Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar’ Category

Papaz Tevrat’ı okurken Hz.Muhammed ( s.a.v.) in ismini gördü ve…

Posted by Site - Yönetici Şubat 11, 2019

Papaz Tevrat’ı okurken Hz.Muhammed ( s.a.v.) in ismini gördü ve…

Peygamberimiz (s.a.s.) zamanında Şam’da bir Yahudi hahamı vardı.
Bu haham zamanın ileri gelen Yahudilerindendi. Bir gün bin sûre ve her sûresi bin âyetten ibaret olan Allah (C.C.)’nın kelâmı Tevrat’ı okurken dört yerinde Hazret-i Peygamberimizin ismi şerifine rastladı,

Peygamberimizin îslâmiyeti anlatmakla vazifeli olduğunu ve Medine’de İslâm dinini yaydığını daha evvel çok duyuyor ve yayılan Islâmiyete ve Peygamberimize karşı büyük bir kin besliyotdu. Bundan dolayı Tevrat kitabında O’nun isminin bulunmasına tahammül edemeyerek hasedinden o dört sahifeyi yırtıp attı.

Fakat Cenab-ı Allah ona îslâmiyeti nasip edecekti, ikinci gün gene Tevrat okumaya başladığında bu sefer sekiz yerde Peygamberimizin ismi şerifine rastladı. Sekiz sahifenin sekizini de yırtması lâzımdı. Bir hayli düşündükten sonra onları da yırtmaya karar verdi, yırtarak onları da ateşe atıp yaktı.

Ne var ki Cenab-ı Allah ikaz etmeye devam ediyordu. Sabahleyin açıp da okumaya başlayınca bu sefer yirmi dört sahifede ayrı ayrı yirmi dört kere peygamberimizin ismi geçiyordu. Bu defa yırtıp atamadı. Çünkü yırta yırta o koca kitabı baştan sona bitirmesi lâzım geliyordu. Hergün ismi şerifin bir kat daha arttığını görünce, Peygamberimizin hakiki bir kurtarıcı olduğunu, Allah tarafından gönderilmiş bir Nebiyyi Kerîm olduğunu anlaması gerekiyordu, içine bir ateş düştü. Oturduğu yerden kalkarak doğru en samimi olduğu bir haham arkadaşının yanına gidip durumu anlattı, kendisine Medine’nin yolunu tarif etmesini rica etti. Arkadaşı:
-Yahu sen şaşırdın mı? O bir sihirbazdır. Sakın ha Medine’ye gideyim falan deme! diyerek sıkı sıkı tenbihte bulundu İse de o artık kararını vermişti:
-Yok, yok! İş senin bildiğin gibi değil…
Bu zamana kadar kendimizi aldattığımız yeter, ben gideceğim Medine’ye, diyerek oradan ayrıldı ve Medine’nin yolunu bilen başka kimselerden öğrenerek yola düştü.

Araya sora artık kaç günde gitti ise Medine’yi buldu ama, Server-i Kâinat Efendimizi hayatta bulamadı. Çünkü O, Medine’ye vardığında Peygamberimiz irtihal edeli dört gün olmuştu. Bir sokakta giderken, gayet nur yüzlü bir zata rastladı. Anladı onun Nur’u ilâhî ile alâkadar olduğunu… Sordu:
-Ey kardeş’. Ben yabancıyım, Resül-ü Zîşan ile müşerref olmaya geldim. Beni onun huzuruna çıkarır mısınız? dedi. O rast geldiği sahabi Selman-ı Farisi Hazretleri idi: Merhaba, hoş geldiniz… Gelin benimle, diyerek önünde yürümeye başladı.

Fakat, Peygamberimizin Dar-i Baka’ya irtihal ettiğini ona bir türlü söyleyemiyor, gözlerinden ırmak gibi yaşlar akıtarak ilerliyordu. Yolda yanlarına Cihar Yarı Güzin efendimizi de alarak Ravza-i Mutahharaya vardılar. Orada Şam’dan îslâmiyeti kabul ederek Peygamber Efendimizle müşerref olmak için gelen o zata kabri şerifi göstererek: Senin görmek ve dinini kabul etmek için geldiğin o zatı şerif Hazreti Muhammed Mustafa’dır. Ve dört gün evvel bizi öksüz bırakarak Âlem-i bakaya göçüp gitmiştir, dediler.

îslâmiyeti kabul ederek gelen o eski haham İse onlardan daha çok ağlamaya ve gözyaşı dökmeye başladı, hüngür hüngür ağlıyordu ve dedi ki:
-Onu gören içinizde varsa ben de onları görmüş olayım, diyerek büyük bir aşkla sahabe-i kiramın yüzlerine bakıyordu.
Sonra Peygamberimizin en yakın akrabalarından olan Hazreti Ali’den vasıflarını sordu. Her hareketini dikkatlice dinledikten sonra:
– Vallahi benim Tevrat’ta okuyup öğrendiğim sizin anlattığınızın ta kendisidir, diyerek peygamberimizin sırtına giydiği bir elbisesini istedi. Selman-ı Farisi Hazretleri gidip Hırka-i Şerifi getirince alıp öptü yüzüne gözüne sürdü ve:
– Eşhedü en lâ İlahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü, diyerek îslâmiyeti kabul etmek şerefine erdi. Daha sonra ise ellerini kaldırarak şöyle dua etti:
-Ya Rabbi! Sen Erhamürrâhimîn’sin, eğer benim sana ve Resulü kibriyana olan îmanımı kabul etti isen sana hamdü senalar olsun ne mutlu bana…

Artık ben Resûlüllah’ı görmeden duramayacağım, benim, ruhumu buracıkta, onun kabri başında al da, ona en çabuk zamanda kavuştur beni, diye dua etti. Cenab-ı Allah (C.C.) onun içten gelen duasını kabul buyurmuştu. Hemen düşerek ruhunu orada Cenab-ı Allah’a teslim edip Resulü Kibriya’ya kavuştu.

Eshab-ı Kiram, aldılar, yıkadılar, kefenlediler ve cenazesini kılıp islâmî usûl üzere defnettiler.

Kaynak ; İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/309.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Şubat 4, 2019

Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri Kimdir ?

Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri, Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında Anadoluda yaşayan âlim ve evliyanın büyüklerindendir.
Yeni Çeri ordusuna dua ederek askerlerin sırtını sıvazlayan zattır. Asıl ismi Seyyid Muhammed bin ibrahim Atâ’dır.

Horasanın Nişabur şehrinde 1281 (H. 680) tarihinde doğdu, Bütün Hayatını Kur’ân-ı kerim ve Rasûlullahın sünnetini insanlara öğretmekle geçirdi.
Hacı Bektâş-ı Velî Hazretlerinin zikri, zikri hafiydi.
Rabıta ehliydi.
Sürekli Hızır Aleyhisselâm ile görüşen bir evliya idi.

Şu hadise, Hacı Bektaşi Veli hazretlerinin ne kadar büyük bir evliya olduğunu göstermektedir: Kayseride Bahâeddin Çelebi adında bir zât vardı. Kendi hâlinde yaşardı. Hiç kimsenin kötülüğünü istemezdi. Bütün dileği çevresinin mutlu olmasıydı. Hep Ümmet-i Muhammed’in saadeti için duâ ederdi. O dönemde bölük pörçük olan Anadolu beyliklerinin Bizansa karşı birleşip kuvvet kazanmasını ve birbirleriyle uğraşıp kardeş kanını akıtmayı bırakıp bütün Müslümanların ideal ve hedefi olan istanbul’un fethedilip efendimizin övgüsüne nail olmaları İçin duâ ediyordu.
İşi bostancılıktı. Tarlasına gider kavun karpuz ekerdi. Turfanda ilk mahsulatı getirir mahallenin çocuklarına dağıtırdı. Hastalara verirdi. Fakirleri gözetirdi. Medrese talebelerine ve tekke müridlerine kağnılar dolusu kavun ve karpuz götürür hediye eder ve çırağlık verirdi. Bütün ideali insanların mutlu olmaları olduğundan hep insanların kurtuluşu İçin çalıyordu.

Bostancı Baba bir gün yine Kayserinin yukarı tarafındaki Saklan kalesinin batısında tarlasında kavun karpuzunu ekiyordu. Ezberden Kur’ân-ı kerim okuyor. Zikir ediyor. Tefekkür ediyor ve içinden Cenab-ı Allah’a yalvarıyordu.
-Ta Rabbi! Ümmet-i Muhammed’i bağışla,
Ya Rabbi! Ümmet-i Muhammed’in günahına bakma.
Ya Rabbil Ümmet-İ Muhammed’i Hazret-İ Muhammed Mustafa hürmetine bağışla, diye dua ediyordu.

Hızır Aleyhisselâm ile Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri bostanın kıyısındaki taşın (Haymanın) dibine gelip oturdular.
Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri, Bostancı Babaya seslendi:
-Kardeş!
Bostancı baba heyecan ile:
-Ne buyurursunuz! Efendim?”Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri:
-Bostanından bir kavun koparıp getir yiyelim?
Bostancı Baba, tebessüm etti:
Başüstüne, İnşaallâh olunca getiririm. Daha bu gün ektim. Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri:
-Diktiğin yeri bir kontrol et belki olmuştur?
Bostancı Baba üzüldü. Keşke şimdi kavun ve karpuzlarım olmuş olsaydı bu yolculara yedirirdim, ne iyi olurdu. Garibanların canı bu mevsimde kavun karpuz istiyormuş, diye içinden geçirdi ve eskisi gibi:
-inşaallâh olunca bir tane değil ne kadar isterseniz sizlere veririm, dedi. Hızır Aleyhisselâm, Bostancı Babaya;
-Bir kere dolaş gör, dedi.

Bostancı Baba hayatında hiç kimsenin dileğini kırmadığı için o ekildiği gün kavun ve karpuzun bırakın olması, yeşermesinin bile tabiî olarak mümkün olmadığını bildiği halde ayağa kalktı. Hızır Aleyhisselâm ile Hacı Bektâş-ı Velî Hazretlerinin yüzüne tebessüm ile bakarak;
-Tabiî efendim! Bir kere dolaşayım, diyerek misafirleri kırmamak İçin bostana girdi.
Bostanına girdiği an birden burnuna kavun kokusu geldiğini farketti. Bir kökte, üç tane iri kavunun büyüyerek olgunlaşmış olduğunu gördü. Bunların ikisini koparıp birisini Hızır Aleyhisselâm’a diğerini Hacı Bektâş-ı Velî Hazretlerine verdi ve ;
-Ey erenler!
O birisini de çoluk çocuğumuza götürelim, dedi.
Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri de memnuniyetle kabul etti.
-Hepsi bize düşmez yâ? Kardeş payı lazım. Buraya gelirken size “Kardeşim” diye hitap etmiştim. Vedalaşıp ayrıldılar. Kayseri’nin yoluna düştüler. Bahâeddin Çelebi (Bostancı Baba) onları yolcu ettikten sonra yine bostan işlerine döndü. “Akşama kadar bu tartanın ekim işlerini bitireyim” diyerek kavun ve karpuzlarını ekmeye başladı.
Neden sonra kendi kendine sordu” Daha ekilirken kavunun bittiğini cihanda kim gördü? O azizler keramet sahibi birer evliya imiş? Bu iş onların kerameti ile zahir oldu. Eyvah neden mübarek ellerini öpüp dualarını almadım? Keşke himmetlerine nail olsaydım! Himmet, himmet!” dedi. Hayli üzüldü.

Bostanı ekmekten vazgeçip bir süre onları aradı. Bulamadı. Kendi kendine “Son pişmanlık fayda vermezmiş” deyip kalan kavunu koparıp evine gitti. Eve giderken kavunu sakladı. Halk bu kavunu elimde görse “Daha kavun ve karpuzların yeni yeni ekildiği bu mevsimde nedir bu kavun?” diyerek beni sahib olmadığım bir makam ve mevkide görmeye başlarlar. Beni ehli keramet sanırlar ve o zaman da dünya ve âhirette rezil olurum düşüncesine kapıldı. Eşine ve çocuklarına bile durumu söyleyip söylememekte tereddüt ede ede evine geldi. Evinin kapısından içeriye girince, Hızır Aleyhisselâm ile Hacı Bektâş-ı Velî Hazretlerini misafir odasında oturduklarını gördü. Rahat bir nefes aldı. içinden dua etti” Sana şükürler olsum Rabbİm” dedi.

Heyecan ile selam vererek odaya girdi. Elindeki kavunu getirip ortaya koydu. Hemen onların mübarek ellerini öptü. Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri, heybelerindeki iki kavunu da Bostancı Babaya vererek:
-Kavunları kes de yiyelim, dedi.
Bostancı Baba kavunları kesti. Bir kısmını ailesine gönderdi, bir kısmını da misafirlerine ikram etti. Kavunları birlikte yediler, Cenab-ı Allah’a şükür ettiler ve ellerini yıkadılar. Bostancı Baba daha fazla sabredemedi ve sordu:
-Efendiler!
Size kim derler?
Bu fakire himmet edin?
Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri;
-Bana Bektâş-ı Velî derler. Bu azize ise Hızır Aleyhisselâm derler, dedi.

Daha sonra Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri Bostancı Babayı yanına çağırdı. Onun gözlerini sığayıp, sırtını sıvazladı. Ona hayır dualar etti.

Sonra Hızır Aleyhisselâm ile Hacı Bektâş-ı Velî Hazretleri Bostancı Babaya veda edip evden çıktılar. Kapının önünde İkisi de kayboluverdi. “Velilerin bir nazarı kimyadır. Kara taş, nazar ile yakut olur”
O anda Hacı Bektaşi veli hazretlerinin yüce himmetleriyle Bostancı Baba velilerin arasına katıldı. Bostancı Babanın kalp gözü açıldı. Manevi derecelere yükseldi.

Hacı Bektâş-ı Veli hazretleri, 1338 (H. 738) tarihinde de Kırşehir’e yakın bir yerde vefat etti.

Kaynak :Dipnot – İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/320-322

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

İyilik…Ve Ekmek veren eli kesen baba………

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2019

İyilik…Ve Ekmek veren eli kesen baba………

Şiddetli bir kıtlık hüküm sürmekte idi. Açlıktan kıvranan halk dilenciliğe başlamak zorunda kalmıştı, İşte bu sırada zengin bir adamın bir üvey kızı vardı. Zengin adam bu üvey kızını evinde bir esir gibi çalıştırır ve ona etmedik eziyet bırakmazdı.

Bir gün kızcağız evde ekmek pişirirken eve bir dilenci geldi, kendisinden bir miktar ekmek istedi. Üvey babasından haddinden fazla korkan kız, Allah’tan daha fazla korkuyordu ki adama iki parça ekmek verdi. Dilenci sevinçle ekmeği alıp giderken kızın babalığı da eve geldi. Kıza:
-Ekmeği sen mi verdin ?, diye sordu.
Kız kendisinn verdiğini söyleyince de, adam kıza Öyle eziyetler etti ki, ne yaptı ise tatmin olmayıp elini kesip sokağa attı.
Kızı tanıyanlar, ona bir iki sene baktılarsa da, olacak gibi değildi. Kız millete yük olmaktan bıkmıştı. Çalışacak bir iş de bulamadığından dilenmeye karar verdi. Kendisini tanımayan bir diyara gidip ıkına – sıkına bir evin kapıcını çaldı. Evi açan bir erkekti. Kız, gayet mahcup bir vaziyette:
-Allah rızası için bana yardım eder misiniz? dedi. Adam o yaşta dilenen kıza acımıştı. Dikkatli dikkatli kızın yüzüne bakmaya başlayınca kız gerisin geriye döndü. Kız bu zamana kadar nereye gitse, herkes hırsızlık yapmış da eli kesilmiş sanarak bir işi güvenmedikleri gibi iyilik de yapmak istemiyorlardı. Kızcağız o adamı da aynı fikirde sanmıştı. Fakat kız daha kapıdan uzaklaşmadan adam arkasından seslendi. Çaresiz kalan kızcağız ne diyecek diye geri dönmüştü. Adam ona kimsesi olup olmadığını sordu. Kız yaşlı gözlerle kimsesinin olmadığını söyleyince de, adam kıza evlenmek teklif etti. Adam kızın elinin kesik olduğunun farkına varmamıştı. Yaşı kemâle ermiş olan kız hemen evliliği kabul etti.

Düğün merasimi yapıldı, nikâhları kıyıldı, zifaf gecesi beraber yemek yiyorlardı. Adam iyice dikkat ettiğinde anladı ki, kız hep bir eliyle yemek yiyor. Ekmeği de aynı eliyle koparıyor yemeği de aynı eliyle yiyor, Kızın sıkıldığından bunu yaptığını sanan adam:
-Neden iki elinle yemiyorsun? diye sordu.
Kız o zamana kadar elinin kesik olduğunu belli etmemişti. Çünkü bıkmıştı el arasında dolaşıp durmaktan. Ne yapacağını şaşırdı. Elinin kesik olduğunu söylese belki de adam hırsızlık yaptığını sanarak evliliği terk edecek, meseleyi anlatsa belki de inandıramıyacak. Çok müşkül bir durumda kan- ter içinde kalan kıza Allah tarafından bir ilham geldi:

Kesik olan elini çıkar! Korkma, biz senin elini iade ettik»

deniyordu. Mütereddid bir halde eline bakan kız hakikaten elinin yerinde olduğunu görünce çok sevindi ve kendisini mahcup olmaktan kurtardığı için Allaha şükürler etti.

Evlilikleri mutlu bir şekilde devam ediyordu. Kadın, başından geçen hâdiseyi münasip bir şekilde kocasına anlatıp, o zamana kadar elinin çolak olduğunu ve o anda elinin Allah tarafından iade edildiğini söyleyerek, bunun da bir dilenciye ekmek verdiği için başına geldiğini söyledi.
Meseleyi hatırlayan adam:
-Senden o ekmeği alan fakir bendim, fakat Allaha hamdolsun ki, şimdi o fakirlikten kurtuldum, diyerek o da kendisini tanıttı.

İki kader arkadaşı, hayatlarını böyle sürdürürken bir gün yemek yiyecekleri bir sırada kapıları çalındı. Baktılar ki, üstü – başı perişan bir adam kapıya gelmiş bir parça ekmek istiyor. Kız onun kendisinin elini kesen babalığı olduğunu tanıyıp, kocasına da söyledi. Fakat onlar, hiç belli etmediler, ellerinden geldiği kadar ona iyilik ettiler ve mümkün mertebe gönlünü alıp gönderdiler.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/285-286.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hangi Tarikata Girilmelidir?

Posted by Site - Yönetici Ocak 24, 2019

Hangi Tarikata Girilmelidir?

Akıllı kişiye düşen, en salim olan tarikati tercih etmelidir.
Kıy-u kâl’dan (sözlerden- dedi kodu ve benzerî düşüncelerden) kaçınmalıdır.
Onların (gerçek tasavvuf ehlinin) şu sözlerinin üzerine bak ve üzerinde düşün:

-“Her zamanın bir takım adamları vardır. Ve her adamın makam ve hâli vardır!”

Yahûdî Meşrepli Sahte Şeyhler

Şeyh Ebû’l-Abbâs (k.s.) hazretleri buyurdular: Bu zamanın tasavvuf ehli sofu ve şeyhlerinden kim. zâlimlerin malını yer ve semâ (def çalıp söylemeye) tesir eder {ve bu işten tevbe etmezse) işte onda (o şeyh ve sofu’da) Yahudilikten bir dürtme (meşrep ve ahlak) vardır .

Semâ Ehli Şeyhler

Hâtemî (r.h.) buyurdular:
Bu zamanda semâ (okunan şeyleri dinlemek ve o tür meclislere gitmenin caiz olduğunu) Müslüman söyleyemez.
Sema işini yapan şeyhlere uyulmaz ve tabi olunmaz.
Sen bu zamanda müşahede ettin, gördün ve biliyorsun ki, dönme meclislerine (dönerek zikir yapanların meclislerine),
1-Tüysüz oğlanlar,
2- Eğlence ehli,
3- Dünya ehli,
4- Kadınlar,
5-Câhiller ve
6- Çocuklar hazır olmaktadırlar.

Dini Helak Eden Sahte Şeyhler

Bu (def çalıp söyleyen) şeyhlerin meclisinde hazır olmak gerçekten büyük bir âfettir. Muhakkak ki,
1- Onların kendileri (def çalıp söyleyen şeyhler),
2- Onlara karışmak,
3- Onların meclislerine gelenler,
4- O şeyhlerle sohbet etmek Öldürücü bir zehirdir.
Bu tür şeyhlerin meclislerinde hazır olmak kadar, sür’atlice insanın dinini helak edici hiçbir şey yoktur.

Şeytanın Tuzakları Şeyhler

Muhakkak ki semâ ehli olan şeyhler (def çalıp, dönen ve müritlerini ayağa kaldırıp raks ettiren şeyhler) şeytanın hile ve tuzaklarıdırlar.

Tarikat arayan bir Müslüman kardeşim şunlara dikkat etmelidir.

1. En sağlam,
2. En sahih,
3. En faydalı,
4. Dünyevî ve şahsî çıkarlardan uzak,
5. Kİtab ve sünnete en uygun,
6. Ehl-i sünne’t ve’l-cemaat’e en bağlı,
7. İlim ile irfanı birleştiren,
8. İslâm ve Kur’ân-t kerime hizmeti vazife edinen,
9. Şerîat-i Garra-i Ahmediyye’nin reşv ü neması için çalışan,
10. Şeyhi mürşid-İ kâmil olan,
11. Mürşid-i zamanın müceddidi olan,
12. Varisi Muhammedi olan,
13. İnkıta’a uğramamış olan tarikat-İ âliye-yi Muhammeddiyye’yi),Ara bul ve tercih et.

Allâhü Teâlâ hazretlerinin sana zamanın mürşid-i kâmilini bulmayı nasip etmesi için her gün beş vakit namazdan sonra dua et!

İlim ve Kur”ân talebelerine sadakalar ver.Çünkü bu sırf aramakla bulunmaz.

Kaynak ; İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/259.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hikaye ( İhlas – Niyet ) Geyiklerin Adem a.s`ı Ziyaret etmesi.

Posted by Site - Yönetici Ekim 21, 2018

Hikaye ( İhlas – Niyet ) Geyiklerin Adem a.s`ı Ziyaret etmesi.

Adem Aleyhisselâm, yeryüzüne indirildiğinde, çölün, ovaların ve dağların vahşî hayvanları onun ziyaretine geldiler.

Her biri (kendi lisân-ı haliyle) Adem Aleyhisselâm’a selâm verdiler.
Adem Aleyhisselâm’ı ziyaret ettiler.
Adem Aleyhisselâm da hayvan cinslerinin her birine kendi cinslerine yakışır bir şekilde dua etti.

Derken, Geyiklerden bir taife (bölük) geldi.
Adem Aleyhisselâm onlara dua etti.
Onların sırtlarını sıvazladı.
O andan itibaren onlardan misk kesesi zahir oldu.
Diğerleri bunu görünce sordular:
-“Nereden bu?” Onla rda dediler ki;
-“Bizler “Safıyyullah” (Adem Aleyhisselâm’ı) ziyaret ettik!
O da bize dua etti. Sırtımızı sıvazladı…”
Bunun üzerine diğerleri de koştular.
Adem Aleyhisselâm’a geldiler.
Adem Aleyhisselâm, onlara da dua etti. Onların sırtlarını eliyle mesnetti. Lakin onlarda bundan (misk kesesinden) hiçbir şey zahir olmadı…

Bunun üzerine bunlar diğerlerine;
-“Biz de sizin yaptığınız gibi yaptık! Sizde olduğu gibi bizde hiçbir şeyin belirdiğini görmedik” dediler. Onlarda:
-“Sizin ameliniz (sizin Allah’ın peygamberini ziyaret etmeniz) kardeşlerinizin (diğer geyiklerin) nail oldukları keramete nail olmak içindi… Onların ise amelleri sadece Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsı içindi. Bütün çıkar şaibelerinden uzaktı….” Dediler.

Bu misk kesesi, o geyiklerden ve kıyamete kadar yeryüzüne gelecek olan, onların nesillerinden hep zahir oldu.

Bu kıssadan zahir oldu ki mahlûkat ancak, yapa geldikleri şeylerle mükâfat görür (veya ceza alırlar).
Ceza (ve mükâfat) elbette lazımdır.
Cezanın da elbette amelin cinsinden olması gerekir.
Biz Allâhü Teâlâ hazretlerinden üzerimizde tembelliği defetmesini ve ayak kaymalarını kaldırmasını isteriz!
Amin

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/243.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Adem, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hikâye – Tûri Sina Gününde Mûsâ a.s.

Posted by Site - Yönetici Ekim 17, 2018

Ey Mûsâ! Ben, beni zikredenle otururum!

Rivayet olundu:
Allâhü Teâlâ hazretleri. Mûsâ Aleyhisselâm ile kelâm buyurduğu “Tur günü” Mûsâ Aleyhisselâmşın üzerinde, yünden yapılmış, öd ağacıyla buhurlanmiş bir cübbe vardı. Ortasından liften bir şerit ile bağlanmıştı. Kendisi de dağın üzerinde ayakta durdu. Sırtını dağın kayalarından birine dayandırmıştı.
Allâhü Teâlâ hazretleri kendisine buyurdu:
-“Ey Mûsâ!
Seni öyle bir makama oturttum ki, senden önce hiçbir kimse o makama oturmadığı gibi; senden sonra da hiçbir kimse o maka oturmayacaktır. Seni kurtarmış bir halde yaklaştırdım!”
Mûsâ Aleyhisselâm, sordu:
-“Ya Rabbi!
Beni neden bu makama getirdin?”
Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu:
-“Senin tevâzuundan ey Mûsâ!”
Mûsâ Aleyhisselâm, Rabbinin kelâmının lezzetini işitince, nida etti:
-“Ya ilâhî!
(Sen) yakın mısın? Fısıltı halinde konuşayım? Yoksa uzak mısın? Nida (yüksek sesle bağırarak) sesli mi konuşayım?” Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu:
-“Ey Mûsâ! Ben, beni zikredenle otururum!”
.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/228.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Musa, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Yahudilerin Buzağıya Tapma Hikâyesi ve Raks Etmeleri.

Posted by Site - Yönetici Ekim 16, 2018

Yahudilerin Buzağıya Tapma Hikâyesi ve Raks Etmeleri.

Bu şöyle oldu:
Mûsâ Aleyhisselâm, kavmine otuz gün dağda kalacağını vaad etti. Mûsâ Aleyhisselâm’ın gelmesi gecikince; Sâmiri, onlara dedi ki – Sâmirî , Sâmire denilen bir beldedendi. Ve Sâmirî Yahudiler tarafından sözü dinlenen ve itaat olunan bir kişiydi. Mûsâ Aleyhisselâm’ın kavmindendi. (İşte bu Sâmiri Yahudilere:)
-“Siz, Firavunun kavminin süs eşyalarının (altın ve gümüşten imâl edilen takılarını) aldınız. Bundan dolayı, Allâhü Teâlâ hazretleri de sizi cezalandırdı. Mûsâ Aleyhisselâm’i sizden men etti (ve sizden aldı)…”

(Yahudiler sordular:
-“Ne edelim?” Sâmiri;)
-“O altın ve gümüş takıları getirin; ben onları yakayım; belki Allâhü Teâlâ hazretleri, Mûsâ Aleyhisselâmi yine bize gönderir!” dedi.
Veya Yahudiler, Sâmiri’nin başına toplandılar ve ondan (kendilerine) bir ilâh yapmasını istediler.
Daha önce. Sığır putlarına tapan Amâlikalıları gördükleri zamandan itibaren Yahudilerin içinde, sığıra tapmaya karşı bir meyil ve istek vardı.
Bu hadise, İsrail oğullarının nehri geçmelerinden sonra olmuştu.
Bunun kıssası daha önce geçti.
Sâmirî (bütün Yahudilerin elinde olan) süs eşyalarını topladıktan sonra ateşte eritti.
O eritilen altın ve gümüşlerden Yahudilere bir buzağı yaptı. Çünkü onu eritti. Yapmış olduğu buzağı heykelinin ağzına, Cebrail Aleyhisselâm’ın atının ayaklarının izinden bir toprak koydu. Bu at, (Hayat atı) idi. O at, ayaklarını bir yere koyduğunda orası mutlaka canlanır ve yeşillenirdi.
Sâmiri bu toprağı (Cebrail Aleyhisselâm’ın atının bastığı yerin toprağını) denizin yarılma anında (görüp) almıştı.
Veya Mûsâ Aleyhisselâm’ın Tur dağına yönelmesi anında (Cebrail Aleyhisselâm’m atının bastığı yerlerin canlandığını görmüş ve onun acâib bir şey olduğunu sezerek) almıştı.
Sâmiri, Cebrail Aleyhisselâm’ın atının ayak izlerini heykel olarak yapmış olduğu buzağının ağzına koyunca, buzağı et ve kana dönüştü. Kendisinde bir böğürme işitildi. Hareket etti. Yürüdü.

Sâmirî, (bu hadiseyi şaşkın şaşkın seyreden Yahudilere) seslendi:
-“İşte bu sizin ilâhınız ve Musa’nın ilâhıdır!” dedi.
Bütün Yahudiler hemen o buzağıya taptılar.

Altıyüzbin (600,000) kişiden sadece on iki bin (12.000) kişi tapmadı.

Denildi ki:
Bu buzağı heykelini (Sâmirî) içi boş olarak yaptı. Ve içine husûsî şekilde tüpler yerleştirdi. Ve bu heykeli de rüzgarın eseceği yere koydu. Rüzgar bu tüplere giriyordu. Ve böylece o tüplerden buzağının seslerine benzeyen husûsî bir ses çıkıyordu. İsrail oğullan, onun böğüren canlı bir buzağı olduğu vehmine kapıldılar.
Onun çevresinde horun teptiler yani raks ettiler.

Raks ve Coşmak

Kurtubî hazretleri , Turtûşî (r.h.) hazretlerinden naklettiler.

Kendisine soruldu:
-“Bir kavim (bir topluluk), bir yerde toplanıyorlar. Kur’ân-ı kerimden bir şeyler okuyorlar. Sonra da, onların söyleyeni kendilerine şiir (ilâhî, kasîde, na’t ve benzeri) şeyler söylüyor. Raksediyorlar. Coşuyorlar, Def çalıyorlar ve (yollarının büyüklerini) medhediyorIar…(Ney ve kaval gibi aletleri üflüyorlar Böyle bir toplulukla hazır olmak ve onlarla beraber olmak helal mi değil mi?”

Tarsûsî (r.h.) hazretleri buyurdular:
-“(Böyle yapan sevap ve ibâdet niyetiyle def çalan, methiyeler okuyan ve coşan) sofiyyenin yolu,
1- Betâlet (boş şeylerle meşgul olmak),
2- Cehalet ve,
3- Dalâlettir. (Yani sapıklıktır…)
islâm dini, Allah’ın kitabı (Kur’ân-ı kerim) ve Resûlüllah (s.a.v.) hazretlerinin sünnetinden başka bir şey değildir.
(Sevap adına) raksetmek ve kendinden geçmeyi (coşmayı), ilk ihdas eden (dünya tarihinde ilk uyduran) kişi Sâmiri’nin arkadaşlarıdır. (Sâmirfnin yapmış olduğu buzağıya tapan Yahudîlerdir…)

Onlar, buzağı sesi gibi böğürmesi olan buzağı heykelinden bir ceset edindikleri zaman; ayağa kalktılar ve onun çevresinde raksetmeye başladılar. Ve kendilerinden geçtiler. İşte bu (raksetmek ve kendinden geçip coşmak) kâfirlerin dinidir. Buzağıya tapan müşrik Yahudilerin dinidir .( Hayâtü’l-Hayevânü’l-Kübrâ: c. 1, s. 458, Demirî )

Raks ve Ashâb?

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ve ashabı ise (hâşâ raksetmek, kendinden geçmek ve coşmak şöyle dursun), onlar, başlarında uçacak kuş varmışçasına vakar ve sükûnetle otururlardı. ( Hayâtü’l-Hayevânü’l-Kübrâ: c.1, s. 458, Demirî)

Raksedenlerin Yerleri?

Sultan ve sultanın naibine (idarecilerine) gereken vazife, (def çalarak rakseden, oynayan, coşan ve kendisinden geçenlerin) mescidlerde hazır olmalarına ve başka yerlerde toplanmalarına mâni olmaktır .
Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kişiye, onların meclisinde hazır olmak helâl değildir. Onların bâtıl işlerinde onlara yardım etmesi kesinlikle helâl değildir .

Bu gün inkıtâya uğrayan tarikatların câhil halkı kendisine çekmek ve cezb etmek için, def çalmak, kendi şeyhlerinin medhiyyelerini okumak, raksetmek, dönmek, coşmak ve benzeri islâm dışı, Kur’ân-ı kerim ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnetiyle ilgisi olmayan sapık faaliyetler içinde oldukları bir vakıadır.
Ve işin kötüsü bu sahte şeyhler, “Çırağlık” adı altında halktan aynî ve nakdî yardımlar toplayarak bu İşlerini devam ettirmektedirler.

Halkın çoğu onlara zekat ve sadakalarını vermektedir.
Halkın bunlara yapmış olduğu yardım da haramdır.

Günümüzde inkıtâya uğrayan tarikatları takip ettiklerini söyleyen kişilerin tek sermâyeleri, def çalmak, medhiyye okumak, raksetmek, yılan tutmak, yalan-yanlış muska yazmaktır.

Bu tür İnsanların âkibeti de gerçekten çok kötüdür.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/244-248

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Musa, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Muhammed Hâdimî Hazretleri – Büyük Evliya.

Posted by Site - Yönetici Şubat 5, 2018

Muhammed Hâdimî Hazretleri – Büyük Evliya.

Muhammed Hâdimî Hazretleri. Efendimizin (s.a.v.) yüce ruhâniyetiyle görüşüp. kendilerinden bilgi ve irfan almışlardır.

Imam-ı Birgivî Hazretleri’nin “Tarikat- Muhammediyye” isimli kitabına şerh yazarken, ihtiyaç duyduğu zaman “tayyı mekan” kerametiyle Medine-i Münevvereye gidip, Efendimizin yüce ruhâniyetinden yardım istemişlerdir.

Osmanlı Padişahlarından Birinci Mahmud, yıllarca Medine’de Harem muhafızlığı görevinde bulunan Hacı Beşir Ağa’ya; (bu zatın kabri. Istanbulda, Eyyûb Sultan (r.a.) hazretlerinin naziresinde ve hemen caminin giriş kapısındadır} Harem-i şerifte kaldığın zaman içerisinde fevkalâde bir hadise görüp görmediğini sorar. Harem-i Şerifin eski emniyet âmiri Beşir Ağa başından geçen bir hadiseyi Padişaha, şöyle anlatır.

“-Ravza-i Mutahharedeki, Cibril (Cebrail) kapısı bazı geceler seher vakti kendiliğinden açılır, fakat içeriye kimsenin girdiğini görmezdim. Bir defasında kararımı verdim, bu gece sahaba kadar uyanık kalacak ne pahasına olursa olsun gelenin kim olduğunu öğrenecektim. 0 gece kapı yine açıldı. Hemen kapıya koştum, içeriye bir zât girdi.

Heyecan ile;Kimsin? diye sordum.” 0 zât:
Konya’nın Hâdimî kazasından Muhammed Hadimî’yim,” diye cevap verdi. -“Ziyaret sebebin nedir?”
İmam-i Birgivî Hazretlerinin; “Tarikât-ı Muhammediyye’ isimli kitabına bir şerh yazıyorum. Şüphe ettiğim bazı yerleri Rasûlullah’ın bizzat kendisinden öğrenmeye geldim.”

Kendisini odama götürdüm. Sohbet ettik. Bir müddet yanımda kaldıktan sonra kibar bir şekilde izin istediler:
“Beşir Ağa! Müsâde ederseniz gidip biraz çalışayım?” Ben de;
Hay! Hay! Gidin çalışın, dedim ve Sabah namazından sonra yine odama teşrif ediniz, diye rica ettim.” 0:
Memleketimde imamlık vazifem var! Bana izin ver… ” dedi ve ayrılıp gitti. Birinci Mahmud heyecan ile sordu: –0 zâtı bir daha gördün mü?”
Evet Efendim! Bundan sonra da arada sırada gelirdi, kendisiyle çok görüştüm.” Padişah, yine hayretle sorar: -“0 zâtı görsen tanır mısın?” -“Tanırım.”

Padişah bu hadisenin doğruluğunu öğrenmek için, Muhammed Hadîmî hazretlerine benzeyen kişileri tesbit etti. Memleketin bir çok âlimleri ile beraber Muhammed Hadimi Hazretlerini de İstanbul’a davet etti. Hadimi Hazretlerine benzeyen kişiler toplandı.
Sonra Hacı Beşir’i çağırarak gelen topluluğu ona gösterdi.
Bunların içinde Hadîmî hangisidir?” diye sordu.
Hacı Beşir Ağa o kadar topluluk içinde Muhammed Hadimi Hazretlerini tanıyarak yanına gitti.
Hoşgeldiniz Hoca!” deyip Muhammed Hâdimî Hazretlerinin mübarek ellerini öptü.” Padişah ve orada bulunan bütün devlet erkânı da hâdisenin doğruluğuna inandılar. Hızır Aleyhisselâm” isimli eserime bakınız, Mütercim.

Bu konuda İmam Buhârî hazretlerinin. Askalânî hazretlerinin ve bir çok âlimin hikâyeleri vardır. Bu şekilde bir Çok evliya ve âlim Efendimiz {s.a.v.) hazretlerinin ruhâyetinden ilim ve irfan almışlardır….

“Dİvân-ı Sâlihîn” de, Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle manevî olarak görüşürler…
İslâm’ın edep, terbiye, hayatından yoksun, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnetinden uzak ve şeriat dışı yaşayan ve işin ehli olamayan bazı zındıkların, bu işi sû-i istimal ederek; “istedikleri ân Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle görüştüğünü ve ona fetva danıştığını…” iddia etmelerine de kulak vermemek lazım.Bu konuda ileri ve geri konuşanlar çok… Mütercim

İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri:8/50.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Erbein – Çile – Çilehane Nedir Nedemektir ?

Posted by Site - Yönetici Ocak 18, 2018

Erbein – Çile – Çilehane Nedir Nedemektir ?

Erbeîn” veya daha yaygın ismiyle “Çile” bir kişinin kırk gün, insanlardan uzak bir şekilde, bütün madde alemiyle alâkasını kesip, sadece Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsı, Ailâhü Teâlâ hazretlerine ibâdet etmek niyetiyle tenhâ bir köşeye çekilmesidir.

İnsanların Allâhü Teâlâ hazretlerine yaklaşmak ve ibâdet İçin girdikleri makama “Çilehâne” veya “Halvethâne” denilirdi.

Gönül erleri bu halvethânelere girip orada Rabbine vasıl olmak ve Allah’ın rızâsını kazanmak için ibâdet ederlerdi.

Çile, Musa Aleyhisselâm’ın bu hadisesine ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin peygamberliğinden önce Hıra mağarasında uzlete çekilmesine dayanmaktadır….

Anadolu’nun bir çok yerlerinde çilehâne, halvethâne ve benzeri isimlerle anılan ibâdet mekânları vardır. Belki çevrenizde bu mübarek makamları görmüşünüzdür. Bizim köyde rahmetli dedelerimden kalma halvethâne var. Bizim köy yani Şanlıurfa ilinin Siverek ilçesinin Darağun köyü ki eskiden şehre üç saatlik uzaklıktaydı. Şu an köyde arası bir yol geçtiği için bu mesafe vasıta ile 10 dakikaya inmiştir…Köyümüz 20-30 hanelik küçük bir köydü. Köyün şehre uzaklığına rağmen rahmetli dedem Hacı Ali Efendi (r.h.) köyden uzak bir dağın içinde taştan bir halvethâne yapmıştı. Halvethânenin duvarları taş olduğu gibi tavan ve tabanı da taş idi. Ancak bir kişinin içinde namaz kılabileceği genişlikte olan bu halvethânede çile çekmek için Rabbine ibâdet ederlerdi. Rahmetli dedemin bir çok rençberleri, çoban ve çiftçileri vardı. Dünyevi işlerini onlar görürdü. Kendisi daha gençliğinde ibâdetine riya girmesin diye oraya köyden bile uzak bir mesafede olan halvethânesine gider… Bütün dünyadan uzaklaşarak Rabbinin rızâsını arardı… Kim bilir kendisinden önce de daha nice gönül erleri o halvethânede çile çekmişlerdi…

O halvethânede ihlas ile yapılan ibâdetlerin bereketiyle yıllar sonra rahmetli dedem doksan yaşlarında Râbıta-ı şerife ile müşerref oldu…

Köyüme her gidişimde o halvethâneye giderim. Manevî havasını teneffüs eder ve orada Allâhü Teâlâ hazretlerine İbâdet İçin çile çeken erenlerin zikir seslerini sanki duyar gibi olurum…
Çok duygulanırım…

Özellikle Kadirî, Rüfâî ve Şazelî gibi tarikatlarda çile’nin büyük bir yeri vardır. Bu inkıtaya uğrayan tarikatların sahte şeyhleri ve o şeyhlerin zavallı müritleri çile çekmek yerine “ÇİLLEK” (yani boğazına düşkün, yiyici takımı ve leziz, tatlı ve hoş yemekleri düşünen, tasavvufu dünyevî nazlarına alet eden, tarikatları para kazanma ocakları haline getiren kişiler) olmuşlardır. Mütercim.

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin şu hadis-i şeriflerinde olduğu gibi;

-“Kim kırk gün, Allâhü Teâlâ hazretlerine hâlis (ve muhlis) olursa, hikmetin kaynaklan (membaı fişkırıp) onun kalbinden dilinin üzerine zahir olur.”Kenzu’l-Ummâl: 5271

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/171.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Dağların Fazileti

Posted by Site - Yönetici Ocak 16, 2018

Dağların Fazileti

Çünkü yeryüzü dağlar olmadan istikrar edemezler. Hak Teâlâ hazretleri, yeryüzünü dağlarla sabit kıldı. (Ve yerin dengesini dağlarla sağladı…)
Dağlan, kendi katında bir hikmetle yeryüzüne kazık yaptı.
Emâneti dağlara arzetti . (Emâneti dağlara arzetmesi)
dağların;
1- Tesbit (sabit olmak),
2- Temekkün (yerleşmiş olmak),
3- Tefrid (fert ve tek olması),
4- Yüce ve yüksek olmalarındandır…
İşte bütün bu hususiyetlerinden dolayı dağlar, mekânların üzerine faziletli kılındı.
Dağlar, kelâm (ilâhî kelâmın tecelli etmesine) şâhidlik etme şerefine nail oldular.
Cemâl’in tecellisine taalluk ettiler.
Emânetler kendisine arz edildi.
Muhammedî sadrın şerhi (açılması) dağda oldu.
Mûsâ Aleyhisselâm’ın münâcaatı dağda oldu.
işte bundan, makamlarda fazilet ve faziletli kılınmanın var olduğu ortaya çıktı…

Allâhü Teâlâ hazretleri şöyle buyurdu:
-‘Değil mi ki biz arz’ı bir döşek yaptık, Ve dağları birer kazık…” en-Nebe1:

Ruhanîlerin Cemaati

Hazret-i Şeyh Üftâde el-Bursevî (k.s.) efendi buyurdular:

Cemaatlerin en hayırlısı ruhaniler cemaatidir. Ruhanilerin, cemaati ise dağlar boş yerlerdedir. Ruhanîlerin bir yerde toplandıklarının alâmeti ise, o yerin yeşilliğinin ve güzel görünümünün hiç gitmemesi yaz ve kış mevsimlerinde kayıp olmamasıdır.

Şeyh Üftâde (k.s.) buyurdular:

-“Biz dahi, ruhanîlerin toplanmaları üzerine bu dağa ve bu mekâna geldik!”

Bursaya Uğrayanlar

Bu fakir (Şeyh Allâme İmam İsmail Hakkı Bursevî k.s. hazretleri) derim ki:

Şeyh Üftâde (k.s.) hazretleri bu dağ ve mekân sözleriyle Bursa şehrinde bulunan, kendi yüce ve mükemmel olan zaviyesinin yerini kasdetti. Zaviyesi burada dağın eteğinde olup (halk) tarafından bilinmektedir. Şeyh Üftâde (k.s.) hazretlerinin zaviyesini ziyaret ettim ve onun (k.s.) hazretlerinin şehrin kalesinin içinde olan kabrini ziyaret ettim.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/174.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: