Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Hac İbadeti’ Category

Cennetten Gelen Beraat Kâğıdı ( Dua ve Hac )

Posted by Site - Yönetici Ekim 14, 2017

Cennetten Gelen Beraat Kâğıdı ( Dua ve Hac )

Bazı “Bulaha” ( Bulaha`nın açıklaması aşagıda )`lardan hikâye olundu.
Bulaha’nın biri ( haccetmiş ve artık memleketine geleceği sırada ) veda tavafını yapıyordu. (Şakacı) adamın biri onunla şakalaşmak için (sırf mizah olsun diye) ona;
Sen Allâhü Teâlâ hazretlerinden cehennem ateşinden beraatını aldın mı?” dedi. Bulaha:
Hayır! Almadım; bunu herkes aldı mı?” Adam:
Evet!” dedi.
Bulaha ağlamaya başladı.
Hicr-i İsmail’e girdi. Kabenin örtülerine sarıldı. Ve ağlamaya devam etti. Ve Allâhü Teâlâ hazretlerinden kendisinin cehennem ateşinden beraat edildiğine dair kendisine bir yazı (belge) vermesini istedi.
Onun bu haline (acıyan) insanlar ve onun arkadaşları onu kınadılar ve ona:
Falanca kişi sana şaka etti. (Böyle bir yazılı belge kimseye verilmiyor)” dediler.
Fakat Bulaha, onları doğrulamadı. Ağlama ve yalvarma haline devam etti. O kişi bu halde iken, gökten “Mizâb-ı Kâbe”nin (altın oluk) yönünden bir kağıdın düştüğü görüldü. O kağıdın içinde o Bulaha’nın cehennem ateşinden azâd kılındığı yazılıydı.
Bulaha buna çok sevindi.
İnsanları ona vakıf kıldı. Yani o kâğıdı herkese gösterdi. (“Ben de sizin gibi cehennemden azâd oldum!” dedi.)
O kâğıdın bir özelliği de bütün yönlerden okunmasiydı. Kâğıdın çevrilmesiyle yazı çevrilmiyordu. Yani o kağıt durulduğu zaman veya katlandığı zaman bile o yazı görünüyor ve okunuyordu. Bunun üzerine insanlar, o kağıdın Allâhü Teâlâ hazretleri tarafından geldiğini bildiler….

Dua Kişiye Göre

Denildi ki:
Avamın duası, sözlerledir.
Zahitlerin duası, fıilleriyledir (ibadet ve taatle),
Ariflerin duası, halleriyledir…

Bulaha Kime Denir ?
Bulaha, bazılarının sandığı gibi akılsız ve ahmak demek değildir. Bilakis bulahâlar, akıllı kişilerdir. Bulaha şöyle tarif edilmektedirler:
Bulaha: Serden gafil, kötülükten uzak, hayra tabi olmuş veya kurnazlık ve hile düşünmeyen ve göğüslerinin içleri selâmetle mühürlenmiş (insanlara kötülük düşünmeyen ve hep iyilik düşünen) akıllı insanlardır. Feyzü’l-Kadir: 1379, Hadis-i şerifte şöyle varid oldu:
-“Cennet ehlinin çoğu bulahalardır.”Kenzul-Ummah 39283,

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri :8/620-621

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Cennet, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac İbadeti, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

HACCA GİDEMEYEN MÜSLÜMAN NE YAPMALI?

Posted by Site - Yönetici Eylül 10, 2016

117829_1351082125_2822-copy

HACCA GİDEMEYEN MÜSLÜMAN NE YAPMALI?

Hacca gidemeyen Müslüman, Arefe günü öğle ile ikindi arası, kendini Arafât’ta kabûl ederek Allah rızâsı için 2 rek’at namaz kılar. Her rek’atte; 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 Kul yâ eyyühel-kâfirûn, 10 İhlâs-ı şerîf okur.

Namaza şu niyetle başlanır: “Yâ Rabbi, bugün şu saatlerde Arafat’ta milyonlarca müslümanın ‘Lebbeyk’ diye ilticâ ettiği zamanda, âciz kulun orada bulunamadı. Bu kulunun rûhunu onlarla beraber kılıp, benim ilticâmı da onların ilticâsına ilhâk buyur. Orada afv-ı umûmîye mazhar kıldığın kullarına beni de ilhâk eyle!..” Allâhü Ekber.

Namazdan sonra:

• 70 İstiğfâr-ı şerîf,

• 11 veya 70 adet, “Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve Hayyün lâ yemûtü biyedihi’l-hayr, ve hüve alâ külli şey’in Kadîr” tevhîdini okur.

• 3 veya 11 yâhut 70 kerre “Allâhü ekber, Allâhü ekber, lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, Allâhü ekber ve lillâhi’l- hamd” diyerek tekbir getirir.

• 100 defa aşağıdaki tesbîhi okur:

“Sübhânellezî fi’s-semâi arşuhû, Sübhânellezî fi’l-ardı sültânühû, Sübhânellezî fi’l-ardı hukmühû, Sübhânellezî fi’l-cenneti rahmetühû, Sübhânellezî fi’l-kabri kazâühû, Sübhânellezî fi’l-kıyâmeti adlühû, Sübhânellezî fi’l-bahri sebîlühû, Sübhânellezî rafea’s-semâe, Sübhânellezî beseta’l-arda, Sübhânellezî lâ melce’e ve lâ mencee minhü illâ ileyh.”

Arefe günü öğleden sonra Hızır aleyhisselâm ile İlyâs aleyhisselâmın Arafât’ta buluştuklarında okudukları şu duâyı da -mümkünse- 100 defa okumalıdır:

“Bismillâhi mâşâallâhü lâ yasrifü’s-sûe illallâh, Bismillâhi mâşâallâhü lâ yesûku’l-hayra illallâh, Bismillâhi mâşâallâhü lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm.”

Bundan sonra duâ edilir.

(Kaynak : Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac İbadeti, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hacer-i esvedi öpmek sünnettir.

Posted by Site - Yönetici Mart 10, 2016

Hacer-i esved,Hacer-ül Esved taşı,hacerulesved copy

Hacer-i esvedi öpmek sünnettir.

Müslümanlara eziyet vermeden öpmeye çalışmalıdır!
Eziyet verecekse uzaktan istilam etmelidir!
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Hacer-i esved, Cennet yakutlarındandır. Kıyamette, iki gözü ve bir dili olduğu halde getirilir. Tazim ve sıdk ile istilam edenin lehinde şahitlik eder. Riya ve alay ile istilam edenin de aleyhine şahitlik eder.) [Tirmizi]

[İstilam: Hacer-i esvedi öpmek, elle okşamak, kalabalık dolayısıyla mümkün olmazsa, uzaktan hürmet işareti yapmak.]

Hacer-ül esvedle ilgili çok hadis-i şerif vardır. Bazıları şöyledir:
(Hacer-ül esvede el sürmek, günahları giderir.) [İbni Hibban]

(Hacer-ül esved, tazim ve sıdk ile istilam edenin lehinde şahitlik eder. Riya ve alay ile istilam edenin de aleyhine şahitlik eder.) [Tirmizi]

(Zulmetle kararmasaydı, Hacer-ül esvede dokunup da iyi olmayan dertli kalmazdı.) [Beyheki]

(Hacer-ül Esvede el sürmek günahları döker.) [Nesai]

(Allah’a yemin ederim ki, kıyamette Hacer-ül Esved, gören gözleri ve konuşan dili olduğu halde, kendisine ihlâs ile el sürüp öpenin cennetlik olduğuna şahit edecektir.) [Tirmizi]
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac İbadeti, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , , | Leave a Comment »

UMRE GÜNLÜĞÜMDEN BİR KATRE

Posted by Site - Yönetici Haziran 22, 2015

UMRE GÜNLÜĞÜMDEN BİR KATRE

UMRE GÜNLÜĞÜMDEN BİR KATRE

İçinde beliren manevi bir hissin tezahürü müdür, yoksa uzaklardan, “hayır belki de yakından, çok yakından” alınan bir davete icabet midir bilinmez; lakin her hali ile ruhlarımıza tebliğ edilen emri îfâ etmek üzere mukaddes bir seferdir hac ve umre…

Derunî bir haz duyarak bir taraftan hiçliği itiraf eden Nâbi (1) edasıyla edep penceresinden bakarak düşersin yollara. Kulağında yankılanan “Sakın terk-i edepten kûy-ı mahbûb-i Hûda’dır bu, Nazargâh-ı İlâhî’dir, makâm-ı Mustafâ’dır bu” nidasıyla sarsılarak içten bir dua ile “Ya Rabbi! Edepsizlikten sana sığınırım.” diyerek atarsın adımları…

Geçireceğin her ânı dolu dolu yaşamak için verilen mücadelenin güzelliği saracak bütün bedeni. Çünkü döndüğünde rüyadan uyanmış hissi doğacak kalbinde. “Allah’ım ne güzel bir rüyaydı. Daha dün senin beytinde, senin Resûlünün ve onun ashabının beldelerindeydim. Ya Rabbi, bir daha aynı rüyayı görmeyi nasip et.” diye dua edeceksin.

Hiç çıkarmamak üzere giydiğimiz edep gömleği…

Uçağın tekerleri yere dokunur dokunmaz heyecan bir kat daha artıyor. Manevi iklimin sıcaklığı ile daha ilk nefeste kendini hissettiren, evvelce Resûlullah’ın teneffüs ettiği Medine havasını çekiyorsun içine… Bu iklimde geçirmişti mübarek ömrünü ve bu iklimde vermişti son nefesini. Hissiyata hâkim olamayarak şu satırlar dökülüyor dillerden.

Sensizlik;
Kum tanesi kadar sensizlik,
Çöllerin içinde kaybolan…
Yolların içinde kaybolduk efendim,
Uhud mu kıskandı seni Hîrâ mı?
Sevr mi kıskandı bizden Kasvâ mı?
Mekke mi kıskandı Medine mi?
Sensizlik, sürgün misâli efendim…

Edep gömleğini hiç çıkarmayarak usulca geçiyoruz yeşil kubbenin karşısına. Titrek ellerimizi kaldırarak ve bazen de kaldıramayarak, “bulanık zihinlerin müdahalesinden kendimizi kollayarak” Resûlullah’ı selamlıyoruz. Resûlullah, kendisini selamlayanlara mukabelede bulunacağını müjdelemişti. Hemen yanında bulunan Sıddık-ı Ekber ve Ömeru’l-Faruk efendilerimizi de selamlıyoruz. Arkasından Cennetü’l-Bakî’ kabristanlığına yöneliyoruz.

Aklımızda Peygamber Efendimiz’in mübarek sözleri: “Kim, bir tek namaz kaçırmaksızın benim mescidimde kırk vakit namaz kılarsa ona cehennem ateşinden berât ve azaptan kurtuluş yazılır. O, nifaktan da uzak olur.” (3) Sekiz günden az olan vaktimizde kaza niyetiyle kırk vakit namaz kılmanın ehemmiyetini hissediyoruz. Mescid-i Nebevi’de Âlemlerin Resulü’nün kokusunu hissediyor ve huzurundaymış gibi cennet bahçesinde meşhur sütunlar önünde iki rekât namaz kılmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Dünyayı ve hırsını unutarak müminlerin cennet bahçesinde iki rekât namaz kılabilmek için verdiği mücadeleyi görüp kendimiz de o mücadeleyi yaşayınca dünyanın faniliğini daha iyi idrak ediyoruz. Davet edilenlerin sayısı giderek artıyor düşüncesiyle şükrediyoruz.

Âlemlerin Resulünün hatıralarını yâd ediyoruz

Takva üzere yapılan ilk mescit, Kûba Mescidi… Taleâl bedru aleynâ, nidaları arasında Medine’yi münevver kılan Allah’ın Resulünün karşılandığı temiz belde. Temizliğine Peygamberimiz’in hayran kaldığı belde insanları, süt ve hurma ikram etmişlerdi Resul-i Ekrem’e. Bu mescide gelip iki rekât namaz kılmanın bir umre sevabına müsavi olduğu müjdesi, sevincimizi arttırıyor. Bir de kubbenin işaretli kısmı var ki orada namaz kılmanın tadını tarif ne mümkün. Zira Âlemlerin Resulü o işaretin altında kılarmış namazını. Hakkında Tevbe Suresinin 108. ayeti nâzil olan bu mescitten ayrılıp

Uhud Dağı’na doğru yol alıyoruz.

Hafif bir meşakkatle, Allah’ın Resulünün bir müddet için kullandığı sığınağa tırmanıyoruz. Ehl-i Beyt kokusu burada da çok keskin hissediliyor. Bu kokuyu dindirmek için dökülen katranlar ve verilen çabalara karşı, bulanık zihinlerin berraklaşması için burada da dua ediyoruz.

Başlarında bir NİNENİN çobanlık ettiği, Uhud Dağı’nda gezinen keçiler dikkatimizi çekiyor. Sarp kayalıklar arasında koşuşturan bu sürünün sahibi yaşlı nineyi ziyaret ediyoruz. Bizim gibi niceleri ziyaret etmiş olacak ki tatlı bir üslupla ikram ettiği hurma ve SÜT almadan yapamıyoruz. Sürü sabah çıkıyor ve akşam süt dolu olarak geri dönüyormuş. Yaşlı ninemiz, sağdığı o sütleri satarak geçimini sağlıyormuş. Bitki namına bir tutam ot dahi görmenin mümkün olmadığı bu tepelerin bereketinden keçiler de nasibini alıyor.

Uhud Dağı için söylenen hadis-i şerifleri aklımızdan geçirip burada yaşananları yeniden hatırlıyoruz. Zira bu şiddetli harpte 73 civanmert sahabî ile Resul-i Ekrem’in mübarek dişleri şehâdet mertebesine erişmişti. Uhud Dağı ve Uhud Harbi ile alakalı hissiyatımızı içimizde barındırarak Kıbleteyn Mescidi’ne doğru yol alıyoruz.

Kıbleteyn Mescidi, Peygamber Efendimiz’in en büyük arzularından birinin gerçekleştiği yer. İlâhi vahyin nazil olduğu ve ilk iki rekât namazın Mescid-i Aksa, son iki rekâtın ise Kâbe-i Muazzama cihetine doğru kılındığı mekân. Gönül pınarımızdan damlayan mısralar dökülüyor yine…

Sensizlik;
Bir garip misali sensizlik,
Hayatın içinde kaybolan…
Âlemin içinde kaybolduk efendim…
Kâinat mı kıskandı seni felekler mi?
Arş-u âla mı kıskandı bizden melekler mi?
Kudüs mü kıskandı Mi’râc mı?
Sensizlik, hüzün misali efendim…

Buradan Yedi Mescitler diye meşhur Hendek Harbi’nin cereyan ettiği Sel’ Dağı’nın eteklerine gidiyoruz. Harbin yapıldığı yedi mevziiyi ecdâd, yedi mescid yaparak ihya etmiş. Ancak günümüzde biri hariç kaybolmuş vaziyette.

Hendek deyince gözler elbette Efendimiz’in bizzat ashâbıyla ter dökerek kazdığı hendeği arıyor. 1960’lı yıllara kadar var olan hendek sonraları doldurularak asfalt yol haline getirilmiş. Oysa Resul-i Ekrem’e Şam, Yemen ve İran taraflarının anahtarları bu hendeklerde verilmişti. O kadar meşakkat çekmişlerdi ki karınlarına taş basıp bir parça hurma ve arpa ekmeği ile iktifa etmişlerdi. Bir koyunun etinin bir orduya yettiği yer de yine burasıydı. Şimdi bütün bu mucizeleri sinesinde taşıyan hendeği göremeyen gözlerimiz, zihnimizin derinliklerinde tasavvur ettiği hayal ile kalıyor. Çileli elli gün sonunda esen o kasırga, müşrikleri geri döndürmüş, müminlerin ise günahlarını silip süpürmüştü.

Bütün milletler bir ümmet olmak için Mescid-i Nebevi’ye koşuyorlar

Her vakit ayrı hislerin yaşandığı Mescid-i Nebevi’de saflar arasına kurulmuş sofralar Hendek günlerini hatırlatıyor insana. Akşam ezanına yakın kurulan sofralarda türlü hurmalar, çaylar ve bir parça ekmek ile nefis bir ziyafeti yaşıyorsunuz. Ekseriya oruçlu olan Müslümanlar bu sofralarda oruçlarını açarken diğerleri de ziyafete ortak oluyor. Aynı ümmetten olmanın verdiği hazzı, bu mukaddes mekanda daha ziyade hissediyoruz.

Mescid-i Nebevi’nin hemen yanı başında dört halifenin isimleri ile mescitler imar edilmiş. Resûl-i Ekrem’in yağmur duası yaptığı alanı, şimdi kubbeleri bulutu andıran, Gamame (bulut) Mescidini de ziyaret ediyoruz. Gamame Mescidi sanki ertesi sabah yağacak yağmuru müjdeler gibi ziyaretçilerle dolu.

Hazreti Ali Mescidi’nin karşı tarafında bir park dikkatimizi çekiyor. Koca otellerin arasında kalmış bu yeşil alan; zamanında Hazreti Ebu Bekir’in (r.a) bahçesiymiş.

İcabe Mescidi veya Beni Muaviye Mescidi ise Peygamber Efendimiz’in ziyareti esnasında namaz kılıp dua ettiği ve Rabbi’nden üç şey istediği mahalde kurulmuş. “Rabbimden üç şey istedim. Bana ikisini verdi, birini vermedi. Rabbimden ümmetimi kıtlıkla helak etmemesini istedim, onu bana verdi. Ondan ümmetimi suda boğarak helak etmemesini diledim, onu da verdi. Aralarında harp ve kargaşa çıkmamasını diledim, bunu bana vermedi”. (4)

Aman Allah’ım bu ne yağmur! Salı günü sabahına gök gürültüsü ve çakan şimşekler ile bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla gözlerimizi açıyoruz. Bir taraftan içimizde Mekke-i Mükerreme’ye Beytullah’a doğru yolculuğun heyecanı ve ihramlarımızı giydik. Öğle namazı için yağmur altında Mescid-i Nebevi’ye gidiyoruz.

Hicret yolu

Peygamber Efendimiz’in hicret sırasında ve sonrasında defalarca gittiği Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret güzergâhından gidiyoruz. Eski güzergâh göz önüne alınarak yapılan yoldan Mekke-i Mükerreme’ye doğru yol alacağız. Önce Zülhuleyfe’deki mescitte iki rekât namaz kılıp umre için niyet ediyoruz. Ve arada verilen mola ile yaklaşık sekiz saat sürecek seferimiz başlıyor.

İşte karşımızda mübarek Beytullah

Mekke, şehirlerin anası, Hazreti Âdem’in tesellisi, Hazreti İbrahim’in özlemi… Hicret için Mekke-i Mükerreme’den, baba ocağından ayrılırken, öyle buyurmuştu Resul-i Ekrem, “Ey Mekke! VAllahi sen, hiç şüphesiz ki Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı ve Allah’a en sevgili olanısın. Eğer senin halkın beni senden çıkmaya zorlamamış olsaydı, vAllahi seni terk etmezdim.” (5)

Hava, Medine-i Münevvere’ye göre daha sıcak. Gece vakti, gündüzü aratmayan aydınlık ve canlılığıyla Harem-i Şerif’e giriyoruz. Kâbe-i Muazzama’yı ilk ziyaret sırasında ret olunmayacak dua için, başımız önde kapıdan giriyoruz. Henüz sökümü tamamlanmamış revakların altında ilerliyoruz. Kalp atışları hızlanıyor ve usulca başımızı kaldırıyoruz. İşte karşımızda mübarek Beytullah. İçten ve samimi hislerle, heyecanla karışık sevinçle dualar, dualar…

Etrafına yeni kurulan platform sebebiyle önce bütünüyle göremiyoruz. Olsun diyoruz. Nasıl olsa bütünüyle de göreceğiz ve tavaf edeceğiz… Merdivenlerden iniyor ve tavaf başlangıcı olan Hacerü’l-Esved hizasına doğru ilerliyoruz. Daha doğrusu ilerlemeye çalışıyoruz. Tadilat çalışmalarından dolayı sökülen eski revakların yerinde çalışmalar devam etmekte. O kısmı yüksek panellerle çevirmişler. Sadece Mataf alanı dediğimiz tavaf yapılan mermer döşeli kısım var. Niyetlenerek tavafa giriş yapıyoruz.

Akıp giden sel misali… Hacerü’l-Esved hizasında ahdimizi tazeleyerek, kendimizi şahid tutarak, selamlayarak akıntıya bırakıyoruz. “Şüphesiz, Hacerü’l-Esved, yeryüzünde Allah’ın yemini; kudret eli, biat edilen elidir. Onunla kulları ile musafaha eder.” (7)

Her karesi bir dua mekânı Kâbe

Hazreti Âdem’in tövbesinin kabul olduğu ve Resul-i Ekrem’in de göğsünü, yüzünü ve ellerini açıp, tutunarak dua ettiği Mültezem’den (geçiyor, İbrâhim Aleyhisselam’ın ayak izlerinin bulunduğu Makâm-ı İbrâhim’e yaklaşıyoruz. Tavsiye edilen dualarımızı burada da okuyarak süren tavafımızda Kâbe’nin Rüknü Irakî köşesine ulaşıyoruz. Aynı zamanda Hicr-i İsmail’in, yani Hatim dediğimiz kısmın başladığı yere. Yarım daire şeklinde yerden bir buçuk metre kadar yükseklikte duvar ile çevrili bu kısım, Hazreti Aişe(r.a) vasıtasıyla bize ulaşan hadis-i şerife göre Kâbe-i Muazzama’nın içindendir.

Hatim kısmında yukarıda Kâbe’ye bitişik, Altın Oluk var. Buradan Kabe’nin üzerinde biriken yağmur suları tahliye oluyor. Bu oluğun altında ibadet etmenin mükafatı da büyük. Rüknü Şamî denilen köşeden de geçiyoruz. Şâmî yani Şam tarafına bakan köşe. Biraz ilerde hareketlilik var. Tavaf edenlerin tutmaya çalıştığı Rüknü Yemani’ye yaklaşıyoruz. Sağ eller kalkıyor ve sünnet-i seniyyeden olduğu için bu köşe de selamlanıyor. Rabbenâ Âtinâ dualarıyla tekrar Hacerü’l-Esved’e geliyoruz. Bu şekilde tavafı tamamladıktan sonra Makam-ı İbrahim’e yakın yer arıyoruz. İki rekât tavaf namazımızı kılmak için. Kalabalık da olsa yer bulunuyor ve namazımızı kılıp zemzem içmek ve sa’y yapmak üzere ayrılıyoruz matafdan.

Termoslardan soğuk ve ılık zemzem içmek mümkün. Ayakta, yüzümüz Kâbe’ye dönük vaziyette dualar okuyarak kana kana içiyoruz sudan. Sa’y alanına doğru ilerliyoruz. Sa’y için niyetlenerek önce Safa tepesinden başlayarak Merve tepesine kadar yürüyüş. Yaklaşık dört yüz metre mesafe olan bu iki tepe arasında kısa bir mesafede hervele (11) yapıyoruz.

Teheccüd ezanları yankılanırken Mekke-i Mükerreme semalarında kalabalıktan dolayı dış avluda kılıyoruz teheccüd ve sabah namazlarımızı…

Kimi Ahmed seni uzaktan tanır
Kimi yaklaşır da kör olur gider…

Tepeler oldukça fazla bu şehirde. Hayatı kolaylaştıran tüneller hançer gibi saplanmış bağırlarına. Her yer bina, her yer otel… Harem-i Şerif’i genişletme çalışmaları devam ediyor. Koca koca vinçler dört bir tarafı demir ağ gibi örmüş. Cennetü’l-Mualla’yı yürüyerek, ziyaret ediyoruz. Hazreti Hatice’ye (r.a) ve burada medfun ashab-ı kiram, tâbiin, tebe-i tâbiin, onlardan sonra gelenler… Hepsi için ve kendimiz için kaldırıyoruz ellerimizi.

Buradan Harem-i Şerif’e doğru ilerliyoruz. Cin Mescidi’ne geliyor, iki rekât namaz kılıp dua ediyoruz. Bu mescidin hususiyetini yeniden hatırlıyoruz. Aynı hizada diğer bir mescid, Şecere Mescidi. Âlemlerin Resûlü’nün dünyayı teşrif ettiği ve günümüzde kütüphane olarak kullanılan mekâna geliyoruz. Genişletme çalışmalarından dolayı buranın da kaldırılacağı ve yerine betonarme binalar inşa edileceği haberlerini işitiyoruz. İslam Tarihi ve Siyer-i Nebi kitaplarında ismi geçen, tarif edilen birçok yer bugün yerini binalara bırakmış vaziyette.

Mekke-i Mükerreme’yi çevreleyen tepelerde diğerlerinden farklı dikkat çeken bir tepe var. Mina yolu üzerinde ilk bakışta Beytullah’a doğru secde eder vaziyette olduğu anlaşılan bu mübarek dağ, nice manevi sırları barındırıyor sinesinde. Hz. Cebrail (a.s) Rabbimizden ilk tebliği buradaki Hira mağarasında yapmıştı. İlk vahiy, ilk emir, “Oku” nidası burada inmişti. Putperest bir iklimde burada inzivaya çekilen Allah Resulünü ve ona her gün erzak taşıyan, Hazreti Hatice valideyi düşünüyoruz. Bu tepeye çıkışı, inişi… Ne güzel bir dost, ne güzel bir eş…

Ters istikamette güney tarafta bir dağ ve sinesinde bir mağara Sevr. Manevi sırların müşahidi olan bir başka mekân. Çileli anlarda mucizenin tezahür ettiği, müşrik gözlere perde çeken örümcek ağları, aslında onların kalplerini temsil ediyordu. Ve güvercin yuvası… “Mekke senin yuvandır ya ResûlAllah, yine senin yuvan olacak.” der gibiydi. Müjdeciydi. Ve eşsiz dost. İkinin ikincisi de oradaydı. Sıddık-ı Ekber Efendimiz. Dilini tutup kalbini nura gark ettiği mekân burası. Uzaktan seyretmek kâfi.

Arafat…

İnsanlığın başlangıç noktası. Hazreti Adem ile Hazreti Havva validenin mahremi. Peygamber Efendimiz’in Veda Hutbesi’ni irad ettiği yere dikilmiş tabelada yazdığı gibi. Allah’ın Resulü tepenin üstündeki beyaz sütunun olduğu yere hiç çıkmamış, çıkılmasını da tavsiye etmemişti. Bölük bölük umreciler, buranın faziletini, tarihçesini anlatanlar ve onları dinleyen müslümanlar. Dua için kalkan eller, yaşlı gözler, hıçkırık sesleri…

Hazreti İbrahim’in oğlu Hazreti İsmail’i kurban etmek üzere götürdüğü yeri görüyoruz, yol üstünden. Beyaz bir taş ile işaret koyulmuş. Saray sınırları içinde kaldığından, yakınına gidemiyoruz.
Arafat’tan hemen sonra “yaklaşmak” demek olan Müzdelife’deyiz. Yaklaşmak, gönülden yaklaşmak, ama dünyadan uzaklaşmak. Hac mevsimi dolup taşan bu mekânlar umre zamanı tenhalaşıyor. Kur’an-ı Kerim’de “Meş’aril haram” (12) diye zikredilen ve Resûl-i Ekrem’in abdest alarak akşam ve yatsı namazlarını cem edip dua ettiği Müzdelife’de biz de ellerimizi kaldırıp dualarımızı ediyoruz. Genelde yol kenarından işaret edilerek gösterilen Müzdelife’de dua etmenin fazileti hususunda, çok hadis-i şerif var.

Cemerât’a doğru ilerliyoruz. Hazreti İbrahim’in (a.s) şeytanı üç defa taşladığı küçük, orta ve büyük şeytan diye adlandırılan cemeratı taşlamak haccın farizalarından biridir. Mina sınırları içindeki daha önceki yıllarda büyük izdihamların yaşandığı ve çok sayıda hacı adayının vefat ettiği bu yer, şimdi kat kat betonarme yapıyla çevrilmiş, giriş ve çıkışları ayrılmış intizamlı bir vaziyette.

Mina; asr-ı saadette Akabe Biatı diye meşhur olan Peygamber Efendimiz’in Medineliler ile görüşmeler yaptığı yer. Küçük Şeytan’a yakın bir mescid; Mescid-i Havf. Bir çok peygamberin medfun bulunduğu bu mescide Hazreti İbrahim’in oğlu İsmail’i (a.s) kurban etmeye götürürken tam da burada, vazifesini yerine getirip getirememe hususunda korkuya kapıldığı için bu isim verilmiş. Mir’âtü’l-Harameyn’de bildirildiğine göre Hazreti Âdem bu mescitte medfundur. Hazreti Âdem’ in cenâze namazını oğlu Şit (a.s.) kıldırdı ve Ebu Kubeys Dağı’na defnetti. Nuh Aleyhisselam’ın Hazreti Âdem’in kabrini gemiye alıp tufandan sonra Mescid-i Havf’deki bu minârenin altına defnettiği anlatılıyor.

Mescid-i Haram’a en yakın mîkat mahalli Hazreti Aişe mescidi diye meşhur olan Ten’im Mescidi. Umre niyetiyle bu mescide gidiyoruz. Hazreti Aişe validemize Resul-i Ekrem’in umreye niyetlenmesini bildirdiği yer. Ecdattan kalan mîkat mahalli olduğuna dair işaretlerin yanında sonradan yapılmış işaretleri de görüyoruz. Burada umre için niyetlenip bir umre daha yapıyoruz. Herkesin burada hemfikir olduğu nokta şimdiye kadar böyle bir kalabalık görmemeleri. Hakikaten Müslümanların rağbeti bizleri ziyadesiyle sevindiriyor.

Ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesi için dua ediyoruz

Ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesine bağlılığın ehemmiyetini burada daha çok müşahede ediyoruz. Zira Kur’an-ı Kerim’e hürmet, Beytullah’a hürmet, namazlarda huşu, sünnet-i seniyyeye uyma, kabirleri ziyaret gibi hususlarda birtakım farklılıkları burada görüyoruz. Duamız ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesinin dünyanın her yerinde revaç bulması Sayısız mucize ve keramete şahit olmuş bu mübarek beldelerde her anı değerlendirmek ve ibadetle meşgul olmak hakikaten anlatılmaz bir his.

Ne çabuk geçiyor zaman. Memleketinize dönünce, rüyadan uyanmış gibi bir hissiyata kapılıyorsunuz. Acaba, diyorsunuz oralara gittim mi? Beytullah’ı gördüm mü? Evet, gittim ve gördüm. Ama rüya gibiydi. Kim bilir bu rüyayı tekrar görür müyüm? Görmek umuduyla…

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac İbadeti, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

Nafile hac mı? Yoksa Dİn-i Mübîn-i İslâm’ın kalkınması için yardımda bulunmak mı daha faziletli?

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2014

Nafile hac mı Yoksa Dİn-i Mübîn-i İslâm'ın kalkınması için yardımda bulunmak mı daha faziletli

Nafile hac mı? Yoksa Dİn-i Mübîn-i İslâm’ın kalkınması için yardımda bulunmak mı daha faziletli?

Hakikat ve marifeti dile getiren bu sözler yanlış anlaşılmamalıdır. Ihlasla edâ edilen bir Cuma namazı, nafile bir hacdan daha sevimlidir, deniliyor. Yoksa farz olan hac değil… Ömründe bir kere hacca gitmek farzdır. Kendisine hac farz olan her Müslüman mutlaka hacca gitmelidir. Çünkü İslâm’ın şartlarından biri de hac’dır. Kişi, kendisine hac farz olduğu halde hacca gidemeyen, babaanne, dede ve nine gibi bir mirasçısının yerine onlar, vasiyet etmeseler bile onların yerine hacca giderse, hac onlardan düşmüş olur…. Bu tür haca bütün âlim ve fakıhler teşvik etmektedirler… Saîd bin Müseyyeb (r.h.) hazretlerinin sözü ettiği hac ise farz ve farzıyetin iskâtı için yapılan hac değildir. Nafile hac’dır. Şuna çok dikkat etmek lazım:
Saîd bin Müseyyeb (r.h.) hazretlerinin “Cuma namazında bulunmak benim için, nafile bir hac etmekten daha sevimli (ve daha faziletli)dir,” buyurduğu zaman, yeryüzünde İslâm hâkimdi. Daha bir çok sahabe hayattaydı. İnsanların düşüncesi, bir gecede sabaha kadar, yüz, iki yüz. beş yüz ve hatta bin rek’at nafile namaz kılabilmekti.

Şeriat ilimlerini öğrenmeyen ve bilmeyenler, devlet kademelerinde iş alamıyoriardı. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, akâid ve tassavuf ilimleri öğreniliyor ve yaşanıyordu. Her evde birkaç âlim vardı. 0 devrin kadın ve kızları bile ictihad derecesinde fıkıh ve ilim sahibiydiler… Eğer Saîd bin Müseyyeb {r.h.} hazretleri, Fıkıh, usûl-u fıkıh, tefsir, hadis, kelam, akâid ve tasavvuf ilimlerinin tahsil edilmediği, bu ilimlerde ekmek, makam ve mevki olmadiğ için, insanların çocuklarını dini tahsile vermediği ve hatta gerçek manâda dinî tahsil yapmanın zorluğu, imkansızlığı ve hatta yasak olduğu bir dönemi görseydi, acaba ne derdi?

Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’ın evlâdının, ilk bahar seline kapılan kötükleri gibi cehenneme yuvarlandığı bir devri görseydi acaba ne derdi? İnsanların cehalet ve maişet sarhoşluğuna kapılıp yollarını şaşırdıkları, ilim adına cehaletin peşine koştukları, dinden ve imandan uzak yaşadıkları bir çağı görseydi acaba ne derdi? Malum olduğu üzere hac bir kere farzdır. Bu günkü hac, eskiden olduğu gibi, sadece yol masrafına sahip olmak ve gidip gelinceye kadar ailesinin maişetinin hazır olmasıyla olmuyor. Bu günkü hac ağır bir maddî külfet ile olmaktadır. Müslüman, farz olan haccını mutlaka edâ etmelidir. Ama farz hacdan sonra kaygısı ve düşüncesi. Ummet-i Muhammed (s.a.v.)’m evlâdı olmalıdır. İslâm dininin kalkınması olmalıdır. Dinî ilimlerin halka öğretilmesi olmalıdır. Özellikle bu gün bir çok şehirlerde dinî ilimlerde tekâmül etmiş, icazet sahibi ve Müslümanların gönül rahatlığı içinde gidip kendisine fetva danışacakları gerçek bir âlimin ve hakikî bir -müftînin olmadığı realitesini göz önüne alınırsa; Cuma namazının kendisinden daha sevimli olduğu bir nafile hac için harcanak para ile bir âlimin yetişmesinin mümkün olduğu hakikati da nazarı itibâra alındığı zaman, nafile hacca mı gitmek daha sevap yoksa nafile hacca harcanacak para ile bir ilim talebesini yetiştirmek ve şeriat ilimlerini tahsil eden kişilere maddî yardımda bulunmak daha sevap ve daha faziletlidir?

Memleketinde âlim bulunmayan, ilim talebesi olmayan ve kimsenin şeriat ilimlerine yönelmediği bir yerin Müslümanlarının her sene nafile hacca gitmeleri ve nafile haccı bir çeşit paye olarak kullanmaları ham softalıktan başka bir şey değildir. Onlar hangi yüzle Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin huzuruna varacaklardır? Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara:
-“Benim kitabım ve dinim garip ve sahipsiz İken sen hangi yüzle huzuruma geliyorsun?” demez mi? Bu gün, köyünde mahalle ve kentinde bir çok Müslümanın açlık sınırının altında olduğu, yokluk ve fakirlikten dolayı bir çok çocuğun ilaçsızlıktan öldüğü, fakirlikten dolayı gençlerin hırsızlık yaptığı, şeriat ilimlerini öğrenmeye kimsenin rağbet etmediği ve edenlerin ise mahrumiyetten dolayı devam edemediği bir çağda, kendilerinin tasavvuf yolunda olduğunu zanneden, bazı sahte şeyhler, bazı mülâhazalar İle nafile hacca gitmek yarışındadırlar…

Nafile hacca gitme yarışında olan ve bunun için de sofularını ve kendisine intisap eden kişilere kendisini nafile hacca götürmeleri İçin baskı yapan ham softa, câhil ve yobaz müteşâyihler (sahte şeyhler) şunu iyi bilmelidirler ki, İslâm dininin öğretilmesi, ilmin tahisiline bir dirhem katkıda bulunmak ve ilim talebelerine yardım, şer’î ilimlerin tahsili için bir dirhem harcamak ve bir âlimin yetişmesine vesile olmak, binlerce defa nafile hacca gitmekten daha faziletli ve daha sevaptır.

Zira şeriat ilimlerinin öğretilmesinde bütün ümmet-i Muhammede fayda vardır. Nafile hacda ise sadece haccı yapan kişiye menfaat vardır. Bu tasavvuf, tarikat ve Islâmî şuurdan yoksun olan kimselerin hali şuna benzer: Devlet, halkının yoksul ve fakir olduğu bir vilâyetteki vatandaşların ihtiyacını karşılaması fakirlerine bakması, eğitim ve öğretimi için ilgili valiye bir ödenek gönderir. Ama vali, başkenti, bakanları, başbakan ve devlet başkanını çok sevidiği için. o parayı devletin emirleri doğrultusunda, vatandaşların geçim ve eğitimi için harcamak yerine; gidip başkentte, harcar ve bakan, başbakan ve devlet başkanına yakın olmak için harcarsa, o paranın hesabını ona sormazlar mı? Demezler mi, “hangi yüzle yanımıza gelmektesin? Memleketinde insanlar açlıktan kırılırken, insanlar eğitim ve Öğretim göremez ve câhil kalırlarken sana verdiğimiz parayı hangi yüzle gelip, burada harcamaktasın?
Tasavvuf büyükleri, mürşid-i kâmiller ve gerçek şeyhler hep böyle düşünmüşlerdir. Buna göre hareket etmişlerdir. İşte size Örnek:
Abdullah bin Mübarek Hazretleri, bir sene hacdan sonra rüyasında gökten inen iki melekten birinin diğerine:
-“Bu sene kaç kişi hacca geldi?” diye sorduğunu duydu. Öbür melek: -“Altı yüz bin kişi
-“Peki kaç kişinin haccı kabul edildi?
-“Bunlardan hiç birinin haccı kabul edilmedi.” Diye cevâp verdi. Abdullah bin Mübarek Hazretleri meleklerin bu şekilde konuşmalarını işitince üzerime büyük bir sıkındı çöktü. Ağırlık bastı. Hayretler içinde kaldım. Neden sonra dedim ki:
-Bunca insan, bunca zahmet ve meşakkate katlanıp dünyanın her tarafından hacca geldiler. Çöller aşarak zor şartlarda yolculuk yaptılar. Büyük sıkıntılara katlandılar.
Evini barkını, çocuklarını, eşini, anne ve babalarını bırakıp bin bir çile ile Beytullâhı ziyarete geldiler… Bütün bu emekler boşa mı gidecek?
Bunun üzerine o melek:
Bu sene hacca gelenlerin hiçbirinin haccı kabul edilmedi ama; hacca niyet edip gelemeyen bir Müslüman’ın sayesinde Cenab-ı Allah hepsinin haccını fazl-u keremiyle kabul etti. Sordum:
-Kimdir o?
-Şam’da ayakkabı tamir eden Ali bin Muvaffak adında biri vardır. O hacca gitmeye niyet etmişti, fakat gidemedi. Lâkin haccı kabul edildi. Bu sene hacca gelen bu altı yüz bin hacı da ona bağışlandılar da hepsinin haccı kabul edildi. Hacılar ona dua
etsinler.
Ali bin Muvaffak Hazretlerinin bu dereceye ne ile ulaştığını meleklere soracaktım uykumdan uyandım…
Kendi kendime:
-Ali bin Muvaffak Hazretlerini ziyaret etmek üzerime vacip oldu. Gidip o zâtı ziyaret edeyim, hayır duasını alayım, dedim.
Arkadaşlarımdan ayrılıp Şam kafilesine katıldım. O büyük zâta biraz zemzem suyu yanıma alarak Şam’a gittim. Evini araştırıp buldum. Kapıyı çaldım. Bir kimse kapıya çıktı:
-Buyurun Efendim! Bir ihtiyacınız mı var?
-Adın ne, dedim.
-Adım Ali bin Muvaffak… Peki siz kimsiniz?
-Abdullah bin Mübarek.
Ali bin Muvaffak, Abdullah bin Mübarek adını işitince:
-“Çok şükür Allah’a evime iyi bir insan geldi. Herkesin kapısına gittiği yanına gidip duasını almaya çalıştığı âlim ve evliya benim gibi fakir, zelil ve hakir adamın evine geldi.” Diye bir sayha atarak sevincinden kendinden geçti. Ayılınca gördüğüm rüyayı kendisine aktardım.
Haranın kabul edildiğini ve kendi haccı ile beraber altı yüz bin kişinin hac ibâdetinin de Cenab-ı Allah tarafından kabul edildiğini kendisine haber verdim. Çok sevindi. Şükür secdesine kapandı. Ağlayarak Cenab-ı Allah’a şükür etti. Ellerime sarıldı…
Kendisine sordum:
-Bana nasıl hayırlı bir amel işlediğini anlat… Cenab-ı Allah neden sana bu yüce dereceyi verdi.?
Ali bin Muvaffak hazretleri, ağlamaklı bir sesle:
-Ben ayakkabı tâmircisiyim… Pek bir gelirim yok. Zaten ayakkabı tamirine gelen insanların çoğu fakir olduğundan onlardan bırakınız fazla para almayı çoğundan hakkımı bile alamıyorum, içim Beytullah’ın aşkı ve Resûlüllah’ın sevgisi ile yanıp tutuşmaktaydı. Hacca gitmek için tam otuz yıldır para biriktiriyordum. Otuz senede üç yüz dirhem gümüş biriktirdim. Bu sene hacca gidecektim. Hazırlıklarımı yapıyordum. Kendimi tamamen haccın manevi havasına kaptırmıştım. Bir gece Komşumuzdan et kokusu geldi. Hanım hamileydi. Hanım benden et istedi. Geceleyin bütün kasaplar kapalıydı. Nereden et bulacaktım. Hanım bana:
-Git komşudan iste
-Ayıp olmaz mı?
-Canım et istiyor… Atalarımız “Komşu komşunun külüne muhtaçtır“, demişler.
Evimizde et piştiği zaman bende onlara gönderiyorum, diye diretti. Hanımın ısrarına dayanamadım. Gittim. Komşunun kapısını çaldım. Biraz etli yemek istedim. Komşum bana:
-Bizim yemeğimiz size helal değil.dedi.
Hayret ettim:
-Neden helal olmasın? Sen de Müslüman değil misin?
-Elhamdülillah Müslüman’ım.
-Mesele nedir?
Komşum yüzünü duvardan tarafa çevirip hüngür, hüngür ağladı. Neden sonra göz yaşlarını silerek ağlamaklı bir sesle:
-“Kardeşim Ali Efendi! ille de beni konuşturmak mı istiyorsun? Bizim yemeğimiz size helal değil haramdır. Çünkü bizim kazanımızda pişen et leş etidir… Üç gündür çocuklarım bir şey yememişlerdi. Bütün Şam şehrinde bir iş bulamadım. Kimse bana
iş vermedi. Çocuklar açlıktan halsiz bir hâle geldiler… Yemek yemek diye sayıklamaya başladılar. Onların iniltisi karşısında ne yapacağımı şaşırdım. Mecburen şehrin çöplüğüne gittim. Ölü bir hayvan leşi gördüm. Zaruret miktarınca ondan bir parça
kesip getirdim. Onu pişiriyorum çocuklar açlıktan ölmesinler diye….”
Komşumun bu konuşmaları karşısında ben kendimden utandım.
İnsanlığımdan utandım. Müslümanlığımdan utandım. Hacca niyet etmemden utandım.
Yanındaki komşusunun aç olduğunu bildiği halde karnını doyurup yan gelip yatan bana iman etmiş değildir.” Diyen peygamber efendimizden utandım. Hemen eve koştum. Otuz yıldır biriktirmiş olduğum hac parasını ve un, pirinç, mercimek, bulgur, yağ ve şeker gibi yiyecekleri alıp komşuma götürüp verdim. Hanım sordu:
-Hacca nasıl gideceksin?
-Ağladım, dedim. Komşum aç ve sefil iken ben hangi yüzle hacca gidebilirim? Hangi yüzle Lebbeyk Allahümme lebbeyk. diye bilirim? Hangi yüzle Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v)in huzuruna gidebilirim? Benim de haccim bu
olsun…. (Evliyalar Ansiklopdesi: c. 1,s. 158,)

Bu hadiseden büyük dersler alan Abdullah bin Mübarek hazretleri, yine bir sene hacca giderken bir çöplüğün yanından geçiyordu.
Orada yerde Ölü kuşu alan bir kızcağız gördü. Kıza yaklaştı, sordu:
-Kızım ölü kuşun eti yenmez. O’nu ne edeceksin?
Kızın yüzü kızardı. Utancından onun yüzüne bakamadı. Yere bakarak:
-Benden başka bir kardeşim daha var. Yoksuluz. Bir şeyimiz yok. Üç gündür açız. Biz aslında zengindik. Babamızın malı vardı.
Öldürdüler. Mallarımıza el koydular. Talan ettiler. Çalışacak yaşta olmadığımız için ancak çöplüklere geliyorum burada yenilecek ne bulursam alıp eve götürüyorum. Ölmemek için ölü hayvan etine tenezzül ediyorum.
Gözleri yaşaran Abdullah bin Mübarek hazretleri elindeki, bin altından kırkını geri memleketine dönmek için ayırdı. Geride kalan dokuz yüz altmış altını da kıza verdi.
Arkadaşlarına:
-Geri dönüyoruz. Bu sene ki haccımız bu olsun. Ümmet-i Muhammed çöplüklerde ölü hayvan eti toplarken bizim hacca gitmemiz uygun olmaz, buyurdular.
Ve O sene hacca gitmeden yarı yoldan geri döndü. (Evliyalar Ansiklopedisi: c. 1, s. 159)

Anadolu Evliyalarından Beyzade Efendi, bir sene hacca gitmeye karar verir… Hac için yolculuğa çıkma zamanını kararlaştırdılar. Eş ve dostları ile vedâlaştı. Tam hac yolculuğuna çıkacakları haftalarda eşi hastalandı. Bir gün hanımı yatakta yatarken dışarıdan et kokusu geldi. Kocasına seslendi:
-“Efendi! Şu kızarmış et kimlerde pişiyorsa git benim hatırım için bir parça isteyiver.
Canım çekti. Beyzade Efendi:
-“Hatun! Senin isteğin et olsun çarşıya gideyim sana etin ve kebabın en iyisini getireyim. Kadın ısrar etti:
-“Hayır istemem…. Ben sadece kokusu burnuma hoş gelen bu eti istiyorum. Beyzade Efendi diretir:
-“Hanım çok şükür varlıklıyız. Gidip fakir bir komşudan et istemek bize yakışmaz… Bizim onlara vermemiz lazım… Kadın:
-“Ben hastayım, canım kokusu burnuma hoş gelen o eti istedi… Eğer bana biraz merhametin varsa git komşulardan o kızarmış eti bana iste.
Beyzade Efendi mecburen utana utana komşunun kapısına gitti… Kapıyı kendisine açan komşu kadına durumu anlattı. Komşu kadın:
-“Bu eti size veremem?
-Neden?
-Bu et size haram?
-Ya size?
-Helal.
-Neden?
-Efendim! Üç günden beri çoluk-çocuk açız… Çocukların ağlamalarına fazla dayanamadım. Haram olan bir necis eti getirip pişirerek onları oyalamaya çalışıyorum…
Beyzade Efendi evine koşar. Hac için ayırmış olduğu paranın büyük bir kısmını getirir kadına verir. Geri kalan parasını da çevresindeki fakirlere ve ilim talebelerine dağıtır.
Bütün parasını dağıtarak fakir hale düştüğü için üzerinden haccın farziyeti düşer.
Bir hafta sonra Harputlular hacca giderken Beyzade Efendi gitmedi. Sebebini de açıklamadı. Arkadaşları bin bir zorluklarla Mekke-i Mükerremeye vardıklarında Beyzade Efendi’yi orada gördüler. Her yerde onu önlerinde gördüler… Haline şaştılar.
Bir mâna veremediler. Hacılar Harputa döndüklerinde durumu kendisine sordular. 0:
-Siz Ka’beye hep yürümekle mi varıldığını sanırsınız?
-Peki bu dereceye nasıl yükseldiniz?
-Hayır ve hasenat yüzünden….
Beyzade Efendinin bu hadisesinden sonra Harput’ta bir fakir hiçbir zaman muhtaç duruma düşmedi. Zenginler, fakir aramak için yarıştılar… Zekat ve sadaka verecek fakir bulamadıkları zaman bile oldu. (Evliyalar Ansiklopedisi: c. 4. s. 75) ibret almak lazım.

Mütercim.
Kenzu’l-Ummâl: 21049,
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 7/201-206.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac İbadeti, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Berat Kâğıdı – Cehennem’den âzâd olduğuna dâir berât kâğıdı.

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2013

berat-kagidi-cehennemden-azad-olduguna-dair-berat-kagidi-berat-copy

Berat Kâğıdı –  – Cehennem’den âzâd olduğuna dâir berât kâğıdı.

Abdullah-ı Rûmî, bir sohbetinde Ebülleys-i Semerkandî’den naklen şöyle anlattı:

Bir târihte Bağdât’ta, zenginler hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan bir fakîr de, o sene hacca gitmeye niyet etti ve hac kâfilesiyle yola çıktı. Kâfile hareket etmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı.

Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri bir fakîrin de hacca gittiğini görünce;

Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bâri cebinde birkaç bin altının var mıdır?” diye alay etti.

Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve;

Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir. Hepimiz O’nun verdiklerini yiyoruz.” diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakîri sağ sâlim tekrar karşısında görünce hayret etti ve;

Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni yapabildin mi?” diye sormaktan kendini alamadı.

Fakîr de;

Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun. Yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek makâmı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum.” dedi.

Zengin;

Hacı efendi! Acabâ sana da berât verdiler mi?” diye sordu.

Fakîr; “Bu ne berâtıdır ki?” dedi.

Zengin;

Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennem’den âzâd olduğuna dâir berât kâğıdı verilir.” diyerek, koynundan herhangi bir kağıt çıkarıp fakîri aldattı.

Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine çok üzüldü. Derhal geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlar etmeye, yalvarmaya başladı:

Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kâdirsin, ganî bir pâdişâhsın. İhsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Cehennem’den âzâd olup orada incinmemeleri için kullarının bâzısına berat vermişsin. Bu fakîr kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun âzâd olmadı mı?” deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, mânâ âleminden yanına bir kimse gelip;

Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!” diyerek elindekini ona verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemeyen, yeşil renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defâlarca öpüp başına koyan fakîrin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakîrin geldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakîre alayla;

Cehennem’den âzâd olma berâtını alabildin mi?” diye sordular.

Fakîr de koynundan berâtını çıkararak;

İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!” diyerek, misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin, nûrdan yazılarla fakîrin Cehennem’den âzâd olduğunu okuyunca, aklı başından gidip, atından düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunu koklamağa başladı. Kendi kendine de; “Vâh, vâh benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakîr gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu saâdete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûm oldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam” diyerek âh eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü.

Fakîr;

Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Sakla. Ben öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun da kabrimde suâl meleklerine onu göstereyim.” dedi.

Hacı efendi berâtı büyük bir îtinâ ile koynuna koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu. Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde, fakir vefât etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine koyamadılar. Fakîrin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin ticâretinden döndü. Fakîri sorduğunda; “Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefât etti.” dediler.

Zenginin sanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı ve;

O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasiyetini yapamamış oldum. O âhirete göçtü, berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım.” dedi. Hemen sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı. Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. “Kabrine gidip bakayım. Belki, birisi beratı alıp ona vermiştir.” dedi.

Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezarını açmak istedi. O anda;

Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda bırakmadık!” diyen bir ses işitti. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Mânâ âleminde fakîri gördü.

Fakîr;

Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebeb olmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun.” deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakir için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac İbadeti, Kabe, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hacca gİdemeyen müslüman NE YAPMALI?

Posted by Site - Yönetici Ekim 12, 2013

Hacca gİdemeyen müslüman NE YAPMALI?

Haccetmiş olanla karşılaştığın zaman ona selâm ver, onunla musâfaha et ve o evine girmeden önce senin için istiğfar etmesini iste. Zira onun günahları bağışlanmıştır.” (Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed)

Hacca gidemeyen müslüman, Arefe günü öğle ile ikindi arası, kendini Arafât’ta kabûl ederek Allah rızâsı için 2 rek’at namaz kılar. Her rek’atte; 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 Kul yâ eyyühel-kâfirûn, 10 İhlâs-ı şerîf okur.

Namaza şu niyetle başlanır: “Yâ Rabbi, bugün şu saatlerde Arafat’ta milyonlarca müslümanın ‘Lebbeyk’ diye ilticâ ettiği zamanda, âciz kulun orada bulunamadı. Bu kulunun rûhunu onlarla beraber kılıp, benim ilticâmı da onların ilticâsına ilhâk buyur. Orada afv-ı umûmîye mazhar kıldığın kullarına beni de ilhâk eyle!..” Allâhü Ekber.

Namazdan sonra:

* 70 İstiğfâr-ı şerîf,

* 11 veya 70 adet, “Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihi’l-hayr. Ve hüve alâ külli şey’in kadîr” tevhîdini okur.

* 3 veya 11 yâhut 70 kerre “Allâhü ekber, Allâhü ekber, Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Allâhü ekber ve lillâhi’l-hamd” diyerek tekbir getirir.

* 100 defa aşağıdaki tesbîhi okur:

“Sübhânellezî fi’s-semâi arşuhû,

Sübhânellezî fi’l-ardı sültânühû,

Sübhânellezî fi’l-ardı hukmühû,

Sübhânellezî fi’l-cenneti rahmetühû,

Sübhânellezî fi’l-kabri kazâühû,

Sübhânellezî fi’l-kıyâmeti adlühû,

Sübhânellezî fi’l-bahri sebîlühû,

Sübhânellezî rafea’s-semâe,

Sübhânellezî beseta’l-arda,

Sübhânellezî lâ melce’e ve lâ mence’e minhü illâ ileyh.”

Arefe günü öğleden sonra Hızır aleyhisselâm ile İlyâs aleyhisselâmın Arafât’ta buluştuklarında okudukları şu duâyı da –mümkünse– 100 defa okumalıdır:

“Bismillâhi mâşâallâhü lâ yasrifü’s-sûe illallâh. Bismillâhi mâşâallâhü lâ yesûku’l-hayra illallâh. Bismillâhi mâşâallâhü lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm.”

Bundan sonra duâ edilir. 

Kaynak : Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac İbadeti, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

HACCIN HİKMETİ

Posted by Site - Yönetici Eylül 17, 2013

6hac-dualaritavaf-arafat-ve-muzdelifede-vakfe-rasulullahi-ziyarethasr-hakkinda

HACCIN HİKMETİ

Kim âhirete irtihâlimden sonra kabrimi ziyâret ederse, beni hayatımda ziyâret eden kimse gibi olur.” (Hadîs-i Şerîf, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr)

Allâhü Teâlâ Hz. Âdem’e (a.s.): “Ey Âdem! Sen benim için yeryüzünde, gökteki Beyt’imin hizasında bir Beyt yap ki melekler, Arş’ımın etrafında tavâf ettikleri gibi, sen ve çocukların da onun etrafında tavaf ederek bana ibadet ediniz.” buyurdu.

Âdem Aleyhisselâm Mekke’ye gidip Beytullah’ı inşa etti. Sonra Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvardı: “Yâ Rabbi! Şüphesiz her çalışanın bir ücreti vardır, benim de bir ücretim vardır.” Allâhü Teâlâ da: “Evet, vardır. Dile benden ne dilersen.” buyurdu.

Hz. Âdem: “Yâ Rabbi! Beni tekrar cennete gönder.” dedi.

Allâhü Teâlâ: “Bu, senin için gerçekleşecektir.” buyurdu.

Hz. Âdem: “Yâ Rabbi! Benim hatalarımı itiraf ettiğim gibi, zürriyetimden de günahlarını itiraf edip sana yalvararak bu Beyt’i tavaf edenleri de affetmeni istiyorum.” dedi.

Cenâb-ı Allah: “Ey Âdem! Ben seni affettim. Senin zürriyetinden, bu Beyt’i ziyaret edip de günahlarından tevbe edenleri de affettim.” buyurdu.

Nûh Tufanı’ndan İbrahim (a.s.) zamanına kadar Ka’be’nin yeri belirsiz kaldı.

Allâhü Teâlâ, İbrahim (a.s.)’a, Ka’be’yi inşâ ve insanlara haccı ilân etmesini emir buyurdu.

İbrahim (a.s.) “Ya Rabbi! Buna sesim yetmez.” dedi.

Hz. Allah: “Sen ilân et, sesini ulaştırmak bize aittir.” buyurdu.

Bunun üzerine Hz. İbrahim, Makam-ı İbrahim’in üzerine çıkıp baktı ve bütün yeryüzünün, dağların, taşların, ovaların, kara ve denizlerin, insan ve cinleri ile beraber hepsinin gözünün önünde toplandığını gördü. İki parmağını kulaklarına koyarak doğuya, batıya, kuzey ve güneye doğru dönerek şöyle seslendi: “Ey insanlar! Beytü’l-Atîk’i (Ka’be’yi) ziyaret etmek sizlere farz kılındı, Rabbinizin dâvetine icabet edin, gelin.”

İbrahim (a.s.) zamanından günümüze kadar hac yapmaya muvaffak olanlar, İbrahim (a.s.)’ın dâvetine “Lebbeyk Lebbeyk!” diyerek icabet edenlerdir. Bir kimse o vakit İbrahim Aleyhisselâm’ın davetine kaç kere “Lebbeyk” diyerek cevap vermişse o kadar haccetmek nasib olur. (Lebbeyk: ‘Emrine âmâdeyim‘ demektir.)

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac İbadeti, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

HACILARA TAVSİYELER

Posted by Site - Yönetici Eylül 13, 2013

hacc-rehberi-33-risale-ankara-fazilethac-rehberiold-picture-of-kaaba-copy

HACILARA TAVSİYELER

Haram bir kuruşu (sâhibine) iâde etmek, Allâh katında yetmiş hacca bedeldir.” (Hadîs-i Şerîf, el-Bahru’l-Amîk)

Hacca niyet eden kimse, âilesinden, vatanından, nefsinin arzularından, şehvet ve lezzetlerinden hicret ederek Allâhü Teâlâ’nın beytini; Ka’be’yi ziyârete yönelmiştir. Artık Beytullâh’ın ve o beytin sâhibi Allâhü Teâlâ’nın kadrinin yüceliğinin şuurunda olmalı, pek büyük bir işe azmettiğini bilmelidir.

Allâh için niyetini hâlis tutmalı, riya ve gösterişten uzak kılmalıdır. İyi bilmeli ki amelin ancak ihlâslı olanı makbûldür. Sultanın hâne ve sarayını ziyâret ederken maksadın ondan başkası olması ne çirkin bir haldir. Dünyâ işleri ile alakaları kesmeli, üzerinde başkalarının hakları varsa sahiplerine iâde etmeli, bütün günahlarından nasûh bir tevbe ile tevbe etmelidir. Dünyâ alakalarını öyle kesmelidir ki çıkmadan önce ehline ve evlâdına vasiyetini hazırlamalıdır. Hac seferinin âhiret seferi gibi olduğunu düşünmeli, geride kalanları da sâdık niyet ve ihlâs ile Allâh’a emânet etmelidir.

Haccedecek kimsenin dikkat edeceği en mühim hususlardan birisi de hac için azığı ve parası, kazandığının en temizinden ve helâlinden olmalıdır. Zira bu, haccının mebrûr ve makbûl olmasına en büyük vesîledir.

Haram mal ile haccetmekten sakınmalıdır.

Zira Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

“Bir kimse Beytullâh’ı, haramdan kazandığı kazancı ile haccetmek üzere yola çıkıp lebbeyk Allâhümme lebbeyk dediğinde, “Sana lebbeyk ve sa’deyk yoktur. Kazancın haram, bineğin haram, elbisen haram, azığın haramdır. Artık hiç sevaba nâil olmaksızın günah yüklenmiş olarak dön. İşte sana kötü bir müjde” denir.

Bir adam helâl mal ile hacc için çıkıp ‘lebbeyk Allâhümme lebbeyk’ dese, semâdan şöyle nida olunur: “Lebbeyk ve sa’deyk, hoşuna gidecek şeyi vâcip kıldın. Senin bineğin helâl, elbisen helâl, azığın helâldir. Artık haccın makbûldür. Günahsız olarak dön ve yeni bir hayata başla.”

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac İbadeti, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Dünya Ve Âhiret Seferlerinde Azık

Posted by Site - Yönetici Ekim 29, 2012

5Borç ve sıkıntı üzerine bir hadis

Dünya Ve Âhiret Seferlerinde Azık

Azığın hayırlısı, yemek olarak hazırlanan değil; takva olarak hazırlanandır. Kelâmın tahkikinde şu ortaya çıkmaktadır: Muhakkak ki insanın seferi (yolculuğu) vardır.

1 – Dünyanın içinde olan sefer,
2- Dünyadan (ölümle) olan seferdir.
Dünya’nın içinde yâni bir yerden bir yere yolculuk yapmak suretiyle meydana gelen seferlerde elbette azık lâzımdır.
Azık, yol için lâzım olan; yiyecek, içecek, binek ve maldır.

Dünyadan (ölümle) yapılan sefer ve yolculukta da elbette azık lâzımdır.
Dünyadan âhirete giden seferin azığı ise şunlardır:
1-Ma’rifetüllah,
2- Muhabbetüllah,
3- Taat ile meşgul olup, mâsivâdan yüz çevirmek,
4- Allah’a muhalefet etmekten kaçınmak,
5- Ve Allah’ın nehiylerinden yâni yasaklarından ictinâb edip kaçınmaktır.

Bu azıklar, dünyâ seferlerinde lâzım olan azıklardan daha hayırlıdır. Çünkü dünyâ azığı, seni münkati* (gececi bir azâb’dan) halâs edip kurtarmaktadır. Âhiret azığı ise, seni daimî elan bir azâbtan ve Cehennem ateşinden kurtarmaktadır.

Dünyâ azığı fânîdir; âhiret azığı ise, seni bakî, hâlis ve temiz olan lezzetlere yâni Cennete kavuşturur.

Hacca Azıksız Ve Hazırlıksız Gidilmez

Denildi ki, Yemen ehli, azık almazlar ve yola azıksız çıkarlar. (Bunun sebebini soranlara da şöyle cevap verirlerdi:)
-“Bizler tevekkül edenleriz! Çünkü Beytullah’a hacca gidiyoruz! O bizi doyurmayacak mı?” diyerek, tamamen insanlara yük olurlardı. Mekke’ye vardıkları zaman da halktan dilenmeye başlarlardı. Çoğu zaman da bu durum onları, hırsızlığa, soyguna, yağmalamaya ve gasp, yapmaya götürürdü. Ve bu şekilde azıksızliktan dolayı rezil olurlardı.

Bunun üzerine Allahü Teâlâ hazretleri: “Ve azık tedârik edin,” buyurdu.
Yâni, size yetecek ve kendisiyle yüzünü kararmaktan alıkoyacağınız kadar, kuru ekmek, yağ, sevik, hurma ve benzeri azıkları yanınıza alın. Bu azık sebebiyle insanlardan yemek istemekten, insanları zor durumda bırakmaktan ve onlara yük olmaktan korunun “Çünkü azığın en hayırlısı takvadır.” İstemekten ve çalıp, gasbetmekten korunun.
Ve bana takva ile gelin, ey beyni olanlar!
Çünkü akıllı olmak, Allah’tan korkmayı, takvâ’yı ve insanları takvaya teşvik etmeyi icabettirir. Sonra Allahü Teâlâ hazretleri, insanlara bundan maksadın Allahü Teâlâ’nın kendisi olduğunu emretti. Allah’tan başka herşeyden uzaklasın buyurdu. Hevâ ve hevesin şaibelerinden arınmış ve uzak olan aklın gereği de budur.

Bundan dolayı Allahü Teâlâ hazretleri hususiyetle akıl sahiplerine hitab etti. Takvâlı olmayan kişi, aklı olmayan akılsız gibidir.

Akıllı kişiye gereken, aklı bütün şaibelerden kurtarması, nefsini terbiye etmesi ve onu mertebelerin en yükseğine kavuşturup tekâmül etmesidir.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 2/434-435.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Hac İbadeti, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: