Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Ölüm – Ecel’ Category

MÜ’MİN’İN VEFÂTI NASIL OLUR

Posted by Site - Yönetici Mart 18, 2016

kendini boğarak intihar eden kimse cehennemde kendini boğar,Tefekkür

MÜ’MİN’İN VEFÂTI NASIL OLUR

“(Dünyada ip ve benzeri ile) kendini boğarak intihar eden kimse cehennemde kendini boğar(ak azab olunur), (bıçak ve sâir şeylerle) kendini vurarak intihar eden de onunla cehennemde kendini vurur (böyle azab olunur).”

(Hadîs-i Şerîf, Sahîh-i Buhârî)

Mü’min kulun ölüm vakti geldiğinde Azrâil aleyhisselâm yanına yüzleri güneş gibi parlak gök melekleriyle birlikte iner. O meleklerin yanlarında cennet kefenleri ve cennet kokuları vardır. Kefeni göz alabildiğine açarlar. Sonra ölüm meleği gelip o kulun başı ucuna oturur ve der ki:

Ey temiz ve güzel ruh! Allâhü Teâlâ’nın mağfiretine ve rızâsına çık.”

Ruh, su damlasının kabından akması gibi cesedden çıkıverir. Ölüm meleği onu alır ve gök meleklerine teslim eder. Onlar da getirdikleri kefene sararlar, güzel kokularla birlikte koyarlar. O ruhdan misk gibi güzel kokular çıkar. Sonra onunla birlikte birinci kat semâya yükselirler. Semâ kapılarının açılmasını isterler. Kapılar açılır ve oradakiler:

Bu güzel koku da nedir?” diye sorarlar. Melekler:

Bu falan oğlu falanın ruhudur” derler. Böylece yedi kat semâyı geçip Allâhü Teâlâ’nın huzurunda dururlar. Mü’min’in ruhu, kendisi için hazırlanan nimetleri ve makamları görür. Sonra Allâhü Teâlâ buyurur ki:

Onu toprağa iâde ediniz. Zîrâ ben onları topraktan yarattım, yine ona iâde edeceğim. Hem de onları tekrar ondan çıkaracağım.” Melekler onu alıp yeryüzüne inerler.

Ölünün cesedi yıkanıp kefene konulunca ruh, cesed ile kefen arasına girer. Yanında her ne konuşulsa işitir. Lâkin konuşmasına izin verilmez. Tabutu kaldırıp üç adım atılınca insan ve cinden başka her şeyin işittiği bir sayha (yüksek ses) ile der ki:

Ey kardeşlerim, dostlarım ve evlâdım! Dünyaya meyletmeyiniz, beni aldattığı gibi sizi de aldatmasın. Benim şu hâlimden ibret alınız. Zîrâ bütün her şeyimi vârislerime bıraktım. Amma onlar benim günahlarımdan hiç birini yüklenmezler.

(Dürerü’l-Hisân fi’l-ba‘s ve’l-cinân, İmâm Suyûtî)
.

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Efendimiz (s.a.v.)’ın Azrail Aleyhisselâm ile Konuşması..Musibetin büyüğü

Posted by Site - Yönetici Ağustos 20, 2015

olum,ecel,kabir,cennet,cehennem,azrail,

Efendimiz (s.a.v.)’ın Azrail Aleyhisselâm ile Konuşması
Ölüm Nedir?
Ölümü Unutturan..
Musibetin büyüğü..

Rivayet olundu:
Haberde geldi ki: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bir gün bir hastayı ziyaret etti. 0 hastanın baş ucunda oturur halde, Azrail Aleyhisselâm’ı gördü. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Azrail Aleyhisselâm’a;
-“Ey Ölüm meleği! Ona yumuşak davran; zira o kişi, mümindir!” buyurdular. Ölüm meleği;
-“Ey Muhammed (s.a.v.)! Müjdele! Gönlünü hoş tut! Gözün aydın olsun! Muhakkak ki ben bütün müminlere yumuşak davranıyorum. Ben, müminin ruhunu alırım, hâne ehli (ailesi) feryat etmeye başlarlar. (Bunun üzerine) ben evin bir köşesine çekilirim. Ve onlara şöyle derim:
-“Bunda benim herhangi bir günahım yok. Çünkü ben memurum. Yine buraya döneceğim! Sakının! Sakının!…

Dağda, karada, denizde ve düzlükte hiçbir aile efradı yoktur ki; ben günde beş kere kendileriyle musafaha etmeyeyim? Hatta ben onlardan küçüklerini ve büyüklerini kendilerinden daha iyi bilirim…
Allah’a kasem ( Yemin ) olsun ki, eğer ben kendiliğimden bir sivrisineğin canını almak istesem; buna gücüm yetmez; Allâhü Teâlâ hazretleri onun ruhunu almayı bana emretmedikçe; ben onun ruhunu alamam ….”

Ölüm Nedir?

Âlimler (r.h. hezarâtı) buyurdular:
Ölüm yokluk değildir; fena bulmak ve tam bir gayb da değildir. Ölüm, ruhun bedenden alâkasını kesmesi, bedenden ayrılması ve ikisinin arasına bir mâninin girmesiyle hâlin değişmesi ve dardan (dünyadan) başka bir dara (ukbaya) intikal etmektir.

Ölümü Unutturan

Allâhü Teâlâ hazretleri, ölümü alaca bir koç suretinde yarattığında, ona:
-“Bu heyetin (ve şeklin) üzerine meleklerin saflarının arasına git” (ve onların içine gir)” dedi.
Ölümü (müşahhas olarak alaca koç şeklinde) gören meleklerden hepsi bayıldılar. Tam bin sene baygın olarak yerde kaldılar. Sonra melekler kendilerine geldiler ve Allâhü Teâlâ hazretlerine şöyle seslendiler:
-“Ey Rabbimiz! Bu nedir?” diye sordular. Allâhü Teâlâ buyurdu:
-“0 ölümdür!” Melekler:
-“Ya Rabbi bu ölüm kimler içindir?” diye sordular. Allâhü Teâlâ buyurdu:
-“Nefs (ruh) sahibi olan (herkes) içindir!” Melekler sordular: -“Ya Rabbi! Dünyayı neden yarattın?” Allâhü Teâlâ buyurdu: -“Adem oğullan orada yerleşsin (ve orada İskan olmaları için)…” Melekler sordular:
-“Ya Rabbi! Kadınları niçin yarattın?” Allâhü Teâlâ buyurdu:
-“Nesil olsun diye…” Melekler sordular:
-“Bunun (ölümün) kendisine musallat olduğu kişi, kadınlarla ve dünya (malı ve ziyneti) ile meşgul olur mu?” Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu:

-“Tûl-i emel (uzun yaşama düşüncesi) onlara ölümü unutturur. Hatta onlardan dünyayı alan (dünya malına sarılan) ve kadınların şehvetine sarılanlar olur…”

Musibetin Büyüğü

Bundan dolayı denildi ki:
-“Ölüm musibetlerin en büyüğüdür. Ölümden gâfîl olmak ise ondan (ölümden) daha büyük bir musibettir...”

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k. S.) Ruhu’l –Beyan Tefsiri 7/473-474.

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Azrail (a.s.)`ın Yardımcıları..Yeryüzü Bir Leğen Gibidir..

Posted by Site - Yönetici Ağustos 17, 2015

Azrail (a.s.)`ın Yardımcıları..Yeryüzü Bir Leğen Gibidir..MUHARREMİN 9. VE 10. GECELERİ

Ruhları Kabzeden..
Azrail (a.s.)ın Yardımcıları..
Yeryüzü Bir Leğen Gibidir..

Bil ki: Ruhları kabzeden hakikatte Allâhü Teâlâ hazretleridir. Ölüm meleği (Azrail Aleyhisselâm) ve onun yardımcıları, birer vasıtadırlar. Bundan dolayı vefat işi, onlara izafe edildi.
Bazen vefat işi, meleklerin vasıtası olmadan da olur. Fâtıma’tüz-Zehrâ (r.a.) hazretlerinin ve başkalarının ölümlerinde nakledildiği üzere…

Azrail (a.s.)`ın Yardımcıları

Ölüm meleğinin (Azrail Aleyhisselâm’m) yardımcıları on dört (14) melektir. Bunlardan yedisi rahmet melekleridir. Kabz’dan sonra, müminin ruhları onlara teslim edilir. Bunlardan yedisi de azap melekleridir. Vefatından sonra kâfirlerin ruhları onlara teslim edilir.

Yeryüzü Bir Leğen Gibidir

Mücahit (r.h.) hazretleri buyurdular:
-“Bütün yeryüzü ölüm meleği ( Azrail Aleyhisselâm ) için bir taşti (tepsi-leğen) gibi kılındı. Azrail Aleyhisselâm, dilediği cihete uzanır (istediği kimseye elini uzatıp ruhunu alır)…”

Azrâil Aleyhisselâm

Bu fakîr (İsmail Hakkı Bursevî k.s. hazretleri) der ki: Ruhları almak işinde ölüm meleği (Azrail Aleyhisselâm’a) herhangi bir zorluk asla yoktur. Her ne kadar bir anda ölecek olan insanlar çok ve değişik memleketlerde olsalar bile… Bu keyfiyet bu cüzî akıl ile bilinmiyor; şeytanın bir anda bütün dünya ehlinin kalplerine vesvese vermesi (akıl ile bilinmediği) gibi

[Bunların keyfiyetini anlamaya çalışmak yerine bunların hakikatte var olduğunu bilerek ölüme iyice hazırlanmak için kendimizi şeytanın vesveselerinden korumaya çalışmalıyız bunlar nasıl oluyor sorusunun cevabı çok kolaydır Allhü teala hazretleri izin veriyor oda oluveriyor… inanmak yeter…Mütercim]

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k. S.) Ruhu’l –Beyan Tefsiri 7/471-472.

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

ÂHİRETE DAİR BAZI TABİRLER

Posted by Site - Yönetici Ağustos 13, 2015

Kıyamet,cennet,cehennem,mizan,sirat,mahser,olum,kabir,Surun Üfürülmesi,Ahiret Günü,ÂHİRETE DAİR BAZI TABİRLER

ÂHİRETE DAİR BAZI TABİRLER

Âhiret Günü: Kâinât yok olduktan sonra yeniden bir takım âlemlerin yaratılacağı, bütün ölülerin tekrar hayat bulacağı günden itibaren başlayan nihayeti olmayan bir zamandan ibarettir.

Kıyâmet: Bütün mahlûkatın yok olup kâinâtın ömrünün biterek tamamen harab olacağı gündür. Bütün ölülerin tekrar dirileceği güne de denir. Bu bir kıyamet-i kübrâ; büyük kıyamettir.

Her insanın ölümü ise kendi hakkında bir kıyamet-i suğrâ; küçük kıyamettir.

Sûrun Üfürülmesi: İsrâfil aleyhisselâmın “Sur” denilen ve mahiyetini ancak Allâhü Teâlâ’nın bildiği bir şeye üfürmesinden ibarettir. Bu iki defa olacaktır.

Hz. İsrafil’in ilk defa sura üfürmesinden meydana gelecek pek şiddetli bir ses ile yerde, gökte bulunanlar öleceklerdir. İkinci defa üfürmesi üzerine bütün ölülerin ruhları, yeniden teşekkül eden cesetlerine dönerek yattıkları yerden kalkacaklardır.

Haşir: Kıyamette ruhların cesetlere dönerek “Mevkıf-i Arasât; Arasat meydanı” denilen düz mahalde toplanmalarıdır.

Kitapların Verilmesi: Dünyada iken herkesin yaptığı güzel ve çirkin amellere dair Kirâmen Kâtibin meleklerinin tuttukları amel defterlerinin sahibine verilmesidir.

Defterler müminlere sağ taraflarından, kâfirlere sol ve arka taraflarından verilecektir.

Mizan: Mahşerde herkesin amellerinin (sevap ve günahının) miktarını bildiren şeydir. Allâhü Teâlâ’nın adâletinin tecellisine vesile olacaktır.

Sual: Allâhü Teâlâ’nın dilediği hususları kullarından sorması demektir. Bütün yaratılmışlar, insanlar ve cinler amellerinden dolayı hesaba çekilecek Cenâb-ı Hakk’ın adaleti tecelli edecektir.

Havz-ı Kevser: Mahşerde Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) ihsan buyurulacak olan gayet geniş bir havuzdur. Sütten beyaz, miskden daha güzel kokulu olan suyundan müminler içerek şiddetli hararetten kurtulacaklardır.

Şefâat: Âhiret gününde günahkâr müminlerin af ve mağfireti, ibadet ve itâat edenlerin daha büyük mertebelere kavuşmaları için peygamberlerin ve evliyânın Allâhü Teâlâ’dan istirhamda bulunmalarıdır.

Sırat: Cehennem üzerine kurulmuş son derece ince ve keskin bir köprüdür. Herkes bunun üzerinden geçecektir. Cennete gidebilmek için başka yol yoktur. Müminler amellerine göre bir süratle geçerler. Kâfirler ve müminlerin âsîleri geçemeyip cehenneme düşerler.

Cennet: Allâhü Teâlâ’nın bütün mümin kulları için hazırladığı hatır ve hayale gelmeyen ve dünya nimetleriyle asla kıyas olmayan, cismânî ve rûhânî nice nimet ve lezzetlerin bulunduğu sekiz tabaka olan büyük mükâfat evidir.

Cehennem: Bütün kâfirler ile âsî müminlerin azab görmesi için yedi dereke olan bir azab evidir.
.

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Cennet, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kıyamet, Mahşer, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

ÖLÜMÜ ÇOK HATIRLAMANIN FAZİLETİ

Posted by Site - Yönetici Mayıs 20, 2015

window-81928_640 copy

ÖLÜMÜ ÇOK HATIRLAMANIN FAZİLETİ

Ölümü çok hatırlayan kimseye üç şey ikram edilir:

1- Günahlarından tevbeye acele etmek,

2- Elindeki rızka kanaat etmek,

3- İbadetlerinde gayretli olmak.

Ölümü unutan kimse de üç şeyle cezalanır:

1- Yarın tevbe ederim diyerek tevbe etmeyi geciktirir,

2- Elindeki rızka razı olmaz,

3- İbadetlerinde tembellik gösterir.

Posted in Ölüm - Ecel, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

ÖLÜM ANINDA SÜNNET OLAN HALLER

Posted by Site - Yönetici Şubat 4, 2015

Ölüm döşeğinde yatan hasta için,kelime-i şahadet,ÖLÜM ANINDA SÜNNET OLAN HALLER

ÖLÜM ANINDA SÜNNET OLAN HALLER

Ölüm döşeğinde yatan hasta için en sevimli olan, yüzünde bir ağırlık ve çirkinlik olmaması, sakin ve huzur içinde bulunması, çokça şahadet getirip kalbinden Allah-ü Teala’yı çıkarmamasıdır.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Ölüyü üç şeyde denetleyiniz: Alnı terlediği, gözleri yaşardığı ve dudakları kuruduğu vakit . Bunlar, kulun kendisine inen Allah ‘ın rahmetidir. Boğazı sıkılmış gibi horladığı, yüzü kızarıp dudakları kuruduğu ve yağlandığı vakit ki, kulun bu halleri, biliniz ki, Allah ‘ın kendisine inen bir azabıdır.”

Ölüm anında kişinin dilinde kelime-i şahadet getirmesi, hayır alametidir.

Nitekim sevgili Peygamberimiz:
“Ölülerinize şahadet kelimesini telkin edin.” buyurmuştur.

Hz. Ömer diyor ki:
“Ölecek olan hastalarınızın başında bulunup onlara Allah’ı hatırlatın ve şahadet kelimesini telkin edin. Çünkü onlar, sizin görmediklerinizi görürler.”

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Azrail, bir adamın canını almaya gitti. Kalbini yokladı, ancak kalbinde bir şey bulamadı. Sonra dilinde bir şey olup olmadığını anlamak için çenesini ayırıp baktı. Adamın dilinin tevhid kelimesini getirmekte olduğunu gördü.
Böylece o kimsenin getirdiği tevhid kelimesi sayesinde günahları af olundu.”

Ölmek üzere olan bir kimseye telkinde bulunan olanın vazifesi, telkinde fazla ısrar etmemesidir. Çünkü, hastanın dili dönmediği için şahadeti getiremez ve bundan ağırlanır ve kalbinde Allah”an başkası olduğu halde
ölmesinden korkulur. Kalbinde Allah”an başkası olmayan bir kimse için, ölüm ile sevgilisine (Allah’a) kavuşmak en büyük nimet olur.
Fakat kalbi dünya ile meşgul ve dünyaya bağlı olup, ona iltifat eden, onu zevklerinden ayrıldığına üzülen ve bu üzüntü halinde iken dilinin ucu ile kelime-i şahadet getiren bir kimsenin bundan göreceği fayda çok azdır.
(Allah ‘ın kabul buyurduğu ve fazlından muamele ettiği hariç.)

Ölüm anında sünnet olan diğer bir durum da, Allah’tan ümit kesmemektir.
Eşkaoğlu Vaile, ölüm döşeğinde yatan bir hastanın ziyaretine gider.
Hastaya:
“Allah’a karşı olan ümidin ne durumdadır?” diye sorar. Hasta:
“Günahlarım beni batırmış , yok olmak üzereyim. Ancak, buna rağmen Rabbimden ümidimi kesmem.” der. Bunun üzerine Vaile tekbir alır.
Oradakiler de Vaile birlikte tekbir alırlar. Vaile:
“Ben Resulullah Efendimizin: “Hz. Allah buyuruyor ki: Ben kulumun zannı üzereyim. Beni dilediği gibi düşünsün.” diye buyurduklarını işittim.” dedi.
Resulullah Efendimiz, bir gün ölüm döşeğinde yatmakta olan bir gencin yanına gider. O’na kendisini nasıl bulduğunu sorar. O genç de:
“Yapmış olduğum onca günahımdan korkuyorum, ama Rabbimden ümidimi kesmiyorum.” dedi.
Bunun üzerine sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular:
“Bu korku ile ümit , şu ölüm anında kimde toplanırsa, Allah-ü Teala, o kimseye umduğunu verir ve onu korktuğundan emin kılar.”

Sabit Bennani diyor ki:
“Bir kadının asabi ve hiddetli bir oğlu vardı. Kadın oğluna her seferinde öğüt verir ve: “Oğlum, bir gün gelecek bunlardan sorumlu tutulacaksın. O günü hatırla, bu kötü huylarından vazgeç.” derdi. Gerçekten de bir süre
sonra genç delikanlı, ölüm döşeğine yattı. O vakit , kadın oğluna şöyle dedi: ” İşte oğlum, ben, seni bugün için korkutuyordum. Bütün öğüt ve nasihatlerim bunun içindi.” Bunun üzerine genç oğul şöyle dedi: “Benim de kerem sahibi bir Rabbim var. Umarım ki, yapmış olduğum kusur ve günahlarımı bağışlar.”
Bu olay üzerine Sabit şöyle demiştir:
“Hz. Allah, ona hüsn-i zannı (Allah’tan ümit kesmemek) sebebiyle merhamet buyurdu.”

Bedevinin biri hastalanmıştı. Kendisine “ölüyorsun” dediklerinde, bedevi onlara: “Beni nereye götüreceksiniz?” diye sormuş . Onlar da: “Seni,
Allah’a götüreceğiz.” dediler. Bunun üzerine bedevi şöyle dedi: ” İyiliklerin yalnız kendisinden geldiği Allah’a gideceğime göre, bunda üzülecek ne var?”

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali
.

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

AZRAİL İLE KARŞILAŞMANIN HASRETİ

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2015

Azrail,ecel,kabir,mezar,olum,ölüm melegi,melek,AZRAİL İLE KARŞILAŞMANIN HASRETİ

AZRAİL İLE KARŞILAŞMANIN HASRETİ

İbrahim (A.S.), bir gözü yüzünde, diğer bir gözü ise kafasında bulunan ölüm meleği Azrail’e:
“Öleceklerin biri doğuda diğeri batıda olduğu, aynı zamanda bir yerde veba hastalığının bulunduğu ve başka bir yerde ise ki ordunun birbirini kırıp geçirdiği böyle sıkışık anlarda ne yaparsın?” diye sorar.
Azrail:
“Yeryüzü benim için bir tabak gibidir. onlardan dilediğimi alırım. Allah’ın izni ile ruhları davet ederim. Onlar da parmaklarımın arasına girerler.” diye cevap verir. Bundan sonra Azrail (A.S.) İbrahim Peygambere Allah’ın dos tu olduğunu müjdeler.
Süleyman peygamber, Azrail (A.S.)’a:
“Neden adil davranmıyorsun canları alırken? Şunun canını alırken, bunu bırakıyorsun?” dediğinde , Azrail şöyle karşılık verdi:
“Ben bu hususta senden fazla bir şey bilmem. İsimler sayfa halinde önüme gelir. Ben de onların ruhlarını alırım.”

Münebbih oğlu Vehb diyor ki:
“Hükümdarlardan birisi, bir yere gitmek için beğeninceye kadar elbise ve at seçti. Etrafındakilerle birlikte ihtişam içinde böbürlene böbürlene yola çıktı. Yolda kirli, paslı bir adam, atının yularına yapıştı. Hükümdar, köpürerek:
“Sen kimsin ki, bu işe cesaret edersin? Çekil yolumdan, mahvederim seni!” diye bağırınca, adam:
“Benim sana söyleyecek bir şeyim var.” dedi.
Hükümdar hiddetli bir şekilde: “Söyle bakalım ne diyeceksin? Sonra defolup git yanımdan!” dedi. Fakat adam: “Hayır açık olarak söyleyemem.
Eğil de kulağına söyleyeyim.” dedi.
Bunun üzerine hükümdar eğildi. Adam hükümdarın kulağına: “Ben Azrail’im. Canını almaya geldim.” dedi. Hükümdarı bir korku ve titreme aldı.
Azrail’e kendisine birkaç dakika izin vermesini söyledi. Ancak Azrail:
“Hayır, sana izin yok. Ailene de ulaşamıyacaksın.” diyerek canını aldı.
Bundan sonra devam eden Azrail (A.S.), mü’min bir kul ile karşılaştı. Ona selam verdikten sonra:
“Seninle işim var. Fakat bunu sana gizli söylemek zorundayım.” dedi ve kulağına eğilerek kendisinin Azrail olduğunu, canını almak için geldiğini anlatınca, mü’min kul buna sevinir ve:
“Hoş geldin. Ne kadar zamandır seni bekliyordun. Yeryüzündeki kusurlarımdan kurtulmak için senden daha sevgilisi benim için yoktur.” dedi.
Bunun üzerine Azrail, mü’min kula işini bitirmesini söyledi. Fakat adam:
“Benim en önemli işim, Allah’a kavuşmaktır.” dedi.
Bunun üzerine Azrail:
“Hangi hal üzerine istersen, o hal üzerinde canını alayım.” dedi.
Adam da:
“Buna imkan var mı?” diye sordu.
Azrail:
“Elbette. Ben bununla emrolundum.” dedi.
Adam:
“Öyleyse, abdest alıp namaza başlayayım. Başım secdede iken canımı al.” dedi.
Azrail de mü’min kulun başı secdede iken canını kolaylıkla aldı.

Abdullah oğlu Ebû Bekir diyor ki:
” İsrailoğullarından biri, çokça servet biriktirdi. Nihayet ölümü yaklaştı.
Oğullarına:
– Getirin şu kazandığım servetimi de, göreyim, dedi.
Onlarda, at , deve, koyun, köle ve benzeri birçok çeşitli servetleri gözünün önüne getirdiler. Bunca servetinden ayrı kalacağından hasretten ağlamaya başladı. Tam o sırada ölüm meleği Azrail gelip adamın karşısına çıktı. Ona:
– Niçin ağlayıp duruyorsun? Sana bu nimetleri veren Allah’a yemin ederim ki, seninle bunların arasını ayırmadan (canını almadan) evinden çıkacak değilim. dediğinde adam:
– İzin ver de, bir kısmını ayırayım. Şöyle yapıp böyle edeyim… dedi.
Fakat ölüm meleği:
– Şimdiye kadar nerelerde idin? dedi ve canını aldı.”

İslam büyüklerinden biri diyor ki:
“Adamın biri, çevresinin büyük zenginlerinden olup, servetinin hesabını kendisi bile bilmezmiş . Fakat bu biriktirdiği servetinden bir kuruşunu bile hayır yolunda harcadığı görülmemişti. Bütün yaptığı iş, zevk-u sefası, diğer zengin ve ileri gelen devlet adamları ile birlikte bir araya gelerek ziyafetler, eğlenceler düzenleyip, zenginliğini teşhir edip nam kazanmakmış .
Yine birgün böyle bir ziyafet vermiş , zevk ve sefa içinde eğlencesini sürdürürken kapının zilinin çalındığı duyulmuş . Hizmetçilerden biri gidip kapıyı açınca, dilenci kılıklı bir adamın beklediğini görmüş . Ona ne istediği sormuş , o dilenci kılıklı kimse, ona: “Efendinizi çağırın. Onunla görüşmek istiyorum” demiş .
Fakat o adam ona: “Sen böyle uluorta konuşacağına, git de efendini çağır bana. O öyle kapıya çıkmayacak kadar ulu bir kişi olamaz.” demiş . Hizmetçi adama sert sert bakıp kapıyı üstüne kapamış . Efendisi kendisini çağırıp da kimin kapıyı çaldığını sorunca, hizmetçi gördüklerinin hepsini anlatınca, o zevk içinde sarhoş bir kahkaha atan zengin, hizmetçiye: “Onu kovduğuna iyi etmişsin. Fakat bu kadar ileri gittiğine göre ona birkaç tokat atsaydın, kapımda böyle saygısızca konuşmanın ne demek olduğunu daha iyi anlardı.” demiş .
Kapıda bir süre bekleyen dilenci kılıklı adam, zengin ev sahibinin kapıya çıkmadığını görünce hızla kapıyı açıp içeri girmiş . Ev sahibinin karşısına dikilip, sert bir ifade ile: “Zengin ve sarhoş olunca misafirlerini böyle
kapıdamı bekletirsin sen?” diye sormuş .
Herkesin önünde iki büklüm eğilmesine, saygı göstermesine alışmış olan zengin ev sahibi, adamın bu söyledikleri, bu cüreti karşısında adeta şaşırmış . Kendisine karşı böylesine bir hakaret edilmesine adeta inanmıyordu. Onunla birlikte içerdekilerde şaşırmışlardı. Bu şaşkınlıktan bir an kurtulan zengin ev sahibi:
“Sen kimsin de böyle karşımda konuşuyorsun?” diye sormuş .
“Ben ölüm meleği Azrail’im” diyen o dilenci kılıklı şahsın bu sözleri karşısında bütün misafirler, başta ev sahibi olmak üzere hepsini bir korkudur almıştı. Azrail, ev sahibine hitaben:
” İnsan kılığına girerek senin canını almaya geldim. Servet ve gösterişe olan aşırı düşkünlüğünü bildiğim için, ne yapacaksın diye merak ederek şu gördüğün kıyafetle karşına dikildim.” deyince, zengin adam öleceğini anlamış ve delirecek gibi olmuş . Azrail’den dünya gözüyle bir kez daha servetine bakıp hasret gidermek için müsaade istemiş .
Ölüm meleğinin müsaadesi üzerine zengin adam, tüm servetini toplamış , onlara karşı: “Lanet olsun hepinize! Sizin için bu kadar uğraşıp durdum.
Ömrüm sizin yolunuzda geçti. Bana, Allah’a karşı olan vazifelerimi unutturdunuz. Bana ne hayrınız dokundu? Şimdi hepinizi bırakıp boş ellerle Allah ‘ın huzuruna gidiyorum.” diyerek bağırıp çağırmış .
Her şeye gücü yeten Hz. Allah, zengin şahsın servetine dil vermiş . Dile gelen adamın servetleri, hep bir ağızdan sahiplerine şu cevabı vermişler:
“Bize ne kusur yüklüyorsun? Bizi haksız ve haram yollardan biriktirip de yığın sen değilmisin? Servete tapmamanın gerektiğini sana öğütleyenlerin sözlerine bakmadan bizim uğrumuza ömrünü harcayan ve sırf bizim varlığımızla iftihar edip çalım satan ve bu yüzden de fakir kimselere insan gözüyle bakmayan sen değilmisin? Sanki bizi kullanmak istediğin kötü şeylere götürürken hangi birisine gelmemezlik yaptık, şayet düşünüp, bizi iyi ve helal olan yerlere kullanacak olsaydın müsaade etmeyecek miydik?
Eğer akıllıca hareket ederek bizi Allah ve insanlık yolunda kullansaydın, Allah ‘ın hoşnutluğunu da, insanların temiz sevgisini de bir arada kazanır, şimdi olduğu gibi son anlarında Allah’ın huzuruna utanarak yönelmezdin.
Ama sen varlık ve bolluğumuz içinde zevk ve sefa sürerek eğlence ziyafetleri tert iplemeyi, diğer zengin arkadaşlarınla bir araya toplanıp coşup gülmeyi Allah’ın açık emirlerine üstün tuttun. Şimdi hiçbir çaren kalmadığını görünce, bütün kabahatlerini üstümüze yükleyerek lanetler okuyorsun. Halbuki, esas lanetlik sensin de farkında değilsin. Ömrün boyunca hiçbir an, acaba bizden ayrılacağın şu ölüm anını acaba hatırına getirmiş miydin?”

Münebbih oğlu Vehb diyor ki:
“Azrail (A.S.), zamanında zulümde benzeri olmayan bir hükümdarın canını aldı ve göklere çıktı.
Melekler:
– Canını alırken en çok acıdığın bir kimse varmı? Diye sordular.
Azrail:
– Evet , ıssız bir yerde yeni çocuk doğuran bir kadının canını almakla emrolundum. Hem kadına, hem de yeni doğan çocuğa acıdım. Ve kendi
kendime: “Bu çocuğun hali ne olacak?” dedim.
Melekler:
– İşte şimdi canını alıp geldiğin zâlim ve gaddar adam, o çocuktur. dediler.”

Yesar oğlu Atâ diyor ki:
“Şaban ayının on beşinde öleceklerin listesi Azrail (A.S.)’a verilir. Bu arada ev yapan, su akıtıp ağaç diken, yeni evlenen nice kimseler var ki, hepsinin de isimleri bu listededir. Ancak onlar, bunu bilmezler.”

Hasan Basri diyor ki:
“Azrail (A.S.), her gün bir evi üç defa dolaşıp bunlardan rızkını tüketip ömrünü tamamlayanın canını alır. Evdekiler başlarlar feryat figan edip ağlaşmaya. Azrail (A.S.), kollarını kapıya gerip: “Ne diye ağlıyorsunuz?
Ben bu adamın ne rızkını yedim, ne de ömrünü kestim. Rızkı tükendi, ömrü sona erdi, ben de canını aldım. Boşuna ağlamayın. Size de sıra gelecek.
Ben devamlı buraya gelip gidecek ve hiçbirinizi bırakmayacağım.” der. Eğer ev halkı Azrail (A.S.)’ı görse ve dediklerini duysalar, ölümü unutur kendilerine ağlarlardı.”

A’meş diyor ki:
“Azrail (A.S.), insan suretine girerek Süleyman peygambere uğradı. Orada bulunan bir adama baktı. Adam da, bunu farketti. Azrail (A.S.) gidince, adam Süleyman peygambere, deminki adamın kim olduğunu sordu.
Süleyman peygamber de, Azrail (A.S.) olduğunu söyleyince, adam: “Bu, beni alacak gibi bir bakışla baktı. Ben, bundan çok korkuyorum.” dedi.
Bunun üzerine Süleyman peygamber, adama: “Ne yapmamı istersin?” diye sordu. Adam da: “Beni rüzgar ile Hindistan’ın öte tarafına attır.” dedi.
Süleyman peygamber, rüzgara emredip adamı Hindistan ‘ın doğusuna attırdı. Bir müddet sonra Azrail (A.S.), Süleyman peygamberin yanına tekrar uğradı. Süleyman peygamber, Azrail’e önceki bakışının nedenini
sordu.
Bunun üzerine Azrail (A.S.), şöyle cevap verdi:
“Hindistan’ın doğusunda pek kısa bir müddet sonra adamın ruhunu almakla emrolunmuş iken, adamı burada gördüğüme şaşarak ona baktım.”

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

MEZAR VE MEZAR BAŞINDA YAZILI BÜYÜK SÖZLER

Posted by Site - Yönetici Aralık 17, 2014

Mezar Taşlarına yazılan Kitabelerden. Evet! Mevlevinin Mezar Tası başka, Müctehidin Mezar Taşı baska, Alimin Mezar Taşı başka, Şehidin Mezar Taşı başkaMezar Taşı,MEZAR VE MEZAR BAŞINDA YAZILI BÜYÜK SÖZLER

MEZAR VE MEZAR BAŞINDA YAZILI BÜYÜK SÖZLER

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: “Mezarlıktan daha feci bir manzara görmedim.”
Dahhak, Resulullah Efendimize: ” İnsanların en zahidi kimdir?” diye sordu.
Sevgili Peygamber Efendimiz: “İnsanların en zahidi, kabir ve kabirde çürümeyi unutmayan, dünyanın fuzuli ziynetlerini terkeden, baki âlemi fani âleme tercih eden, yarınını düşünmeyen ve kendisini yaşarken ölülerden sayandır.” diye buyurdular.

Hz. Ali, sık sık mezarlığa giderdi. Kendisine: “Hayrola. Mezarlara komşu oldun galiba. Devamlı oraya gidip geliyorsun.” dediklerinde, o: “Evet , onları sık sık ziyaret ediyorum. Çünkü onlar sizden daha iyi komşudurlar.
Dilleri ile dünyalıktan bahsetmezler. Onlar kendi hal durumları ile sadece ahireti anlatır dururlar.” diye cevap vermişti.

Hz. Ömer diyor ki:
– Resulullah ile mezarlığa uğramıştık. Bir mezarın yanıbaşında durdu. Ağladı. Onunla birlikte bizler de ağladık. Resulullah dönüp bize: ” Niye ağlıyorsunuz?” diye sordu. Biz de: “Sen ağladın, biz de ağladık.” diye cevap verdik. Bunun üzerine Res ulullah Efendimiz bize: “Bu mezar, benim annem Amine’nin mezarıdır. Ziyaret i için Rabbimden izin istedim. Rabbim bana izin verdi. Affı için dua etme izni istedim. Bana izin verilmedi. Bu yüzden, anne sevgisi ile ağladım.” diye buyurdular.

Hz. Osman rastladığı bir mezar başında ağlardı. Gözlerinden dökülen yaşlar sakalını ıslatırdı. Kendisine: “Cennet veya cehennemden bahsedildiği zaman ağlamazsın da mezar başında niye ağlarsın?” diye sorduklarında, o şöyle cevap vermişti: “Resul-i Ekrem “Kabir, ahiret yolunun ilk konak yeridir. İnsan buradan kurtulursa, ondan sonraki yol, onun için kolaydır.
Eğer kurtulamazsa, ondan sonraki yol, onun için çok daha zordur.” Diye buyurmuş tu. Bu yüzden her mezar gördüğümde Resulullah Efendimizin bu hadisini hatırlar, ağlarım.”

Ebû Zer (R.A.) diyor ki:
“En yoksul günümü size bildireyim mi? En yoksul günüm, mezara konduğum gündür.”

Ebû Derda (R.A.), vaktinin çoğunu mezarlıkta geçirirdi. Kendisine sebebini soranlara, o: “Öyle kimselerle düşüp kalkıyorum ki, onlar bana hep ahreti hatırlatırlar. Yanlarından ayrıldığım vakit de, arkamdan beni çekiştirmezler.” diye cevap vermiş ti.

Cafer bin Muhammed, her gece mezarlığa uğrar, onlara selam verirdi. Ve: “Size de ne oluyor ki, sözlerime cevap vermiyorsunuz/” der ve sonra da kendi kendine şöyle derdi: “Vallahi onların cevap vermelerine engel olan vardır. Yakında ben de onlar gibi olacağım.” Böylece Cafer sabaha kadar orada namaz kılar, Allah’a dua eder ve istiğfarda bulunurdu .

Ömer bin Abdülaziz, arkadaşlarından birisine şöyle dedi: “Geçtiğimiz gece, ölüleri düş ündüm. Üç günlük bir ölüyü mezarında görsen, ne kadar samimi bir arkadaşın da olsa, yine de ondan iğrenmekten kendini alamazsın.
Üstünde dolaşan kurt ve böcekleri, akan irinlerini, pis kokusunu ve bu koku arasında kurtların kendisini nasıl parçaladığını, kefeninin bozulup vücudunun nasıl pis bir hale geldiğini görüp kendisinden nefret ederdin.”

Ömer bin Abdülaziz bunları söyledikten sonra tahammül gösteremeyerek düşüp bayıldı.
Abidlerden Ebû Bekir: “Ah anneciğim, keşke beni doğurmasaydın. Çünkü oğlun, uzun bir müddet mezarda mahkum kaldıktan sonra uzun ahret yolculuğuna çıkacaktır.”demiştir.

Ebû Süfyan diyor ki:
“Mezarı çok anan, onu cennet bahçelerinden bir bahçe olarak bulur. Onu unutan ise, cehennem çukurlarından bir çukur olarak bulur.”

Meymun bin Mihran diyor ki:
– Ömer bin Abdülaziz ile birlikte bir mezarlığa doğru gittik. Abdülaziz, mezarları görünce ağlamaya başladı. Bana dönüp: “Ey Meymun!.. Bunlar, atalarımın mezarlarıdır. Sanki hiç dünyaya gelmemiş , karışmamış gibidirler.
Görüyormusun, nasıl toprak altında kalmışlar. Mezarları eskimiş , kurtlar ve böcekler bedenlerini yiyip bitirmişler.” dedi. Sonra tekrar ağlamaya başladı. Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslatıyordu. Tekrar bana: “Ey Meymun!.. Şu mezara girip de azabdan emin olan kimseden daha büyük nimete ulaşmış kimse düşünemem.” dedi.

Sabit Beannani diyor ki:
– Bir keresinde bir mezarlığa uğramıştım. Ayrılmak üzere iken, arkamdan bir ses bana: “Ey Sabit!.. Ölülerin mezarlarında suskun olması beni yanıltmasın. Onların arasında öylesine üzüntülü insanlar vardır ki, inleyip dururlar.” dedi.

Denildiğine göre, Hz. Hüseyin’in kızı Fatma, kocası Hasan ‘ın cenazesine bakarak yüzünü yoldu ve: “Ümit içinde yaşarken, felaket ve musibet içinde akşamladılar. O belalar, hem büyüdü, hem de çoğaldılar.” dedi. Rivayete göre, Fatma, kocasının mezarı üzerinde bir yıl süre ile çadır kurup içinde yaşamıştı. Bir yıl sonra çadırı söküp şehre dönmek zorunda kaldı. O sırada mezarlıktan şöyle bir ses geldi: “Aradığınızı bulabildiniz mi?” Diğer bir taraftan ise bu sese: “Hayır, ümitlerini kesip geri döndü.” diye karşılık veriliyordu .

Ebû Mûsâ Teymi diyor ki:
– Firezdek’in karısı ölmüştü. Basra’nın ileri gelenleri cenaze törenine katıldılar. Cenaze törenine katılanlar arasında Hasan Basri de vardı. Hasan Basri, Firzedek’e: “Bu gün için ne gibi hazırlıklarda bulundun?” diye sordu.
Firezdek:
“Altmış sene var ki, kelime-i şahadeti dilimden düşürmedim.” dedi. Karısı defnedildikten sonra Firezdek, mezarı başında şu beyitleri söyledi: “Sen beni korumazsan, ben ölümün ötesindeki darlık ve yanmaktan daha çok korkarım.
Kıyamet günü, sert ve şiddetli olarak gelir. Şiddetle beni cehennem’e sokarsa, benim hâlim nice olur?
İnsanoğullarından kelepçeli ve yüzü kara olarak cehenneme sevk edilenler hüsrandadır.”

Bu beyitleri sonra Firezdek, ölüler hakkında şu mısraları sıraladı:
“Göz sahipleri için duruş aynıdır, dereceler arasında bir fark göze çarpmamaktadır.
Bulunduğu kabirde ikram edilip de kurtlardan emniyet huzurunu tadan kimdir?
Onlar, ancak senin bu soruna cevap verdikleri takdirde, aralarındaki farklılıkları bildirirler.
Allah’a itaat edenler, bahçelerde ağaçları gölgeleri alt ında istirahat ederler.
Fakat ateşe tapanlar ve günahkarlar da kendi çukurlarında zehirli yılanlarla uğraşıp dururlar.
Manevi akrepler, onları zehirler ve azaplarının ızdıraplarını çekerler.”

Bir mezar taş ında şu dizeler yazılıdır.

Mezarlar sana sesleniyor…
Ey ulaşamadığı dünyayı toplayan!..
Acaba, bunu kimin için topluyorsun!
Halbuki sende öleceks in…

Salihlerden birisi, kardeşliklerinden ölen birisini rüyasında görmüş ve: “Allah’a hamdolsun ki, rahatsın.” demiş . Adam: “O senin dediğin Elhamdülillahi rabbil âlemin (Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun) sözünü biz burada söyleyebilsek, bizim için, tüm dünyadan daha hayırlıdır. Beni toprağın arasına nasıl sıkıştırdıklarını bir bilsen, bana “rahatsın” kelimesini söylemezdin. Hayatta olan falanca kişi gibi ben de dirilip iki rekat namaz kılmayı ne kadar isterdim.” dedi.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

HALİFELERİN VE İSLAM BÜYÜKLERİNİN ÖLÜM DÖŞEĞİNDEKİ SÖZLERİ

Posted by Site - Yönetici Aralık 10, 2014

ölüm,kabir alemi,kiyamet,kabir azabi,kabirde sorgu,HALİFELERİN VE İSLAM BÜYÜKLERİNİN ÖLÜM DÖŞEĞİNDEKİ SÖZLERİ

HALİFELERİN VE İSLAM BÜYÜKLERİNİN ÖLÜM DÖŞEĞİNDEKİ SÖZLERİ

Ebû Süfyan oğlu Muaviye, ölüm döşeğine yattığı zaman, kendisini oturtmalarını söyledi. Kendisini oturttuklarında, Allah’ı tesbih ederek andı ve ağlayarak:
“Ey Muaviye!.. İhtiyarlayıp çöktükten sonramı Rabbini hatırlayıp zikrediyorsun? Halbuki Allah’ı hatırlayıp anman, gençlik dallarının bol bol su aldığı ve yapraklarının henüz yemyeşil olduğu zamanda olmalı idi.” dedi.
Yüksek sesle ağlamaya başlayan Muaviye, hıçkırıklar içinde Rabbine şöyle nida etti:
“Ey Rabbim!.. Kalbi katı ve günahkar olan şu ihtiyar kuluna merhamet eyle.
Allah ‘ım! Kusurlarımı bir tarafa bırak, sürçmelerini bağışla. Senden başkasında ümidi olmayan şu aciz, zavallı kuluna lütfunla muamele et .”

Kureyş ‘in yaşlılarından birisinin dediğine göre, bazı kimseler ölüm döşeğinde yatmakta olan Muaviye’yi ziyaret gittiklerinde onun vücudunun bir kısmının kırıklar içinde olduğunu görmüşler. Muaviye, Allah-ü Teala’ya hamdu sena ettikten sonra şöyle dedi:
“Dünyanın tümü görüp tecrübe ettiğimizden başka bir şey değildir. Vallahi, iyi biliniz ki; dünyanın yeşilliklerini sevinçle karşılayıp hayattan, yaşamaktan zevk aldık. Ama
şimdi, dünya bu zevk ve neşemizi bozup bizi kocattı. Nihayet ölüm anında bizi terkederek kederlendirdi. Vay dünyaya!.. Vay dünyanın haline!..”

Denildiğine göre, Hz. Muaviye hastalığı sırasında bir hutbesinde şöyle demiştir:
“Ey insanlar! Ben harman olmuş bir ekinim. Ben, benden önce size hükümdarlık yapandan daha kötü olduğum gibi, benden sonra gelecek olan hükümdar da benden daha kötü olacaktır. (Oğluna hitaben) Ey Yezid!.. Ben öldüğüm vakit , beni aklı
başında olan bir adam yıkasın. Çünkü akıllıların Allah katında değeri vardır. Beni güzel bir şekilde yıkayıp yüksek sesle tekbir getirsin.” dedi. Bundan sonra Muaviye, dolabında saklı bulunan bohçayı getirtti. Bohçanın içinde Resulullah Efendimize ait bulunan bir elbise, bir miktar saç ve tırnak kırıntıları vardı. Et rafındakilere: “Resulullah Efendimizin bu mübarek saçlarını ve tırnak kırıntılarını ağız, burun, kulak
ve gözümün üzerine koyun. Resulullah Efendimizin giyindiği bu elbiseyi de kefenimin altından bana giydirin. Allah’ın ana-baba hakkındaki emirlerine riayet edin. Beni mezarıma koyduğumuz vakit , Allah’ın rahmeti ile baş başa bırakın.” dedi.

Mervan oğlu Abdülmelik, ölüm döşeğine yattığı zaman, elbise yıkayıcısının nasıl çamaşırı yıkayıp eli ile sıktığını görünce; “Keşke bende çamaşır yıkayıcı olsaydım da her günkü nafakamı el emeğimle çıkarıp da dünya işlerine karışmasaydım.” der.
Ebû Hazım bunu duyunca:
“Allah’a hamdolsun ki, onlar ölümleri anında bizim yaşayışımızı arzularlar, fakat biz ölürken onların yaşayışlarını arzulamayız.” demiş tir.

Ölüm anında Abdülmelik’e:
“Ey mü’minlerin emiri! Kendini nasıl hissediyorsun!” diye sorduklarında, Abdülmelik:
“Kendimi, Allah-ü Teala’nın: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi, ahirette de yapayalnız, teker teker huzurumuza gelmişsinizdir. Size ihsan ettiğimiz şeyleride arkanızda bırakmışsınızdır.” (En’am sures i, ayet: 94) buyurduğu gibi hissediyorum.” deyip öldü .

Ömer bin Abdülaziz’in hanımı olan Mervan oğlu Abdülmelik’in kızı Fatma diyor ki:
– Ben Ömer’i, ölümü anında: “Allah ‘ım! Kısa bir süre de olsa ölümümü adamlarımdan gizle” diye dua ettiğini duydum. Bir ara kendi odama girdim.
Ömer’in: “İşte ahiret yurdu. Biz, onu yerde gurur ve kibirlilik içinde dinsizlik ve fesat tohumunu ekmemiş olan iyi insanlara veririz. Sonuç, sakınanlarındır.” (Kassas suresi, ayet: 83) ayetini okuduğunu işittim.
Sonra sesi kesildi. Ne bir hareket , ne de bir ses duymayınca, hemen hizmetçilerden birini gönderdim. Hizmetçi: “Çoktan ölmüş !” diye bağırdı.

Rivayet edildiğine göre, Ömer bin Abdülaziz hastalığı ağırlaşınca, doktor çağırdılar. Doktor, Ömer’i muayene ettikten sonra: “Bu zehir içmiştir. Bu yüzden, hayatı hakkında bir teminat veremem.” dedi.
Doktorun böyle demesi üzerine, Ömer gözlerini açıp doktora: “Yalnız bana değil, zehir içmeyenlerin hayatı hakkında da bir teminat verme.” dedi.
Doktor kendisine:
“Zehir içtiğinin farkındamısın?” diye sordu. Ömer:
“Evet farkındayım. Mideme inince anladım.” dedi.
Bunun üzerine doktor ona:
“O halde hemen tedaviye başlayalım.” dediğinde, Ömer bunu hemen reddederek:
“Tedavisi kulağımın arkasında bile olsa, yine elimi kaldırıp tedavi etmem.
Benim için Rabbime ulaşmak, her şeydan daha iyidir.” dedi.
Ömer, birkaç gün böyle yaşadıktan sonra hayata gözlerini kapayıp Yüce Allah’a
ulaştı.

Denildiğine göre, Ömer bin Abdülaziz, ölüm döşeğine yatınca, ağlamaya başladı. Kendisinin bu durumunu görenler: “Neden ağlıyorsun? Senin için ağlanacak bir şey yokki… Allah-ü Teala, seninle beraber Resulullah Efendimizin ümmetine ettiği sünnet lerini senin vasıtanla ya atmıştır. Adaletin ise son haddine yükselmiş ir.” dediler.
Fakat o yine ağlamaya devam etti. Vücudu hıçkırıklarla sarsılarak:
“Allah’ın huzurunda bütün bu milletin hesabını vermek için durdurulduğum zaman benim hâlim ne olacak? Hepsi hakkında adil davrandığımdan emin değilim. Bunun yanında yaptığım kusurlar da ayrı. Ben korkmayayım, ağlamayayım da kimler ağlas ın?” dedikten sonra tekrar ağlamaya başladı.
Biraz sonra da öldü.
Ölümü yaklaştığında Ömer, kendisini oturtmalarını istedi. Kendisini oturttuklarında, o:
“Ben öyle bir kimseyim ki; bana emirlik verdin, bense kusur işledim. Beni nehyettin, ben ise isyan ettim.” diye üç defa aynı sözleri söyledikten sonra da şöyle dedi:
“Fakat yine ibadete layık olan ancak Allah’tır. La ilahe illallah!”
Ömer, başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Bir süre dikkatle baktı. Kendisine neden
baktığını sorduklarında o:
“Ben semada öyle kimseler görüyorum ki, onlar ne insan, ne de cinlerdir.”
dedi ve böylece ruhu bedeninden ayrıldı. (Allah kendisine rahmet etsin.
Kabri nur ile dolsun.)

Harun Reşit , ölme vaktinin yaklaştığını anladığında, kendi kefenini kendi eliyle hazırlayıp: “Mâlim bana fayda vermedi. Şimdi bütün saltanatım benden ayrılıp mahvoldu.” (Hakka sures i ayet : 28, 29) ayet-i celilesini okudu .

Me’mun ölüm anında: “Ey mülkü daimi olan Allah’ım!.. Mülk ve memleketini ve
hatta her şeyini kaybeden kuluna merhamet eyle.” dedi.

Kırkdört yaşında kendisini ölüm yakalayan Mu’tasım da ölüm anında şöyle demiştir: “Eğer ömrümün bu kadar kısa olduğunu bilseydim, hiçbir şey yapmazdım.”
Muntasır, ölüm döşeğine yatmış , sıkıntı içinde kıvranıyordu. Kendisine, “Neden bu kadar sıkılıyorsun? Bu o kadar önemli değil.” Dediklerinde Muntasır şöyle cevap vermişti: “Hayır, sıkıntım dünyadan ayrılmak için değildir. Sıkıntım dünya hayatının bir an önce sona erip ahiret hayatının başlaması içindir.”

Zâlim Haccac, ölüm anında: “Allah ‘ım! İnsanlar, Senin mağfiret etmeyeceğini
söylüyorlar. Sen beni affedip mağfiret eyle.” dedi.
Haccac ‘ın ölüm anında söylemiş olduğu bu sözleri, Ömer bin Abdülaziz’in çok hoşuna gitmişti. Hatta bu sözlerinden dolayı ona gıpta bile ederdi.
Haccac ‘ın bu sözlerini Hasan Basri’ye naklettikleri zaman, Hasan Basri: “Gerçekten Haccac, böylemi söyledi?” dedi. “Evet , böyle söyledi.” dediklerinde o: “Öyle ise Allah’ın onu aff-u mağfiret ettiği umulur.” dedi.

Sahabelerden Muaz (R.A.), ölüm anında Allah’a şöyle niyaz eder:
“Allah’ım!.. Şimdiye kadar Senden sadece korkardım, ama şu anda Senden ümit bekliyorum. Allah’ım ben dünyaya sular akıp ağaçları sulamak, bahçeler yetiştirmek için bel bağlamıyorum. Eğer dünyada yaşamak istiyorsam, kendim için değil, susuzluktan ciğerleri yananların susuzluklarını dindirmek, darda kalan yoksullara yardım etmek, âlimlerin sohbetine devam edip onlarla birlikte Seni zikretmek için
yaşamak isterim.”
Allah’a olan bu niyazından sonra ölüm sancıları, Muaz’ı döşeğinde sıkıştırdıkça
sıkıştırdı. Muaz bu acı ve ızdıraplar içinde bayılıp ayıldıkça Rabbine: “Allah ‘ım! Beni ne kadar sıkıştırırsan, sıkıştır. Bilirsin ki, kalbim hep Seninledir Kalbim yalnız seni
sever.” diye yakarırdı.

Selman-i Farisi de, ölüm döşeğine yattığı zaman gözlerinden yaşlar akıtıp ağlamıştı. Kendisine ağlamasının sebebini soranlara, o: “Neden mi ağlıyorum? Kuşkusuz dünyadan ayrıldığım için ağlamıyorum. Ağlamamın nedeni, Resulullah Efendimizin: “Dünyadan ayrılırken, sermayeniz, bir yolcunun yol azığından fazla olmasın.” diye buyurmasıdır. İşte, ben buna ağlıyorum.” diye cevap vermişti. Oysa ki, Selman-i Faris i’nin ardında bıraktığı serveti sadece on dirhem kadardı.

Hz. Bilal ölürken, karısı: “Vay başıma gelenler!” diye ağlamaya başlamıştı.
Bunun üzerine Bilal, karısına şöyle der: “Hayır, ne mutlu bize ki; yarın dostlarımız Hz. Muhammed’e ve arkadaşlarına kavuşacağım.”

İbn-ül Münkedir de ölürken ağladı. Kendisine “Neden ağlıyorsun?” diye
soranlara, o: “Bilerek işlediğim bir büyük günah için ağlamıyorum. Ağlamamın nedeni, önemsemiyerek yaptığım bir hatanın Allah katında büyük bir günah
olmasından korkmamdır.” diye cevap veriyordu.

Amir bin Abdülkays da ölüm anında ağlayanlardandı. Kendisine ağlamasının nedenini soranlara o şöyle cevap vermişti: “Ağlamamın sebebi, boşa geçirdiğim günler ve gecelerdir.”

Ceriri diyor ki:
“Cüneyd ölüm döşeğine yatmıştı. Onu ziyaretine gittiğimde son nefesini veriyordu. Mevsim bahar, günlerden cumaydı. Ölümü anında elinden Kur’an-ı düşürmemiş , Kur’an’ı hatmetmişti. Ben kendisine: “Bu durumda da mı okuyorsun?” dediğimde, o bana: “Bu işe benden daha layık olan kimdir?
İşte defterim dürülmektedir. Hiç olmazsa hatim ile dürülsün.” diye cevap verdi.”

Mismaroğlu Salih’e: “Oğlunu ve aileni birine vasiyet etmiyormusun?” dediklerinde, o: “Onları, Allah’tan başkasına emanet etmekten Allah’tan haya ederim.” demişti.

Ebû Süleyman Dârâni, ölüm döşeğine yatmış , ölümü bekliyordu. Kendisini ziyaret edenler: “Sana müjdeler olsun ki, merhameti bol olan Allah’a gidiyorsun.” dediler. Fakat o: ” iğneden ipliğe kadar her şeyin hesabını soracak, kusurlarından dolayı seni azap edecek olan Allah’ın huzuruna gidiyorsun demeniz gerekirken neden böyle söylüyorsunuz?” diye cevap vermişti.

İslam büyüklerinden biris i ölüm döşeğine yatmıştı. Ailesi kocası öleceği için ağlıyordu. O kişi: “Neden ağlıyorsun?” diye sorduğunda, karısı:
“Senin için ağlıyorum.” demişti. Bunun üzerine o kişi şöyle cevap vermişti:
“Sen benim için değil, kendin için ağla. Çünkü ben kırk yıl boyunca bu gün
için ağladım.”

Kattani de ölüm döşeğine yatmıştı. Yanındakiler kendisine: “Amelin nedir?” diye sordular. O: “Eğer ölüm başucumda olmasaydı, size amelimin ne olduğunu katiyetle söylemezdim. Ama madem ki, ölmek üzereyim. O halde size amelimin ne olduğumu söyleyeyim. Tam kırk yıl kalbimin kapısını bekledim. Oraya Allah’tan başka kimseyi sokmadım. Allah’tan başka oraya girmek isteyen her şeyi kovdum.” dedi.

Mu’temir diyor ki:
– Hıkem bin Abdülmelik’in ölüm anında yanında bulunanlardan biri de bendim.
Kendisi için: “Allah’ım bu şöyle iyi bir insandı. Sen bunu ölüm acısını kolaylaştır.” diye dua ediyordum. Bir müddet sonra, baygınlığı geçen Hıkem, gözlerini açtı. Ve: “O duayı yapan kimdi?” diye sordu. Ben de, o duayı yapan ben olduğumu söyledim. Bunun üzerine Hıkem: “Azrail bana; “Ben her cömerde karşı yumuşaklıkla davranırım. Ruhunu incitmeden alırım.” dedi. Bunu söyledikten hemen sonra öldü .

İmam-ı Şafii, ölüm hastalığına yakalanmıştı. Kendisini ziyaret eden Ebul-Yahya Müzeni: “Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordu. İmâm Şâfii: “Dünyadan yolcu olan, dostlarından ayrılmış , tam anlamı ile Allah’a yönelmiş , ölüm şerbetini içer bir durumda sabahladım. Bununla birlikte, ruhumun cennete gideceğini de bilmiyorum ki, ona göre hazırlanayım.
Cehenneme gideceğimi de bilmiyorum ki, onu terkedeyim.” dedi ve sonra şu beyitleri söyledi:
“Kalbim daralıp da yollarım sıkıştığı vakit , ümidimi senin huzuruna teslim ettim.
Günahlarım büyük biliyorum, ancak Senin affın daha da büyük.
Sen daima, affedici, cömert ve kerem sahibisin.
Eğer Sen olmasan, İblis ‘e hiçbir abid aldanmazdı.
Abid şöyle dursun, safiyyin olan adamı bile azıttı.”

Ahmet bin Hıdreveyh, ölüm döşeğine yattığı vakit , kendisinden bir mesele sordular. Bu soru üzerine Hıdreveyh’in gözleri yaşardı. Kendisine soruyu sorana: “Oğlum, o öyle bir kapıdır ki, doksanbeş yıldır o kapıyı çalar dururum. Şimdi o bana, açılıyor. Saadet mi, yoksa azapmı, hangisi ile açılacağını bilemiyorum. Bu durumda benden
nasıl cevap beklersin?” dedi.

Evet , kimisinin korku, kimisinin ümit , kimisinin sevgi ile karşıladığı ölüm, gün gelecek ki, bizlerinde kapısını çalacak. Belki yarın, beldi daha yakın.

Ölüm saati gelip kapımıza dayandığı zaman, başımıza vurmak, ağlayıp dövünmek bize fayda getirmez. Bu yüzden ölüm bizi değil de, bizler ölümü karşılayacak şekilde hazırlıklı olmalıyız.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Mezarları Ziyaret Etmek.

Posted by Site - Yönetici Aralık 5, 2014

Mezarları Ziyaret Etmek.,Kabir ziyareti,osmanlida mezar,kabir,eski mezar,eski kabir,kabir azabi,sorgu melekleri,kabirde sorgu,

Mezarları Ziyaret Etmek.

Mezarları ziyaret etmek, insana ölümü hatırlatır. Sevgili Peygamber Efendimiz, önceleri mezarları ziyaret etmeyi yasaklamışsa da, sonradan bu yasağı kaldırmış tır. Nitekim bu hususta şöyle buyurmuş lardır:
Size kabirleri ziyaret etmenizi yasak kılmıştım. Fakat şimdi bu yasağı kaldırıyorum. Mezarları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü mezarları ziyaret etmek, size ahireti hatırlatır. Tabii ki, kötü söz söylememek şartiyle…

Sevgili Peygamber Efendimiz, annesinin mezarını ziyaret ettiğinde, mezarı başında ağladığı kadar hiçbir zaman öylesine ağladığı görülmemişti. Bunun için de: “O gün, annemin kabrini ziyaret ettim. Ziyaret için Rabbim bana müsaade verdi, ancak istiğfar için müs aade vermedi.” diye buyurmuş lardır.

Anamız Hz. Aişe’ye mezarlık dönüşü rastlayan İbni Ebû Melik: “Nereden geliyorsun?” diye sordu . Hz. Aişe , Melik’in bu sorusuna: “Kardeşim Abdurrahman’ın kabrini ziyaret etmekten geliyorum.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Ebû Melik: “Peki, Resulullah Efendimiz, mezarları ziyaret etme yasağı koymadı mı?” diye sordu. Hz. Aişe: “Evet, Res ulullah, önceleri mezarları ziyaret etmeyi yasak kılmıştı. Ancak bunun yararlarından olacak bu yasağı kaldırdı.” dedi.
Hz. Aişe’nin bu sözüne itimad ederek kadınların mezarlığa gitmeleri doğru olmaz. Çünkü kadınlar, erkekler gibi kuvvetli yaradılışlı değillerdir. Zayıf yaradılışlı oldukları için, heyecana gelip olmadık hareket yapabilirler. Bu yüzden iyilikleri, yapacakları günahları bile karşılamaz. Eğer bunları yapmayacağına dair garanti veriyorsa, kadın, akrabasının mezarına göze batmayacak bir şekilde eski bir elbise ile gidebilir.
Aynı zamanda dua etmenin dışında konuşmak da mübahtır.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Mezarları ziyaret ediniz ki, ahireti hatırlayınız. Ölüleri yıkayın. Çünkü, ölü bir bedenle uğraşmak, insana nasihattır. Cenaze namazını kılın. Olur ki, kalbinize hüzün getirir. Çünkü hüzünlü, kalpleri mahzun insanlar, Allah’ın himayesi altındadır.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölülerinizi ziyaret edip onlara selam verin. Çünkü sizin için, onlardan ders almak vardır.
İbni Ömer (R.A.), uğradığı her mezar başında durur, selam verir öyle geçerdi.
Hz. Fatma (R.A.) da, bazı günler, büyük amcası Hamza (R.A.)’ın mezarını ziyaret eder, başında iki rekat namaz kılar, ağlardı.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ana ve babasının veya bunlardan birisinin mezarını her Cuma günü ziyaret eden kimse, affolunur ve iyilerden yazılır.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ana-babasına asi olduğu halde ana ve babası ölen bir kimse, onlar öldükten sonra onlar için hayır ve duada bulunursa, Allah-ü Teâlâ, o kims eyi iyilerden, ana ve babasına itaat edenlerden yazar.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacib olur.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Alacağı mükafatı düşünerek Medine’de beni ziyaret eden kimsenin kıyamet günü, hem şahidi hem de şefaatçisi olurum..

Ka’bül Ahbar diyor ki:
Her gün ve her gece Resulullah Efendimizin kabri üzerinde yetmiş bin melek toplanır. O melekler, kanatları ile Resulullah Efendimizin kabrine dokunup salat ve selam getirirler. Kıyamet günü Resulullah Efendimiz dirilip kabrinden kalktığı zaman da, yetmiş bin melek etrafında olduğu halde kalkacaktır.”

Mezar başında ziyaretçinin önünün ölüye, arkasının kıbleye doğru olması sünnettir. Ziyaretçinin mezarı ellemek ve öpmek gibi davranış lardan sakınması gerekir. Çünkü bu gibi şeyler, hıristiyanların adet idir.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Bir kardeşinin mezarını ziyaret eden kimse ile, o kabirdeki ölü ilişki kurar. O kiş i mezarın başından kalkıncaya kadar, ölü onu dinler. Kişi kalkınca da onu uğurlar.

Süheym oğlu Süleyman diyor ki:
– Resulullah Efendimizi rüyamda gördüm. Kendisine: “Ya Resulallah! Onca Müslüman seni ziyaret ediyor. Sana selam veriyor. Onların selamını duyuyor ve anlıyormusun?” diye sordum. Sevgili Peygamber Efendimiz bana: “Hem anlıyor, hem de selamlarına karşılık veriyorum.” diye buyurdular.

Ebû Hüreyre (R.A.) diyor ki:
Bir kimse, tanıdığı bir kişinin mezarını ziyaret ettiği vakit, ölü onu tanır ve selamına karş ılık verir. Eğer bir kims e, tanımadığı birinin mezarına uğrayıp da selam verirse, ölü de onu bilmez, fakat selamına karşılık verir.

Asım Cahderinin akrabalarından birisi diyor ki:
– Ölümünden iki yıl sonra Asım Cahderi’yi rüyamda gördüm.
Kendisine:
“Ya Asım! Sen ölmemişmiydin?” diye sordum.
Asım:
“Evet , ben ölmüştüm.” deyince, ben:
“O halde şimdi neredesin?” diye sordum.
Asım:
“Cennet bahçelerinden bir bahçedeyim. Yanımda birçok arkadaş larım var.
Cumadan cumaya da Ebû Bekir Müzeni’nin etrafında toplanır, sizin
haberlerinizi orada öğreniriz.” dedi.
Ben, ona:
“Cesetlerinizle birliktemi bulunursunuz?” diye sordum.
O, bana:
“Cesetlerimiz çoktan çürüyüp toprak oldu. Biz, ruhlarımızla bulu şuruz.” dedi.
Ben, ona:
“Bizim sizi ziyaret ettiğimizi bilirmisiniz?” diye sordum.
O:
“Evet , Cuma gecesi ve Cuma günü ile Cumartesi güneş doğuncaya kadar sizin, bizi ziyaret ettiğinizi biliriz.” dedi.
Ona:
“Nasıl olurda bilirsiniz?” diye sordum.
O bana:
“Cuma gününün şerefinden.” diye cevap verdi.

Muhammed bin Vasi, Cuma günleri mezarları ziyaret ederdi.
Kendisine sebebini soranlara: “Mezardakilerin, Cuma günü, cumadan önceki ve sonraki günde gelenleri tanıdıklarını duydum da ondan.” diye cevap verdi.
Bu da Cuma gününün hürmetindendir.

Bişr bin Mansûr diyor ki:
“Taun yılında adamın biri devamlı olarak musallaya gider, cenaze namazlarına katılırdı. Akşam olunca da, mezarlığın kapısına gidip: “Allah, günahlarınızı affetsin, iyiliklerinizi kabul etsin. Allah, sizi vahşette bırakmasın.” diye dua eder, sonra da evine dönerdi.
O kimse diyor ki: “Bir akşam, mezarlığa uğradım. Fakat evimde yine ölüler için duada bulundum.
Bir müddet sonra uykuya daldım. Rüyamda birçok kimselerin etrafımı sardığını gördüm. Ben onlara: “Kimsiniz, benden ne istiyorsunuz?” diye sordum. Onlar bana: “Biz her akşam kapısına uğrayıp da dua ettiğin mezarlığın insanlarıyız.” dediler. Ben, onlara: ” Niçin geldiniz?” diye sordum. Onlar bana: “Sen evine geldiğin vakit , bize hediye gönderdin.” dediler. Ben: “Ne hediyesi?” diye sordum. Onlar: “Bize yaptığın dualar.
İşte, biz de bunun için seni ziyaret ettik.” dediler. Bunun üzerine ben onlara: “Zahmet etmeyin, ben her akşam size uğrar, hediyenizi veririm.” dedim.”

Beşşar bin Galip Necrani diyor ki:
– Rabia Adeviye’yi rüyamda gördüm. Ben, kendisine çok dua ederdim.
Obana: “Hediyelerin bize nurdan tabaklar içinde geliyor.” dedi. Kendis ine:
Bu nasıl olur?” diye sordum. O da: “Hayatta olan mü’minler, ölüler için dua ettiklerinde, duaları ipek mendiller içinde nurdan tabaklara konur, ölüye götürülür ve: ” İşte bu, sana falanca kimsenin hediyesidir.” denir.

Nitekim bu konuda sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş lardır:
Ölü, suda boğulmak üzere olup kurtulmak için yardım bekleyen bir insan gibidir. Babasının, kardeşinin veya herhangi bir dostunun duasını bekler.
Bu, onun için tüm dünyadan daha değerlidir. Dirilerin ölülere hediyesi, dua ve istiğfarda bulunmaktır.

İslam büyüklerinden biri diyor ki:
– Gün geldi kardeşim öldü. Onu rüyamda gördüm. Kendisine: “Mezara konduğun vakit ne durumda idin?” diye sordum. O: “Mezara konduğum vakit , birisi bana elinde ateş meşalesi olduğu halde yanıma geldi. Tam o sırada biri bana duada bulundu. Eğer o kimsenin duası olmasaydı, o gelen, elindeki ateş ile bana vuracaktı.” dedi. Bunun için, defnedildikten sonra ölüye dua ve istiğfarda bulunmak sünnettir.

Sa’d bin Abdullah Ezdi diyor ki:
– Can çekişmekte olan Ebû Ümame Bahili’nin ziyaretine gittim. Bana: “Ben öldükten sonra, beni Resulullah Efendimizin emrettiği şekilde defnedin.
Çünkü sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardı: “Sizden biriniz ölüp de kendisini mezara koyduğunuz zaman ve mezarını düzelttikten sonra, biriniz kalkıp mezarın başında dursun. Ölen kims eye hitaben:
“Falanca kadının oğlu falanca” diye üç kere seslensin. Ölü, bu ses lenişin ilkinde duyar, ikincisinde doğrulur, üçüncüsünde ise: “Beni irşad et, Allah sana rahmet etsin.” der. Fakat siz onun bu söylediklerini işitmezsiniz. Üç defa böyle seslendikten sonra tekrar ölüye: “Dünyadan ayrılırken, Allah’ın birliğine, Muhammed (S.A.V.)’in Allah ‘ın resulü olduğuna inandığını hatırla. Çünkü sen Allah ‘ı Rab, İslamiyeti din, Muhammed (S.A.V.)’i peygamber, Kur’an-ı Kerim’i de önder ve kutsal kitap olarak kabul ettin.” diye telkinde bulunsun. Çünkü nekir ve münker (sorgu) meleklerinden herbiri bu soruları erteler ve bekler. Sonunda “Gitme zamanı geldi. Artık burada beklememizi gerektirecek bir iş kalmadı. Çünkü onun hücceti kendisine telkin edildi. Allah-ü Teâlâ da, onun şahidi olur.” deyip giderler.”

Adamın biri, sevgili Peygamber Efendimize: “Ey Allah ‘ın Resulü! Eğer ölünün annesinin ismini bilmezsek, ne diyelim?” diye sordu.
Sevgili Peygamberimiz:
Ey Havva’nın oğlu! dersiniz.” diye buyurdular.

Mezarlıkta Kur’an okumanın bir sakıncası yoktur.
Ali bin Mûs â Haddad diyor ki:
“Bir cenazede Ahmed bin Hanbel’in yanında bulunuyordum. Muhammed bin Kudametü’l Cevheri de bizimle birlikte idi. Ölü defnedildiği vakit ,gözleri ama olan bir adam gelerek Kur’an okumaya başladı. Ahmed bin Hanbel: “Mezar başında Kur’an okumak bid’attır.” deyince, o kimse Kur’an okumayı kesti. Oradan ayrıldıktan sonra, Muhammed bin Kudametü’l Cevheri, Ahmed bin Hanbel’e: “Mübeşşir bin Halebi’yi tanıyor musun?” diye sordu. Ahmet:
“Evet , itimada şayan bir zattır.” dedi.
Muhammed: “Bana, Abdurrahman bin Alâ Leclac’dan rivayet ettiğine göre:
Babası, oğluna: ” Öldüğüm vakit , mezarımın başında Bakara Sûresinin baş tarafı ile sonunu okuyun” diye vasiyet ettiğini söyledi. Bunun üzerine Ahmed bin Hanbel: “O halde o amayı çağırın da Kur’an’ı okusun.” dedi.”

Mezarları ziyaret etmenin, hem ziyaret edene, hem de ziyaret edilene (ölüye) faydası vardır. Ziyaret edene faydası, ölümü hatırlaması, bu yüzden de hayatına çeki düzen vermesidir. Ziyaret edilene faydası ise, dua etmek ve duadan faydalanmaktır. Mezarlığı ziyaret eden bir kimse; kabirde yatan kimsenin kendisi gibi, belki kendisinden daha da üstün olarak yaşadığını, nihayet günü gelip de ölü toprakların kendisini sinesine çektiğini, orada bedeninin nasıl da çürüyüp dağıldığını, kabrinin ya cennetten bir bahçe, ya da cehennemden bir çukur olduğunu düşünüp ibret alır ve kendisinin de gün gelip aynı şekilde mezara gideceğini, aynı haller ile karşılaşacağını düşünerek hazırlanır.

Ebû Bekir el Hüzeli oğlu Mitraf diyor ki:
Abdi Kays oğullarından yaşlı ve âbid bir kadın vardı. Gece olunca, sabaha kadar uyumaz, Allah ‘a secde eder, ibadette bulunurdu.
Gündüz olunca da, mezarları ziyaret ederdi. Kendisine, “Amma da çok mezarları ziyaret ediyorsun” dediklerinde, o kendisine bunu söyleyenlere karşı çıkışır ve şöyle derdi: “Katı kalp kuruduğu zaman, onu ancak mezarlarda çürümek yumuşatır. Ben is e mezarlığa gittiğimde, ölülerin mezarlarından çıktıklarını, toz toprak içinde olan yüzlerini, çürümüş bedenlerini görür gibi oluyorum.” diye cevap verirdi.

Ömer bin Abdülaziz, gece gündüz Rabbine ibadet ederdi. Öyle ki, bu ibadete gösterdiği gayret ve çabadan dolayı bitap hale fakih, Ömer’in yüzündeki ve rengindeki bu değişikliğe şaşarak: “Nedir bu halin?” demekten kendisini alamamıştı. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: “Ya benim öldükten sonraki hâlimi görsen ne derdin?” Birkaç gün sonra mezarımda, ziyaret edip de gözlerimin çıkıp yanaklarımın üzerine aktığını, dudaklarımın aralık kalıp, dişlerimi kapamadığını, açık kalan ağzımdan irin ve cerahatin akmakta olduğunu, karnımın şişip, göğsüm üzerine dayandığını, bağırsaklarımın döküldüğünü, burun deliklerimden irin ve kurtların çıktığını görseydin acaba ne yapardın? Kuşkusuz şu anda gördüğünden çok daha feci bir manzara ile karş ılaşırdın.”
Ölüyü övmek ve onu hayır dua ile anmak sünnettir. Nitekim bu konuda sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuş lardır:
“Sizden biriniz öldüğü vakit , onu bırakın ve aleyhinde dedikodu yapmayın.”

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölüleriniz hakkında kötü söz söylemeyin. Çünkü onlar, takdim ettiklerine kavuşmuş lardır.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölülerinizi kötülükle değil, iyilikle anınız. Eğer onlar, cennetliklerden ise, onlar hakkında kötü konuşmakla günahkar olursunuz. Cehennemliklerden iseler, zaten bulundukları yer kendilerine yeter.

Enes bin Malik diyor ki:
– Bir gün geçmekte olan bir cenazenin arkasından orada bulunanlar kötü kimse olduğunu söylediler. Bunun üzerine sevgili Peygamber Efendimiz:
O, cezayı hak etti. O kötülerdendir.” diye buyurdular. Bir müddet sonra geçen bir başka cenazenin arkasından ise övücü laflar söylediler. Sevgili Peygamberimiz de:
Ona iyilik vacib oldu. Onu hak etti.” diye buyurdular.

Hz. Ömer, Resulullah Efendimizden bunun açıklamasını isteyince, sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdular:
Bu adamı övünüz, cennete girmeyi hak etti. Ötekini de kötülediniz, o da cehennemi hak etti. Çünkü siz, yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz.

Yine sevgili Peygamberimiz bir hadis -i şerifte şöyle buyurdular:
“Allah’ın nezdinde kötü olan bir kimse öldüğü zaman, halk onun hakkında, iyi olduğuna dair şahadet ederse, Allah-ü Teâlâ da meleklerine şöyle buyurur: “Ey meleklerim! Şahid olunuz ki, Ben, kullarımın bu kulum hakkındaki şahadetlerini kabul ettim. Onun hakkındaki bildiklerimden vazgeçtim.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 658 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: