektim. Taliblerin yetişip kemale gelmesi için uğraştım. O (İmam-ı Rabbani), her dereceyi aşıp, üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi aradan çekip, talebeyi ona bıraktım.”

İmam-ı Rabbani hazretleri, memleketine gelince ilim ve edep öğretmeye isteklileri yetiştirmeğe ve yükseltmeğe başladı. Şöhreti her yere yayılıp, her taraftan aşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Talebelerine Beydavi Tefsiri, Sahih-i Buhari, Mişkat-i Mesabih, Avarif-ül-Me’arif, Üsul-i Pezdevi, Hidaye ve Şerh-i Mevakıf gibi bazı din kitaplarını ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder, buna çok önem verirdi. Herkesin kalbini ilim ve nur ile dolduruyor, Muhammed aleyhisselamın dinini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının padişahlarını, vali, kumandan, alim ve hakimlerini, çok tesirli mektupları ile, dine, sünnet-i seniyyeye teşvik ediyor, çok alim ve veli yetiştiriyordu. Allahü teâlâ ona öyle manevi ilimler ihsan etmişti ki hocası Baki-billah da bu yeni ilimlere kavuşmak için huzuruna gelir, hürmetle otururdu. Hatta bir gün geldiği zaman, İmam-ı Rabbani’yi kalbi ile meşgul görüp, odaya girmedi, hizmetçiye de haber verip; “Rahatsız etme!” dedi ve sessizce kapıda bekledi. Bir müddet sonra İmam-ı Rabbani hazretleri kalkıp; “Kapıda kim var?” deyince üstadı; “Fakir Muhammed Baki.” dedi. Bu ismi duyunca kapıya koşup, edep ve tevazu ile karşıladı.

İmam-ı Rabbani hazretleri bir müddet Serhend’de talebe yetiştirmekle meşgul olup, insanlara doğru yolu anlattıktan sonra, hocası Muhammed Baki-billah’ı ziyaret için Delhi’ye gitti. Bir müddet hizmetinde kaldı ve hocası ile çok hoş sohbetleri oldu. Hallerini bulunduklarından daha yukarıya götürdüler. Bütün bu lütufları ile çok yüksek hallere, faziletlere kavuşmasına rağmen, hocası Muhammed Baki-billah’a yapılması mümkün olmayan bir edeble davranıyordu. Muhammed Haşim-i Keşmi şöyle anlatmıştır: “Hace Hüsameddin Ahmed’den işittim. Hocam İmam-ı Rabbani’yi medhedip övdükten sonra; “Mertebesi yüksek, fazileti çok olmakla beraber, edebe riayette, hocamız Muhammed Baki-billah’ın talebelerinden hiçbiri, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi değildi. Bunun için bereketler herkesten önce ona nasib oldu.” buyurdu.

İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle buyurmuştur. “Biz dört kişi, hocamız Muhammed Baki-billah’a hizmette diğerlerinden ilerdeydik. Hepimizin ayrı bir bağlılığı, ayrı bir düşüncesi vardı.Bu fakir yakinen biliyorum ki, böyle bir sohbet ve cem’iyyet, terbiye ve irşad kaynağı, Peygamber efendimizin zamanından sonra dünyada çok az görülmüştür. Gerçi insanların en hayırlısı olan Resulullah efendimiz zamanında bulunamadık, sohbetine kavuşamadık ama, Muhammed Baki-billah hazretlerinin saadetli sohbetinden de mahrum kalmadık. Bunun için bu büyük nimetin şükrünü yerine getirmek lazımdır. Onun huzurunda herkes kendi bağlılığına, muhabbetine göre bir şeylere kavuştu.”

İmam-ı Rabbani hazretleri, hocası Muhammed Baki-billah hazretlerinin ikinci defa huzuruna gidip bir müddet kaldıktan sonra, tekrar memleketine döndü. Bir müddet daha taliblere, isteklilere feyz vermekle meşgul oldu. Bu sırada pek yüksek derecelere kavuştu. Bu hallerini hocasına mektuplar yazarak bildirdi. Bundan sonra üçüncü defa hocasını ziyarete gitti. Bu ziyaretinden sonra Delhi’den Serhend’e dönüp birkaç gün kaldı ve Lahor’a gitti. Lahor şehrinde herkes, İmam-ı Rabbani hazretlerinin teşrifini büyük bir ganimet bildi. Talebelerinin en meşhurlarından olan; Mevlana Muhammed Tahir, Hace Muhammed, Mevlana Esgar Ahmed ve Mevlana Ravh Hüseyin gibi zatlar bu sırada talebesi olup, sohbetinde pişip yüksek derecelere kavuştular. İmam-ı Rabbani hazretleri Lahor’da bulunduğu sırada, oranın meşhur alimleri kendisine çok hürmet ve edep gösterdiler. Nice bilinmeyen ve çözülmesi zor meseleleri ondan sorup doyurucu cevaplar aldılar.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin Lahor’daki sohbetleri devam ederken, hocası Muhammed Baki-billah’ın vefat haberi geldi. Kalblerdeki huzur ve ferahlığın yerini, elem ve keder aldı. Bu haber üzerine, hemen Delhi’ye gidip mübarek mezarlarını ziyaret etti. Oğullarına ve talebelerinin büyüklerine taziyede bulundu. Muhammed Baki-billah hazretlerinin talebeleri, üzüntülerini ve kalblerindeki elemi, onun terbiyelerinin ve sohbetlerinin bereketleriyle gidermek için, huzurlarına gelip, Muhammed Baki-billah’a gösterdikleri gibi, İmam-ı Rabbani hazretlerine de; muhabbet, hürmet ve teslimiyet gösterdiler. Küçük büyük hepsi onu kabul edip bağlandılar.

İmam-ı Rabbani hazretleri, hocası Muhammed Baki-billah’ın her sene, vefat ettiği ay olan Cemazil-ahir ayında Serhend’den hocasının nurlu kabrini ziyarete gider ve tekrar Serhend’e dönerdi. İki üç defa da Akra’yı teşrif etti. Bundan başka Serhend’den ayrılıp başka bir yere gitmedi. Ancak, hayatının sonuna doğru, zamanın sultanının ısrarı üzerine, iki-üç sene kadar bazı beldelerde askerlerin arasında bulundu. Bunda da birçok hikmetler vardı. O yerlerin halkı bu vesile ile onun sohbetlerinde bulundular. Bereketli nazar ve teveccühlerine kavuşup, nasiblerini aldılar.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Serhend’e döndükten sonra, Kadiri tarikatının büyüklerinden olan Şah Kemal Kadiri’nin ruhaniyetinden de icazet almakla şereflendi. Bu icazeti şöyle olmuştur: Bir sabah İmam-ı Rabbani hazretleri talebeleri ile murakabe halinde iken, Şah Kemal’in torunu ve onun bütün kemalatının vekili olan Şah İskender, Kehtel’den gelip, Şah Kemal’in bereketli hırkasını İmam-ı Rabbani hazretlerinin mübarek omuzuna koydu. İmam-ı Rabbani gözlerini açınca, Şah İskender’i gördü. Tam bir tevazu ile boyunlarına sarıldı. Şah şöyle dedi: “Birkaç zamandır, hal ve rüyamda dedem Şah Kemal’i görüyorum. Bana, hırkasını size vermemi emrediyordu. Fakat, onların bu bereketli hırkasını evden çıkarıp, bir başkasına vermek bana çok ağır geliyordu. Ama tekrar tekrar emredince, emirlerine uymak lazım oldu.” İmam-ı Rabbani, o hırkayı giyip hususi odasına gitti. Bir müddet sonra odasından çıkınca, en yakın sırdaşlarına, mahremlerine şöyle söyledi: “Hazret-i Şah Kemal’in hırkasını giydikten sonra, şaşılacak çok garip hal zahir oldu. Şöyle ki, hırkayı giydiğim zaman, insanların ve cinlerin seyyidi Abdülkadir-i Geylani’yi, hazret-i Şah Kemal’e kadar devam eden bütün halifeleriyle yanımda gördüm. Hazret-i Gavs-i Rabbani Abdülkadir-i Geylani kalbimi kendi tasarruflarına aldı ve hususi nisbetlerinin ve yollarının nurları ve esrarı beni kapladı. Bense, o hallerin ve nurların denizine gömülüp o denizin dalgıcı oldum. Bir müddet bu halde kaldım. O hallerin beni kapladığı zamanda kalbime; “Beni Ahrariyye büyükleri terbiye ettiler ve işimin esası bu büyüklerin yolunda olmaktır, şimdi başka oluyor.” diye geldi. Böyle düşünürken, Ahrariyye yolunun büyüklerinin, hace-i cihan HaceAbdülhalık-ı Goncdüvani’den hocam HaceBaki-billah’a kadar bütün halifelerinin geldiğini gördüm. Benim işim ve icraatım hakkında konuşmaya başladılar. Ahrariyye büyükleri; “Bunu biz terbiye ettik. Bizim terbiyemizle zevke, hale ve kemale erişti. Siz ona ne hakla karışabilirsiniz?” dediler. Kadiri büyükleri (Rahimehümüllah) da; “Daha çocukluğunda bizim ona teveccühümüz vardır. Bizim nimet soframızdan tad almıştır. Şimdi de bizim hırkamızı giymektedir.” dediler.

Onlar böyle konuşurken Kübreviyye, Çeştiyye yollarından da birer cemaat geldi. Böylece anlaşmaya vardılar, bundan sonra bu iki şerefli nisbetten de kalbimde, büyük pay, tam bir şevk buldum.” İmam-ı Rabbani hazretleri tasavvufda, bu yolların hepsinde talebe yetiştirip feyz verdi.

İmam-ı Rabbani hazretleri, benzeri az yetişen, müstesna bir İslam alimi ve büyük bir mürşid-i kamildir. Peygamber efendimizin vefatından bin sene sonra da İslam düşmanları dine, imana insafsızca saldırmışlardı. Allahü teâlâ kullarına acıyarak, İmam-ı Rabbani gibi bir müceddid yarattı. Ona derin ilimler ihsan eyledi. Onun vasıtasıyla din düşmanlarının korkunç saldırısını durdurdu. Hakkı batıldan ayırıp, çok kalblerden batılı kaldırdı. Bu yüce İmam’ın mektup ve kitapları, insanları gafletten uyandırdı. Dünyaya ışık saldı. Yani Allahü teâlâ onu, Peygamber efendimizden bin sene sonra, din-i İslamı yenilemek ve kuvvetlendirmek için göndermişti.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin dine yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri, sağlam, ikna edici delillerle sapık fikirlerinin çürütüldüklerini, Ehl-i sünnet itikadının ve doğru din bilgilerinin yayıldığını, bid’atlerin kalktığını gören bazı sapık kimseler, ona cephe aldılar hased ve iftira etmeye başladılar.

Bunun için bazı kimselerin cefa oklarına, eziyet ve iftiralarına hedef oldu. Nice alimlerin, fadılların, kamillerin kendi yollarından ayrılıp, rehberlerini bırakıp, etrafına ve hizmetine koşuşmaları ise, hasedlerini daha da artırdı. İmam’ı tehlikeye düşürmek için, hilelere başladılar. Mesela, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid-i Bistami gibi büyük meşayihi aşağı görüyor diyerek, cahil tabakayı aldattılar. Yüksek meşayihin bildirdiği vahdet-i vücudu inkar ediyor, diyerek, görüşü kısa kimseleri İmam’dan soğutmaya başladılar. Onu sevenlere de; “Meşayih-i izamı inkar ediyor, Allahü teâlânın marifetine vasıtasız olarak kavuştum diyor.” dediler. Çeşit çeşit iftiralarda bulundular.

O zamanın sultanı Selim Cihangir Hanın devlet adamları, hatta büyük veziri, baş müftisi ve etrafındakiler Ehl-i sünnet düşmanı idiler. Halbuki İmam-ı Rabbani hazretlerinin birçok mektupları ve bilhassa ayrıca yazdığı Redd-i Revafıd Risalesi, Eshab-ı kiram düşmanlarını red etmekte, böylelerinin cahil, ahmak ve alçak olduklarını anlatmaktaydı. İmam-ı Rabbani bu risalesini Buhara’da bulunan en büyük Özbek hanı Abdullah Hana yollamıştı. “Bunu İran’da, Şah Abbas-ı Safevi’ye gösterin! Kabul ederse ne iyi, etmezse onunla harb caiz olur.” demişti. Kabul etmedi. Harb oldu. Abdullah Han, Herat’ı ve Horasan’daki şehirleri aldı. Buralarını daha evvel Safeviler almıştı. İşte bundan sonra, Hindistan’daki bozuk fırkalar, Eshab-ı kiram düşmanları elele verdiler. Sultana gidip İmam-ı Rabbani hazretleri hakkında çeşitli iftiralarda bulunarak şikayet ettiler. Sultan, oğlu Şah Cihan’ı gönderip, İmam-ı Rabbani hazretlerini, evladlarını ve yetiştirdiği talebelerini çağırıp, hepsini öldürmeğe karar verdi. Bunun üzerine Şah Cihan, bir müfti ile yanına gitti. Sultana secde caiz olduğunu gösteren bir fetvayı da götürdü. İmam-ı Rabbani’nin üstünlüğünü biliyordu. “Babama secde edersen seni kurtarabilirim.” deyince, İmam-ı Rabbani hazretleri bu fetvanın zaruret zamanında izin olduğunu, azimet ve din bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledi ve secde etmeği kabul etmedi. Çocuklarını ve talebelerini bırakıp sultana yalnız gitti. Kendisine yapılan iftiralara karşı sultana güzel ve doyurucu cevaplar verdi. Sultan yüksek hakikatleri anlıyabilecek birisi olmadığı halde, neşelendi ve serbest bırakıp özür diledi. Hatta, sultana kendisine yapılan iftiraların asılsız olduğunu açık delillerle anlatırken, orada bulunan ateşe tapıcı Hinduların büyük bir kumandanı, İmam-ı Rabbani hazretlerinin dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek müslüman oldu.

Sultanın ikna olduğunu gören iftiracı sapıklar; “Bunun adamları çoktur. Sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. Bunu serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir.” diyerek, uzun konuşmalardan sonra sultanı aldattılar. Sultan, İmam-ı Rabbani hazretlerinin, memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olan Guwalyar Kalesi’ne hapsedilmesini emretti ve hapsedildi. Bu hadiseye çok üzülen talebeleri sultana isyan etmek istediler. Bunu yapabilecek güçte idiler. Fakat İmam-ı Rabbani hazretleri onları rüyalarında ve uyanık iken bundan men etti. Sultana hayır dua etmelerini emredip; “Sultanı incitmek bütün insanlara zarar verir.” buyurdu. Kendisi de sultana hep hayır dua ediyordu. Sultanın veziri, koyu bir muhalif olduğundan, zindanda, İmam-ı Rabbani hazretlerinin başına kardeşini tayin etmiş ve çok şiddetli davranmasını emretmişti.Bu görevli ise ondan çeşitli kerametler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hatta neşe görerek tövbe etti. Bozuk itikadını terkedip Ehl-i sünneti seçti ve halis talebelerinden oldu. Kalede hapis bulunan binlerce kâfir, onun bereketi ve sohbetleri ile müslüman olmakla şereflendi. Birçok günahkar tövbe etti. Hatta bazıları yüksek alim oldu. İmam-ı Rabbani hazretleri hapiste üç sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişman oldu. Hapisten çıkarıp ikram ve ihsan eyledi. Hatta halis talebesinden ve sadık dostlarından oldu. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonra serbest bırakıp, hürmetle vatanına gönderdi. Hapisteki bu sıkıntılardan ve uğradığı dertlerden sonra, evvelce bulundukları hallerin ve makamların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak memleketine döndü. İmam-ı Rabbani hazretleri önceleri; “Yetiştiğim derecelerin üstünde, daha çok makamlar vardır. Onlara yükselmek celal sıfatı ile, sert terbiye edilmekle olabilir. Şimdiye kadar cemal sıfatı ile okşanarak terbiye edildim.” buyurmuştu. Talebesinden bir kısmına; “Elli ile altmış arasında üzerime dertler, belalar yağacak.” buyurmuştu. Buyurduğu gibi oldu. O makamlara da yükselmek nasib oldu.

İmam-ı Rabbani hazretlerini hapsettiren Selim Cihangir Hanın oğlu Şah Cihan, padişah olmak için babasına karşı geldi. Askeri çok ve babası tarafındaki kumandanların çoğu kalbden kendisine bağlı olduğu halde zafer kazanamadı. O zamanın velilerinden birine halini anlatıp dua istedi. O veli dedi ki: “Senin zafer kazanman için vaktin dört kutbunun sana dua etmesi lazımdır. Bunlardan üçü seninle beraber ise de, en büyükleri olan dördüncüsü bu işe razı değildir. O da İmam-ı Rabbani Müceddid-i elf-i sani hazretleridir. Şah Cihan, İmam’ın huzuruna gelip dua etmesi için yalvardı. Fakat, İmam-ı Rabbani onun babasına karşı gelmesine mani olup nasihat etti. “Babana git, elini öp, gönlünü al, yakında vefat edecek, saltanat sana kalacaktır.” diye müjde verdi. Şah Cihan emirlerini dinleyip arzusundan vazgeçti. Bir zaman sonra 1627 (H.1037) de babası vefat edince saltanata kavuştu.

Müslümanların zayıf düştüğü, küfrün, sapıklığın, zulmetin, felsefecilerin ve sapık kimselerin her tarafı kapladığı bir zamanda, binlerce kâfir, çok sayıda fasık ve facir onun güzel hallerini görüp, sohbetini işitip tövbe ederek salih müslüman oldu. Uzaktan yakından pek çok kimse, rüyada ve uyanık iken onu görerek yanına koşmuş, huzuruna geldiklerinde gördüklerini aynen bulmuşlardır. Alim, salih, genç, ihtiyar binlerce kimse onu görüp, sohbetinde bulununca, feyz alarak kalbleri zikreder olmuştur. Huzurundaki pek çok talebeyi hallere, yüksek derecelere kavuşturmuştur. Her an kerametleri görülür feyz ve bereket yayardı. Kerametlerinin altı binden fazla olduğu bildirilmiştir.

Zamanının alimleri, İmam-ı Rabbani hazretlerine “Sıla” ismi ile hitab ettiler. Sıla, birleştirici demektir. Çünkü, o, tasavvufun İslamiyetten ayrı bir şey olmadığını İslamiyete uygun bir şey olduğunu isbat ederek, ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu vasl etmiş, birleştirmiştir. Bir hadis-i şerifte; “Ümmetimden Sıla isminde biri gelir. Onun şefaati ile çok kimseler Cennet’e girer.” buyrularak onun geleceği haber verilmiştir. Bu hadis-i şerif, İmam-ı Süyuti’nin Cem’ül-Cevami kitabında vardır. İmam-ı Rabbani hazretleri bir mektubunda; “Beni iki derya arasında “Sıla” yapan Allahü teâlâya hamd olsun.” diye dua etmiştir. Eshabı, talebeleri ve sevenleri arasında “Sıla” ismiyle meşhur olmuştur. Hadis-i şerifte müjdelenen “Sıla” ismini ondan evvel hiç kimse almamıştır.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Müceddid-i elf-i sanidir. Yani hicri ikinci binin müceddididir. Eski ümmetler zamanında, her bin senede yeni din getiren bir resul gönderilirdi, yeni din öncekini değiştirip, bazı hükümleri kaldırırdı. Her yüz senede de bir Nebi gelir, din sahibi peygamberin dinini değiştirmez, kuvvetlendirirdi. Hadis-i şerifde, bu ümmete ise, her yüz yıl başında İslam dinini kuvvetlendiren bir alim geleceği haber verilmektedir. Peygamber efendimizden sonra peygamber gelmeyeceğine göre, kendisinden bin sene sonra, İslam dinini her bakımdan ihya edecek, dine sokulan bid’atleri temizleyip, asr-ı seadetteki temiz haline getirecek, zahiri ve batıni ilimlerde tam varis, alim ve arif bir zatın olması lazımdı. Hadis-i şerifler bunu bildirmektedir. Bu mühim hizmeti İmam-ı Rabbani hazretleri yapmıştır.

Bütün İslam alimleri, bu zatın İmam-ı Rabbani hazretleri olduğunda ittifak etmişlerdir. Peygamberimizden tam bin sene sonra ilim ve irşad kürsüsüne mutlak olarak oturup, cihanı Resulullah’ın nurları ile aydınlattı. Bid’atleri temizleyip İslam dinini ihya etti. Onun zamanında Hindistan’da ve hatta bütün İslam aleminde baş gösteren sapık fikirler, bozuk inanışlar yayılmaya başlayıp, büyük fitneler çıkmıştı. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücudu anlatan sözler, müslümanlar arasında çeşit çeşit şekillere sokuldu.Bu yüksek ve kıymetli bilgi anlaşılamadı. Birçok cahil, büyüklerin sözlerinin manalarını anlamayarak zamanla dinden çıktı. İslamiyete karşı olanlar da bunu fırsat bilip, müslümanları doğru yoldan ayırmak için çalıştılar. Böylece tasavvuf bilgileri ile İslamiyetin hükümleri arasında ayrılık ve çatışma varmış gibi, ikisi birbirinden ayrıymış gibi gösterilerek, müslümanlar çeşitli isimler altında birbirlerinden ayrılmaya ve birbirlerine düşman edilmeye çalışıldı. İmam-ı Rabbani hazretleri başta vahdet-i vücud bilgileri olmak üzere, yanlış anlaşılan daha birçok meseleyi gayet açık bir şekilde izah ederek, insanların zihinlerini ve kalblerini, yanlış ve bozuk inanışlardan, bid’atlerden temizledi. Hakkı batıldan ayırıp, Peygamberimizin hak ve doğru yol olduğunu haber verdiği Ehl-i sünnet itikadını her yere yaydı. Genç-ihtiyar herkes ve birçok alim onun etrafında toplandı. Kendisine ilk defa (Müceddid-i elf-i sani) ismini veren, zamanının en büyük alimlerinden Abdülhakim-i Siyalkuti’dir. O zamanın diğer büyük alimleri de onu medhedip övmüşlerdir.

Hace Muhammed Baki-billah’ın talebesinin en büyüklerinden ve en yüksek alimlerden olan Seyyid Mir Muhammed Numan diyor ki: “İmam-ı Rabbani’ye tabi olmağı hocam bana söyleyince, buna lüzum olmadığını anlatmak için; “Kalbimin aynası ancak sizin parlak kalbinizin nuruna karşı duruyor.” dedim. Hocam sert bir sesle; “Sen, Ahmed’i ne sanıyorsun? Onun, güneş olan nuru, bizler gibi binlerce yıldızı örtmektedir.” buyurdu.

Belh şehrinde bulunan Mir Muhammed Mü’min Kübrevi, talebesinden birini, İmam-ı Rabbani’nin huzuruna gönderdi. İmam-ı Rabbani’nin huzuruna varınca; üstadından, Seyyid Mirekşah’ dan, Hasan-ı Kubadani veKadı’l-kudat Tulek’den selam getirdi ve; “Üstadım Mir Muhammed Mü’ min buyurdu ki: “İhtiyarlığım mani olmasaydı ve yerim yakın olsaydı, gidip dersinden istifade eder, ölünceye kadar hizmetçilik ederdim. Kimseye nasib olmıyan nurları ile kalbimi aydınlatmağa çalışırdım. Bedenim uzakta, gönlüm ise, onunla oradadır. Bu fakiri, huzurunda bulunan temiz talebesi gibi kabul buyurmasını ve mukaddes nurlarından ruhuma ışık salmasını yalvarırım ve benim için de mübarek elini öp!” dedi.” deyip, İmamın bir daha elini öptü. Veda edip ayrılırken de; “Belh şehrindeki azizler, kendilerine, yüksek hakikatleri bildiren mektuplarınızdan göndermenizi istirham ettiler.” dedi. Bunun üzerine İmam-ı Rabbani bir mektup yazıp, diğer birkaç mektupla beraber verdi.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin talebelerinin meşhurlarından olan Muhammed Haşim-i Keşmi şöyle anlatmıştır: “Bir gün Hazret-i İmam’ın huzurunda oturuyordum. Onlar marifetleri yazıyordu. Aniden bevl sıkıştırması sebebiyle kalkıp helaya gitti. Fakat hemen süratle dışarı çıktı. Böyle süratle helaya girip, hemen aceleyle dışarı çıkmalarına hayret ettim. “Bunun sebebi nedir?” dedim. Heladan çıkar çıkmaz su ibriğini istedi ve sol elinin baş parmağının tırnağını yıkadı ve oğaladı. Sonra tekrar helaya girdi. Bir müddet sonra çıkınca buyurdu ki: “Bevl sıkıştırdı, acele ile helaya girdim ve oturdum. Gözüm tırnağımın üzerine gitti. Üzerinde siyah bir nokta vardı. Kalem yazıyor mu diye kontrol etmek için bunu yapmıştım. Halbuki, o nokta Kur’an-ı kerimin harflerini yazarken kullanılırdı. Orada oturmağı doğru görmedim ve edeb dışı buldum. Bevl sıkıştırmasından dolayı sıkıntı çektimse de, bu sıkıntı bir edebi terketmenin vereceği sıkıntının yanında çok az geldi. Dışarı çıktım. O siyah noktayı yıkadım ve tekrar içeri girdim.”

İmam-ı Rabbani hazretlerinin fıkıh meselelerinde ilmi çoktu ve her meseleye anında cevap verebilecek bir derecedeydi. Usul-i fıkıhta da tam bir maharet sahibiydi. Fakat ihtiyatının çokluğundan, çoğu zaman kıymetli fıkıh kitaplarına başvururdu. Seferde ve hazarda bazı kıymetli fıkıh kitaplarını yanında bulundururdu. Onların bütün gayreti, müftabih yani fıkıh alimlerinin üzerinde ittifak ettikleri fetvalara, daima uymaktı. Bazı fıkıh alimlerinin caiz dediği, bazılarının mekruh dediği bir işte, o kerahet tarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. “Bir meselenin yapılmasında ve yapılmamasında, helal ve haram olmasında ihtilaf olursa, yapılmaması ve haram tarafını tercih etmeği mümkün olduğu kadar elden kaçırmamalıdır.” buyururdu.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin eski talebelerinden seyyid bir zat şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbani hazretlerinin biraderi, Sürunç beldesindeydi. Ona bir mektup yazıp huzuruna gelmesini istemişti. Mektubu götürmek için beni vazifelendirdi. Yola çıkarken selametle gitmem için dua edip Fatiha okudu ve bana buyurdu ki: “Yolda “Kureyş suresini” çok oku ki tehlikelerden korunasın. Şayet yolda müşkil bir iş ile karşılaşırsan bizi hatırla!” Gitmek üzere yola çıktım. Yanımda iki kişi daha vardı. Sürunç’a iki menzillik yol kalmıştı. Fakat önümüzde dehşetli bir çöl vardı. Bu çölde iken bir ara, yanımdakilerden ayrılıp biraz uzağa gittim. Abdest tazeledim ve iki rekat namaz kılmak üzere namaza duracaktım. Bu sırada karşıma birden bire korkunç bir arslan çıkıverdi. Bana doğru yaklaşıyordu. Hemen hocam İmam-ı Rabbani hazretlerinin; “Bir müşkil ile karşılaşırsan beni hatırla!” emri hatırıma geldi. Kendi kendime; “Ey hocam! Allahü teâlânın izniyle imdadıma yetiş, beni bu yırtıcı arslanın pençesinden kurtar!” dedim. Daha ben sözümü bitirmeden İmam-ı Rabbani hazretleri gözüküverdi ve arslana, benden uzaklaşması için, eliyle işaret etti. Arslan kaçarak uzaklaşıp gitti. Bu hadiseyi yanımdaki arkadaşlar da gördü. Bana; “Böyle bir anda imdadına yetişen bu büyük zat kimdir?” dediklerinde; “İmam-ı Rabbani hazretleridir.” dedim. Onlar da bu hadise üzerine, İmam-ı Rabbani hazretlerini çok sevenlerden oldular.”

Şeyh Muhammed’in İsfehan’dan gelirken yolculukta atından heybesi düşmüştü. Farkına varınca, atını kafiledekilere bırakıp heybeyi aramak için kafileden ayrıldı. Şuraya da, buraya da bakayım diyerek ararken aradan çok zaman geçti. Kafile gözden kayboldu. Kafileden uzak kaldı. Çöl ve dağdan başka hiçbir şey göremiyordu. Yolu kaybedip şaşkın, perişan bir halde, çaresizlik içinde ağlayarak etrafta koşuyordu. Fakat kafileden bir eser göremiyordu. “Buralarda ölüp gideceğim, yolumu şaşırdım.” diye düşünüyordu. Sonra bir suyun başına oturup abdest aldı. Tam bir yalvarışla dua edip, hocası İmam-ı Rabbani hazretlerinin imdadına yetişmesini istedi. O anda İmam-ı Rabbani hazretleri bir at üzerinde karşısına çıkıverdi. Yanına yaklaşıp durdu ve; “Elini ver!” buyurarak elinden tutup onu atın terkisine bindirdi. Sonra atı süratle sürüp, aradığı kafileye yaklaştı. O, kafileyi uzaktan görünce attan indirip; “Hadi git!” buyurdu. Kafileye ulaştı. İmam-ı Rabbani hazretleri gözden kayboldu, bir daha göremedi.

Serhend kadılarından birinin oğlu, İmam-ı Rabbani hazretlerinin sohbetinde bulunanlardan ve sevenlerindendi. Bu genç bir defasında çok ağır bir hastalığa yakalandı. Tabibler hastalığına deva bulamadılar. Bunun üzerine İmam-ı Rabbani hazretlerine bir mektup yazıp, yalvararak, içinde bulunduğu şiddetli hastalıktan kurtulması için dua istedi. İmam-ı Rabbani hazretleri mektubuna cevap yazıp; “Biz seni himayemize aldık, bu hastalıktan kurtulacaksın. Hatırını hoş tut.” buyurdu. O genç İmam-ı Rabbani hazretlerinin teveccühü ve duası bereketiyle, hastalıktan kurtulup sıhhate kavuştu. Sonra tekrar sohbetine devam etmeye başladı. Bu hastalıktan kurtulduktan sonra halini zevk ve şevkle anlatıp, bağlılığını dile getirdi.

İmam-ıRabbani hazretlerinin eski talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Küçüklüğümde Kur’an-ı kerimi ezberleyip hafız olmuştum. Sonra Serhend’den İlahabad’a gittim. Zamanla işe dalıp ezberimi unuttum. Bende hafızlık kalmadı ve bu hal üzere aradan birkaç yıl geçti. Sonra memleketim Serhend’e döndüm. Bu sırada Ramazan-ı şerif ayı idi. Serhend’e geldiğimde İmam-ı Rabbani hazretleriyle görüşünce bana; “Hafız! Teravih namazını, hatim ile kıldır!” buyurdu. Kur’an-ı kerimin ezberimde kalmadığını, hafızlığımı kaybettiğimi söyledim. Fakat; Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Rabbani, İslam Alimleri | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: