Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Osmanlılar’ Category

Padişaha beddua etmenin bedelini ağır ödedi!

Posted by Site - Yönetici Ocak 21, 2015

Sultan İkinci Mahmud Han

Padişaha beddua etmenin bedelini ağır ödedi!

Osmanlı padişahları Allah ile hepsi sağlam ilişkiler içindeydi..

Cihan Padişahı Sultan İkinci Mahmud Han, tebdil-i kıyafet (kıyafet değişikliği) ederek Silahdar Ağa ve bazı devlet erkanı ile beraber Sultan Mehmed Camii (Fatih Camii) yakınlarında bir ekmekçi fırınının önüne geldi. Halkın ekmek almaktaki sıkıntısını görüp biraz orada bekledi.

Bir kadın iki ekmek alıp dönerken; Padişahın gözü kör olsun. Bak şu ekmeğe ve bak şu ekmeği alıncaya kadar çektiğimiz sıkıntı ve zahmete! dedi. Kadının bu sözlerini padişah da duydu.

Padişahın yanında bulunanlardan birisi; Baka kadın, padişah neylesin, bu çektiğiniz kendi alın yazınızdır. Padişahın tarlası, öküzü ve çifti yok ki ekip, biçip Allahın kullarına vere. Bunu siz Allahtan bilin, yoksa padişah neylesin! dedi. Kadın biraz daha beddua ederek oradan uzaklaştı.

Bu durum padişahın çok gücüne gitti, fakat sabretti. Dönüp saraya geldiğinde o gece bu duruma çok hayret ve taaccüp etti. Hırka-i Şerif Odasında Cenab-ı Rabbül-İzzete dua ve niyaz edip yalvararak Ümmet-i Muhammedin rahat ve huzurunu istedi.

Ertesi sabah Silahdar Ağaya yüz kuruş vererek o fırına gönderdi. Vermiş olduğu yüz kuruşu kendisine beddua eden o kadına vermesini emir buyurdu.

Silahdar Ağa ile birkaç kişi yine tebdil-i kıyafet ederek o fırına geldiler ve kadını sordular.

Kalabalıktan bir kimse kadını tanıdığını fakat nerede oturduğunu bilemeyip, ancak bunu mahalle ekmekçisinin bilebileceğini söyledi.

Mahalle ekmekçisi, kadını ve hanesini bilip, bunları alıp kadının evine götürdü.

Kadını çağırdıklarında, o gün bu bedduayı edip hanesine vardığında, kadında bir göz ağrısı başladığını ve sabaha kadar iki gözünün kör olduğunu gördüler.

Keramet sahibi padişahın aleyhinde konuşarak nankörlük eden kadının bedduası kendisine isabet etmişti.

Padişah-ı alem hazretlerinin velilik ve kerametleri herkes tarafından görülmüş ve dilden dile dolaşmıştır.

Padişaha beddua etmenin bedelini ağır ödedi!
Osmanlı padişahları Allah ile hepsi sağlam ilişkiler içindeydi…

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Osmanlıca Türkcesini Ögrenmenin Ehemmiyeti.

Posted by Site - Yönetici Ocak 7, 2015

Osmanlıca Türkcesini Ögrenmenin Ehemmiyeti.

Osmanlıca Türkcesini Ögrenmenin Ehemmiyeti.

Milletleri millet yapan ve o milleti diğer milletlerden ayrı bir millet yapan temel esaslardan birisi de o milletin kullandığı dil ve alfabesidir. Dil; fikir dünyasının tezahürüdür, kendini ifade edebileceği iletişim aracıdır. Milletin hatırası, ruhu, özü, mayasıdır. Dilini kaybeden milletler, hatırasını, hafızasını hem ferdi hem de milli kimliğini, açıkçası her şeyini kaybetmeye yüz tutmuştur. Dil şuurunu kaybeden bir millet, millet olma şerefini kaybetmekle yüz yüze gelir. Lisan ve yazısını kaybeden bir millet, hafızasını kaybetmiş demektir. Böyle bir millet, kendi kültürüne ve tarihine yabancılaşır, geçmişte ne olduğunu unutur, bugün ve gelecekte ne olacağını bilemez hale gelir.

Osmanlıca; Türklerin yüzyıllar boyunca geliştirdikleri özgün bir dildir. Hem Arapçadan hem Farsçadan faydalanmış ama ikisi de olmamıştır. Gelecekle geçmiş arasındaki köprüyü sağlam kurabilmenin yolu, Osmanlı Türkçesini okuyup anlayabilmekten geçmektedir. Millî kültürümüzün temelini oluşturan eserlerimizin hemen hemen tamamı, Osmanlıca’yla yazılmıştır. Hâlbuki yeni neslimiz, dedesinden kalmış bir kitap veya eski bir tapu senedinin, bir paranın, bir çeşme kitabesi, tarihî bir çarşı girişi ya da belki her gün altından geçtiği üniversite giriş kapısında yazılı olan Osmanlıca metnini okuyamadığı gibi, gerek ne manaya geldiği, gerekse estetik zevkini yudumlama imkânından mahrumdur.Üzerinde güneş batmayan koca bir cihan devletinin dayandığı sırrın perde arkasındaki çağ açıp çağ kapayan bir kültürün mirasçıları olan bizlerin, birkaç yıl değil, asırlarca tüm dünyayı adâlet ve şefkatiyle avucuna alan ve ışık saçan o güzelliklerin hayret verici altyapısını araştırma gereği ne kadar açıktır.

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Osmanlı Döneminde Böyleydi…

Posted by Site - Yönetici Aralık 15, 2014

Osmanlı arması, Kanuni Sultan Suleyman armasi, ottoman,empire of ottoman Osmanlı Döneminde Böyleydi

Osmanlı Döneminde Böyleydi…

*Pencerenin önünde sarı çiçek varsa ‘ Bu evde hasta var .. Evin önünde hatta bu sokakta gürültü yapma .. ‘ anlamına gelirdi ..

*Pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa ‘ Bu evde gelinlik çağına gelmiş , bekar kız var .. Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme .. ‘ anlamına geliyordu ..

*Kız istemeye gelindiğinde damat adayının namaz kılıp kılmadığını anlamak için pantolonunun ‘ diz izine ‘ bakılırdı ..

*Kahvenin yanında su gelirdi .. Şayet misafir toksa önce kahveyi alır , açsa suyu alırdı .. Ona göre ya yemek sofrası hazırlanır ya meyva ikram edilirdi ..

*Kapıların üstünde iki tokmak olurdu .. Biri kalın biri ince .. Gelen bayansa kapıyı ince tokmakla vururdu .. Evin hanımı kapıyı ev haliyle bile açardı .. Erkekse kalın tokmakla kapıyı vururdu .. Evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da Bi mahremi ( kocası vs .. ) açardı ..

*Peygamber efendimiz ( S.A.V. ) ‘ in 63 yaşında vefatından sebep , 63 yaşını geçmiş büyüklerimiz yaşları sorulduğunda ‘ Haddi aştık ‘ derlerdi ..

*Yolda küçük büyüğünün önünden yürüyemezdi ..

*Cuma namazına esnaf – ki kuyumcular da dahil – kapıya kilit vurmadan giderlerdi ..

*Fitre zekat Ramazandan önce Şabanda verilirdi .. Fakir fukara Ramazana erzaksız girmesin diye ..

*Esnaf Ramazan ayında toplanıp gerçek bir ihtiyaç sahibinin ‘ borç defterini ‘ kapatırdı ..

* Beyler , konuştukları veya gözleri kaydıkları hanımlarla buluşmaya gidince hediye olarak ‘ ayna ‘ alırdı .. Ki bunun anlamı : ‘ Sana senden daha güzel verebilecek bir hediye yok .. ‘ demekti ..

Nereden nereye ? Kendimize yabancılaştık ,Nezaketin, güzel ahlakın, öz sevginin, hakiki saygının Dünyayı kurtardığını unutur olduk.

Acaba şimdi mi çağdaşız yoksa yobazlığın dibine mi çöküyoruz..

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

İŞTE Kanuni Sultan Süleyman

Posted by Site - Yönetici Mayıs 28, 2014

Kanuni Sultan Suleyman

İŞTE Kanuni Sultan Süleyman

Dünya tarihine adını altın harflerle yazdırmış büyüklerimizi gerçekten tanıyor muyuz? Onların hayatlarında en sade yaşayanımızdan devlet adamlarımıza kadar, alabileceğimiz pek çok örnek bulunduğunun ne kadar farkındayız? Çocuklarımız bile bir başka kültürün film kahramanlarının hayalî dünyasında yaşarken, örnek olabilecek gerçek kahramanlar bizde. Elini tutan Avrupalı kralın, “dünyanın en mutlu adamı benim!” dediği büyük hükümdarlar bizde. Oysa şimdi…

Yetmişüç yaşındaydı. Ayaklarındaki rahatsızlıktan dolayı yürüyemiyordu. Kendisine dinlenmeyi tavsiye eden hekimlere ve nedimlerine:

Benim gibi bir padişah rahat döşeğinde ölmemelidir. Biz, gazâ meydanlarının hakanıyız.” diyordu.

26 Ağustos 1521’de Belgrad’ın fethi ile açılan şan ve şeref dolu dönem, 1 Mayıs 1566’da başlayan Zigetvar seferleriyle devam ediyordu.

Kırkbeş yıllık bir zaman dilimine, Belgrad, Roma, Mohaç, Viyana, Bağdad, Korfo, Budin, Estergon, Tebriz ve Nahcivan seferlerini sığdırmış ve şimdi onüçüncü seferine çıkıyordu.

Mohaç’ta sadece Macar ordusunu değil, Macar devletini de yıkmış, Avrupa’da kendine denk hükümdar tanımamış, Avrupa kralları ancak Osmanlı’nın vezir-i azamına denk sayılmıştı.

Budapeşte’nin alınması ile Avrupa’da nice uzun süre kalmanın sırrına kavuşmuştu.

Viyana Osmanlı’nın Avrupa’da ikiyüz yıl daha kalmasının kilit noktasıydı.

Avrupalı tarihçiler bu fetihler için şu tespitleri yapıyorlardı:

Osmanlılar, fütühatlarını son derece zekice bir program içerisinde planlamışlardır. Gereksiz bir şehir, gerekli olan bir kaleden önce asla zabt ve fethedilmemektedir. İstanbul’un fethedilmesi için öncelikle Niğbolu, Varna ve Kosova noktalarında tampon güvenlik noktaları tesis edilmiş ve bunu Avrupalılar ancak 17. asrın ortasına doğru anlayabilmişlerdir.

Buralar zabtedildikten sonra İstanbul ele geçirilmiş ve bir merkez etrafında dönen pergel gibi, Osmanlı, sağ adımlarla Afrika’ya, Güney Rusya’ya, Akdeniz’e ve Avrupa’ya hakim olabilmiştir.

Ve Kanuni, 34 yaşında genç bir padişah olarak dedelerinin izinden giderek aynı stratejiyi uygulamış, Viyana’yı kuşatmış fakat alamamıştı. Biliyordu ki, Viyana’nın alınmasındansa, baskı altında tutulması daha önemliydi.

İki ay Avrupa’da Orduyu Hümayunla gezinmesine rağmen, karşısına hiçbir Avrupa kralı çıkamamıştı.

Şimdi 70 yaşın üzerinde, beyaz elbiseler içerisinde, çavuşların methiyeleri, mehter ve tiyek sesleri arasında, sancak ve tuğların gölgesinde atının üzerinde dimdik yeni bir sefere çıkıyordu.

Bütün İstanbul yollara dökülmüş:

“- Padişahım çok yaşa!” diye, tezahüratta bulunuyorlardı. Onu böyle at üstünde dimdik sefere giderken gören halk, coşku içerisinde padişahlarını yolcu ediyordu. Oysa hekimler bir kaç gün evvel:

“- Efendimiz, sarayın kapısından bir arabayla çıksan…” diye yalvarmışlardı. Fakat Sultan Süleyman bunu reddederek:

“- Tebam beni hep at üstünde gördüler. Şimdi araba içerisinde görürlerse yürekleri yanar.” cevabını vermişti.

Ordu 19 Haziran’da Belgrad’a vardı. Erdel Kralı Sigismund padişahın ayağını öpmek için huzura çıkmış, padişah buna izin vermeyerek elini uzatınca, kral bu iltifat karşısında:

“- Dünyanın en mesut adamı benim” diyerek sevincini göstermişti.

Ordu, Eğri’ye varıncaya kadar seferin hedefini öğrenememişti. Eğri’ye varıldığında hedefin Zigetvar olduğu açıklanmıştı. Nihayet 5 Ağustos 1566’da Zigetvar önlerine varılmıştı.

Muhasara başladığında, uzun ve meşakkatli yolculuktan bitap hale gelen padişah büsbütün sarsılmış olarak yatağa düşmüştü.

Kale zorlu çıkmıştı. Şiddetle karşılık veriyordu. Padişah hasta yatağında sık sık Sokullu Mehmed Paşa’yı yanına çağırarak bilgi alıyordu. Bir gün Sokullu:

“- Top sesleri sizi rahatsız eder, acaba otağ-ı hümayunu biraz geride kursak nasıl olur?” diyecek olunca, padişah şiddetle tepki gösterip:

“- Sen ne söylersin lala? Top sesleri bize ninni gibi gelir. Biz barut dumanları arasında yıllar geçirdik. Allah kuvvet verse de asker kullarımın arasında yer alsam.” diye karşılık vermişti.

Aradan birkaç gün daha geçmişti. Sultan Süleyman sabırsızlıkla yatağından fırlayarak doğrulunca, hekim Bedrettin Çelebi yatağa doğru koşmuş:

“- Aman sultanım ne yaptınız? Mübarek vücudunuzu zedelersiniz. Yatınız.” diye yalvarmıştı. Gözleri çakmak çakmak olan padişah:

“- Bu kale benim bağrımı yakar. Dilerim Hak’tan, ateşlere yanar! Giydirin benim libaslarımı, verin kılıcımı! Yeniçeri kullarımla metrislere atılmak isterim!” Sonra ellerini kaldırarak:

“- Yarabbi, Zigetvar’ı ihsan etmeden canımı alma!” diye dua etmişti. Durumu haber alan Sokullu ve nedime otağa koşarak padişahı teskin etmeye çalışmışlardı. Ama Sultan Süleyman hiddetli bir sesle onları azarlıyordu:

“- Neden mani olursunuz, ben padişahınız değil miyim? Ya sen lala, sen neden gayret göstermezsin? Neden ispat-ı liyakat eylemezsin?

Yorulmuş olarak, yanıbaşındaki Bedrettin Çelebi’ye dayanan padişahı yatağına yatırdılar.

Dışarıda kıran kırana büyük bir mücadele devam ediyordu. Saatler geçiyordu. Padişahın sabırsızlığı arttı:

“- Bu ocak halâ yanmakta devam edecek mi? Halâ zaferi müjdeleyecek olan davul seslerini işitmeyecek miyim?” diye soruyordu.

İhtiyar arslan, Muhteşem Süleyman, Cihan Padişahı Kanuni, gözlerini fani aleme Zigetvar’ın alındığını göremeden kapadı.

Ertesi gün Zigetvar alınmıştı.

Sokullu herhangi bir karışıklığa meydan vermemek için vefatı bir süre gizledi.

Kanuni’nin cenaze namazı üç yerde kılındı. İlki Zigetvar önlerinde, ikincisi oğlu II. Selim’in katılımı ile Belgrad sarayında 25 bin kişi ile, üçüncüsü ise İstanbul’da Süleymaniye Camii musallâsında. Bu namazda Süleymaniye ile Fatih arasındaki bütün meydan ve sokaklar dolmuş ve 500 kişi imamla beraber tekbiri tekrarlayarak muteşem kalabalığa ancak işittirebilmişti.

Babası Yavuz Sultan Selim’den almış olduğu 6.5 milyon km2 olan Osmanlı Devleti’nin topraklarını 15 milyon km2’ye yükselten Kanuni Sultan Süleyman, “bir sultan-ı azimü’ş-şan idi ki, her kıtada hutbesi yürür ve bin bir kal’ada nevbeti vurulurdu.”

Kanuni Sultan Süleyman, hem büyük bir asker, hem dahi bir idareci ve hem de eşine ender rastlanır bir devlet teşkilatçısı idi.

Batı aleminde Muhteşem ve Büyük ünvanlı, şairlik mahlası olarak Muhibbî, büyük gazaya iştirak ettiği için Gâzi olan Kanuni Sultan Süleyman için şarkiyatçı Ortalon şunu söyler:

Sultan Süleyman’ın eserleri bir sıraya konulsa en alt katta muharebeleri, onun üstünde bıraktığı abideler ve en üstte ise kurmuş olduğu ilmî ve hukukî müesseseler gelir.

Şerife Şevval Kardelen Hocamıza Bu Güzel Yazı İçin Teşekkür Eder Sizlerinde Dualarını Bekleriz.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞUNDA ÂLİMLER

Posted by Site - Yönetici Ocak 27, 2013

Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gâzi çocukluğundan itibaren büyük âlimlerin,OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞUNDA ÂLİMLER

OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞUNDA ÂLİMLER

İdârecilerin en şerlisi, idâresinde bulunanlara zulmeden, merhameti az olan kimsedir. Sen sakın onlardan olma.”

(Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed)

Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gâzi çocukluğundan itibaren büyük âlimlerin sohbetlerinde ve meclislerinde bulunur ve onların sağlam fikirleri ile hareket eylerdi. Asrın mümtâz âlim ve fakîhlerinden olan Edebâlî Hazretleri’ne damad oldu. 680/1281 senesinde pederinin irtihâlinde amcaları ve büyük biraderleri mevcûd olduğu hâlde istidâd ve ehliyetiyle bey oldu.

Osman Gazi, Selçuklu devletinin bir daha kuvvetini kazanamayacak derecede zayıf kaldığını görmüş, Moğolların İslâm memleketlerini yağmalamasına pek müteessir olmuştu. Bir taraftan yanına sığınan Müslümanları iskâna çalışıyor, bir tarafdan da Bizans Devletine âit memleketlere doğru gazalar yapıyordu. Kayınpederi Mevlânâ Edebâlî de âdil ve ilmiyle amel eden âlimler yetiştirmeye çalışıyordu.

699/1299 senesinde Selçuklu sultânı Alâeddîn’in esîr edilmesi üzerine Osman Gâzî istiklâlini ilan etmiş ve kayınpederi Edebâlî’yi de müftü tayin etmişti. Osman Gâzî dînî meselelerde olduğu gibi, devlet ve idâre işlerini de ona danışırdı. Edebâlî Hazretlerinin talebesi ve dâmâdı olup sultan adına ilk hutbeyi okuyan Tursun Fakîh de kâdı tayîn olundu.

701/1301 senesinde sancaklar teşkîl olunduğu sırada her tarafa müftî ve kâdîlar ta’yîn olunmuş ve Edebâlî Hazretlerinin önceki gayreti sayesinde muktedir ve âdil memûrlar ta’yîn edilmiştir. 726/1326 senesinde Edebâlî Hazretleri’nin vefatı üzerine Tursun Fakîh kayınpederinin yerine fetva makamına geçti.

Bütün Osmanlı hanedanı İslâmın hükümlerine uyarak dîn ve hukûk işlerine ait husûsları bu ilimlere vâkıf olan âlimlere havale etmişler, idare makamlarının en yükseği olan vezirleri dahi ilmiye sınıfından tayîne dikkat etmişlerdi.

Kaynak: Fazilet Takvimi : 27.01.2013

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

ECDADIMIZIN PEYGAMBER AŞKI

Posted by Site - Yönetici Nisan 29, 2012

Şair Nabi,

ECDADIMIZIN PEYGAMBER AŞKI

Şair Nabi,Sultan 4. Mehmet döneminde hacca gitmek üzere bir kısım devlet erkanı ile birlikte yola çıkar.Kafile Medine-i Münevvereye yaklaşmıştır.Vakit gecedir,Rasulullah (s.a.v) efendimize bir an önce ulaşmak özlemi ile Nabi nin gözüne uyku girmemiştir.Fakat kafiledeki bir paşa hem de ayaklarını kıbleye doğru uzatmış ,uyumaktadır.
Hz Peygamberin (s.a.v) beldesinde edebe aykırı böyle bir gaflet halini bir türlü hazmedemeyen ve çok üzülen Nabi,içinden gelen bir ilhamla kasidesini bir anda irticalen söyleyiverir.Kafile şafak vakti Medine-i Münevvereye girmektedir.Ravzayı mutahharanın minarelerinden sabah ezanı okunmaktadır.Müezzin,ezanın ardından Türkçe bir kaside okymaya başlar.
Nabi dikkat eder,okunan, kendi kasidesidir.Hemen minarenin kapısına koşar.Müezzine, allah aşkına,okuduğun bu kasideyi nereden öğrendin?Müezzin şöyle cevap verir:
Bu gece rüyamda Efendimiz (s.a.v) i gördüm.Bana dedi ki ; ya müezzin kalk yatma ! benim ümmetimden bana aşık bir zat benim kabrimi ziyarete geliyor.Muhabbetinden benim için şu kasideyi söylemiştir.İşte bu cümlelerle minareden onu istikbal et ; buyurdu.
Bende hemen kalktım abdest aldım; Peyganberimizin iltifatına mashar olan aşık acaba kimdir diye düşünerek minareye koştum.Öğretildiği gibi okudum.Nabi ,Rasulullah benim için ümmetimden mi dedi ? diyerek sevincinden oracığa bayılıp düşer.İşte o kaside:

SAKIN TERK-İ EDEPTEN
Sakın terk-i edepten kuuy-i mahbub-i hudadır bu
Nazargahı ilahidir,makamı Mustafadır bu
Felekte mah-i nev babusselamın sine-çakıdır bu
Bunun kandili cevza matla-i zıyadır
Habibi kibriyanın habgahıdır fazilette
Tefevvuk-kerde-i arşı cenabı kibriyadır bu
Bu hakin pertevinden oldu deycur-i adem zail
Amadan açtı mevcudat düşçeşmin tutuyadır bu
Murat-ı edep şartıyla gir Nabi bu dergaha
Metafı kutsiyandır cilvegahı enbiyadır bu

AÇIKLAMASI:
Burası Allahın sevgilisinin beldesidir.Cenabı hakkın nazar buyurduğu ravza-i nebidir.Bu gökteki yeni ay babusselam kapısının yüreği yanık aşığıdır.Ayın kandili cevza yıldızı bile ışığının nurunu ondan almaktadır.Burası,Allah (cc) sevgilisinin ebedi istirahat gahının türbesinin bulunduğu yerdir.Ve fazilet bakımından cenabı hakkın arşının bile üstündedir.Bu toprağın ziyasından yokluğun karanlıkları ortadan kalktı,bütün yaratılmışların görmeyen gözleri açıldı.Çünkü bu toprak gözlere şifa veren sürmedir.Bu dergaha edep ölçülerini gözeterek gir.Çünkü burası meleklerin tavaf ettiği ve peygamberlerin tecelli ettiği bir yerdir

.

Şerife Şevval Kardelen hocahanım kardeşimize teşekkür eder, sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | 2 Comments »

Medine’deki son hutbe

Posted by Site - Yönetici Nisan 18, 2012

Fahreddin Paşanmedine savunmasi, medine,

Medine’deki son hutbe

Mehmetçik tabiri ilk kez o gün duyuldu…

 Peygamber Efendimiz’in türbesine gidip ağlaya ağlaya dua ediyor, kutsal toprakların kurtuluşu için Allahu Teala’ya yalvarıyordu. 1918 Nisanının ikinci Cuma günü Mescid-i Nebevî’de hutbeyi bizzat kendisi okudu. Bu O’nun son hutbesiydi. Başına beyaz sarığını, göğsüne Türk bayrağını sararak Peygamber mimberine çıkıp, tıpkı Peygamberimizin hitabı gibi başlamıştı hutbesine. Ve bu son hutbesini şu cümlelerle tamamladı: “YA RASÛLALLAH! BİZ SENİ BIRAKAMAYIZ

Birinci Cihan Harbi’nde dört bir yandan saldıran bütün dünya ülkelerine karşı Türk askeri bir çok cephede savaşmak zorunda kalmıştı. Düşmanla birlikte her türlü imkansızlıklarla da savaşan Osmanlı Devleti’ne karşı bu kargaşayı fırsat bilen hainler de birer birer isyan etmeye başladılar. Bu isyancılardan biri de, İngilizlerle anlaşan Mekke Şerifi Hüseyin idi. İsyan haberi İstanbul’dan duyulunca 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa, 28 Mayıs 1916’da Medine’ye, oraya yakışan bir kumandan gönderdi: Fahreddin Paşa…

3 Hazîran 1916’da Medîne’ye ulaşan tüm demiryollarını ve telgraf hatlarını imha ederek şehrin ulaşımını ve iletişimini kesip, çölün ortasında hapseden Şerif Hüseyin ve 4 oğlu, Fahreddin Paşa’yı ve askerlerini de Medîne’ye hapsetmiş oldu. 5-6 Hazîran gecesi Medîne karakollarına da saldıran asîler 50 bin kişiden fazla, buna karşılık bütün Hicaz bölgesindeki Türk askeri ise sadece 15 bin kişiydi.

LAWRENCE, RAY PARÇASI GETİRENE ALTIN DAĞITTI

Mekke Muhafızı (Valisi) Galip Paşa’nın hakimiyeti sağlayamaması sebebiyle asîler 16 Hazîran 1916 da Cidde’ye, 7 Temmuzda Mekke’ye, 22 Eylülde Taif’e girdiler. Fahreddin Paşa’nın savunduğu Medîne dışında tüm Hicaz yarımadası isyancıların eline geçti. Tek direnen şehir Medîne idi. Şerif Hüseyin’in en büyük destekçisi olan İngiliz ajanı Lawrence, çöl bedevîlerini parayla kandırıyor, Sultan Hamid’in yaptırdığı Hicaz demiryollarından kim bir parça demir söküp getirirse, getirdiği demirleri altunlarla satın alıyordu. Böylelikle Medîne’yi Sûriye’ye bağlayan demiryolu hattı tamamen tahrip oldu. Böylece şehre erzak ve silah sevkiyatı engellenmiş oldu. Aynı hızda telgraf telleri de tahrip edilerek payitaht İstanbul’la iletişim kopartıldı.

İsyancılar Medîne Kalesi’ni de kuşatınca Türk askerleriyle çetin bir mücadele başladı. Bu sırada Mısır ve Filistin cephesindeki Kanal Harekatı da devam ettiği için Osmanlı Devleti, Hicaz için takviye güç gönderemiyordu. İstanbul hükümeti, kuşatma öncesi Fahreddin Paşa’dan, kaleyi tahliye etmesini istemiş fakat Paşa’dan şu cevabı almıştı: “Medîne Kalesi’ndeki Türk Bayrağı’nı ben indiremem. Bunun için başka birini vazifelendirmeniz gerekecek.”

Kızgın güneşin altındaki cehennem sıcağında bir damla suya hasret kalmış Türk askeri peygamber şehrinin, İngilizler ve uşaklarının eline geçmemesi için var gücüyle savaşıyor, birçoğu düşman kurşunuyla değil, şartların zorluğuyla ruhunu teslîm ediyordu. Her gün en az 5 asker hastalıktan, açlıktan, güneş çarpmasından vefat ediyor, Cennetül-Bakî mezarlığına defnediliyordu. Buna rağmen başta Fahreddin Paşa olmak üzere hiçbir Türk askeri, Medîne’yi terkedip gitmeyi düşünmüyordu.

Fahreddin Paşa bu hengamede ilk iş olarak Peygamberimizin türbesindeki kutsal emanetleri korumayı düşündü. İngilizlerin, Rasûlüllah’ın türbesini yağmalamalarından endişe etmesi sebebiyle, Osmanlı sultanlarının her sene hac kafileleriyle Ravza-i Tahire’ye gönderdikleri hediyelerle birlikte türbedeki kutsal emanetleri toplayıp, 2.000 kişilik bir muhafız alayıyla İstanbul’a gönderdi. Şu an Topkapı Sarayı Kutsal Emanetler ve Hazîne Dairesi’ndeki birçok emanet, Fahreddin Paşa’nın Medîne’den gönderdiği emanetlerdir.

Medîne ve çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet şeridi oluşturan Fahreddin Paşa, son derece kısıtlı imkanlarla 2 yıl 7 ay boyunca Medîne’yi savunmaya devam etti. Bu süre zarfında hiçbir yardım gelmediği için askerler çekirge yiyerek hayatta kalmaya çalıştılar.1. Cihan Harbi sonunda imzalanan Mondros mütarekesine göre Medîne’yi teslîm etmesi gereken Fahreddin Paşa anlaşmaya karşı gelerek, gücünün son raddesine kadar İngilizler ve onların kuklası olan bedevî isyancılara direndi.

ZOR GÜNLER: ÇEKİRGE YİYİN

Çevreyle irtibatı tamamen kesilen ve çölün ortasına hapsedilen Medîne’yi teslim etmemekte direnen Fahreddin Paşa, büyük ihtiyat tedbirleri almış, tarlalar ve hurma bahçelerini koruma altına almış, el-Ayun’da 6 ton buğday ektirmiş, kuyular açtırmış, çeşmeler yaptırmış, tek bir hurmanın dahi dışarıya çıkmasına izin vermemişti. Fakat öyle bir zaman geldi ki; etrafı kuşatılan ve hiçbir yerden yardım alamayan şehirde askerler ve yerli halk, açlık, susuzluk ve hastalıktan kırılmaya başladı. Cephane iyice azalmıştı. 9 Ekim 1918’de verilen bir emirle, et yerine pirinç lapası, ekmek yerine de peksimet verilmeye başlandı. İlaç ve gıda yokluğu, hastalıkları salgın haline getirmiş, ilaç olmadığından iskorpite karşı soğan sarımsak yenmesi ve sirke içilmesi, sıtmaya karşı da günde 2 kez kinin içilmesi emredilmişti. Hatta Fahreddin Paşa, emrindeki askerlere şu talimatı yollamak zorunda kaldı: “Tek bir hurma dahi Medîne dışına çıkmayacak. Ölen hayvanların kemiklerinden, kemik tozu üretilecek, temizlikte sabun yerine kül kullanılacak. Çok mecbur kalınmadıkça tek bir mermi dahi atılmayacak. Mümkün olduğunca hançerle kılıçla mücadele verilecek. Bedevîlerden yiyecek ve giyecek satın almak için uğraşılacak.”

Hatta Medîne’de çokça bulunan çekirgelerin yenmesini tavsiye eden Fahreddin Paşa, çekirgeleri hekimlere tetkik ettirdiğini söylüyor, bedevîlerin dayanıklı olmalarını çekirge yemelerine bağlıyordu. Fakat zor günler had safhaya varınca şehri tahliye etmekten başka çare bulamayan Fahreddin Paşa ilk iş olarak (Medîne’ye sığınmış olan) Mekke Emîri Şerif Ali Haydar Paşa ve ailesiyle birlikte 3-4 bin kişilik yerli halkı Medîne’den uğurladı.

YA RESÜLALLAH! BİZ SENİ BIRAKAMAYIZ

O günlerde sürekli Peygamber Efendimiz’in türbesine gidip ağlaya ağlaya dua ediyor, kutsal toprakların kurtuluşu için Allahu Teala’ya yalvarıyordu. 1918 Nisanının ikinci Cuma günü Mescid-i Nebevî’de hutbeyi bizzat kendisi okudu. Bu O’nun son hutbesiydi. Başına beyaz sarığını, göğsüne Türk bayrağını sararak Peygamber mimberine çıkıp, tıpkı Peygamberimizin hitabı gibi başlamıştı hutbesine:

Ey İnsanlar! Size 1300 yıl öncesinin bu kubbeleri çınlatan ilahî mukaddes sesiyle hitap ediyorum. Ve mübarek kabrinde hayatta olan Peygamber-i Zîşanımız Hz. Muhammed (SAS) huzurunda ahd-i peyman ederek diyorum ki; Biz ne kadar kuvvetli düşmanlar karşısında bulunursak bulunalım, Allahü Teala’nın izni ve Resûlü Ekremi’nin şefaati ile zerre kadar fütur getirmeden, mukaddes bildiğimiz mücadelemize devam edeceğiz… Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlıklar, şan ve şereflerle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zabitleri! Ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmeyerek daima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş cesur Mehmetçiklerim! Kardeşlerim! Evlatlarım! Gelip hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşû ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberinin karşısında hep beraber aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki:

MEHMETÇİK TABİRİ İLK KEZ ORADA KULLANILDI

Fahreddin Paşa son cümlesini söylerken sanki o anda gök gürlemiş, yer yerinden oynamıştı. Ahd-i Peyman nidaları kubbelerde çınladı. Minberden inerken dizlerinin bağı çözülen paşa, kendisini “Mehmetçiklerim” dediği askerlerinin kollarında buldu.

Mehmetçik” tabiri, ilk defa Medine Muhafızı Ömer Fahreddin Paşa tarafından kullanılmıştı. Türk askerinin Resulullah Efendimize nisbetini ifade eden bu güzel isim, o günden bugüne halkımız ve ordu tarafından yürekten benimsenerek kullanılagelmiştir.

İDAMA MAHKUM EDİLDİ

Fahreddin Paşa, Mondros mütarekesinden sonra Medîne’yi teslim etmemekte etmemek için 72 gün direnmişti. 27 Ocak 1919 da İngilizler tarafından savaş esîri olarak Mısır’a götürüldü. 5 Ağustosta Malta’ya sürgün edildi. Malta’nın Fort Salvadore Kışlası’nda 2 yıl 33 gün tutuklu kaldı. Esaret yıllarında dahi, İngilizlerin tüm zorlamalarına rağmen askerî üniformalarını hiçbir zaman üzerinden çıkarmamıştı. İngilizlerin, İstanbul’da savaş suçlularını yargılamak için kurdurduğu Nemrud Mustafa Divan-ı Harb’i diye isimlendirilen mahkeme tarafından îdama mahkûm edildi. 8 Nisan 1921 de Malta’dan kurtulan Fahreddin Paşa, Berlin’de karşılaştığı Enver Paşa’nın davetiyle Moskova’ya gitti. 2 Ağustos 1921 de Sarp sınır kapısından Türkiye’ye döndüğünde Kazım Karabekir Paşa tarafından askerî merasimle karşılandı. Ankara’ya geldiğinde de Mustafa Kemal, etrafındakilere “Sağlığında adını tarihe altun harflerle yazdıran kahraman” diye takdim etmişti Fahreddin Paşa’yı. 9 Kasım 1921 de Afganistan büyükelçisi oldu. 12 Mayıs 1926 da tekrar Türkiye’ye döndü. Askerî Yargıtay Divanı ikinci başkanlığı da yapan Paşa, 5 Şubat 1936 da tümgeneral rütbesinden emekli oldu. 22 Kasım 1948 de 80 yaşında iken trenle Ankara’ya gittiği esnada Eskişehir yakınlarında kalp krizi geçirerek vefat etti. Vasiyeti üzerine Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi. 4 çocuğundan ikisi askerliği seçerek general oldular.

KENDİSİNE VALİ DEĞİL MUHAFIZ DEDİ

Fahreddin Paşa her ne kadar Osmanlının son medîne valisi olarak bilinse de, hiçbir zaman bu unvanı kullanmamıştı. Zîra, Medîne peygamber şehriydi. Bu sebeple oraya gönderilen valiye dahi, şehrin hakimi anlamına gelen vali unvanını edebe mugayir gören ecdad, “Medîne Valisi” yerine “Medîne Muhafızı” unvanını kullanmıştı. Yine bir başka saygı buudunu da sancak dikme mevzuunda görüyoruz. Osmanlı Devleti Sultan Abdülaziz dönemine kadar Mekke ve Medine’ye Osmanlı sancağı dikmemiştir. Zîra onlar bu iki kutsal şehrin hakimi değil, daima hadimleri olarak görmüşlerdir kendilerini.

Fahreddin Paşa’ya Çöl Kaplanı lakabını veren, Hicaz Savaşları esnasında Arap bedevîsi kisvesinde, bedevîleri peşine takarak Türklerin amansız başdüşmanı olan İngiliz casus Lawrence idi. Lawrence, yardımcıları Şerif Hüseyin, Faysal ve Nuri Said ile birlikte Şam’daki Türkleri katlettikten sonra şöyle bir îtirafta bulunmuştu: “Evet, onları isyana ben kışkırttım. Ama böylesine vahşîce kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bazı mahalleleri gezerken, silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım. Tiksindim bu vahşetten.” Şerif Hüseyin ise çok arzu ettiği krallık tacına kavuşamadan bür süre sonra kendini sürgünde bulmuş, Osmanlı’ya isyan ettiği için çoktan pişman olmuştu.

M.Emin Ozler bey`e bu makaleyi gønderdigi icin tesekkur ederiz.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

BUNLARI BİLİYORMUYDUNUZ ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 23, 2010

Abdulhamit Han

BUNLARI BİLİYORMUYDUNUZ ?

II. Abdulhamit Han

• İlk defa elektriği, gazı getiren, ilk modern eczanemizi açtıran,

• İlk otomobil…i getiren, 5 bin km kara yolunu yaptırtan,

• Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptıran, atlı ve elektrikli tramvaylar kuran,

• Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptıran (Haydarpaşa Tren İstasyonunu da tabi),

• İstanbul’un binlerce fotoğrafını çektiren, Arkeoloji müzeciliğini başlatan,

• Chicago’daki turizm fuarına ülkemizi ilk kez sokan,

• Kuduz aşısının bulunmasından sonra Ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini (İstanbul Darü’l-Kelb Tedavihanesi) açtıran,

• Polisiye romanların ülkemize girişini sağlayan, (14 yıl içinde basılan 4000 kitaptan sadece 200 kadarı dinle ilgili idi..)

• Okullara (Hristiyan okulları dahil) gönderdiği emirde, Türkçe’nin iyi öğretilmesini isteyen, Azerbaycan okullarında Türkçe yasağını kaldıran, Paris’te İslam Külliyesi kuran!

• Teselya savaşı sürerken saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktiren de, hastaneleri ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını soran da, sarayın bahçesinde bile hastalara hizmet ettirten de!

• Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri alanda O!

• Israrla yerli kumaş giyen, Hereke bez fabrikası ve Feshaneyi kuran,

• Ziraat Bankasını kuran, Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odalarını açtıran,

• Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını,

• Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderen, bu yüzden yaz aylarında toplu sünnetleri moda eden,

• Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderen,

• Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıtan,

• Ermeni Onnik’in mektubu üzerine kendi parasından takma bacak yaptırtan,

• Biriktirdiği parasından bir kısmını her sene borç yüzünden hapse düşenleri kurtarmaya tahsis eden,

• Modern matbaa makinelerini Türkiye’ye getirten, ücretsiz kitap dağıttıran, 6 bin kitabın çevrilmesini sağlayan, Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlayan (10 bini el yazmasıdır),

• Yabancı bilim adamı ve yazarlara Nişanlar veren,

• Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektiren,

• Bizim Hekimbaşı çöplüğü dediğimiz yerde gül yetiştiriciliği yaptıran da (Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır),

• Türkiye’nin birçok yerinde saat kuleleri yaptıranda O dur! (İzmir,Dolmabahçe..),

• Hindistan, Cava, Afganistan, Çin, Malezya, Endonezya, Açe, Zengibar, Orta Asya ve Japonya ya elçiler ve din adamları gönderen,

• Latin Amerika ülkeleri ile diplomasiyi başlatan,

• Yalova Termal kaplıcalarını kurduran, Terkos’un sularını İstanbul’a taşıtan, Bursa’nın bir köyünde bile çeşme yaptırabilen O dur, (Sadece İstanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır),

• Sarayında yaptırdığı tiyatroda oyunlar ve opera izleyen,

• Sarayda müzik okulu kurduran, çocuklarına piyano çaldırtan, hatta sarayda kızlar bandosu oluşturan,

• Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını hediye etmeyi seven,

• Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine, 58 kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik yapmaya gönderen de O dur.

• Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile Çinlilere karşı onları örgütleyen, Çin’in göbeği Pekin’de Hamidiye Üniversitesini kurdurtan da,

• Beş vakit namazını aksatmadan kılan, hiçbir evrakı abdestsiz imzalamayan (hatta yere bile basmayan [yatağının dibinde teyemmüm tuğlası bulunduruyordu]),

• Yeni gemiler alan, toplar(Çanakkale Savaşı’ndaki çoğu top), tüfekler getirten de!

• Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getiren de O dur!

• Kiliselere, sinagoglara yardım eden (hatta Vatikan’da kilise yapılmasına bile yardım eden),

• Peygamberimize, dinimize veya Osmanlıya hakaret içeren oyunları kaldırtan (Fransa-İngiltere-Roma-ABD) (Bir piyes için bile Alman İmparatorunu devreye sokmuştur),

• ABD’nin Erzurum’da konsolosluk açmasını reddeden, İzmir limanına izinsiz girmeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturan,

• İstanbul boğazı için iki köprü projesi çizdiren (bir tanesi tam bu günkü Fatih S.M.köprüsünün bulunduğu mevkidedir),

• Darülaceze yaptırıp içine sinagog, kilise ve cami koyduran,

• Çocuk hastanesi (Şişli Etfal [çocuklar] Hastanesi) açtıran,

• Kendisine “Allah’ın belası”diyen Namık Kemal’i Rodos ve Sakız adası valiliklerine atayan, parasını cebinden ödediği yerde kabir yaptırtan,

• Posta ve Telgraf teşkilatını kurduran (Sirkeci Büyük Postane binası..),

• Abdülhamit ve Abdülmecid (dünyanın ilk torpido atan denizaltısı) adında denizaltılarımızı Taşkızak tersanesinde yaptırtan da (üstelik kendi cebinden..), O!

• İlkokulu zorunlu tutan (kız ve erkeklere), ilk kız okullarını açtıran, 15 tane okulda karma eğitime ilk defa geçen,

• Öğretmen yetiştirmek için okullar yaptıran (32 tane) (ör.şimdiki adı ile Bursa Çelebi Mehmet okulu), Kız Öğretmen Okullu açan (Daarül Malumat),

• Cami yaptırdığı her köyde birde ilkokul yaptıran (Mesela sadece Sivas’taki ilkokul sayısı 1637), okuma yazma oranının 5 kat arttıran, (1900 yılında ilkokul sayısı 29.130’u bulmuştu, sadece Anadolu’da 14 bin ilkokul vardı)

• Orta okul (Rüşdiye)sayısı 619’a çıktı, Fransızca dersleri konuldu,

• Lise eğitimi için İdadiler açan (109 tane), (İstanbul Erkek-Kabataş Lisesi..)

• İstanbul’da Darülfünün (Üniversite) açan, Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kuran,

• Ayrıca Deniz Mühendis Okulu, Askeri Tıp Okulu (GATA’nın atası), Kuleli Askeri okulu, Mekteb-i Harbiyeler (Harp Okulları yani) ,Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fak.), Mekteb-i Tıbbıye-i (Marmara Ünv.Tıp Fak.), Mekteb-i Hukuk, Ziraat ve Baytar Mektebi, Hendese-i Mülkiye (Yüksek mühendis okulu), Daarül Muallim-i Adliye (Yüksek Adalet Okulu), Maliye-i Mekteb-i Ali (Yüksek Ticaret Okulu), Ticaret-i Bahriye (Deniz Ticaret Okulu), Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel sanatlar fak.), Hamidiye Ticaret Mektebi (İktisadi ve Ticari ilimler akademisi), Aşiret Mektebi (Osmanlılık fikrini yaymak için), Bursa’da İpekböcekçiliği okulu, Dilsiz ve Âmâ Okulu, Bağcılık ve Aşıcılık Okulu, Orman ve Madencilik Okulu, Polis Okulu onun tarafından kurulmuştur.

• Unutmadan bide Ankara’da Çoban Okulu var..

TANIYAMADINIZ MI?

Hani neredeyse bütün sözde aydınların sövdüğü, öğretmenlerimizin kendi ideolojik yaklaşımı ile anlattığı, baskı yapıyor diyerek, o dönemin şartlarını bile düşünmekten aciz olan insanların sevmediği.. (Neden kimse 1925’deki Takrir-i Sükun Kanununu ile bütün muhaliflerin susturulduğunu düşünmez? Bu dönemde hükümet veya mahkeme kararıyla pek çok yayın organı kapatıldı, özellikle sol yayınlar tamamen yeraltına itilmişti. Ya da İsmet İnönü döneminde 44 gazete kapama emri verildiğini. Yakub Kadri’nin “İsmet Paşa bir polis devleti kurdu dediğini.”

Düşünmeyiz; çünkü o kişilere karşı körü körüne yargılarımız yoktur, at gözlüğü ile değil o dönemin şartlarına göre bakarız tarihe.

İngilizlerin oyunu, İttihatçıların tertibi ile “Din elden gidiyor!” gibi komik bir gerekçe ile 31 Mart vakasına maruz bırakılan,

1895-96’da Doğu Anadolu’da Ermeniler tarafından kurulmak istenen devleti, Hamidiye Alayları ile bastıran, bu sebeple Fransız tarihçi tarafından Kızıl Sultan diye isimlendirilen,

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN

Belki de gerçekten suçluydu, kötü bir insandı. Çünkü Osmanlı topraklarında petrol araması yaptırıp 65 yerde petrol buldurması, bunun üzerine Musul topraklarını şahsi parasıyla alıp sömürgecilerin eline geçmesine mani olması..

Ya da Yahudilerin 5 milyon altın teklifine rağmen Filistin’e yerleşmelerine izin vermemesi (tahtan indirildikten sadece 8 yıl sonra emellerine kavuşacaklardır), vatan hainliğidir,

Ne bileyim; 240 üyeli Osmanlı meclisine 140 Türk vatandaşı sokmayı beceren İttihatçıları dinlemeyip meclisi kapaması,

Baskı yaparak devletin ömrünü 30-40 yıl uzatması, böylece o yıllarda daha genç bir subay olan Mustafa Kemal’in Türk milletinin kaderinde rol almasına vesile olması suçtu?

Belki de Prof.Dr.Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi;

Milletimiz bu hükümdarın dehasına çok şey borçludur

Belki de Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın dediği gibi;

Osmanlının son hükümdarı, son evrensel imparator II.ABDÜLHAMİD’dir

Lütfen düşünün bizim kadar köklü tarihi olup ta o tarihe sırtını dönen, iftira atmaktan zevk alan, Osmanlıyı kötülemeyi Cumhuriyetçilik sayan, laik düşünceyle dinin egemen olduğu bir sistemi eleştiren, okumak yerine duymakla yetinen, araştırmadan her konuda uzman olan kaç millet vardır?

Lütfen bu yazılanları tek tek araştırın, belki o zaman ne demek istediğimizi anlarsınız..

Ruhun Şad olsun Ey ULU Hakan

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Sultan, İstanbulu Chicagoya taşımış

Posted by Site - Yönetici Ağustos 10, 2010

2-abdulhamit-han,Sultan II. Abdülhamid

Sultan, İstanbulu Chicagoya taşımış

Chicago’daki uluslararası sergiye heyet gönderen, alanda ‘Türk Köyü’ kurduran Sultan, maketlerin yanında bir de gerçek cami inşa ettirmiş. 3 bin Türk ürününün tanıtıldığı organizasyonda Osmanlı’ya gösterilen ilgi Sultan’ın hafiyelerini bile şaşırtmış…

Sultan II. Abdülhamid, 33 yıllık iktidarı döneminde Yıldız Sarayı’ndan pek ayrılmamasına karşın, ABD’den Japonya’ya kadar dünyanın dört bir tarafındaki gelişmeleri yakından takip etti. Sadece hafiyelerini değil, fotoğrafçılarını, askerlerini ve din adamlarını dünyanın dört bir tarafına gönderiyor, onlardan gelen raporlar üzerinden gelişmeleri analiz ediyordu. Müslüman dünyasında ‘halifeliğiyle’, Batı dünyasında da ‘etkin diplomasisiyle’ rol alıyordu. Dönemin kralları, devlet başkanları ve prensleri, bu sessiz ama muktedir imparatorla tanışmak için İstanbul’un yolunu tutmuştu. Onları Yıldız Sarayı’nda ağırlıyor, özel olarak hazırlattığı hediyelere boğuyordu. Alman Kralı II. Wilhelm’le dost olmuş, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın aile albümüne girmişti. O yalnız iktidar değil, muktedirdi de…

Diplomasideki başarısı, gençliğinden itibaren merak duyduğu fotoğraf ve teknolojiyle de alakalıydı aslında. Sultan II. Abdülhamid bir fotoğraf tutkunuydu. Bu yöndeki teknik gelişmeleri yakından izliyor, dünyanın her neresinde olursa olsun yeni icatları Yıldız Sarayı’na getirtiyordu. İktidarında işinin ehli fotoğrafçılara Osmanlı coğrafyasını neredeyse karış karış fotoğraflattırdı. Ermeni Vichen, Kevrok ve Hovsep kardeşlerin (Abdullah Freres adıyla bilinirler) yanı sıra Rum asıllı Vasilaki (Basile) Kargopoulo ve Fransız Pierre Louis Pierson gibi dönemin meşhur fotoğraf sanatçılarıyla çalışıyor, belirlediği konseptler çerçevesinde fotoğraf albümleri hazırlatıyordu. Albümlere girecek fotoğrafları kendi eliyle seçiyor, beğenmediği kadrajları yeniden çektiriyordu. Kimi zaman askerî okulları, kimi zaman atları, kimi zaman da tarihî mekânları fotoğraflattırıyordu.

Birçoğu bugüne kadar ulaşan bu özel çekim fotoğrafların hemen hepsi “Osmanlı’yı güçlü gösteren” sanatsal karelerden oluşuyor.

Aslında Saray, fotoğrafla II. Abdülhamid’den önce tanışmıştı. Sultan Abdülaziz, Kırım Savaşı’nı fotoğraflarla takip etmişti. Ancak Osmanlı toprakları başta olmak üzere tüm dünyayı kapsayan bir arşiv oluşturmak Sultan Abdülhamid’e nasip olacaktı. Onun hobi olarak başlattığı uğraş, zamanla pek çok fotoğrafçının geçim kapısına ve Sultan’ın taşrayla, dünyayla iletişim aygıtına dönüştü.

Abdullah Biraderler başta olmak üzere devrin ünlü fotoğrafçılarına sipariş ettiği, kimi zaman da ünlü fotoğrafçılardan satın aldığı fotoğraflardan oluşan albümler Yıldız Saray’ında tutulduğu için ‘Yıldız’ veya ‘II. Abdülhamid Albümleri’ ismiyle tarihe geçti. Döneminde dünyanın en büyük koleksiyonuna dönüşen arşivin hacmi, 962 albüm ve 35 bin 535 fotoğrafa ulaştı. Üzerinde II. Abdülhamid’in tuğrası bulunan albümlerin ciltleri bile paha biçilmez değerde. Albümler arasında tek fotoğraflık olanı da var, 300 fotoğraf içereni de…

II. Abdülhamid’in fotoğrafa ve fotoğraf teknolojisine verdiği önem kişisel bir hevesi aşmıştı aslında. İlk 1840’larda kullanılmaya başlanan fotoğraf, 1880’lere gelindiğinde bir diplomasi aracına dönüşmüştü. İngiltere Kraliçesi Victoria başta olmak üzere o günlerde Avrupalı kralların öncelikli uğraşısıydı fotoğraf ve albümler. Albümler onlar için bir taraftan ülkelerini tanıtma, diğer taraftan da zenginliklerini ve varlıklarını yansıtma vasıtasıydı.

Üzeri değerli taşlarla süslenen albümler en itibarlı hediyelerdendi birçoğu için. II. Abdülhamid Han da hazırlattığı albümleri bazen bizzat eliyle bazen de elçiler vasıtasıyla hediye etmişti dönemin krallarına. Sadece Avrupa’daki krallara değil, Uzakdoğu’dakilere de göndermişti. Gayesi, Osmanlı’yı dışa karşı güçlü göstermek, devletin mevcut imajını korumaktı. Özellikle Batı’da İmparatorluk hakkında çıkan olumsuz yayınlardan rahatsız oluyor, bu tür kampanyaların önüne geçmeye çabalıyordu. Albümler bu noktada bulunmaz fırsattı.

10 Ekim 1896’da Abdullah Freres’e hazırlattığı ‘Osmanlı İmparatorluğu’ albümlerini Londra, Paris ve Amerika kütüphanelerine hediye olarak göndermişti. Albümlerin yanına ülkesini anlatan kitapları da eklemişti. Çalışma Sultan’a 4500 kuruşa mal olmuştu. Osmanlı Matbaası’na ödeme bizzat onun emriyle yapılmıştı. Albümlerin birçoğu bugün hâlâ varlığını koruyor. Özellikle ABD’deki Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) bu bağlamda oldukça zengin.

ABDÜLHAMİD’İN ASKER ALBÜMÜ İNGİLİZLERİ GERDİ

II. Abdülhamid’in albüm diplomasisinin ne denli etkili olduğunu, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’ndeki Y.A.HUS. 324 No’lu, 11 Nisan 1895 tarihli bir vesikadan öğreniyoruz. Sultan’ın Haydarabad Hâkimi’ne göndermek üzere hazırladığı Osmanlı askeri ve gemileri albümü Hindistan’daki gazetelere yansıyınca, bölgenin sömürgecisi İngiliz hükümeti rahatsız olur. Haydarabad Sadrazamı İkbalüddevle, İngilizlerin şimşeklerini üzerlerine çekmemek için II. Abdülhamid’de albümleri göndermemesini tavsiye eder. Albümlerin henüz İstanbul’dan çıkmadan bölgede hareketlenmeye yol açması manidardır.

II. Abdülhamid’in Yıldız’da bıraktığı 35 bin parçadan oluşan zengin fotoğraf koleksiyonu tarihi analiz etme açısından paha biçilemez değerde. Son dönemde albümler üzerinde yapılan çalışmaların halkta bir karşılığı da var. Bu ilginin farkında olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, 2006’dan bu yana önemli çalışmalara imza attı. “Sultan II. Abdülhamid Arşivi İstanbul Fotoğrafları”, “Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya”, “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” kitaplarının ardından yeni bir kitabı basıma hazırlıyor. “Sultan II. Abdülhamid Arşivi’nden Devlet Başkanları Albümü” adlı çalışmada dünya liderlerinin portreleri ve aile albümleri yer alıyor. Tahtta bulunduğu dönemde diğer ülke imparatorlarını tanımak isteyen II. Abdülhamid, kâh fotoğrafçılarını gönderip bu liderlerin fotoğraflarını çektirmiş kâh elçiler üzerinden fotoğrafları istemiş. Sonuçta oluşturduğu albümde Siyam Kralı Chulalongkorn’dan ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln’a, Japonya Prensi Komatsu Akihito’dan Bulgar Çarı Ferdinand’a, İran Şahı Nasıreddin’e, Papa 9. Pius’a varıncaya kadar küçük yöneticilerden büyük krallara kadar tüm muhataplarını bir araya getirmiş.

Albümde 1888 yılında, sadece 99 gün tahtta kalan, gırtlak kanseri nedeniyle yaşamını yitiren Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı III. Friedrich’e ait de bir portre var. Bunun yanında Kraliçe Viktoria’nın tüm çocuklarının yer aldığı aile fotoğrafları da mevcut. Sadece siyasetçilerin değil, İtalyan Guiseppe Garibaldi gibi devrin entelektüellerinin portelerine de yer verilmiş.

70 fotoğrafın bulunduğu albümde, görsellerle ilgili zengin bilgi notları da var. Sultan II. Abdülhamid’in diğer devlet adamlarına  mesaj ve mektuplarını, onların fotoğraflarını inceledikten sonra yazdığı biliniyor. İyi bir fizyonomist olan Sultan, fotoğraflara bakarak insanların karakterlerini anlamaya çalışıyordu. Askerî okullara talebe alınmasından bazı mahkûmların affedilmesine kadar pek çok konuda karar verirken yazılı raporların yanı sıra çektirdiği fotoğraflara da başvururdu. Bundan dolayı fotoğrafçılarının çoğunu Bahriyeli Ali Sami, Miralay Hüsameddin Bey gibi güvendiği askerlerden seçiyordu.

Editörlüğünü Hakan Yılmaz’ın üstlendiği “Sultan II. Abdülhamid Arşivi’nden Devlet Başkanları Albümü”, lider portelerinin dışında II. Abdülhamid’in pek bilinmeyen çalışmalarını belgeleriyle gün yüzüne çıkarıyor. II. Abdülhamid’in 1891’de ABD’nin Chicago kentinde açılan uluslararası sergide kurdurduğu Türk Köyü ile 1892 yılında ABD’de yayımlanmasını sağladığı ‘The Moslem World’ gazetesi, bunlardan sadece ikisi. Albümde ayrıca Sultan’ın 1897’de ABD’den getirttiği, dönemin son teknolojisiyle çekilen Ay fotoğrafını, 1895 yılına ait ilk cenin röntgenini, 1870’te balon vasıtasıyla elde edilen ilk hava fotoğrafını görebiliyor, hikâyelerini okuyabiliyorsunuz.

II. Abdülhamid’in küçük bir balon sayesinde gökyüzünden fotoğraf çekmeyi sağlayan düzeneği ilk üretildiği günlerde İstanbul’a getirttiği, bu teknolojiyi askerî alanda kullandığı biliniyor. Çalışmada, II. Abdülhamid’in teknik aletlerini Avrupa’dan getirterek Pera’da kurdurduğu Rasathane-i Amire Müdürlüğü’nce hazırlanan Ay tasvirlerine da yer veriliyor.

TÜRK KÖYÜNÜ ABD’YE CAMİSİYLE BİRLİKTE TAŞIMIŞ

Albümdeki en önemli fotoğraflardan biri, 1891’de Chicago’da açılan uluslararası sergiye ait. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nden elde edilen fotoğrafta, sergiye katılan devletlerin liderlerine ait porteler de bulunuyor. Albümde, bu sergiyle alakalı bakanlık yazışmalarına, II. Abdülhamid Han’a sunulan elçi mektuplarına da yer veriliyor. Yazışmalardan, Halife II. Abdülhamid’in 19. yüzyılın en önemli sergisi olarak tarihe geçen bu etkinliğe çok ehemmiyet verdiği anlaşılıyor. Albümde hem yazışmaların orijinalleri (Osmanlıca) hem de Türkçe özetleri veriliyor okuyucuya.

1867’de henüz şehzade iken Sultan Abdülaziz ile birlikte katıldığı Uluslararası Paris Sergisi’nden çok etkilenen II. Abdülhamid, tahta çıktıktan sonra yurt dışında açılan sergilere heyetler göndermiş, bu sergilerde ülkesinin tanıtımına yönelik etkinlikler düzenletmiş. Bu bakımdan 1891’deki Uluslararası Chicago Sergisi bir başarı örneğidir. II. Abdülhamid sergiye gidecek heyeti, sergide düzenlenecek etkinlikleri bizzat kendi belirlemiş. Sergide bir ‘Türk Köyü’ kurduran Sultan, burada Osmanlı sınırlarında üretilen 3 bin ürünün sergilenmesini sağlamış. Daha da önemlisi, Süleymaniye Camii, Sultanahmet Çeşmesi ve Dikilitaş’ın maketleri, Osmanlı bölümüne dâhil edilmiş. Sergi alanında inşa edilen Türk camisinden de günde beş vakit ezan okunmuş, cemaatle namaz kılınmış. Camiye yoğun ilgi olunca, Hıristiyan misyonerler camiye girişten ücret alınmasını teklif etmiş. Ancak Sultan II. Abdülhamid bu teklifi reddetmiş.

Peki başka neler vardı Türk Köyü’nde? Abdülhamid tarafından serginin sorumlusu olarak atanan Komiser Fahri Bey’in önderliğinde kentin merkezinden sergiye doğru bir Türk yürüyüşünün düzenlendiğini yazıyor Hariciye Dairesi’nin arşivindeki vesikalar. Korteje askerî bando da eşlik eder, İstanbul’dan getirilen fesler korteje katılanlara hediye edilir. Türk Köyü’nün bitişinde inşa edilen caminin açılışına gelen binlerce kişiye Türk yemeklerinin yanında şurup ikram edilir.

Ziyafetin üç saat sürdüğünü haber veriyor vesikalar. Bunun yanında ağırlığını İstanbul fotoğraflarının oluşturduğu bir fotoğraf sergisi de açılır. Chicago’da konferanslar da düzenler Türk heyeti. Bizzat II. Abdülhamid’in emriyle ikamet ettiği New York’tan Chicago’ya gelen mühtedi Emin Nabokof’un hak ve hakikat üzerine konferanslar vermesi sağlanır. Paris’te yaşayan Amerikalı Teresse Oyele’nin Hz. Ayşe ve Hz. Fatıma ile ilgili olarak İngilizce yaptığı tebliğ büyük yankı uyandırır. Serginin en işlevsel eseri şüphesiz Sultanahmet Çeşmesi’ni yansıtan sebildi. Osmanlı serginin sonunda 6 bin liraya mal olan bu eseri Chicago’ya armağan etmişti. Serginin sonunda tertip heyeti Osmanlı’nın tanıtım ve kültür hizmetlerini 45 ayrı madalya ile ödüllendirir.

Albümde Chicago Sergisi’yle ilgili resmî yazışmalara da yer veriliyor. Metinlere göre II. Abdülhamid, elçi ve temsilcilerin gözlemleriyle yetinmeyip özel hafiyelerinden de raporlar almış. Her iki kanaldan gelen yazışmalarda, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun tanıtılmasında hem de Müslümanlığın anlatılmasında ciddi bir başarı sağlandığı aktarılıyor. Yerel gazetelerin sergideki Türk bölümünden övgüyle bahsettiği, Amerikalıların İstanbul’dan getirilen maketleri gezebilmek için birbiriyle yarıştığı ve Osmanlı fesinin sergiye damgasını vurduğu aktarılıyor.
Kitapta yer alan bir diğer önemli fotoğraf ise ABD’de 1892’de yayımlanmaya başlayan ‘The Moslem World’ (Müslüman Dünya)  gazetesine ait.

Gazetenin ilk sayısını yansıtan fotoğrafın yanında II. Abdülhamid’in gazeteye sağladığı desteği yansıtan yazışmalara yer veriliyor. ABD’deki hafiyeleri Moslem World adı altında bir gazetenin kuruluş aşamasında olduğu bilgisini verince, Sultan II. Abdülhamid, hem çalışmaları hem de gazeteyi çıkarmaya hazırlanan ABD’nin eski Filipinler Başkonsolosu mühtedi Amerikalı Muhammed Aleksander Webb’i takip ettirir. Eski Başkonsolos Webb’in samimiyetine inanınca da ona maddi ve manevi destek verir; hazineden maaş bağlatır. Webb’in gazete çıkarmaktaki gayesi, ABD’de İslam’ı anlatmaktır.

Alexander Russel Webb 1846’da New York’ta dünyaya gelir. ‘Hudson Daily Star’ gazetesinin 35 yıl editörlüğünü yapmış babası Nelson Webb gibi gazeteci olmak isteyen Muhammed Webb, işe babasının gazetesinde başlar. Muhabirlik ve editörlüğün ardından gazetenin yönetimini üstlenir.

Gazetecilik kesmeyince politikaya girer; önce Cumhuriyetçi Parti, ardından Demokrat Parti saflarında yer alır. Birikimi ve iletişim becerisi sayesinde Webb, siyasi dostlarının da etkisiyle dışişleri bakanlığına girer. İlk tayini 1887’de, Manila başkonsolosu olarak Filipinler’e çıkar. Webb, Manila günlerinde Doğu dinlerine merak salar ve araştırmalarının neticesinde 1890’da Müslüman olur. 1892’de ülkesine geri döndüğünde adını ‘Muhammed’ olarak değiştirir.

Muhammed Webb, gazeteciliğini bu sefer İslam’ı anlatmak üzere kullanır. New York’ta ‘Oryantal Yayınları’nı kurar ve İslamiyet’i anlatmak için yayınlar çıkarır. Webb bu arada İslam’la ilgili konferanslar da verir. 1893’te Chicago’da düzenlenen ‘Birinci Dünya Dinleri Kongresi’nde Müslümanlığı anlatan bir konuşma yapar. Amerikan basınında geniş yer bulan bu tebliğ, Washington’daki Osmanlı elçiliği kanalıyla Osmanlıcaya çevrilerek Hariciye Nezareti’ne ulaştırılır.

Konuşmanın Türkçeye çevrilerek günlük bir gazetede yayımlanması gündeme gelince Sultan II. Abdülhamid, Webb’in araştırılmasını ister. Araştırma kapsamında Sultan’ın adamları onu tanıyan kişilerle bir dizi gizli görüşmeler yapar, hazırlanan rapor Sultan’a takdim edilir. Sultan, Webb’in samimiyetine ikna olur ve onu desteklemeye karar verir.

Webb, o günlerde Amerikalılara İslamiyet’i anlatabilmek için ‘The Moslem World’ü yayımlamaya başlar ve ilk sayısını Sultan II. Abdülhamid’e gönderir. Sultan’a bir de mektup yazan Webb, maddi yardım ister. Mektubunda, Müslüman olmadan önce maddi durumu ve sosyal statüsünün son derece iyi olduğunu ancak İslam’ı seçmesiyle birlikte hayatın kendisi için zorlaştığını, yayınlarını büyük sıkıntılarla çıkarmaya çalıştığını, büro kirasını ödemekte bile büyük sıkıntı çektiğini anlatır. II. Abdülhamid mektuptan etkilenir ve yardımda bulunur. İlk olarak şahsi ödeneğinden 25 bin kuruş gönderir Webb’e. Ardından hazineden aylık 2 bin 500 kuruş maaş bağlatır.

Sultan’dan gelen yardımlarla rahatlayan Webb, hak ve hakikati anlatmak için artık üzerinde daha büyük bir sorumluluk hisseder. Bu şuurla hareket eden Webb, birçok eyalette konferanslar verir, makaleler yazar, kütüphane ve okuma salonları açar. Osmanlı Devleti’ne karşı oluşan önyargıları kırmak için ‘Ermeni Sorunu ve Sorumlusu’ isimli bir de kitap yayımlar. Muhammed Webb, yaptığı konuşmalar ve kaleme aldığı yazılarla Osmanlı’yı ABD’de savunan ilk entelektüeldi.

Bugün Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde Webb’in çıkardığı yayınları, hazineden ödenen maaşının vesikalarını görmek mümkün.
Osmanlı’nın gönüllü lobicisi ‘Muhammed Webb’e 1908’e kadar maddi yardım yapılır. II. Abdülhamid hal edilince yardımlar da kesilir. Yeniden baş gösteren maddi sıkıntıları bu sefer 70 yaşında ölümüne kadar sürer. Webb maddi sıkıntılara rağmen vefat ettiği 1916 yılına kadar çalışmalarını sürdürür.

“Sultan II. Abdülhamid Arşivi’nden Devlet Başkanları Albümü”, bir albümden öte keyfiyet de. Kitapta yer alan çoğu belge, II. Abdülhamid’in bilinmeyen dünyasına ışık tutuyor. Önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak çalışmanın ses getireceği, 3 binlik ilk baskının kısa sürede tükeneceği su götürmez bir gerçek.

Nevzat Bayhan*: “Albümler insanlık için bir kültür mirası

Zamanla yok olması muhtemel bu görsel arşiv, albüm kitaplar, prestij kitaplar sayesinde geleceğe taşınıyor. Göreve geldiğimizde, kitap yayımcılığının üzerinde durup, İstanbul’umuzun bugünden yarına bırakılacak değerlerini ‘Prestij Kitaplar’ ile ölümsüzleştirmek için kolları sıvadık.

II. Abdülhamid Han’ın 35 bin kareden oluşan fotoğraf albümleri bizim için bakir bir fırsattı.

IRCICA’daki fotoğrafların kopyaları üzerinden çalışmaya başladık. İlk albüm; ‘İstanbul Fotoğrafları’ böyle çıktı. Albüm büyük ilgi görünce, II. Abdülhamid dönemi yayımlanmış dünyanın farklı şehirlerini yansıtan fotoğrafları yeni bir albümde bir araya getirdik. Topkapı Sarayı’nda kitabın tanıtımı için düzenlenen sergi yoğun ilgi nedeniyle 5 ay uzatıldı. Kuşkusuz bu çalışmalar farklı özellikler taşıyor.

Her şeyden önce, Sultan’ın ileri görüşlülüğünü, dönemini aşan projelerini ve bizlere ne denli büyük bir fotoğraf mirası bıraktığını ortaya koyuyor. Bu mirası hem günümüz ilgi ve algısına sunarken, bu kültür mirası hakkında farkındalık da oluşturuyoruz. Çalışmalar üzerine yol alırken, Sultan’ın ‘Aile Albümü’nü gün yüzüne çıkardık. Önemli fertlerinin fotoğrafları bugüne taşındı. Şimdi de II. Abdülhamid’in arşivinden ‘Dünya Liderleri’nin fotoğraflarını hazırlıyoruz. Çalışma, önemli ilkleri içinde barındırıyor

En başta fotoğraflar, bugün o liderlerin ülkelerinde bile bulunmayacak kadar nadide. Ayrıca fotoğrafın icadından hemen sonra oluşturulmaya başlanan arşiv, fotoğraf ve fotoğrafçıların gelişimine tanıklık etmesi bakımından önemli. Bununla birlikte Osmanlı’nın en zor döneminde 33 yıl devletin ikbalini devam ettiren bir Padişah’ı daha yakından tanıma fırsatını yakalıyoruz. En önemlisi, albümler II. Abdülhamid başta olmak üzere, sultanlar ve İmparatorlukla ilgili ön yargıları kırıyor. Kültür AŞ olarak, bu kültür mirasını insanlıkla buluşturmaktan dolayı gururluyuz. Bu yöndeki çalışmalarımız sürüyor, yeni sürprizlerimiz olabilir. Yeni albüm 3 bin adet basılacak,1 ay içerisinde tüm kitapçılarda yerini alacak .”

(*) İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Kültür AŞ Genel Müdürü

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Sultan Abdülhamid Han Hz. Ruhaniyetinden İstimdat !..

Posted by Site - Yönetici Ağustos 5, 2010

sultan-abdulhamid-handanistimdat

Sultan Abdülhamid Han Hz. Ruhaniyetinden İstimdat !..

Nerdesin şevketlim, sultan hamid han?

Feryâdım varır mı bârigâhına?

Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,

Şu nankör milletin bak günâhına.

Tahkire yeltenen tac-ü tahtını,

Denedi bu millet kara bahtını;

Sınad-ı sillenin nerm ve sahtını,

Rahmet et sultanım suz-i âhına.

Târihler ismini andığı zaman,

Sana hak verecek, ey koca sultan;

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyâsî padişâhına.

“Pâdişah hem zâlim, hem deli’ dedik,

İhtilâle kıyam etmeli dedik;

Şeytan ne dediyse, biz ‘belî’ dedik;

Çalıştık fitnenin intibahına.

Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,

Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.

Sade deli değil, edepsizmişiz.

Tükürdük atalar kıblegâhına.

Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,

Bir sürü türedi, girdi meydana.

Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?

Yuh olsun bunların ham ervâhına!

Bunlar halkı didik didik ettiler,

Katliâma kadar sürüp gittiler.

Saçak öpmeyenler, secde ettiler.

Bir asi zabitin pis külâhına.

Bugün varsa yoksa Mustafa Kemal,

Şöhretinde herkes fuzuli dellal;

Âlem-i mânâ’dan bak da ibret al,

Uğursuz taliin şu gümrâhına.

Haddi yok, açlıkla derde girenin,

Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.

Lânetle anılan cebâbirenin

Bu, rahmet okuttu en küstâhına.

Çok kişiye şimdi vatan mezardır,

Herkesin belâdan nasîbi vardır,

Selâmetle eren pek bahtiyardır,

Bu şeb-i yeldânın şen sabahına.

Milliyet dâvâsı fıska büründü,

Ridâ-yı diyânet yerde süründü,

Türkün ruhu zorla âsi göründü,

Hem peygamberine, hem Allâh’ına.

Sen hafiyelerle dem sürdün ancak,

Bunlar her tarafa kurdu salıncak;

Eli,yüzü kanlı bir sürü alçak,

Kemend attı dehrin mihr-u mahına.

Bu itler nedense bana salmadı,

Bahalıydı başım kimse almadı,

Seyrandan başkaca iş de kalmadı;

Gurbet ellerinin bu seyyahına.

Hoş oldu cilvesi Cumhuriyetin,

Tadı kalmamıştı Meşrutiyetin,

Deccal’a dil çalan böyle milletin,

Bundan başka çare yok ıslahına.

Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin

Âhiretten bile himmet eylersin,

Çok çekti şu millet murada ersin

Şefâat kıl şâhım mededhâhına.

>>>>>>>>><<<<<<<<<

Rıza Tevfik Bölükbaşı‘nın Sultan Abdülhamid Han Hazretlerine yazmış olduğu Şiiri !..

Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI m.kemalin doktoru idi

Bu şiir’i gönderen M.Emin Özler bey’e teşekkür ederiz.

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şiir | 3 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: