Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘İslam İktisadında Helal Kazanç’ Category

Peygamberlerin Mesleği.

Posted by Site - Yönetici Şubat 25, 2011

Peygamberlerin Mesleği.

Peygamberlerin Mesleği.

Çalışmak Peygamberlerin Mesleğidir.

Çalışıp çabalayıp bir şeyler kazanmak, Peygamberlerin (a.s.) yoludur. Biz de onlara tabi olmak ve onların yolundan gitmekle emrolunduk. Nitekim Allahü teâlâ da şöyle buyuruyor: “İşte bunlar Allah’ın doğru yola eriştirdikleridir. O halde sen de onların yoluna uy.. “ı0.

Bu âyetin izahı da şöyledir: İlk defa çalışıp çabalayan babamız Hz. Âdem (as) dır. Onun hakkında Allah şöyle buyuruyor: “Biz dedik: Ey Âdem, doğrusu bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi Cennetten çıkarmasın. Sonra bedbaht olursun.”11 Yani rızık elde etmek için yorulursun.
Mücâhid (rh) (v. 104/722), bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: “Ölünceye kadar, amel-i sâlih yapmadan zeytinyağı ile ekmek yeme.

Rivayete göre, Hz. Âdem (as) yeryüzüne indirildiği zaman, Cebrail (as) ona buğday getirdi ve ekmesini söyledi. Hz. Âdem, buğdayı ekti, suladı, biçti, harman etti ve ekmek yaptı. Bu işleri bitirdiğinde ikindi vakti idi. Cebrail (as) ona geldi ve dedi ki: Rabbim sana selâm ediyor ve diyor ki:Bugün oruç tutarsan senin hatalarını affedeceğim ve evlâdlarına da şefaat edeceğim.” Hz. Âdem o gün oruç tuttu. Halbuki o, bu yiyeceğin Cennettekinin tadını verip vermediğini görmek için sabırsızlanıyor ve onu yemek istiyordu. Bunun için de oruçlu olanlar, ikindiden sonra yemek için daha istekli olurlar.

Nuh (a.s) da marangoz idi. Kendi kazandığını yiyordu.

İdris (a.s) terzi idi.

İbrahim (a.s) da bezzaz, kumaş ticareti yapardı. Nitekim bir hadisde şöyle buyruluyor: “Elbise ticareti ile uğraşınız. Çünkü babanız İbrahim Halîlullah (a.s) bezzaz idi.”12

Davud (a.s) da yalnız kendi eli ile kazandığını yiyordu.
Davud (a.s) bazan kıyafet değiştirerek çıkar, kendisi ve memleketinin ahalisi hakkında bilgi toplardı. Bir gün genç bir delikanlı suretinde karşısına Cebrail (a.s) çıktı. Davud (a.s) ona da sordu: “Ey delikanlı Davud’u nasıl bilirsin?” O dedi ki: “Davud ne güzel bir kuldur.14 Ancak onun iyi olmayan bir hasleti var.” Davud (a.s) o nedir diye sorduğunda genç şöyle cevab verdi: “O beytülmaldan yiyor. Halbuki insanların hayırlısı, kendi kazancını yiyendir.” Davud (a.s) ağlayarak ve Allah’a yalvararak kendi köşküne döndü. Allah’a duâ ediyor ve şöyle diyordu: “Ey Allah’ım, beni beytülmaldan müstağni kılacak bir kazanç şeklini bana öğret.” Allah da ona zırh yapma sanatını öğretti. Onun için demiri öyle yumuşattı ki, elinde demir başkasının elindeki hamur gibi oldu. Nitekim Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Ona, sizi savaşta korumak için zırh sanatını öğrettik. Artık şükreder misiniz?“15 Davud (a.s) zırh yapar oniki bine satardı. Bundan hem kendisi yer, hem de tasadduk ederdi.

Süleyman (a.s) hurma yapraklarından büyük küfe yapar ve bununla geçinirdi.1

Zekeriyya (a.s) marangoz idi.

İsa (a.s) annesinin eğerdiği yünün geliri ile geçinirdi. Bazan da başak toplar, bundan yerdi ki, bu da bir nevi kazançtır.

Bizim Peygamberimiz Rasûlullah (s.a.v) ise, bir zamanlar çobanlık yapardı. Rasûlullah (s.a.v) bir gün ashabına dediler ki: “Ben Ukbe b. Mu’ayt’ın çobanı idim. Allah’ın gönderdiği bütün nebiler çobanlık yapmıştır.”17

Sâib b. Şüreyk babasından şöyle rivayet ediyor: ” Rasûlullah (s.a.v) benim ortağım idi. Hayırlı bir ortaktı. Hoş geçinir, münakaşa etmezdi.”18 Ortaklığın ne üzerine olduğu sorulduğunda, deri üzerine olduğunu söylemiştir.
İmam Muhammed’in müzaraa bahsinde zikrettiğine göre, Rasûlullah (s.a.v) Curf denilen yerde ziraat işi ile uğraştı.9 Bütün bunlar gösteriyor ki, kesb, yani bir şeyler kazanmak için çalışmak, Peygamberlerin yoludur.

 

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnotlar: Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Peygamberler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Etiketler: , | Leave a Comment »

Kazancın Kısımları

Posted by Site - Yönetici Eylül 26, 2010

Kazancın Kısımları

Kazancın Kısımları

Kazancın Kısımları

Kazanç iki kısımdır: Bir kimsenin kendi lehinde elde ettiği kazanç; bir de aleyhinde elde ettiği kazanç. Kendi lehinde kazanan, kendisi için gerekli olan şeyi mubah yollardan kazanandır. Nefsi aleyhinde kazanan ise, elde ettiği şeyde günah bulunduğu için haddi aşmıştır ve bâgî durumundadır. Meselâ hırsızlık gibi. Bu ikinci kısım ulemanın ittifakı ile haramdır. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor:

Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhinde kazanmış olur. Allah Alimdir, Hakimdir.” Kim bir hata veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak ki o, bir iftirayı, apaçık bir günahı da sırtına yüklenmiştir.”20

Selef ve haleften bütün fukahaya göre, kazancın birinci kısmı mutlak olarak mubahtır. Hatta ihtiyaç ânında farzdır.

Kazançla Meşgul Olmanın Haram Olduğunu İddia Edenlere Cevabımız

Tasavvuf ehlinin kabukta kalmış olanlarının cahillerinden ve ahmaklarından bir topluluk şöyle dediler: Kazanç ile meşgul omak haramdır. Bu ancak meyteyi yemek gibi zaruret ânında helâl olur. Yine şöyle dediler: Kazançla meşguliyet, Allah’a tevekkülü yok eder ve onu noksanlaştırır. Halbuki biz Allah’a tevekkülle emrolunduk. Nitekim Allahü teâlâ da şöyle buyuruyor:

“…Gerçekten iman etmiş kimselerseniz, Allah’a (tevekkül edin, Ona) güvenin.”21

Tevekkülle emrolunduğumuz şeyin aksini tavsiye eden her şey haramdır. Buna delil de, Hz. Ömer’in (ra) rivayet ettiği şu hadistir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor:

Eğer sizler Allah’a tam bir tevekkülle tevekkül etseydiniz, kuşları rızıklandırdığı gibi elbette sizi de rızıklandırırdı. Kuş sabahleyin aç olarak çıkar, akşam karnı tok olarak döner.”22

Kur’an’da da şöyle buyuruluyor: “Rızkınız ve size va’dolunan şeyler semadadır.”23

Bu âyette, kesble meşgul olmayı terketmeye teşvik ve bir kimse için va’dolunan şeyin şüphesiz geleceğine işaret vardır.

Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz. Sana rızık veren biziz. Güzel akıbet takva erbabınındır.”24

Bu âyette hitab Rasûlullah (sas)e ise de, bundan murad ümmetidir. Onlar sabır ve namaz kılmakla, bunun yanında rızık aramak için kesble meşgul olmayı da bırakmakla emrolundular.

Bir başka âyette de şöyle buyuruluyor: “Ben cinleri de, insanları da (başka bir hikmetle değil) ancak bana kullak etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yemek yedirmelerini de istemiyorum. Şüphesiz rızkı veren güç ve kuvvet sahibi olan Allah’tır.”25 Kesble meşguliyet, bir kimsenin ehli için yapması gerekeni ve Rabbine ibadetten emredildiği şeyi terketmesini netice verir. Nitekim Rasûlullah (sas) de bir hadislerinde buna işaret ediyorlar: “Bana mal toplamam ve tüccarlardan olmam vahyolunmadı. Bana şu âyet vahyolundu: “Rabbini hamd ile an ve secde edenlerden ol.“26

Kur’an’da bazı âyetlerde geçen alışverişle ilgili kelimelerden maksad, mal ve kazançda olan tasarruf değildir. Bunlardan murad, kulun nefsini Allah’a itaate hasrederek ve ibadetle meşgul olarak Rabbi ile bu tarz bir alışveriş ve ticaret yapmasıdır. Buna da ticâret ismi veriliyor. Nitekim bazı âyetlerde şöyle buyuruluyor:

Ey iman edenler, sizi can yakıcı bir azabtan kurtaracak kazançh bir yolu (ticareti) size göstereyim mi? 27 “Allah, mü’minlerin mallarını ve canlarını Cennet karşılığında satın almıştır...”28 Bu âyetlerde geçen ticaret ve alışverişten maksad, insanın cihad ve çeşitli tâat şekilleri ile sevaba nail olmak için kendisini o yolda harcamasıdır.

Allahü teâlâ, dinde yapılması helâl olmayan bir şey karşılığında bir mal almayı da bizzat alışveriş olarak isimlendiriyor: “.. .Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür? Keşke (bunu) bilselerdi.“29 “Allah’ın âyetlerini az bir paraya sattılar da (halkı) Onun yolundan alıkoydular. Onların yaptıkları gerçekten ne kötüdür. “3. Aynı meseleye Rasûlullah (sas) de şöyle işaret ediyorlar: “İnsanlar iki kısımdır: Bir kısmı kendi nefsini satar ve mahvına sebeb olur. Bir kısmı da kendi nefsini satın alır ve azad eder.“31

Sahabe-i Kiramın hepsi de Allah onlardan razı olsun mescide devam ediyorlar, fakat kesble meşgul olmuyorlardı. Bunun için de onlar övüldüler. Aynı şekilde Hulefâ-i Raşidîn ve diğer meşhur sahabelerin (ra) hepsi de kesble meşgul olmadılar. Onlar bu ümmetin imamları ve örnek liderleridir.

Bu meselede bizim delilimiz de şu âyetlerdir: “…Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır...”32 “Ey iman edenler, birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazın...”33 “Ey iman edenler, mallarınızı aranızda hırsızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin. Haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.”34 “.. .Ancak aranızda peşin alışveriş olursa, onu yazmamanızda size bir sorumluluk yoktur… “35

Ticaretle meşgul olmak, bu âyetlerden bazılarına göre helâl, bazılarına göre ise mendubdur. Kim haram olduğunu söylerse, bu âyetlere muhalefet etmiş olur.

Şeriatı koyan Allah’ın kelâmı mutlak olduğu zaman, muhatabı olan insanların anladıkları manaya hamledilir. Çünkü şeriat bize, anlayacağımız şekilde hitabeder. Alışveriş karşılığı olarak kullanılan “bey’ ve şirâ‘” lâfızları da,iktisab yolu ile malda yapılan tasarruf için hakikat olarak kullanılır. Kelâm öncelikle hakikî manasına hamledilir. Bir delil bulunmaksızın hakikî manasının terkedilip mecaza gidilmesi caiz olmaz. Şahid olarak getirdikleri “Allah, mü’min-lerin mallarını ve canlarını Cennet karşılığında satın almıştır...”36 âyetinde “satın alma”dan maksadın mecazî olduğuna delil bulunmaktadır. Diğerlerinde ise böyle bir delil yoktur. Dolayısıyle diğer âyetler hakikate hamledilirler.

Yine Cuma Suresinde şöyle buyuruluyor: “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfun-dan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok anın ki, kurtuluşa eresiniz.”37 Bu âyette kasdedilen ticarettir. Bir başka âyette de şöyle buyuruluyor: “Rabbinizin lütuf ve keremini aramanızda sizin için bir günah yoktur...”38 Yani hac yolunda ticaret yapmanızda sizin için bir vebal yoktur. Rasûlullah (sas) de şöyle buyuruyorlar: ‘Yediklerinizin en güzeli, kendi elinizle kazandığınız şeydir. Kardeşim Davud (as) da kendi el emeğini yiyordu“39 Bu hadis şu âyet-i kerimeye işaret ediyor: “…Size verdiğimiz güzel rı-zıklardan yiyin...”40

Bizim dayandığımız delillerin en kuvvetlisi de şudur: Rızık kazanmakla meşgul olmak, peygamberlerin yoludur.—Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun—Nitekim bu hususa yukarıda değindik. Onların bu konuda İsa ve Yahya (as) ile bize karşı çıkmalarının bir manası yoktur. İsa (as)ın annesinin eğerdiği yünle geçindiğini açıklamıştık.

Hem sonra bu meselede Peygamberler, diğer insanlar gibi değildirler. Onlar insanları hak yola davet ve bunu açıklamak için gönderildiler. Bunun için de Peygamberlerin asıl meşguliyeti, tebliğdir. Bütün vakitlerini rızık temini için harcamadılar. Onlar bunun, kişinin meşgul olması gereken

şeylerden olduğunu göstermek için bazı vakitler kesble meşgul oldular. Yoksa, bu cahillerin zannettikleri gibi, Allah’a tevekküle mugayir hareket etmediler. Nitekim bu husus Hz. Ömer’den (ra) gelen bir rivayette şu şekilde açıklanıyor:

Hz. Ömer (ra) kurrâdan bir topluluğa rastladı. Onların başlarını önlerine eğmiş, oturduklarını gördü. “Bunlar kimler?” diye sordu. Denildi ki: “Onlar tevekkül edenlerdir.” Hz. Ömer (ra) şöyle cevab verdi: “Hayır, onlar yiyicilerdir. İnsanların mallarını yiyorlar. Size asıl mütevekkili haber vereyim mi?” “Evet” şeklinde cevab aldıktan sonra Hz. Ömer (ra) şöyle buyurdular: “Asıl mütevekkil, tohumu toprağa atıp sonra da Allah’a tevekkül edendir.” Diğer bir rivayette de şöyle demiştir: “Ey kurrâ topluluğu, başlarınızı kaldırınız ve kendiniz için bir şeyler kazanınız.”41

Onların, sahabelerden ileri gelenlerinin (ra) kesble meşgul olmadıkları iddiası da bâtıl bir iddiadır. Rivayet edildiğine göre, Hz. Ebû Bekir (ra) bezzaz, yani kumaş alır satardı.42 Hz. Ömer (ra) deri ticareti ile uğraşırdı. Hz. Osman (ra) da tüccar idi. Yiyecek maddesi alır satardı. Hz. Ali (ra), rivayet edildiğine göre, defalarca ücretli işçi olarak çalışmıştır. Hatta bir hadiste kaydedildiğine göre, bir Yahudinin işinde ücretli olarak çalışmıştır.43

Sahih bir hadisde geçtiğine göre, Rasûlullah (sas), iki dirheme bir serâvil (şalvar, uzun don) satın aldı ve tartana buyurdu ki: “Tart ve müşteri tarafını ağır yap. Muhakkak biz Peygamberler topluluğu böyle tartarız.“44 Rasûlullah (sas) büyük bir su kabı ile bir keçeyi en çok fiat verene açık arttırma ile sattılar.45 Birisinden bir deve satın aldılar ve bedelini ödediler. Sonra bu arabî inkâr etti ve şa-hid getirmesini istedi. Rasûlullah (sas) de “Kim benim için şahidlik yapar?” diye sordular. Huzeyme b. Sabit (ra): “Ben, devenin karşılığını arabîye ödediğinize şehadet ederim.” dedi. Rasulûllah (sas): “Sen hazır olmadığın halde, benim için nasıl şehadet edersin?” diye sordular. Huzeyme (ra) şöyle cevab verdi: “Yâ Rasûlullah (sas), muhakkak biz seni semadan getirdiğin haberler hususunda tasdik ediyoruz da, devenin karşılığını ödemen hususunda verdiğin haberde tasdik etmeyelim mi?” Bunun üzerine Rasulûllah (sas): “Kim ki ona Huzeyme şehadet etti, ona kâfidir. “46 buyurdular.

Diğer taraftan “Rızkınız ve size vadolunan şeyler semadadır.”47 âyetinde onların lehine bir delil de yoktur. Burada rızkın semadan olmasından murad, gökten inen yağmurdur ki, nebatat onunla büyür. Selefden bazılarından nakledildiğine göre de bu, nzık diye isimlendirilir. Ey Ademoğlu, muhakkak Allah seni rızıkl andırıyor. Senin rızkını da rızıklandırıyor. Senin rızkının rızkını da veriyor. Yani yağmur gökten bitkilere nzık olarak iniyor. Sonra bitkiler hayvanlar için nzık oluyor. Hayvanlar da insanoğlunun rızkıdır. Şayet âyeti zahirî manasına hamledersek, deriz ki, Allah’ın haber verdiği gibi rızkımız semadadır. Fakat biz bu rızkı kazanıp elde edebilmek için sebeblere yapışmakla emrolunduk. Nitekim şu hadis-i kudsîde bu hususa temas edilmektedir: “Ey kulum, sen elini hareket ettir, ben de sana rızık göndereyim.”48 Allahü teâlâ Meryem (as)a hurma ağacını sallamasını emretti ve buyurdu ki: “Hurma dalını sana doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurma dökülsün.”4^ Halbuki Allahü teâlâ, hurma ağacını sal-lamaksızın da ona nzık vermeye muktedir idi. Nitekim mihrabda da rızıklandırmışti: “…Zekeriyya onun yanına mihraba (mabede) her girdiğinde yanında bir yiyecek bulurdu…”50 Buna rağmen kullarına bir tavsiye olması için ona böylece emretti. Kullar Allah’ın mutlak nzık verici olduğunda mutmain iseler de, sebebe yapışmayı ihmal etmemeleri gerekir.

Bu mesele, Allah’ın mahlûkatı yaratmasının bir benzeridir. Şüphesiz Allahü teâlâ tek yaratıcıdır. O bazan sebebsiz (annesiz) ve illetsiz (babasız) yaratır. Hz. Âdem (as)ı yarattığı gibi. Bazan da sebeb ve illetle yaratır. Diğer insanların yaratılışı gibi, Nitekim şu âyette buna işaret edilerek buyu-ruluyor ki: “Ey insanlar, doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık…”51 Bunun için de Allah insanlara evlenmelerini emretti. Bir kimsenin Allah’tan çocuk istemesi, tek yaratıcısının Allah olduğu hususundaki yakînî inancını ortadan kaldırmaz. Rızık meselesi de böyledir. Hakikî tevekkülün, çalışıp kazanmayı terketmede olduğunu zanneden kimse, bunun şeriata muhalif olduğunu bilmelidir. Şu hadisde Rasûlullah (sas) buna işaret ediyorlar. Enes b. Mâlik’in rivayetine göre, bir adam dedi ki: “Yâ Rasûlallah bağlayıp sonra mı tevekkül edeyim, yoksa salıverip te mi tevekkül edeyim?” Rasûlullah (sas) şöyle cevab verdiler: “Bağla ve sonra tevekkül et“52

Bunun bir benzeri de duâ meselesidir. Biz duâ etmekle emrolunduk. Kur’an’da Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “.. .Allah’tan O’nun lûtf u inayetinden isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”53 Bilindiği gibi her ferd için takdir edilen şüphesiz gelecektir. Fakat hiç kimse bundan Allah’a duâ etmeyi ve ondan istemeyi terketme gibi bir mana çıkaramaz. Peygamberler (as), Allah’ın kendilerini Cennet’e koyacağını bildikleri halde, ondan Cennet istiyorlardı. Bu onlara vadedilmiştir. “…Şüphesiz Allah ver-djğijözden caymaz.”54 Muhakkak onlar akıbete, neticeye iman ediyorlardı. Sonra da dualarında Allah’tan bunu istiyorlardı.

Şifâ meselesi de böyledir. Hastalıklara şifâ veren ancak Allahü teâlâ’dır. Fakat biz yine de tedavi ile emrolunduk. Nitekim Rasûlullah (sas) de şöyle buyuruyorlar: “Ey Allah’ın kulları tedavi o .unuz. Muhakkak Allah her hastalık için bir deva yaratmıştır. Ancak “ölüm” müstesna.” Bir rivayete göre de “ihtiyarlık” müstesna.55 Rasûlullah (sas) Uhud günü yüzleri yaralandığında tedavioldular.

Hem sonra, hastalığın tadavisine teşebbüs etmek, Allah’ın tek şifâ verici olduğu hususundaki ferdin yakînî itikadına ters düşmez. Aynı şekilde rızkın sebeblerine yapışmak ta, Allahü teâlâ’nın tek rızık verici olduğu hususundaki kulun inancına muhalif değildir.

Ne garibdir ki, böyle diyen sofiler, bunu bildikleri halde, kendi el emeği ve ticaretle geçinen insanların kazandıklarından ikram edilen şeyleri almaktan kaçınmıyorlar. Şayet çalışıp çabalayıp bir şeyler kazanmak haram olsaydı, bu yolla elde edilen malı almak ta haram olurdu. Çünkü haram işlenerek elde edilen şeyler de haramdır. Görmez misin ki, müslümanlar için şarabın ticaretini yapmak haram olduğu gibi, onun karşılığındaki parayı almak ta haramdır. Müslümanların hiçbirinin bundan alması helâl olmaz. Böylece onların bu sözlerinin cehalet ve tembelliğin bir neticesi olduğunu gördük.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatten cumhur-u fukahaya göre ise, insanın kendisine yetecek kadar rızık temini ile uğraşması gereklidir ve farzdır.

Kesb Meselesinde Kerrâmiye Mezhebinin Görüşü

Kerrâmiye mezhebine5^ göre ise, kazançla meşgul olmak ruhsat tariki ile mubahtır. Çünkü kesb, ya bütün vakitlerde farzdır, veya belli bir vakitte farzdır.

Birincisi bâtıldır. Çünkü bu, bir kimsenin farz ve vacib-lerden diğerlerini işlemek için, bu farizayı edâ etmekten hiç boş vakit bulamamasını netice verir.

İkincisi de bâtıldır. Çünkü şer’an belli bir vakitte farz olan, sadece bu vakte bağlı olur. Namaz ve oruç gibi. Halbuki şeriatta ise, kesbin belli bir vakte nisbetine dair bir hüküm yoktur. Sonra bu farziyyet, ya insanların ona karşı aşırı meylinden, veya zaruretten dolayıdır.

Birincisi bâtıldır. Çünkü dünyada olan bütün insanların mala karşı bir meyli vardır. Fakat hiç bir kimse, bunların hepsini herkesin elde etmesinin gerekli olduğunu söyleyemez.

İkincisi de aynı şekilde bâtıldır. Çünkü zaruretten dolayı farz olan, ancak zaruret halinin tahakkuku ânında farz olur. Zaruret hali tahakkuk ettikten sonra da, zaten ferdin çalışıp çabalayıp rızkı temin etmesi mümkün olmaz. Bu durumda kesbin farziyeti, nasıl olur da kulun acziyet vaktine kadar tehir edilebilir? Bu durumda kesb, ya bütün çeşitleri ile farz olur, veya ondan belli bir kısmı farzdır.

Birincisi bâtıldır. Çünkü kesbin bütün çeşitlerini öğrenip kullanmaya beşerden hiç kimsenin gücü yetmez. Bunların hepsini öğrenmesi de mümkün değildir Çünkü bunları öğrenmeden insanın ömrü biter.

İkincisi de bâtıldır. Çünkü farziyyette kesbin bazısı bazısından daha evlâdır şeklinde bir ayırım yapmak ta doğru olmaz. Kesb, insanların ya hepsine farz olur, veya bir kısmına farz olur:

Birincisi bâtıldır. Çünkü Peygamberler (as) bütün vakitlerini rızık kazanma yolunda harcamadılar. Sahabelerin (ra) ileri gelenleri de öyle. Onlardan sonra gelen hayırlı nesillerin, kendilerine farz olan bir şeyi terketme hususunda birleştikleri gibi bir kanaata da varılamaz.

İkincisi de bâtıldır. Çünkü insanlardan bazısının, diğer bazılarından bu farzı işlemeğe daha lâyık olduğu şeklinde bir tahsis de doğru değildir.

Bütün bu izahlar gösteriyor ki, kesb aslında farz değildir. Buna delil de şudur: Şayet aslında farz olmuş olsaydı, onunla çok meşgul olması da mendub olurdu. En azından nafile ibadetler mertebesinde olması gerekirdi. Diğer taraftan onunla çok meşgul olunması da hoş karşılanmamıştır. Nitekim Kur’an’da buna işaret edilerek şöyle buyuruluyor:

“Bilin ki (âhiret kazancına yer vermeyen) dünya hayatı, ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süsdür, aranızda bir öğünmedir. Mallarda ve evlâdlarda bir çoğalıştır. (Bunun) misali, bitirdiği nebat ekicilerin hoşuna giden bir yağmur gibidir. (Fakat) sonra o (nebat) kurur da sen (onu) sapsarı bir hale getirilmiş görürsün. Sonra da o, bir çörçöp olur. Âhirette çetin azab vardır. Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir. “57

Bu durumda rızık peşinde koşmakla ilim peşinde koşmak arasındaki fark da ortaya çıkıyor. Şöyle ki: Şayet kes-bin aslı farz olmuş olsaydı, onunla çok meşgul olmanın da mendub olması gerekirdi.

Kerrâmiye Mezhebine Cevabımız

Bu meselede bizim delilimiz şu âyettir: “Ey iman edenler, kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan harcayın.. ,”58 Emir sigası vücub için hakikattir. Kazanılmış şeylerin infakı, ancak kazanıldıktan sonra tasavvur edilebilir. İbadetlerin yerine getirilmesi de ancak bununla mümkün olur. Farzın yerine getirilmesi ancak kendisi ile mümkün olan şey de farzdır. Bir başka âyette de Allah, şöyle buyuruyor: “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağdın ve Allah’ın lütfundan (nasibi nizi) arayın. Allah’ı çok anın ki, kurtuluşa eresiniz.”59

Bu âyette kasdedilen rızkı araştırmaktır. Buradaki emir, vücub için hakikattir.

Mücâhid (v. 100/718) ve Mekhûl’den (v. 116/734) bu âyette kasdedilenin “ilmi araştırmak” olduğuna dair bir rivayetin bulunduğu ileri sürülürse, biz de deriz ki: Bu âyeti tefsir sadedinde bizim zikrettiğimiz Rasûlullah (sas) den mervidir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Farz olan namazdan sonra rızkı aramak, farzdan sonra farzdır. “6° Rasûlullah (sas) bundan sonra da “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağdın... “6i ayetini okudular. Bu naslar Mekhûl ve Mücâhid’in sözleri ile terkedilemez. Bundan sonra gelen âyetlerin zahirî manası da bizim bu görüşümüzü teyid ediyor: “Ey Muhammed, onlar bir kazanç veya bir eğlence gördüklerinde, seni ayakta bırakarak oraya yöneldiler. De ki: Allah katında olan eğlenceden de kazançtan da hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en ha-yırlısıdır.”62 Rasûlullah (sas) hutbe okurken Sahabe-i Kiram bu şekilde dağıldıkları için bundan nehyedildiler ve ticarete namaz bittikten sonra koşmakla emrolundular.

Nehiyden sonra emir mübahlık ifade eder.” denilirse, biz de deriz ki: Emir, vücub için hakikattir. Şayet bundan maksad mübahlık veya ruhsat olsaydı, Allahü teâlâ hacda ticaret yapmakla ilgili âyette buyurduğu gibi, “Sizin için bir günah yoktur.” derdi. Adı geçen âyette şöyle buyuruluyor: “(Hac mevsiminde ticaretle) Rabbinizden rızık istemenizde sizin için bir günah yoktur... “63

Onların aleyhinde bir delil de şudur: Allah, hanımlar ve evlâdlar gibi aile efradına infakla emrediyor. Bunlara infak ta, ancak mal kazanmakla mümkün olur. Kendisi ile vacibin edâ edildiği şey de vacibdir.

Kaynak : İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnot: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Güncel, Genel, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

Âlemin Devamı Rızık Temini İledir

Posted by Site - Yönetici Temmuz 21, 2010

Âlemin Devamı Rızık Temini İledir

Âlemin Devamı Rızık Temini İledir

Âlemin Devamı Rızık Temini İledir

Mâkul olan, dünyanın nizamının kesb, yani çalışıp gayret etme üzerine kurulmuş olmasıdır. Allahü teâlâ kıyamete kadar bu âlemin devamını istedi. Onun intizam içinde devam etmesi ve bekası için de, kulların çalışıp çabalamalarını sebeb yaptı. Bunun terkedilmesinde, dünyanın nizamını yıkmak vardır ki, kul bundan menedilmiştir.

Şayet denilse ki: Bu dünya hayatının devamı, hayvanlar arasındaki çiftleşme ile ilgilidir. Hiç kimse de bunun farz olduğunu söyleyemez.

Biz de deriz ki: Evet, Allahü teâlâ dünyanın bekasını hayvanların çiftleşmesi ve onların tabiatlarına şehvetin konulmasına bağlı kıldı. Bu şehvet onları bu fiili bizzat yapmağa sevkeder. Bundan kaçınmamaları için, bunu onlara farz kılmaya ihtiyaç yoktur. Çünkü insanın yaratılışı, şehevî arzulan yerine getirmeye daha çok eğilimlidir.

Rızık temini meselesine gelince, bu zaten başlangıçta bir gayreti ve yorulmayı gerektirir. Âlemin bekası da şüphesiz bununla ilgilidir. Şayet bunun aslı farz olarak kabul edilmezse, sonunda insanların hepsi onu terketme hususunda birleşecekler. Çünkü bir gayreti ve yorulmayı netice veren şeyler, onların yaratılışlarına uygun değildir. Bunun için de insanların onu terketme hususunda birleşmemeleri için, şeriat bunun aslını farz kıldı. Böylece maksud olan gaye de meydana geldi.

Onların zikretmiş oldukları fikirlerin hepsi, İmam Muhammed’in şu sözü ile bâtıl olur: Rızık peşinde koşmak, ilmi aramanın farz olduğu gibi farzdır. Bütün bu fikirler ilim için de geçerlidir. Bununla beraber ulemânın ittifakı ile, ilim öğrenmek’te aslında farzdır. Rızkı aramak ta aynen böyledir. Bu farziyyetin manası, yukarıda açıkladığımız gibi, âlemin nizamının bekası, bununla ilgili olduğu içindir. Fakat bu maksad, sadece övünme kasdı ile malı arttırmada yoktur. Çünkü bu gaye ile olduğu zaman, malın çoğalmasını Allahü teâlâ hoş görmemiştir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Bilin ki (âhiret kazancına yer vermeyen) dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süsdür, aranızda bir öğünmedir. Mallarda ve evlâtlarda bir çoğalıştır.. .”64

Zarurî Olan Rızkın Temininden Sonra da Kazanmaya Devam Etmek Caiz Olur mu?

Bu hususu böylece izah ettikten sonra, peşinden şöyle bir mesele daha geliyor: Bir kimse kendisi için lüzumlu olan rızkı temin ettikten sonra, kesble meşgul olmayı devam ettirmesi mi daha faziletlidir? Yoksa o işi bırakıp ibâdetle mi meşgul olmalıdır? Fukahanın bazıları dediler ki: Kesble meşgul olmak daha faziletlidir. Fakat meşayihimizin çoğunluğu ise ibadetle meşguliyetin daha faziletli olduğunu söylediler.

Birinci görüşün delili şöyle: Şüphesiz kazancın menfaati daha umûmîdir. Meselâ çiftçinin elde ettiği mahsulün faydası âdeten bütün halka ulaşır. İbadetle meşgul olan ise, sadece kendi menfaatına çalışır. Çünkü âbid bu çalışması ile sadece kendi nefsini kurtarır. Sevabı ancak kendi cismi içindir. Rasûlullah (sas) “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır. “65 hadîsine göre, faydası umûmî olan daha faziletlidir. Meselâ ilimle meşgul olmak, ibadetle uğraşmaktan daha faziletlidir. Çünkü bunun faidesi daha umûmîdir. Bunun için Hulefâ-i Râşidîn’in yaptıkları gibi, adaletle devletin başında olmak, ibadet için bir köşeye çekilmekten daha faziletlidir ve faydası da daha umûmîdir.

Nitekim bu manaya işaret eden Rasûlullah (sas) bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar: “İbadet on kısımdır. “66 Bir başka rivayette de’Cihad on kısımdır. Bundan dokuzu helâl olanı aramaktır.” Yani helâl olanı aramak, aile efradına harcamak içindir. Bunun delili de şudur: Bazı ibâdetler vardır  ki,   bunların yapılması  ancak maddî imkânlarla mümkün olur. Cihad, hac, zekât, anne ve babaya iyilik yapmak, sıla—i rahim yapmak, yakın akraba ve yabancılara ihsanda bulunmak gibi. Sırf ibadetle meşgul olunduğu zaman ise, namaz ve oruç gibi sadece bunlardan bir kısmını yapma imkânı olur.

İkinci görüşün delili de şu şekildedir: Bu görüş daha isabetli ve doğrudur. Enbiyâlar ve Peygamberler (as), bütün vakitlerini rızık temini ile meşgul olarak geçirmedi-ler. Şu husus hiç kimseye gizli değildir ki, onların ömürleri boyunca ibâdetle meşgul oldukları vakitler, rızık temini ile uğraştıkları vakitlerden daha fazladır. Onların kendileri için derecelerin en yükseğini seçtikleri de malûmdur. Dinî yollar içerisinde en yücesinin de peygamberlerin (as) yollarının olduğunda da şüphe yoktur. Diğer taraftan insanları, dünyevî bir iş sıkıştırdığında, nefislerinden onu atmak için, kazançla meşgul olmaya değil de ibadetle meşgul olmaya muhtaçtırlar. İnsanlar çok kazananlara değil de, daha çok ibadetle meşgul olanlara yaklaşırlar.

Buna bir başka delil de şudur: Para kazanma işi, ister kâfir, isterse müslüman olsun, herkes tarafından gerçekleştirilebilir. İbadet gibi sadece mü’minin yapması sahih olan bir şeyin önüne böyle bir şeyi geçirmemiz nasıl doğru olabilir?

Bir diğer delil de Rasûlullah’ın (s.a.v) şu hadisleridir: Rasûlullah’a (s.a.v) amellerin en faziletlisi olanı sorulduğunda, “En ağır olanı“**7, yani bedene en meşakkatli geleni, buyurdular. Bu hadis gösteriyor ki, bir kimse kendisini nefsinin arzularına uymaktan menederse, derecelerin en yükseğine nail olur. Nitekim Kur’an’da da şöyle Duyuruluyor: “Amma kim Rabbinin azametinden korkup da kendisini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz Cennettir.“^8 İbadetlerde başlangıçta bu şekilde başlama ve böylece devam ettirme vardır. Kazançla meşgul olmaya gelince, başlangıçta biraz yorgunluk vardır. Fakat sonunda ise, şehevî arzulan yerine getirme ve nefsin isteklerini elde etme vardır. Bu duruma göre, şöyle demek daha uygun olur. Başlangıç ve netice itibarı ile, nefsin arzularının hilâfına hareket etmek daha faziletlidir.

Ancak bu zikrettiğimiz şeylerden hiç birisi evlilik meselesi ile ilgili değildir. Bize göre evlenmek, ibadet için bir köşeye çekilmekten daha faziletlidir. Çünkü ibadetteki mana bunda da mevcuttur. Evlilik, ibadet ile meşgul olmaktan, şundan dolayı daha faziletlidir: Çünkü evlilikte, Allah’ın kullarının ve Rasûlullah’ın (sas) ümmetinin çoğalması ve böylece Rasûlullah’ın (sas) ümmeti ile övünmesi vardır. Bu ise ibadette yoktur.

Fakirlik mi Daha Faziletlidir, Yoksa Zenginlik mi? Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

Kazancın mertebeleri

Posted by Site - Yönetici Haziran 5, 2010

Kazancın mertebeleri

Kazancın mertebeleri

Kazancın mertebeleri

Kesbin, yani kazancın birtakım mertebeleri vardır. Herkes için zarurî olan bir miktar vardır ki, bu da vücudu ayakta tutacak miktardır. Bu miktarın bizzat kazanılması, herkes üzerine farzdır. Çünkü farzları yerine getirmek, ancak bununla mümkün olur. Farzları yerine getirmeye vesile olan şey de farzdır. Bundan fazlasını insan kazanmasa da, bununla rahat geçinebilir. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyorlar: “Kim emniyet içerisinde, vücudu sıhhatli, yanında bir günlük yiyeceği bulunursa, sanki dünyaya tamamıyla, sahib olmuş gibidir.” Rasûlullah (s.a.v) İbn Hanbeş’e tavsiyede bulunurken şöyle diyordu: “Açlığını giderecek kadar yiyecek, avret mahallini örtecek kadar bir bez parçası ve seni örtecek bir gölgeliğin varsa ne güzel. Bir de üzerine bineceğin hayvanın varsa, artık ona diyecek yok.

Ancak bu durum borcu olmadığı zamandır. Şayet borcu varsa, borcunu ödeyecek kadar para kazanması üzerine farzdır. Çünkü insanın kendi borcunu bizzat kendisinin ödemesi gerekir. Rasûlullah (s.a.v) “Borç ödenmelidir.” buyurmuşlardır. Bu da ancak bir şeyler kazanmakla mümkün olur.

Şayet hanımı ve çocukları gibi yakınları varsa, onlara yetecek kadar rızık temin etmesi de aynı şekilde farzdır. Çünkü karısının rızkını temin etmek, kocasının vazifesidir. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Boşadığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetinde kendi oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın...” Yani onlara gücünüz nisbetinde harcayın demektir. İbn Mes’ud’un kıratına göre mana  böyledir.   Bir  başka  âyette  şöyle  buyuruluyor: “...Anaların yiyecek ve giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak, çocuk kendisinin olan babaya borçtur.. ,” Nafaka ile ilgili bir başka âyet te şöyle: “Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre versin. Rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allah’ın kendisine verdiğinden versin. Allah kimseye verdiği rızkı aşan bir yük yüklemez. Allah güçlükten sonra kolaylık verir.” İnsanın kendisine yetecek kadar rızık temin etmesi de, ancak çalışıp çabalamakla mümkün olur.

Bu meselede Rasûlullah (s.a.v) de şöyle buyuruyorlar:

Bir kimsenin rızkını temin ettiği kimselere zarar vermesi, kendisine günah olarak yeter.” Günahları işlemekten kaçınmanın farz olduğu da unutulmamalıdır.

Bir başka hadisde şöyle buyuruluyor: “Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibinin hakkını vermelisin.” Ancak bu hadis, birinci ile ilgili olmayıp, rızkın farziyyeti hakkındadır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v) “Sonra nafakası üzerine olan yakınlarından başla.” buyuruyorlar. Farz olan miktarı temin ettikten sonra, kendisi ve ailesi için biriktirmek üzere kazandığı şey ise, rızıkta bir genişliktir. Rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v) ailesinin bir yıllık yiyeceğini biriktiriyordu. Bundan nehyedildikten sonra Hz. Bilâl’e (r.a) şöyle diyordu: “Ey Bilâl, Allah için harca. Arşın Sahibinin azaltacağından korkma.” Bu hadisle önceki hadis neshedilmiştir.

Şayet bir kimsenin yanında geçim sıkıntısı çeken yaşlı ebeveyni varsa, onlara yetecek kadar da para kazanması gerekir. Çünkü kazanma imkânı olduğu zaman, ebeveyninin ve ailesinin nafakalarının temini de onun üzerinedir. Rasûlullah (s.a.v) kendisi ile cihada çıkmak isteyen birisine şöyle sordular: “Annen baban var mı?” Sahabe “evet” şeklinde cevab verince, şunları söylediler: “Dön ve onların yanında cihad et.” Yani yiyecek bir şeyler temin et ve onlara harca. Allah, Kur’an’da da şöyle buyuruyor: “.. .Onlarla dünyada iyi geçin.. .” Bir şeyler kazanmaya kudreti olan bir kimsenin anne ve babasını açlıktan ölecek bir şekilde terketmesi, onlara iyilikle muamele değildir. Fakat bunun farziyyeti biraz daha aşağıdadır.

Kazancın mertebeleri

Kazancın mertebeleri

Rivayet edildiğine göre, bir adam Rasûlullah’a (s.a.v) dedi ki: “Yanımda bir dinarım var, (ne yapayım?) Rasûlullah (s.a.v) “Onu kendin için harca.” buyurdular. Sonra tekrar sordu: “Yanımda bir tane daha var.” Rasûlullah (s.a.v) de “Onu da anne ve babana harca.” buyurdular.

Anne ve babanın haricindeki mahremi olan diğer akrabalara gelince, onlara harcamak için para kazanmak bir kimseye farz değildir. Çünkü onların nafakasını temin etmek ona ait değildir. Ancak zengin olursa, yardım edebilir. Bu şekilde hareket etmek, onları gözetmek olduğundan, bir şeyler kazanıp onlara harcaması yine de güzel bir şeydir. Şer’an da mendub sayılmıştır. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyorlar: “Yakınlarının ihtiyacını karşılamak, misafirine ikram etmek ve arkadaşına iyilikte bulunmak için malı sevmeyen kimsede hayır yoktur.” Rasûlullah (s.a.v) Amr b. Âs’a (ra) şöyle dediler: “Sende biraz mal sevgisinin bulunmasını istiyorum.” Hadis şöyle devam ediyor: “Evet, salih bir kimse için olan salih (helâl) mal, ona akrabasının ihtiyacını gördürür ve sıla-i rahim yaptırır.

Sıla-i rahmi kesmek Rasûlullah’ın (s.a.v) şu hadisleri ile haramdır: “Üç şey Arşda asılıdır: Nimet, emânet ve akrabalık bağı.

Nimet der ki: Nankörlüğe uğradım, şükredilmedim.

Emânet der ki: Saklı tutuldum, lâyıkı ile edâ edilmedim.

Akrabalık bağı der ki: İrtibatım kesildi, sıla-i rahim yapılmadım.”

Rasûlullah (s.a.v) bir hadislerinde de şöyle buyuruyorlar: “Sıla-i rahim ömrü arttırır. Sıla-i rahmi kesmek ise, ömürden bereketi kaldırır.” Bir hadis-i kudsîde de şöyle buyuruluyor: “Ben Rahmanım, sıla-i rahmi yarattım. Onun üzerine kendi ismimden bir isim kazdım.

Kim ona ulaşırsa, ben de ona ulaşırım. Kim ondan ilgiyi keserse, ben de ondan ilgiyi keserim.”

Yakınlara infakı terketmek, onlarla olan irtibatın kesilmesine sebeb olur. Bunun için de onlara harcamak için bir şeyler kazanmak mendubtur. Bundan sonrası ise artık kulun kendi arzusuna kalmıştır. İsterse para kazanmaya devam eder, mal toplar, isterse bu işi bırakır. Çünkü selef-i sâlihînden bazıları mal toplamaya devam ettier. Bazıları ise bununla meşgul olmadılar. Bundan da anlıyoruz ki, her ikisi de mubahtır.

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

Mal Toplamak

Posted by Site - Yönetici Nisan 20, 2010

Mal Toplamak

Mal Toplamak

Mal Toplamak

Mal toplama meselesine gelince, Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Kim dünyayı, helâl olarak ve kötülüklerden arınmış olarak isterse, Allahü teâlâ’ya yüzü ayın öndördü gibi parlayarak ulaşır. Kim ki, sadece övünmek ve malını çoğaltmak niyeti ile toplarsa, Allahü teâlâ ona kızmış olduğu halde ona kavuşur.“122 Buna delil de şudur: Meşru yollarla mal toplamak mubahtır. Rasûlullah (sas) Allah’a şöyle duâ ediyorlardı:Ey Allah’ım yaşlandığımda ve ömrümün sonunda rızkımı genişlet.” 123 Nitekim ömrünün sonunda diledikleri şekilde oldu. Son zamanlarında sütlü kırk koyunu, Fedek arazisi ve Hay-ber’den de bir hisseleri vardı.

Mal Toplamaktan Kaçınılması

Mal toplamaktan kaçınmaya gelince, Hz. Aişe (ra) validemizin Rasûlullah’tan (sas) naklettiğine göre, bu da aynı şekilde mubah bir yoldur. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Âdemoğlunun altın dolusu iki vadisi olsa, ikisine ilâveten üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun karnını ancak toprak doyurur. Tevbe edenlerin tevbesini de Allah kabul eder.“124 Rivayete göre, bu Kur’an’da Yunus Suresinde olup namazda ikinci veya üçüncü rükuda okunur idi. Fakat sonraları tilâveti neshedildi ve bir rivayet olarak kaldı. 125′

Bu mesele ile ilgili Rasûlullah’ın (sas) diğer hadisleri de şunlar: “Mala yazıklar olsun.” Bir başka rivayette de “Altın ve gümüşe yazıklar olsun.”126 “Çok mal toplayanlar helak oldular. Ancak malı için şöyle şöyle diyenler müstesna.” 127 Yani ihtiyaç sahihlerine verenler hariç. “Şeytan der ki: Şu üçten birisi olan mal sahibi benim elimden kurtulamaz: Ya o malı onun gözünde güzel-leştiririm. O da bilimsiz olarak, iyice ölçüp biçmeden, onu toplar. Veya malı onun gözünde kötülerim. Yine düşünmeksizin onu verir. Veya ona malı sevdiririm. Böylece Allah’ın hakkını vermez.128 Bu hadisler de gösteriyor ki, mal toplamaktan uzak durmak daha emniyetlidir. Daha salim olan yolu seçen için de bir ayıplama yoktur.

Mal, Allah’a Yaklaşmak İçin Bir Vesiledir

Bundan sonra İmam Muhammed’in (rh) açıkladığına göre, kesb, Allah’a itaat ve yaklaşmaya bir vesiledir. Hangi çeşit kazanç elde etme olursa olsun bu böyledir. İsterse ip eğirme, bardak ve testi yapma veya dokumacılık gibi işler olsun. Çünkü bunlar, Allah’a itaat ve yakınlaşmaya bir vesiledir. Meselâ namaz kılmak, ancak taharetle mümkün olur. Bu da suyu temin etmek için kova ve ipi gerektirir. Namazı edâ etmek için avret mahallinin örtülmesine ihtiyaç vardır. Bu da ancak dokumacılıkla mümkün olur. Bütün bunlar bize gösteriyor ki, bu saydıklarımızın hepsi de, Allah’a kulluğu yerine getirebilmek için gerekli olan sebeblerdir. Hz. Ali (ra) şu sözüyle buna işaret ediyor: “Dünyaya sövmeyiniz. Mü’minin dünyayı âhirete vesile yapması ne güzeldir.” Ebû Zerri’l-Gırarî’ye (ra) bir adam imandan sonra en güzel amelin ne olduğunu sorduğunda, şöyle cevab verdi: “Namaz kılmak ve ekmek yemek” adam hayretle ona bakınca dedi ki:Eğer ekmek olmazsa, Allah’a ibadet de olmaz.” Yani ekmeğin yenilmesiyle insan güç kuvvet sahibi olur ve nesil devam eder. Böylece Allah’a ibadet de mümkün olur.

Kazanç Yolları Mübahlık Açısından Aynıdır.

Cumhuru fukahaya göre, kesb, yani kazanç çeşitleri arasında bir üstünlük olmaksızın hepsi de müsavidir. Sathî düşünen bazıları dediler ki: İnsanlar arasında aşağılık olarak görülen kazanç çeşitleri ile meşgul olmak, ancak zaruret halinde caizdir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Mü’minin nefsini zelil kılmaya hakkı yoktur.” 129 “Allah, âlî olan işleri sever. Süflî olanlarına ise buğze-der.”130 Hadiste geçen “safsâf in manası, kendi hasisliği ile yapanı da aşağılayan iş demektir.

Bu meselede bizim delilimiz ise şu hadislerdir: “Günahların öyleleri vardır ki, onlara ne oruç ne de namaz keffaret olur.” Denildi ki: “Ya Rasûlallah (sas) onlara ne keffaret olur? Onları hangi amel affettirir?” Buyurdular ki: “Çoluk çocuğun rızkını kazanmak için gösterilen gayretler.” 131 “Helâl olan rızkı aramak, kahramanlarla savaşmak gibidir. Helâli elde etmek niyeti ile geceleyen kimse, affedilmiş olarak gecelemiştir.“132 “Amellerin en faziletlisi, evlâd-ü iyâline harcamak için kazanmaktır.” *33

Şayet dilenmekte, utanma ve istiğnadan başka bir şey olmamış olsaydı, teşvik edilirdi. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Dilenmek, kulun en son başvuracağı bir kazanç yoludur.“4 Yani dilenen Kıyamete kadar zillet içinde kalır. Rasûlullah (sas) Hakîm b. Hizâm’a (ra) veya bir başkasına şöyle dedi: “İster versinler, ister vermesinler, insanlardan bir şey istemenden, seviyesi düşük bir yerden kazanman senin için daha hayırlıdır.”1 Hem insanlar arasında zemmedilen, kesb olmayıp; hıyanet, vadinde durmamak, yalan yere yemin etmek ve cimriliktir.

Kaynak : İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnotlar: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | 1 Comment »

Mal Toplamak

Posted by Site - Yönetici Nisan 11, 2010

Mal Toplamak

Mal Toplamak

Mal Toplamak

Mal toplama meselesine gelince, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyorlar: “Kim dünyayı, helâl olarak ve kötülüklerden arınmış olarak isterse, Allahü teâlâ’ya yüzü ayın öndördü gibi parlayarak ulaşır. Kim ki, sadece övünmek ve malını çoğaltmak niyeti ile toplarsa, Allahü teâlâ ona kızmış olduğu halde ona kavuşur.”122 Buna delil de şudur: Meşru yollarla mal toplamak mubahtır. Rasûlullah (s.a.v) Allah’a şöyle duâ ediyorlardı: “Ey Allah’ım yaşlandığımda ve ömrümün sonunda rızkımı genişlet.” 123 Nitekim ömrünün sonunda diledikleri şekilde oldu. Son zamanlarında sütlü kırk koyunu, Fedek arazisi ve Hayber’den de bir hisseleri vardı.

Mal Toplamaktan Kaçınılması

Mal toplamaktan kaçınmaya gelince, Hz. Aişe (ra) validemizin Rasûlullah’tan (s.a.v) naklettiğine göre, bu da aynı şekilde mubah bir yoldur. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyorlar: “Âdemoğlunun altın dolusu iki vadisi olsa, ikisine ilâveten üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun karnını ancak toprak doyurur. Tevbe edenlerin tevbesini de Allah kabul eder.”124 Rivayete göre, bu Kur’an’da Yunus Suresinde olup namazda ikinci veya üçüncü rükuda okunur idi. Fakat sonraları tilâveti neshedildi ve bir rivayet olarak kaldı. 125′

Bu mesele ile ilgili Rasûlullah’ın (s.a.v) diğer hadisleri de şunlar: “Mala yazıklar olsun.” Bir başka rivayette de “Altın ve gümüşe yazıklar olsun.”126 “Çok mal toplayanlar helak oldular. Ancak malı için şöyle şöyle diyenler müstesna.” 127 Yani ihtiyaç sahiplerine verenler hariç. “Şeytan der ki: Şu üçten birisi olan mal sahibi benim elimden kurtulamaz: Ya o malı onun gözünde güzelleştiririm. O da bilimsiz olarak, iyice ölçüp biçmeden, onu toplar. Veya malı onun gözünde kötülerim. Yine düşünmeksizin onu verir. Veya ona malı sevdiririm. Böylece Allah’ın hakkını vermez.128 Bu hadisler de gösteriyor ki, mal toplamaktan uzak durmak daha emniyetlidir. Daha salim olan yolu seçen için de bir ayıplama yoktur.

Mal, Allah’a Yaklaşmak İçin Bir Vesiledir.

Bundan sonra İmam Muhammed’in (rh) açıkladığına göre, kesb, Allah’a itaat ve yaklaşmaya bir vesiledir. Hangi çeşit kazanç elde etme olursa olsun bu böyledir. İsterse ip eğirme, bardak ve testi yapma veya dokumacılık gibi işler olsun. Çünkü bunlar, Allah’a itaat ve yakınlaşmaya bir vesiledir. Meselâ namaz kılmak, ancak taharetle mümkün olur. Bu da suyu temin etmek için kova ve ipi gerektirir. Namazı edâ etmek için avret mahallinin örtülmesine ihtiyaç vardır. Bu da ancak dokumacılıkla mümkün olur. Bütün bunlar bize gösteriyor ki, bu saydıklarımızın hepsi de, Allah’a kulluğu yerine getirebilmek için gerekli olan sebeblerdir. Hz. Ali (ra) şu sözüyle buna işaret ediyor: “Dünyaya sövmeyiniz. Mü’minin dünyayı âhirete vesile yapması ne güzeldir.” Ebû Zerri’l-Gırarî’ye (ra) bir adam imandan sonra en güzel amelin ne olduğunu sorduğunda, şöyle cevab verdi: “Namaz kılmak ve ekmek yemek” adam hayretle ona bakınca dedi ki: “Eğer ekmek olmazsa, Allah’a ibadet de olmaz.” Yani ekmeğin yenilmesiyle insan güç kuvvet sahibi olur ve nesil devam eder. Böylece Allah’a ibadet de mümkün olur.

Kazanç Yolları Mübahlık Açısından Aynıdır.

Cumhuru fukahaya göre, kesb, yani kazanç çeşitleri arasında bir üstünlük olmaksızın hepsi de müsavidir. Sathî düşünen bazıları dediler ki: İnsanlar arasında aşağılık olarak görülen kazanç çeşitleri ile meşgul olmak, ancak zaruret halinde caizdir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Mü’minin nefsini zelil kılmaya hakkı yoktur.” 129 “Allah, âlî olan işleri sever. Süflî olanlarına ise buğzeder.”130 Hadiste geçen “safsâf’ın manası, kendi hasisliği ile yapanı da aşağılayan iş demektir.

Bu meselede bizim delilimiz ise şu hadislerdir: “Günahların öyleleri vardır ki, onlara ne oruç ne de namaz keffaret olur.” Denildi ki: “Ya Rasûlallah (s.a.v) onlara ne keffaret olur? Onları hangi amel affettirir?” Buyurdular ki: “Çoluk çocuğun rızkını kazanmak için gösterilen gayretler.” 131 “Helâl olan rızkı aramak, kahramanlarla savaşmak gibidir. Helâli elde etmek niyeti ile geceleyen kimse, affedilmiş olarak gecelemiştir.”132 “Amellerin en faziletlisi, evlâd ü iyâline harcamak için kazanmaktır.” *33

Şayet dilenmekte, utanma ve istiğnadan başka bir şey olmamış olsaydı, teşvik edilirdi. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Dilenmek, kulun en son başvuracağı bir kazanç yoludur.”4 Yani dilenen Kıyamete kadar zillet içinde kalır. Rasûlullah (s.a.v) Hakîm b. Hizâm’a (r.a) veya bir başkasına şöyle dedi: “İster versinler, ister vermesinler, insanlardan bir şey istemenden, seviyesi düşük bir yerden kazanman senin için daha hayırlıdır.”1 Hem insanlar arasında zemmedilen, kesb olmayıp; hıyanet, vadinde durmamak, yalan yere yemin etmek ve cimriliktir.

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnotlar: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

Meşru Kazanç Yolları

Posted by Site - Yönetici Mart 22, 2010

Meşru Kazanç Yolları

Meşru Kazanç Yolları

Meşru Kazanç Yolları

Kazanç yolları dörttür: İşçilik, ticaret, ziraat ve sanattır. Cumhur-u fukahaya göre, bunların hepsi de mubah olmada müsavidir.

Bazıları ziraatle uğraşmanın iyi görülmediğini zannettiler. Çünkü Rasûlullah (s.a.v) bir kavmin yurdunda çiftçilik yapılan âletlerden birisini gördü ve buyurdu ki: “Bir topluluğun içine bu âlet girerse, onlar ancak zelil olurlar.” Rasûlullah’a (s.a.s) şu âyetten soruldu: “Ey iman edenler, inkâr edenlere itaat ederseniz, sizi geriye döndürürler de, kayba uğrarsınız.” 137 Bu âyette kasde-dilen taarrub mudur? diye Rasûlullah’a (s.a.v) sordular. Rasûlullah (s.a.v) “Hayır, bu ziraattir” buyurdular. “Taarrub” ise, çölde yaşayanların göçebeliği bırakıp yerleşik hayata geçmeleridir. Abdullah b. Ömer’in (r.a) rivayet ettiği bir başka hadisde de şöyle Duyuruluyor: “(Veresiye pahalı alıp aynı malı peşin daha ucuza geri satmak sureti ile) alışverişi yaptığınız, ziraatle meşgul olup buna razı olduğunuz ve cihadı terkettiğiniz zaman Allah başınıza zilleti musallat eder. Tekrar dininize dönmedikçe de bundan kurtulamazsınız.

Bu meselede bizim delilimiz de şu hadisdir. Rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v) Curf denilen yerde ziraatle meşgul oldular. Bir hadisde şöyle buyuruluyor: “Tohum eken, Rabbi ile ticaret yapmıştır.“139 Rasûlullah’ın (s.a.v) Fedek’te arazileri, Hayber’de bir hisseleri vardı. Son zamanlarında iaşesi buradan temin ediliyordu. Hz. Ömer’in (r.a) Hayber’de Şem’ denilen bir arazisi vardı. İbn Mes’ud’un (r.a), Hz. Hasan’ın (r.a) ve Ebû Hureyre’nin (r.a) Irak’taki se-vad arazisinden ekip biçtikleri ve haracını verdikleri arazileri vardı. İbn Abbâs’ın (r.a) ve diğer bazı sahabelerin de se-vad arazisinden hisseleri vardı.

Yukarıda verilen hadislerin de te’vili şöyledir: Müslümanların hepsi ziraatle meşgul olsalar ve cihaddan uzaklaş-salar, neticede düşmanlarının iştahını celbederler. Bu husus İbn Ömer’in (r.a) rivayet ettiği hadisde açık olarak belirtilmiş: “Siz cihaddan geri kaldınız, zillete düştünüz. Neticede düşmanın iştahını kabarttınız.” Fakat onların bir kısmı cihadla, bir kısmı da ziraatla uğraşsa mesele yok. Ziraatla uğraşmada mücahide yardım vardır. Cihad ile de ziraat ile uğraşanlardan belânın defedilmesi vardır. Nitekim Rasûlullah (s.a.v) de şöyle buyuruyorlar: “Mü’minler bir bina gibidir. Bazısı bazısını takviye eder.”140

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnotlar: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

Ticaret ve Ziraat

Posted by Site - Yönetici Şubat 4, 2010

10Ticaret ve Ziraat

Ticaret ve Ziraat

Âlimler, ticaret ve ziraatin hangisinin faziletli olduğu hususunda da ihtilâf ettiler. Bazıları dediler ki: Ticaret daha faziletlidir. Çünkü Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “…Allah muhakkak bilmişdir ki, içinizden hastalar olacak, diger bir kısmı Allah’ın fazlından (nasib) aramak üzere yer(yüzün)de dolaşacaklar. Bir başka takımı da Allah yolunda çarpışacaklardır.“141 Bu âyetteki yeryüzünde dolaşmaktan maksad, ticarettir. Bunun için de Allah, ticareti dinin en üst derecesi olan cihaddan önce zikretmiştir. Bunun için Hz. Ömer (ra) şöyle diyordu: “Allah’ın fazlından rızık aramak için sefere çıktığımda, yükümün iki dengi arasında ölmem, Allah yolunda mücahid olarak savaşmaktan daha iyidir.”142 Bir başka hadisde de şöyle buyuruluyor: “Kendisinden emin olunan doğru tüccar, Kıyamet günü itaatkâr yüce kişilerle beraberdir.” 143

Meşayihimizin ekserisine göre ise, ziraat ticaretten daha faziletlidir. Çünkü ziraatin faydası daha umumîdir. Kişinin neslini devam ettirmesi ve vücudun gıdasının temini ziraat iledir. Ziraatla Allah’a kulluk için kuvvet kazanılır. Ticarette ise bu meydana gelmez, ancak mal çoğalır. Rasûlullah (sas) “İnsanların en hayırlısı, onlara en faydalı olandır.”144 buyuruyorlar. Bu bakımdan faydası umumî olanla uğraşmak, daha faziletlidir. Ziraatte Allah yolunda harcama daha aşikâr ve çoktur. Çiftçinin elde ettiği şeylerden insanlar, hayvanlar ve kuşların yemesi olağandır. Bunların hepsi de yetiştiren için sadakadır. Bir hadisde şöyle buyuruluyor: “Bir müslüman bir ağaç dikse, ondan bir insan, bir hayvan veya bir kuş yese, bu onun için sadaka olur.”145 Bir başka rivayette de “Ondan, rızık aramak için çıkan insanlar, hayvanlar ve kuşlar yeseler, onun için sadaka hükmündedir. “14^ buyuruluyor. Hadiste geçen “el-Afiye” kelimesi, insanlarda olduğu gibi, rızık aramak için çıkıp ta yuvalarına dönen kuşlar için de kullanılır. Kendisinde Allah yolunda tasadduk manası olmayan kazanç çeşitlerinde bir fazilet de yoktur. Namazda setrü avret farz olduğu için kendisine ihtiyaç duyulmakla birlikte, dokumacılık ta böyledir. Bundan da anlıyoruz ki, kazanç yollarından Allah yolunda daha çok harcanan daha faziletlidir.

İlim Öğrenmek Farzdır

Onların dayandıkları âyetin izahına gelince, rivayet edildiğine göre Mekhûl (rh) ve Mücâhid (rh) şöyle dediler: Burada yeryüzünde yolculuğa çıkmaktan maksad, ilim öğrenmek için çıkmaktır. Verilen bu manaya göre, biz de diyoruz ki, ilim öğrenmek daha faziletlidir. Nitekim İmam Muhammed (rh) de buna işaret ederek şöyle diyor: İlmi aramak farz olduğu gibi, rızkı aramak ta farzdır. Kazancın bu şekilde ilme teşbih edilmesi gösteriyor ki, ilim öğrenmek diğerlerinin hepsinden en yüksek derecede bir farzdır. İlim öğrenmenin farziyyetinin beyanı da RasûluUah’ın (sas) şu hadisleridir: “İlim öğrenmek, her müslümana farzdır.“147

En Faziletli Bilgi, İlmihal Bilgisidir.

Ancak bu hadisde kasdedilen bilgi ilmihal bilgisidir. Şöyle denildi: İlmin en faziletlisi, ilmihal bilgisi, amellerin en faziletlisi de bu halin korunmasıdır.

Bu sözü şu şekilde açıklayabiliriz: İlm-i hâl demek, şu anda bir kimsenin üzerine farz olan şeyleri yapabilmesi için ihtiyaç duyduğu şeyleri bilmesidir. Meselâ namaz kılmak için taharet gibi.

Aynı şekilde ticaretle uğraşmak isteyenin.de kendisini faizden ve fasid akitlerden koruyacak kadar ilim öğrenmesi farzdır. Bir kimsenin malı varsa, zekâtını eda edebilmesi için, malının cinsinden ne kadar zekât verildiğini bilmesi lâzımdır. İşte “ilmihal’in manası budur. Çünkü Allahü teâlâ, Şeriat’in Kıyamete kadar bakî kalacağını haber veri yor. İnsanlar arasında Şeriat’ın bekası ise, ancak öğrenmek ve öğretmekle olur. Bunun için de Şeriat’ı öğrenmek ve öğretmek herkes üzerine farzdır. Helâl kazancın farziyyetini beyan sadedinde bunu da açıklamış olduk.

Buna delil olarak şu hadisi verebiliriz: Rasûlullah (sas) ilmin ortadan kalkmasına vesile olacakları için bilmeyenlere ve öğrenmeyenlere lanet etti ve buyurdu ki: “Allahü teâlâ ilmi kalblerden çekip çıkararak kaldırmaz. Fakat âlimlerin ruhlarını kabzeder. Âlimler alındıktan sonra insanlar cahilleri reisler edinirler. Onlar da bilmeden fetva verirler. Kendileri dalâlete düşerler, halkı da düşürürler.”148 Bunu teyid eden şu âyet-i kerime de vardır: “Eğer müşriklerden biri senden emân dilerse, ona eman ver. Ta ki Allah’ın kelâmını dinlesin...”149 Bu âyet işaret ediyor ki, istediği zaman kâfire dini öğretmek farzdır. Mü’mine ise öncelikle öğretmek gerekir.

İlmin farzların en kuvvetlilerinden olduğu hususundaki sözümüzün izahı da şöyle: İnsan bütün ömrünü öğrenmek ve öğretmek için harcasa, ömrü boyunca farz işlemiş olur. Bütün ömrünü namaz ve oruçla geçirse, bir kısmında nafile ile meşgul olmuş olur. Şüphesiz farzı yerine getirmek, nafileyi işlemekten daha yüksek derecededir.

Kaynak : İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnot: Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Etiketler: | Leave a Comment »

Âlimin İlmi ile Amel Etmesi ve Bilmeyenlere Öğretmesi Farzdır

Posted by Site - Yönetici Ocak 30, 2010

Âlimin İlmi ile Amel Etmesi ve Bilmeyenlere Öğretmesi Farzdır

Âlimin İlmi ile Amel Etmesi ve Bilmeyenlere Öğretmesi Farzdır

İlmi öğrenmek farz olduğu gibi, âlimin ilmini insanlara öğretmesi de farzdır. Çünkü âlimin ilmi ile amel etmesi güzel görülmüş, onun tersine hareket etmesi de kötü görülmüştür. İlim öğretmek, emr-i bilma’ruf, nehy-i anilmünker yapmak demektir. Bu da bu ümmete farzdır. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah’a inanırsınız.. .”15°

Ulemâ meselenin tafsilâtında ihtilâf ettiler: Bir kimse bir veya iki meseleyi öğrense, bunu bilmeyene öğretmesi farz olur mu, olmaz mı? Meşâyihimizin bazısına göre, öğretmesi gerekir. Fakat çoğunluğa göre ise, böyle bir şey gerekmez. Bu ancak insanların sözüne itimad ettikleri ilmi ile meşhur olmuş kimselere vacibtir. Bu kitabda müellif her iki görüşe de işaret etti. Buradaki mezkûr lâfız umumî olmasını gerektirir.

Bundan sonra müellif şöyle dedi: Âlimlerden basiretli olanların, insanlara fıkhî hükümleri açıklamaları gerekir. Bu da gösteriyor ki, farziyyet hassaten ilmi ile meşhur olanlaradır.

Birinci görüşün delili şu âyetlerdir:Gerçekten indirdiğimiz o açık açık âyetlerimizi ve doğru yolu Kitabda insanlara açıkladıktan sonra gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hem lânetçiler lanet eder.”151 “Allah, kitab verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahid almıştır. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Alışverişleri ne kötüdür.”152

Bu iki âyetten anlaşılıyor ki, ilmi gizlemek haramdır. İlmi açıklamak ise zarurîdir. Bu hüküm kendisine ilim ulaşan herkesi içine alır. Kendisine ulaşan ilmi gizlediği tasavvur edilirse, onu izhar etmesi ona farz olur. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Kim yanındaki ilmi gizlerse, Kıyamet günü ağzına ateşten bir gem vurulur.”153 “Şayet bû ümmetin sonda gelenlerinin öncekilere lanet ettiklerini görürseniz, yanında ilmi olan ilmini ortaya koysun. O gün ilmi gizleyen, Hz. Muhammed’e (s.a.v) Allah’ın indirdiğini gizleyen gibidir.”154

Şüphesiz ilmi öğretmek, zekâtı eda etmek gibidir. Herkesin zekâtını kendi nisabından ödemesi gerekir. Bir tek çeşit maldan nisaba malik olanla bir kaç çeşit maldan nisaba malik olan müsavidir.

Diğer görüşün delillerine gelince: Âlimler her zaman peygamberlerin vârisleridir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”155 Bilindiği gibi, Rasûlullah (s.a.v) zamanında, dinî meselelerde ihtiyaç duyulan bilgileri, insanlara bizzat Rasûlullah’ın (s.a.v) kendisi açıklıyorlardı. Allahü teâlâ da Kur’an’da onu böyle vasfetti ve buyurdu ki: “… Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur’an’ı indirdik. Belki düşünürler.”15″ Onun huzurunda Kur’an’dan bir şey açıklamak başka birine gerekmez. Bu her zaman böyledir. Onun yerini başkaları ile değil de, ilmi ile meşhur olan âlimlerce doldurulması gerekir. Âdeten insanlar, ilmi ile meşhur olan âlimlerin sözlerine itimad ederler. Bakasina itimad eden pek azdır. Hatta çoğu kez, insanlardan bazıları ilmi ile meşhur olmayan kimselerden duyduğu şeyi hafife alır. Bunun için de özellikle ilimde meşhur olanların açıklaması gerekir.

Hasan-ı Basrî (rh) dan şöyle dediği nakledildi: “Bedir’de bulunmuş yetmiş sahabiye yetiştim. Onların hepsi de inzivaya çekilmişlerdi. İnsanlara bir şey öğretmekle meşgul olmuyorlardı.” Çünkü onlara ihtiyaç duyulmuyordu. Tabiîn ulemâsı ra (rh) yine böyle idiler. Onlardan bazıları fetva ve ta’limle meşgul oldular. Bazıları ise, ilim sahibi olmalarına rağmen bundan uzak durup inzivaya çekildiler. Çünkü bunların ilmi başkalarına öğretmeyi bırakmaları bir noksanlık meydana getirmiyordu. Maksad başkaları ile de hasıl oluyordu.

Bunun sebebi de şudur: İlmin iki meyvesi vardır: Bilmek ve öğretmek. Âlimlerden bazıları kendisinde ilmin bu iki meyvesini de toplama imkânını bulur, ilim ile öğretmeyi cemeder. Bazıları ise her ikisini de elde edemez, sadece ilmi öğrenme meyvesi ile yetinir. Bunlar da gösteriyor ki, bu konu oldukça geniştir. Ehl-i ilimden meşhur olanlarla maksad hasıl olmuştur.

Şayet ilim taleb etmek farz olmamış olsaydı, insanların günahtan kurtulmaları da mümkün olmazdı. Günahları işlemekten kaçınmak farzdır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “De ki: Rabbim sadece açık ve gizli fenalıkları, günahı, haksız yere tecavüzü, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmanızı, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi haram kılmıştır.”157 Günahtan kaçınmak ta ancak ilimle olur.

Şayet insanlar ilim öğrenmeyi terketseler, hak bâtıldan, doğru hatadan, iyilik kötülükten ayrılmaz. Halbuki hak ile bâtılın arasının ayrılması dinin esasıdır. Buna da ancak ilimle ulaşılabilir. Allah, şöyle buyuruyor: “…Allah bâtılı mahveder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir...158 “…Halbuki suçluların hoşuna gitmese de, hakkı ortaya çıkarmak ve bâtılı tepelemek için, Allah sözleriyle hakkı ortaya koymak ve inkarcıların kökünü kesmek istiyordu.” 159 Şüphesiz her müslümana, Allah’ın doğru kabul ettiği şeyle, bâtıldan kaldırdığı şeyin arasını temyiz etmesi farzdır. Aynı şekilde herkesin doğru olana yapışması ve kendi gayreti ile hata olanlardan kaçınması gerekir. Buna ulaşmanın yolu da ilimdir.

Âlimlerin insanlara menfaati olan bir şeyi kendilerinden öncekilerden aldıkları zaman, bunu anlatmaları gerekir. Yani işitilen rivayetlerin açıklanması âlimler üzerine vacibdir. Nitekim bu meselede Rasulüllah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Allah, şu kimsenin yüzünü ağartsın ki, bizden bir hadisi işitti. Onu işittiği şekilde ezberledi. Sonra da onu işitmeyen birisine nakletti. Fıkhı fakih olmayana nakleden nice fıkıh hamilleri vardır. Nice hamil-i fıkıhlar da vardır ki, fıkhı kendisinden daha fakih olana nakleder.”160 “Siz (birisinden) dinlersiniz. Sizden de (birileri tarafından) işitilir. Sonra da sizden işitenden dinlenilir.”1^1 “Dikkat edin, hazır olan olmayana tebliğ etsin.“162

Hem sonra insanlara menfaati olan şeyi açıklamak farzdır. Meşhur ve sahih olan nâsih âyetleri bilmek gibi. Men-suh âyetlere gelince, onların rivayeti gerekmez Çok yayılmış olan şeylerde de durum aynıdır. Çünkü bunların rivayetinde insanlar için bir menfaat yoktur. Hatta bazan fitneye de sebeb olabilir. Fitneden kaçınmak ta evlâdır. Bu meselede asıl olan Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edilen şu sözdür: “İşittiğim her şeyi rivayet etmiş olsaydım, beni taşlarla recmederdiniz. “ı63

Hz. Muâz’ın (ra) yanında kelime-i şehâdetle ilgili bir hadis vardı. Vefatı ânı yaklaşıncaya kadar onu rivayet etmedi. Sonra arkadaşlarına dedi ki: ” Rasûlullah’dan (s.a.v) işittim. Şayet Allah’ın emri, yani ölüm gelmemiş olsaydı, bu hadisi size rivayet etmezdim. Rasûlullah (s.a.v) in şöyle dediğini işittim: “Kim kalbinden Lâilâheillâİlah derse, Cennet’e girer.”164 Hz. Muâz (r.a), insanların bu hadise güvenmemeleri için, ömrünün son zamanlarına kadar onu rivayetten kaçındı. Fakat vefatı ile hadisin kaybolacağından korktuğu için onu arkadaşlarına rivayet etti. Böylece bu hadis, açıkladığımız bu mesele için bir asıl oldu.

Sen görmez misin ki, şayet bizim üzerimize ilmin gereğini edâ farz olmasaydı, bizden öncekilere de farz olmazdı. Bu böylece sahabe ve tabiîne kadar giderdi. Bu da gösteriyor ki, ilmi nakil konusunda insanların hepsi de birdir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Bu dini her haleften âdil olanlar naklederler. Ondan ibtal edenlerin tahrifini ve cahillerin te’vilini nefyederler.”1^5 Şayet müteahhirînin ilmi nakletmeyi terketmelerine cevaz verecek olsak, bunun aynısına mütekaddimîn için de cevaz vermemiz gerekir. Bu söz de neticede Rafızîlerin görüşüne götürür.

Bu meselede Rafızîler şöyle diyorlar: “Allahü teâlâ, Hz. Ali’nin (ra) fazileti hakkında âyetler indirdi. Rasûlullah (sas) onun fazileti ve halife olarak seçilmesine dair hadisler söyledi. Fakat diğer sahabeler (ra) ona hased ettikleri için bunu gizlediler.” Ehl-i Sünnete göre, bu hüküm yalandır ve uydurmadır. Sahabeden bir tanesi hakkında bile böyle düşünmek caiz olmadığı halde, nasıl hepsi hakkında böyle bir zanda bulunulabilir? Şayet bununla ilgili bir şey bulunsa idi, bu mutlaka şöhret bulurdu. Rafızî mezhebinin binası yalan ve iftira üzerine kurulmuştur.

İmam Muhammed Cih), bu istişhad ile şuna işaret ediyor: Sahabe-i Kiramın (ra) hepsi de dinî meselelerle ilgili bir şeyi nakletmekten geri kalmadılar. Onlardan sonra gelenlerin de bu meselede onlara uyması gerekir.

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnotlar : Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

Farzın Kısımları

Posted by Site - Yönetici Ocak 23, 2010

Farzın Kısımları

Farzın Kısımları

Farz iki kısımdır: Farz-ı ayın, farz-ı kifâye.

Farz-ı Ayın: Herkesin bizzat yerine getirmesi gereken bir farzdır. Dinin rükünleri gibi.

Farz-ı Kifâye: Bazılarının yerine getirmesi ile, maksad hasıl olduğu için, diğerlerinden düşen farzdır. Ancak insanların hepsi de onu terkederlerse, günahta müşterektirler. Cihad gibi. Cihaddan maksad, i’lâyı kelimetullah ve dinin yüceltilmesidir. Müslümanların bir kısmı ile bu maksad hasıl olduğu zaman diğerlerinden düşer. Şayet hepsi cihaddan geri kalır ve kâfirler bazı şehirleri istilâ ederlerse, müs-lümanlar bunun günahına ortak olurlar. Aynı şekilde cena-zeyi yıkamak, cenaze namazını kılmak ve onu defnetmek te farz-ı kifâyedir. Buna bazıları yapsa, diğerlerinin üzerinden düşer. Bundan kaçınsalar da, durumu bildikleri halde, bir meyyit bir topluluğun içinde zayi olsa, günahta hepsi müşterek olurlar.

İnsanlara ilim öğretmek te farz-ı kifâyedir. Müslümanların bir kısmı bunu yapsa, maksad hasıl olduğu için diğerlerinden düşer. Bu Şeriat’ın ihyasıdır. İnsanlar arasında ilmin muhafazası, bir kısmının onu eda etmesi, yani öğretmesiyledir. Bundan kaçınsalar da, bu sebeble ilmin bir kısmı kaybolsa, onların hepsi de günaha ortak olurlar.

Rasülullah’ın (sas) faziletlerden tavsiye ettiği şeylerin insanlara öğretilmesi, farzdır. Bu sözün manası şudur: Nafile olan veya Rasülullah’ın (sas) güzel gördüğü bir fiili bizzat yapmak, farz değildir. Bunu terkedene günah ta yoktur. Fakat bunun insanlara öğretilmesi farzdır. Hatta bir devirde yaşayan insanların hepsi de, onu nakletmeseler, hepsi de farzı terketmiş olurlar ve günaha girerler. Çünkü bir meselenin bırakılması ile, Şeriat’tan bir şey kaybolmuş olur. Fakat nafileyi yapmamada, kaybolma durumu yoktur.

Bunun bir benzeri de şu meseledir: Bir kimse nafile namaz kılmaktan kaçınsa, bunda onun için bir günah yoktur. Fakat nafile namazı abdestsiz olarak kılsa, günahkâr olur, azarlanır. Çünkü taharetsiz olarak namaz kılmada, Şeriat’ın hükmünü değiştirme vardır. Fakat edayı terketmede, Şeriat’ın hükmünü değiştirme yoktur.

Nafilelerden maksad iki şeyden birisidir: Birincisi şeytanın vesvesesini kırmaktır. Kul nafileyi edâ edince, şeytan şöyle diyerek vesveseden vazgeçer: Bu kul kendisine gerekmeyenleri edâ ettiğine göre, yapması gerekeni edayı nasıl terkeder? Böylece ona vesvese verme arzusu kırılır. İkincisi de farzlar noksan olduğunda, nafilenin onları ta-mamlamasıdır. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Kulun farzlarından bir noksanlık ortaya çıktığı zaman, Allah, meleklerine der ki: Kulumun nafilelerini, farzlarındaki noksanı tamamlamak üzere koyun

Nafilede bu maksad olduktan sonra, bu maksadın aslen fevt olmaması için, onları terketmek caiz olmaz.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bizzat kendisini yapmak farz olmasa da, ilmi insanlara öğretmek farzdır.

Âlimin Öğretmesi Farz Olan İlim

Fakihin, işittiği her şeyi anlatması gerekmez. Ancak uzaktan gelen birisinin yola çıkma vakti gelir, onun kendi şehrinde de bu meselenin meşhur olmadığını bilirse, o zaman öğretmesi vacib olur. Bu duruma göre, ilmi açıklamak aslında vacibdir. Fakat bunun vakti geniştir. Ancak Hz. Muâz (ra) hadisinde beyan ettiğimiz gibi, ilmin fevtolmasın`dan korkulursa, o zaman vakti darlaşır. Yani anlatılması gerekir. Ona gelen kimsenin maksadı, kendi memleketinde bilinmeyen ve insanlara faydalı olan ilmi öğrenmek olmalıdır. Memleketine döndüğünde, öğrendiği bu ilimle insanları ikaz eder, uyarır.

Bir kimsenin hemen dönmeye niyeti olmazsa, hoca için öğretme vakti geniş olur. Hemen gitmeye niyetlenirse, vakit daralmış olduğundan, öğretimi tehir etmesi caiz olmaz. Bu aynen vakit girdikten sonra, farz namazın kılınması gibidir. Vakit girince, namaz farz olur. Fakat vakit geniştir. Ancak vaktin son kısmına girildiğinde, vakit daralır ve namazı daha da tehir etmek caiz olmaz. Ancak bu durum kendi halkı içinde meşhur bir âlim olmadığı zamandır. Şayet kendi şehir ahalisi arasında meşhur olmuş bir âlim varsa, buna ihtiyaç ve zaruret yoktur. Memleketine döndüğü zaman, oranın âlimlerinden öğrenebilir. Diğer taraftan o şehrin halkı da bu meseleyi, başka yerden gelene ihtiyaç olmaksızın kendi aralarında bulunan âlim vasıtasıyle öğrenirler. Zira mü’minler, bir vücut gibidir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Mü’minler bir vücut gibidir.” Yani cesedin bir kısmı ağrısa, bütün vücut rahatsız olur. Bu rahatsızlık kaybolsa, diğer azalar da bundan hissedar olur. Şayet onun bulunduğu şehrin halkı arasında bu ilim meşhur olmuşsa, bu hocanın öğretmekten kaçınması ile ilim kaybolmaz. Şayet meşhur değilse, o kimse öğretimi terkettiğinde, o beldede ilim kaybolur. Bunun için de ilim kaybolacak hale gelinceye kadar öğretimi terketmek caiz olmaz. Aynı şekilde, bir başka beldeden kendi memleketinde meşhur olmayan ilmi almak için gelen kimseye de ilim öğretmeyi bırakması helâl olmaz.

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: