Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Edebiyat’ Category

Edebiyat ve Şiir, Tasavvufta Raks, Semâ, Teganni-Musiki

Posted by Site - Yönetici Şubat 21, 2012

muzik

Tasavvufta Raks, Semâ, Teganni-Musiki

Edebiyat, kelime ve kavram olarak Türkçe’mizde Tanzimat’tan (1860’lardan) sonra kullanılmaya başlanmış veya bu tarihten sonra giderek yaygınlaşmıştır. Ancak Divan edebiyatı tamamen nazımdan ibaret olduğu için, bu alanda şiir kelimesi tercih edilmekteydi.

Bugün de edebiyat daha mutlak bir ifade olarak kabul edilebilir. Hatta edebi eserler denildiğinde, şiirin dışındaki çalışmalar akla gelmektedir. Kısaca edebiyat, bir coğrafya veya milletin, bir devrin, bir sanat veya edebiyat mektebinin edebi mahsullerinin bütününe verilen isimdir, diyebiliriz. Şiirse bu bütünün bir cüz’ü, parçasıdır.

Sultanü’ş-şuara’ya göre “Şiir, daha çok tecrittir [/B](soyut), [B]mücerret sahillerinde kulaç atar. Nesirse müşahhasla, somut şeylerle meşguldür. Bir Batılı’ya (Valeri) göre, kaba bir his aleti olmak yerine, girift bir idrak cihazıdır…

“Mutlak hakikati (Allah’ı) arama işidir. Fevkalade sarp ve dolambaçlı, fakat kestirme ve imtiyazlı bir keçi yoludur. Oradan kalabalıklar değil, gözcüler, işaret memurları ve kılavuzlar geçer…

“Şiir beş duyumuzu kaynaştırıcı idrak ekseninde maddi-manevi bütün eşya ve hadiselerin maverasına-ötesine sıçramak isteyen, küstah ve başıboş kıvılcımlar mahrekidir…

“İlmin usûlünde tebliğ, şiirin usulünde ise telkin yer alır…

“Şiirde başlıca iki unsur vardır: His ve fikir.” (Necip Fazıl, Çile)

***

Şiir ve şairlerin faziletleri hakkında îrad buyurulan hadîs-i şeriflerden bazıları

İnne mine’l-beyâni sihran ve inne mine’ş-şi’ri hikemen.”
Manası: Beyan ve ifadeden bir kısmı, sihir etkisi yapar (büyüleyicidir). Şiirlerden bir kısmında da hikmetler vardır.

Lisânü’ş-şuarâi miftâhu’l-cenneti.”
Manası: Şairlerin dili, cennetin anahtarlarıdır.

Kulûbü’ş-şuarâi hazâinü’r-Rahmâni.
Manası: Şairlerin kalpleri, Rahmân olan Allâh’ın hazineleridir.

Allimû evlâdekümü’ş-şi’ra fe innehû yeftehu’z-zihne ve yûrisü’s-şecâate.
Manası: Çocuklarınıza şiiri öğretiniz; çünkü şiir, zihni açar ve cesaret verir.

İnne lillâhi künûzen fî tahti’l-Arşi ve mefâtîhuhâ elsinetü’ş-şuarâi.”
Manası: Allâh’ın, Arş’ın altında hazineleri vardır. Bu hazinelerin anahtarları da şairlerin dilleridir.

Teallemû mine’ş-şi’ri hikmeten ve emsâlehû.”
Manası: Şiirden hikmetli olanlarını ve benzerlerini (atasözleri-veciz ve güzel sözleri) öğreniniz. (Hadisler için bkz. Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, Meral Yayınları, İstanbul, 1972, II, 3-4)

***

ASR-I SAADET’TEN ÖNCE ŞİİR

İslâm’dan önce edebiyat özellikle şiir zirvede idi. Muallakât-ı seb‘a meşhurdur. Onun için Kur’an-ı Kerim de, her alanda olduğu gibi, edebi san’atlar açısından da zirvenin zirvesi olarak gelmiştir.

Muallakât-ı seb‘a: Muallak, alâka kökünden, ta‘lîk edilmiş, asılmış, asılı anlamına, muallakât ise bunun cem‘îsidir (çoğulu). Seb‘a da yedi demektir. İslâm’dan önceki Arap şairlerinin, beğenilip Ka‘be duvarına asılmış bulunan meşhur yedi kasîdesine bu ad verilmiştir.

***

PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) DÖNEMİNDE VE SONRASINDA ŞİİR

Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), müsbet yöndeki şiiri daima teşvik etmiştir. Mesela şair Hassan’ı (r.a.) duymayanımız yoktur. “Kaside-i Bürde” ve hikayesi de malum. O beyitlerin karşılığı olarak İki Cihan Serveri’nin (s.a.v.) verdiği Bürde’ye ister hediye deyin, isterse câize… Netice değişmez. Bilirsiniz, padişahlar da şairlere caizeler verirlerdi.

***

Şiirde mezmûm olan; kötülüğe, isyan ve inkâra sevk eden şair ve şiirlerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, her günahkâr yalancının (gerçeği ters yüz eden, günaha düşkün olanın) tepesine inerler. Bunlar (Şeytanlar) onlara (yalan-yanlış hırsızlıkla elde ettiklerini) duyduklarını anlatırlar ve onların çoğu yalancıdırlar. Şairlere gelince; onlara azgın-sapıklar uyar. Onların her sâhaya daldıklarını ve gerçekten hep yapamayacakları şeyleri söylediklerini görmüyor musun? Ve gerçekten onlar, yapmayacakları şeyleri söylüyorlar. Fakat bunlardan, ancak iman edip salih amelde bulunanlar, Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğratıldıktan sonra zafer kazananlar (intikamlarını alanlar) böyle değildir. O zulmedenler yakında hangi inkılab (değişim) ile sarsılacaklarını-devrilecekleri görecekler.” (Şuara sûresi, 221-227)

BUNA GÖRE DİNİMİZCE KABUL GÖREN VE GÖRMEYEN ŞAİRLER

Âyet-i kerimede görüldüğü üzere Cenab-ı Hak, önce şairlerin kötü özelliklerini ortaya koymuş, sonra da şu dört vasfı taşıyan şairleri bunlardan ayırmıştır. Peki bunlar kimlerdir:

1. İman sahibi olanlar.

2. Salih amel sahipleri.

3. Şiirlerinde tevhid, nübüvvet ve insanları Hakk’a davet edenler. Yani Allah’ı çokça zikredenler.

4. Dinlerini, mukaddesatlarını, şahsiyetlerini, manevi değerlerini hicvedenlere karşılık vermeleri dışında, hiç kimseyi hicvetmeyen-kötülemeyenler. Yani, zulme uğradıktan sonra öclerini alanlar da kötü şairler değildir. “Allah, çirkin sözün alenen söylenmesini sevmez; zulme uğrayanlardan olursa bu müstesna…” (Nisa sûresi, 148) buyurmuştur. Bu hususu teyit eden bir ayet-i celile de şöyledir: “Kim size karşı haddi aşarsa, siz de tıpkı onların haddi aşmaları kadar ona karşı koyun.” (Bakara sûresi, 194)

Ayetteki bu istisna ile Abdullah b. Revaha, Hassan b. Sabit, Ka’b b. Malik, Ka’b b. Züheyr (r.anhüm) gibi şairlerin kastedildiği tefsirlerde ifade edilmiştir. Çünkü bunlar şiirleriyle Kureyş kafirlerini hicvediyorlardı. Ka’b b. Malik’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Resûlüllah (s.a.v.) bana, ‘Kureyş’i hicvedin. Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizin onlara bu hicviniz, ok yağdırmadan daha çetindir.’ Hassan b. Sabite de hep, “Söyle, Ruhu’l-Kuds seninledir’ derdi.” (Tefsir-i Kebir, (Terc.), 17, 391)

Cinniler de mensûrdan çok manzûmdan (düz yazıdan değil şiirden) hoşlanırlar. Nitekim Abdülvehhab Şa’râni hazretleri, “Keşfü’l-Hicabi ve’r-Rân an Vechi Es’ileti’l-Cân” isimli eserlerinde, meseleleri kısaca nesir olarak ifade ettikten sonra nazım olarak daha geniş ve uzunca ele almışlardır.

***

OSMANLI’DA ŞİİR VE DİVAN EDEBİYATI

İlmi eserler müstesna hemen her alanda şiirin-nazmın, destanın hakimiyeti görülür ecdadımız Osmanlı’da. Hatta ilmi eserlerde de sıkça rastladığımız gibi, tamamen nazım olarak kaleme alınan kitaplar da vardır. Kasîde-i Nûniyye, Emâlî gibi…

Divan edebiyatında roman yoktu.” (Cemil Meriç). Neden? Çünkü romanda teşhir vardır. Osmanlı toplumu Müslüman bir toplumdur. İslam’da teşhir makbul değil merduttur. Vebali büyüktür. “Fâsık-ı mütecahir” (işlediği günühı ilan edip açıklamak) kavramının içine girer teşhircilik. Ama romanda da teşhir değil tebliğ-telkin, talim-terbiye esas alındığı takdirde niye olmasın..? Nitekim bu amaçla yazılmış romanlar da vardır.

***

TASAVVUFTA ŞİİR VE MUSİKİ

İslam’da şiir ve musiki ile ilgili iki ana görüş vardır. (Bkz. Kınalızade Ali Efendi, Ahlâk-ı Âlâî, Devlet ve Aile Ahlakı) Bunları İmam Gazali ve İmam Rabbani’nin (k. esrarahüma) görüşleri olarak, ya da tasavvufta Cehrî ve Hafî yolların görüşleri başlığı altında ele alabiliriz.

a) Zikr-i cehri ile alakadar olan yollarda şiir, şair ve musikinin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bunlar musiki ile ilgili birinci görüşü tercih etmişlerdir. Onlara göre, eğer şiir Allah’ı ve ahireti hatırlatıyorsa makbul, nefsani duyguları-arzuları kamçılıyorsa reddolunur. Mesela daha çok kavlî kerametleriyle meşhur olan Yunus Emre, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve emsallerinin şiirleri gibi…

b) Zikr-i hafi ile alakadar olan yollarda ise şiire bakış ve bu yolun büyükleri tarafından yapılan değerlendirmeler oldukça farklıdır. Onlar ikinci yolu tercih etmişlerdir. Yani şiirin, musikinin hiçbir türü ile ilgilenmemişlerdir. Mesela İlahi ve Mevlid’le ilgili İmam-ı Rabbani hazretlerinin Şah-ı Nakşibend hazretlerinden naklen verdiği cevap (mealen) çok dikkat çekicidir: ‘Bizim yolumuzun dışındaki büyükler bu gibi şeylerle meşgul olmuşlardır, red ve inkâr etmeyiz. Bizim yolumuzun büyükleri ise bunlarla meşgul olmamışlardır, kabul etmeyiz.’

Teganni, raks ve sema ile alakalı değerlendirmeleri de şöyledir:

Raks (mûsıkî refâkatinde yapılan düzenli hareket) ve semâ (dönmek), hakîkatte oyun ve eğlenceden ibârettir. Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmeyi tegannîden men için inzâl buyurmuştur:

İnsanlar arasında, (bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve bir eğlence için) boş lafa müşteri çıkan adam vardır.’ (Lokman sûresi, 6)

İbn Abbas’ın (r.a.) talebesi ve tabiînin büyüklerinden Mücâhid (r.a.) şöyle dedi:

Bu âyet-i kerimede geçen ‘lehve’l-hadîs’ yani boş laf, tegannîdir (şarkı, türkü söylemektir). Medârikte ise, ‘Lehve’l-hadis; kıssa, hikâye, yatsıdan sonraki (mâlâyani) konuşmalar ve şarkı-türkü söylemektir’ denilmiştir. İbn Abbas ve İbn Mes’ûd (r.anhüm), bunun mânâsının tegannî olduğuna dair yemin etmişlerdir.

O kimseler ki, yalancı şâhidlik etmezler” (Fürkan sûresi, 72) âyet-i kerimesini izah ederken Mücâhid (r.a.) şöyle demiştir: ‘Yani şarkı ve türkü söylenen yerlerde bulunmazlar.’

“İmam Hüdâ Ebû Mansûr Mâtürîdi’den (r.a.) nakledildiğine göre, şöyle demiştir:

Zamanımız kurrâlarından birine, tegannî ile Kur’an okurken, güzel okudun diyen kimse kâfir olur… Karısı kendisinden boş olur… Allah Teâlâ, onun hasenâtını, yani yaptığı iyilikleri iptal eder, hükümsüz kılar!”

“Ebû Nasriddebbûsî’nin bildirdiğine göre, Kaadı Zahîreddîn Harzemî (r.aleyh) şöyle demiştir: “Bir şarkıcıdan veya başka bir yerden şarkı ya da benzeri bir şey dinleyen, yahut başka bir haram iş gören kimse; bunu, inanarak veya inanmayarak güzel kabul etse, derhal mürted olur. Zira, dînin hükmünü bâtıl saymış olur. Dînin hükmünü bâtıl sayan bir kimsenin mü’min olmadığında bütün müctehidler ittifak etmişlerdir. Cenâb-ı Hakk, bu gibi şeylerden bizleri muhâfaza eylesin!

Tegannî’nin haram olduğuna dâir âyetler, hadisler ve fıkhî rivayetler o kadar çoktur ki, saymak zordur. Vaziyet anlatıldığı gibi olunca, bir şahsın, tegannînin mubah olduğuna dair nakledeceği mensuh (hükmü kalkmış) bir hadis veya şâz (hükümsüz) bir rivayete itibar edilmez. Zira hiçbir fakîh, hiçbir vakit tegannînin mubah olduğu hakkında fetvâ vermemiştir. Raksedip ayakları yere vurmayı câiz görmemiştir. Nitekim bunlar, İmâm Hümâm Ziyâeddîn Şâmî’nin, Mültakıyt isimli risâlesinde anlatılmıştır.

Sofiyyenin (tasavvuf erbâbının) amelleri, helâl ve haram mevzuunda senet değildir. Fakat onları ayıplayamayız da; mâzur görürüz. İşlerini Allah’a bırakınız.

Helâl ve haramı anlamakta, İmam Ebû Hanîfe, İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in (rahimehullah) kavilleri mûteberdir. Şiblî’nin ve Ebû Hüseyin Nûrî’nin (k.s.) amellerine bakılmaz.

Bugün, şeyhlerinin amellerinden başka bir şeye bakmayan ve kulak asmayan sofiyye, raks ve semâ’ı dinleri ve şerîatleri hâline getirmişlerdir. Şeyhlerinin amellerine istinad edip, onu, tâatları ve ibâdetleri olarak kabûl etmişlerdir. ‘Onlar öyle kimselerdir ki, dinlerini bir oyun bir eğlence haline getirmişlerdir...’ (A’râf sûresi, 51)

Yukarıdaki rivâyetlerden anlaşılmış oluyor ki; bir kimse, haram bir fiili güzel kabul ederse, İslâm zümresinden çıkar, mürted olur. Bunun üzerine, semâ ve raks meclisine tâ’zim etmenin (kabul ve tasvip ederek saygı göstermenin); hatta, onu ibâdet ve tâat hâline getirmenin şenâetini (fenalığını) düşünmek lâzımdır!..” (el-Mektubat, 1, 266)

***

Netice; şiirle meşgul olması gerekenlerin, bu dalda kabiliyet ve istidadı olanların, her şeyde ve her alanda olduğu gibi, kıstaslara/kriterlere riayet etmeleri, ölçüyü kaçırmamaları icap etmektedir.
***

GÜNÜMÜZDE ŞİİR VE MÜTEŞAİRLER

Hemen her sâhada olduğu gibi, günümüzde şiirin de şairin de ölçüsü kalmamıştır. Serbest nazım diye bir şey tutturulmuş, salkım-saçak bir şeyler üretilmeye çalışılıyor. Evet, şiirin de serbestisi vardır elbette. Ama ne olursa olsun, onun da bir kriteri olması gerekmez mi? Gerek ses ve gerekse mana yönüyle… Her neyse şiirle meşgul olmadığımıza göre, işin bu yönünü daha fazla kurcalamadan iki fıkra ile yetinelim.

Garip halleriyle meşhur olan şair Ali Rûhi Bey, klasik şiirin tabuta konulup defnedilmeye çalışıldığı ve serbest nazım ile şiir yazmanın moda olduğu devirlerde bir gün, eline geçen “Gülşen” mecmuasında, genç şairlerden birinin irili-ufaklı mısra‘larla bütün bir sahifeyi dolduran şiirini görüp merakla okur. Armudî istifi ile bu alışılmadık kelime yığınına, uzun uzun baktıktan sonra,

– Acâyip, der, bunlar üzüm salkımı; yazanlar da şair değil, manav olsa gerek!..

MÜTEŞAİR KİMDİR?

Namık Kemal bir edebiyat meclisinde ciddî bir münâkaşaya girmiş… Münâkaşa dönüp dolaşmış, dünyanın esasını teşkil eden ahlât-ı erbaa (Ahlât-ı erbaa, insan vücudundaki dört unsur demektir: Toprak, hava, su, ateş. Anâsır-ı erbaa da denir) bahsine gelmiştir. O devirlerde ahlât-ı erbaayı bilmeden şairlik iddialarında bulunmak düşünülemezdi. Mevzuyu herkes biliyor ve münâkaşa iyiden iyiye kızışıyordu. O sırada devrin müteşairânından (şair olmadığı halde şairmiş gibi geçinenlerinden) Diyarbakırlı Deli Nâim,

– Kemal Bey, Kemal Bey!.. diye sanki kendisinin de bu hususta önemli bir fikri varmış gibi ateşli ateşli bağırıp Namık Kemal’i susturur. Mecliste gözler ona çevrilmiş ve münâkaşa yeni bir hal alacak diye herkes pür-dikkat beklemeye başlamıştır. O sırada Nâim Efendi’nin gayet yumuşak bir sesle,

– Kuzum, ahlât-ı erbaa ne demektir? diye sorması üzerine Namık Kemal, bir şairden bu cehâlet ve densizliği görünce, hiddetle bağırmış;

– Dört kere halt etmektir!..

Kaynak : http://www.halisece.com

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Edebiyat, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Leave a Comment »

İşgâl dil’le başlar, gelir din’e dayanır

Posted by Site - Yönetici Mart 29, 2008

1463116_667529566603332_2001335489_n

İşgâl dil’le başlar, gelir din’e dayanır

Yazar Karakaya yabancı dil eğitimine el attığı yazısında, ‘orta zekâ sahibi bir Türk, dünyanın en zor dilini 6 ayda öğrenirken, 9 sene İngilizce okuyup derdini anlatamamak nedir?diye soruyor ve diyor ki:

Ama hesap başka!..

Maksat bize İngilizce öğretmek değil!”

Vakit yazarı Hasan Karakaya, emparyalist bir tuzak olduğuna kanaat getirdiği yabancı dil eğitimi meselesiyle ilgili şunları yazıyor:

Atalarımızdilüzerine epey söz etmişler… Meselâ, “Dil söyler saklanır, belâsını baş çekerdemişler!.. Meselâ,Dil ile düğümlenen, diş ile çözülmezdemişler!.. Şunu da demişler: “Dil, kılıçtan çabuk öldürür!

Ama, benim en çok hoşuma giden söz şu:Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez!

Bu sözlerin temelinde, insanlarıdikkatli konuşmaya sevkamacı yatıyor!.. Zaten, bu yüzden olsa gerek ki;Dil var bal getirir, dil var belâ!demişler!..

Evet, bütün bunlar fertler arasındaki ilişkileri iyiliğe ve güzelliğe kavuşturmak için söylenmiş sözler!..

Bu açıdan, hepsi de önemli, hepsi de altın değerindesözler!..
***

BİZE VERİRLER TALKINI!

Ama, bir deuluslararasıbir önemi vardilin!..

Dil deyip geçmeyin;

Milletlerarası ve medeniyetlerarası mücadelede, dilin çok büyük önemi ve etkisi var!..

Hatta, şunu söyleyebiliriz: “
Kültürel işgâller öncedille başlar, sonra dadine kadar uzanır!..

Geçenlerde yazmıştım;

Emperyalistdevletler, Türkiyeyeyerel dilveanadilde eğitimdayatmasında bulunurken, kendi ülkelerindeki okullarınbahçelerinde bilebaşka bir dil konuşulmasını yasaklıyorlar!..

Malûm, “
teneffüste bile Almanca dışında bir dil konuşulmasını yasakladığıiçin; bir okul,2 ayrı vakıftarafından ödüllendirilmişti!..

Önceki gün de, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi; nasılkoyu bir fundamantalist“, yani nasılbir köktendinciolduğunu, şu sözleriyle ortaya koydu:

Biz, farklı etnik unsurlardan oluşan, çok kültürlü bir İtalya istemiyoruz. Kültürümüz ve geleneklerimizle gurur duyuyoruz. Yabancıların bizim yasalarımıza ve yaşama tarzımıza uyum göstermelerini istiyoruz. Önceki gün televizyonda, İtalyan Komünistler Partisi Genel Başkanı Oliviero Diliberto’nun; okullarda birkaç yıla kadar öğrencilerin yarısının Müslümanlardan oluşacağından bahisle; Müslüman öğrencilere Kur’an-ı Kerim öğretilmesi biçimindeki öneriye karşı olmadığını söylediğini duyunca, tüylerim diken diken oldu. Biz buna karşıyız. Çok ırklı, çok kültürlü bir İtalya istemiyoruz.”
***

BURADAN İNGİLİZ TANKLARI MI GEÇTİ?

Peki; Almanya ve İtalya, hatta bütün Avrupa, böylesine bir tutuculukiçindeyken,bizlerne durumdayız… Bizler üzerinde nasıloyunlaroynanıyor veamaçları” ne?.. Millet olarak niçin bu hâllere düştük?.. İçinde bulunduğumuz;kompleks, yabancı hayranlığı ve yozlaşma süreci kendiliğinden mi oluştu, yoksasinsî bir stratejinin ürünü mü?..
Bütün bu soruların cevabını alabilmek için; bugün, sayın
Ahmet Kökdemiri misafir etmek istiyorum köşeme…

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi olan Yard. Doç. Dr. Ahmet Kökdemir, dil üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor…

Sayın Kökdemir,
medeniyetler mücadelesinde; dilin en etkili yol, ucuz ve kalıcı bir fetih vasıtası olduğunainananlardan!..

Samsun’da Çiftlik Caddesi’ne ne zaman çıksamdiyor;
Buradan İngiliz tankları mı geçti?diye sormaktan kendimi alamıyorum!..

Ve ilâve ediyor:

Esasen İngilizler gelse ve o tabelaları indirmelerini söylese; bizimkiler silahını kuşanır, yine de indirmez o tabelaları!.. İşte, böylesine dehşetli bir dil kuşatması altındayız!

İngilizce“nin, dünyayı nasıl birahtapotgibi sardığını anlatırken; Hindistan, Pakistan ve Bangladeşten örnek veriyor:
***

YA ÖĞRENDİLER, YA DOĞRANDILAR!

İngilizler, bu ülkede bir asır kadar kaldı… Ayrılalı da 50 küsur yıl oldu!.. Ama hâlâ resmî dillerinde İngilizce var!..

Peki, nasıl oldu bu?..

Oldu, çünkü; İngilizce bilmeyenleri kömür ocaklarında bile çalıştırmadılar!.. İngilizce’yi resmî dil ilan ettiler!.. Öğrenmeyenlerin parmaklarını, bileklerini kestiler, doğradılar!.. Bu ülkelerde böylece İngiliz kültürü hakim oldu!..
***

KOLEJLİ BAKAN VE BAŞBAKANLAR!

Dilin insanı ruhuna, kültürüne ve köküne döndürdüğünü bilen, bu inceliği keşfeden ve dünyada etkili olmak isteyen güçlerin bu yüzden 1700’lü tarihlerden itibaren Osmanlı topraklarındaokulaçmaya başladığını söyleyen Kökdemir, İngilizler‘in 1700’den 1848’e kadar 118 okul, ABDnin ise 1848‘den 1904e kadar 465 okul açtığını vurguluyor, “sonuçlarınıise şöyle açıklıyor:

Harput Amerikan Koleji, İstanbul Amerikan Kız Koleji, Merzifon Amerikan Koleji, Robert Koleji bunlardan bazılarıdır.

ABDnin Osmanlı topraklarındaki bu okullarında 1904’te okuyan toplam öğrenci sayısı ise 22 bin 867 idi!.. Birçok Türk aile veya Türk gibi görünenler, çocuklarını başka isimlerle bu okullarda okuttu!.. Bu okulları bitirenler; petrol şirketlerinin veya zengin Amerikan vakıflarının seçmesiyle ABD’ye gitti!..

Döndüklerinde; bu ülkede, ya başbakan, ya bakan, ya Merkez Bankası başkanı veya basının önemli yerlerinde görev aldı ve Türkiye’nin her meselesiyle ilgili ahkâm kesti!

Robert Kolejinin ilk binası için 60 bin dolar, ek binası için 35 bin dolar, mühendislik bölümleri için de 1.5 milyon dolar harcandığını dile getiren Kökdemir; bunun altındakihin oğlu hinliğide şöyle açıklıyor:

Kim başka bir milletin çocuklarını eğitmek için bu kadar masrafa girer?.. Bulgar ihtilâlini çıkarıp Balkanlar’ı kana bulayanlar Robert Koleji mezunlarıdır!.. O okullardan çıkanlar; Yunanistan’ı, Bulgaristan’ı devlet teşkilâtıyla örgütleyenler, İsrail’i kuranlardır!!!
***

AMAÇ, DİL ÖĞRETMEK DEĞİL!

Sayın Ahmet Kökdemir, devam ediyor sözlerine:

“Bugün ilkokuldan itibaren her yerde İngilizce var… Öğrenme değil!.. İsterseniz deneyelim. İlkokul 4’te başlıyor, üniversiteye kadar toplam 9 yıl İngilizce eğitimi veriliyor… Üniversitede öğrencilereAz buçuk İngilizce konuşabilecek var mı?diye soruyorum, yok!..

Bu işi çok iyi bilenler, “Orta zekâya sahip bir Türk, dünyanın istediği en zor dilini 6 ayda öğrenirdiyor!..

Buna göre 9 sene İngilizce görüp de meramımızı anlatamamak, hangi ifadeyle anlatılır?..

Ama hesap başka!..

Maksat bize İngilizce öğretmek değil. Öyle olsa, neden İngilizce kitapları Oxford Yayınevi’nden alıyoruz?.. Şimdi üniversitede 3-4 hoca yan yana gelsek, ilk, ortaokul, üniversite seviyesinde Türkçe kitabı yazamaz mıyız?
Üniversitelerin İngilizce Dili Edebiyatı bölümleri var. Her üniversiteden 3-4 hocayı yan yana getirseniz, çok rahatlıkla her sınıf için İngilizce kitabı yazarlar… Fakat maksat öğretmek değil. Ne kadar kazanacaklarının hesabını yapıyorlar.

16 milyon öğrencimiz var. En düşük rakamdan kitap 10 YTL. Hazırlık’ta 250’den 350 YTL’ye kadar kitap var… Türkiye’de 16 milyon öğrenci var. 10 YTL’den, yılda 160 milyon YTL’lik kitap satıyorlar.

Yani Oxford Yayınevine, yılda verdiğimiz parayla her yıl 10 vilayetimize orta ölçekli bir fabrika kurabiliyoruz.!”
***

“BU SES, ÇAN SESİ EVLÂDIM!”

Bu, olayınticarîboyutu!.. Bir de, “dinî” boyutu var ki, asıl düşündürücü olan taraf, burası!..

Adamlardiyor, sayın Kökdemir; “Bir taşla iki kuş birden vuruyor!

Peki, nasıl?..

Bir,İngilizce öğretmeyen kitaplarsatarak, para kazanıyorlar!..
İki, o kitaplar vasıtasıyla
misyonerlikyapıyorlar!..

Bir baba geldi yanımadiyor,Çıldıracağım!diye yakınıyordu!..

Kızı;Baba, Pazar günleri biz niye kiliseye gitmiyoruz?diye sormuş!..

O çocuk, elbette sorardiyor ve ekliyor:

Çünkü Oxford kitaplarında; Mr. Braun, Cek’le Mari’nin ellerinden tutuyor, kiliseye götürüyor!.. Parkta oturuyorlar!..

Cek’le Meri; “Baba bu neyin nesi?diyor… Braun, “Bu ses, çan sesi evlâdım. Pazar günü sizi kiliseye götüreceğim” cevabını veriyor!
Peki, bu kitap,
Oxford Yayınevinden değil de, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kökdemirin elinden çıksaydı nasıl olurdu?..

İşte, Kökdemir‘in cevabı:

O İngilizce kitabını ben yazarsam; Cek’leri, Meri’leri değil, bizim Ahmet’leri, Ayşe’leri alır, parka giderdim!.. Braun’un oturduğu banka, Ahmet Kökdemir oturur ve çocuklar, Baba bu ne?diye sorduklarında, şu karşılığı verirdim:

Bu ses, ezan sesidir evlâdım… O ezanlar ki, şehadetleri dinin temeli!..

Sonra da;

Gelin, şöyle şadırvana doğru ilerleyelim, kolları sıvayalım, hadi namaza da gidiverelimderdim!..

Evet, ben olsam böyle yazardım bu kitabı… Ama Oxford; hem İngilizce’yi öğretmiyor, hem öğretmediği dilden para kazanıyor, hem de kendi dinlerinin propagandasını yapıyor!.. Yani, bir taşla birkaç kuş birden vuruyorlar!
***

BU VAHŞETİ ANCAK DİL PAKLAR

Bir başka örnek olarak da,İsrail’deki bir TV kanalında düzenlenen yarışmayı gösteriyor sayın Kökdemir ve diyor ki:

Yarışmanın konusu İsrail’i dünya milletleri önünde iyi tanıtacak ve ona yönelecek birtakım sözleri, olumsuz tavırları anında bertaraf edecek yapıda kabiliyetli elemanlar yarışması!..

Güzel, etkili konuşmalı ve kavrayışı çok yüksek olmalı ki, ani sorularla bocalamasın, İsrail’i aklasın!..

İsrail’in yaptığı şu vahşeti hangi deterjan paklayabilir?..

Sadece dil!..

Bu kadar vahşeti temizleyecek deterjan henüz bulunmadı!..

Birinciye vaat edilen mükâfat külliyatlı para!.. Paranın dışında, ABD’ye gönderip, İsrail Büyükelçiliği’nde basın sözcülüğü görevi veriyorlar!.. Yaşı ne olursa olsun.

Dilin gücünü kavrayan her ülke bunlardan faydalanıyor. Ancak biz bu konularda başımız dara düşünce maalesef!!!
…………..
Nasıl; tesbit ve teşhisler
son derece çarpıcıdeğil mi?..

O halde, sayın Ahmet Kökdemirin son tesbitini aktaralım:

Dil, dehşetli bir güç!.. Dokunduğu yeri ya birleştirir, ya da kökünden koparır!

***

Şimdi, soralım kendimize;

Kök”lerimizden kopmamız, “dil”den kopmamızla mı başladı acaba?..

Sıra, galibadine geldi!..

Öyle ya, “bıçak yarasıgeçer;

Amadilin açtığı yarageçmez!..

Atalarımız; “dil, kılıçtan çabuk öldürür” derken, bunu mu kastediyordu acaba?..

Tabelâlar“, hâlimizi anlatmaya herhalde yeter!..

Kaynak: http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=146968,

29 Mart 2006

(Tashih ve düzenlemelerle Halis ECE)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Edebiyat, Güncel, Gündem, Güzel Sözler, Genel, Nasihat, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlginç | 1 Comment »

Ezan sesine hasret kalmak

Posted by Site - Yönetici Şubat 20, 2008

Ezan sesine hasret kalmak

Sen şanlı zamanların yüreğinden geçerek
Dedelerimin ruhlarını titreterek, emerek
Ondan bana, benden ona süzülerek giden ses
Târihlere başka bir öz, başka bir göz veren ses
Sen ey hazin, sen ey âlî uzun nefes…
Ey cihân
Ey dînin nurlu sesi, ey ulu ses, ey ezan!!!

Senin sesin gün doğmadan tan yerine yükselir
Tekkelerden, câmilerden îman aşkı ses verir
Bu ılık ses ümitlerin mâbedini ısıtır
Vicdanlara sükûn serper, fikirleri ışıtır
Senin sesin şâirlerin kaleminde inledi
Seni gençlik ihtiyarlık, seni varlık dinledi
Ey yurdumun müşfik sesi, ey İlâhî gün nefes
Ey dînimin canlı sesi, ey mukaddes nurlu ses
Ey hak sesi, insanlığı gürbüzleştir, gürleştir
Kanlıları kardeş eyle, cihanları birleştir
Ey ulu ses, ey ezan!.
.

Bu mısralar, İhsan Raif Hanım‘ın ezan başlıklı iki ayrı şiirine aittir. Paris‘te ezan sesine hasret kaldığı günlerde yazılmıştır.

Hakikatte ezan sesinin duyulmadığı bir yerde yaşamanın ağır yükü altında ezilmeden, ezana hasretlik ne demekmiş anlaşılamaz. Ecnebî diyarlarda insanlarımızın neden çabucak yitirildiğini ve eğer güçlü bir îmâna sahip değil ise, nasıl da heder edilmiş ömürlere sürüklendiklerini söylemeye hâcet var mı? Belki de bu yüzden duâlarımıza bir tekerleme hâlinde, “Rabbim! Ezânımızı dindirtme…” temennîleri süzülüp gelmiştir.

İhsan Raif Hanım’ın Paris’te dinlediği kilise çanları arasında aynı duâyı günlerce tekrarladığını duyar gibiyiz.

İhsan Raif Hanımefendi, Osmanlı vezirlerinden Köse Raif Paşa’nın kızıdır. Beyrut’ta doğmuş ve Paris’te vefat etmiştir. Bununla beraber daha sonra na‘şı İstanbul’a getirilip Rumelihisarı Kabristanı’na defnedilerek Boğaz’ın dâvûdî ezanlarıyla sıla hasretini giderecektir. Küçük yaşlardan itibaren Fransızca ve edebiyat dersleri alan İhsan Raif Hanım, edebiyat ve şiire sıcak alâka duyuyordu. Rıza Tevfik’in şiirleriyle karşılaştığında da sanatkâr rûhu onu şiir yazmaya sevk etti. Türk edebiyatının hece vezniyle yazan ilk kadın şâiri oldu. “Gözyaşları” adını verdiği şiir kitabı, daha ziyade muztarip gönlünün gözyaşlarıyla nemlenmiştir. “İstanbul” başlıklı şiirinde, bakınız bir şehri nasıl bir sevgi hisleriyle anıyor:

Yıllarca ağladım güldüm dizinde
Âşıkların sesi hep âh u zârdır
Gönüller çalkayan ak denizinde
Kocamış Bizans’ın gölgesi vardır

Canıma can katan ah İstanbul’um
Perişan hüsnüne âşık bir kulum
Hasretinle inler evli bir dulum
Gönlümde kanımın gür sesi vardır

İstanbul, ey garbın gizli beresi
Söyle aşk ilinin yolu neresi?
Akşam gurubunda Göksu Deresi
Kayıktan kayığa siner kabarır

Hüsnünü söylerler hep dilden dile
Âşıkların çekmiş nice bin çile
Göğsünde yetişen güllerde bile
Ezelî bir sevda kokusu vardır.

İstanbul’a ve ezan sesine hasret, henüz kırkdokuz yaşında iken gurbet ellerde hayata veda eden bu hanımefendinin vefat tarihi, 4 Nisan 1926’dır.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Edebiyat, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Şiir | 2 Comments »

Muhammed İkbal’in duası(Bal-i Cibril’den)

Posted by Site - Yönetici Ağustos 5, 2007

aaa111 copy

Muhammed İkbal’in duası(Bal-i Cibril’den)

DUA

Allahım, lütfunla, kereminle bu milletin ağacı yeşildir,
Senin kereminden bu millet bugün hâlâ yaşayabilmektedir!

Allahım, İslam milletine kıpırdanış, silkiniş imkanı bağışla,
Hz.Ali gönlü, Hz.Ebubekir sadakati ve ihlası bağışla!

Bu ümmetin ciğerine Muhammed aşkının okunu sapla,
Yeniden dünyaya hakim olma arzusu uyandır onlarda!

Öyle ki, senin gök kubbende daima parlak kalsın yıldızlar,
Senin dünyanda gecelerini ibadetle geçirenler selamette kalsınlar!

İslam gencine ciğer ateşi İslam’a hizmet harareti lûtfet,
Ona benim Peygamber aşkımı, derin görüşümü nasip et!

Benim gemimi içinde bulunduğu girdaptan kurtar,
Ona hızlı gitme gücü bağışla, yavaş gitmesinden kurtar!

Allahım, ölme yaşama sırlarını öğret bana,
Çünkü bütün bu kâinat senin ilmin içindedir daima.

Uykusuz gözlerim senin için yaşlıdır.
Senin için kalbimde dayanılmaz dertler saklıdır.

Sabahlara kadar feryat ve niyazlarım senin için,
Yalnızlığımda ve meclislerde yanıp yakılışlarım senin için.

Heyecanlarım, arzularım, burkuluşlarım senin için.
Umutlarım, aranmalarım hepsi, hepsi senin için.

[Bâl-i Cibril’den]

Pakistanlı Milli şair Muhammed İkbal.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Edebiyat, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şiir | Leave a Comment »

FETİH MARŞI

Posted by Site - Yönetici Ağustos 1, 2007

Fatih sultan

Fetih Marşı

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın?
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden….
Senin de destanını okuyalım ezberden…
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden…

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın…
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini…
Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır.
Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır.
Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!

Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın
Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.!

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin… Millet yürüyecek arkandan!
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan….

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın…

Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın?
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Arif Nihat Asya

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Edebiyat, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şiir | Etiketler: | Leave a Comment »

DERMANIMMI VAR !

Posted by Site - Yönetici Ağustos 1, 2007

 

DERMANIMMI VAR !

Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeye elde fermanım mı var
Azrail gelmiş de can talep eyler
Benim can vermeye dermanım mı var

Dirilirler dirilirler gelirler
Huzur-ı mahşerde divan dururlar
Harami var diye korku verirler
Benim ipek yüklü kervanım mı var

Er isen erliğin meydana getir
Kadir Mevlâ’m noksanımı sen yetir
Bana derler gam yükünü sen götür
Benim yük götürür dermanım mı var

Karac’oğlan der ki ismim öğerler
Ağı oldu yediğimiz şekerler
Güzel sever diye isnad ederler
Benim Hakk’dan özge sevdiğim mi var

Karacaoglan.

Posted in Edebiyat, Genel, Şiir | Leave a Comment »

Bir İrtica Ver Bana

Posted by Site - Yönetici Temmuz 18, 2007

Bİr İrtİca Ver Bana

Bir İrtica Ver Bana

Kuzum bakkal efendi,
Bir irtica ver bana.
Artık sabrım tükendi,
Bir irtica ver bana!

Dostlardan olsun ırak,
Sardı beni bir merak,
Şu naz etmeyi bırak,
Bir irtica ver bana!

Bulut mudur, kar mıdır?
Canlar yakan nar mıdır?
Bunun misli var mıdır?
Bir irtica ver bana!

Sen bahsetme hiç aftan,
Kimse anlamaz laftan,
Nane kokulu raf’tan,
Bir irtica ver bana!

Durmaz bilenir dişler,
Hep sarpa sardı işler,
Kurumadan yemişler,
Bir irtica ver bana!

Ben bu çölde bîkesim,
Kimseye gitmez sesim,
Bitmeden son nefesim,
Bir irtica ver bana!

Nice seneden beri,
Millet hep kaldı geri,
Üzme şu büyükleri, (!)
Bir irtica ver bana!

Kuş mu, ördek mi, kaz mı?
Türk mü, Arap mı, laz mı?
Hiç Allah’tan korkmaz mı?
Bir irtica ver bana!

Hayretteyim yine ben,
Hedef oldum kine ben,
Taş atmadan dîne ben,
Bir irtica ver bana!

Çarşaf mı, türban mı ne?
Deri mi, kurban mı ne?
Aklım karıştı yine,
Bir irtica ver bana!

Taş hayretinden titrer,
Bıktı artık kadın, er,
Üzme beni bu sefer,
Bir irtica ver bana!

Kâr etmez ne dedimse,
Çâre bilmiyor kimse,
Eğer Müslüman ise,
Bir irtica ver bana!..

Bitmedi kaç senedir,
Bu hortlak mıdır, nedir?
İnsaf et, artık getir,
Bir irtica ver bana!

Namaz, oruç ve hac mı?
Yoksa sakal mı, saç mı?
Devrimlere ilâç mı?
Bir irtica ver bana!

Düşlerime girdi hep,
Türban mı buna sebep?
Nerdedir insaf, edep?
Bir irtica ver bana!

Polis, asker taşlamam,
Şeytan ile kışlamam,
Dedemdir sütçü İmam,
Bir irtica ver bana!

Ciğerde delindi zâr,
Hep hicran, hep intizar,
Beni yutmadan mezar,
Bir irtica ver bana!

Ben yıkmam, ben yaparım,
Bal verir benim arım,
Hakkı üstün tutarım,
Bir irtica ver bana!

İtme kedere, gama,
Dağlar bindi arkama,
Çâre ise yarama,
Bir irtica ver bana!

Sen zannetme cin beni,
Üzersin niçin beni?
Hoşgör Hak için beni,
Bir irtica ver bana!..

Mustafa Necati BURSALI

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Edebiyat, Güncel, Gündem, Güzel Sözler, Genel, Mizah, Muhabbet, Türkiye, Şiir, İlginç | Etiketler: | 9 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: