Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

MARİFETNAME

 marifetname erzurumlu ibrahim hakkı hazretleri

MARİFETNAME

MARİFETNAME

Önsöz

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Sınırsız hamd, sayısız şükür, ebedî, senâ tek ve benzersiz olan Allah’a olsun. O, âlemlerin her işini, ezelî ilmiyle takdir edip, belirlemiştir. Cihanın görüntülerini, bitmez feyziyle tertip edip, tespit eylemiştir. Cihanın gül bahçesini, insan gülünün kokusuyla süslemiştir. Bütün cihanı insan için, insanı da kendisinin bilinmesi için var edip; eşyanın hakikatiyle mânâların inceliklerini hep insanda toplayıp, ortaya çıkarmıştır. İnsan ruhunu, “Câmi” ismine sûret yapmış, onu emânetlerin yüklenicisi ve sırların mahalli kılmıştır. Alemin bütününde olan nice bin hikmetine, âlimleri vâkıf eylemiştir. Cihan kitabının her bir harfinden, marifetinin belirtilerini mütalaa edenleri ârif eyleyip, gönül âlemine dalan kullarını, kendi huzurundaki Kâbe’de ibadet edici eylemiştir. Salavatların en faziletlisi, tahiyyatların en mükemmeli, teslimatların en güzeli, kâinatı efendisi, yaratıkların en şereflisi, varlıkların hülasası Peygamberimiz aleyhissalatüvesselam hazretlerinin en büyük ismine ve akl-i evvel olan en mükemmel ruhuna olsun ki; O, “Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım,” hitabıyle yüceltilmiştir. O, halkı cehalet karanlıklarından, hidayet nurlarına çıkarmıştır. Kendi nefsini bilen ümmeti, Hak bilgisini bulmuştur. Selam ve hürmet onun ashabına olsu ki, onlar, sözlerinde, işlerinde, imanlarında ve ahlakın her hususunda ona uyup, iman nuru ve irfan huzuruyla gönülleri dolmuştur. Allah’ın rızası, hepsinin üzerine olsun.

Bu hakir ve hakiki fakir İbrahim Hakkı, bu kitabı, aziz ve şerif mahdumu Seyyit Ahmet Naîmî için kaleme alıp, ona hitap eder ki: Allah, seni her iki cihanda aziz etsin. Öncelikle malum olsun ki, Hak Teala iki cihanı insanoğulları için ve insanoğullarını da ancak kendisini tanımaları için yarattığını cümleye duyurmuştur. Nitekim lûtuf ve keremiyle: “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim ve beni tanımaları için varlıkları yarattım,” buyurmuştur. Şu halde âlemin ve insanın yaratılmasından nihaî maksat ve yüce istek, Mevla’nın bilinmesidir. Bu ebedî devlet ve tükenmez saadet, her şeyden öncedir. Ancak bu, nefsini bilmeye bağlı olup, nefsini bilmek de bedeni bilmeye dayanır. Bedenin bilinmesi, âlemin bilinmesiyle olur. Alemin bilinmesi ise hakiki ilimlerledir. Bu sebepden dolayı bir miktar astronomi ve felsefeden alıp toplayarak, bir miktar anatomi ilminden devşirip seçerek, bir miktar da kalb ilmi ve irfandan iktibas edip ele alarak, bu güzel kitabı, Türk diline tercüme edip, bir mukaddime, üç kitap ve bir sonuç üzere telif ve tasnif ettim. Mukaddimesi, genil İslam bilgisi, dünya ve ahiret âlemlerinin özetidir. İlk kitap, âlemin durumu, eşyanın ve görüntülerin tafsilidir. İkinci kitap, şekiller bilgisi, bedenlerin terkibi ve insan nefsinin mahiyetidir. Üçüncü kitap, irfana ulaşma keyfiyeti, Allah’a varmanın hakikatıdır. Sonuç, âdap ve erkân bilgisi, dostların sohbeti, akrabalıklar ve komşuluklardır. Tertip ve tanzimi böyle yaptım ki, evvela mukaddimeden, açık âyetler ile sabit olan kâinatın acaip durumlarını özet olarak öğrenip, iki cihanın hallerinin garabetlerini yakinen bildikte; bütün bir itimatla tam itikat edip, cümlenin yaratıcısını ve düzenleyicisini bilesin. Büyüklük ve kudretini fikredip düşünesin. Bundan sonra birinci kitaptan Yaratıcının güzel sanatlarını âlemin ufukları içinde ayrıntılarıyle seyredip, cihanın sırlarına vâkıf oldukta; âlem insanın kabuğu, insan âlemin dili olduğunu bilip, cümleden âsûde olasın, kendi kendine gelesin. Bundan sonra ikinci kitaptan Yaratıcının kudretinin şaşırtıcılığını, kendi cisim ve canında toplu olarak görüp, büyük âlemde her ne varsa, hepsinin benzerini kendi vücudunda buldukta; vücudun bir küçük âlem olduğunu bilip, kendi nefsine gelesin. Nefisler âleminde, Mevla’yı temaşa kılasın ve kendi ruhunu, vücudunun ikliminin sultanı bilip, kadr ve kıymetine vâkıf olup, nefsi tanıma mertebesini bulasın; kendi âleminde sultan olasın. Bundan sonra üçüncü kitaptan kalblerin evirip çeviricisi Allah’ın acaip ilhamlarını, garip tasarruflarını, zat ve sıfatının kalblere yakınlığı, en büyük âlem olan gönülde kesin bilgiyle bilip, masivadan (Allah’dan başkalarından) âzat olup, her şeyi unutup, her şeyi çekip çevirici bir onu buldukta; vahdet, âlemine erip, o tek ve yegâne Allah’ın birliğini basiretinle katiyetle görüp, Allah’ı tanıma devletine eresin. Allah’a yakınlığın saadetini kesinlikle bilip, hududunu koruyup kollayarak, Hüda’nın yaratıklarına sevgi ve şefkatle, kalblerin sevgilisi oldukta; selametle toplumu gönlünce bulasın. Rahatla âlemin azizi olasın. Çünkü bu kitab-ı şerifte nizam, bu güzel üslup üzere tamam olup, alıcı gözüyle mütalaa edenleri, Mevla’nın âyetlerinin hakikatini bildirmiştir. Bu kitabın adı “MARİFETNAME” olup, bitiş tarihi: Binyüzyetmişe, yetmiştir. (1170 H./1756 M.)

Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın ansiklopedisi…(Sabır)

 

1-BÖLÜM:

İTABIN MUKADDİMESİ

Kur’an âyetleri ve Peygamber hadislerinin bildirdiği şekilde itimat ve itikat olunacak dinî hususlara ve kesinlikle ihtiyaç ola İslâm bilginlerinin görüşlerine göre; Arş’ın yaratılışının tertibini, Kürs’ü, Cennetleri, gökleri, yerleri, denizleri, ışıkları, kıyamet alâmetlerini, kıyametin hal ve durumlarını, cihanın harap oluşunu ve yokoluşunu, Rahman’a kavuşma âleminin (Ahiretin) ebediliğini dört bölümle tafsil eder.

BİRİNCİ BÖLÜM

Özet olarak âlemin yaratılış tertibini, Arş-ı Azam’ın büyüklüğünün keyfiyetini, Arş’ın taşıyıcılarını, o muhterem kürenin, çevresinde olan nehirleri, melekleri ve sair toplulukları ve altında olanr Kürs’ü, Sidre’yi, Levh-i Mahfuz’u ve Kalem’i altı madde ile beyan eder.

Birinci Madde:

Cihanın yaratıcısının, âlemde olan güzel sanatlarını derin derin düşünmeye sevkeden açık alâmetleri bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, Hak Teala bu âlemi, varlık ve birliğine alâmet edip, bütün eşyada, görecek gözü olanlara sanatını ortaya çıkarmakla hikmetinin hakikatlerini duyurmuştur. Kullarını, kendini tanıma hususunda rağbete getirmek için Kelam-ı Kadim’inde azametle şöyle buyurmuştur: (Burada yazılan âyetler, Kur’an’daki tertib üzerinedir.)

Bismillahirrahmanirrahim

“Hamd, âlemlerin Rabbine Mahsustur.” (1/2)¥

“Göklerin ve yerin hükümranlığının Allah’a ait olduğunu bilmez misin? Allah’dan başka dost ve yardımcınız yoktur.” (2/107)

“Allah, kendisinden başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır. Göklerde olan ve yerde ola ancak onundur. Onun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. Hükümdarlığı, gökleri ve yeri kaplamıştır, onların gözetmesi ona ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür.” (2/255)

“Şüphesiz gökte ve yerde hiçbir şey Allah’dan gizli kalmaz. Ana rahminde sizi, dilediği gibi şekillendirir. ondan başka tanrı yoktur. Güçlüdür, hakimdir.” (3/5-6)

“Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah’ındır. İşler Allah’a varacaktır. (3/109)

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır. onlar, ayakta iken, otururlarken, yan yatarlarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru,” derler. (3/190-191).

“Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah’ındır. Allah, her şeyi kuşatır.” (4/126)

“Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümdarlığı Allah’ındır. Dönüş onadır.” (5/18)

“Göklerin, yerin ve onlarda olanların hükümdarlığı Allah’ındır. Allah, her şeye kadirdir.” (5/120)

“Göklerin ve yerin Allah’ı, içinizi, dışınızı bilir, kazandıklarınızı da bilir.” (6/3)

“Gaybın anahtarları onun katındadır, onları ancak o bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık bir Kitap’dadır- ancak o bilir.” (6/59)

“Göklerde ve yerde olanlar onundur; hepsi ona boyun eğmiştir.” (30/26)

“Yakinen bilenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığını şöylece gösterdik.” (6/75)

“Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönelerek çevirdim, ben puta tapanlardan değilim.” (6/79)

“Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arşa hükmeden, gündüzü -durmadan kovalayan- gece ile bürüyen, güneşi, ayı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah’dır. Bilin ki, yaratma da, emir de onun hakkıdır. Alemlerin Rabbi olan Allah yücedir.”(7/56)

“Göklerin ve yerin hükümdarlığı elbette Allah’ındır. Dirilten ve öldüren odur. Allah’dan başka dost ve yardımcınız yoktur.” (9/116)

“Yerde ve gökte hiç bir zerre Allah’dan gizli değildir; bundan daha küçüğü veya daha büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitaptadır.” (10/61)

“Göklerde ve yerde olana bakın, de” (10/101)

“Göklerde ve yerde olan herşey Rahman’ın kulundan başka bir şey değildir. And olsun ki ilmi onları kuşatmış ve teker teker saymıştır.” (19/93-94)

“Eğer yerle gökte Allah’dan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.” (21/22)

“Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu durdururdu. Sonra biz, güneşi, ona delil kılıp yavaş yavaş kendimize çekmişizdir.” (25/45-46)

“Dağları yerinde donmuş sanırsın, oysa onlar bulutlar gibi geçerler. Bu herşeyi sağlam tutan Allah’ın işidir. Doğrusu o, yaptıklarınızdan haberdardır.” (27/88)

“Rüzgarı gönderip bulutları yürüten, oları gökte dilediği gibi yayan ve kısım kısım yığan Allah’dır. Artık sen de aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Allah’ın kullarından dilediğine verdiği yağmurla daha önceden kendilerine yağmur indirilmesinden ümitlerini kesmiş oldukları için onlar seviniverirler. Allah’ın rahmetinin belirtilerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphesiz ölüleri o diriltir, her şeye kadirdir.” (30/48-50)

“Allah’ın geceyi gündüze, gündüzü geceye kattığını, her biri belirli bir süreye doğru hareket edecek olan güneşi ve ayı buyruk altında tuttuğunu; Allah’ın yaptıklarınızdan haberdar olduğunu bilmez misin?” (31/29)

“Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah’dır. Ondan başka bir dost ve şefaatçiniz yoktur. Düşünmüyor musunuz?” (32/4)

“Hamd, göklerde olanlar ve yerde bulunanlar kendisinin olan Allah’a mahsustur. Hamd, ahirette de ona mahsustur. O, hakimdir, her şeyden haberdardır. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. o, merhametlidir, mağfiret sahibidir. Gaybı bilendir. Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar bile onun ilminin dışında değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de şüphesiz apaçık Kitaptadır.” (34/1-3)

“Doğrusu zeval bulmasın diye gökleri ve yeri tutan Allah’dır. Eğer onlar zevale uğrarsa ondan başka, and olsun ki, onları kimse tutamaz. O, şüphesiz halimdir, bağışlayıcıdır.” (35/41)

“Orada hurmalıklar ve üzüm bağları var ederiz, aralarında pınarlar fışkırtırız. Onu ve elleriyle yaptıklarının ürünlerini yesinler; şükretmezler mi? Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah münezzehtir. Onlara bir delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler. Onlara da bir delil: Soylarını dolu gemiyle taşımamız ve kendileri için bunun gibi daha nice binekler yaratmış olmamızdır.” (36/34-42)

“Gökleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; çünkü o, yaratan ve bilendir. Bir şeyi dilediği zaman, onun buyruğu sadece, o şeye: ‘Ol’ demektir, hemen olur. Her şeyin hükümranlığı elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah yücedir.” (36/81-83)

“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi, güçlüdür, çok bağışlayandır.” (38/66)

“Onlar, Allah’ı gereği gibi değerlendiremediler. Bütün yeryüzü, kıyamet günü onun avucundadır; gökler onun kudretiyle dürülmüş olacaktır. O, putperestlerin ortak koştuklarından yüce ve münezzehtir. (39/67)

“Sur’a üflenince, Allah’ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar baygın düşer. Sonra sura ir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar. Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır, kitap açılır, peygamberler ve şehitler getirilir ve onlara haksızlık yapılmadan, aralarında adaletle hüküm verilir. Her kişiye işlediği ödenir. Esasen Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir. inkar edenler, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıklarında kapıları açılır. Bekçileri onlara: “Size, içinizden, Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi?” derler. “Evet geldi,” derler. Lakin azap sözü inkarcıların aleyhine gerçekleşir. Onlara: “Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin; böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!” denir. rabblerine karşı gelmekten sakınanlar, bölük bölük cennete götürülürler. Oraya varıp da kapıları açıldığında, bekçileri onlara: “Selam size, hoş geldiniz! Temelli olarak buraya girin,” derler. Onlar: “Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere vâris kılan Allah’a hamdolsun. Cenette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!” derler. (39/68-74)

“Sizin içi yeri durak, göğü bina eden, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandıran Allah’dır. İşte Rabbiniz olan Alah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir.” (40/64)

“Dikkat edin; onlar Rabblerine kavuşmaktan şüphededirler; dikkat edin, Allah şüphesiz her şeyi bilgisiyle kuşatandır.” (41/54)

“Göklerin ve yerin yaratanı, size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu suretle çoğalmanızı ağlamıştır. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (42/11)

“Gökte de tanrı, yerde de tanrı odur. Hakim olan, her şeyi bilen odur. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek ona aittir. Ona döneceksiniz.” (43/84-85)

“Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık. Biz onları, ancak ve ancak gerektiği gibi yarattık. Ama insanların çoğu bilmezler.” (44/38-39)

“Övülmek, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Göklerde ve yerde azamet onundur. O, güçlüdür, hakimdir.” (45/36-37)

“Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. Doğrusu bunlarda düşünenler için dersler vardır.” (45/13)

“Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah’ın. Allah, bilendir, hakimdir.” (48/4)

“Göklerin ve yerin hükümralığı Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir.” (48/14)

“Göklerde ve yerde olan kimseler, her şeyi ondan isterler; o, her an kainatı tasarruf etmektedir. Öyleyse Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?” (55/29-30)

“Yeryüzünde bulunan her şey fanidir, ancak yüce ve cömert olan Allah’ın varlığı bakidir.” (55/29-30)

“Göklerde ve yerde olanlar Allah’ı tesbih ederler. O, güçlüdür, hakimdir. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur; diriltir, öldürür. O, her şeye kadidir. O, her şeyden öncedir, kendisinden sonra hiç bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı âşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O, her şeyi bilir. Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen odur. Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur. Bütün işler Allah’a döndürülür. Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar; o, kalblerde olanı bilendir.” (57/1-6)

“Göklerde olanları da, yerde olanları da Allah’ın bildiğini bilmez misin? Üç kişinin gizli bulunduğu yerde dördüncü mutlaka odur; bunlardan az veya çok, ne olursa olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü, işlediklerini onlara haber verir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.” (58/7)

“Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah’ı tesbih ederler. Hükümdarlık onundur, övülmek ona mahsustur. O, her şeye kadirdir.” (64/1)

“Gökleri ve eri gerektiği gibi yaratmıştır. Size şekil vermiş ve şeklinizi güzel yapmıştır. Dönüş onadır. Göklerde ve yerde olanları bilir; gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir; Allah, kalblerde olanı bilendir.” (64/3-4)

“Yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratan Allah’dır. Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve ilminin her şeyi kuşattığını bilmeniz için Allah’ın buyruğu bunar arasında iner durur.” (65/12)

“Hükümdarlık elinde olan Allah yücedir ve her şeye kadirdir. Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için ölümü ve dirimi yaratan odur. O, güçlüdür, bağışlayıcıdır. Gökleri yedi kat üzere yaratan odur. Rahman’ın bu yaratmasında düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir aksaklık görebilir misin.” (67/1-3)

“And olsun ki yakın göğü şıklarla donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabı hazırladık.” (67/5)

“Sizi yerde yaratıp yayan odur ve onun huzurunda toplanacaksınız.” (67/24)

“Allah’ın göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz? Aralarında aya aydınlık vermiş, güneşin ışık saçmasını sağlamıştır. Allah sizi yerden bitirir gibi yetiştirmiştir. Sonra sizi oraya döndürür ve yine oradan çıkarır. Yeryüzünde dolaşabilmeniz, orada yollardan ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için onu size yayan odur.” (71/15-20)

İkinci Madde

Alemin yaratılış düzenini özet olarak bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki; Allah Teala Hazretleri, birlik mertebesinde gizli bir hazineyken, tanınmayı ve bilinmeyi istemesi ve sevmesiyle, ruhlar ve cesetler âlemini yaratıp, kendi rahmetinin güzelliğini, celal ve azametini, bağış ve nimetini, sanatının çeşitliliğini ve hikmetinin sırlarını göstermeyi diledikte; bütün yaratıklarından önce yokluğun sırrından pırıl pırıl yeşil cevheri vücuda getirmiştir. Bazı rivayetlere göre, kendi nurundan oldukça hoş ve büyük bir cevher var edip, ondan kâinatın tümünü derece derece ve düzenli biçimde ortaya çıkarmıştır. Buna, ilk cevher, nur-u Muhammedî, Cevh-i mahfuz, akl-ı kül, izafî ruh diye adlandırırlar ki, bütün ruhların ve cesetlerin başlangıcı ve kaynağı bu cevherdir. Çünkü Hak Teala muhabbetle o cevhere bir bakmıştır; o anda cevher, utancından eriyip su gibi akmıştır, halis özü üstüne çıkmıştır. O özden ilk olarak küllî nefsi yaratmıştır. Sonra meleklerin ruhlarını, bitkilerin ruhlarını, tabiatların ruhlarını sırasıyla yaratmıştır. Bu ruhlar için mertebelerine göre belirli makamlar tayin edip, her sınıf kendi belli makamlarına gitmiştir. Her ruh, kendi cinsini bulup, topluluklar oluşturmuş ve her topluluk makamında kalmıştır. Ruhlar ve melekler âlemi, bu ondört çeşit ruhla tamam olmuştur. Bu âlemin en yüksek, en saf ve en güzel olanını gayb âlemi, lâhut âlemi, ceberut âlemi diye adlandırırlar. Ortasına, ruhlar âlemi, mânâlar âlemi, emirler âlemi, derler. Alt kısmına, en kesif ve cisimlere yakın olan kısmına mücerret âlemi, berzah âlemi, misal âlemi derler.

Melekler ve ruhlar âleminin yaratılmasından ikibin yıl sonra Hak Teala’nın ezeli iradesi diledi ki, nam ve şanını ortaya çıkarmak için cisimler âlemini yarattı. Bunun üzerine ilk cevhere muhabbetle bir daha bakmıştır. Onun yüzü suyu, utancından harekete gelip dalgaları yükselmişti r ve cevherin yüce özünden arş-ı âzam vücuda gelmiştir. Öteki özlerinden kürsü, cennet, cehennem, yedi gök, dört unsur vücuda gelip şekillenmiştir. Arş-ı âlâdan esfel-i sâfiline dek bu sûret âlemi, bu tertip üzere düzen bulup, onbeş çeşit cisimle mülk âleminin ortaya konuşu tamam olmuştur. Bu âlemin üst tabakasına ulvî âlem, beka âlemi, ahiret âlemi derler; orta tabakasına orta âlem, gök cisimleri âlemi, felekler âlemi, gökle âlemi derler; alt tabakasına süflî âlem, cisimler âlemi, unsurlar âlemi, oluş ve bozuluşlar âlemi, dünya âlemi derler. Ruhlar ve melekler âlemindekilerle mülk âlemindekilerin toplamı yani ruhların çeşitleri ile basit cisimlerin sınıflarının hepsi, harfler misali yirmi dokuzda tamam olmuştur. Her iki âlemin varlıklarının birleşmesinden üç kısım bileşik cisim vücuda gelmiştir: Madenler, bitkiler ve hayvanlar. Tıpkı hece harflerinden isim, fiil ve harflerin vücuda gelip, insanların lisanı olduğu gibi, her iki âlemdekilerden de üç bileşim ortaya çıkıp, onlardan cihan kitabı sonsuz mânâlar kazanmıştır. Şu halde ibret gözüyle âleme bakan ârifler, her nesnede nice hikmetler görmüşlerdir ve Allah dostları, Allah’ın yüce sanatının sırlarını anlayarak, birer harf olan eşyadan mânâya ulaşıp, Hak’kın huzuruna ermişlerdir.

Rubai

Alem ki tamam nüsha-i hikmettir

Mânâsını fehm eyleyene cennettir

Mahrum-u şuhûd olanların çeşminde

Zinda-ı belâ çah ve gam-ı mihnettir.

Üçüncü Madde

Arş-ı âzamı ve muhterem taşıyıcılarının keyfiyetini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler, söz birliği ile demişlerdir ki; Hak Taâlâ, âlemin tamamını bir anda yaratmaya kâdirken altı günde yaratması, yani pazar gününden başlayıp âlemde bulunanları cuma gününde tamam eylemesi, kullarına her işte sabır ve ihtiyatı öğretmek ve anlatmak içindir. Nitekim buyurmuşlardır ki: “And olsun ki gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattık ve biz bir yorgunluk da duymadık.” (51/38). Hak Teala kudretiyle, yeşil cevherin yüksek özünden arş-ı âzâmı yaratmıştır ki, onun nurunun büyüklüğü anlatılamaz. Bunun etrafı kırmızı yakut olup, bütün yaratıkların sıfat ve sûretleri burada nakşolunmuş, resmedilmiştir. Göklerin üstünde Rahman’ın arşı, meleklerin kıblesi kılınmıştır. Nitekim yeryüzünde Kâbe, yerdekilerin kıblesi kılınmıştır. Arş-ı âzamın yetmiş bin lisanı vardır ki, her bir lisanı başka bir lügatla Hak Taala’ya tesbih eder, zikredicidir. Arş-ı âzamın dört sütunu vardır ki, her biri yerin derinliklerine ulaşır. Arş-ı âzam su üzerinde, su rüzgâr üzerindeyken Hak Taala dört büyük melek yaratmıştır; halen arşı taşıyanlar onlardır. Kıyamet gününde başka dört büyük melek yaratsa gerektir ve arşın taşıyıcıları o gü sekiz olsa gerektir. Arşın taşıyıcılarının her birinin dört yüzü vardır ki; bir yüz insan sûretinde tasvir olunmuştur. Her bir yüz, yeryüzünde kendi benzeri olan yaratıklar için Allah’dan rızık istemektedir. Arşın taşıyıcıları daima ayakta durup, arş-ı âzamı boyunları üzerinde yüklenmişlerdir. ayakları ise yedi kat yerden aşağıdadır. Allah’a yakın meleklerin hepsinden, Allah katında daha muhterem olan arşın taşıyıcılarıdır. Bu meleklerin birinin adı israfil’dir ki, arşın bir ayağı onun boynu üzerinde sapasağlamdır. Hak Taala’ın katında hepsinden daha aziz ve kerim olan odur. Sûrun sahibi odur ki, kıyamete dek Levh-i Mahfuza bakar. Sûra üflemek için hazır durur. Levh-i Mahfuzdan, Cebrail, Mikail ve Azrail aleyhisselamların işlerini, durumlarını ve amellerini açıklamakta, haber vermekte ve kendilerine ulaştırmakta mahirdir. Arşın taşıyıcılarından her birinin dört kanadı vardır ki, dört yöne yayılmışlardır. Arşın taşıyıcılarının yarısı kar, yarısı ateştir ki, biribirlerini söndürmeyip, yıldız böceği gibi biribiriyle kaynaşmışlardır. Arşın taşıyıcılarının cüsseleri öyle büyüktür ki, kulak memeleriyle boyunları arası kuş uçuşuyla yediyüz yıllık mesafedir. Arşın taşıyıcılarına “büyük melekler” adı da verilmiştir. Arşın taşıyıcılarının kelimeleri, sürekli tesbih olup, şu sözler lisanlarının virdi kılınmıştır: “Sübhane zi’l’ mülki ve’l-melekut. Sübhane zi’l-arşi ve’l-izzeti ve’l-azameti ve’l-heybeti ve’l-kudreti ve’l-kibriyai ve’l-ceberuti Sübhane’l-meliki’l-mabudi Sübhane’l-meliki’l-mevcudi Sübhane’l-meliki’l-hayyi’llezi Lâ yenâmü ve lâ yemutü sübbuhun kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melaiketi ve’r-ruh.”

Dördüncü Madde

Arş-ı âzamın çevresinde olan nehirleri ve melekleri bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler tam bir ittifakla demişlerdir ki: Hak Taala, arş-ı âzamın çevresinde sekiz nehir yaratmıştır ki, dördü kardan beyaz ve soğuk, dördü baldan tatlı ve temizdir. Bu sekiz nehir, sürekli akarak, arş-ı âzamı tavaf ederler. Hak Taala, orada Harkail namında bir melek yaratmıştır ki, bütün eşyanın sırlarına yetmiştir. O melek, arşa gitmek isteyip, Hak Taaladan destur isteyerek arşı tavafa gitmiştir. Üç bin sene boyunca, sekizbin kanadıyla uçmuş ve bitkin düşmüştür. Hak Taala ona kuvvet verip, tekrar uçmasını murat etmiştir. Üç bin yıl daha arşın çevresinde gitmiştir ve acze düşmüştür. Hak Taala ona tekrar kuvvet ve kudret vermiş ve uçmayı emretmiştir. Üç bin yıl kadar yine gitmiştir ve tekrar acze düşüp görmüştür ki, dokuzbin senede ancak arşın bir ayağından ötekine yetmiştir. O, hayretteyken, Hak’dan şöyle nida gelmiştir: “Ey Harkail! Eğer kıyamete dek uçsan, arşımı tamamıyle tavaf edemezsin.”

Sekiz nehrin gerisinde arş-ı âzamın çevresinde bin perde nurdan, bin perde karanlıktan yaratılmıştır; ta ki, arşın nurunun şiddetinden çevresinde bulunan melekler yanmasınlar, iye onları perdelemiştir. Bu perdelerin arasında yetmişbin melek yaratılmıştır; arşı kuşatan Rahman’a sürekli tesbih ederler. Arşı tavaf için çevresinde giderler ve günde iki defa arşı yüklenenlere selam verirler. Bunlara “saf tutan melekler” derler. Bunların arasında da yetmişbin saf melek yaratılmıştır. Bunlar ebedî ayakta durup: “Sübhanallahü ve’l-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü ve’llahü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvee illâ billahi’l-aliyyi’l-azim.”2

Bu safların gerisinde bir büyük yılan vardır ki, arş-ı âzamı kuşatır. Yılan, başını kuyruğu üzerine koymuştur. Başı beyaz inciden, vücudu sarı altından, gözleri kırmızı yakuttan yaratılmıştır. Onun yüz bin kanadı vardır ki, kanatlarının her saçağının yanında bir melek tesbih eder bulunmuştur. O sarı yılanın tesbihinin sadasından melekleri titreme alır. Zira, bu, bütün meleklerin tesbihinin sadasına galip gelmiştir. ağzını açtıkça, gökleri ve yeri bir lokma etmesi mümkündür. Eğer o büyük yılan tesbihinde taltif ile ilham olunsaydı, onun sadasının mehabetinden bütün yaratıklar helak olurlardı.

Hak Taala, melekleri, değişik nurlardan ve çeşitli tavırlardan yaratmıştır. Arşa yakın olan meleklerin nurları şiddetli ve belirgindir. Arş meleklerinin nurlarına, sidre melekleri tahammül edemezler. Sidre meleklerinin nurlarına, göklerin ve yerin melekleri tahammül edemeyip, yanarlar. Bütün melekler, Hak’kın emirlerine göre amel ederler. Onar, insanlar gibi Hak Taala’ya âsi olmazlar. Gıdaları tesbihtir: Yemezler, içmezler, uyumazlar ve cinsi münasebette bulunmazlar. Çoğu insan suretinde olup, kanatları kuş kanatlarına benzer. Cisimleri latif olduğundan çeşitli suretlerde teşekkül ederler. Hak’kın emri ile hizmette göz kamaştıran şimşek gibi giderler. Her biri bir hizmettedir. Kimi, arşın çevresinde tesbih ve tavaf eder, kimi kürsüde, kimi sidrede, kimi cennette, kimi cehennemde, kimi gökte, kimi yerde, kimi ayakta, kimi kuutta, kimi rükuda, kimi secdede; sürekli tesbih ederler. Kimi, insanların hizmetine vekildir; gece-gündüz onları koruyup, amellerini yazarlar. Bunlara “Kiramenkatibin” ve “hafaza/koruyucu” derler. Meleklerin de kendilerinden peygamberleri vardır. Biri İsrafil aleyhisselamdır ki, sureti yukarıda anlatılmıştır. Biri Cebrail aleyhisselamdır ki, altıyüz kanadı vardır, her kanadının yüz saçağı vardır. Her saçağının uzunluğu doğu ile batı arası kadardır. Bütün kanatları değişik renkte nurlardandır. Büyük cüssesi kardan beyazdır. Ayakları yerin altındadır ve öyle kuvvetlidir ki bir saçağıyla dağları unufak eyler. O, Hak Taala’dan yeryüzündeki peygamberlere selam ve kelam getirmeye vekildir. Şekil ve azamette İsrafil aleyhisselam gibidir. Biri Mikail aleyhisselamdır. kanatlarının sayısını ancak Hak Taala bilir. O, denizdeki meleklerin vekilidir. Çünkü gökler ve yer meleklerle doludur. Her biri, yağmur yağdırmak gibi nica hizmetlere memurdur. Yağmur tanelerinin her birini bir melek indirir, kıyamete dek de bir daha ona nöbet gelmez. Her yere inen yağmur, Mikail aleyhisselamın reyi ve tedbiriyledir. Zira bu görev ona verilmiştir. O da, cüssece Cebrail aleyhisselam gibidir. Peygamberlerden biri de Azrail aleyhisselamdır. O, can almaya vekildir. Bütün ruhları kabzeden odur. Bütün yeryüzü, onun huzurunda bir sofra misalidir. Rahmet ve gazap meleklerinden nice yüzbin ordusu vardır. Şekil ve büyüklükte, kanatlarının çokluğunda Mikail aleyhisselam gibidir. Hazreti İsrafil, Cebrail, Mikail ve Azrail (selam onlara olsun) dördü de bütün meleklerin reisi ve peygamberidirler ki; göklerde ve yerde olan meleklerin hepsi bunların emrine itaatkâr ve boyun eğmiş durumdadır.

 

Beşinci Madde

Arş-ı azamın altında olan kürsü, levh-i mahfuz, kalem, sidretülmünteha, tuba ağacı, İsrafil’in uru ve ruhların berzahını bildirir.

Ey aziz, malim olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taala arş-ı azamın nurundan ve onun altında, kırmızı yakut renginde arşın ayağına bitişik dört sütun üzerinde bir büyük kürsü yaratmıştır. Onun sütunları yerin derinliklerine erişmiştir. Gökler, yerler ve kaf dağı kürsünün boşluğunda, çölde bir sofra misalidir. Ama u tür benzetmelerden muart, miktarları sınırlamak değildir, büyüklüklerini anlatmaktır. Çünkü onların miktarlarını ancak onları var eden âlemin yaratıcısı bilir. Arştan murat, taht mülküdür, kürsüden murat da Allah’ın ilmidir, diye itikat edenler, hata etmişlerdir; âyet ve hadislere muhalif gitmişlerdir.

Hak Taala, arş-ı azamın altında, onun nurundan yeşil bir zebercet renginde büyük ve yeşil bir levha yaratmıştır. Etrafını kırmızı yakut renginde yer etmiştir. Zümrüt renginde bir yeşil kalem yaratmıştır ki, uzunluğu yüz yıllık mesafe gitmiştir. Onun içinde mürekkebi beyaz nur çıkardı. Çünkü Hak Taala, ona: “Ey kalem yaz!” diye nida kılmıştır. O an, bu heybetten kalem, ıstıraba gelmiştir ve gök gürültüsü sadası gibi bir sada ile tesbih edip, Hak’kın yürütmesiyle levh-i mahfuz üzerinde yürümüştür ve kıyamete dek hep olup olacakları yazmıştır. Levh-i mahfu yazıyla dolmuştur. Ondan sonra 5akan aktı kalem kurudu) tabirince, kalem kuruyup kalmıştır. iyi olan iyi, kötü olan kötü olmuştur. Lakin Hak taala, her gece ve gündüzde levh-i mahfuza üçyüzaltmış kere nazır edip, her nazarda bir nesne mahvedip yerine bi nesne koyar. Murat ettiğini işler. Nitekim: “Allah dilediği hükmü kaldırır, dilediğii de yerinde bırakır. Bütün kitapların esası onun katındadır.” (13/39) buyurmuştur Hak Taala bütün kulların işlerini levh-i mahfuza yazmıştır ki, göklerdekiler ve yerdekiler şunu bilsinler: Bütün yaratıkların hükümleri oradaki ilim üzere yürür ve ona uyar. O halde, levh-i mahfuzu ve kalemi inkar eden münafıktır.

Hak Taala arş-ı azamın altında ve onun nurundan, kürsü karşısında, cenetlerin üstünde beyaz inci benzeri bir boşluk yaratmıştır ki, bu, sidretülmünteha ve tuba ağacının asıl beslendiği yerdir. cebrail’in ve ona yakın meleklerin makamı buradadır. Hak Taala sidretülmüntehada büyük bir ağaç yaratmıştır ki, ona tuba ağacı derler. Onun aslı sarı altındandır. Dallaı kırmızı mercandandır. Yaprakları yeşil zümrüttendir. Çeşitli meyveleri şekerdendir. Sonsuz dalları, cennet köşklerine sartmıştır. Sayısız meyvelerinden, cennettekiler zevkle toplarlar. Sidretülmünteha ve arş-ı azam arasında yetmişbin perde tabakası yaratılmıştır; ta ki, sidrede olan melekler, arşın nurunun şiddetinden yanmayalar. Hak Taala arş-ı azamın altında ve onun nurundan arşın ayağına bitişik, kırmızı mercan renginde, boynuz ve kovan şeklinde, oldukça büyük ve uzun, içi boş bir nesne yaratmıştır. Onun boşluğunda birinci ve ikinci berzahı kılıp, yani insanların bedenlerine gelecek olan ruhların ve gelip gitmiş ruhların mekanı olup, göklerin ve yerlerin tabakaları yuvarlak ekmekler gibi onda düzülüp, o, onlara dokunmaksızın hepsini kuşatmıştır. Bu kuşatıcı boşluk, İsrafil’in surudur. Onun iç düzeyi, bal kovanındaki mumun yüzündeki gözenekler gibi göz göz olup, ilk berzah aleminde, bedenlere gidecek ruhlar için, ikinci berzahta bedenlerden çıkıp haşrı bekleyen ruhlar için o yüzeyin gözenekleri mesken ve sığınak olmuştur. Ruhlar, o çukurcuklarda, mertebelerine göre kıyamete kadar yuva ve makam tutup, her biri kendi makamında ikamet kılmıştır.

Altıncı Madde

Sidretülmüntehada olan meleklerin vasıflarını ve durumlarını, arşın horozu olan tavusun renklerini ve zikirlerini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere demişlerdir ki: Hak Taala, sidretülmüntehada vekil kıldığı meleği, büyük bir cüssede ve acaip şekilde yaratmıştır. Onun yetmiş yüzü vardır. Her yüzünde yetmiş ağzı vardır. Her ağzında yetmiş dili vardır. Her dili, başka bir lügatla Hak Taalayı devamlı tesbih eder. Hak Taala, sidrede dörtbin saf melek yaratmıştır. Her saffın meleklerinin sayısı onbine yetmiştir. Birinci safta olan melekler, sürekli secdeye varıp: “Sübhanallah” derler, ikinci safta bulunan melekler, daima oturup: “Elhamdülillah” derler. Üçüncü safta duran melekler, hep rükua varıp: “La ilahe illallah” derler. Dördüncü safta kalan melekler, kıyamda durup: “Allahü ekber” derler.

Hak Taala, sidrede, yeşil zümrütten, minare şeklinde bir büyük direk yaratmıştır ki, sidreden yüksekliği yetmişbin fersah mesafededir. O direğin başında beyaz inciden büyük bir kubbe yaratmıştır. O kubbenin üzerinde tavus kuşu şeklinde, çeşitli cevherler renginde bir acaip melek yaratmıştır. Oun bin beşyüz kanadı vardır. Her kanadında yüzbin saçağı vardır. Her bir saçağı üzerinde üç satır yeşil yazıyla yazılmış yazılar vardır. Birinci satırda: “Bismillahirrahmanirrahim”, ikinci satırda: “La ilahe illallah Muhammedün resulüllah”, üçüncü satırda: “Onun zatından başka her şey yokluğa mahkumdur” (28/88), yazılmıştır. İşte buna arş horozu derler ki, o kanatlarını yaydıkça, onun saçaklarından cennettekiler üzerine nisan yağmuru gibi Hak’kın izniyle rahmet iner. Namaz vakitlerinde, o arş horozu, kanatlarını birbirine vurup, feryat ile öter. Kanatlarının her bir saçağından başka bir sada peyga olup, cennetlerin ağaçlarının dallarını sabah rüzgarı gibi sallar. Onun ötüşünden, cennette olan huri ve gılman mesrur olup, odalardan başlarını çıkarıp, birbirlerini müjdelerler ki; “Muhammed sallallahüaleyhivesselamın ümmetinin namaz vakti gelmiştir. Şimdi hepsi ibadetle meşguldür.” Hak Taâlâ, arş horozuna nida eder ki: “Ey kuş, niçin böyle feryat edersin?” O melek der ki: “Ey Allahım, mümin kulların dünyada sana ibadete yöneldikçe, ben onlar için senden rahmet isterim.” O zaman ona, Hak’kın hitabı gelir ki: “Ey kuş, dünyada beş vakit namazını eda eden kullarıma rahmet edip, cehennem ateşinden azat ederim. Naim cennetleriyle onları hisselendirir ve sevindiririm.” Bu hitap ile arş horozu hoşnut olmuştur. (Kudretiyle kainatı yaratan Allah münezzehtir. O, kainatları hikmetiyle benzersiz yaratmıştır. İlmiyle her şeyi kuşatmış ve her şeyi tek tek saymıştır.)

 

2-BÖLÜM

İKİNCİ BÖLÜM

Cennetlerin isimlerini, vasıflarını ve sayılarını onlarda olan nehirleri, ağaçları, binalarının çeşitlerini, nimetlerini, hurilerini ve gılmanlarını dört madde ile açıklar.

Birinci Madde

Cennetlerin isimlerini ve sıfatlarını ve onlarda olan nehirleri, ağaçları ve meyvelerini, yüksek şatoları ve gözalıcı elbiseleri bildirir.

Ey aziz, malum olun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taala, arş ve kürsün altında, yedi göğün üstünde, arşın nuru ile sudan ekiz cennet yaratmıştır. Bunlar, biribirinden yüksektir. En yükseği adn cennetidir ki, Mevla’nın görülme yeridir. Birinci cennetin ismi, darülcelaldir ki, beyaz incidendir. İkinci cennetin ismi, darüsselamdır ki, kırmızı yakuttandır. Üçüncü cennetin ismi, cennetülme’vadır ki, yeşil zebercettendir. Dördüncü cennetin ismi cennetülhulddur ki, sarı mercandandır. Beşinci cennetin ismi, cennetünnaimdir ki, beyaz gümüştendir. Altıncı cennetin ismi, cennetülfirdevsdir ki, kırmızı altındandır. Yedinci cennetin ismi, cennetülkarardır ki, misktendir. Sekizinci cennetin ismi, cennetüladndir ki, terleyen incidendir. Bu adn cenneti, surlarla çevrili bir şehrin ortasındaki yüksek dağın üzerinde bulunan iç kale gibidir. Bütün cennetlerin içinde ve ortasında olduğundan, hepsine komşu, şereflendirilmiş bir mekandır; cennetlerin nehirlerinin çoğunun kaynağıdır. Burası sıddıkların, hâfızların makamıdır. Rahman’ın tecelli mahallidir.

Her cennetin bir kapısı vardır ki, uzunluğu ve genişliği yüz yıllık yoldur. Her kapı iki kanatlıdır ve tek parça sarı altındandır. Çeşitli renklerde cevherle işlenmiş ve nice bin nakış ile süslenmiştir. Birinci cennetin kapısı üzerinde: “La ilahe illallah Muhammedün resulüllah” yazılmıştır. Öteki kapıları üzerinde: “La ilahe illallah diyene azap etmem” yazılmıştır. Bütün cennetlerin toprağı misk, taşları cevher, bitkileri, zaferan çiçeklerinin renginde, kıpkırmızıdır. Binalarının bir cephesi altın, bir cephesi gümüş ve sıvası anberdendir. Sarayları terleyen incidir, köşkleri sarı yakuttur. Sarayların ve binaların kapıları hep mücevherdir. Her sarayın önünde dört nehir akar. Nehirlerden biri abıhayat, biri halis süt, biri tertemiz şarap, biri saf baldır. Nehirlerin etrafı meyveli ağaçlarla baştan aşağı bezenmiştir. Cennet ağaçlarının dalları kurumuz, yaprakları dökülüp çürümez, Meyveleri sürekli tazedir. Yedi cennetin en âlâsı olan sekizinci cennette nice akan ırmaklar daha vardır. Bunlardan biri rahmet nehridir ki, bütün cennetleri dolaşır. Suyu, hepsinden saf ve baldan tatlıdır. Rengi kardan beyazdır. Kum inciden üstündür. Cennet nehirlerinin biri dahi kevser nehridir. Hak Taala, onu, sevgili Habibi Muhammed sallallahu aleyli vesellem hazretlerine vermiştir. Nitekim ona hitap edip: “Biz sana kevseri verdik,” (108/1) buyurmuştur. O nehrin genişliği üçyüz fersah mesafedir. Onun kaynağı arşın altı olup, oradan sidreye gelir, oradan cennet-i firdevse dökülür. Öyle süratli akar ki, yaydan fırlayan ok gibi firdevs-i âlayı ve altında olan cennetleri geçerek dolaşır. Rengi sütte beyaz, tadı şekerden şirin, kokusu anberden hoştur. ondan bi kere içen bir daha susamaz. asla bir illet ve hastalık görmez. Lezzeti ebedi damağından gitmez. İlk cennetin kapısı yanında, kevser nehrinin kenarında, renkli cevherlerden kâseler vardır, sayıları yıldızlardan çoktur. Ümmetlerin haşrinden sonra, cehennem köprüsünden geçenler, Habib-i Ekrem sallallahü taala aleyhi vesellem cennete girmeden önce ümmetiyle ondan içseler gerektir. Kevser nehrinin kenarlarında, terleyen inciden ve kırmızı yakuttan daha saf yüksek ağaçlar vardır ki, dalları çeşitli sadalarla nağme ederler. Dallar üzerinde cins cins kuşlar değişik seslerle tesbih ederler. Cennet nehirlerinin biri, kâfur nehridir. Biri tesnim nehri, biri selsebil nehri, biri mühürlü rahik nehridir. Bu nehirlerden başka yüksek cennetler içinde nice bin akan nehir vardır ki, etraflarında nice yüzbin meyveli ağaçlar vardı. cennetlikler için nice ipek döşekler gibi, nice bin gözalıcı elbise vardır. Nice çeşit lezzetli yiyecekler ve tertemiz içecekler vardır ki, hesabını ancak Hak Taala bilir.

Cennetlerin genişliği, yani sekiz sûrundan her iki sûrun arası, yer ve gök arası kadar farz olunup, cennetlerin uzunluğu hudutsuz ve sınırsız sayılmıştır. Fakat cennetlerin derecelerinin tümü, altıbin altı yüz altmışyedi derece bilinmiştir; Kur’an âyetleri sayısınca hesaplanmıştır. Her iki derecenin arası, beşyüz yıllık mesafe bulunmuştur. Çünkü cennetlikler, ezberledikleri Kur’an ayetleri adedince derecelere nail olmuşlardır. O halde Kur’an hâfızları, cennetlerin en üstününü bulmuşlardır ve adın cennetinin ortasına ulaşmışlardır.

 

İkinci Madde

Cennet nimetlerinin çeşitlerini ve cennetlerde bulunan huri ve gılmanları, Rahman’a kavuşmayı ve görmeyi bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere beyan etmişlerdir ki: Cennetlikler için olan nimetler, her durumda hazır olup, arzu ettiklerinde önlerine gelir. Yüksek ağaçların sarkan meyveleri, işaretleriyle ellerine gelir ve her anca çeşitli meyvelerle lezzetlenirler. Her ne yiyecek ve içecek isterlerse hazır bulurlar. Kazanmaya ve pişirmeye hacet yoktur. Zira cennette zahmet ve ateş olmaz.

Cennet ağaçlarının en büyüğü tuba ağacıdır ki, kökü sidrede, dalları ve meyveleri cennet saraylarının içindedir. Tıpkı dünyada güneşin yukarıda bulunup, ışığı bütün evlere girdiği gibi. Tubanın aslı, cennetin yukarısında olan sidrede bulunup, sayısız dalları cennet saraylarına inmiştir. Cennetlikler, onun çeşitli meyvelerinden meyvelenip, her demde nice lezzet bulmuşlardır.

Müminler için renkli döşeklerle süslü saraylarda ve şatolarda, yastıklar üzerinde aner saçlı, hilal kaşlı, kara gölü, güneş yüzlü, şirin sözlü, işveli ve nazlı, inci dişli, mercan dudaklı, gül yanaklı, selvi boylu, güzel huylu, gülden taze ve taravetli huri kızları vardır. Bunlar cennetliklerin temiz eşleridir. Her birisi yetmiş kat elbise giymiştir. Renkleri çeşitli, ölçüleri hafiftir. Her hurinin taravetli teni cam gibi şeffaftır. Başlarına nur renkleriyle ışıldayan taçlar koymuşlardır. Çeşitli cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde oturup, müminlere bakarlar. Karşılarında hizmet için nice bin çocuk ve gılman saf saf dizilmişlerdir.

Cennetlere giren müminler ebedî orada kalırlar,r asla çıkmazlar. Selamla şirin sohbetler edip, boş sözle asla hatır yıkmazlar. Cennetlikler için asla ihtiyarlama yoktur. Elbiseleri eskimez. Gönülleri zengin, gözleri toktur. Yerler, içerler fakat ayak yoluna gitmezler. Yiyip içtikleri latif bir buhar gibi olup, gül suyu gibi bedenlerinden sızar, asla küçük su dökmezler. Oradaki huriler ve kadınlar, hayızdan, nifasdan ve buna benzer şeylerden uzak ve pak olmuşlardır. Cennetlikler her an ve her zaman emniyet içindedirler. Üzüntüden, gamdan, bir şeyler tedarik etmekten kurtulmuşlardır. Hastalıklardan ve sakatlıklardan selamet bulmuşlardır. Sıhhat ve âfiyette ebedî sevinçlidirler. Saadetleri sonsuzdur. Müminler için Rahman’ın melekleri, her hafta bir kere mücevherle donatılmış buraklar getirip, Hak Taalanın selam ve davetini tebliğ ederler, müjdelerler. Onlar da, buraklara binip, adn cennetine yükselip giderler. Hak Taalanın misafirhanesine varıp, ikram ve izzetlerini görüp, çeşitli nimetlerini yiyip, selam ve kelamını işitip, Hak’kın cemalini gözleriyle müşahede ederler. Görüntüsünün lezzetinden mest olup, cennet nimetlerini unutup giderler. Oradan Hak’kın izniyle yine kendi makamlarına dönerler.

Bütün cennetleri bekçisi ve hâkimi, sevimli ve büyük bir melektir. Şekli insan, ismi Rıdvan’dır. Cennetler içinde gece ve gündüz olmaz. Bütün cennetler bir an ışıksız kalmazlar. Çünkü cennetlerin gökyüzü Rahman’ın arşıdır. Her an arşın nurları onları ışıklandırır.

 

Üçüncü Madde

Cennet nimetlerinin hülasası ve o devlete nail olanı bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, Hak Taala kutsî hadiste azametle şöyle buyurmuştur: “Ey insanoğlu! Sen dünyaya nice rağbet ve iltifat edersin ki, o fanidir. Nimetleri geçicidir, hayatı sınırlıdır. Gerçekten benim katımda, bana itaat eden insan için sekiz cennet hazırlamışımdır. Kapıları dahi sekizdir. Her bir cennette zaferandan yetmiş bin bahçe vardır. Her bir bahçede inci ve mercandan yetmiş bin belde vardır. Her bir belde içinde kırmızı yakutta yetmişbin saray vardır. Her bir sarayda zebercetten yetmişbin daire vardır. Her bir dairede sarı altından yetmişbin oda vardır. Her bir oda içinde sarı yakuttan yetmiş bin yatak vardır. Her bir yatak üzerinde süslü ipekten yetmiş bin döşek döşenmiştir. Her bir döşek üzerinde bir huri kızı ve her bir hurinin önünde sarı altından bir sini vardır. Her bir sinide renkli cevherlerde yitmişbin tabak vardır. Her bir tabakta başka çeşit yemek vardır. Her bir saray altında akan dört nehir vardır. Bunlardan biri su, biri süt, biri şarap, biri saf baldır. Her bir nehrin kenarında yetmiş bin ağaç vardır. Her bir ağacın yetmişbin çeşit meyvesi ve yetmişbin renk yaprağı vardır. Her bir ağaç üzerinde renkli kuşlardan yetmişbin çeşit kuş vardır. Her bir kuş yetmişbin çeşit sada ile bana tesbih eder. Benim itaatkar kullarıma bunlardan başka her bir saatte yetmişbin çeşit hediye bahşederim ki, ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ve ne gönüllerden geçmiştir. Cennetliklerin elbiseleri yetmiş kat cennet elbisesidir. Bunlar, incelik ve zerafetlerinden dolayı biribirini gizlemeyip, alttaki elbiselerin renkler pırıl pırıl olup, üsttekilerin renkleriyle karışarak ortaya çıkar. Cennetlikler, cennetlerden ne çıkarlar, ne de ölüm görürler; ne ihtiyarlar, ne gam yerler. Ne korku, ne hüzün çekerler. Ne namaz kılarlar, ne oruç tutarlar. Ne hastalanırlar, ne ağlarlar. Ne küçük su dökerler, ne büyük su; ancak gül suyu gibi ter dökerler. O halde, kim ki benim rızamı ve cennetimi isterse, dünyadan az ile kanaat edip, dünyanın gâni olan izzet ve lezzetlerini terk etsin. Habibime uyarak, onun yolunda gitsin.”

 

Beyt

Ebedî cennet nimetleri helaldir o kimseye

Elini dudağını sürmez cihan nimetlerine

 

Dördüncü Madde

Liva-yı hamd ve Beyt-i mamuru bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taala, Habib-i Ekrem sallallahü taala aleyhi vesellem hazretlerine bahşeylediği Liva-yı hamd ismiyle adlandırılan sancak-ı şerifdir ki; mahşer gününde Muhammed ümmeti onun altında toplanıp o ümmetinnin şefaatçisi olan Peygamber, kendisine vaad edilen makam-ı mahmuda erip, liva-yı hamd altında bulunan ümmetine şafaat eylese gerektir. Halen o Liva-yı hamd, cennetin en yüksek yerinde, sonsuz bir sahrada hamd dağı üzerinde dikilmiş büyük bir alemdir. Uzunluğu bin yıllık mesafedir. Gönderi beyaz gümüştendir, yeşil zebercettendir; alemi kırmızı yakuttandır. Onun üç köşesi vardır ki, her iki köşesinin arası beşyüz yıllık mesafedir. Üzerinde nurdan üç satır yazılmıştır. Her bir satırın uzunluğu beşyüz yıllık mesafedir. Birinci satır: “Bismillahirrahmanirrahim,” ikinci satır: “La ilahe illallah Muhammedün resulüllah”, üçüncü satır: “Elhamdü lillahi Rabbilalemin.” büyük livanın altına yetmiş bin liva daha vardır. Her birinin altıda yetmişbin melek safı vardır. Her bir safta yetmişbin melek durup, Hak Tealaya tesbih ederler.

Beyt-i mamur, firdevs cennetinde kırmızı yakuttan bir yüksek kubbe idi. Hak Taala, Adem aleyhisselaı cennetten yeryüzüne indirdiğinde, tevbesini kabul eylemişti. Ona ikram içi Beyt-i mamuru yüksek cennetten bu dünyaya indirip, Kâbe’nin yerine koymuştu. Ta ki bu, Adem aleyhisselam içi cennet yadigârı olup, onu tavaf ve ziyaret kıla. Beyt-i mamurun iki kapısı vardı. Biri doğuya, biri batıya açılmıştı. Beyt-i mamurun içinde nurdan üç kandil vardı. Onların ışığı, ne kadar yeri aydınlatmışsa, o arazi halen Kabe4nin haremi olmuştur. Hak’kın emriyle, yedi gökte sakin melekler, nöbetle inip, hazreti Adem aleyhisselamla Beyt-i mamuru tavaf ederlerdi. Beyt-i mamur, hazreti Adem aleyhisselamdan sonra hazreti Nuh aleyhisselamın zamanına değin yeryüzündeydi. Buradan, tufandan önce dünya göğüne kaldırılmıştır. Kıyamete kadar orada kalıp, sonra yine cenette yolan mekanına kaldırılsa gerektir.

Beyt-i mamurun yeryüzünde olan mekanında, hazreti İbrahim aleyhisselam, Hak’kın emriyle Kâbe’yi bina etmiştir. Eğer Beyt-i mamur, gökten düşse, Kabe’nin üzerine iner. Yerdeki Kabe ile gökteki Beyt-i mamurun arası haram-ı şeriftir. Halen Kabe’nin duvarında bulunan ve öpülen hacer-i es’ad, beyt-i mamurdan yadigâr kalmıştır. Bu taş, kırmızı yakut iken, tufanda Hak’kın emri ile hacer-i esved (siyah taş) olmuştur. Beyt-i mamurun dünya semasında bulunuşu odur ki; her gün ona yetmiş bin melek girip, onda namaz kılarlar. Onlar bir sınıf melektir ki, onlara “cin” dahi derler, zira ki “iblis) onlardandır. Onların sayıları o kadar çoktur ki, onlardan beyt-i mamura bir kere girene kıyamete değin bir dahi sıra gelmez.

3-BÖLÜM:

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Cennet altında olan perde melekleri, denizleri, hazineleri, yedi göğü ve her gökte olan melekleri, güneş, ay ve yıldızların hareketlerini, kâinatın durumu ve atmosferi dört madde ile açıklar.

Birinci Madde

Yüksek cennetlerin altında olan perde meleklerin çeşitlerini, denizleri, Hak’kın hazinelerini, yedi göğün keyfiyetini ve he birinde sakin olan melekleri ve onların şekillerini ve tesbihlerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere demişlerdir ki: Hak Teâlâ yüksek cennetlerin altında güneş ışığından yetmişbin perde icat etmiştir. Onların altında ay ışığından yetmişbin perde ortaya çıkarmıştır. Onların altında karanlıktan yetmişbin perde yaratmıştır. Bütün bu perdeler çeşitli meleklerden ibarettir. Onların altında taksim edilmiş rızıklar denizi vardır. Onun altında nimetler denizi vardır. Onun altında su denizi vardır. Onun altında hayat denizi vardır. Bütün bu denizler, Hak’kın nimetlerinden kinayedir.

Bu denizlerin altında yedi gök vardır. Bu, çiçekli nurdandır. Bir rivayette, kırmızı yakuttandır. Bunun izmi ariba’dır. Meleklerle doludur. Buradaki melekler adam suretindedir. Tesbihleri daima: “Sübhanallah ve bi hamdihi adade halkihi ve zineti arşihi ve midadi kelimatihi”3 dir. Onlar Hak Teâlâ’dan gayri kimseyi bilmezler. Birbirlerine dahi bakmazlar. Allah korkusundan ayakta durup, kıyamete kadar ağlarlar. Bunlara mukarrabin melekler, ruhaniyyin melekler, derler. Onların reislerinin ismi: Rakyail’dir. Bu, yedi göğün bekçisidir. Bunların altında altıncı gök vardır. Taze incidendir. Buranın ismi: Raka’dır. Buradaki melekler oğlan suretinde, yüzleri gülden tazedir. Hepsi Allah korkusundan rükûa gitmişlerdir. “Sübhane Rabbi külli şeyin”4 tesbihini dillerine vird etmişlerdir. Reislerinin adı: Kemhail’dir. Bu, altıncı göğün bekçisidir. Bunun altında beşinci gök vardır. Kırmızı altındandır. Bunun ismi: Dineka’dır. Buranın melekleri huri suretindedir. Bunların hepsi Allah korkusundan oturup kalmışlardır. Tesbihleri: “Sübhane hâlikunnur ve bi hamdihi”5 olmuştur. Reislerinin ismi: Semhail’dir. Bu, beşinci göğün bekçisidir. Bunun altında dördüncü gök vardır ki, beyaz gümüştendir. İsmi: Erkalun’dur. Buranın melekleri at suretindedir. Tesbihleri: “Sübhane melikil kuddüsi Rabbena ve Rabbil melaiketi ver ruh”6 olmuştur. Reislerinin ismi: Kakail’dir. Bu dördüncü göğün bekçisidir. Bunun altında üçüncü gök vardır ki, sarı yakuttandır. İsmi: Mâun’dur. Bunun melekleri kartal suretindedir. Tesbihleri: Sübhane’l-melik’el-hayyi’llezi ve lâ yemût”7 kelimesidir. Reislerinin ismi: Safdail’dir Bu, üçüncü göğün bekçisidir. Bunun altında ikinci gök vardıry ki, kırmızı yakuttandır. ismi: Kaydum’dur. Buranın melekleri deve suretindedir. Tesbihleri: “Sübhane zil izzeti vel ceberut”8 olmuştur. Reislerinin ismi: Mihail’dir. Bu, ikinci göğün bekçisidir. Bunun altında birici gök vardır ki, yeşil zebercettendir. İsmi: Berkia’dır. Buranın melekleri öküz suretindedir. Tesbihleri: “Sübhane zil mülki vel melekut”9 olmuştur. Buradakilerin reisinin ismi: İsmail’dir. Dünya göğünün bekçisidir. Bu, büyük ve güzel bir melektir ki, Mikail’in vekilidir. Yağmuru her yere taksim eden odur. Yağmur damlaları onun hesabıyle iner ve bulutlar onun sevkeylediği yere gider.

Yedi göğün kırmızı altından hesapsız kapıları vardır. Hepsi kilitlidir ve anahtarlarının ismi: Allahü ekber’dir. Her göğün reisinin desturuyle kapılarını kapıcıları açarlar. Yedi gökten her birinin kalınlığı ve yüksekliği beşyüz yıllık mesafedir. Her iki göğün arası beşyüz yıllık yoldur. Unutmamalıdır ki, yukarıda işaret olunduğu üzere yedi göğün tasnifini tekrarlamaktan murat, sayı ve mesafelerinin tayini değildir. Belki Allah’ın kudretinin büyüklüğünü beyandan kinayedir. Zira Allah’ın kudreti nihayetsizdir. Yedi göğün toplulukları ve şekilleri sahih rivayetler üzere çadırlar misali olup, yerin çevresinde bulunan ekiz kaf dağının yedisi üzerinde karar etmişlerdir. Sekizinci kaf dağı, dünya göğünün içinde yeri kuşatmıştır. Göklerin alt kısımları bu dağlar üzere nihayet bulmuştur.

İkinci Madde

Yedi göğün altında, dünya göğüne bitişik olan denizin içinde güneş, ay ve yıldızların doğuş ve batışını ve bazı durumlarını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, bazı müfessirler ve muhaddisler demişlerdir ki: Hak Taâlâ, dünya göğü altında ve ona bitişik bir su denizi yaratmıştır ki, bu deniz, dünya göğünün içini kaplar. Bunun dalgaları, hava üzerinde Hak’kın emriyle karar ve sükûnet bulmuştur; bir damlası havaya düşmez. Allah, güneşi, ayı ve yıldızları kendi arşının nurundan yaratıp, bu su denizinin içinde balıklar gibi yüzücü eylemiştir. Bütün yıldızlardan, güneşi daha büyük ve nurlu edip, bundan sonra da ayı büyük ve nurlu etmiştir. Sonra Cibril aleyhisselâm kanadıyla ayın yüzünü mesh edip, ışığını yoketmiştir ki, nuru sönük olup, gece gündüzden fark ola. Onunla senelerin sayısı ve ayların hesabı malûm ola. Nitekim Hak Taâlâ Kelam-ı Kadim’inde buyurmuştur: “Bir delil olan geceyi, kaldırıp, yine bir delil olan gündüzü aydınlık kıldık.” (17/12) Bunun içindir ki, ayın yüzünde çizgiler gibi görünen siyah belirtiler nurunun mahvolmasındandır. Hak Taâlâ bu deniz içinde, güneş için üçyüz altmış kulplu elmas cevherinden bir araba yaratıp, güneşi üzerine koymuştur. Her kulpu tutan bir elek yaratmıştır. Ta ki onlar, güneşi arabasıyle o denizde doğudan batıya çekip götüreler.

Hak Taâlâ ay için de üçyüz kulplu, sarı yakuttan bir araba yaratmıştır. Ayı onun üzerine koymuştur. Her bir kulpu kavramak için bir melek tayin etmiştir. Ta ki onlar, ayı arabasıyla doğudan batıya götüreler. Yine ay için lacivert cevherden altmış kulplu bir mahfaza yaratmıştır ki, ona altmış melek tayin etmiştir. Ay, arabasını yöneten melekler tarafından güneşten gün gün uzaklaştırıldıkça, mahfazasını tutan melekler de, aydan mahfazasını azar azar yaklaştırdıkça, mahfazasını dahi öte taraftan gün gün yaklaştırıp, ay güneşe yakın oldukta, mahfazasını tamamıyla ona giydirirler. Bu minval üzere kıyamete kadar gider. Bunun içindir ki, ay bazan kaybolur, bazan hilâl, bazan yarım, bazan da dolunay olur.

Yıldızların büyüklerine onar melek, küçüklerine birer melek tayin olunmuştur. Ta ki, hakim ve güçlü olan Allah’ın takdiri üzere onları, o denizde hareket ettirip, belirli vakitlerinde doğdurup batırırlar. Kaf dağının gerisindeki o deniz içinde, yıldızların her birini yine kendi doğuş yerlerine götürürler. Gökte kayan ateş parçalarıyla, oralarda kulak misafiri olan şeytanları taşlarlar ve yakarlar.

Hak Taâlâ kudretiyle güneş, ay ve yıldızlardan ancak beşi için yerin iki tarafında müteaddit doğuş ve batış yerleri yaratmıştır. Bunun içindir ki, bunlara yedi gezegen derler. Bunlar, her gün başka bir yerden doğup, başka bir yere batarlar. Güneş için doğu tarafında kaynayan siyah balçıktan yüz seksen ateş çıkartıp, batı tarafında da siyah balçıktan çıkan yüz eksen kaynak var etmiştir ki şiddetli ateş üzerinde kaynayan kazanlar misali kaynarlar.

Güneş, aziz ve alim olan Allah’ın takdiriyle, altı ay boyunca her gün yeni bir doğuş yerinden doğup, yeni bir batış yeri içinde batar, Altı ay sonunda yine önceki doğuş ve batış yerlerine döner. Senenin bitiminde tekrarına gelir. Seni boyunca güneyden kuzeye, kuzeyden güneye kayarak hareket eder. Bunun için, kışın güneşin doğuş ve batış yerleri güneyde olup, yaz günlerinde kuzey yönünde doğar ve batar. Ta kıyamete dek bu minval üzere gider. Eğer bu yakıcı güneş ışınları, o deniz içinden süzülmeyip doğrudan havaya gelseydi; o bize yakın olup, yeryüzünde bulunan yaratıklar tümden yanarlardı. Eğer güzel ayın nurlu yüzü, o denizle örtülü olmayıp, açıktan müşahede olunsaydı; cihan halkı, ayın güzelliğine meftun ve hayran olup, onu Tanrı edinirlerdi diye haber ve vârit olmuştur.

Üçüncü Madde

Geceyi, gündüzü, güneşin secdelerini, ay ve güneş tutulmalarını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirlerin ve muhaddislerin büyük çoğunluğu demişlerdir ki: Her gün, güneşin batma vakti olduğunda gece için tayin olunan melek, gecenin siyah cevherini, gökten doğu tarafına asıp; tedricen ufuklardan gündüzün beyaz cevherini kaldırır. Ta ki, gecenin cevheri ufukları kuşatıp, gece karanlığı olur. Güneşin nuru battıkta; ona vekil olan melekler, onun gökten göğe süratle kaldırıp, iki saat miktarı zaman içinde arş-ı azam altına götürürler. Burada güneş, cihanın Rahman’ına secde edip, melekler dahi onunla secdeye giderler. Cibril-i emin aleyhisselam, arşın nurundan, güneşe, bir günlük nurdan elbisesini giydirir. Bundan sonra gecenin saatleri tamam oldukta; güneşin doğuşundan iki saat önce, gündüz için tayin olunan melek, gündüzün beyaz cevherini göklerden doğu tarafına asıp, yavaş yavaş ufuklara gönderip, yaydıkça, gecenin meleği de, gecenin siyah cevherini yavaş yavaş göğe kaldırır. Ta ki, gündüzün cevheri, ufukları kuşatıp, cihan aydınlık olur. Güneş melekleri dahi, güneşi, gökten göğe süratle indirip, iki saatte önceki doğma yerine getirirler. güneş doğdukta; tayin edilmiş olan üçyüz altmış güneş meleği, tesbih ve tehlil ederek doğup, kanatlarını yayarlar. Güneşi, o günün saat ve dakikaları miktarınca hareket ettirip, batıya götürüp giderler. Bu minval üzere güneş, batış yerinde batıp, doğuş yerinden doğarak, kıyamet oluncaya değin böyle gelip gider. Kıyamet gününde üç gün miktarı durup, dördüncü gün battığı yerden doğsa gerektir. Bu durum, kıyamet şartlarının en meşhuru ve kıyamet alâmetlerinin en büyüğüdür ki, bundan sonra tevbeler kabul olmaz, küfür ve isyandan pişmanlık yarar sağlamaz.

Hak Taâlâ, güneş ve ay tutulmaları için belirli vakitler tayin etmiştir ki, yeryüzünde bulunan kulları, ayın ve güneşin değişmesini görüp, uyanarak, kendisine tevbe edeler ve yöneleler. Güneş tutulması vakti geldikte; güneş, arabasından düşüp, göğe doğru denizin derinliklerine gider. Eğer tamamıyle düşerse, güneş tam tutulup, yıldızları örten ışığı kalmayıp, büyük yıldızlar meydana çıkar. Eğer yarısı denize düşerse, düştüğü kadarı tutulur. Güneş tutulması durumunda güneş melekleri iki fırka olur. Bir fırykası, tesbih ederek, onu arabasından yana çekerler. Bir fırkası dahi tesbih ederek, arabayı güneşten yana yaklaştırırlar. Bu esnada yine güneşi batı tarafına alıp giderler. Ta ki, iki üç saat miktarı zamanda, önceki gibi arabası üzerine koyarlar. Böylece güneşi, âleme ışık vererek battığı yere yederler. Aynen bunun gibi, ay tutulması vakti geldikte; ay, arabasından denize ya tamamı, ya yarısı düşüp, bu olay süresince ay tutulması hasıl olur. Onun melekleri de iki fırka olup, tıpkı güneş tutulması vaktindeki minval üzere hareket ederek, ayı arabasına koyarlar; ay tekrar parlayıp, karanlık geceyi ışıklandırır. Melekler onu alıp, battığı yere götürürler.

Ay ve güneş tutulmasının faideleri vardır. Biri budur ki, güneş ve ayı tanrı edinenlerin sözlerinin çürüklüğü ortaya çıkar. Zira, değişikliğe uğrayan nesne, tanrı olamaz. Biri dahi budur ki, ay, ayın son üç gününde güneşin ışığından kurtuldukta; görünmez olduğu ve tam dolunay halindeyken tutulduğu; bunun da kemale ermenin noksana yakınlaşmak olduğunu gösterdiği, çünkü her kemalin bir zevali olduğunun kaçınılmazlığıdır.

Şu hale emniyette bulunan kemal sahiplerine, belâdan emniyet olmayıp, hazreti Hak’ka yönelmek lâzımdır. Nitekim Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem: “Emniyeti bekleyerek belâda olmayı, emniyetteyken belâdan sakınmaktan daha çok severim. Çünkü Allah bir kuluna ancak belâ için emniyet verir,” buyurmuştur.

Güneş ve ay tutulmasının bir faideleri dahi budur ki; kıyamet gününde yüzlerin beyaz ve siyah omalarıı hatırlayıp, kulun tedarikli olması her dem Hak’kın rızasını gözetmesidir.

Güneş ve ay tutulmalarını görenlerin, tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmeleri lâzım olur.

Dördüncü Madde

Kâinatı bazı durumlarını ve atmosferi bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler demişlerdir ki: Hak Taâlâ, yukarıda anlatılan denizin altında olan hava denizinin ortasında, yerle gök arasında bir su denizi daha yaratmıştır. Ona yasak deniz, derler. Onda, balıklar gibi çeşitli yaratıklar yüzüp, gezerler. Bu denizin suyuyla Nuh Tufanı olmuştur. Nuh kavmi onunla helâk bulmuştur. Hak Taâlâ, yağmur indirmek murat eyledikte; gökler üzerinde ola rızıklar denizinden belli vakitlerde, taksim edilmiş rızıkları göğe indirir ve yasaklanmış denize ulaştırır. Ondan rüzgâra yükleyip, bulutlara bildirir. Ta ki rızıklarla donatılan suyu, kalbur misali eleyip, yağmur damlaları eyleye. Ondan hem damlayı, Hak’kı emriyle bir melek indirip, kendi mevziine koyar. Çünkü melekler, nurdan yaratılmıştır, onun için yağmur indirmek gibi işlerde birbiri üzerine yığılmayıp, ışık şuaları gibi birbirinden geçerler. Gökten yere inen her yağmur damlası, ölçülü, tartılıdır; karaya ve denize yararı çoktur. Eğer, yağmur damlası rızık ile donanmış ise, ondan kara nebatlar hasıl olur, denizde incilere ulaşır. O halde rızıklar, denizden yağmur denizine, orada bulutlara, onlardan da karaya ve denize iner. Hak Taâlâ, atmosferde, yani hava denizinin içinde kardan ve doludan nice yüzbin dağlar yaratmıştır. Yerin bir tarafına kar, bir tarafına dolu gönderecek oldukta; bunlara vekil olan Mikail aleyhisselama emreder. O dahi vekili olan İsmail adlı meleğe emredip, murat eylediği yere, istediği kadar her tanesini bir melek koyar. Nitekim Hak Taâlâ: “Görmedin mi ki Allah, bulutları sürüklüyor; sonra bulutların arasını topluyor, sonra onu bir yığın haline getiriyor. İşte görüyorsun ki, yağmur bunların arasından çıkıyor. Allah, gökte dağlar halindeki birikintilerden dolu indiriyor da, dilediği kimseye bununla musibet veriyor, dilediğinden de onu bertaraf ediyor. Şimşeğin parıltısı neredeyse gözleri alıverecek.” (24/43), buyurmuştur.

Hak Taâlâ, yeşil cevherden suyu yarattıkta; onun buharından rüzgârı yaratmıştır. Yer ve gök arasında olan rüzgâr üç kısımdır. Birisi kısır rüzgârdır ki, Ad kavmine gönderilmiştir. Birisi kara rüzgârdır ki, yıldızlar denizini, yağmurlar denizini, kar ve dolu dağlarını yüklenip, atmosferde tutmuştur. Üçüncü rüzgâr, yerdekilerin rüzgârıdır ki, doğu-batı, güney-kuzey yönlerinden hareket eden havadır. O, bulutları ve buharları birleştirip ayırır, yağmur ve kar inecek yerlere akıp gider. Şu halde rüzgâr esmesi de Mikail aleyhisselamın tedbirine uygundur ve onun hareket ettirmesine bağlıdır: Onun izniyle esip, izniyle kesilir.

Hak Taâlâ, bu havayı yaratıklarının ruhlarına nefes etmiştir. Bu rüzgârı, fera ve sürûr; eşyanın ve işlerin düzenleyicisi etmiştir. Çünkü rüzgâr olmasa, her şey kokar ve bozulurdu, bütün canlılar yerde helâk bulurdu. Rüzgârın yağmuru ve bitkileri beslemesi gibi faydaları çoktur. Yüzleri güzelleştirme, hayatı koruma ve hayata nefes verme gibi özelliklerinin nihayeti yoktur.

Hak Taâlâ, bulutları, içleri boş ve latif biçimde yaratmıştır. onları, Mikail aleyhisselamın yardımcıları havada toplayıp, yere yakın getirdikte; gökyüzünü örtüp, kesif bir bulut olurlar. Hak Taâlâ, bulutların sevki için Ra’d adlı bir küçük melek yaratıp, onu, Mikail aleyhisselama tâbi kılmıştır. Onun demirden bir kırbacı vardır ki, kamçıyla bulutları develer gibi sevk eder. Vuruşunun şiddetiyle kırbacından ateş çıkar ki, ona şimşek derler. Eğer o ateşin kıvılcımı yere düşerse, ona yıldırım derler. O korkutucu gök gürültüsü, küçücük bir melek olan Ra’d’ın sadasıdır ki, Hak’kı hamd ile tesbih eder. O, bulutları yerlerine sevkedip gider. Nitekim Hak Taâlâ Kelam-ı Kadim’inde: “*ök gürültüsü, Allah’ı hamd ile tesbih eder; melekler de Allah’dan korkarak tesbih ederler,” (13/13), buyurmuştur.

Hadis-i şerifte vârif olmuştur ki, havada ortaya çıka yeşil ve kırmızı kavis Kuzah kavsi değildir, zira Kuzah şeytanın namıdır. Belki o Allah’ın kavsidir ki, rahmet alâmeti, kudret belirtisi ve bereket habercisidir.

Hak Taâlâ, yeryüzüne komşu olan havayı, lâtif yaratmıştır. Ta ki yeryüzünde bulunan yaratıklar onu, koklayarak teneffüs edip, hayat bularak yaşayalar. Bu havanın üstünde duman, onun üstünde beyaz bulutlar, onun üstünde yağmur bulutları, onun üstünde uça kuşlar yaratmıştır ki, kuşların ne yasaklanmış denizde yuvaları vardır, ne yeryüzünde yuvaları vardır. Onlar ancak hava yerler, hava içerler; havada uyurlar, havada çiftleşirler. Yumurtaları havadan düşerken, ruh bulup yavru olur ve kanatları tamamlanana kadar, kuş olup uçana dek düşerler. Bundan sonra da yukarı doğru uçup, hemcinslerine giderler. Bunların bulunduğu havanın üstünde, kar ve dolu dağları, bunun üstünde yasaklanmış deniz, bunun üstünde lâtif hava ve bunun üstünde yıldızlar denizini yaratmıştır. Güneş, ay ve yıldızların nurları büyük ve şiddetli olup, onlarla bizim aramızda bulunan lâtif hava, saf deniz, kar ve bulutlar az olduğundan büyük bir engel teşkil etmez. Eğer, güneş ile yer arasıda bütün bunlar, bu kadarcık engel teşkil etmeseydi, güneşin sıcağına asla tahammül olunmazdı.

4-BÖLÜM

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Yedi denizin, sekiz kaf dağının, yedi yerin ve her tabakanın sakinlerini, cehennemi ve şedi tabakasını ve her bir tabakasında bulunanların, kıyamet şartlarının ve kıyamet hallerinin, âlemin yokoluşunun ve mahşerin durumlarının yaratılış keyfiyetini; beş madde ile beyan eder.

Birinci Madde

Yedi denizi, dağları, yerleri ve cehennemi özet olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taâlâ yerleri ve gökleri yaratmak murat eyledikte; daha önce anlattığımız yeşil cevherlerin suyundan, cennetler ve hazineler altında kalan artığının saf ve lâtifinden yedi göğü yaratıp, ondan kalan bulanık suyu ve tortuyu birbirine vurmuştur. O zaman, bunun özü yüzüne çıkıp, dalgaları yükseldikte; o öz ve dalgalarını dondurmuştur: Yerler ve dağlar olmuştur. Dağlar dahi yerin direkleri olmuştur. Sonra Hak Taâlâ, bütün dağların damarını, yeri kuşatmış olan kaf dağına bağlamıştır. Bir büyük meleği, zelzeleye müvekkel edip, dağların damarlarını onun eline vermiştir. Şu halde Hak Taâlâ, bir yein halkını isyanlardan men ve yasak etmek murat eyledikte; o melek, Hak’kın emriyle o yerin damarını hareket ettirir. Ta ki oranın halkı, o zelzeleden korkuyla kendilerine gelip, Hak Taâlâya yöneleler ve itaatkâr olalar.

Bundan sonra yedi denizi yaratmıştır ki, en küçüğü yerin çevresini, kaf dağının ötesinden kuşatır. Onun nâmı bahr-i muhit olmuştur. Onun gerisindeki ikinci denizdir ki, namı: Kaynes’tir. Onun ötesindeki üçüncü denizdir ki, nâmı: Esam’dır. Onun ötesindeki dördüncü denizdir ki, nâmı: Muzlem’dir. onun ötesindeki beşinci denizdir ki, nâmı: Mırmas’dır. Dnun ötesindeki altıncı denizdir ki, nâmı: Sâkin’dir. Onun ötesindeki yedinci denizdir ki, nâmı: Bâki’dir. Yedi denizin sonuncusu odur. Bütün bu denizler, birbirini kuşatmıştır. her birinin eni beşyüz yıllık yoldur. Hak Taâlâ, yeşil cevherin artığından her iki deniz arasında, ilk denizle yerin çevresi arasında ve yedinci denizin ötesinde birer yeşil kaf dağı yaratmıştır ki, sayıları sekize yetmiştir. Bu dağların her birinin eni beşyüz yıllık yoldur. Bundan sonra Hak Taâlâ, kudretiyle, çadırla misali yedi dağı üzerine yedi göğün kenarlarını kubbeler gibi kuymuştur. Sekizinci kaf dağı ise, dünya göğünün içinde, bahr-i muhit ile yer arasında hepsinden mücerre ve sade kalmıştır. Hak Taâlâ o yeşil dağı, göğün içinden güneş ışığı, ay e yıldızların nuruyla aydınlatıp, şuaları kaf dağından havaya aksettiğinden, renksiz hava yeşil renk gösterip, halk bunu göğün rengi zannederler.

Hak Taâlâ, yedi göğün her birisini, balıklar gibi binlerce çeşit yaratıkla dopdolu etmiştir. Yedi göğün duvarı olan kaf dağının ötesinde bir büyük yılan yaratmıştır. Yılan, büyük dağı halkı gibi kuşatıp, başını kuyruğu üzerine koymuştur. Kıyamete dek Hak Taâlâ’ya yüksek savtıyle tesbih eder. Bu denizler ortasında yedi yer, bir gemi gibi hareketli ve huzursuz iken, Hak Taâlâ bir büyük melek tayin etmiştir ki, yerlerin etrafını kavrayıp, bir omuzu üzerinde sâki kılmıştı. Sonra Hak Taâlâ, o meleğin ayağı sağlam dursun için yeşil yakuttan bir büyük kare biçiminde kaya yaratmıştır ki; onun en üst düzeyinde bin vâdi yaratıp, her birini bir deniz ile ve her denizi binlerce çeşit yaratıkla doldurmuştur. Daha sonra Hak Taâlâ, o kayayı sabit tutmak içi bir büyük kırmızı öküz yaratmıştır ki, onun kırkbin başı, kırkbin boynuzu, kırkbin ayağı vardır. Her iki ayağı arası bir yıllık yoldur. Kayayı, boynuzları ve sırtı üzerine yüklenmiştir. Bu öküzün adı: Liyunan’dır. Sonra Hak Taâlâ, onun ayaklarını sabitleştirmek için bir büyük balık yaratmıştır ki, yedi deniz onun ağzında bir damla gibidir. Sonra Hak Taâlâ, o balığın altında bir büyük deniz yaratmıştır ki, büyük alık, bu büyük denizde sükûn ve karar etmiştir. Sonra Hak Taâlâ, o denizi altıda, yedi tabaka cehennem yaratmıştır. O büyük deniz, cehennem üzerinde sâkin olmuştur. Sonra Hak Taâlâ, yedi cehennemin altında sert rüzgâr yaratmıştır ki, sair ve sakar (cehennemin iki tabakası) onun üzerinde karar kılmıştır. Daha sonra Hak Taâlâ, o rüzgârın altında karanlık ve onun altında pere yaratmıştır. Yaratıkların ilmi o perdeye dek yetmiştir. Mülkünü ve mülkünde olanları Allah daha iyi bilir.

İkinci Madde

Yedi yerin durumlarını ve her tabakanın sâkinlerini, cehennemin yedi tabakasını ve her birinin isimlerini ve oralarda bulunanları ayrıntılarıyla bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taâlâ, kudretiyle yerleri birbirinin altında yedi tabaka yaratmıştır. Her yerin genişliği ve her iki yerin ara mesafesini beşyüz yıllık yol edip, hava ile dolu eylemiştir. İlk tabakanın nâmı: Dimka’dır. Kısır rüzgâr gibi havası nâhoştur. Onda bi çeşit yaratık vardır ki, Berşem nâmıyle meşhurdur. onlara hem hesap, hem azap vardır. İkinci tabakanın adı: Celde’dir. Onda cehennemlikler için azabın he türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas’ıdr. Birbirlerini yerler. Üçüncü tabakanın adı: Celde’dir. Onda cehennemlikler için azabın her türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas’dır. Birbirlerini yerler. Üçüncü tabakanın ismi: Arka’dır. Onda katır gibi akrepler vardır ki, kuyrukları mızraklar benzeridir. Her birinin kuyruğunda üçyüz boğum vardır ki, öldürücü zehir ile dolmuştur. Onun sakinleri bir hasis taifedir ki onlara: Kabes derler. Onların yiyeceği toprak, içeceği rutubettir. Dördüncü tabakanın adı: Harba’dır. Onda dağlar gibi ejderhalar vardır ki, kuyrukları uzun hurma ağacı gibidir. eğer birinin zehiri bahr-i muhite karışsa, denizdeki yaratıkların cümlesi helak olurlardı. Onun sâkinlerine: Cülhan deler. Onların ne gözleri, ne ayakları vardır, ancak iki kanatları vardır ki, uçarlar. Beşinci tabakanın adı: melsa’dır. kavminin adı: Muhtat’dır. Sayıları hesaba gelmez. Biribirlerini yerler. Orada kükürtten dağlar gibi taşlar vardır ki, kâfirlerin boyunlarına bağlayıp, cehenneme bırakırlar. Altıncı tabakanın adı: Siccin’dir. Cehennemliklerin amel defterleri oradadır. Sakinlerine: Kutata derler. Cümlesi kuş şeklindedir. Lâkin elleri adam eli gibi, kulakları öküz kulağı gibi, ayakları koyun ayağı gibidir. Onlar, melekle gibidir; yemezler, içmezler, uyumazlar ve cinsî ilişkide bulunmazlar. Daima Hak Taâlâ’ya ibadet ederler. Bir rivayette, ateşliklerin ruhları, kıyamete kadar orada hapsolmuşlardır. Yedinci tabakanın adı: Ucba’dır. Kavminin adı: Cüsum’dur. Cümlesi kısa boylu, siyah habeşli gibidir. Elleri ve ayakları, yırtıcı hayvan pençesi gibidir. Ye’cüc ve Me’cüc’ü onlar helak etseler gerektir. Halen, lânetlenmiş İblis, taraftarlarıyla onda sâkindir. Kendisi bir taht üzerinde oturur. Yandaşları etrafında saf saf durup, her biri yeryüzünde insanoğlunu sapıtmakla ettikleri fesat ve fitneleri, İblis’e arz ederler. Onlardan her kimin şer ve fesadı çok ve büyük ise; İblis onu yanına alıp, sahte övgüler düzüp, iltifat ederek yakınlarından sayar. Hak Taâlâ, Ümmet-i Muhammed’i onların şerlerinden korusun. Amin. Anlatılan bu yerin ortasında karanlıktan bir perde vardır.

Bu yedi tabaka yer, büyük bir meleğin omuzunda karar kılmıştır. Hak Taâlâ, yedi yer altında bulunan yeşil kaya, kırmızı öküz, büyük balık ve büyük denizden aşağıda kendi haşmetinden yedi tabaka cehennem yaratmıştır ki, birbirinden aşağıdadır. Her tabakanın arası beşyüz yıllık mesafedir. Cehennemin yedi kapısı vardır ki, her birinin içinde ateşten yetmişbin dağ vardır. Her dağda ateşten yetmişbin vâdi vardır. Her bir vâdide ateşten yetmişbin kale vardır. Her kalede ateşten yetmişbin ev vardır. Her ev içinde ipler, sandıklar, tokmaklar, topuzlar, zincirler, bukağılar, köpekler, yılanlar, zehirli akrepler, kaynar ve irinli sular, zehir ve zakkum emsali bin türlü azap vardır. Onda kara yüzlü, gök gözlü zebani melekleri vardır ki, cümlesi sağırdır ve onlarda merhamet duygusu yaratılmamıştır. Öyle çoktur ki hesabı yoktur. Hak Taâlâ, zebanilere bir büyük ve heybetli melek vekil etmiştir ki, ona Mâlik derler. Yedi cehennemin hâkimi ve kapıcısı odur.

İlk cehennemin adına: Cehennem derler ve azabı, ötekilerinden hafif, daha zariftir. Bu, Muhammed Ümmetinin âsileri için yapılmıştır. İkinci tabakanın adı: Sair’dir. Hıristiyanlar onda eserdir. Üçüncü tabakanın adı: sakar’dır. Yahudiler için kararlaştırılmış ebedî duraktır. Dördüncü tabakanın adı: Cahim’dir. Mürtedler ve şeytanlar için azabı elimdir. Beşinci tabakanın adı: Hutame’dir. Gayya kuyusu ondadır. Ye’cüc, Me’cüc ve kâfirlerin yeridir. altıncı tabakanın adı: Leza’dir. Puta tapanlar, ateşe tapanlar ve sihirbazlar için hazırdır. Yedinci tabaka ki, ta diptedir ve adı: Haviye’dir. O, mülhitleri, zındıkları, yalancıları ve münafıkları kucaklayıcıdır. onun ateşi, harareti, azap ve şiddeti hepsinden üstündür. Cehennemin tabakalarının tümü, yedibin tabakadan ziyadedir. (Allahım, bizi cehennem azabından koru; affınla ey bağışlayıcı!)

Üçüncü Madde

Alem ağacının meyvesi olan Adem aleyhisselâmın ruhu, cümleden önceyken, cümleden sonra ortaya çıkmasını ve cennete çıkmasını ve oradan inmesini; zürriyetiyle yeryüzünün imaratını ve onun neslinden Habib-i Ekrem Muhammed sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretlerinin doğuşunu, onun şeriat ve efendiliğinin bâkî olduğunu bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak ile demişlerdir ki: Hak Taâlâ, ruhlar âlemini yaratıp, ikibin yıl kadar müddetten sonra cesetler âlemini dahi icat eyleyip, altı günde arş-ı âlâdan karanlık ve perdeye varıncaya dek cümlenin tamamiyle nizamını vermiştir. Sonra kendisine yakın melekleri arş-ı azamın ayağında iskân edip, korkan ve saf tutan melekler için arşın çevresini mekan eylemiştir. Diğer kerim meleklerin mertebelerince her zümresine belirli bir makam ihsan edip; bir sınıfını kürsüde, bir sınıfını sidrede, bir sınıfını liva-yı hamd altında ve daha birçok sınıflarını cennette huri ve gılmanlar ile iskân eylemiştir. Meleklerin nice bin sınıflarıyle gökler, yerler, denizler ve cehennemler dolmuştur. Onları, yerlerde ve denizlerde olan yaratıklarına hizmetçi kılmıştır. Cehenneme dolan melekler zebaniler olmuştur. Mücerret ruhlar, bölük bölük askerler olup, gökleri ve yerleri kuşatmış olan İsrafil’in surunun içinde, her zümre mertebesince makamını bulmuştur. Çünkü Hak Taâlâ, gökleri ve yeri yarattığı gün, cisimler âleminin her semtini arş-ı âlâdan en aşağı perdeye varıncaya dek melekler, ruhlar, cisimler, yaratıklar ile dopdolu kılmıştır.

Bu dünyayı dahi yani yeryüzünü hem çeşitli yaratıklardan hâli koymayıp, o vakitte çıplak zeminin bütün vâdilerinde ve dağlarında darı bitirip, bütün yeryüzünü iyice doldurdukta; kudretiyle bir tavus kuşu yaratıp, dünya dolusu darıyı ona rızık etmiştir. Bundan sonra tavus kuşu, kendisine verilen rızkı yıllarca yiyip, on adet vâdide darı kaldıkta; korkusundan günde on tanesini yerinden kaldırırdı. Bir zaman sonra bir vâdi darı kalmıştır. Bu durumda kuş, günde bir tane ile kanaat etmiştir. Ta ki, kendisine ayrılan rızık bittikte; kuşun eceli gelmiştir. Bir kere fikrolunsa ki, bu köhne dünya ne zamandan beri bu nizamı bulmuştur. Ve nelerden geri kalmıştır; akıl sahiplerine son derece ibret tevhası olmuştur. Bundan sonra Hak Taâlâ, hikmetiyle bu yeryüzünde renksiz ve dumansız ateşten cinleri yaratıp, Mearic ismiyle dahi isimlendirmiştir. Mearic, cinlerin babasıdır. Ondan eşini yaratıp, Mearice nâmıyle ad vermiştir. Onların evlenmesinden cin taifesi doğup, nice yüzbin kabile vücuda gelmiştir. Lanetlenmiş İblis, onlardan peyda olmuştur. Cin taifesi o derece çoğalmıştır ki, yeryüzünü doldurmuştur. Onların aslî suretleri insan suretindedir. Melekler gibi lâtif cisimli olduklarından, murat ettikleri suretlerde teşekkül ederler. Onların zürriyeti çok olduğundan yeryüzüne sığmayıp, lânetlenmiş İblis, çocuklarıyla dünya göğüne çıkıp, onda sakin olmuştur. Bütün cinler, gece ve gündüz Allah Taâlâ’ya ibadet edip, asla âsi olmazlardı. Böylece yedibin sene geçtikten sonra yeryüzünde kalanları, türlü bozgunculuklara ve kan dökmeye başladılar. İtaatı terk edip, isyan işlediler. Bundan sonra Hak Taâlâ, her yüz yılda bir kere kendilerinden peygamber gönderdikçe; onu helâk edip onikibin senede yüzyirmi peygamber katletmiş8lerdir. Bundan sonra Hak Taâlâ, onlara hışmedip, dünya göğünde sakin olan iblis’i çocuklarıyla yeryüzüne gönderip, yerde olan cinleri bir yere topladıkta; gökten bir ateş inip; cümlesini yakmıştır. “Gökten gönderdiği iblis soyunu denizlerdeki adalarda iskân edip, İblis, Allah’a gayet itaatkar ve boyun eğici olduğundan, onu yedinci göğe kaldırmıştır. İblis, ilahî dergahta makbul olmuş, allah onu cennete sokmuştur. Yeryüzü boş kalmasın için, dünya göğünden melekler indirip, iskân etmiştir. Onlar da, hak Taâlâ’ya ibadetle meşgul olup, bin yıl dahi bu minval üzere gitmiştir ki, cinlerin babası Mearic yaratılalıdan beri yılların sayısı yirmibin yıla yetmiştir.

Bundan sonra Hak Taâlâ, âlemin efendisi, insanların babası olan Hazreti Adem aleyhisselamı yaratmak murat eyledikte; Azrail aleyhisselamı gönderip, yeryüzündeki yedi iklimden toprak aldırmıştır. Cebrail aleyhisselamı gönderip, o, kuru toprağı kırk gün yoğurmuştur. Bundan sonra Hak Taâlâ, o çamuru en güzel biçim üzere Numan vâdisinin içinde şekillendirmiştir. Kendi ruhundan onun başına üfleyip, yeryüzünde onu meleklerin secde yönü ve insanlara peygamber etmiştir. Bütün melekler ona secde eyledikte; İblis, buna “hayır” deyip, secde etmediği için lânetlenmişlerden ve kovulmuşlardan olmuştur. Kıyamete kadar da mühlet almıştır. Sayısız zürriyetiyle Adem’in zürriyetine tasalluta fırsat bulmuştur. İnsanoğlunun bedeninin her yerinden girip, damarlar içinde kan gibi akıp, yoldan çıkarmaya çalışır. Lâkin hiç kimseyi cebren âsi ve kâfir edemez. Ancak ibadetleri acı ve zor, günahları lezzetli ve kolay göstermekle vesvese eder. Hak Taâlâ, cümlemizi onun şerrinden korusun. Amin!

Hak Taâlâ, Adem peygamber aleyhisselamı yeryüzünde yarattıktan kırk yıl sonra onu göklere kaldırıp, firdevs cennetine sokup, cennet elbiseleri giydirip, çok nimetler ihsan etmiştir. Ona, bir nimeti verdikçe: “Bu nimetle kanaat eder misin?” deyip, Adem aleyhisselama hitap etmiştir. O dahi: “Kâni değilim ya Rabbi!” diye cevap vermiştir. Ta ki, Adem aleyhisselama bir gaflet verip, sol kaburga kemiğinden Hazreti Havva anamızı yarattıkta; Adem, gözünü açıp, görmüştür ki, yanında kendi benzeri bir sevimli insan oturmuştur. Böylece onunla sohbet, ülfet ve vuslat hâsıl oldukta; Hak Taâlâ, yine hitap edip buyurmuştur ki “Ey Adem! Bu nimetimle nicesin?” O dahi cevap vermiştir ki: “Ya Rabbi! Hesapsız ynimetinin denizine batmışımdır. Bu nimetini, cümleden büyük bulmuşumdur. Bununla kanaat kılmışımdır. Çünkü Havva ile sükûnet bulup, ülfetiyle ünsiyet kılıp, ondan kâm almışımdır. Bundan gayri ikrama hacet kalmayıp, bu ihsanının şükür ve sürûruyla dolmuşumdur.” Bundan sonra Hak Taâlâ, ona: “Ey Adem! Havva ile cennetimde sâkin olup, her nimetten lezzet alasınız. Ancak buğday ağacına yakın gelmeyesiniz. Ondan yiyip, bana âsi olmayasınız,” diye tenbih buyurmuştur. Bu minval üzere hazreti Adem, Havva ile bin yıl kadar cennet safalarını sürmüşlerdir. Bundan sonra Adem babamız, Havva anamızın sözüne uyup, buğday ağacından alıp, ikisi de yedikte; Hak Taâlâ aleyhisselam, Hindistan’da yüksek bir dağ üzerine inmiştir. İkiyüz yıl o dağda ağlayıp, tevbeye meşgul oldukta; tevbesi kabule yetmiştir. Havva anamız dahi, adem babamızı isteyip ikiyüz yıllık hasretle Arafat dağı üzerinde kavuşmak müyesser olmuştur.

 

NAZM

İki canibden ol iki müştak

İkisi bile mübtela-yı firak

Birbirine heman eriştiler

Ağlaşıp, sarmaşıp, görüştüler.

 

Bundan sonra Şam’a gelip, onda kalıp, Habil ve Kabil orada dünyaya gelip, yine Hindistan’a gitmişlerdir. Ömürlerinin süresi ikibin sene oldukta; hazreti Adem aleyhisselam Serendib adasında; ondan kırk yıl sonra hazreti Havva Cidde’de vefat etmişlerdir.

Bundan sonra Adem ile Havva’nın zürriyetleri yeryüzünü meskûn ve mamur etmişlerdir. Hazreti Adem aleyhisselamın neslinden ice bin kimseler nübüvvete ermişlerdir. Hazreti Adem’den altıbin sene geçtikte; Mekke-i Mükerreme’de hazreti İsmail evladından, Kureyş Kabilesinden, Haşim Oğullarından Abdullahl’ın sulbünden Muhammed Mustafa sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretleri dünyaya gelip, kırk sene velayet zevkiyle safalar sürmüştür. Kırkbir yaşında bütün insanlara ve cinlere peygamber olup, onüç sene Mekke’de kâfirlerden cefalar görmüştür. Mekke’de mağlûp iken, Medine’ye hicret etmiştir. Hicretin onuncu senesi Mekke4ye galip gelip fethederek, yine Medine’ye gitmiştir. O seni Medine’de yaşı altmışüç yıla yetmiştir. O sene de Medine’de vefat etmiştir. Bizim Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem odur ki: Peygamberlerin sonuncusudur, ondan sonra peygamber gelmez, şeriatı kıyamete dek bâkidir; ortadan kaldırılmaz, değiştirilmez, hükümleri bozulmaz. Hicretten bu zamana gelinceye dek ay senesine göre tarih, binyüz yetmişe, yetmiştir. (H. 1170 / M. 1756). Şu halde zamanın sonu olup, dünyanın ömrü geçip gitmiştir. Kıyamet yakın olup; edep, haya, sevgi, vefa, doğruluk ve safa yitmiş ve batmıştır. Zira ki Peygamberimiz sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretlerinin haber verdiği kıyamet şartlarının nicesi zuhur etmiştir. (Ey Allahım! Ahirzamanın fitnesinden bizi koru. Bizi şehadet ve iman ile dünyadan çıkar; rahmetinle ey Rahman ve Rahim olan Allah!)

 

Dördüncü Madde

Kıyametin şartlarını, kıyametin alâmetlerini, surun üfürülüşünü, zelzele ve insanların perişanlığını, yaratıkların helakini ve göklerin harap olmasını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, sadece muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Kıyametin şartları ve kıyametin alâmetleri iki çeşittir. Biri gizli alâmetler, biri de açık alâmetlerdir.

Gizli alâmetler: İnsandan izzet, hürmet, muhabbet, şefkat, edep, haya, cömertlik, ahde vefa, doğruluk, safa, dostluk, takva, şeriatın yürürlükten kalkması gibi. Şehirlerde mescitlerin çoğalması ve cemaatin azalması, binaların yüksek olması, elbiselerin incelmesi, kadınların ve çocukların hakimiyeti ele geçirmesi, kadınların erkekler, erkeklerin kadınlara benzemesi, homoseksüelliğin ve kadınlar arasında seviciliğin yaygınlaşması, eşyanın bereketinin azalması, akraba ziyaretinin ve şeriata uygun alış-verişin kesilmesi, kötülerin hürmet görmesi, iyilerin hakir görülmesi, cariyelerin efendilerini doğurması, kan dökülmesi, fisk ve fücurun artması ve kabirlerin süslenmesi gibi işlerdir ki, bunlara kıyametin şartları dahi derler.

Açık alâmetler: Kıyametin açık alâmetleri ondur.

1- Deccalın çıkışı.

2- Üç gece üstüste ay tutulması.

3- Üç sene boyunca yedi iklimde kıtlık olması.

4- Büyük bir dumanın her tarafı kaplaması.

5- İsa aleyhisselamın Şam’daki beyaz minare üzerine inip, Deccal’ı öldürerek, Şeriat-ı Muhammediyye ile amel etmesi.

6- Resul-ü Ekrem’in soyundan Mehdi çıkıp, kırk yıl adâlet üzere gidip, Hazreti İsa aleyhisselamı bulması.

7- Dâbbe-tül-Arz’ın vücuda gelmesi.

8- Ye’cüc ve Me’cüc’ün İskender seddinden çıkarak, yedi iklimi istilâ etmesi.

9- Hazreti İsa aleyhisselamın Mekke-i Mükerreme’ye gelip, buradan ahirete gitmesi; bundan sonra da Kâbe’nin yıkılması.

10- Güneşin batıdan doğup, orada dolanması.

Bu şartların ve alâmetlerin ortaya çıkmasından sonra misk ve anber kokusu gibi serin ve temiz rüzgâr esip, müminlerin ruhları bu rüzgârın tatlılığıyla çıkar. Bundan sonra Kur’an-ı Kerim’in hükümleri yeryüzünden kalkıp, halkın cümlesi cehalette kalır. Yüz yıl dahi öyle gider.

Müfessirle dahi ittifak etmişlerdir ki: Bütün bunlardan sonra Hak Taâlâ, İsrafil aleyhisselama suru üfürmekle emreder. Hemen o an surun narasının heybetinden yedi gökte ola meleklerin ve yedi yerde olan yaratıkların cümlesi, kıyamet koptu sanıp, yüzleri üzere düşüp, kendilerinden geçerler. Gökler ve yerler titreyiş ve sarsıntıyla düşüp, yıldızlar dökülür. Saçlar, sakallar ağarıp, hamileler doğurup, insanların cümlesi kendinden gidip, sarhoşlar misali kalırlar. Bu, surun ilk üfürülüşüdür ki, ondan bu heybetleri alırlar. Kırk yıl dahi bu minval üzere gider. Bundan sonra Hak Taâlâ, İsrafil aleyhisselama yine sura üfürmekle emreder. Bunun üzerine o dahi ikinci üfleyişte suru öyle güçlü üfler ki, şiddetinden bütün dağlar o demde düzlenerek yerlerinden kopup, havaya çıkıp, atılmış pamuk gibi bulut olurlar. Yedi gök, pare pare olup, yeryüzüne su gibi eriyip dökülürler. Denizlerin suyu kupkuru olup, güneş ve ayın ışığı gidip, kapkara olurlar. Cihanı karanlık kaplayıp, arş-ı âlâdan aşağıların aşağısına belki perde altına dek, her ne kadar yaratık ve melek varsa cümleten helâk olup, fena bulurlar. Ancak Allah’a yakın meleklerden sekiz melek kalırlar. Onlar; Cebrail, Mikail, Rıdvan ve Azrail’dir. Öteki dördü; arşın taşıyıcılarıdır ki, birisi İsrafildir. Bundan sonra Azrail aleyhisselam, o yedi meleğin dahi ruhlarını kabzeder. En son kendi ruhunu kabzederken bir çığlık atar ki, narasının sadası gökleri geçip, yerlere gider.

Şu halde her can, ölümü tadıp, yok olur. İki âlemde bir kimse kalmayıp, ancak Celal ve ikram sahibi olan Allah Taâlâ kalır. Bu âlem, harap, boş, tenha virane gibi, kırk yıl daha bu durum üzere kalır. Ve kimse olmadığından yine kendisi: “Her şeye galip olan tek Allah’ın!” (40/16) deyip, kendi kendisine cevap eder.

Beşinci Madde

Surun üçüncü üfürülüşünü, ölülerin diriltilişini, cesetlerin haşrini, amel defterlerini, hesabı, mizanı, sırat köprüsünü, arafı özet olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taâlâ, yeryüzünü şiddetli bir rüzgâr ile dümdüz edip, Şam sahrasının hizasında mahşer yerini yüzbin yeryüzü kadar geniş eder. Arş altındaki hayat denizinden kırk gün devamlı olarak insan menisi gibi bu dünyaya yağmur iner. Bütün yeryüzü deniz gibi doldukta; çamur tabakasında toprak olan insan ve hayvan bedenlerinin tümü, o yağmuru çekip, bütün parçaları bir yere gelip, her ceset evvelki görünümünde olup, yeryüzünde bakla gibi biter. Her beden, kendi olgunluğuna yeter. Sonra Hak Taâlâ, en son ölen sekiz meleği diriltip, İsrafil aleyhisselama: “Suru üfle!” diye emreder. O dahi, üçüncü üfleyişi öyle zarif ve lâtif üfler ki, surun içinde sakin olan ruhlar, o demde ufuklara yayılıp, her can kendi kafesini bulur. Nasıl ki, koyun sürüsü içinde her kuzu kendi anasını bilir; bunun gibi her can kendi cismini bilip ve bulup onunla kalır. İlk ve son yaratıklar, melekler, huriler, insanlar, cinler, şeytanlar, deniz hayvanları ve her hayvanları, bütün haşereler, kıyametin bir anında tamamen ruh bulurlar ve mahşer yerine her taraftan toplanırlar. Peygamberlere, velilere, âlimlere ve salihlere cennetten elbiseler ve buraklar gelip; giyip ve binip, arşın gölgesine gidip, minber ve kürsüler üzerinde rahat ve selametle otururlar. Geri kalan yaratıkların cümlesi, aç, susuz, başları açık, çıplak, yalınayak yürüyerek, düşe kalka arasat meydanına gelip, mahşer yerinde haşrolurlar. Sıklaşıp, ayak üzerinde dururlar. Tepelerine güneş, bir mil miktarı yakın olup, hararetten çok ter dökerler. Kimi topuğuna, kimi dizine, kimi göğsüne, kimi boğazına dek ter içinde kalırlar. Niceleri ter denizinde gömülürler.

Cehennemi, yeraltından mahşer meydanına yetmişbin saf zebaniler getirirler. Mahşer halknı, halka gibi kuşatırlar. Mahşer halkı, ellibin yıl kadar hesabı beklemekle o halde sıkıntı içinde kalırlar. Dünyada, Kiramen kâtibin; yazdığı amel defterlerini sahiplerine verirler. Müminlee ve itaatli olanlara sağdan, kâfirlere ve bozgunculara soldan verirleri. Hak Taâlâ, bütün yaratıklarına orada vasıtasız kelam söyler. Kıyametin bir anında hepsinin hesabını görüp; kimine hitap, kimine itap eyler. Hak Taâlâ, mazlumun hakkını zâlimden alıp, zâlimin hasenâtı varsa mazluma verir; yoksa, mazlumun günahlarını zâlime yükler. Hesaptan sonra hayvanları toprak eder. Kâfirer, hayvanlara gıpta edip, keşke biz de toprak olaydık, derler.

Mahşer yerinde, iki direk üzerinde, bir büyük terazi kurulur ki, her bir direğinin uzunluğu beşyüz yıllık yoldur. Her kefesi yeryüzü kadar boldur. Bu terazi ile mahşer gününde iyilikleri ve kötülükleri ölçerler. İyilikleri ağır gelenler cennete, kötülükleri ağır gelenler cehenneme giderler. Meğer ki, Hak Taâlâ keremiyle kulunu affeyleye veya peygamberlerden, veya velilerden, veya âlimlerden, veya salihlerden şefaat erişe: Eğer imanla vefat eylemiş ise… Zira ki dünyadan imansız gidenlere cennet, mağfiret ve şefaat olmaz ve hiç bir şekilde cehennemden kurtuluş bulmaz. Eğer iman ile gidip, günahları ağır gelip, mağfiret veya şefaat erişmedi ise; o, günahı kadar cehennemde yanıp, ondan sonra cennete gider. Zerre kadar iman ile giden elbette cehennemden çıkıp huzura erer.

Sırat köprüsü, kıldan ince kılıçtan keskindir. Uzunluğu üçbin yıllık yoldur. Bin yıl yokuş, bin yıl düz, bin yıl iniş yoldur. O, cehennem üzerine kurulup, mahşer halkının cümlesi onun üzerinden geçip giderler. Kimi şimşek gibi, kimi ok gibi, kimi seğirtir at gibi, geçerler. Kimi günahlarını yüklenmiş yürür, kimi cehenneme düşüp yanar. Cehennem ise feryat eder ki: “Ey mümin! Tez geç ki hakikatte senin nurun, benim ateşimi söndürmüştür.” Şu halde müminler selametle sıratı geçerler. Kevser havuzundan içerler. Onda yıkanıp, ayıp ve noksanlarını tekmil ederler. Cennete girip, herkes mertebesince makamını bulur. Ebediyyen onda zevk ve safa ile kalır. Zira ki cennetlikler, çeşitli nimetlerden zevk alırlar. Mevla’ya kavuşmakla mest ve hayran olurlar. Gözler görmeyip, kulaklar işitmeyip, hatırlara gelmeyen devletler bulurlar.

Cennetle cehennemin arasında kale duvarı misali burç ve mazgalları yüksek bir büyük sur vardır ki, yüksekliği beşyüz yıllık mesafedir. Genişliği nihayetsiz, yapısı renkli cevherlere süslüdür. Ona araf adı verirler. Deliler, müşriklerin çocukları onun üzerinde kalırlar. Cennet semtine bakıp, oradakileri nimetlenmiş gördükte; arzu ile mahzun olurlar. Cehennem semtine bakıp, oradakileri azapta gördükçe, kendi selametleriyle mesrur ve şükredici olurlar. Araftakiler, bir rivayette ebediyyen onda karar edip, kâh mahzun, kâh sevinç ile kalırlar. (Ey Allahım! Ey günahları örtücü! Bizi cehennem ateşinden koru. Bizi, iyilerle beraber cennete koy, âhirette cemalini görmeyi nasip eyle. Seçilmiş Habib’inin hürmetine bizi orada karar kıldır. Amin. Ey affedici!)

 

Tenbih

Unutulmamalı ki, buraya gelinceye değin yazılan satırların cümlesi, dini işlerden olmakla; bunların hepsini kesin tasdik ve iman ile inanmak, hepimize çok mühim ve çok gereklidir. Zira ki, bunlar din işlerinden, din usulündendir. Bunları, aklî delillerle kıyas etmek caiz değildir. Zira ki, insan aklı, bunları idrak etmekten yoksun ve âcizdir.

Ancak bizim en yüksek arzumuz olan Mevla’ya kavuşmak için kudretinin büyüklüğünü fikretmeye ve düşünmeye işaret ve müjde olan Kur’an âyetleri ve Peygamber hadisleri ölçüsünce; âlemin tasviri, bu miktarca açıklama ile bunda yetinilmiştir. Lâkin âlimlerin ileri gelenlerinden ve velilerin büyüklerinden olan araştırıcıların lideri, tedkikçilerin senedi Mevlana Seyyid Şerif (Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun) hazretleri: “Astronomi ilmi, göklerin ve yerin yaratılışını düşünenler için en büyük Sanatkâr olan allah’ı tanımakta ne güzel yardımcıdır!” buyurduğu için ve bütün ilimleri kendisinde toplayan, bitmeyen feyz kaynağı İmam-ı Gazali (Allah’ın rahmeti ona olsun) hazretleri: “Astronomi ve anatomi ilimlerini bilmeyen, allah’ı tanımakta acze düşer,” buyurup, anatomi ve astronomi bilginlerini duyurduğu için bir miktar âlemin astronomik yapısından ve bir miktar insan anatomisinden dahi yazılıp, açıklanmak münasip görülmüştür. Ta ki, mütalaasıyla acze düşme durumundan uzaklaşıp, cehalet zindanından çıkasın. İlim ve hikmet mahfeline girip, bilginler zümresine giresin. Hikmetin özüne hulül edip, hakikatın zirvesine yükselesin. Eşyanın hakikatına vâkıf olup, mânânın inceliklerini bilesin. Cihanın sırlarına muttali olup, âlemin durumlarını olduğu gibi bilesin. Kendini tanıma olgunluğuna erip, ondan Allah’ı tanıma devletini bulasın.

(Ey vacib’ül-vücud olan Allah’ım! Ey hayırlar verici! Rahmetinin nurlarını üzerimize saç! Seni kemaliyle tanımakta bize kolaylık ver. Sen münezzehsin ey Allah’ım! Senin öğrettiğinden başkasını biz bilemeyiz, senin anlattığından başkasını anlayamayız. Senin ilham ettiğinden başka marifetimiz yoktur. Sen, alimsin, hakimsin, vecedsin, kerimsin, raufsun, rahimsin. Amin! Ey rahmetiyle yardımcı, ey bağışlayıcıların en bağışlayıcısı!)

ALEM-İ LAHUT LA HALA VELA MELA

1- Yerin altı

2- Arş-ı azam

3- Arşın taşıyıcılarının makamı

4- Arş-ı azamın sütunlarının sonu

5- Kürsünün sütunlarının sonu

6- Ceberût âlemi

7- Kürsü

8- Ruhlar âlemi

9- Melekler âlemi

10- İsrafil’in suru

11- Sidre-i münteha

12- Kalem

13- Tuba ağacı

14- Levh-i mahfuz

15- Liva-yı hamd

16- Cennetin kapıları

17- Melek perdeleri

18- Alevli deniz

19- Yayılmış deniz

20- Taksim edilmiş rızıklar denizi

21- Nimetler denizi

22- Kamkam denizi

23- Hayat denizi

24- Yedi gök

25- Gündüz cevheri

26- Gece cevheri

27- Beyt-i mamur

28- Yasaklanmış deniz

29- Dolu ve kar dağlar

30- Bulutlar

31- Kâbe

32- Kaf dağı

33- Yedi yerin taşıyıcısı meleğin mekânı

34- Yeşil kaya

35- Kırmızı öküz

36- Balık ve deniz

37- Sırat köprüsü

38- Surun içinde ikinci berzah

39- Cehennemin kapıları

40- Katran kazanı

41- Zakkum ağacı

42- Birinci berzahın dibi

43- İkinci berzahın dibi

44- Veyl vâdisi

45- Karanlık ve perde

ALEM-İ LAHUT LA HALA VELA MELA

1- Yerin altı

2- Arş-ı azam

3- Arşın taşıyıcılarının makamı

4- Arş-ı azamın sütunlarının sonu

5- Kürsünün sütunlarının sonu

6- Ceberût âlemi

7- Kürsü

8- Ruhlar âlemi

9- Melekler âlemi

10- İsrafil’in sonu

11- Sidre-i münteha

12- Tuba ağacı

13- Kalem

14- Levh-i mahfuz

15- Hamd dağı

16- Cennetlerin kapıları

17- Arafat suru (delilerin ve müşriklerin çocuklarının yeri)

18- Peygamber aleyhisselamın havzu

19- Cennet yolu

20- Sırat köprüsü

21- Yokuş

22- Düzlük

23- İniş

24- Sırat köprüsünün sonu

25- Cehennem kapıları

26- Zakkum ağacı

27- Katran kazanı

28- Cehennemin tabakaları

29- Gayya kuyusu

30- Veyl vâdisi

31- Güneş

32- Liva-yı hamd

33- Mahşer yeri

34- Makam-ı Mahmud

35- Peygamberlerin minberleri

36- Alimlerin kürsüleri

37- Amellerin terazisi

38- Amel defterleri

39- Sırat köprüsü

 

5-BÖLÜM:

BİRİNCİ KİTAP

Yüzeyleriyle kâinatın aynası olan âlemlerin, yaratılış tertibini; cihanın arazlarının ve cevherlerinin mahiyet ve keyfiyetini; özlerin ve eşyanın şekil ve durumlarını; esaslar ve cisimler âleminin görüntü ve hikmetini; canlıların, bileşiklerin ve unsurların bozuşum ve oluşumunu, hakimane üç babla belirtir ve beyan eder.

 

BİRİNCİ BAHİS

Alemlerin yaratılış tertibini; cihanın cevher ve arazlarının mahiyet ve keyfiyetini, İslâm filozoflarının aklî delillerle buldukları üzere üç bölüm ile tafsil eder.

BİRİNCİ BÖLÜM

Vacib’ül-vücud olan Allah’ı ispat edip, varlıkları mümkün olan cevherleri ve arazları kısaca üç madde ile açıklar.

 

Birinci Madde

Vacib’ül-vücud Allah Taâlâ hazretlerini aklî delillerle ispat edip onun eşyaya yakın olup; onlara ürünmüş olmadığını âlimlerin bulduklarını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Allah’dan başka bütün varlıklara âlem adı verilir. Allah’ın zatı ümleden ayrı ve mücerrettir. Nitekim Hak Taâlâ, Kelam-ı Kadim’indi buyurmuştur: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Müminin kalbinde nurunun sıfatı: Sanki bmir hücre ki, içinde bir lamba var; lamba da cam bir mahfaza içinde, o cam mahfaza sanki incimsi bir yıldız. Bu lamba, güneşin doğuşunda ve batışında gölgeye düşmeyen mübarek bir zeytin ağacının yağından tutuşturulur. Bu öyle bir yağdır ki, neredeyse ateş dokunmaz da aydınlık verecek. Bu aydınlık, nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. Allah insanlara böyle misaller verir. Allah, her şeyi bilir.” (24/35)

Özlerin keyfiyeti ve eşyanın mahiyeti inceden inceye araştırılıp, düşünülse; varlıkların durumları, kâinatın hal ve hareketleri basiret gözüyle mütalaa kılınsa, âlemin bütün parçalarının Allah’ın sanatıyle sonradan olduğuna sağlam bir aklın delillerinin şehadet etmesi kaçınılmaz bir iştir. Nitekim Hak Taâlâ buyurmuştur: “Allah, gökleri ve yeri üstün ir hikmetle yarattı. Size şekil verdi ve şekillerinizi güzel yaptı. Nihayet dönüş O’nadır.” (64/3) O varlığı mutlak olanın cömertliğiyle varlığı mümkün olanlar varolmuş, onunla ayaktadır. Her nesne fâni, o, bâki ve ayaktadır. Nitekim kendi Kitab’ında buyurmuştur: “Onun zatından başka her şey yokluğa mahkûmdur. Hüküm ancak onundur; hep ona döndürüleceksiniz.” (28/88). O kâdir, ve hakîm olan Allah’ın hikmet ve kudretinin eserleri, âlemin ufuklarında ve nefislerde, görecek gözü olanların gözüne cihanı aydınlatan güneşten daha parlak olarak çarpar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de buyurmuştur: “İleride biz, onlara, hem yeryüzü etrafında, hem bizzat nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki, nihayet peygamberin söylediği şeyin hak olduğu kendilerine zahir olacaktır. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (41/53). O benzersiz sanatkârın sanat ve icadının sırlarını görünen ve görünmeyen âlemde müşahede, âriflere gün gibi ortadadır, apaçıktır. Nitekim Hak Taâlâ, Kelam-I Kadim’inde buyurmuştur: “Yeryüzünde de gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler var. Nefislerinizde de birçok âlametler var. Hâlâ görmeyecek misiniz?” (51/20-21)

Havadaki zerreler, dağlar, taşlar, yağmur damlaları, denizler ve ırmaklar, belki dönen feleklerin her parçası, gezegenler, unsurlar, bileşikler ve her ne ki var, cümlesi, gece ve gündüzün her anında, o tek, bağışlayıcı, affedici olan Hak Taâlâ hazretlerine senâ edici olup, onun birliğini açığa çıkarmak ve bildirmek için her biri bir lisandır. Nitekim Hak Taâlâ, Nazm-ı Kerim’inde buyurmuştur: “Yedi gök ve yer, bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. Hiç bir varlık yoktur ki, onu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, gerçekten halîmdir, yargılayıcıdır.” (17/44). Belki cihanın zerreleri, o parlak güneşin varlığının gölgesinde varolmak için hisselerini almışlardır. Cümlesi, Allah’ın cemalinin nurunu göstermek için basiret sahiplerine saf ve parlak aynalardır. Nitekim Allah, Furkan-ı Mübin’inde buyurmuştur ki: “Doğu da, batı da Allah’ındır. Hangi tarafa yönelirseniz, orası Allah’a ibadet yönüdür. Şüphesiz ki Allah’ın mağfireti geniştir, o her şeyi bilendir.” (2/115)

İslâm filozoflarının hepsinin, din âlimlerinin de çoğunun kesin ve isabetli görüşleri böyledir ki: O bir şey ki varlığı gereklidir, ona “vacib’ül-vücud” derler. Her ne ki yok olması lâzımdır, ona “münteni’ül-vücut / olamazdı” derler. Her nesne ki ne varlığı lâzım olur, ne yokluğu lüzum bulur, ona “mümkün’ül-vücut / varlığı lâzım olur, ne yokluğu lüzum bulur, ona “mümkün’ül vücu / varlığı mümkün” adı verirler. O halde her şey ki mevcuttur: Ya varlığı lüzumludur veya varlığı mümkündür. Zira ki, var olan, var olduğu için vardır; kendi varlığı için ya başkasına muhtaçtır ya muhtaç değildir. Eğer başkasına muhtaç değilse; o, varlığı mutlak olandır ki, bu Allah’dır. Eğer muhtaç ise; o, varlığı mümkün olandır ki, bu âlemdir. O nesne ki mevcut değildir, Allah Taâlâ’nın ortağıdır ki, yoktur. Zira ki filozoflar demişlerdir ki: Mümkün değildir ki var olan yok ola. Belki var olan sürekli vardır, yok olan sürekli yoktur. Lâkin mümkündür ki var olan bir mertebeden bir mertebeye; bir nitelikten bir niteliğe dönüşür ve değişir: Basit cisimlerin bileşik, bileşik cisimlerin basit olduğu gibi. Halk, bu değişimleri seyrettikte; zannederler ki yok olan var olur, var olan yok olur. Şimdi vacib’ül-vücudun ispatı ortadadır. Şu delil ile ki: Mümkün olanlara mevcut derler, halbuki mümkünlerin var olması başkasındandır. elbette o başkası varlığı gerekli ve mutlak olana gider. Zira ki, varlığı gerekli olan olmadıkça, varlığı mümkün olan da olmaz. Yani önce kendisine muhtaç olunan varlık gereklidir ki, filan nesneye filan nesne muhtaçtır demek doğru ola. O halde, bütün bu deliller ile varlığı lüzumlu olan Allah Taâlâ hazretleri, sâbit ve âyân olmuştur.

 

İkinci Madde

Varlığı mümkün olan beş cevheri özet olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Varlığı mümkün olan nesne, eğer varlığının devamında değişikliğe uğramazsa; ona, cevher derler. Eğer değişikliğe uğrarsa; ona, araz derler. Zira ki, varlık başkadır, varlığın devamı başkadır. Nitekim görürsün ki, iki şahıs var olmakta müşterektir derler. Lâkin birinin bekâsı yüzyıla dek varır, irinin bekâsı on yıldan ziyade kalmaz. O halde varlığın devamı, varlıktan başkadır, bunlar aynı olmaz. Bütün olabilirler ya cevherdir veya arazdır. Zira ki, bir nesne bir nesneye ya karışıp ona geçer ya geçmez. Eğer karışır ve geçerse o, araz, öteki cevher adını alır. Eğer her ikisi de birbirine muhtaç olurlar karışmazlarsa, bu duruma kaos ve bu hale cismî benzerlik veya nevî benzerlik derler. Eğer ihtiyaç bir taraftan olup, ancak araz cevhere muhtaç olursa, o cevhere mevzu (yapıntı), ötekine de araz (ilinek) derler. O halde araz, mevzuda var olan nesnedir: Renkler gibi. Eğer araz ve cevher bileşimine uğrarsa ona: Tabii cisim derler Eğer araz ve cevher birleşmeyip, isimlere tedbir ve tasarrufla bağlı olmazlarsa, ona: İnsanî nefs veya atmosferik nefs derler.

Cevherler beş kısımdır ki; biri heyula (kaos), biri cismî suret, biri tabii cisimdir. Bu üç cevher birbirine yakındır. Öteki ikisi dahi birbirinden farklıdır ki: Biri nefs ve biri akıldır. Eğer akıl, onunla zatı gerekli olanın arasında vâsıta olmadıysa ona: İlk akıl derler ve külli akıl dahi derler. Eğer aklın altında başka akıl olmadıysa ona: Aşır akıl, fakat akıl derler. Eğer aklın iki yönünde akıllar olduysa ona: Mutavassıt (aracı) akıl derler. Akılların en şereflisi ve en lâtifi küllî akıldır ve ona yakın olan akıllardır.

Eğer nefs, basit cisimlerde mutasarrıf olduysa ona: Feleki (atmosferik) nefs, unsurî nefs derler. Eğer nefs, bileşik cisimlerde mutasarrıf olup, onlara gelişme ve büyüme sağlamıyorsa, o cisimlere: maden derler. Altın, gümüş, la’l ve taş gibi. Eğer nefs, bileşik cisimlerde büyüme ve gelişme sağladıysa, lâkim hareket vermedi ise, o cisimlere: bitki derler. Otlar, çiçekler, ağaçlar, meyveler gibi. Eğer nefs, bileşik cisimlere hem büyüme ve gelişme, hem his ve hareket bahşedip, konuşma vermediyse, ona: Konuşmayan hayvan derler. Davarlar, atlar, vahşi hayvanlar ve kuşlar gibi. Eğer konuşma dahi bahşederse, ona: İnsan derler ki, varlığın zübdesi, her mevcudun hülasası odur. Cihan ağacının meyvesi ve kâinatın tamamlayıcısı odur. Şu halde nefs, her mertebede başka bir isimle isimlendirilir. Cansız cisimlerde ona: Tabii nefs, bitkilerde: Nebatî nefs, hayvanlarda: Hayvanî nefs, insanda: İnsâni nefs ve konuşan nefs derler. Nefs, bu mertebelerde cümleye tamamıyle tasallut edip, tamamıyle mutasarrıf olur.

Cisim, tabii bir cevherdir ki, onun zatında cisimlerin boyutları, yani uzunluk, genişlik ve derinlik, dik açılar üzere bölmek şartıyla farz olunarak ölçmek mümkün ola. Cisim ise, ya basit olar veya bileşik olur. Basit cisim odur ki, onun parçalarıyle aslı benzer olur. Yani suretleri ve tabiatları muhtelif olan cisimler bölünmeyip, onun tabiatı bir ola ki, o tabiattan çıkan şey, tek yol üzere çıka. Basit cisim, ya ulvidir veya süflidir. Ulvi dahi ya ışıklıdır veya ışıksızdır. Eğer ışıklı ise yıldızlardır. Eğer ışıksız ise feleklerdir ki, onlara: Esirî cisimler ve ulvî âlem dahi derler. Basit süflî cisim, dört unsurdu ki, onlara dört esas dahi derler. Onlar: Ateş, hava, su ve topraktır. Bu dördüne ve bunların zımnında bulunan bileşik cisimlere: Süflî âlem ve oluşum ve bozuşum âlemi dahi derler. Bileşik cisim odur ki, onun parçalarıyle tabiatı benzer olmayıp; şekil ve tabiatları muhtelif olan cisimlere bölünüp, dört unsurdan oluşmuş ola. Madenler, bitkiler, hayvanlar gibi. Bunlara üç bileşik derler ki, babaları esîrî cisimler, anaları dört unsurdur. Bileşik cisim dahi iki kısımdır ki, biri tam, biri tam olmayandır. Tam bileşik odur ki, değişik zamanlarda kendi bileşiğinin suretini koruya. Üç bileşik gibi. Tam olmayan bileşik bunun tersi olup, kendi bileşiminin suretini korumaz. Duman ve bulut gibi. Atmosfer gibi diğer basit cisimler, bileşiklerinden ayrılarak, kendi tabiatlarıyle kalsalar, onların şekli küreye benzerdir. Yani dönen top görünümündedirler. O halde bütün felekler, yıldızlar, unsurlar küre şeklindedir. Anlatılan beş cevher ki, akıl, nefs, kaos, suret ve cisimdir. Bunların tümünü bu rubaimiz toplamıştır ve bunlarla iki âlem, ayaktadır ve süreklidir.

 

RUBAİ

Bil ol kâinatı akl ve candır

Bu hissolunan nüh felek-i gerdandır

Pes nar ü hava ve hab ü hâk erkândır

Madenle nebat ve hayvan ve insandır

 

Üçüncü Madde

Varlığı mümkün olan arazların dokuz kısmını kısaca bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Mevzuda (yapıntı) mevcut olan arazlar dokuz kısımdır. Kem, keyfe, eyne, metâ, izafet, malk, va’, fiil ve infialdir.

1- Kem (nicelik): O nesnedir ki, zatında eşitliği ve eşitsizliği kabul ede. Bu, ya ayrıdır ki; nokta ve sayıdır. Veya zatı karar eden bitişiktir ki; çizgi, yüzey ve hacimdir. Veya zatı karar etmeyen bitişiktir ki; zamandır.

2- Keyfe (nitelik), eşyada heyettir ki, zatına bölünme ve nispet iktiza etmeyip duygusal niteliklere ve kuvvetlere bölünür. Balın tatlılığı, deniz suyunun tuzluluğu gibi. Veya kuvvetli olmayanlara bölünür. Utanmanın kızartısı, korkmanın sarartısı gibi. Keyfiyetler, nefsanîden yana bölünür. İlk yaratılışta ilim ve yazmak gibi Keyfiyetler, istidadiyeden yana bölünür. Sertlik ve yumuşaklık gibi. Kemmiyetlere özgü olan keyfiyetten yana bölünür. Üçgen ve dörtgen gibi. Satıhtan yana bölünür. teklik ve çiftlik gibi. Adedten yana bölünür.

3- Metâ (ne zaman), bir keyfiyettir ki, eşyaya zamanda bulundukları için hasıl olur.

4- Eyne (nerede), bir keyfiyettir ki, eşyaya mekânda bulunmaları sebebiyle hasıl olur.

5- İzafet (bağlılık), bir keyfiyettir ki, nispette tekrar edilmiştir. Babalar ve oğullar gibi.

6- Mülk, bir keyfiyettir ki, eşyaya hasıl olur; onları bir nesne kuşatıp, intikalleri müntakil olmak sebebiyle bu keyfiyet bulunur. İnsanın sarıklı ve gömlekli olduğu gibi.

7- Vaz’, bir heyettir ki, eşyaya hasıl olur. Bir nesne parçalarının bazısını bazısına nispeti sebebiyle ve dış işlere nispetleri sebebiyle o heyet bulunur. Kalkmak ve oturmak gibi.

8- Fiil, bir keyfiyettir ki, eşyanın tesirleri sebebiyle onlara o keyfiyet hasıl olur. Kesici gibi, madem ki keser.

9- İnfial; bir keyfiyettir ki, eşyaya hasıl olur, onlar başkasından etkilenmemeleriyle o keyfiyet bulunur. Isıtıcı gibi, madem ki ısıtır.

Beş cevheri, bir cevher sayıp, dokuz araza eklemişler ve böylece toplamına “on makulât” demişler. Cevher, kendi zatıyle kaim ve sabittir. Araz ise cevher ile kaim ve onu sıfatlandırandır. Bütün âlem, parçalarının tümüyle on makulâttan bileşik tek bir cisimdir. Cümlesi lisan-ı halle Allah Taâlâ’nın birliğine ve varlığına nâtık ve şâhittir. On makulâtı, bu beytimiz içine almaktadır ve hep buna aittir.

 

Cevheri bil kem ve keyfe ondan izafetle metâ

 

Vaz’ ve eyne ve mülk ve yefalü yenfaildir ey fetâ

 

6-BÖLÜM:

İKİNCİ BÖLÜM

Feleklerin, nefslerin ve akılların ortaya çıkmasındaki tertibi; tabiatların mertebelerini; özlerin değişimini; ateş, hava, su ve toprağın dönüşümlerinin delillerini; maden, bitki, hayvan ve insanın doğuşunu ve bunların arasında aracı olanı; ruhların geldikleri ve gittikleri yeri; bedenlerin devranının keyfiyetini dört madde ile hakîmâne beyan eder.

Birinci Madde

Feleklerin, nefslerin ve akılların ortaya çıkışındaki tertibi; dört unsurdan çıkan dört keyfiyeti bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hak Taâlâ bütün eşyalardan önce küllî aklı icat ve mevcut etmiştir. Buna: İlk akıl, ilk cevher dahi derler. Hak Taâlâ, bütün eşyalardan önce küllî aklı icat ve mevcut etmiştir. Buna: İl akıl, ilk cevher dahi derler. Hak Taâlâ bu akla üç bilgi bahşetmiştir ki; biri Hak’kı tanımaktır, biri kendini (nefsini) bilmektir, biri ihtiyacını bilmektir, ki bununla mevla’sına muhtaç olduğunu bilmiştir. Bu üç bilginin her birinden başka bir nesne vücuda gelmiştir. Zira ki, tekten tek çıkagelmiştir. Hak’kı tanımaktan bir akıl dahi peyda olmuştur ki, ona: İkinci akıl derler. Nefsi bilmekten bir nefs dahi mevcut olmuştur ki, ona: Külli nefs derler. İhtiyacı bilmekten bir cisim ortaya çıkmıştır ki, ona: En büyük felek, atlas feleği, feleklerin feleği, yönlerin sınırlayıcısı ve külli cisim dahi derler. Bu feleğin aklı, ikinci akıldır; nefsi, külli nefstir. Ama ikinci akıldan dahi şu üç bilgi ortaya çıkmıştır ki; Hak’kı tanımak, nefsi bilmek, ihtiyacı bilmek… Hak’kı tanımaktan bir üçüncü akıl, nefsi bilmekten ikinci nefs, ihtiyacı bilmekten ikinci bir felek sâdır olmuştur. Buna burçların feleği, sabit yıldızların feleği dahi derler. Bu feleğin aklı üçüncü akıl, nefi ikinci nefstir. Fakat üçüncü akıldan hem bu üç bilgi vücuda gelip, yine bu tertip üzere, başka bir akıl, başka bir nefs ve başka bir cisim ortaya çıkmıştır ki, ta dokuz mertebeye dek bu ilk akıldan dokuz akıl, dokuz nefs ve dokuz felek sâdır olmuştur ki: Bu dokuz akıl feleklerin akıllarıdır, bu dokuz nefs feleklerin nefsleridir.

Yedi felekten her bir feleğin bir aklı, bir nefsi ve bir cismi vardır. Ama büyük felek hepsinden yüksek ve hepsini kuşatmış bir basit cisimdir. Onun içinde burçlar feleğidir ki, bütün sabit yıldızlar ondadır. Onun içinde zühaldir (satürn) ki onda zühalden başka yıldız yoktur. Onun içinde müşteri (jüpiter) feleğidir ki buna mahsustur. Onun altında merih feleğidir ki, onda bir odur. Onun altında güneş feleğidir ki, onda bir o sultandır. Onun altında zühre (venüs) feleğidir ki onda bir odur. Onun altında utarit (merkür) feleğidir ki o felekte, bu o yıldızdır. Onun içinde ay feleğidir ki, onda aydan başka bir nesne yoktur. Ona, dünya göğü adını verirler. Onun aklına: Aşır akıl, faal akıl, feyyaz akıl derler. Onun nefsine: Vahib’ül-sur, tabiat-ı mutlaka derler. Bunların kaynaşmasından, ay feleğinin altında dört unsur -ki ateş, hava, su ve topraktır- bu tertip üzere hasıl olmuştur. Unsurlar da, dört keyfiyet -ki sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluktur- vücut bulmuştur. Unsurların kaynaşmasından dahi üç bileşik -ki maden, bitki, hayvandır- vücuda gelmiştir. Hayvan cinsinin en şereflisi insan nevî olmuştur. Kâinatın ortaya çıkışı insanda son bulmuştur, varlık dairesi onunla tamam olmuştur. İnsan, cihan ağacının meyvesi olduğu için hepsinden sonra vücuda gelmiştir. O halde devranın hülasası insan olmuştur.

İkinci Madde

Dört unsurun mertebe ve tabiatlerini ve birbirine çevrilmelerini ve dönüşmelerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar ve astronomlar söz birliği etmişlerdir ki: Ay feleğinin altında, ateş küresidir. Onun altında hava küresidir. Onun altıda su küresidir. Onun altında toprak küresidir ki, hepsinden aşağı ve sudan ağırdır.

Ateş tabakasının havanın üstünde olduğuna delil odur ki, ateş dumanıyle yukarılara gidip müşahede olunduğu gibi aslında meyl eder ve döner. Hava tabakasının suyun üstünde olduğuna delil odur ki, eğer bir hava dolu balonu su havuzunun dibine götürseler, suyun altında durmayıp, üstüne çıkar. Su tabakasının toprağın üstünde olduğuna delil odur ki, eğer bir taşı veya bir demiri suyun üstüne koysalar, suyun üstünde durmayıp aslına meyl ile dibine iner. Çünkü toprak suyun altındadır. Bütün eşyanın da altındadır.

Kendi tabakalarında duran dört unsur, birbirine yavaş yavaş değişirler. Nitekim ateş, günlerin geçmesiyle ateş suretini terk edip, hava suretine girerek, ateş havaya çevrilir. Hava dahi, yavaş yavaş hava suretini terk edip su suretine girer, hava su olur. Su dahi yavaş yavaş toprak suretini tutup, su toprak olur. Toprak dahi ateş suretine girip, toprak ateş olur. Bu yolla ve tersiyle dört unsur, bir suretten bir surete döner, sonunda yine kendi suretlerine geçerler. Bu unsurların suret değiştirmesine istihale (başkalaşım) derler.

Ateşin tabiatı kuru ve sıcaktır. Havanın tabiatı sıcak ve rutubetlidir. Suyun tabiatı yaş ve soğuktur. Toprağın tabiatı soğuk ve urudur. Şüphe yoktur ki, ateş hava ile sıcaklıkta müşterektir. Hava su ile rutubette müşterektir. Su toprak ile soğuklukta müşterektir. Toprak ateş ile kurulukta müşterektir. O halde ateşin kuruluğu, havanın rutubetine dönse, ateş sıcak ve rutubetli olup havaya çevrilir. Havanın sıcaklığı suyun soğukluğuna bürünse hava rutubetli ve soğuk olup suya döner. Suyun rutubeti toprağın kuruluğuna bürünse, su soğuk ve kuru olup toprağa döner. Toprağın soğukluğu ateşi sıcaklığına bürünse, toprak kuru ve sıcak olup ateşe döner. Yani ateş hava olur, hava su olur, su toprak olur, toprak ateş olur ki, bu başkalaşıma başlangıç yolu derler ve öyle olur ki, dört unsur bu başkalaşımı aksi üzere kabul edip; toprağın kuruluğu suyun rutubetine bürünüp, toprak su olur, suyun soğukluğu havanın sıcaklığına bürünüp, su hava olur; havanın rutubeti ateşin kuruluğuna dönüşüp, hava ateş olur; ateşin sıcaklığı toprağın soğukluğuna bürünüp, ateş toprak olur. Bu başkalaşıma da sonuç yolu derler.

 

Üçüncü Madde

Dört unsurun başkalaşımın delillerini; maden, bitki, hayvan ve insanın doğuşunu ve bunların arasındaki aracıyı bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Unsurların başkalaşımının delilleri açıktır. Ateşin havaya dönüştüğüne açık delil budur ki; mumlar yandıkta; alevleri yükseğe meyl ile gidip, havaya karışırlar. Eğer ateş havaya çevrilmeseydi her mumun alevi bitişik bir aydınlık çizgi olup, hava küresinin ortasında hatlar gibi yukarıya gidip, ateş küresine bitişirlerdi. Lâkin bu şulelerin kuruluğu, havanın rutubetine nispetle azdır. Onun için, o anda ateşi kuruluğu havanın rutubetine bürünüp, o şuleler hava olurlar. Havanın suya dönüştüğüne delil budur ki, bahar ve güz mevsimleri sabahında, bitkiler üzerinde olan rutubet ki -ona şebnem ve çiğ derler,- o havadır ki seher vakti soğuk olup, suya çevrilmiştir. Zira ki, havanın sıcaklığı, suyun soğukluğuna bürünse hava su olur. Suyun toprağa dönüştüğüne delil: Yağmur damlaları indikte; ilk damlalar ki toprağa erişir, o damlalar toprak olup gözden yiterler. Nitekim müşahede olunur. Zira ki o damlaların rutubeti, toprağın kuruluğuna nispetle azdır. Bu durumda damlaların rutubeti toprağın kuruluğuna bürünüp, su toprak olur. Bundan sonra damlalar çoğalıp, rutubet galip oldukta; toprak olmayıp çamur olur. Toprağın ateş olduğuna açık delil odur ki: Bitkiler ve ağaçlar, unsurların parçalarından bilenmiş olup, toprak parçası onlarda ziyade bulunmuş iken odun ateş ile yandıkta; parçaları ateşe dönüşüp, toprağın hissesinden az bir kül kalır. Bazı yererde odun yerine taş kömürü yakarlar, onun külü çok az kalır.

Hak Taâlâ’nın tesiriyle felekler, yıldızlar, dönüp ve hareket eyleyip; dört unsuru anlatılan başkalaşım üzere birbirine kaynaştırıp, hamur etmişlerdir. Ta ki unsurların kaynaşmasından, önce madenler hasıl olup, ondan bitkiler peyda olup, ondan hayvanlar vücuda gelmiştir. Hayvan kemalini buldukta; insan ortaya çıkmıştır. Bu dört bileşik cismin bileşik aracısı da vardır.

Madenler ile bitkiler arasında aracı mercandır. Zira ki salabette taş gibidir ve bitki gibi zerre zerre denizin dibinde bitip, suyun yüzünden yukarı gelip, kuruldukta; sert olur. Bitkiler ile hayvanlar arasında aracı hurma ağacıdır. Zira ki o, bitki iken hayvan gibi erkeğine yakın olmadıkça; neticesi hurma olmaz. Başını kesseler helak olup, kuru ve yapraksız, meyvesiz kalır. Hayvanlar ile insan arasında aracıların en belirgini maymundur. Zira ki, cümle azası, kıl ve kuyruğundan başka, dışı ve içi insana benzer.

Bu aracıların vücudunda hikmet budur ki, her biri kendi mertebesi altından son yükseklik mertebesine ulaşıp; varlıkların mertebeleri tek silsileyle bileşik ola ve insanlık mertebesinde nihayet bula. Şu halde zaman devrinin tamamlayıcısı, cihanın parçalarının zübdesi, yedi yüksek babanın ve dört aşağı ananın ve üç bileşiğin son hülasaları insan bedenidir. Belki her iki cihandan gaye ancak hazreti insandır. Bu feleklerin, unsurların, bileşiklerin kabuğu, zarfı ve kabıdır. O, cümlesinin iliği ve özünün özüdür. Bütün eşya, insana hizmetçidir O, hizmet ve ikram edilendir. Aziz, şerif ve muhteremdir. Zira ki o, cümleden güzel ve yücedir.

 

Dördüncü Madde

Ruhların çıkış ve dönüş yerini; vücutlarda devrinin keyfiyetini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Umumun feyzi ve onlardan dokuz feleğe ve onlardan dört tabiata ve onlardan dört unsura ta toprağa gelinceye dek yolların tümü başlangıçtır. Topraktan madene ve ondan bitkiye ve ondan hayvana v ondan olgun insana gelinceye dek bunların cümlesi sonuç yoludur. İlahî nur ve sonsuz feyz, teklik mertebesinden akıllar üzere ve onlardan unsurlar ve toprak üzere iner ve feyz verir ki, buna: Başlangıç ve iniş kavsi dahi derler. Bundan sonra topraktan madene, ondan bitkiye ve ondan hayvana ve ondan insana ve ondan kâmil insana yükselip dönerek; kâmil insandan hazreti Hak’ka vâsıl olur. Bu hemen o ilâhî nurdur ki, başlangıçta o makamdan gelip, bu makamları geçip yine kendi makamına gidip, devresini tamam eyler. (Her şey aslına döner) düsturunca, o nur, aslına gider. O ki: “İşin başlangıcı ondandır, sonucu onadır,” buyurmuştur. Bu geçici vücudun işinin devretmek olduğunu duyurmuştur. Bu dönüşe: Dönüş yeri, çıkış kavsi dahi derler. Şu halde aslî muhabbed hükmüyle ve oluş hakikatlerinin yönelişleriyle, geçici olan umumî vücut, tavır ve mazharların her birine ulaştıkça; o tavrın rengiyle renklenip, o mazharın özelliğiyle nitelenir. Bu geçişler, o umumî vücudun düşüşlerinden ibarettir.

O vücut ki, dünyada kâmil olsa gerektir. Onun seyri; akıllar, nefsler, felekler ve unsurlardan toprağa gelinceye dek süratle olup, inişlerde duraklama olmaz. Topraktan, maden, bitki, hayvan ve kâmil insana gelinceye dek yükselişinde süratle gelir, birinde takılıp kalmaz. Fakat o vücut ki, onun kemâle ermeye liyakati olmaz Onun seyri, iniş ve çıkış mertebelerinde duraklama olup, kemâlini bulmaz. O, iniş mertebelerinde kâh ateş suretinde, kâh hava suretinde, kâh su suretinde, kâh toprak suretinde nice gecikmelere uğrayıp duraklar. Çıkış mertebelerinde kâh maden suretinde, kâh bitki suretinde, kâh hayvan suretinde, insan suretine gelip kemâle erinceye değin türlü tutkularla haps olup kalır. Meselâ o geçici vücut, bitkiler âlemine girerken bazı âfetler ârız olup, bitki olamaz. Yahut bitki olur lâkin kemâline ermezden önce bozulup, yerden tekrar bitmeye muhtaç olur. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, bir hayvan, eti yenenlerden olmuşken, İnsanlar tarafından yenmeden bozulur ve hayvanı insan mertebesine naklettiremez. Kâh olur ki, insan mertebesine geçer, lâkin kemâl mertebesine ulaşamaz. Külli aklı bulamaz; dünyaya hayvan gelir nâdân gider. Kâh olur ki, yükseliş mertebesini kısaltıp, topraktan ağaçlara gelir ve meyve suretine girip, insan gıdası olup, meni suretini bulup, insan suretine gelir; akıllı ve ârif olur. Lâkin ilk akla ulaşamaz ve kemâlini bulamaz. Kâh olur ki, süratle buğday, arpa, darı şekline girip, insan yiyeceği olup, meni suretini bulup, ana rahmine dolup, kan pıhtısı ve et parçası olup, insan şekline gelip; akıllı, olgun ve ârif olur ve ilk akla ulaşır ve çıkışı tam hasıl olur.

Bu şerefli vücudun yükseliş başlangıcı madenler olmuştur ki, onların başlangıcı kaygan çamurdur. Sonra ondan taşlar mertebesine yükselmiştir. Ondan eriyen cevherler mertebesine ulaşmıştır; demir, kalay, bakır, gümüş ve altın gibi madenlerdir. Bundan sonra la’l, yakut ve zümrüt gibi cevherlerin mertebesine yükselmiştir. Ta mercana varıp, bitkisel belirtilerle gelişip, o mertebeden dahi yükselip, tohumsuz biten bitkiler mertebesine gitmiştir. Bundan sonra tohumla biten bitkiler mertebesine ve ondan ağaç suretine varıp, ta hurma ağacı olmaya yetmiştir. Hurma mertebesinden, hayvan mertebesine yükselip yıllarca o mertebede yaşamıştır. Ta iş ve surette insana benzeyen goril ve maymun mertebesini bulmuştur. O mertebeden dahi yükselip, insan suretine gelmiştir. O insan ki, kemâl mertebelerinin suret ve sîretinde ilerleyip, kâmil insan mertebesine gidip, İlâhî ahlâk ile dolmuştur. O, bilginin olgunluğuna erip, külli akla ulaşmıştır. Bu mertebede varlık dairesi birleşip, nihayet bulmuştur. Zira ki, umumî vücut işinin devri böylece bulunmuştur ve bu geçici vücut, bir daire şeklinde resmolonmuştur. Onun başlangıcı ilk akıl, sonucu kâmil insan kılınmıştır. Böylece vücut dairesinin sonu öne gelip, kâmil insanda birleşip, tamam bilinmiştir.

Rabbanî feyz, bütün varlıklara beraber ulaşır. Bütün varlıklar, o semte yönelik ve bakıcıdır. Herkes kabiliyeti kadar feyiz verici Allah’ın feyzine naildir. Çünkü geçici varlık olan Rabbanî feyz, çeşitli görünüşlerde ortaya çıkıp, çok mertebelere yakın olmuştur. O halde her ortaya çıkış ve suretin boyasıyla boyanıp, ona uygun parıltı almıştır. Bir varlık iken çeşitli suretler ile ortaya çıkmıştır. Her nesnenin bir ismi vardır ki, o isim ona rab olmuştur. Her kim ki, kendi bağlı olduğu rabbin terbiyesinde kalmıştır; o kimse hakkı unutup kendine tapar olmuştur. Bütün vakitlerinde âlelem halkıyle kavga ve münakaşa edip, kendini inkâr ve itiraz ateşine salmıştı. İşlerinde gam ve keder denizine dalmıştır. Kim ki, kendi rabbinin terbiyesinden çıkıp Rabler Rabbinin dairesine girmiştir; yani kendi tabiatının zindanından ruhun fezasına gelmiştir: O kimse nefsin putunu kırıp, Allah’a tapar olmuştur. Bütün vakitlerinde halkın tümüyle barış ve iyilik içinde olup, üzüntülerden kurtularak, ebedî saadeti bulmuştur. Zira ki, kamil insan olup, külli akla ulaşmıştır. Devresini tamam edip, muradı hasıl olmuştur. Bu varlık dairesini bir filozof ilahi şekline getirip, yükseliş kavsini beş beyit ile işaret edip belirtmiştir. Filozofun farsça mesnevisini, kamil bir insan kendi halini beyan ile şöyle mânalandırmıştır:

 

Devredip geldim cihanı yine bir devran ola

Ben girem bütün sarayı yıkıp virân ola

Beher can tuğyan edip cismim gemisin dağıda

Yerler altında bu cismim hâk ile yeksân ola

Dört yanımdan nâr ve bâd ve âb ve hâk edip hücum

Benliğim onlar alıp bu varlığım tâlân ola

Dağılıp terkibim otuz iki harf ola tamam

Nokta-i ruhum kamunun gevherine kân ola

Bu vücudum dağı kalkıp itile yükler gibi

Şeş cihâtım âçılıp bir haddi yok meydan ola

Cümle efkâr ve havâssım haşr olup ol arsada

Kalkalar hep yeniden sankim bahiristan ola

Yevm-i tübladır o gün her mânâ bir sûret giyip

Hem kimi sebze kimi hayvan kimi insan ola

Kabrime yârân gelip fikredeler anvâlimi

Her biri bilmekte hâlim vâleh-i hayran ola

Her kim ister bu niyâz-ı derdmendi ol zaman

Sözlerini okusun kim sırrına mihman ola

 

(Dolanıp geldim cihanı yine bir dolanma ola. Ben bütün sarayı yıkıp gidem, virân ola. Her can, taşkınlık edip, cismin gemisini dağıda. Bu cismim, yerler altında toprakla bir ola. Ateş, su, hava ve toprak, dört yanımdan hücum edip; benliğimi onlar alıp, bu varlığım tâlan ola. Bileşiğim dağılıp, tamam otuz iki harf ola. Ruhumun noktası, kamunun gevherine maden ola. Bu vücudumun dağı kalkıp, yükler gibi itile. Altı yönüm açılıp, sınırı yok bir meydan ola. Bütün fikir ve duygularım o arsada haşrolup; halkalar hep yeniden, sanki baharistan ola. O gün karışıklık günüdür, her mâna bir suret giyip; kimi insan, kimi sebze, kimi hayvan ola. Dostlar kabrime gelip, durumlarımı fikredeler; her biri halimi bildiğinde, şaşkın ve hayran ola. O zaman her kim bu dertli niyazı ister; sözlerini okusun ki sırrına konuk ola.)

Mümkündür ki, varlığı gerekli olan ile varlığı mümkün olanı bir daire farz edesin. Bir doğru çizgi onu iki eşit parçaya böler. Ona hayalî çizgi ve dairenin çapı derler. Şimdi bu çizgi ile bir daire, ki kavis şeklinde görünür. Çünkü bu hayalî sayıdan ibaret olan hayalî çizgi, dönüş vaktinde asla ulaşmak ile aradan kaldırılır. Bu durumda varlık dairesi olduğu gibi bir görünür. İki kaş arası veya daha yakın olma sırrı onda bilinir. Şimdi filozofların yöntemi üzere, varlığın devranını bu miktar beyan ile, bu bölüm bitip, astronomi ilmine vasıta ve mukaddime olan matematik ve hendeseden birer bölüm yazılmak münasip görülmüştür.

 

7-BÖLÜM

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Maddede ve zihinde hasıl olan eşyanın sayılarını beyan eden matematiğin, çok önemli ve çok lüzumlu olan kaidelerini, on kolay yöntem üzere, on madde ile açıklar.

Birinci Madde

Sayının tarifini, sahih sayıları, tam sayıları, dokuz kesiri, mutlak sayıyı, yarım sayıyı, tam sayıyı ve artık sayıyı özet olarak bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Matematik ile özel bilgilerden, bilinmeyen sayı ortaya çıkar. Sayı bir kemmiyettir ki, bir’e ve ondan türeyene denir. Ama sayı eğer mutlak ise, yani başka bir sayıya bağlı değilse ona: Sahib (tam) sayı derler. Eğer farz olunun bir ybaşka sayıya bağlı olduysa ona: Kesir derler. Yarım gibi 1/2. burada (1) pay, (2) paydadır. Dokuz kesir şunlardır: 1/2 (yarım), 1/3) (üçte bir), 1/4 (dörtte bir), 1/5 (beşte bir), 1/6 (altıda bir), 1/7 (yedide bir), 1/8 (sekizde bir), 1/9 (dokuzda bir) 1/10 (onda bir).

Eğer tam sayının, saydığımız dokuz kesirinden bir kesiri varsa yahut kökü varsa ona: Temil sayı derler. Bu durumda olmayanlara asal sayı derler. (4)’ün kökü (2), (9)’un kökü (3)’tür. Fakat asal sayı (11) gibi olur ki, ne kesiri ne kökü vardır. Eğer temel sayı, kendi kesirlerinden olan parçalarıyle eşit olursa ona: Tam sayı derer. (6) gibi. zira ki, (6)’nın yarısı (3), üçtebiri (2), altıda biri (1)’dir, ki toplamı tamam (6)’dır. Eğer temel sayı, kendi parçalarından eksik olursa ona: Artık sayı derler. (12) gibi. Zira ki (12)’in yarısı (6), üçte biri (4), dörtte biri (3), altıda biri (2)’dir ki, bunların toplamı (15)’tir. (15), (12)’den fazla olduğundan ona: Artık sayı derler. Eğer temel sayı, kendi parçalarından fazla olursa ona: Eksik sayı derler. (8) gibi. Zira ki (8)’i yarısı (4), dörtte biri (2), sekizde biri 51)’dir ki toplamı (7)’dir. Bunun için payda olan (8)’e eksik sayı derler.

 

İkinci Madde

Sayıların usul ve füruunu, basamaklarını; toplamanın, iki kat almanın, ikiye bölmenin, çarpmanın, çıkarmanın, bölmenin, kök almanın, kare kök almanın tariflerini; çarpım ve bölümün sonuçlarını bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Sayıların basamaklarının usulü üçtür: Birler, onlar, yüzler. Füruu da altı olup, toplamı dokuz basamağa ulaşmıştır. İlk başta birler basamağıdır. Bundan sonra sırasıyla: Onalr, yüzler, binler, onbinler, yüzbinler, milyonlar, onmilyonlar, yüzmilyonlar, basamakları vardır. Bu tertibin tablosu şu şekildedir:

Birler Onlar Yüzler Binler Onbinler Yüzbinler Milyonlar Onmilyonlar Yüzmilyonlar.

Özet olarak tarifler: Toplama bir sayıyı, başka bir sayı üzerine eklemektir. Üç ile beşin toplamı sekiz ettiği gibi. Bir sayıdan, diğer bir sayıyı çıkarmaya: çıkarma derler. Beşten iki eksilse üç kaldığı gibi. Bir sayıyı bir kere tekrar etmeye: İki kat alma derler. Birin tekrarı iki olduğu gibi. Bir ayıyı, diğer sayıyla çarpmaya: Çarpma derler. Üçü, beşe çarpmaktan, beş kere üç: onbeş olduğu gibi. Bir sayıyı ikiye bölmeye: Yarısını alma derle. Dördün yarısı, iki; beşin yarısı, ikibuçuk olduğu gibi. Bir sayıyı, diğer bir sayıya bölmeye: Bölme derler. Üçü, ikiye bölünce, birbuçuk, üçe bölünce, bir; altıya bölünce yarım ulunduğu gibi. Bir ayıyı, kendisiyle çarpmaya: Karesini alma derler. Bulunan sayıya ise: Karesi derler. Asıl çarpılan sayıya da: Kök derler. Üçün karesinin alınmasından, dokuz elde edilip, o sayının kökünün üç olduğu gibi. Çarpım, öyle bir sayı elde etmektir ki, iki çarpılandan birin ona nispeti, birin diğer çarpılana nispeti gibidir. Mesela dördü, beşe ya beşi dörde çarpmaktan yirmi sayısı elde edildikte; dört sayısı, yirmi sayısının beşte biridir. Bir sayısı, beşin beşte biri olduğu gibi. Beş sayısı, yirmi sayısının dörtte biridir. Bir sayısı, beşin, beşte biri olduğu gibi. Bölme ise çarpmanın tersidir. Zira ki, bölüm, bir sayı istemektir ki; onun bire nispeti, bölenin bölünene nispeti gibidir. Mesela oniki, dörde bölündükte; istenen sayı üçtür ki, o, birin üç mislidir. Oniki, dördün üç misli olduğu gibi.

 

Üçüncü Madde

Toplamanın en kolay yolunu bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Toplamanın en kolay yolu budur ki, iki veya daha fazla sayıyı toplamak murat eyledikte; birler basamaklarını biribirinin altına, onlar basamaklarını, yüzler basamaklarını aynı şekilde biribirlerinin altına yazıp, altı bir çizgi çekersin ki, ona toplama çizgisi derler. Bundan sonra sağdan başlayarak, her basamakta bulunan sayıları, altlarındakiler üzerine ekleyip, her bir basamak tamam oldukça bakarsın. Eğer ondan az ise, onu, toplama çizgisi altına, o basamağın altına yazarsın. Eğer toplam, ona ulaşırsa, buna karşılık alta bir sıfır yazıp, o on sayısını bir sayarsın ve solunda olan onlar basamağındaki sayı üzerine eklersin. Eğer bu basamaktakilerin de toplamı, on’dan fazla olursa, fazlayı, toplama çizgisinin altına ve o basamağın hizasına yazıp, on’u bir itibar ederek yüzler basamağına nakledersin. Her on için bir sayısını tutup, solda bulunan basamağın sayısına eklersin. Zira ki, sağdaki her basamağın on’u, solunda olan basamağın bir’idir. Eğer soldaki basamakta sayı yoksa, tutulan sayıyı, toplama çizgisi altında sayısız basamağın hizasına yazarsın. Her basamağınki yerinde sayı bulunmaz, o basamağı yani o sayıyı aynıyle toplama çizgisi altında toplam satırına geçirirsin. Eğer toplanacak sayılar, üçten ya dörtten fazla olursa: Her dört sayıyı bir çizgi altında toplayıp, toplama çizgisinin üzerinde kalan rakamlara itibar etmeyip, toplamı, kendi altında bulunan sayılara eklersin. Ta sayılar bitinceye dek bu minval üzere gidersin. Her sayının ismini yani her kıymetin metaının adını, sol tarafta kendi mukabilinde belirtirsin. Bu belirtmenin kanunu budur ki, toplanacak sayıların eşyasının isimlerini bir uzun kâğıdın sol tarafına biribirinin altına yazdıkça, her bir ismin sayısını rakamlarla onun sağında hizalarında birler, onlar, yüzler basamaklarında bulunan rakamlarını kendi basamaklarında yazarsın ve sayı bulunmayan basamağa sıfır koyup, işlemi tamamlamak için anlatılan tarz üzere gidersin. Sureti budur:

 

00373 Mushaf-ı şerif 0032

02318 Tefsir-i mealim 0654

73514 sağlama: 2/2 Tefsir-i gâzi 0710

_______ Tefsir-i kebir

76205 _____

Toplam 2287 Sağlaması: 4/4

Cami-i buhari 0921

Lugat-ı kamus 0567

_____

3775

Üzerinde toplama yapılan kâğıda: Dilli defter; bu rakamlara: Kara cümle derler.

Toplamanın sağlamasını yapmak için her sayıdaki rakamlar toplamında dokuz ve katları çıkarılır. Eğer toplanan sayıların rakamları toplamından dokuz ve katları çıkarılınca bulunan sayı, toplamdaki rakamların toplamından dokuz ve katları çıkarılınca elde edilen sayıya eşitse, yapılan toplama işlemi doğrudur; yoksa yanlıştır.

 

Dördüncü Madde

Çıkarmanın kolay yolunu bildirir.

Ey aziz, matematikçiler demişlerdir ki: Çıkarmanın kolay yolu budur ki, alınan iki sayıyı, toplamada yazıldığı gibi, yazıp sağdan başlarsın. Her basamağı kendi hizalarından çıkarıp, kalanını çıkarma çizgisi altında yazarsın. Eğer bir şey kalmadıysa sıfır yazarsın. Eğer çıkarılacaksa işlemi yapıp, kalanını çizginin altına yazarsın. Eğer onlar basamağında sayı kalmadıysa, yüzler basamağından bir alırsın ki, o bir, onlar basamağına nispetle on’dur. Bu durumda öteki basamaklarda da aynı işlemi sürdürürsün.

Çıkarmanın sağlaması; çıkarılan sayılarla çıkan sayıların toplamı, üstteki yani kendisinden çıkarılan sayılar dizisine eşitse, işlem doğrudur. Değilse yanlıştır.

 

270753

029872

______

240881

 

Beşinci Madde

İki kat almanın kolay yolunu bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Hakikatte iki kat alma, iki misli toplamaktır. İşlemi gereksizdir. Belki her basamağı kendi misliyle toplarsın. Misali budur:

 

320573

______

641146

Sağlaması: Üstteki sayı dizisinin toplamından (9) lar atılınca, geride 2 kalır. Bunun iki katı dörttür. Alttaki sayıların toplamından dokuzlar atılınca (4) kalır. O halde işlem doğrudur.

 

Altıncı Madde

Yarıya bölmenin kolay yolunu bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Yarıya bölmenin kolay yolu budur ki, sayıları yukarıda geçen minval üzere yazarsın. Yatay çizgiyi çekersin ve solundan başlayarak, her basamağın yarısını kendi hizasına, çizgi altına yazarsın. Sayı çift ise tam yarısını yazarsın. Tek ise o kesir için beş sayı tutup, onu önceki basamakta bulunan sayının yarısı üzerine eklersin. Orada bir’den gayri sayı varsa o tuttuğun beşi, önceki basamağın altına yazarsın. Orada bir veya sıfır varsa, o bir için yine beş sayı tutup, bu minval üzere basamakların sonuna gidersin. Bu durumda basamaklar tamam oldukta; kesir kalırsa, çizginin sağında elif (1) şeklinde başka çizgi çekersin. Şu şekil üzere:

 

8730313

_______ Sağlama: 7/7

4365156

Yarıya bölmenin sağlaması, yarılayanın toplamı alarak olur. Eğer yarılananın yarısı, yarılayanın yarısı sağlamasıyla uyuşuyorsa işlem doğrudur, yoksa yanlıştır.

 

Yedinci Madde

Çarpma çeşitlerinin en kolay yolunu bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Çarpma üç çeşittir. Birincisi, tek sayıyı bileşik sayıya çarpmaktır. Üçüncüsü bileşik sayıyı bileşik sayıya çarpmaktır.

Birincisi üç kısımdır. Birincisi, tek sayıyı tek sayıya çarpmaktır. İkincisi tek sayıyı; birer, onlar, yüzler, binler basamakları olan sayıya çarpmaktır. Bu iki kısımı çarpmakta kolay yol budur ki: Bu iki kısımda bulunan birlerin gayrisini birlerden olan tarafa verirsin. Birleri birlere çarparsın, elde edileni tutarsın. Bundan sonra iki çarpılanın basamaklarını toplarsın, tutulanı öteki basamağın önceki cinsinden kabul edersin. İkincisinde; meselâ dört sayısını elli sayısına veya üç sayısına dörtyüz sayısına çarpmak murat eyledikte; önceki gibi yirmiyi onlar itibar edersin. Zira ki, basamaklar üçtür ki ikincisi yüzler basamağıdır. Üçüncü kısımda; mesela otuz sayısı kırk sayısına veya kırk sayısı beşyüz sayısına çarpmak gerekse; önceki surette onikiyi yüzler itibar edersin. Zira ki basamaklar dörttür ki o üçüncüsü yüzler basamağıdır. İkinci surette yirmiyi binler kabul edersin. Zira ki basamaklar beştir ki dördüncüsü yüzler basamağıdır. Ama ikinci ve üçüncü çeşitte bileşik sayı, tekine indirilse, önceki çeşide dönersin. O halde tek sayıları birbirine çarpıp, iki çarpımı toplarsın: Üçyüz yirmi dört olur. İkinci surette yirmiyi, her birine başka çarpıp, iki çarpımı toplarsın: Binüçyüz seksene ulaşır. Ama üçüncü çeşitte; mesela ondördü yirmibeş’e çarpmak murat eyledikte; bu surette önce dördü beşe, sonra yirmiye çarparsın, bundan sonra onu, beşe, sonra da yirmiye çarparsın. Bu sonucu toplarsın: Üçyüz elli olur.

Kaide: Eğer iki çarpılanın birini, bir kere ya ziyade katlayıp, son çarpılanı dahi onun sayısı kadar eşit parçaya bölersen, katlama ve parçalamadan sonra her ne miktar sayıya ulaşırsa, birbirine çarparsın. O çarpmanın sonucu cevap olur. Mesela yirmibeş’i, onaltı’ya çarpmak gerektiğinde birinciyi iki kere katlar, ikinciyi iki defa bölersin. Dört sayısını yüz sayısına çarpmağa döndürme olup, dörtyüz olur. Bu kaide çok önemlidir. Bunu bilen, hesabını tez bilir.

Eğer sayıların basamakları çok olur ve işlem zor olursa kalemle kolay olur. Vakta ki teki bileşiğe çarpmak murat edersin. İkisini dahi anlatılan şekilde yazarsın. Bundan sonra teki, önceki basamakta bulunan kendi suretine çarpıp, çarpımın birlerini, birler basamağının altına yazarsın. Onlar için sayılarınca birler tutup, sonrasında sayı varsa, onun çarpım sonucu üzerine eklersin. Eğer sonrasında sıfıra varsa, o onlar sayısını sıfırın altına koyarsın. Eğer onlar bulunup, birler bulunmadıysa altına sıfır koyarsın. Her on için bir tutup, yukarıdaki minval üzere işlemi tamamlarsın. Eğer birleri, sıfıra çarparsan, o sıfırın altına sıfır koyarsın. Eğer birler ile sıfırlar olursa, onarı satırın sağının dışına yazarsın. Mesela beş, ki tek sayıdır, altmışüç bin kırküç sayısına çarpılsa: İşlemin sureti şöyle yazılır:

 

63043

5

______

315215

Eğer çarpan elli sayısı olursa, çarpım satırında önce bir sıfır koyarsın. Eğer çarpan beşyüz sayısı olursa, iki sıfır koyarsın. Şu şekilde:

63043

500

______ Sağlama: 8/8

31521500

Çarpmanın sağlaması: Çarpanın sağlamasını, çarpılanın sağlamasına çarpmakla olur. Bu durumda çarpımın sağlaması ötekilerinkine uygun geldiyse işlem doğrudur, değilse yanlıştır.

Latife: Eğer ayın günlerini, yılın aylarıyla çarparsak, elde edilen üçyüzaltmış günü, haftanın günlerine çarparsan, dokuz kesirin paydası elde edilir ki: İkibin beşyüz yirmidir. Nitekim Hazreti Ali kerremullahü vecheye, kesirlerin paydasından soruldukta: “Haftanın günlerini çarp seninin günlerine,” buyurmuştur. Eğer harf-i ayn olan kesirlerin paydalarını birbirine çarparsan yine dokuz kesirin paydasını bulma yoluna gidersin. Zira ki, ayn sahibi dört, yedi, dokuz ve ondur.” Eğer önce dördü yediye, sonra çarpımı dokuza sonra da ona çarparsan: İkibinbeşyüzyirmi elde edilir ki, dokuz kesirin paydalarıdır.

 

Sekizinci Madde

Bölmenin kolay yolunu bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Bölmenin kolay yolu budur ki, öyle bir sayı istersin ki, onu bölene çarpasın ve onun sonucu bölünene eşit ola. Veya bölenden az ve eksik gele. O halde eğer ona eşit olursa, o istenen bölümdür. Eğer o sonuç bölünenden az geldiyse ve bölenden eksik olduysa, o eksik sayıyı bölene nispet edersin. O halde o nispetin sonucu, elde edilen bu sayı ile bölümdür. Mesela: Onüçü, dörde bölmek murat eyledikte; aranan sayı üç olur. Onu bölen sayı olan dörde çarparsan, onun sonucu bölünenden az olur. O bölüm, bölenden eksik olur. Zira ki, o sonuç onikidir. Bu, bölünenden bir sayı eksiktir. Bölüm, bölenden eksiktir. Şimdi o eksik olan bir sayıyı bölen olan dörde, dörtte birle nispet edersen, bölüm üçbuçuk olur. Eğer bölünen ondört olursa, bölüm üçbuçuk olur. Aranan sayının çarpım sonucunun bölünen ile eşit olduğuna misal: Onikiyi dörde bölmek gibidir. Bu surette bölüm üç sayısıdır.

Fazla sayıları bölmek için matematikçiler arasında makbul ve meşhur olan şekil, dört yoldur. Birincisi, bölüneni yazıp, altına bir çizgi çekersin. Bu çizgiyi bölenin altına kadar uzatırsın. Bundan sonra bölüneni bu çizginin üzerinde ve bölenin solunda yazarsın. Sonra bölenin iki katını alıp, altına koyarsın. Ondan onu iki kat alıp yine altına yazarsın. Bundan sonra ikinci bölümü dahi iki kat alıp, sonucu altına kaydedersin. Şimdi buna: Dört ev derler, ki; ilk ev bölendir, ikincisi onun katlamasıdır, üçüncüsü katlamanın katlamasıdır, dördüncüsü onun katlamasıdır. Bundan sonra soldan bölünenin sonundan başlayıp, son basamağa bakarsın. Ondan dört evin mümkün olan fazlasını o basamaktan çıkarırsın. Eğer bir sayı kalırsa, onun üzerine yazıp, o basamağı yok edersin. Onun hizasında çizginin altında çıkarılan evin aynı sayısını yazarsın. Eğer öteki basamaktan çıkarmak mümkün değilse, onun sağında olan basamağı ona ekleyip bu minval üzere işlem yaparsın. Eğer bir basamak eklemekle çıkarmak mümkün olmadıysa, bir başka basamak daha eklersin. Bu ekleme üzere gidersin. Ta o basamaktan dört evin birini çıkarmak mümkün oluncaya dek ve evin sayısını, o basamakların sağında olan önceki basamağın altına koyarsın. Ta bölünenin basamaklarının evveline ulaşınca dek işlemi tamamlarsın. Eğer bölünenden birşey kaldıysa ki ondan böleni eksiltmek mümkün olmaz. Bu durumda o sayı kesirdir ki, onun paydası bölendir. Eğer çizgi altında bölünenin basamaklarından birinin hizasında, evlerin sayılarının biri vaki olmadıysa, oraya bir sıfır koyarsın. Bundan sonra çizginin altında yazılan sayıları toplarsın ki, toplam olur. Mesela dokuzbin yediyüz seksendokuz sayısını, ondörde böldükte; bölüm altıyüz doksandokuz olup, üç artar. O, artık bir kesirdir ki onun paydası ondörttür. Dört ev işleminin sureti böyledir:

 

11 kesir

_____

121

_____

2323

_____

4167

_____

9789 bölünen

___________

evler

1 014 bölen

2 028 0488

4 056 211

8 112 699 bölüm

_____

140

(Tarif eski usule göre olduğundan şekilde de kitaptaki şekil muhafaza edilmiştir.)

Sağlama: Bölünenin sağlamasını, bölenin sağlamasına çarpıp, artık kesir varsa, onun dahi sağlamasını sonucun üzerine eklemekle olur. Şimdi toplamanın sağlaması, bölünenin sağlamasına uygun olduysa işlem doğrudur. Uygun değilse unutma ve yanlışlık olmuştur, tekrarlamak gerekir.

 

Dokuzuncu Madde

Sayıların kökünü, kesirlerini ve bayağı kesirlerin hesabının kolay yolunu bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Eğer istenen sayı küçük ve tam sayı olursa onun kökünü almak kolay olur. Mesela dördün kökü ikidir. Dokuzun kökü üçtür. Onaltının kökü dörttür. Yirmibeşin kökü beştir. Otuzaltının kökü altıdır. Kırkdokuzun kökü yedidir. Altmışdördü kökü sekizdir. Seksenbirin kökü dokuzdur. Yüzün kökü ondur. Bunların hepsi tam sayıdır. Kökleri de tamsayıdır. Eğer istenen asal sayı olsa, kökü tamsayı olmasa onun kökünü çıkarmakta kolay yol budur ki: O asal sayının küçüğü, kökü tam olan en yakın sayı ile bu sayının farkını alırsın. Tam kökün iki katını alıp, bir ilave edersin. Şimdi bu, takriben o asal sayının köküdür. Mesela beşin kökü alınmak istense, onun altında en yakın ve kökü tam olan dördü, beşten çıkarırsın. Bir kalır. Ona tam kök olan ikiyi katları ve bir eklersen beş olur. Bu durumda beşin kökü iki ve 1/5 olur. Altının en yakın kökü alınan sayısı dörttür. Altıdan dördü çıkarırsan iki kalır. Bu durumda altının kökü iki ve beşte ikidir. Yedinin kökü iki ve beşte üçtür. sekizin kökü iki ve beşte dörttür. Zira ki, bu asal sayılara en yakın kökü alınabilen sayı örttür. Ama onun kökü murat olunsa, onun en yakın kökü alınabilir sayısı dokuzdur. Dokuzu ondan çıkarırsan bir kalır. Dokuzun tam kökünü ikiye katlar ve bir eklersen yedi olur. O halde onun kökü üç tam ve altı bölü yedidir. Onaltının kökü üç tam yedi bölü yedi olur ki, yedi bölü yedi bir ettiğinden onaltının kökü dört olur ve tam sayı olur. Diğer sayıların kökleri de bunlara kıyas ile ortaya çıkıp bilinir.

 

Bayağı Kesirler

Bayağı kesir, birden başka iki sayıdır. Eğer iki sayı eşitse mütemasildir (benzerdir). Eğer küçüğünü büyüğü götürürse mütedahildir (geçişlidir). Eğer her ikisini bir üçünü sayı götürürse mütevakıftır (bağımlıdır). O kesir ki, üçüncü sayı onun paydasıdır, o kesir iki sayının vakfıdır (uygunudur). Eğer iki sayıyı bir başka sayı götürmezse mütebayindir (uyuşmazdır). Mütemasil açıktır. Fakat ötekilerin çoklarını azına bölersin. Eğer tam bölünürse, o iki sayı mütedahildir. Eğer kaldıysa; böleni; bölünenden kalan sayıya bölersin ta kalmayıncaya değin gidersin. Bu iki sayı da mütevakıftır. Eğer sonunda bir kalırsa o iki sayı mütebayindir.

Kesir, paydası ya tam sayıdır ki ikiden ona kadar dokuz kesirdir. Veya paydası asaldır ki, ona cüz denmiştir. Bu ikisinden her biri ya tek sayıdır ki üçtebir gibi onbirden bir cüz gibi. Veya mükerrerdir ki üçte bir gibi onbirden iki cüz gibi. Veya muzaftır ki altıdabirin yarısı gibi onüçten bir cüzün onbirden bir cüz gibi ve onbirden bir cüz ve onüçten bir cüz gibi.

Kaçan kesiri yazarsan, eğer onunla tam sayı olduysa, onu kesirin üstünde ve kesiri onun altında ve paydanın üstünde yazarsın. Eğer kesir ile tam olmadıysa onun yerine sıfır koyarsın. Bağlı kesirlerde araya ve (+) yazarsın. Muzaf asal kesirlerde araya min (=) yazarsın.

1 2 1

O halde bir tam iki bölü üçü böyle yazarsın: 2 (1 ____) bir tam bir bölü üçü böyle =1

1 0 1 3 0 1 3 (1__) bir bölü üçü böyle = 1 (___) yarımın altıda birini böyle ___ (___) beşte iki ve

3 3 3 1 12

2

0 0 2 3 6 1 1

dörtte üçü böyle = 2 ve 3 (___ ___ onüçte birin onbirde birini böyle __ min __

5 4 5 4 11 13

1 1

(_____ = ____)

13.11 143

Kesirlerin paydasına: Mahrec, mükam, ünam derler. Müfret ve mükerrer kesirlerin paydası aynıdır. Mesela bir bölü dördün paydası dörttür. İki ybölü dört, üç bölü dört gibi mükerrer kesirlerin de paydaları dörttür. Muzaf kesirin paydası, birbirlerine izafe edilen kesirlerin tek tek paydalarının çarpımına eşittir. Bu paydalar ister mütebayin, ister mütevakıf, ister ymütedahil olsunlar. Yine hepsi birbiriyle çarpılır. Beşte birin altıda biri muzaf kesirinin paydası otuzdur. Sekizde birin altıda biri muzaf kesirinin paydası kırksekizdir. Sekizde birin dörtte biri muzaf kesirinin paydası otuzikidir. Matuf kesirin paydalarını ybulmak için iki payda alırsın. Bunlar mütebadiyen ise birbiriyle çarparsın, mütedahil ise büyüğünü alırsın: bu çarpımları üçüncü bir kesirin paydası olarak yazarsın. Kesirler çok ise aynı işleme devam edersin. Matuf kesirler bittiği zaman bulduğun sayı, o kesirlerin paydası olur.

Paydaları ikiden ona kadar olan dokuz bayağı kesirin paydalarını bulmak için, mütehayin olan iki ile üçü çarparsın altı olur. Altı ile dört mütevakıf sayılar olup, ortak bölenleri ikidir. O halde dördü ikiye böler altı ile çarparsın. Elde ettiğin oniki ile mütebayin olan beşi çarparsın. Altı ise elde ettiğin altmış ile mütedahildir, bir ile toplarsın yedi olur. Yedi ile altmış mütebayin oldukları için çarpar, dörtyüzyirmi bulursun.

Tecnis, tam sayılı kesiri bileşik kesir yapmaktır. Bunun için tam sayı, kesirin paydasıyla çarpılır ve paya eklenir. Bulunan sayı bileşik kesirin payı olur ve payda değişmez. Mesela iki tam bir bölü dört, bileşik kesire çevrilse payda dokuz olur. Altı tam üç bölü beş için otuzüç ve dört tam üçte birin yedide biri için seksenbeş olur. Bileşik kesiri, tam sayılı kesire çevirmeye ref’ denir. Bunun için büyük sayı olan payı, küçüğü olan paydasına bölersin. Bölüm, tam sayı kısmı olur. Kalan da kesirin payı olur. Mesela onbeş bölü dört kesirinin ref’i, üç tam üç bölü dört olur.

Bayağı kesirleri toplamak ve iki kat almak: Verilen kesirlerin ortak paydasını bulursun. Sonra paydalarını eşitlersin. Bulduğun kesirin payını, paydasına bölersin. Payı büyük olursa tam sayılı kesir olur; payı paydasına eşitse bir olur; payı küçükse aynı kalır. Mesela bir bölü iki, bir bölü üç, bir bölü dört toplanırsa, bir tam altıda birin yarısı olur. Bir bölü altı ve bir bölü üç toplanırsa bir bölü iki olur. Bir bölü iki, bir bölü üç, bir bölü altı toplanırsa bir tam olur. Üç tane bir bölü beşin iki katı alınırsa, bir tam bir bölü beş olur.

1 1 1 6 4 3 13 1

___ + ___ + ___ = ___ + ___ + ___ = ___ = ___

2 3 4 12 12 12 12 2

1 1 1 2 3 1

___ + ___ = ___ + ___ = ___ = ___

6 3 6 6 6 2

1 1 1 3 2 1 6

___ + ___ + ___ = ___ + ___ + ___ = ___ = 1

2 3 6 6 6 6 6

1 3 3 6 1

3 x ___ = ___ — 2 x ___ = ___ = 1___

5 5 5 5 5

Kesirleri ikiye bölmek için payı çift ise, payın yarısını alırsın. Tek ise paydayı ikiye katlarsın, payı olduğu gibi bırakırsın.

4 2 3 3

___ in yarısı ___ ; ___ in yarısı ___ dur.

5 5 5 10

Çıkarma yapmak için iki kesiri ortak payda cinsinden yazarsın ve birini diğerinden çıkarırsın. Artanı, ortak paydaya pay alırsın. Mesela dörtte bir, üçte birden çıkarsa üçte birin yarısı olur. Çünkü üçte bir ile dörtte birin ortak paydası onikidir. Onikinin üçte biri olan dörtten, dörtte biri olan üçü çıkarırsan bir kalır. Bu ise onikinin altıda birinin yarısıdır.

Bayağı kesirlerin çarpımı:

Tam sayı ile kesiri çarpmak için tam sayı ile kesirin payını çarpar, paydayı aynen yazarsın. Kesir tam sayılı olursa, çarpmadan önce kesiri bileşik kesir haline getirirsin. Elde edilen kesirin payı büyükse paydasına böler ve tam sayılı olarak yazarsın. Mesela iki tam üç bölü beş ile dört tamı çarpmak için iki tam üç bölü beş bileşik hale getirilir ve onüç bölü beş olur. Dört ile çarparsan elliiki bölü beş bulursun ki, on tam iki bölü beş eder. Üç bölü dördü yediyle çarparsan yirmibir bölü dört olur. Kesirin paydası dört olduğundan dörde bölersin ve beş tam bir bölü dört olur. İki kesiri çarpmak için payları ve paydaları çarparsın. Önce elde ettiğini ikiye bölersin. Önce elde edilen büyükse, kesir tam sayılı olur. Çarpılacak kesirler tam sayılı ise, önce onları bileşik kesir haline çevirir sonra çarparsın. Mesela: İki tam bir bölü iki, üç tam bir bölü üç ile çarpılırsa sekiz tam bir bölü üç olur. Üç tam bir bölü dördü beş tam bir bölü yedi ile çarparsan; onaltı tam beş bölü yedi bulursun.

1 1 5 10 50 2 1

2 ___ 3 ___ = ___ + ___ = ___ = ___ = 8 ___

2 3 2 3 8 6 3

1 1 13 36 468 20 5

3 ___ x 5 ___ = ___ x ___ = ___ = 16 ___ = 16 ___

4 7 4 7 28 28 7

Bayağı kesirlerin bölmesi:

Kesirlerin bölmesi sekiz kısımdır. Zira ki, bölünen ya kesir, ya tam veya bileşiktir. Bölen dahi ya tam ya kesir veya tam sayılı kesirdir. Önce tam sayılı kesirler, bileşik kesire çevrilir. Kesiri kesre bölerken, paydalar ortak olacak şekilde çarpma işlemi yapılır. Bulunan paylar bölünür. Bölünen veya bölenden biri tam sayı olursa, tam sayı payda ile çarpılır. Mesela: Beş tam bir bölü dördü, üçe bölersen, bir tam üç bölü dört bulursun. Üçü, beş tam bir bölü dörde bölersen, dört bölü yedi bulursun. Öteki misalleri bunlara kıyas ederek yapabilirsin.

1 21 21 7 3

5 ___ : 3 = ___ : 3 = ___ = ___ = 1 ___

4 4 12 4 4

1 21 12 4

3 : 5 ___ = 3 : ___ = ___ = ___

4 4 21 7

 

Onuncu Madde

Bilinmeyen sayının bulunmasının kolay yolunu bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Bilinmeyen sayıyı bulmak için kurulmuş olan dörtlü orantı kaidesi, her yerde uygulanabilen, kullanışlı, yanlışsız, her zaman doğru ve hesabın esasıdır. Zira bütün bilinmeyenli problemler, bu dörtlü orantı yoluyla çözülebilir. Dörtlü orantı öyle bir dört sayıdır ki, birincinin ikinciye oranı, üçüncünün dördüncüye oranına eşittir. Bu orantıda yanlar ve ortalar çarpımı birbirine eşittir. Eğer yanlardan biri bilinmeyen olursa, iki ortayı çarpar, bilinen tarafa bölersin; bilinmeyen bulunmuş olur. Eğer iki ortanın biri bilinmezse iki tarafı çarpar bilinene bölersin. Çıkan sonuç bilinmeyendir. Mesela: İki, dört, üç ve altı sayıları arasında; ikinin dörde oranı üçün altı’ya oranına eşittir şeklinde bi dörtlü orantı kurulabilir. İki ile altının çarpımı, üç ile dördün çarpımına eşittir. Bu dört sayının biri bilinmezse diğer üç sayının yardımı ile bulunur. Eğer bilinmeyen iki ise ortalar olan üç ile dördü çarparsın. Elde ettiğin onikiyi; bilinen taraf olan altıya bölersin. Bölüm, istenen ikidir. Bilinmeyen altı olsa onikiyi ikiye böler aradığın altıyı bulursun. Eğer ortalardan biri olan dört bilinmezse, iki ve altıdan ibaret olan yanları çarpar, bilinen orta olan dörde bölersin. Aranan üç bulunur. Bu anlatılan usûl, dörtlü orantının çarpma yoludur.

Dörtlü orantının bölme yolu ise şudur ki: İki ortadan biri bilinmese ortalardan birini, belli olan ortaya bölersin. Elde ettiğin bölümü diğer taraf ile çarparsın. İstenen orta bulunur. İki taraftan yanlardan beri bilinmese, iki ortadan birini bilinen tarafa bölersin. Elde ettiğin bölümü diğer orta ile çarparsın ve istenen tarafı bulursun. Meselâ:

2 6

___ = ___ dörtlü orantısını düşün. Burada iki ile dokuza taraflar, üç ile altıya ortalar

3 9 denir. Ortalardan biri olan altı bilinmese, taraflardan biri olan dokuzu üçe böler, diğer taraf olan iki ile çarparsan istenen altı bulunur. Eğer taraflardan biri olan dokuz bilinmese, ortalardan biri olan altıyı diğer taraf olan ikiye böler, diğer orta olan üç ile çarparsın. İstenen dokuz bulunur. Eğer iki bilinmese, üçü, dokuza bölersin. Bulduğun bir bölü üç ile altıyı çarparsan istenen iki bulunur. Eğer üç bilinmese, dokuzu, altıya bölersin. Bulduğun bir tam bir bölü iki ile ikiyi çarparsın, istenen üç bulunur.

Problemler: Gaflet olunmasın ki probmlemler ya fazlaya, ya eksiğe, ya muamelâta, ya toplamaya veya çarpmaya ilişkin olur. Fazlaya bağlı olan soruya misal budur ki: Hangi sayı dörtte biri ile toplandığında üç olur: Bunu dörtlü orantı ile çözmek için verilen kesirin paydası olan dört sayısını alır mehaz dersin. Mehazda soruya göre işlem yaparsın. Yani soruda ekleme yapılmışsa eklersin, eksiltme yapılmışsa eksiltirsin. Bulduğun sayıya orta dersin. Böylece üç bilinen bulunmuş olur ki biri mehaz, biri orta, biri de soruda verilen sayıdır. Bu problemde mehaz dört, orta bir eklenerek beş, verilen sayı da üçtür. Mehazın vasıtaya oranı, bilinmeyenin soruda verilene oranla eşittir. Mehaz ile bilineni çarpıp, ortaya bölersen isteneni bulursun. Misali budur:

4 x 12 2

___ = ___ 5 . x = 12 x = ___ = 2 ___

5 3 5 5

O halde kendisi ile dörtte birinin toplamı üç olan sayı, iki tam iki bölü beştir.

Eksiğe ilişkin olan soruya misal: Kendisinden üçtebiri çıkarılınca altı olan sayıyı bulunuz? Kesrin paydası olan mehaz üçtür. Bir çıkarınca orta iki olur. Bilinen sayı altıdır.

 

Me’haz Bilinmeyen 3 x

______ = _________ orantısına göre ___ = ___ yazılır.

Orta Bilinen 2 6

Üç ile altıyı çarparsan, elde ettiğin onsekizi ikiye bölerek istenen dokuz sayısını bulursun.

Muamelâta ait soruya misal: Beş rıtlın fiatı üç dirhem olsa, iki rıtlın fiatı kaç dirhemdir?

5 2 5 rıtl 2 dirhem ederse

___ = ___ veya 3 rıtl x dirhem eder

3 x

Bilinmeyen dördüncü ortadır. İki ile üçü çarpıp beşe bölersen, bir dirhem ve bir bölü beş dirhem bulursun. Eğer soru üç dirheme beş rıtl gelirse iki dirheme kaç rıtıl gelir diye sorulsaydı: İki ile beşi zarpar üçe bölerdim; netice üç rıtıl ve bir bölü üç rıtıl olurdu. Çünkü soruların değeri farklı cinsi ile çarpılıp, elde edileni, aynı cinsine bölünür.

Toplamaya bağlı soruya misal: Hangi sayının üçte biri ile dörtte birinin toplamı ondur? Buna benzer sorularda, ortak paydayı bulur ve soruya göre hareket edersin. Ortak payda onikiye, mehaz dersin. Onikinin üçte biri ile dörtte biri toplamı yedi olduğundan orta yedi olur. Soruda verilen on olduğuna göre:

Me’haz Bilinmeyen 12 2

______ = _________ kaidesine göre ___ = ___

Orta Bilinen 7 10

O halde oniki ile onu çarpar, yediye bölersen istenen sayı olarak onyedi tam bir bölü yediyi bulursun.

Çarpma ile ilgili soruya misal: Hangi sayının dörtte biri ile altıda birinin çarpımı, kendisinin iki katına eşittir? Dörtte bir ile altıda birin paydaları dört ve altı olup ortak payda onikidir. O halde mehaz onikidir. Onikinin dörtte biri üç, üçte biri iki olup, çarpımları altı olduğundan orta altı olur. Soruda verilen iki kat olduğu için yirmi dört olur.

Me’haz Bilinmeyen 12 x

______ = _________ kaidesine göre ___ = ___

Orta Bilinen 6 24

O halde oniki ile yirmidördü çarparsın, bulduğun ikiyüz seksensekizi altıya bölersin ve istenen kırk sekiz sayısını bulursun.

Dörtlü orantıda üç sayı bulunup ortalar eşit olursa, meselâ birincinin ikiciye oranı, ikincinin üçüncüye oranına eşit olsa, yanlardan biri de bilinmeyen olsa, ortanın karesini bilinen yana bölersin ve bilinmeyen yanı bulursun. Eğer ortalar bilinmeyen olsa, yanları birbiri ile çarpar ve kare kökünü alırsın, bilinmeyen orta bulunur. Meselâ: İkinin beşe oranı, beşin hangi sayıya oranına eşittir? denilse: Beşin karesini ikiye bölersin. İstenen sayı oniki tam bir bölü iki olur. Yahut da dördün hangi sayıya oranı, o sayının dokuza oranı gibidir? denilse: Yanların çarpımı olan otuzaltının kare kökünü alırsın. İstenen altı sayısı bulunur.

Allah’ı tanımakta yardımcı olan astronomi ilminin tahsilini kolaylaştıran matematik ilminin özetinden bu kadarla yetinilip, astronominin başlangıcı olan geometriye de sıra gelmiştir.

 

8-BÖLÜM:

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Cisimlerin miktarlarını, boyutlarını beyan eden geometrinin, astronomi için önemli ve lüzumlu olan şekillerini kolay bir yöntem üzere dört madde ile beyan eder.

Birinci Madde

Nokta, çizgi, yüzey ve cismin tariflerini; çizgi ve yüzeyin kısımlarını ve özelliklerini özet olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Arazın kısımlarından her nesne ki, ancak duyularla işareti kabul olup, hiçbir cihetle bölünme kabul etmese, ona: Nokta derler ki, hakikatte yer tutup, cüzü olmayan nesnedir. Bu

nesne, çizginin son iki ucudur. Arazların kısımlarından bir nesne ki, ancak duyularla işaretlenip ancak bir cihetle bölünme kabul etse, ona: Çizgi derler ki, noktayla biten, uzunluğu, genişliği ve derinliği olmayan bir nesnedir. arazların kısımlarından her nesne ki, duyularla işareti kabil olup, iki cihetle bölünme kabul etse, yani uzunluk ve genişlik yönünden bölünme kabul etse, ona: Yüzey derler ki, o nesne uzunluk ve genişlikle olup, çizgiyle biter. Arazlardan bir nesne ki, üç cihete göre bölünme kabul etse, yani uzunluk, genişlik ve derinlik bakımından bölünmesi kabul olsa, ona: Cisim derler ki, matematikte bahsolunan cisim bilgisidir. Çizgi, doğru ile eğriye ayrılır. Doğru çizgi odur ki uzunluğu, mesafesi üzere

farz olunan noktalar toplamı birbirinin hizasında ola, yani bazı cüzleri yüksek, bazı cüzleri alçak olmayıp, bir tarafı göze mukabil oldukta; öteki tarafıyle ortasının ve diğer tarafının görünmesine bir engel olmaya. Eğri çizgi, bunun tersi olup, uzunluk mesafesinin cüzleri eğrilik üzere olup, bir tarafı göze mukabil oldukta; öteki tarafıyle ortasının görünüşüne eğri parçalar engel ola. Doğru çizgiler dahi ya paraleldir ya paralel değildir. Paralel çizgiler, düz olan iki ya fazla çizgilerdir ki, birbirlerinden uzaklıkları, bütün cüzleri eşit oyup, iki yanlarından doğruluk üzere sonsuza dek uzatılsalar, birbirlerine kavuşmaları mümkün olmaz. Paralel olmayan çizgiler, doğru çizgilerin tersidir. Yüzey ise, ya düzdür, ya değildir. Düz yüzey odur ki, bir ucundan bir ucuna varıncaya dek o yüzey üzerinde farzolunan cüzlerinin çizgileri birbirine karşılıklı ve paralel ola. Düz olmayan yüzey, bunun tersidir ki, düz olmayan yüzeylerin bazısına değirmi deler. Kürenin dış yüzeyinin yumruluğu gibi. Bunların yarımlarına: Yarım değirmi yumru ve yarım değirmi bükey derler. Yüzeylerin paralelleri ve paralel olmayanları; çizgilerin paralelleri ve paralel olmayanlarıyla kıyaslanırsa, bilinir.

 

İkinci Madde

Üçgenlerin kısımlarını, dörtgenlerin çeşitlerini, çokgenlerin açı kısımlarını, dairenin merkez ve çevresini, çap, kiriş, yay, pay ve sintüsü özet olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Her yüzey ki, onu bir çizgi veya ziyade çizgi kuşatır, ona: Yüzey şekli derler. Eğer yüzeyi, üç çizgi kuşatırsa, ona: Üçgen derler. Bu dahi üç kısımdır. Birisine: Eşkenar üçgen denir ki, her üç kenarı birbirine eşittir. Birine: İkizkenar üçgen derler ki, ancak iki kenarı beraberdir. Birine: Çeşitkenar üçgen derler ki, kenarlarının üçü dahi birbirinden farklıdır. Eğer yüzeyi, dört çizgi kuşatırsa, dörtgen derler. Eğer beş çizgi kuşatırsa, beşgen derler. Bu minval üzere on kenara varıncaya kadar ongen derler. Eğer kenarları eşit olursa: Kare, beşgen, altıgen, yedigen, sekizgen, dokuzgen, ongen derler. Ama üçgen ve dörtgen dahi kısımlara ayrılırlar. Üçgende, dik açı

bulundukta; dik üçgen, derler. Geniş açı bulunduğu takdirde; geniş üçgen adı verirler. Geniş ve dar açıların bulunduğu üçgen, dar açılı üçgendir. Aynen bunun gibi, dört kenarı olan şeklin, dört kenarı eşit olursa ve dört dik açısı olursa, ona: kare derler. Açıları dik olup, kenarları eşit olmayana: Dikdörtgen. Bunun aksine ki, kenarları eşit olup, açıları dik olmayana: Eşkenar dörtgen derler. Kenarları eşit olmayıp, açıları dahi dik olmasa, lakin kenar ve açılarından karşılıklı ikisi eşit olsa, ona eşkenar dörtgen derler. Bunların dışındakilere yamuk derler. Kenarları dörtten fazla olan şekile: Çokgen dahi derler.Açı, iki çizgiyle kuşatılmış bir yüzeydir ki, kenarları bir noktada birleşir ki o iki çizgi bitişik olmaya. Açı iki kısım olup; birine: Doğu açı derler ki, bir noktada bitişmeksizin uzayan iki çizginin arasında yumrusudur. Birine geometrik cisim derler ki, bir veya daha faza yüzeyin kuşatmasından bir cisimde meydana gelir. Mesela koninin üst açısı gibi. Doğru açı dahi üç kısımdır. Birine: Dik açı derler ki, doğru bir çizginin üzerinde, kendi benzeri dik bir çizgi olup, iki tarafında oluşan iki eşit açıların biridir. Dik olan doğru çizgiye: Dikey derler. bir kısmına: Dar açı tabir ederler ki dik açıdan küçüktür. Bir kısmına dahi geniş açı derler ki, dik açıdan büyüktür. Bu iki kısmın kenarları doğru olmak lazım gelmez.Şekil bir uzamdır ki, bir eğri çizgi, düz bir yüzeyi bir yönüyle kuşatır ki, yüzeyin içinde bir nokta farz olunsa, o noktadan çevreye çekilen çizgilerin cümlesi eşit olur. Şimdi o çevrelenen yüzeye daire derler. Onu çevreleyen eğri çizgiye, daire çizgisi ve değirmi çizgi derler. o ortada var sayılan noktaya, dairenin merkezi derler. Merkezden çevreye uzanan çizgilerin her birine, dairenin yarıçapı derler. Merkezi geçip, her iki uca ulaşan doğru çizgiye -ki belirtilen yarıçaplardan her ikisinin tamamıdır dairenin çapı derler. Bu çap ki, o daireyi iki eşit parçaya bölüp, çapın tamamıyle çevrenin bir yarısını kuşatır ve o daireyi iki parça edip, merkezi geçmeyen doğru çizgiye: Veter (kiriş) denir ki, daireyi iki eşit parçaya bölmeyip, biri büyük ve biri küçük olmak üzere iki kısma böler. Bu iki kısmın her birine: Parça adını verirler ve çevrenin her parçasına kavs (yay) adı verirler. Kirişin yarısına: Düz sinüs derler. Kirişin yarısından çıkıp, yayın yarısına ulaşan dikeye: Sinüs eğrisi derler. Dairenin çapının yarısına: mutlak sinüs derler, gaflet olunmaya.

 

Üçüncü Madde

Mücessem şekillerden, küp, silindir, koni, küre şekillerini; merkez ve çevresini, kuşağını, kutbunu; eksen ve hareketini, dairelerle dönencelerini, yavaş ve hızlı hareketlerini özet olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Her cisim ki, ou bir veya daha fazla yüzey kuşatır, ona: Mücessem şekil derler. Eğer bir cismi, altı eşit kare kuşatırsa, ona: Küp derer. Eğer iki eşit paralel daire çevreleri arasını birleştiren düz yüzey ile bir cismi kuşatırlarsa, o cisme: Silindir derler ki, o iki daire onun tabanlarıdır. Merkezlerini birleştiren çizgi, o silindirin payıdır ki, eğer bu pay o tabanlar üzerine dikey olursa, o: Dik silindirdir. Değilse: Eğik silindir derler. Eğer bir daire, merkezden çam kozalağı yüzeyi gibi dar bir noktaya yükselip, bir cismi kuşatırsa, ona: Koni derler ki, o dairenin tabanıdır. Merkezden o noktaya çıkan çizgi, o koninin payıdır. Eğer o pay taban üzere dikey olsa, o: Dik konidir. Değilse eğik konidir. Bir şekil o şekilde olursa ki, onun ortasından bir nokta farz olunup, o noktadan o cismin yüzeyine çekilen çizgilerin cümlesi eşit olsa, o şekile: Küre ve o yüzeye: Kürenin çevresi ve değirmi yüzey derler. O noktaya: Kürenin merkezi ve o çizgilere: Kürenin çaplarının yarıları derler. Bu düz yüzey, bir küreyi iki parça eyledikte; bir daire ortaya çıkar. Eğer o yüzey kürenin merkezini geçerse, o daireye, büyük; ötekilerine küçük daire adı verilir. Kürenin çevresinde her nokta ki farz olunur, bir devrini tamam ettikte; bir daire çizer. Ancak iki karşılıklı nokta ki, onlara küre kutbu, hareket kutbu dahi derler. Bir çap ki, iki kutbun arasını birleştirir, ona: Eksen derler. Anlatılan dairelerden o daire ki, onun kutbu, kürenin kutbunun aynısıdır. Merkezi, kürenin merkezinin aynıdır. Ona: Küre kuşağı derler. O daire, iki kutbun arasını yarıya bölmekle, ona

paralellik eden bütün dairelerin en büyüğüdür. O daireler birbirinden küçüktür ki, onlara: var sayılan devir noktaları denir. İki tarafta bulunup, kuşağa oranla boyutları eşit olan her iki daire eşittir. Kürenin iki kutbu, bu dairelerin dahi kutuplarıdır. o halde şüphe yoktur ki bir küre, kendi yerinde hareketiyle merkezi üzere dönerse, onun kuşağı üzerinde bulunan hareketi, hızlı olup, kuşağa paralel olan küçük daireler üzerinde bulunan hareketi; kuşakta bulunan hareketine kıyasla yavaştır. Kutuplarına yakın olan hareketi, kuşağına en yakın olan haraketinden çok daha yavaştır. Kürenin tamamı kendi yerinde durup, hareketi bu minval üzere iken hareketinin sürat ve yavaşlıkta farklılık göstermesi tabii bir iştir.

Bu işin bizzat kendisine bağlı olan farklılığı, feleklerin hareketinde sabit bir şekilde sürer. Feleğin hareketi, ya basittir veya muhteliftir. Basit olan haraketi ki, ona: Benzerli hareket derler. Odur ki, feleğin yüzeyinde ya içinde var sayılan bir nokta ki, o haraketle hareket eylese; o feleğin çevresinde eşit zamanlarda eşit açılar oluştura. Mesela dokuzuncu felek ki, en büyük felektir; âlemin merkezinin çevresinde doğudan batıya hareketle, bir gün bir geceye yakın bir sürede bir dönüşünü tamam eder. O halde, bu feleğin yüzeyinde farzolunan nokta o hareketle eşit zamanlarda eşit mesafeler kateder. Alemin merkezi çevresinde, eşit zamanlarda, eşit açılar oluşturur. Yani bu feleğin çevresinde kuşak misilli farz olunan daire, üçyüzaltmış eşit dereceye bölünüp; bu kuşak üzerinde farz olunan o feleğin noktası, anlatılan şekilde hareket eyledikçe her

bir yıldız saatinde, onbeş derece mesafe kateder. Önceki saatte kat eylediği onbeş derece kavse, ikinci saatte kat eylediği onbeş derece kavsi eşittir. Bu minval üzere hareketle âlemin merkezi çevresinde, önceki saatte oluşturduğu açı, ikinci saatte oluşturduğu açıya eşittir. Diğer saatleri dahi buna kıyas ile bilinir. Bu harekete, merkez çevresinde benzerli hareket derle. Eğer böyle olmasa benzerli demezler. Muhtelif hareket odur ki, benzerlinin tersi ola. Feleğin hareketi ya tektir ya bileşiktir. Tek hareket odur ki, bir felekten çıka. Bileşik hareket odur ki, birden fazla felekten çıka. Her basit hareket, tektir. Lâkin her tek hareket, basit değildir. Her muhtelif hareket bileşiktir. Lâkin her bileşik hareket, muhtelif değildir.

 

Dördüncü Madde

Yüzeysel şekillerin ölçülerini, mücessem şekillerin miktarlarını ve yüksekliği olan eşyanın yüksekliklerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Bir yüzeyin miktarı onun ölçümüdür. Yani bir şeklin ölçüm bilimi, onun yüzeyinin miktarını bildirir.Dik açılı olan bir üçgenin ölçümü, dik açısını kuşatan iki kenarının birini, öteki kenarın yarısına çarpmakla elde edilir. Geniş açılı olan üçgenin ölçümü, bu açısından kirişine çıkan dikeyi, kirişin yarısına çarpmakla veya aksiyle elde edilir. Açıları eşit olan üçgen ölçümü, herhangi bir açısından kirişine çıkan dikeyi, kirişin yarısına çarpmakla veya aksiyle elde edilir. Eşkenar olan üçgenin ölçümü, bir kenarının karesinin dörtte birinin iki katını üçe çarpmakla elde edilir. Dikdörtgenin ölçümü, bir kenarını, kendi yarısına çarpmakla elde edilir. Eşkenar dikdörtgenin ölçümü, kenarlarından birini, öteki kenarına çarpmakla elde edilir. Çok kenarın ölçümü, iki çapından birinin yarısını, o çapının tamamına çarpmakla elde edilir. Eşkenar olan çokgenlerin ölçümleri, çaplarının yarısını kenarlarını toplamının yarısına çarpmakla elde edilir.Dairenin ölçümü, çevresine bir ip tatbik edip, bunun yarısını, çapının yarısına çarpmakla elde edilir. Eğer dairenin çapı, üçe ve yediye çarpılsa, çevresinin ölçümü elde edilip, ipe hacet kalmaz. Eğer dairenin çevresi, üçe ve yediye bölünse, çapına gerek kalmaz. Zira ki, her dairenin çevresi, çapının üç ve yedi katıdır. Onun için bir dairenin çapı, yirmi ikiye çarpılıp, çarpım yediye bölünse, bölüm o dairenin çevresi olur. Eğer dairenin çevresi, yediye çarpılıp, çarpım yirmiikiye bölünse, bölüm o dairenin çapı olur. Küpün ölçümü, karenin ölçümünden bilinir. (Karenin ölçümünün altıya çarpımı) Dik silindirin yüzölçümü, bir tabanını çevresine çarpmakla elde edilir. Dik koninin yüzölçümü, tepesiyle tabanı çevresini birleştiren dikeyi, çevresinin yarısına çarpmakla elde edilir. tabanlarnın yüzölçümleri ise, tıpkı dairede olduğu gibidir. Kürenin yüzölçümü, çapını, en büyük dairesinin çevresine çarpmakla elde edilir. Kürenin bütün miktarları, çapının yarısını, üçgeninin yüzeyine çarpmakla elde edilir. Yahut çapı, küpünden yedisini ve yedisinin yarısını atıp, kalandan dahi aynı şekilde kalandan doksanı atmakla, bütün miktarı elde edilir. Bunlara kıyasla bulutların miktarları, feleklerin cisimlerinin ve yıldızların ölçümleri ortaya çıkar.Yüksekteki şeylerin yüksekliklerinin ne miktar olduğunu bilmenin kolay yolu budur ki: düz bir yerde bulunan yüksek nesnenin taşının düşüş yerine ulaşmak mümkün ise; o düz yerde boyundan daha uzun bir mızrak dikip, ondan o kadar uzaklaşırsın ki, görüşün o mızrağın tepesinden geçip, o yüksek şeyin tepesine vara. Bundan sonra durduğun yerden, o yüksek şeyin taşının düşüş yeri olan aslına varıncaya değin, ayak ile, ya başka eşya ile ölçüp, bulduğun toplamı, mızrağın senin boyundan fazla olan kısmına çarparsın. Sonra elde ettiğin sayıyı, durduğun yerle o yüksek şeyin, mızrağın tamamının arasındaki mesafeye bölüp, bölüme kendi boyunu eklersin; ne miktara ulaştıysa, işte o yüksek şeyin yüksekliği odur.Öteki çözüm yolu da budur ki: O yüksek şeyin yakınında olan düz yer üzerinde bir ayna koyup, ondan uzaklaşırsın. O kadar gidersin ki, o aynada yüksek şeyin tepesini seyredesin. Sonra ayna ile yüksek şeyin arasındaki mesafeyi boyuna çarparsın ve çarpımı, durduğun yerle aynanın arasındaki mesafeye bölersin ve işte bölüm o yüksek şeyin yükseklik mesafesidir. Zira ki, boyunun, durduğun yerle aynanın arasındaki oranı; o yüksek şeyin ayna ile kendi aslı arasında olan oranı gibidir. Şu halde bilinmeyen, ortalardan biridir. Çünkü dörtlü orantıdan boyun yüksekliği ilktir ve ayna ile durulan yerin arası mesafesi ikincidir. Yüksek şeyin yüksekliği ise üçüncüdür. Ayna ile yüksek şeyin aslı dördüncüdür. Burada bilinmeyen üçüncüdür. Vakta ki, iki tarafın çarpımını bilinen ortaya bilersin; bilinmeyen bölüm olur.Bir yolu dahi budur ki: Bir asa dikip, gölgesinin sana olan oranını bilirsin. Şu halde yüksek olan şeyin gölge vaktinden, yükse şeyin yüksekliğini bilirsin. Güneş ufuktan kırkbeş derece yükseldikte; her nesnenin gölgesi, kendisi kadar olur. Şimdi, geometriden bu miktarca yazıldıkta; Allah Taâlâ’nın: “Göklerin ve yerin melekûtuna bakmazlar mı?” (7/185) remzi, âlemin yapısından da bir miktarca yazmağa gerektiren sebep olmuştur. Ta ki, en yüze istek olan Mevla’yı tanımaya yardımcı ola.

 

9-BÖLÜM:

İKİNCİ BAHİS

Alemin şeklinin yuvarlak olduğunun isbatını; yıldızların ve feleklerin durumlarının keyfiyetini, hakîmâne on bölümle tafsil eder.

BİRİNCİ BÖLÜM

Cisimler âleminin biçiminin yuvarlak olduğunu ve âlem küresi üzerinde çizilen büyük daireleri ve feleklerin tabakalarının tertibini ve cisimlerin özlerini ve en büyük feleğin şekil ve yapısını altı madde ile beyan eder.

 

Birinci Madde

Feleklerin yuvarlaklığının kabulünü ve unsurları ve yuvarlaklığa erişkin olan hayret verici meseleleri bildirir.

Ey azizi, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Unsurların ve feleklerin yuvarlaklığının inkârı için ileri sürülen delillerden uzaklaşmak, astronomi ilminde gereklidir ki, cisimler âleminin ve yerin yuvarlak olması kabul edile. Zira ki, bu ilmin kaideleri hepten bu esas üzere kurulmuştur. Bundan başkasına imkan yoktur. Bu felsefî görüş, şeriata aykırı sanılırsa; endişenin atılıp, kalbin yatışması için bitmeyen feyz kaynağı İmam Muhammed Gazali (Allah ona rahmet etsin) hazretlerinin “Tehafüt-ü Felasife” adlı kitabında yazdığı arapça ibareleri aynıyle burada tercüme kılınmıştır ve o büyük imam hazretleri buyurmuştur ki:

“Malûm olsun ki, filozoflar ile halk arasında olan ihtilaf üç kısımdır ki:

Bir kısımda münakaşa, mücerret söze dayanır. Meselâ: Filozoflar, alemin yaratıcısına cevher deyip; cevheri, mekândan münezzeh, zatıyle kâim varlık ile tefsir eyledikleri gibi. İkinci kısımdaki çekişmeler, dinden bir esasa ilişkin olmayan işlerdedir. O halde onlarla münakaşa etmek, peygamberleri tasdik zaruretinden değildir. Yani o işleri kabul, onları yalanlamayı veya aksini gerektirmez. Meselâ: Ay tutulması, yerkürenin güneş ile ay arasına girmesiyle ayın ışığının görünmemesinden ibarettir. Zira ki ay, ışığını güneşten alır. Yer ise küredir ve gök her taraftan yeri kuşatmıştır. Ne zaman ay, yerin gölgesinde kalsa, güneşin ışığı ondan kesilir, dedikleri gibi. Ve dahi güneşin tutulmasının mânâsı, yerden güneşe bakan şahıs ile güneşin arasında ayın bulunması ve gölge olmasıdır. Bu durum güneşle ayın baş ve kuyruk düğümlerinde bir anda birleştikleri vakitte olur dedikleri gibi. Bu görüşleri dahi münakaşa ile çürütmekle durumu değiştirmek mümkün değildir.

Bu durumda, o kimse ki, söylenmiş bu işleri çürütmekte münazarayı, dinin  gereklerinden zanneder; o kimse dine zarar vermiş olur. Zira ki, bu işlerin olmasına geometrik ve matematiksel deliller delalet eder. Bir kimse ki, ona muttali olup, tahkikine gücü yeter, sebebinden ve vaktinden, miktarından ve süresinden haber verir; ona denilse ki: “Bu şeriata aykırıdır.” Buna rağmen o kimse kesinlikle bildiği bu işte şüphe etmez, beşki şeriatta şüphe eder ki: “Kesin bilgiye aykırı şeriat nasıl olur?” diye tereddüde başlar. İmdi, şeriata, yoluyla tan edenlerin zararından, yolsuz yardım edenlerin zararı daha çoktur. Nitekim “akıllı düşman akılsız dosttan iyidir,” demişler.

Bundan sonra İmam Gazali hazretleri, güneş ve ay tutulmaları hususundaki  Hadîs-i Şerifi nakledip, demişlerdir ki: “Hadîs-i Şerifin sonunda buyurulduğu üzere: “Ay tutulması İlahî tecelli sebebiyle saygıdır,” bu fazlalığın nakli sahih değildir. Sahih olduğu takdirce dahi kesin işlerde, iddialaşmaktansa te’vili ehvender. Çok açık deliller, kesinlikle bu noktaya ulaşmayan kati işler karşısında te’vil olunmuştur; nerede kaldı ki nakli sahih olmayan…

Filozoflarla İslâm âlimleri arasında tartışılan konu: Alemin sonradan olduğu ve sonradan olmadığı meselesidir. Alemin sonradan olduğu sâbit olduktan sonra; yuvarlak olsun, düz olsun; felekleri ve unsurları buldukları gibi, onüç tabaka olsun, daha az veya çok olsun, dine zarar vermez. Alem her nice olursa olsun, kastolunan şey, onun Allah’ın kudretiyle vücuda geldiğidir.

 

Üçüncü kısım odur ki, onda tartışma, din esaslarından birine ilişkin ola:

Alemin sonradan yaratılması, Allah’ın sıfatları, cesetlerin haşri gibi. Bu maddelerde onlarla gerektiğince tartışmak ve sözlerini çürütmek lazımdır.

Meselâ: Onlar derler ki: “Alem sonradan yaratılmamıştır, kadimdir. Zira ki kadime dayanır ve her kadime dayanan kadimdir. O halde âlem kadimdir.” Biz bu sözleri çürütüp, deriz ki: “Alem sonradan yaratılmıştır, hâdistir, çünkü değişicidir. Her değişikliğe uğrayan hâdistir.”

İmam Gazali hazretlerinin bu sözleri, burada yazılmıştır. Ta ki dine bağlı olanlar, anlatılacak şaşırtıcı işleri, şeriate muhaliftir diye reddetmekle reddolunmuş olur kabilinden zannetmeyeler ve inkâr yoluna gitmeyeler.

İkinci Madde

Alemin yuvarlaklığını isbat eden akli delilleri bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Alemin işlerinin tümü  birbirine bağlıdır. Alem, birbirini çevreleyen ve birbirine teğet kürelerdir ki, iğne atacak bir boş mekân olmayıp, ulvî ve süflî cisimlerle dolmuştur ve âlemin tabii yapısı yuvarlak şekil üzere olmaktır. Tabiatının gereği olan nice deliler ile bu dava ispat edilmiştir. Alemin her ne tarafına bakılsa, yumru görünür. Her kuşağın bir kavis olduğu nazarî ve fikrî kanun ve insan aklının tecrübesiyle bilinir. Kürevî şekil, şekillerin en genişi olduğundan başka gökte ve yerde müşahede olunan durumlar, kürevîden gayride olmak muhaldir. Yuvarlak zemini düzeysel zannedip, dünya düzdür fikrini edenler, hayalî vehmin mağlûbudur.

Kara, deniz, dağlar, vâdiler, değişik şekilleriyle toptan bir küre olup,  yerin gölgesiyle ay tutulduğu ve tutulma anında yerin gölgesinin ayıp yüzünde dönücü bulunduğu ve yeryüzünde seyyahların hareketiyle enlem ve boylam yerlerinin değişiklik üzere bulunduğu hep yuvarlaklığın delilleridir. Sabit yıldızlar, âlemin kutbunun çevresinde paralel daireler üzere dönüp, kutba yakın olan yerde küçük daireler çizerek görünmesi ve ufuk dairesine teğet görünen sabit yıldızdan ekvatora varıncaya değin zaman boyutu hesabiyle gizlilik zamanının artması, ta bir hadde varıncaya değin ki, görünme ve gizlenme zamanları eşit ola. Bundan sonra gizlilik zamanı yavaş yavaş artıp, görünme zamanı azala. Hatta öbür kutbun yakınında hiç görünmeye. Doğan yıldızların ufuktan günün yarısına gelinceye dek yavaş yavaş yükselip, doğması ve yine aynı minval üzere batması ve yıldızın büyüklüğü ufkun üstünde değişmeyip, batış ve doğuş sırasında yerin buğusuyla değişir ve büyük görünmesi ve daima yeryüzünden göğün yarısı ya yarısına yakını görünmesi ve yıldızın doğudakiler üzerine, batıdakilerden önce doğası ve batması; ay ve güneş tutulmalarının saatiyle meydana gelmesi; kuzey tarafına gidenlere, kuzey kutup yıldızı ve diğer kuzey yıldızlarının yüksekliklerinin artması ve güney yıldızlarının düşüşünün artması; güney tarafına gidenlere, kutup yıldızının ve güney yıldızlarının yüksekliğinin artması ve kuzey yıldızlarının düşüşünün artması; deniz suyu yumruluğunun, gemiden örttüğü sahillerin ve dağların, bakanlara, önce en yüksek tarafları görünüp, yaklaştıkça en aşağılarının dahi görünmesi; yıldızların görünme süresince yükseklik ve düşüşünün eşit olması; güneşin ekvator üzerinde iken görünmesi ve görünmemesi süreleri eşit oldukta; doğup ve batacak, gölgenin düz bir çizgi üzere doğu ve batı noktalarına karşılık ve iki gölgenin birbirine eşit olması… Bütün bunlar, yerin ve göğün yuvarlaklığına delalet eder.

Ay tutulması vaktinde, ayın yüzünde daire şeklinde ortaya çıkan yer kürenin  gölgesi olduğu, yerin küreliğine açık delildir. Zira ki, eğer yer, küre şeklinde olmayıp, ya üçgen, ya kare, ya altıgen şeklinde olsa, ay tutulması ile ayın yüzünde ortaya çıkan yerin gölgesi dahi daire şeklinde belirmeyip, ya üçgen, ya kare, ya altıgen şeklinde görünmek iktiza ederdi. Oysaki görüntü hep daire şeklinde olmuştur.

 

Atmosferik olaylar değişik yerlerde gözetlenip; doğu tarafında, seher  vaktinde vaki olan ay tutulması ve doğuş anında beliren güneş tutulması,batıdakilere görünmez. Batıda, doğuş anındaki ay tutulması ve akşam vaktindeki güneş tutulması, doğudakilere görünmez. Göğün ortasında ortaya çıkan güneş ve ay tutulmaları, yerin alt yüzünde oturanlara görünmez. Yerin altı tarafında ve göğün ortasında vaki olan güneş ve ay tutulmaları, yerin üst tarafında oturanlara görünmez. Yerin üstünde ve göğün ortasında meydana gelen güneş ve ay tutulmaları, batıdakilere, doğudakilerden önce görünür.

Mesela batıdakilere ya seher veya kuşluk vakti görünür, doğudakilere ya akşam veya ikindi vakti görünür. O halde doğuluların sabah ve akşamı, batılılarınkinden önce olduğu ay ve güneş tutulmalarıyle bilinir.

Nitekim şehirler arası uzaklıklar, güneş ve ay tutulmalarıyle bulunur. Bütün bu durumların, kürenin gayrisinde olmak ihtimali yoktur.Bütün bunları bir yana bırakalım, Hind-i Şarkî adı verilen Hindistan’a veHind-i Garbî adı verilen Yeni Dünya’ya (Amerika) deniz yoluyla sefer edenlere şarken ve garben gidip-gelme imkanı ortaya çıkıp; batıdan gidip, yerin altından dolaşıp doğudan gelen gemiler, yerin yuvarlaklığı davasını ispat edip, bütün delillerin mühürü olup, tartışma kapısını kapamıştır.

 

Üçüncü Madde

Dünyanın yuvarlaklığı kaidesi üzerine bina edilen şaşırtıcı meseleleri bildirir.

 

Ey aziz, malum olsun kip astronomlar demişlerdir ki: Yuvarlaklık kaidesine dayanan astronomi ilminin şaşırtıcı meseleleri vardır ki, hem sorulur, hem şaşılır.

 

Birinci esele: bir günün üç şahsa nisbetle değişik olmasıdır. Mesela:

Belirli bir yerden, üç şahsın biri doğuya, biri batıya gidip, biri de orada kalsa, ve gidenler, doğru bir çizgi üzere, ve aynı hızla yürüyüp; doğuya giden batıdan, batıya giden doğudan gelip, bir günde yerinde duran şahsın yanında toplansalar. Hareket günü, yerinde durana göre cuma olsa; batıya gidene göre perşembe, doğuya gidene göre cumartesidir. Şimdi, bunun sırrı budur ki, mesela batıya gidenin seyri yedi gün olsa, güneşin hareketine uygun gitmesiyle, duranın gün batımında, bunun gün batımı vakti, güneşin devrinin yedide biri kadar geç olur. Bu gecikmeden, yedi günde bir gün bir gece eksilmiş olur. Bunun için yerine geldiği gün, ona nisbetle perşembe düşer. Bunun gibi doğuya gidenin seyri güneşin hareketine ters olduğundan, batıya gidenin aksine o, durandan günbatımı güneşin devrinden yedide bir kadar önce olup, yedi günde bu eksikliklerin toplamından bir gün bir gece hasıl olup, geliş günü ona göre cumartesi düşer.

 

İkinci mesele budur ki: Yeryüzünde derin bir kuyu üzerinde yüksek bir minare olsa; o kuyunun dibinde bir kâseyi su doldurup, o suyu minarenin tepesinde o kâseye koşalar, almayıp fazla gelir. Zira ki, merkez daireden uzaklaştıkça yumulma yayı az olur ve unsurların cüzleri ise her nerede bulunursa, âlem küresinden bir damladır. Şimdi kâsenin ağzında bulunan dairenin kavsi, kuyunun dibinde ye merkezine yakın olup, eğri olu ve minarenin tepesinde, ona oranla düz olmaya yakın olmakla, bir miktar fazla su alır.

 

Üçüncü mesele budur ki: Gayet yüksek bir minare şerefesinde, iki yerden birer taş atılsa, iki taşın düşüş yeri arası, şerefedeki atılış yerleri arasındaki mesafeden az olur. Mesela şerefenin bir kenarından bir kenarına uzaklık beş metre olsa, taşların düşüş yerleri arasındaki mesafe beş metreden az olur. Aynen bunun gibi iki duvarın tabanlarındaki mesafesiyle, yukarıdaki mesafesi aynı değildir Zira ki, iki şakülün başlangıç ve sonuçları eşit olmaz, gittikçe yakınlıkları artarak, yerin merkezinde birleşseler gerektir.

 

Yine yuvarlaklık kaidesine dayanan şer’î meseleler sorulur. Birinci mesele:

Zeyd, İngiliz gemileriyle kutuplara vardıkta; altı ay gündüz altı ay gece olmakla, bu müddette beş vakit namazı ve ramazan orucunu ne şekilde eda eder.

 

İkinci mesele: Zeyd, Amr ile kıyamet alâmetlerinden olan güneşin batıdan doğması meselesinde bahse tutuşup; Zeyd bu meseleyi, astronomi kaidelerine tatbik mümkündür, dese: Amr inkâr etse; Zeyd, Takiyüddin Rasit’in sözüne göre, burçlar dairesi genel meyli (23,5 derece) geçip, uzun sürede ekvator hattıyla çakışıp, diğer gezegenlerin kuşakları da onun gibi çakışmakla; batıdan doğmuş olur. Nitekim halen altmış altını enlemde güneş, batıdan doğar, deyip, durumu böyle açıklasa. Amr ise inkârında ısrar edip, bu mümkün değildir, dese ve eğer mümkün olursa karım boş olsun dese, talak vaki olur mu?

 

Üçüncü mesele: Zeyd Mekke şehrinden başka bir yerde bir mekan vardır ki o mekanda, dört yön kıbledir ki ayakucu notasındadır dese; Amr inkâr edip, ikisi de ‘benim sözüm doğru değilse kölelerimiz azat olsun’ deseler, hangisinin yemini bozulur?

 

Bu üç sorunun cevabı arz olunmadı.

 

Dördüncü Madde

Feleklerde ve yerde ortaya çıkan olayları açıklamak için, âlem üzerinde konuları ve çizilen on büyük daireyi bildirir.

 

Ey aziz, malum olsun ki, astronamlar, feleklerdeki ve yerdeki işleri tespit ve biribirine bağlamak için, âlem üzerinde, nice muhtelif daireleri kutuplarıyla beraber ispat etmişlerdir. Meşhur daireleri iki kısım itibar edip; bir kısmını büyük daireler, bir kısmını küçük daireler saymışlardır.

 

Ama büyük daireler, bir kısmını küçük daireler saymışlardır. Ama büyük daireler odur ki, yukarıda açıklandığı gibi, âlem küresine oranla büyük ise de, ona küçük derler. Değirmi kuşaklar gibi.

 

Büyük daireler, on tanedir ki: Muaddilünnehar (güneşitleyici) dairesi, mıntıkatül buruç dairesi, (Burçlar kuşağı dairesi) dört kutuptan geçen daire, ufuk dairesi gündüz yarısı dairesi, yükseklik dairesi, semtler ilk dairesi, eğilim dairesi, enlem dairesi, görünen gök ortası dairesi.

 

Sayılan bu dairelerin bazısı âlem küresi üzerinde ayrı ve hareket edici olarak konulmuştur. Bazısı bitişik ve sabit resmolunmuştur. Ayrı ve hareket edici olan büyük daireler, altı tanedir. Biri gün yarısı dairesi, biri ufuk dairesi, biri yükselme dairesi, biri ilk semtler dairesi, biri eğilim dairesi ve biri enlem dairesidir. Bitişik ve sabit olan daireler, sayılan bu dairelerden gayrisi olan büyük dairelerdir ve küçük dairelerdir.

 

On büyük daireden ilk daire: Gün eşitleyici dairesidir. Buna düz felek dahi derler. Buna onun için muaddil (eşitleyici) derler ki: Güneş buna teğet oldukta; Doksanıncı enlemden başka her yerde gece ve gündüz yaklaşık olarak eşit olur. Bu dairenin yüzeyinde, yerküre üzerinde çizilen daireye: Ekvator derler. Zira ki fele onda uzaklığını kuruyarak, dolap gibi döner. Yani gün eşitleyici daire, alemi böler farzolundukta: Ekvator, yer düzeyi üzerinde ondan meydana gelen dairenin çevresidir. Ekvatora paralel olan dairelere:

 

Günlük dönüş yerleri derler. Bunlar hayal edilen küçük dairelerdir ki, büyük felekte farzolunan her noktadan bu feleğin dönmesiyle, onun üzerinde iki kutbu olan âlemin kutbu ile kuşağı olan eşitleyici dairenin arasında çizilirler. Bu daireler, günlük hareketle çizildiklerinden, bunlara: Günlük dönüş yerleri derler.

 

İkinci daire,e burçlar kuşağı dairesidir. Buna, burçlar feleği dahi derler.

 

Oniki burç, bunun üzerinde itibar olunduklarından buna: Burçlar dairesi dahi derler. Buna paralel olan dairelere: Enlem daireleri derler. Zira ki, yıldızın merkezi onların birinin yüzeyinde bulunsa: Burçlar dairesinden kuzeye ya güneye eğilimli olmuş olur. Şimdi o yıldızın enlemi, o daire ile burçlar dairesi arasında olan mesafedir. Bu daireler dahi günlük dönüş daireleri gibi hayalî küçük dairelerdir Çünkü burçlar feleğinin iki kutbu ki, burçlar dairesinin iki kutbudur, âlemin iki kutbu olan gün eşitleyici dairenin kutuplarından başkadır. Şimdi lazımdır ki, gün eşitleyicisi daire ile burçlar dairesi âlemin çevresi üzerinde, iki karşılıklı nokta yanında kesişirler, ki, o noktaların arasında her birinden yarım daire meydana gele. Zira ki, burçlar dairesi gün eşitleyicisi gibi büyüktür. O noktanın biri ki, burçlar feleği, gün eşitleyicisinden kuzeye meylini ondan başlar. ona: Bahar eşitlik noktası (21 mart) derler. Zira ki, güneş buraya geldikte 0

Çok yerde bahar mevsimi belirir. Bunun karşısındaki noktaya: Güz eşitlik noktası (21 aralık) derler. Yine azımdır ki, burçlar dairesinin, gün eşitleyicisinden nihaî uzaklığı, yarı dairelerinin ortasında iki nokta yanında olur ki: Biri kuzey kutbu sebtindedir ve ona: Yaz dönümü derler.

 

Öbürü güney kutbu semtindedir ve ona: Kış dönümü noktası derler.

 

Şimdi bu iki kesişme ve iki nihaî uzaklık ile burçlar dairesinin dört

 

noktası belirlenmiştir. Onlar da dörtte bire bölünür. Bundan sonra bu dört

 

çeyrekten iki çeyrek bitişiğin her biri üzerinde iki nokta farzolunmuştur

 

ki, onlarla o çeyrekler üzer eşit bölüme bulunmuştur. Bundan sonra altı

 

büyük daire hayal olunmuştur ki, hepsi iki karşılıklı noktada yani iki

 

burçlar kutbu üzerinde kesişmişlerdir.

 

Üçüncü daire, dört kutuptan geçen dairedir ki: Adı geçen altı dairenin

 

biridir. Bunun âlem küresi üzerinde iki kutbu, orta noktadır. Bu daire

 

âlemin iki kutbundan ve iki kutup burcundan, iki değişim noktasından

 

geçmiştir. Onun için bulan: Dört kutbu geçen daire derler. Bu altı hayalî

 

dairenin biri o dairedir ki, iki orta noktadan geçmiştir. Kutupları, iki

 

değişim noktası olmuştur. Altı daireden geriye kalan dört daire, o iki

 

çeyrek üzerinde farzolunan dört noktadan ve o dördün karşısında bulunan

 

öteki dört noktadan geçmişlerdir. Bunların kutupları burçlar dairesi

 

üzerinde farzolunan noktalardır. Şimdi sekizinci felek, bu altı daire ile

 

oniki kısım olmuştur. Her bir kısmını, iki yarım daire kuşatmıştır. Her

 

kısmında, burçlar kuşağında bulunanlar burçlar kavsi adıyla şöhret

 

bulmuştur. Onun için sekizinci feleğin ismi: Burçlar feleği olmuştur. Bu

 

altı daire, âlemi keser farzolunsa, büyük felek ve benzer feleklerin

 

cümlesi, oniki burca bölünür.

 

Dördüncü daire, ufuk dairesidir. Bu hareket eden bir büyük dairedir ki

 

feleğin görünen yarısından görünmeyen yarısını ayırmıştır. Buna nispetle

 

yıldızların doğuş ve batışları belirlenmiş ve bilinmiştir. Bunun iki kutbu;

 

başucu (zenit), ayakucu (nadir) bulunan iki noktadır. Ufuk dairesi,

 

gündönümünü iki noktada kesmiştir ki, birine doğu noktası ve doğu gün-

 

eşitleyici; birine batı noktası ve batı güneşitleyici derler. Bu iki nokta

 

arasını birleştiren doğru çizgiye: Doğu ve batı çizgisi ve güneşitleyici

 

çizgi derler. Bu ufuk dairesinin burçlar dairesi ile kesiştiği iki noktaya,

 

doğan ve batan derler. Doğu noktası ile burçlar dairesi, ya yıldız merkezi

 

arasında ufuk dairesinden vâki olan kısa kavse doğu siası (Amplitude); doğu

 

noktası ile onların arasında bulunan kavse batı siası derler. Bu ufuk

 

dairesine paralel olan küçük dairelere köprüler derler; Ufuk dairesinin

 

üstündekilere yüksek köprüler derler. Altında bulunanlara alçak köprüler

 

derler.

 

Beşinci daire, gün yarısı dairesidir. Bu dahi hareket eden bir büyük

 

dairedir ki, âlemin iki kutbundan ve başucu, ayakucu noktalarından

 

geçmiştir. Bunun iki kutbu, doğu noktası ve batı noktasıdır. Bu gün yarısı

 

dairesi, ufuk dairesini iki noktada kesmiştir. Biri güney noktası, biri

 

kuzey noktasıdır. Bu iki noktanın arasını birleştiren çizgiye; gün yarısı

 

çizgisi, zeval çizgisi, güney ve kuzey çizgisi derler. Bunların hepsi dokuz

 

enlemin gayrisindedir.

 

Altıncı daire, yükseklik dairesidir. Buna başucu dairesi dahi derler. Bu

 

hareket eden bir büyük dairedir ki, başucu ve ayakucundan geçip, o çizginin

 

tepesinden geçmiştir ki o çizgi, âlemin merkezinden gelip, güneşin

 

merkezinden ya yıldızdan geçip, üst feleğin yüzeyine çıkmıştır. Bu

 

yükseklik dairesi, ufuk dairesini dik açılar üzere iki ortada kesmiştir. O

 

noktalar sabit olmayıp, ufuk dairesi üzerinde yıldız ve güneşin intikali

 

sebebiyle yer değiştirirler. Her birine başucu noktası adı verilir. Bu

 

noktalarla doğu ve batı noktaları arasında ufuk dairesinde bulunan kavse,

 

başucu noktası derler. Bu iki başucu noktasıyla güney ve kuzey noktaları

 

arasında bulunan kavse, başucunun bütünü derler. Bu yükseklik dairesi,

 

gün yarısı dairesine bir gün bir gecede iki defa çakışır.

 

Yedinci daire, semtlerin ilk dairesidir. Bu hareket eden bir büyük dairedir

 

ki; başucu ve ayakucu noktasından, doğu ve batı noktasından geçer. Bunun

 

kutupları güney ve kuzey noktalarıdır. Bu daire, gün yarısı noktası, ile

 

başucu ve ayakucu noktasında dik açılar üzere kesişmiştir. Alem küresi bu

 

daire ile ve gün yarısı dairesi ile sekiz eşit kısım olmuştur ki: Dördü

 

yerin üzerinde, dördü ufkun altında bulunmuştur. Bu daireye onun için

 

semtler ilk dairesi derler. Yükseklik dairesi bunun üzerine çakıştıkta;

 

onun kavsi, başucu, başucu bütünü kalmaz. Semtler ilk dairesine teğet olan

 

günlük dönüm noktalarına, bölge dönüm noktaları derler ki, o bölgelerde

 

oturanların başucu dönüm noktalarıdır.

 

Sekizinci daire, eğilim dairesidir ki; bu dahi hareket eden bir büyük

 

dairedir. Güneşitleyici dairenin iki kutbundan geçmiştir. Güneşitleyiciden,

 

yıldız ve burçlar kuşağının eğilimi bununla bilinmiştir. Buna ilk eğilim

 

denmiştir.

 

Dokuzuncu daire, enlem dairesidir. Bu dahi hareket eden bir büyük dairedir

 

ki, burçlar feleğinin iki kutbundan geçip, o çizginin başucundan geçmiştir.

 

O çizgi âlemin merkezinden gelip, yıldızın merkezinden geçip, burçlar

 

feleğinin yüzeyine çıkmıştır. Bu enlem dairesi ile, yıldızın enlemi

 

bilinmiştir. Güneşitleyiciden, burçlar feleğinin ikinci eğilimi bununla

 

bulunmuştur.

 

Onuncu daire, görünen göğün orta dairesidir. Bu daire, burçlar kuşağının ve

 

ufuk dairesinin kutuplarından geçmiştir. Bunun iki kutbu, doğu ve batı

 

noktalarıdır. Ufuk dairesi ile burçlar kuşağının ufku arasında veya aksiyle

 

bu dairede oluşan kısa kavis, görünen iklim enlemidir.

 

Burada, bu büyük daireleri açıklamakla yetinip, kalan daireleri, yerleri

 

geldikçe yazılmak hoş gelmiştir.

 

 

 

Beşinci Madde

 

 

Feleklerin bütün tabakalarının yapısını; feleklerin parçalarının

 

hareketlerini: Günlük dönüş hareketinin keyfiyetini; yönlerin

 

sınırlanmasını; yüksek gök cisimlerinin mahiyetini özet olarak bildirir.

 

 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Kainatın yaratıcısı ve

 

düzenleyicisi olan Cenab-ı Hak’kın murad ve yaratmasıyla bütün feleklerin

 

cisimleri, toprağa varıncaya kadar dört unsur; lahana yaprakları gibi

 

biribirinin içinde dürülmüş olup, bir düzen üzere büyüğü küçüğünü kuşatmış

 

ve her yönden birbirine teğet ve sürekli, hepsi bir tek küre şekline girip;

 

cisimler âleminin Rabbani hikmetle güzel bir nizam üzere temeli atılmış ve

 

tesis olunmuştur. Bu şaşırtıcı ve garip bileşim heykelinin şekil ve yapısı;

 

bütün İslâm filozoflarının ve din âlimlerinin çoğunun birbirlerine yakın

 

görüşleriyle şöyle alınıp, kabul edilmiştir: Cisimler âlemi, biribirini

 

kuşatan küreler ve unsurlar üzerinde soğan kabukları gibi tabakalar halinde

 

olup, hepsi bir top şekline girmiştir.

 

Esîrî cisimler yani külli felekler dokuz tane olup, bütün yüksek cisimlerin

 

ve alçak unsurların iç gözeneğinde varsayılan bir cüz bulunur ki, o, âlemin

 

merkezi ve herşeyin esasıdır. Bu dokuz göğün en büyüğü, atlas feleğidir ki,

 

cihanın yönlerinin sınırlayıcısı ve zamanın vakitlerinin belirleyicisi

 

odur. Bu felek, öteki felekleri avucunun içine alıp, yirmidört saatte bir

 

kere, ışıldayan, sabit ve gezegen yıldızları tümüyle doğudan batıya

 

devreder. Bu doğuş ve batış ki; gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık

 

sürekli böyle oluşur. Hepsi onun hareketine dayalı ve bağlıdır. Bu dokuz

 

feleğin sonuncusu, ay feleğidir, ki, atmosferi, oluşum ve bozuşum âlemini,

 

eşyayı her taraftan kuşatmıştır. Dört unsurun küreleri, ay feleğinin içinde

 

mertebelerince durmuş ve yerleşmişlerdir. Her durumda çevre tarafı üst yön,

 

merkez tarafı al yön olup; yeryüzünde ve suda ayakta duran ve gezenlerin

 

başları, ay feleği tarafına; ayakları âlemin merkezi tarafına olduğu bir

 

gerçektir.

 

Bu dokuz felek ve içindekiler, saf, ışıklı ve şeffaf olup, saffetlerinin

 

kemalinden bunlara: Kâh billur, kâh buzlu, kâh sulu demişlerdir. Gerçek

 

feleklerin cüzlerinin tamamı ve unsurların parçalarının arasında fazlalık

 

ve boşluk olmadığında filozofların hepsi birleşmişlerdir. Lakin büyük

 

feleğin gerisinde ısrarla sözü edilen hoşluğu; ilk filozofar maddeden

 

soyutlanmış bir bulut mevcuttur demişler, kelam bilginleri bunu hayalî

 

boşluk ile tabir ve tefsir etmişlerdir. Çünkü tüm feleklerin belirlenmesi,

 

göklerin durumlarını kavramaya yetmeyip; astronomlar, yedi gezegene ârız

 

olan işleri gözetlediler. Yani bu gezegenlerde kâh doğruluk, kâh durgunluk,

 

kâh yavaşlık, kâh sürat ve kâh geri dönüş görüp; kâh güneş gibi genel

 

eğilimden ibaret olan iki değişim noktası arasında gezindiklerini ve kâh

 

diğer gezegenler gibi değişim noktalarının güney ve kuzeye iyice kaydığını

 

ve kâh ışıkları çoğaldığını ve kâh ışıkları azalıp böyle durumlarla kâh

 

yere yakın kâh uzak olduklarını: Ay ve güneş tutulmaları dahi belirli

 

olmayıp; bazen tam, bazen cüzî tutulma olduklarını görüp, olaylar üzerinde

 

düşünceye daldılar. Elhasıl, ta ki onlar, göklerin bu gibi çeşitli işlerini

 

incelediler. Böylece sebeblerini, illetlerini şerh ve beyan ettiler.

 

Takvimde düzeltme yaptılar, ekleme ve çıkarmalarda bulundular. Düzenlemede

 

külli feleğin içlerinde yani merkezleri bitişik olan iki paralel düzlem

 

arasında bulunan boşluklarda, yeryüzünü içine alan ve almayan merkezleri ve

 

kutupları, bitişik, ayrı; kalınlık ve incelikte eşit ola ve olmayan nice

 

nice cüzi felekler varsaymaya muhtaç olup; bunları, bedenin azalarına

 

benzetip, dönen ikinci felekler olarak itibar ettiler.

 

Şimdi biz, o göklerin ve yerin yoktan varedicisi hâkim yaratıcı Allah’ın

 

sanatının inceliklerini, hikmetinin hakikatlerini fikredip düşünerek, onu

 

tanımak isteyenlere, feleklerin cüzlerinin tahlili kolaylaştırıp bu

 

hususları ve benzerlerini anlatmak üzere, somut bir şekil olsun için

 

feleklerin tümünün şekil ve suretlerini tasvir etmişizdir. Bundan sonra

 

feleklerden toprağa inip, oradan kendine gelip, Rabbini bulmak için

 

göklerin tertibini açıklamak ve yazmakta yukarıdan aşağıya inme yolunu

 

tutmuşuzdur.

 

Bütün feleklerin sureti budur:

 

 

 

Altıncı Madde

 

 

Atlas feleğinin yapısını, sürat ve günlük hareketini ve bütün feleklere ve

 

unsurlara olan tahakküm ve tasullutunu ve boşluğunun genişliğini bildirir.

 

 

 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yüksek felek ki, ay

 

feleğine nispetle dokuzuncudur. Yukarıda açıklandığı üzere nice namv e şan

 

ile şöhret bulmuştur. Merkezi, âlemin merkezi; kutbu, âlemin kutbu olup,

 

iki paralel düzeyle kuşatılmış bir yuvarlak cisim ve yıldızlardan arınmış

 

olmakla; atlas feleği adını almıştır. Bütün gök ve yer cisimlerini kuşatmış

 

olmakla; cisimler âlemi kendinde son bulup, gerçeküstü ve cihanın

 

sınırlayıcısı olmuştur. Göklerin ötesinde boşluk ve doluluk olmadığı

 

farzolunmakla; bunun yumru düzeyi, bir nesneye dokunmaktan uzaktır. Billur

 

gibi saf ve basit bir cisimdir. Bütün süslerden arınmıştır. Lakin çukurumsu

 

düzeyi, kendi hoşluğunda olan sabit feleklerin yumru düzeylerine teğettir.

 

Bu büyük feleğin altında cüzî felekler farzolunmaya ihtiyaç olmayıp, ancak

 

büyük dairelerden güneşitleyici dairesi, bunun çevresinde ve iki yarım

 

kutbunda eğim dairesi var sayılmıştır. Büyük felek, bu denli genişlik ve

 

büyüklüğüyle âlemin merkezi çevresinde, doğudan batıya süratli vaziyette

 

hareketiyle, içinde olan felekleri toptan ve ateş küresi ve hava süresinden

 

bir miktarı döndürüp, yirmi dört saatte bir dönüşünü tamam eder.

 

Her feleğin bir yeri ve meydanı vardır ki, ondan asla ayrılmaz. Lakin kendi

 

mekânında bütün cüzleriyle düzenli bir şekilde hareket edicidir. Bir göz

 

kırpması kadar bile duraklamaz. Büyük feleğin,kuşağındaki hareketi oldukça

 

süratlidir. Nitekim geometrik delillerle sabittir ki, cins atın koşu anında

 

iki ayağını kaldırıp koyuncaya kadar, büyük felek üçbin mil mesafe kateder.

 

Yaratıcı ve hakîm olan Allah, her şeyden münezzehtir. Bu ne şaşırtıcı sürat

 

ve acaip kuvvettir ki, bir lahzada, kutru yerküreden büyük olan güneşi

 

feleğiyle alıp gider. Bu sürate evvela Hadisi şerif şehadet eder ki; Habib-

 

i Ekrem sallallahüaleyhivesellem, Cebrail aleyhisselema: Zeval vaktinden

 

sormuştur ki: “Ey kardeşim Cebrail, zeval vakti mi?” Cebrail cevap

 

vermiştir ki: “Hayır. Evet…” Habib-i Ekrem (s.a.v.) sormuştur ki:

 

“Hayır’dan sonra niçin evet dedin?” Cebrail cevap vermiştir ki: “Sen

 

sorduğunda, henüz güneş zeval noktasına gelmemişti. Ben, hayır, deyinceye

 

dek beşyüz mil yolu katedip, gün yarılayıcı noktadan zeval noktasına

 

gelmişti. Onun için evet, dedim.”

 

Hak Taala bunu, nass ile bildirmiştir ki: “Güneş de yörüngesinde yürüyüp

 

gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur.” (36/38)

 

Gerçi matematikçiler ve geometriciler, feleklerin ve yıldızların

 

uzaklıklarının ve cisimlerinin ölçülerini hesap ve kıyas ile uzun uzadıya

 

beyan edip açıklamışlardır. Lakin büyük feleğin azametinin ölçüsünü

 

bilmekte, genişlik ve uzunluğunu belirlemekte ve âlemin merkezinden yumru

 

düzeyinin uzaklığını hesap ve kıyas etmekten acz ve kusurlarını itiraf ve

 

ikrar edip; onu ancak yaratan Yaratıcı bilir, demişlerdir.

 

Fakat diğer felekleri, sabit yıldızları ve gezegenleri, matematikçiler ve

 

geometriler, gök gözetim âletleriyle ölçüp takdir ettikleri üzere, burada

 

bir miktar işaretle beyan etmek münasip görülmüştür. Ta ki bizim maksadımız

 

olan Mevla’yı tanımaya vesile bulan, onun ince sanatlarını fikretmek,

 

hikmetlerinin sırlarını düşünmek, kudret ve azametinin eserlerini temaşa

 

eden akıl sahiplerine kolaylık olup; hepsini kendi vücutlarında mevcut

 

görüp, kendilerini tanıyıcı olalar. Buradan da Allah’ı tanımaya yol

 

bulalar. Gerçi felekleri ve yıldızları ölçüp takdir etmek, cebir

 

hesaplarından habersiz olan kimselere uzak ve muhal görünür. Lakin bunlar,

 

aslında gerçek ve sabit olan kesin ilimlerin kaideleri üzerine kurulu aklî

 

hükümlerdir. Ama yüksek cisimlerin mahiyeti, eski filozoflara göre

 

felekler, yıldızlar basit cisimlerdir: Ne hafiftir, ne sıcaktır, ne

 

soğuktur, ne yaştır, ne kurudur; ne yanma ne yapışma kabul ederler; oldukça

 

latif ve saftırlar. Nitekim Hak Taala buyurmuştur: “Göklerin ve yerin

 

yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat

 

insanların çoğu bilmezler.” (40/57)

 

Kudret ve celal sahibi büyük Allah münezzehtir. Alemi örneksiz yaratan,

 

feleklerin hareketini, gece ile gündüzün biribirini takip etmesini misalsiz

 

var eden Allah münezzehtir. “Rabbimiz, sen gökleri ve yeri boşuna

 

yaratmadın, sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.” (3/191) Bizi,

 

göklerin ve yerin yaratılışını, gece ile gündüzün değişimini düşünen

 

kullarından eyle!

 

 

 

10-BÖLÜM:

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

 

Burçlar sahibi göğü; burçların şekillerini ve isimlerini; burçların

 

katlarını ve sabit yıldızları; ayın menzillerini; gök cisimlerinin

 

uzaklıklarını dört madde ile bildirir.

 

 

 

Birinci Madde

 

 

Sekizinci feleği bildirir.

 

 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Feleklerin ve

 

unsurların üç tabakası birbirini kuşatıp, biri birine bir derece teğet ve

 

çakışır olmuştur ki, feleklerde ve unsurlarda zerre kadar boşluk kalmayıp,

 

her tarafı dopdoludur. Hepsinin dönüşü başka türlü olup, kuşakları

 

kendilerine kabuk ve zarf olmuştur. Şimdi, en dışta olan kuşak, yukarıda

 

anlatıldığı gibi büyük felektir. Onun içinde bulunan kuşak, sekizinci

 

felektir ki, burçlar feleği ve sabit yıldızlar feleği namıyle meşhurdur.

 

Büyük felek boşluğunda durması ve sabit olması ile anılmıştır. Merkezi,

 

âlemin merkezi olup; kutbu, âlemin kutbundan bir tarafa 23,5 derece

 

eğilimli olup, paralel iki yüzüyle kuşatılmış bir kürevî cisimdir. Yumru

 

sathının üzerinde olan büyük feleğin dip yüzeyine teğettir. Dip yüzeyinde

 

olan boşluğunda, zühal feleğinin yumru yüzeyine teğet olmuştur. Sayısız

 

sabit yıldızlarla işlenmiş ve süslenmiştir. Hayallerde şekillenen on iki

 

burçla nakışlanmış ve renklenmiştir. Umumi eksen olan felekler feleği

 

(büyük felek) ile âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya hareket eder,

 

bütün uydularıyla yirmi dört saatte bir devresini tamamladığından başka,

 

kendine has hareketiyle âlemin kutbundan başka olan kutbu üzere ve

 

güneşitleyiciden gayri iki tarafa kutbu kadar eğilmiş olan kuşağı üzere,

 

batıdan doğuya yavaş yavaş döner. Aheste hareketiyle altında dikilmiş olan

 

sabit yıldızları toptan o tarafa alıp gider. Yetmiş güneş senesinde kendi

 

kuşağı yörüngesinde ancak bir derece yol alır. O halde ikibinyüz senede

 

bir, bir burcu geçer ve yirmibeşbin ikiyüz senede bir devresini tamam eder.

 

Filozoflar: Bu süre tamamında, denizlerin ve karaların yer

 

değiştirmesinden, bütün âlemin işleri, sırları en iyi bilen Allah’ın

 

takdiri ile baştan ayağa değişir, demişlerdir. Bu feleğin dahi altında,

 

küçük felekler varsaymaya hacet kalmayıp, ancak büyük dairelerden burçlar

 

dairesi; bu feleğin çevresinde, iki kutbu arasında farzolunup, oniki burcun

 

şekilleri bu kuşağının bizzat kendinde olarak belirlenmiştir. Altı büyük

 

daire dahi, bu feleğin iki kutbu üzerinde kesişir farzolunup, sekizinci

 

felek, bu altı daire ile kavun ve karpuz üzerindeki çizgiler şeklinde oniki

 

kısım olup; her bir kısmına bir isim ile burç adı verilip: Meselâ, koç

 

burcu, kova burcu vs. denilmiştir.

 

 

 

İkinci Madde

 

 

Belirlenmiş yıldızlar ile bulunan şekilleri ve burçlar semasının dört

 

katını bildirir.

 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Oniki burcun her

 

birinde, mesela karpuzun her dilimi ortasında yani sekizinci feleğin oniki

 

diliminin her birinin yarısında; belirlenmiş yıldızların toplu görünümü,

 

bir şekle benzer olarak gözetlenip, o burçların isimleri görüntülerine

 

göredir. Mesela koç burcu, sekizinci feleğin sahasında bir dilimdir ki,

 

onun dilimlerinde gözlenen yıldızlar, birer çizgi ile birbirlerine

 

bağlansa, ondan koç şekli görünür. Öteki burçlar da böyledir ve

 

görünüşlerine göre isim alırlar. Bu feleğin tamamen boşluğunu dolduran

 

sayısız yıldızlardan, eski filozofların gözlemleri gereğince; binyirmiiki

 

ışıklı yıldızı içeren hayvan ve eşyaya benzer kırksekiz suret hayal

 

edilmiştir. Üçyüzkırkaltı gözetlenmiş yıldızın şekillenmesiyle oniki şekil

 

belirlenmiş ve oniki burç adıyla isimlendirilmiştir. Bu suretlerin

 

yirmibiri kuşağın kuzeyinde bulunup, onlarla üçyüzaltmışaltı yıldız

 

zat olunmuştur. Kırk sekiz suretin kalanı olan onbeş suret, kuşağın

 

güneyinde bulunup; gözetlenmiş yıldızlardan üçyüzonaltı yıldız dahi

 

bunların sahasında belirlenip, sayılan binyirmiiki yıldız tamamıyla tesbit

 

edilmiştir.

 

Ek: Malûm olsun ki, merhum yazarın (İbrahim Hakkı) saydığı üzere, yıldızlar

 

iki kısma ayrılıp; bir kısmına sabit yıldızlar ve diğerine gezegen adı

 

verilir. Bir kısmına sabit adı verilmesinin sebebi: Birbirlerine olan

 

uzaklığın miktarı daima eşit olup; fazlalaşıp, eksilmediklerine dayanır.

 

Onlar, bu bahiste anlatılan sabit feleklerdir. Öteki kısmına gezegen

 

denilmesinin sebebi: Bunlar başka başka yürüyüp hareket ettikçe,

 

birbirlerine kâh uzak kâh yakın olduklarına binaendir. Bunlar yedi

 

gezegendir ki, her biri bir felekte bulunur. Bu gezegenler, bazen bir yerde

 

toplanıp kümelenerek, ufuk dairesinin birbirine karşı derecelerinde karşı

 

karşıya bulunurlar. Sabit yıldızların miktarı, sonraki filozofların sözüne

 

göre; binyüzoniki adet yıldız olup, ışıklı cisimler oldukları

 

belirlenmiştir. Birbirlerinden ayrılmak ve her birine bir isim konulmak

 

imkânsız olmakla: Bilginler toplu görünümlerini altmışa bölüp, her birine

 

bir şekil üzere isimler vermeyi uygun görüp ve her bir şekle, eski

 

filozoflar arasında şöhret yapmış kimselerin isminden, bazı hayvan, bitki,

 

cisim ve âlet isimlerinden birer isim koymuşlardır ki, aşağıya konulan

 

felekler şeklinde görülmektedir.

 

Adları geçen seksen şeklin her biri, birkaç yıldızdan bir topluluk olarak

 

düşünülüp, onların onikisi, burçlar kuşağındadır. Bu yıldızlardan ayılan

 

üçyüzkırkaltı yıldızı içine alır. Oniki burcun isimleri şunlardır: 1- Koç,

 

2- Boğa, 3- İkizler, 4- Yengeç, 5- Aslan, 6- Başak, 7- Terazi, 8- Akrep,

 

9- Yay, 10- Oğlak, 11- Kova, 12- Balık.

 

Burçlar kuşağının kuzeyinde üçyüzaltmış yıldız gözlenmiş olup, yirmi bir

 

surete tatbik edilmiştir. İsimleri şunlardır: Küçük ayı, büyük ayı,

 

Keykavuş, kuş… Güneydeki dörtyüzaltı yıldıza, yirmiyedi surete benzeyip,

 

isimleri böyledir: Kitas, cebbar, tilki, köpek, gemi… Bütün bunlar sadece

 

gözetlenebilen yıldızlardır. (Bugünkü bulgularla bu sayı seksensekiz olarak

 

tesbit edilmiştir). Mesela kehkeşan (samanyolu) da bulunan yıldızların henüz

 

sayıları tesbit edilememiştir. Öte yandan yıldızların, yere uzaklığı ve

 

yakınlığından mı küçük veya büyük göründükleri henüz meçhuldür. Doğrusunu

 

ancak Allah Taâlâ bilir.

 

Oniki burcun altısı, güneşitleyici dairenin kuzeyinde olmakla, bunlara:

 

Kuzey burçları derler. Altısı dahi güneşleyicinin güneyinde olduğu için,

 

onlara: Güney burçları derler. Kuzey burçları: Koç, boğa, ikizler, yengeç,

 

arslan ve başaktır. Güney burçları: Terazi, akrep, yay, oğlak, kova ve

 

balıktır. Bu burçların dördüne: Değiştiren derler; dördüne: Sabit ve

 

dördüne: Karıştıran derler. Değiştiren burçlar: Koç, yengeç, terazi ve

 

oğlaktır. Bunlara değiştiren denmesinin sebebi: Güneş unlardayken bir

 

mevsimden bir mevsime geçmiş olur. Ama koçta güneş bulunduğunda, zaman

 

kıştan bahara döner. Güneşin yengece girmesiyle zaman, bahardan yaza döner.

 

Güneş teraziye girdiğinde, zaman, yazdan sonbahara döner. Güneş oğlağa

 

girdiğinde, zaman, sonbahardan kışa döner. Koç burcunun başlangıcına,

 

ilkbahar noktası; yengeç burcunun başlangıcına, yaz dönümü; terazi burcunun

 

başlangıcına, sonbahar noktası; oğlak burcunun başlangıcına, kış dönümü

 

derler. Sabit burçlarsa: Boğa, aslan, akrep, kova burçlarıdır. Bunlara

 

sabit denmesinin sebebi: Ne değiştirenler gibi değişme noktasında kalır, ne

 

karıştıranlar gibi iki surette belirirler. Karıştıranlar: İkizler, başak,

 

yay ve balıktır. Bunlara bu ismin verilmesinin sebebi: Güneş bu burçların

 

paralelinde iken, her birinde zaman, bulunduğu durumla diğer durum arasında

 

karışmıştır. İkizlerde, zaman, ilkbahardayken, yaza dönüp yazla karışır;

 

Başakta zaman, yazdayken sonbaharla karışır; yazdayken, zaman,

 

sonbahardayken kışla karışır. İkizlerde, zaman, kıştayken ilkbaharla

 

karışır.

 

Sonraki filozoflar, nazarında oniki burçla yedi gezegen, tıpkı dört unsur

 

gibi değişik tabiatlar üzeredirler. Onlar, her üç burcu bir tabiatta bulup,

 

burçlar tirigonometresi adını vermişlerdir Koç, aslan ve yay burçlarına

 

ateş üçlüsü derler ki,her birinin tabiatı, sıcaklık ve kuruluktur. Boğa,

 

başak ve oğlak, toprak üçlüsüdürler ki, her birin tabiatı; soğukluk ve

 

kuruluktur. İkizler, terazi ve kova, hava üçlüsüdürler ki, her birinin

 

tabiatı, sıcaklık ve rutubettir. Yengeç, akrep ve balık, su üçlüsüdürler

 

ki, her birinin tabiatı, rutubet ve soğukluktur. Şimdi sırasıyla bu

 

burçlara: Ateşsel burç, topraksal burç, havaî burç ve susal burç derler.

 

Oniki burcu bu minval üzere sayarlar. Öte yandan oniki burcun bazısını

 

erkek, bazısını dişi tabiatte bulup, bazılarını gündüze, bazılarını geceye

 

nispet etmişlerdir ki: Altı burç erkek, altısı dişidir. Erkek olanlar: Koç,

 

ikizler, aslan, terazi, yay ve kova burçlarıdır ki, bunlar tekil

 

burçlardır. Dişiler0 Boğa, yengeç, başak, akrep, oğlak ve balıktır ki,

 

bunlar ikildir. Şimdi, koç burcundan başlayıp, sırasıyla burçları, bir

 

erkek, bir dişi sayarlar ve oniki burcun tamamına değin giderler. Ateşî ve

 

havaî üçlerde erkek burçlar bulunup; topraksal ve susal üçlülerin tümü

 

dişi bulunup: Gündüzsel erkek ve gecesel dişi olmuştur.

 

Burçlarla ilgili tablolar aşağıdadır.

 

Burcun durumları İlkbahar Yaz Sonbahar Kış

 

Değiştirenler Koç Yengeç Terazi Oğlak

 

Sabitler Boğa Aslan Akrep Kova

 

Karıştıranlar İkizler Başak Yay Balık

 

 

 

Üçüncü Madde

 

 

Sabit yıldızlardan olan ayın konaklarını isimleri ve şekilleriyle; burçlar

 

feleğinde olan mekanlarıyla ve kırk enlemde doğuş ve batışlarını yerleri ve

 

vakitleriyle bildirir.

 

 

 

Ey aziz, malum olsun ki, Hak Taala Kelam-ı Kadim’inde: “Ay için de konaklar

 

tayin etmişizdir,” (36/39) buyurduğu ayın konakları yirmi sekizdir ki, bu,

 

burçlar feleğinde sabit olan gözlenmiş yıldızlardan burçlar kuşağının

 

yakınında bulunup; ay, kendi feleği kuşağında batıya hareketiyle koç

 

burcunun yarısında güneş ile karşılaştıkça; her gece bir yıldız beraberine

 

geldikçe, o yıldız bir konak itibar olunmuştur. Ay, süratli hareketiyle

 

oniki burcu yirmisekiz günde kat edip ve devredip, yine yerine döndüğünden,

 

yirmisekiz konak bulunmuştur. İlk konak şeratin, son konak ise reşa olarak

 

isimlendirilmiştir. Her iki konak arası oniki derece elliiki saniye

 

olmakla; oniki burcun her biri yirmisekiz konaktan iki konak ve üçtebir

 

konağı yaklaşık olarak içermiştir. Bu durum, altı sene önce yazılmış olan

 

şu manzumede anlatılmıştır.

 

MANZUME

 

Allah adıyle başlarız haberi

 

Kıldı takdir şems ile kameri

 

Hamd lillah Habibine salavat

 

Şems ve mah eyledikçe hoş harekât

 

Badehü Hakkı der ey ehl-i hitab

 

Ehl-i hey’et ysözüncedir bu kitab

 

Nazm kıldım kitab-ı muteberi

 

Dedim ismin menâzil-i kameri

 

Oldu ebyatı cümle yüz doksan

 

Binyüz altmışbeş idi sâl ey cân

 

Çarh-ı Sâmin ki oniki bölünür

 

Her bölükte otuz sehm bulunur

 

Oniki burcu oniki ay olur

 

Üç bahar olur dahi yay olur

 

Üç harif olur üç dahi kıştır

 

Çâr fasl oniki ay olmuştur

 

Evvel azar ikinci nisandır

 

Ü eyyar râbi hazirandır

 

Hâmis oldu temmuz ve sâdisi âb

 

Oldu eylül sâbii behesab

 

Sâmin ve tâsi oldu teşrineyn

 

Kış dü kânun ve yek şubat ey zeyn

 

Gelmeden gün bürûc âvâiline

 

On gün akdem şuhur-ı rum biline

 

Oniki burca bunlar esmâdır

 

Bir hamel iki sevr ve cevzâdır

 

Seretân ve esedle sünbüledir

 

Burc-u mîzan ve akrabî biledir

 

Kavs ile cedî ve delv ve hût eğilir

 

Yılbaşı ol hamel sayılır

 

Çünkü şeş burc otuz pâyı geçmiştir

 

Bil yıl eyyâmın üçyüz altmışbeş

 

Çarh-ı Sâmindedir bu kısm-ı rüsum

 

Ondadır cümle sâbitan-ı nücum

 

Devr-i şarkî seri’ seyrandır

 

Hep tulu ve gurup o devrandır

 

Oniki burc yirmidört saat

 

İçre bir devri hatm eder râhat

 

Çün döner nısf-ı burc bir saat

 

Saat onbeş derecedir âdet

 

Çarh-ı çaremde gün musana’dır

 

Üstünde zemin murassa’dır

 

Ol felek devr eder güneş seyri

 

Onda yok necm ü şemsten gayri

 

Garbdan şarka gün gider her gün

 

Üçyüz altmışbeşinde biri göğün

 

Seyr eder şems günde bir derece

 

Ayda bir burcu kat’ eder böylece

 

çün tahavvül eder her ay birine

 

Yıl tamamında hem gelir birine

 

Ruz-u şeb hatt-ı üstüvada sevâ

 

Arzı kırk cüz’ olan mekânda ola

 

Ol cedîye gelse gün rahşân

 

Zemherîr ibtidasıdır o zaman

 

Saat-ı şeb o gece onbeş olur

 

Gündüzün saatı dokuzu bulur

 

Pes gece günden altı saat alır

 

Üç gün üç gece bir karara kalır

 

Badehü gün be gün etval olur

 

Ta hamel evvelin bu şems bulur

 

Nakledende gün ol hamele

 

Gece gündüz beraberine gele

 

Gün doğandan bitene dek o zaman

 

Oniki saat ola bî noksan

 

Gün bitenden doğana dek gece hem

 

Oniki saat oa olmaya kem

 

Hem yine gün be gün etval olur

 

Seratan evvelin güneş ki bulur

 

Saat-i ruz o günde onbeş olur

 

Ol şebin saatı dokuzu bulur

 

Pes gündüz şebden altı saat alır

 

Üç gün üç gece ol karara kalır

 

Badehü gün be gün şeb etval olur

 

Ta ki mîzanın evveline gelir

 

Gelse mîzanın ibtidasına gün

 

Ruz ve şeb hem beraber olur o gün

 

Çün hamel evvelile bu birdir

 

Şark ve garb ikisine bir yerdir

 

Pes yine gün be gün şeb etval olur

 

Ta güneş cedînin evveline gelir

 

Yılda bir yol bu devr-i dâimdir

 

Arz-ı mimde bu tavrı kâimdir

 

Çarh-ı çaremde şems her nicedir

 

Hem kamer bu felekte öylecedir

 

Çarh-ı evveldedir kamer mirât

 

Ol musaykal-ı kesiftir bizzat

 

Cerm-i şemsir ziyası daimdir

 

Şems ile nur-u mah kaimdir

 

Cerm-i mah muzlem ve müdavverdir

 

Ol güneşten yana münevverdir

 

Câyî çün günle arzın arasıdır

 

Arza doğru muhak karasıdır

 

Ertesi gece çün hilal görünür

 

Nurlu yandan bize hayal görünür

 

Gün be gün ay güneşten olup ırak

 

Arza doğru yüzü olur berrak

 

Çarde menzilin mah eylese seyr

 

Şems ve mah beynine karib ola yer

 

Şems ile mah hoş mukabil olur

 

Görünür nur-u bedr kâmil olur

 

Çünki mir’at-ı şemsdir bu kamer

 

Zulmet-i leyli nur mahz eyler

 

Şemse oldukça mukarreb hem ay

 

Azar azar görüne nursuz cây

 

Çün bulur hem o şems-i tâbânı

 

Bize doğru döner donuk yanı

 

Ayda bir yol bu devr-i daimdir

 

Bu muhak ve bu bedri kaimdir

 

Oniki burcu gün keser bir yıl

 

Kat’ eder meh bir ayda cümleyi bil

 

Garbdan şarka hem kaber dolaşır

 

Günde onüç derece yol yer oluşur

 

Şems ile çün kamer muhak bulur

 

ertesi gece ay mukaddem olur

 

Günde oniki cüz’ü o şems geçer

 

Oniki burc bist heşt ölçer

 

Pes menâzil yirmi sekiz olur

 

Her birine nişanı yıldız olur

 

Her nişanın bir ismi resmi var

 

Say müretteb yeriye bil ey yar

 

Şeratin ve betin ve pervin şâ’

 

Debran hak’a hen’a ile zira’

 

Nesre ve tarafa cebhe ve zîre

 

Sarafa ava semak ve pes gafera

 

Hem zebânen ve badehü eklil

 

Kalb ve şol niayimi hoş bil

 

Belde zâbin bel’-ı suud ihya

 

Pes mukaddem muahhar oldu reşa

 

Gökyüzünde menâzil-i kameri

 

Bilmek istersen eyle şeb nazarı

 

Gözle hem âfıtab-ı tâbânı

 

Çün bulur ibtida-yı mîzanı

 

Ol gün oldukta şems ufukta ayan

 

Nokta-i maşrık oldur eyle nişan

 

Hem edende o gün ufukta gurub

 

Nokta-i mağrib ol yeri bil hub

 

İki yandan dü nokta evsatı al

 

Kıl nişan nokta-i cenub ve şimal

 

Kıl bu dört nokta evsatın tahmin

 

Heşt nokta ufuktan et tayin

 

Ufku farzet üçyüz altmış ay

 

Pes ul ve gurubu ondan say

 

Kırk derece arzda menâzil ede zuhur

 

Nokta-i maşrıkın şimalinden

 

Hem yirminci cüz’ü hilalinden

 

Şeratin iki necm-i âlidir

 

Bir cenubî biri şimalîdir

 

Bir zirâ ikisi arasını say

 

Bist ve heşt hameldir onlara cây

 

Ol cenubî yanında râsıhtır

 

Bir küçük yıldız ismi bâtıhtır

 

Şeratinden muahhar olan berah

 

Hem betîn ol ikinci menzil-i mah

 

Nokta-i maşrıkın şimaline bak

 

Noktadan doğa kırk derece ırak

 

Üç küçük nemedir müselles var

 

Burc-u sevrin önünde buldu karar

 

Çün iki saat ol şeb ede ubur

 

Ülker üçüncü menzil ede zuhur

 

Nokta-i maşrıkın şimalinden

 

Hem otuz derece kemalinden

 

Hûşe şeklinde altı kevbdir.

 

Sevrin yirmi dördü munsabdir

 

Ol şeb üç saat ve rubu’da heman

 

Doğa dördüncü menzil debran

 

Noktadan on sekiz derece şimal

 

Berk urur necm-i hâmisi fi’l-hal

 

Dal şeklinde penç yıldızdır

 

Burc-u cevzada câyı sekizdir dört

 

Buçuk saat ol şeb etme hücum

 

Menzil-i hâmis ede huka tulu’

 

Nokta-i maşrıkın şimali hemin

 

Cüz-ü sâminde şekl nokta-i şin

 

Re’s-i cebbar adı seh necm-i nihan

 

Burc-u cevzada bistemde ayan

 

Beş buçuk saat ol şeb etse mürur

 

Hüna altıncı nokta ede zuhur

 

Nokta-i maşrıkın şimaline bak

 

Noktadan onsekiz derece ırak

 

İki yıldız şimal ve garbı kebir

 

Seretan cüz’-ü hâmisinde münir

 

bekle beş saat ol şeb ile nigâh

 

Göresin tâ zıra’-ı heftem mâh

 

Nokta-i maşrıkın şimaline git

 

Noktadan kırk derece tahmin et

 

İki rûşen sitâredir be akab

 

Garbı şuara-yı Şâmi4dir bel’akab

 

Oldur ol şimali bir yıldız

 

Seretandan beridir on sekiz

 

Olsa saat yedi o şeb-i kâmil

 

Görünür nesre heştem menzil

 

Nokta-i şarkın şimaline gel

 

Her yirmibeşinci cüzünü al

 

Hurde encümden öbür paresidir

 

Çâr necm murabba arasıdır

 

İsmi şura-yı yemanîdir bil

 

Hem eset evvelindedir hasıl çün

 

sekiz saat ol şeb etse güzar

 

Görünür tarafa tâsi ile nazar

 

Nokta-i maşrıkın şimalinden

 

Hem otuzuncu cüzü kemalinden

 

İki yıldız biri eseddendir

 

Esedin onbeşinde rûşendir heşt

 

Ve nîm saat ol şeb etse mürur

 

Aşır-ı mah cebhe ede zuhur

 

Nokta-i maşrıkın şimalini al

 

Ta yirmibeşinci cüzüne gel

 

Bir muavvec hat üzere dört kevkeb

 

Ol cenuhu azim ve ruşen hep

 

Oldu kalb’ül-esed büyük yıldız

 

Hem esedden biri yirmisekiz

 

olsa saat dokuçbuçuk o seher

 

Zîredir onbirinci doğa meğer

 

Nokta-i maşrıkın şimaline var

 

Kıl yirmibeşinci cüzde karar

 

Koşa yıldız cenubîdir ruşen

 

Sünbüle onbeşi ona mesken

 

Çün doğar gün onunla bir doğa

 

Noktadan sarfa kırk şimal iva

 

Sarfa ol necmi ol kadarın

 

On ikinci menazil-i kamerin

 

Horde encüm muhit oldu nişan

 

Sünbüle âhiridir ona mekan

 

Oldu iva beş encüm ruşen

 

Tuttu mizanın onbeşinde vatan

 

Çün menazilden onüçüne heman

 

Maşrıkından o şeb bilindi mekan

 

Bâkisin mağrib ile bil o zaman

 

Mağribe bak o şeb hem eyle nişan

 

Çünkü bir saat ol şeb ede güzar

 

Menzil-i çâr hem ufukta gider

 

Nokta-i mağribe nazar hoş kıl

 

Batar onda ysemak eazli bil

 

ismidir fahz-ı sünbüle ey can

 

Resmidir bîst-i pençem mizan tâ kim

 

Üç saat ol şeb ede duhul

 

Panzed hem gufre ancak ede nüzul

 

Nokta-i mağribin şimalini al

 

Her yirmisekiz derecede kal

 

Bir mukavves hat üzere üç kevkeb

 

Yeridir cüz-ü evvel akreb

 

Hem bir ismi samek ramıh’dır

 

Üstü ramh ve kendi çârıhdır

 

Çâr menzil ala’t-tevali ol

 

On beşinden evvel ede nüzul pes

 

Rübue saat olsa ol şeb hub

 

Şânezd hem zebane ede gurub

 

Nokta-i mağribin gurubuna var

 

Ondan ondokuzuncu cüzüde biter

 

İki yıldız mukabil ve berrak

 

İkinin arası bir mızrak

 

Hem bir ismi de pele-i mizan

 

Burc-u akreb önüdür ona mekan

 

Çün iki saat ola ol şeb târ

 

Oldum eklil on yedinci batar

 

Nokta-i mağribin cenubuna bak

 

Noktadan otuz derece ırak

 

Yer var bî hat üzere üç kevkeb

 

Ruşeni oldu cebhe’tül-akreb

 

Akreb oldu bir ismi hem ey yar

 

Burc-u akrebde cây-ı bist çıhar

 

Bekle saat ikibuçuk ola tâ

 

Hejde hem kalb-i akreb onda bata

 

Nokta-i mağribin cenubunu bul

 

Otuzüçüncü cüzü garbını bul

 

Bir mukavves hat üzere üç kevkeb

 

Sâdis burc-u kavs ona matlub

 

Kalb-i akreble bile şöyle varıb

 

Nokta-i mağribin cenubuna bak

 

Noktadan kırk dokuz derece ırak

 

Koca yıldızdır ikisi berrak

 

Buldu kavsin yirmisinde durak

 

Bekle dört saat ol gece oturup

 

Bîstemdir niayim ide gurup

 

Nokta-i mağribin cenubunu bul

 

Otuzüçüncü cüzüdür ona yol

 

Çâr necmi sağar ve çârı kibar

 

Tuttular cedî evailinde karar

 

Dahi beş saat ol şeb uyuma tâ

 

Kim yirmi birinci belde bata

 

Nokta-i mağribin cenubunu al

 

Ta yirmisekiz dereceye gel

 

Kıta-i Çarhdir ki sâde olur

 

Encüm etrafına kılade olur

 

her bir adı kıladedir ey can

 

Evsat-ı cedî burcun etti mekan

 

Ger yedi saat olsa şeb-i rayih

 

Bata bist ve düm adı zâbih

 

Nokta-i mağribin cenubunu al

 

Ondan ensekizinci cüzde kal

 

İki yıldız şimalidir a’zam

 

Bir küçük necm anında adı ganem

 

Zâbih anı eder gibi kurban

 

Ol devl üçüne oldu mekan

 

Heft ü nîm saat ol şeb olma melül

 

Bîst ve sevm belidir ede nüzul

 

Nokta-i mağribin cenubunu nice

 

Noktadan say yirmiüç derece

 

iki ruşen sitaredir ki karib

 

Bir küçük yıldız aralıkta garib

 

Ol küçük yıldız ol şimale yakın

 

Delvin ondördüdür mekanı hemin

 

Ger dokuz saat ol şeb etse güzar

 

sit ü çârem suud o demde gider

 

Nokta-i mağribin cenubuhu bul

 

Cüz-ü sâmin ufuktadır ona yol

 

Bir mukavves hat üzere üç yıldız

 

Delv burcunda cây onsekiz

 

Onbuçuk saat ol şebeyle nazar

 

Ahbih ü bist ü pençemine seher

 

Nokta-i mağribe garib ve cenub

 

Çâr kevkeb üçü müselsel olup

 

Râbii sa’d ve hem redif ana nâm

 

Hâmisi burc-u hutu kıldı makam

 

Şarka bak hem o akşam et tevfik

 

İrtifaiyle her birin tahkik

 

Kim mukaddem dahi muahhar hem

 

Doğalar şems batmadan akdem

 

Birbuçuk saat akşama var iken

 

İkisi dahi doğmuş ola maan

 

Nokta-i maşrıkın şimalinden

 

Bist-ü pençem cüz’ kelalinden

 

Doğa fer’i mukaddem onda ayan

 

Aslı bir necmdir cenubu heman

 

İkisinin arası bir mızrak

 

Hatdan panzdehem o ferğa durak

 

Nokta-i maşrıkın şimaline git

 

Her otuzbir derece tahmin et

 

Onda doğmuş ola muahhar nur

 

Ferği aslından akdem ede zuhur

 

İki yıldız ki suudu bir mızrak

 

Ferği hut âhirinde hoş burak

 

Şarka bak bul o şeb mahall-i ışa

 

Doğmuş yirmisekizinci raşa

 

Kalmış iken guruba bir saat

 

Şarktan doğmuş ola ol rahat

 

Nokta-i maşrıkın şimalinden

 

Hem otuzuncu cüz kemalinden

 

İki yıldız ki şarkı ve garbı

 

Saf-ı encümledir sefine gibi

 

Şekl-i ehlilcidir ol güya

 

Hem hamel onbeşindedir hâlâ

 

Nıfs-ı burc-u hamelde olsa muhak

 

Meh güneşten bu resme ola ırak

 

Menzil-i ûla olur şeratin

 

Hem bu tertib ile raşaye değin

 

Çün yirmisekiz gün içre kamer

 

Bu menazilden ede cümle güzar

 

Ol yirmisekiz günüyle gece

 

Hem geçer şems ügünde bir derce

 

Çün yirmidokuzbuçuk gün olur

 

Şems ile hem kamer muhakı bulur

 

Ol sebebden bir ay yirmidokuz

 

Gün hesap olunur öbür ay otuz

 

Badehü her ne şeb kılınsa murad

 

Bu menazil tamam olur tâdad

 

Olduğun gece şemse bir derece

 

Kim ne burcun kaçındadı o gece

 

Kıl hesab ibtida-yı mizandan

 

Bil ne miktarı geçti şems ondan

 

Geçe bir burcu iki saat o dem

 

Hep menazil doğup batar akdem

 

Pes her onbeş gecede bir saat

 

İleri sâbitan eder sürat

 

kim güneş her gün iki kursu kadar

 

Seyr edip şarka geç guruba gider

 

Her ne geçse buna kıyas olunur

 

Bu hesab üzere cümlesi bulunur

 

Çün geçer şems evvel ol hamele

 

Emr ber aks olur kolaylı gele

 

Maşrıktan ayan olan kevkeb

 

Mağribiyle bilinmek olur hep

 

Mağribinden beyan olan el’ân

 

Maşrıkından bilinmeli o zaman

 

Nereden doğa karşısında batar

 

Kande batsa mukabilinde doğar

 

Çün menazil bilindi bi’t-tayin

 

Oniki burcu bundan et tahmin

 

Ta ki seyyar ve sâbit ola ayan

 

Kim ne kevkeb ne burcu kıldı mekan

 

Hoş bilindi kevakib ey Hakkı

 

Seyr et eflâkı fikr kıl Hak’kı.

 

(Haberi, Allah adıyla başlarız. Güneş ile ayı takdir kıldı. Hamd Allah

 

için, salavat Habibine: Güneş ve ay hoş hareketler eyledikçe. Sonra hakkı,

 

ey sözümü dinleyenler, der, bu kitab, astronomlar sözüncedir. Muteber

 

kitabı nazm kıldım. Ay menzillerinin ismini dedim. Bütün beyitleri yüz

 

doksan oldu. Ey can, sene binüçyüz altmışbeş idi. Sekizinci felek ki, oniki

 

bölünüyor. Her bölükte otuz pay bulunuyor. Oniki burcu, oniki ay olur. Üç

 

bahar olur, dahi yay olur. Üçü güz olur, üçü dahi kıştır. Dört mevsim,

 

oniki ay olmuştur. Birinci mart, ikinci nisandır. Üçüncü mayıs, dördüncü

 

hazirandır. Beşinci temmuz, altıncı ağustostur. Eylül yedinci, sekizinci ve

 

dokuzuncu, teşrin-i evvel, teşrin-i sani oldu. Kış iki kanun ve bir de

 

şubat oldu. Burçlar ortasına gün gelmeden, on gün önce rumî aylar biline.

 

Oniki burca isimler bunlardır: Koç, boğa, ikizler, yengeç, aslan, başak,

 

terazi, akrep, yay, oğlak, kova, balık. Koç, yılbaşı sayılır. Çünkü altı

 

burç, otuz payı geçmiştir. Yılın günlerini üçyüz altmışbeş bil. Sekizinci

 

felektedir resimler parçası. Bütün sabit yıldızlar ondadır. Doğuya dönüşü

 

hızlıdır. Hep doğuş ve batış o dönüştür. Oniki burç, yirmidört saat içre

 

bir dönüşü rahat tamamlar. Burcun yarısı yarım saat döner. Saat onbeş

 

derecedir. Dördüncü felekte gün süslenmiştir. Yer üstünde kıymetli

 

taşlardır. O felek, güneş seyrini devreder. Onda yıldız ve güneşten gayri

 

yoktur. Batıdan doğuya gün gider her gün. Göğün, üçyüz altmışbeş

 

derecesinden bir derece güneş günde seyr eder. Böylece ay da bir burcu

 

kat eder. Her ay birine geçer. Yıl tamamında yerine gelir. Eşitlik

 

çizgisinde, gece ile gündüz eşittir. Enlemi kırk olan yerde ola bu. Oğlağa

 

gelse, gün aydındır. O zaman en soğuk günler başlangıcıdır. Gecenin saati o

 

zaman onbeş olur. Gündüzün saati, dokuzu bulur. O zaman gece, günden altı

 

saat alır. Üç gün üç gece bir karara kalır. Sonra gün, yavaş yavaş uzar. Ta

 

koç evvelini bu güneş bulur. Gün koça nakledende, gece gündüz eşitliğine

 

gele. O zaman gün doğandan bitene dek, noksansız oniki saat ola. Gün

 

bitenden doğana dek gece de, oniki saat ola, eksik olmaya. Hem yeni gün

 

gün uzar. Yengeç evvelini güneş ki bulur. Günün saati o günde onbeş olur.

 

Gecenin saati dokuzu bulur. O zaman gündüz, geceden altı saat alır. Üç gün

 

üç gece o kararda kalır. Sonra gün gün gece uzar. Ta ki terazinin evveline

 

gelir. Terazinin başlangıcına gün gelse, gece ve gündüz de beraber olur o

 

gün. Çünkü koç evveliyle bu, birdir.

 

Doğu ve atı, ikisine bir yerdir. O halde yine gün gün gece uzar. Ta güneş

 

oğlağın evveline gelir. Bu yılda bir yol daimi dönüştür. Mim enleminde bu

 

halde durmaktadır. Dördüncü felekte güneş her nicedir? Ay da bu felekte

 

öylecedir. Birinci felekte ay, aynadır. o bizzat parlak ve yoğundur.

 

Güneşin ziyasi süreklidir. Güneş ile ayın nuru kaimdir. Ay, karanlık ve

 

yuvarlaktır. O güneşten yana münevverdir. Yeri çünkü yerle güneşin

 

arasıdır. Yere doğru çakışma, karasıdır. Ertesi gece, hilal görünür. Nurlu

 

yandan bize hayal görünür. Gün gün ay, güneşten ırak olup, yere doğur yüzü

 

berrak olur. Dördüncü menzilini ay seyr eylese, güneş ve ay arasına yakın

 

la yer. Güneş ile ay hoş mukabil olur. Ondördü görünür, olgun olur. Çünkü

 

güneşin aynasıdır bu ay. Gece karanlığını salt nur eder. Ay da güneşe yakın

 

oldukça, azar azar görünür nursuz yer. Parlak güneşi bulduğunda, bize doğru

 

donuk yanı döner. Bu, ayda bir yol sürekli devirdir. Bu çakışma ve bu

 

bedridir. Gün oniki burcu bir yıl keser, ay bir ayda hepsini kateder.

 

Batıdan doğuya ay da dolaşır. Günde oniki derece yer oluşur. Güneş ile ay

 

çakışmayı bulur, ertesi gece ay önce olur. Günde oniki cüzü o güneş geçer.

 

Oniki burç, yirmisekiz ölçer. O halde menziller yirmisekiz olur. Her birine

 

nişanı, yıldız olur. Her nişanın bir ismi ve resmi var. Ey dost,

 

tertiplenmiş say, yeriyle bil. (Burada tali yıldızların adları sayılıyor.)

 

Gökyüzünde ayın menzillerini bilmek istersen, geceye bak. Gözle hem parlak

 

güneşi. Terazinin başlangıcını bulduğunda, güneş ufukta göründüğü gün, doğu

 

noktası odur, nişan eyle. Hem o gün ufukta batanda, batı noktası o yeri

 

bil. İki yandan iki nokta ortasını al, güney ve kuzey noktalarını nişan

 

kıl. Bu dört nokta ortasını tahmin kıl, ufuktan ekiz nokta belirle. Ufku

 

üçyüz altmış ayak farzet. O halde doğu ve batıyı ondan say. Kırkıncı

 

enlemde menziller, o ufuktan bu resme doğru doğa bata. Yarım saat evvel

 

gece geçe, menzillerin başlangıcı ortaya çıka. Doğu noktasının kuzeyinden,

 

hem yirminci cüzü hilalinden, iki parlak yıldız yüksektir; biri güneyde,

 

biri kuzeydedir. İkisi arasını bir zira ay, yirmi sekiz; koştur, onlara

 

yer. O güneydeki sabittir. Bir küçük yıldız, ismi batındır. İki parlak

 

yıldızdan geri ola biraz. Batın da ayın ikinci menzili. Doğu noktasının

 

kuzeyine bak. Noktadan kırk derece ırak doğa. Üç küçük yıldız, üçgen var.

 

Boğa burcunun önünde karar kıldı. Çünkü o gece iki saat geçe, üçüncü

 

menzilde ülker ortaya çıkar. Doğu noktasının kuzeyinden, otuz derece

 

bitiminden huşe şeklinde altı yıldızdır. Boğanın yirmidördü bellidir. O

 

gece üç saat ve çeyrekte heman, dördüncü menzile zebran doğa. Noktadan on

 

sekiz derece kuzey, o durumda beşinci yıldızı doğar. Dal şeklinde beş

 

yıldızdır, ikizlerde yere sekizdir. O gece dört buçuk saat, hücum etme,

 

beşinci menzil huka doğa. Doğu noktanın kuzeyi, sekizinci cüzde, şının

 

noktası şeklidir. Başı cebbar, adı üç gizli yıldız. İkizler burcunda gözle;

 

o gece beş buçuk saat geçse, hüna altıncı nokta zuhur ede. Doğu noktasının

 

kuzeyine bak; noktadan onsekiz derece ırak, kuzey ve batısı büyük iki

 

yıldız, yengecin beşinci cüzünde parlak. Beş saat bekle o gece ile uyanık,

 

yedi arşında ayı göresin. Doğu noktasının kuzeyine git, noktadan kırk

 

derece tahmin et, iki parlak yıldızdır hemen sonra. Batısı, Şam şairlerinin

 

sanıdır.

 

Odur, o kuzeyli bir yıldız. Yengeçten beridir onsekiz, olsa saat yedi o

 

gece tam görünür sekiz seçkin konak. Doğu noktasının kuzeyine gel, her

 

yirmibeşinci cüzünü al, küçük yıldızlardan bulut parçasıdır. Dört yıldız

 

karenin arasıdır. İsmi Yemen şairleridir, bil. Hem aslan evvelindedir

 

hasıl çünkü, sekiz saat o gece geçse, görünür tarafa dokuz kere bak. Doğu

 

noktasının kuzeyinde, hem otuzuncu cüzü bitiminden iki yıldız; biri

 

aslandandır, aslanın onbeşinde parlaktır; sekiz ve yarım saat o gece

 

geçse, ayın onuncu yüzü ortaya çıkar. Doğu noktasının kuzeyini al, ta

 

yirminci cüzüne gel. İniş-çıkışlı bir çizgi üzere dört yıldız, güneyi büyük

 

ve ışıklı hep oldu aslanın yıldızı büyük yıldız. Hem aslandan beri

 

yirmisekiz olsa saat dokuz buçuk o seher, ziredir onbirinci doğa meğer,

 

doğu noktasının kuzeyine var, kıl yirmibeşinci cüzde karar. Koşa yıldız,

 

güneylidir parlak, başak onbeşi ona mesken. Çünkü doğar onunla gün bile.

 

Noktadan şarka kuzeye farkı iva, sarfa o yıldızı, o kadarını ayın onikinci

 

menzili küçük yıldız kuşattı, nişan başak sonudur ona mekan. Oldu iva beş

 

yıldız parlak. Terazinin onbeşinde mekan tuttu. Menzilden onüçüne hemen

 

doğuşundan o gece bulundu mekan. Kalanını batı ile bil o zaman. Batıya bak

 

o gece, hem de nişan eyle. Çünkü o gece geçe, dört menzil de ufukta gider.

 

Batı noktasına iyi bak. Betar onda semak silahsız bil. İsmi başak fahzı ey

 

can. Resmi yirmibeş terazidir ta ki, üç saat o gece gire. Hem gufre onbeşte

 

ancak iner. Batı noktasının kuzeyini al, her yirmisekiz derecede kal. Bir

 

kavisli çizgi üzere üç yıldız, akrepin birinci cüzü yeridir. Bir ismi semek

 

ve bir ismi ramıhdır. Üçtü mızrak ve kendi yaralayıcıdır. Dört menzil,

 

burçlar sırası üzere, onbeşinden evvel ine. İşte zeyrek saat o gece, güneş

 

parlayarak batar. Batı noktasının güneyine var, ondan ondokuzuncu cüzde

 

batar. İki yıldız karşılıklı ve berrak, ikinin arası bir mızrak, bir cüzde

 

batar. İki yıldız karşılıklı ve berrak, ikinin arası bir mızrak, bir ismi

 

de terazi pelesi, akrep burcu önüdür ona mekan. O gece iki saat karanlık

 

olur. Tac oldum, onyedinci batar. Batı noktasının güneyine bak, noktadan

 

otuz derece ırak yer var. Aynı çizgide olmayan üç yıldız, ışıklısı akrebin

 

cephesi oldu. Ey dost, bir ismi de akrep oldu. Akrep burcunda yirmidört

 

yer, bekle saat ikibuçuk ola ta onsekiz, hem akrebin kalbi onda bata. Batı

 

noktasının güneyini bul. Otuzüçüncü cüzünün batısını bul. Kavisli bir

 

çizgi üzere üç yıldız. Altıncı yay burcu ona tâlibtir. Akrebin kalbiyle

 

birlik şöyle varıp, batı noktasının güneyine bak, noktadan kırkdokuz derece

 

ırak koca yıldızdır, ikisi berrak, buldu ayın yirmisinde durak. O gece

 

oturup dört saat bekle. Yirmidir ay durağı bata. Batı notasının güneyini

 

bul, otuzüçüncü cüzüdür ona yol. Dört yıldızı küçük, dördü büyüktür. Oğlak

 

evvelinde karar tuttular. O gece beş saat daha uyuma, ta ki yirmibirinci

 

belde bite. Batı noktasının güneyini al, ta yirmisekiz dereceye gel, felek

 

kuşağıdır ki sâde olur, yıldız etrafına gerdanlık olur. Ey can, herbir adı

 

gerdanlıktır, oğlak burcunun ortasını etti mekan, Şayet gece yedi saat

 

gidici olsa, bata yirmi iki, adı zebayih.

 

Batı noktasının güneyini al. Ondan onsekizinci cüzde kal. Kuzeyde iki

 

yıldız büyüktür. Bir küçük yıldız, adı koyun. Zebayih onu kurban eder

 

gibidir… Kova burcu üçüne mekan oldu. O gece yedibuçuk saattir, üzülme.

 

Yirmiüç inince yutucudur. Batı noktasının güneyini nice noktadan say

 

yirmiüç derece. İki aydınlık yıldızdır ki yakın, bir küçük yıldız aralıkta

 

garip. O küçük yıldız kuzeye yakın, yeri kovanın ondördüdür. Eğer o gece

 

dokuz saat geçse, yirmidördüncü yükseliş o demde gider. Batı noktasının

 

güneyini bul. Sekizinci cüz, ufukta ona yoldur. Kavisli bir çizgi üzre üç

 

yıldız, kova burcunda yer onsekiz. Onbuçuk saat o geceyle bak, ehbib

 

yirmibeşine seher batı noktasına yakın ve güney dört yıldız, üçü üçgen

 

olup, dördüncü saad ve de redif ona isim. Beşincisi balık burcunu kıldı

 

mekan. Doğuya bak hem o akşam tevfik et yükselişiyle her birin incele ki,

 

önceki dahi gecikmiş hem doğalar güneş batmadan önce. Akşama birbuçuk saat

 

varken, ikisi birlikde doğmuş ola. Doğu noktasının kuzeyinden, yirmibeşinci

 

cüzün bitiminden doğa önce bir kolu açıkça. Aslı bir yıldızdır, güneyi

 

hemen ikisinin arası bir mızrak, balıktan panzede hem o şubeye durak. Doğu

 

noktasının kuzeyine git, hem otuzbir derece tahmin et, onda gecikmiş nur

 

doğmuş ola. Kolu aslından önce ortaya çıka. İki yıldız ki uzaklığı bir

 

mızrak. Kolu balık sonunda hoş burak. Doğuya bak, yatsı yerini bul, doğmuş

 

yirmisekizinci serpinti, guruba bir saat kalmış iken. Doğudan doğmuş ola o

 

rahat. Doğu noktasının kuzeyinden, hem otuzuncu cüz bitiminden iki yıldız

 

ki, doğu ve batısı gemiler gibi dizili yıldızlarladır. Şekilleri sanki

 

yumurta biçimindedir. Hâlâ hem koç onbeşindedir. Koç burcunun yarısında

 

çakışsa ay, güneşten bu resme ırak ola. İlk menzil şeratin olur. Bu tertip

 

ile raşaya deği, yirmisekiz ygün içre ay bu menzillerden hep geçe. O

 

yirmisekiz günüyle geçer güneş de geçer günde bir derece. Çün

 

yirmidokuzbuçuk gün olur, güneş ile ay çakışır. O sebebden bir ay

 

yirmidokuz gün hesap olunur, öbür ay otuz. Sonra her ne gece istense, bu

 

menzilin sayılışı tamam olur. Güneşe bir derece olduğun gece ki, ne burcun

 

kaçındadır o gece, hesap kıl terazinin başlangıcından. Güneş ondan ne

 

miktarı geçti bil. Bir burcu iki saat geçe o dem hep menziller önce doğup

 

batar. Şu halde her onbeş gecede bir saat ileri, sabit yıldızlar hızlanır

 

ki, güneş her gün iki kursu kadar seyredip doğuya, batıya geç gider. Her ne

 

geçse buna kıyas olunur, bu hesap üzere hepsi bulunur. Ne zaman güneş koçun

 

evveline geçer. İş ters olur, kolaylı gelir. Doğudan çıkan yıldız,

 

batısıyla bilinmek olur hep, olur, kolaylı gelir. Doğudan çıkan yıldız,

 

batısıyla bilinmek olur hep, batısından açıklanan el’an doğusundan bilinmeli

 

o zaman. Nereden doğa, karşısında batar. Kande batsa karşısında doğar.

 

Menziller belirlemeyle bilindi. Oniki burcu, bundan tahmin et. Ta ki

 

gezegen ve sâbit ola ayân. ne yıldız, ne burcu mekan kıldı? Yıldızlar hoş

 

bilindi ey Hakkı, felekleri seyret, Hak’kı fikir kıl.)

 

 

 

Dördüncü Madde

 

 

Burçlar feleğinin ve onda olan sabit yıldızların uzaklık ve cisimlerini

 

bildirir.

 

Ey aziz, malûm olsun ki, rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler;

 

yıldızların ve feleklerin cisim ve uzaklıklarını kesin kanunlar ile

 

hesaplarında görüş birliğine varmışlardır. Büyük feleğin yüzeyinin

 

uzunluğunun mesafesini ki, burçlar feleğinin yüzey yumruluğunun

 

uzaklığıdır, âlemin merkezinden takriben otuzüçbin kere bin ve

 

beşyüzyirmibeşbin sekizyüz seksenbir fersah bulmuşlardır. Her bir fersahı

 

üç mil ve her bir milli üçbin zera ve her bir zeraı, otuziki parmak

 

genişliği kadar farz ve takdir kılmışlardır. Her bir parmağı, altı arpa eni

 

kadar ve her bir arpayı, atın altı kılı miktarı itibar edip; cisimler

 

âleminin uzaklığının hesabını bilmişlerdir. Burçlar feleğinin dip

 

yüzeyinin bu merkezden uzaklığını takriben otuzüç kere bin ve beşyüzonbin

 

dörtyüzelli fersah ve burçlar feleğinin kalınlığını takriben onbeşbin

 

dörtyüzotuzbir fersah bulmuşlardır. Sabit yıldızları altı ayrı kısım bulup;

 

birinci değer, ikinci değer, üçüncü değer, dördüncü değer, beşinci değer ve

 

altıncı değer diye isimlendirmişlerdir. Birinci değerin tabakalarını,

 

burçlar feleğinin kalınlığına mutabık ve eşit onbeşbin dörtyüz otuzbir

 

fersah bulup; yıldızların cisimlerinin miktarını yerküreye oranla

 

açıklamışlardır. Birinci değerin cisimlerini takriben altıbuçuk yer cismi

 

kadar ölçüp ve farzedip; ikinci değerin cisimlerini beşbuçuk yer cismi

 

miktarı; üçüncü değerin cisimlerini dörtbuçuk yer cismi miktarı; dördüncü

 

değerin cisimlerini üçbuçuk yerküre gibi ve beşinci değerin cisimlerini üç

 

buçuk yerküre kadar; altıncı değerin cisimlerini birbuçuk yeryuvarlağı

 

miktarı bulmuşlardır. Bunları geometrik delillerle ispat edip, hesabını

 

almışlardır. Bütün sabit ve gezegenleri, kendi yerlerinde belirli bir

 

hareket ile merkezleri çevresinde hareket eder ve döner görüp: “Feleklerde

 

duran hiçbir şey yoktur,” mazmununca işin sırrına ermişlerdir.

 

Yaratıcı, hakîm ve kudretli olan Allah münezzehtir. Büyüklüğünün celaletine

 

ve kudretinin illetine aklın idraki erişemez.

 

 

 

11-BÖLÜM:

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

 

Yedinci göğün yapısını ve onda olan zühal (satürn) feleğini altı madde ile bildirir.

 

 

Birinci Madde

 

 

Zühal yıldızının mümessil feleğini bildirir.

 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenin biri

 

zühal feleğidir ki, ay feleğinden itibaren sayılınca yedinci felektir.

 

Güneş feleğinin üzerinde bulunup, yüksek felekler ismiyle şöhret bulmuş

 

olan üç feleğin e büyüğü ve en yükseğidir. Zühal yıldızı, geyvan lakabıyla

 

lakaplanıp, astronomlar on: Büyük uğursuz, hızlı hindi demişlerdir. Bu

 

felekte zühalden gayri yıldız yoktur. Bu feleğin hâkimi sadece zühaldir.

 

Müşteri yıldızı, en büyük saadet; merih, cellat görünüşlüdür, ona küçük

 

uğursuz demişlerdir. Fakat küçük saadet olan güzel yüzlü zühredir. Zühal ve

 

karışık sofra görünümlü Utarit, güzel yüzlü güneş feleğinin altında karar

 

kılmalarıyla iki aşağılıklar olarak isimlendirilip; üç yüksek ve iki alçak

 

denilip, cümlesine başka bir nâm ile beş şaşırmış derler. Işıklı güneşe

 

büyük ışıklı, güzel görünümlü aya küçük ışıklı denilip; hepsi de yedi

 

gezegen nâmıyla meşhur olmuştur. Astronomlar, zühal yıldızı için üç adet

 

felek ispat edip; birinci felek ki küllî felektir, merkezde, eksende,

 

kutupta, kuşakta ve harekette burçlar feleğine benzediği için buna:

 

Mümessil felek demişlerdir. İkincisi, merkez dışı felektir ki, mümessili

 

altında iki paralel yüzeyde bulunup, dönüş merkezi dayanıklı olduğundan,

 

buna: Taşıyıcı felek demişlerdir. Üçüncü feleğe: Döndürücü felek derler ki,

 

zühal yıldızı onun tarafında çakılmış olup; döndürücü felek kendi merkezi

 

üzere hareketiyle döndükçe, zühali, hareket ettirip, döndürdüğü için buna:

 

Döndürücü felek demişlerdir.

 

Mümessil felek, küllî felektir. İki paralel yüzeyle çevrili yuvarlak bir

 

cisimdir. Yüksek yüzeyi üstünde olan sabit yıldızlar feleği, onun çukur

 

yüzeyine ve alt yüzü, altında ola müşteri feleğinin yumru yüzeyine

 

teğettir. Bu feleğin üstünde ve altında bulunan diğer küllî felekler gibi

 

büyük feleğin hareketine uyup; ilk hareket ile âlemin merkezi çevresinde

 

doğuda batıya hareket eder. İkinci olarak, kendi hareketiyle âlemin merkezi

 

çevresinde, sekizinci feleğin hareketi kadar, batıdan doğuya âheste gider.

 

Anlatılan bu feleğin altında ola felek küreleri dahi aynı şekilde doğuya

 

yönelik hareketle muttasıf olup ve bizzat da batıya yönelik hareketle

 

muttasıf olmuşlardır. Açıklaması gelecektir.

 

 

 

İkinci Madde

 

 

Zühal yıldızının, merkezinin dışındaki feleğinin yapısını bildirir.

 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlara göre; yedi gezegen yıldıza ârız olan

 

çeşitli işlerin tanzim ve tesviyesi, küllî feleklerin içlerinde, cüzi ve

 

ikinci feleklerin çeşitli dönüş ve tavırlarının isbatı gerekir. Zühal

 

yıldızının durumunun nizamı için mümessil feleğin cisminin içinde yani iki

 

paralel yüzeyle kuşatılmış olan gövdesi içinde Hamil (taşıyıcı) nâmıyle

 

ikinci bir felek takdir etmişlerdir. Bu takdir olunan ikinci felek yere

 

şâmil ve merkezi, âlemin merkezinden kendi çapının parçalarıyle altıbuçuk

 

derece uzaklık ile en üst tarafında, dış iki paralel yüzeyle kuşatılmış

 

küre bir cisimdir. Bu kürenin yumru yüzeyi ilk feleğin yumru yüzeyiyle bir

 

noktada temas etmişlerdir ki, o nokta evc (doruk) ismiyle

 

isimlendirilmiştir. O nokta âlemin merkezine nispetle en uzak noktadır.

 

Zühal yıldızı o noktaya geldikte; yerin merkezinden oldukça uzak ve yüksek

 

olmuştur. Bunun gibi, bu ikinci feleğin iç yüzeyi, birinci feleğin iç

 

yüzeyine doğu noktasında teğettir. O noktaya haziz (etek) adı verirler. Bu

 

nokta, âlemin merkezine nispetle en yakın noktadır. Zühal yıldızı bu

 

taşıyıcı feleğin hareketiyle bu noktaya geldikte; yerin merkezine oldukça

 

yaklaşmış ve alçalmış olur. Şu halde bu hareket ettirme takdirince o ilk

 

felekten bu taşıyıcı nâmıyle meşhur olan ikinci felek ayrılıp, bu surette

 

boşaldıkta, ilk felekten zorunlu olarak değişik kalıklıkta iki küre geriye

 

kalır ki, biri ikinci feleği içine alır, biri ikinci felekten boşalır.

 

Taşıyıcı feleği kuşatan kürenin ince tarafı, doruk noktaya, kalın tarafı

 

eteğe doğrudur. Öteki kürenin kalın ve ince tarafı bunun tersinedir. Bu iki

 

kürenin, mümessil feleğin tamamlamakta katkıları olduğundan birine dolanın

 

tamamlayıcısı ve birini boşalanın tamamlayıcısı adını vermişlerdir. Her

 

feleğin özel bir hareketle dahi hareketi kararlaştırılmış olup; kendine

 

mahsus eksen ve kutuplar üzerinde deveran edip, dönüşünü tamam etmek kesin

 

bir iş olmakla; zühal feleğinin taşıyıcı feleği, burçlar feleğinin altında,

 

mümessil feleğin altında kendi hareketiyle batıdan doğuya hareket edip,

 

yıldızları kendisiyle beraber hareket ettirir. O halde zühal yıldızı onunla

 

gidip, oniki burcun her birinde ikibuçuk sene ikamet edip; yirmidokuz sene

 

beş ay altı günde bir devresini tamamiyle tamamlar. Taşıyıcı felek, yerden

 

çok uzak ve dairesi geniş olmakla; zühal yıldızının hareketi, altında

 

bulunan diğer gezegenlerden ağır görünür. Allah her şeyden münezzehtir.

 

 

 

Üçüncü Madde

 

 

Zühal yıldızının döndürücü feleğini bildirir.

 

 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar yine yıldızlarının durumlarının

 

tanzimi için bu kadar miktarla yetinmeyip; ancak güneşte merkez dışı olan

 

bir başka ikinci felekten söz etmişlerdir. Lakin diğer gezegenlerde yere

 

şâmil olmayan küçük gezegenler tespit edip, bunlara: Döndürücü felekler

 

adını vermişlerdir. Şimdi zühalin döndürücü feleği, zühalin mümessil

 

feleğinde yere şâmil olmayan bir küçük felektir ki, yıldızın kendisi,

 

taşıyıcı ve merkez dışı olan ikinci feleğin kuşağında yerleşmiştir ki,

 

çapı, taşıyıcının iki yüzeyine teğettir. Döndürücü felek tek bir yüzeyle

 

kuşatılmış bir küredir. Taşıyıcı feleğin içinde, kendi mekânında belirli

 

bir hareketle batıdan doğuya yani burçlar sırası üzere dönüp; bir tarafında

 

iki kutbu arasında çakılmış olan, zühal yıldızını da döndürür. Bu döndürücü

 

felek, kendi merkezi çevresinde batıya doğru hareketiyle bir gün bir gecede

 

kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden bir dereceye yakın hareketiyle, bu

 

yıldızı, güneşin ortasına mutabık hareket ettirir ki, senede bir kere

 

devresini tamam eder. Buna: Yıldızın değişik hareketi derler.

 

Zühal, bir yüzey ile çevrili bir kürevî cisimdir, içi dolu ve ışıklıdır.

 

Zühal, döndürücü feleğin içindedir ki, yıldızın yüzeyi, döndürücü feleğin

 

kuşağı üzerinde onun yüzeyine ortak bir noktada teğet olmuştur. Yani

 

zühalin cismi, döndürücününkine tamamen temas etmiştir ve taşıyıcının bir

 

tarafında döndürücü feleğin hareketi gibi belirli bir sıra üzere zühal

 

yıldızının dahi kendi merkezi etrafında dönücü olduğunu rasatçıların çoğu

 

görmüşlerdir. Çünkü zühal feleğinin durumu özetle yazılıp ve parçalarının

 

tertibi takrir ve yapısı ve şekli bu kadarca beyan ve tasvir olunmuştur.

 

İmdi bu kıyas ile bunun boşluğunda olan müşteri feleğinin ve onun içinde

 

olan merih feleğinin ve güneş feleğinin içinde bulunan zühre feleğinin

 

şekil e durumlarını her yönleriyle, bu zühal feleğine benzerliklerinden,

 

tamamiyle bilinmiştir. Lakin bunlardaki üç feleğin hareketleri, değişik ve

 

yıldızlarının nitelikleri farklı; uzaklık ve cisimleri farklı olmakla; her

 

birinin hareketlerinin miktarlarını, yıldızlarını ve sıfatlarını,

 

uzaklıklarını ve kürevî cisimlerini birer bölüm ile tafsil ve kendilerine

 

özgü özelliklerini beyan etmek lazımdır.

 

 

 

Dördüncü Madde

 

 

 

Zühal yıldızının düz gitme, durma, yavaşlama ve süratini; geri dönmesini ve şaşkınlığını; güneş ile olan bağlantı ve güneşe yaklaşmasını bildirir.

 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden

 

güneşle aydan gayrisine, yani üç yüksek ile bir alçağa, beş şaşırmış

 

denilmesinin sebebi; bunlar kâh düz, kâh yavaş giderler, kâh durur, kâh

 

geri dönerler. Yine bazen durup yavaş yavaş hareket ederler, bazen da düz

 

ve süratli giderler. Bu durumların açıklanması budur ki: Döndürücünün

 

doruğunda oldukta; kendi merkezi, döndürücünün merkezi hareketine, burçlar

 

sırası üzere muvafakat edip; yıldız, hızlı hareket eder görünür. Yıldız,

 

döndürücüye bir miktar meylettikte; düz hareket eder. Eteğe inmesi halinde,

 

kendi merkezi inişte olduğu için hareketi görünmez olup, yıldız duraklar

 

görünür. Yıldız, döndürücünün eteğine yakı oldukta; kendi merkezinin sıraya

 

aykırı hareketi, döndürücünün merkezi, taşıyıcının hareketiyle uygunluk

 

üzere olmayıp iki hareket birbirine karşı ve muarız olduğu için, yıldız

 

durur görünür. Yıldız, eteğe indikte; kendi merkezinin hareketi,

 

döndürücünün merkezininkinden fazla olduğu için yıldız, geriye döner

 

görünür. Yıldızın dönüşü tamam olup, iki hareket yine eşit geldikte; ikinci

 

kez durur görünür. Bu duruştan sonra yükselme halinde kendi hareketi yine

 

görünmez olur. Yıldız yine yavaş hareket eder görünür. Bu yavaş hareketten

 

sonra yine düz hareket eder görünür. Halbuki yıldız, kendi dönüşüne düz

 

hareket devresini ihtilâfsız tamam eder. Zira ki, feleklerin ve yıldızların

 

hareketleri, kendi küreleri kuşağına oranla ebediyyen basit ve benzerlidir.

 

Yıldızın geriye dönüşünden önceki durağına ilk makam, sonrakine ikinci

 

makam derler.

 

Zühal yıldızının geriye dönüşü dört ay, düz hareketi sekiz ay ve yirmi

 

gündür. Güneşe kıyasla beş şaşırmışa bağlantı ve yaklaşma ârız olmuştur.

 

Zühalin, döndürücüsünün orta yerinden kendi merkezine uzaklığı; güneşin

 

merkezinin burçlar feleğinden olan orta yerinden döndürücünün merkezinin

 

orta yerinin uzaklığı gibidir. Zühal yıldızı, döndürücüsünün ortasının

 

doruk noktasında bulunduğu halde, hep orta bir yakınlıkla güneşe yakın

 

olur. Zira ki güneşin merkezi, döndürücünün merkezinden uzak oldukça,

 

döndürücünün orta zirvesinden yıldızın merkezi dahi güneşin uzaklığı kadar

 

uzak olur. Tâ güneş, döndürücünün merkezine karşı oluncaya değin, yıldız

 

dahi döndürücünün eteğine iner. O halde zühal yıldızının güneş ile uzaklık

 

ve yakınlığı, döndürücüsünün zirvesinde bulunduğu halde uygun olur. güneş

 

ile karşılıklı olması, döndürücünün eteğinde bulunduğu halde olur.

 

Müşteri ve merih yıldızlarının dahi güneşle bağlantıları bunun gibi

 

bulunur. Her biri kendi bölümünde anlatılacaktır. Zühal yıldızının her iki

 

yaklaşması arasında olan müddeti, bir sene onüç gündür. Zira ki her üçyüz

 

yetmişsekiz günde bir kere, burçlar feleğinde, güneşin mekânına gelip, bu

 

yüzden görünmeyip yakın olması itibariyle bu duruma iki gezegenin çakışması

 

ve güneşe yaklaşması denilmiştir. Zühal yıldızının taşıyıcı feleğinin,

 

burçlar kuşağından güneye ve kuzeye ikişer buçuk derece eğilimi mevcut iken

 

döndürücü feleğin dahi zirvesi ile eteği, eğilimli feleğinden kâh güneye

 

kâh kuzeye dört buçuk derece kadar eğilimli olduğundan; bu yıldızın

 

seyrinde enlem değişikliği bulunup, şaşırmış gibi görünüp, bundan dolayı

 

şaşırmış olarak isimlendirilmiştir.

 

 

 

Beşinci Madde

 

 

Zühal yıldızının doruk ve etek noktalarını, tepe ve kuyruk düğümlerini

 

bildirir.

 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden her

 

yıldızın bir doruğu vardır ki, o, ona ulaştıkta; kendi feleğinden ve yerden

 

oldukça yüksek ve uzak olmuş olur. Zirvenin karşıtı olan yere: Ete derler

 

ki, yıldız ona geldikte; yere yakın olmakla kendi feleğinden oldukça

 

aşağıya inmiş olur. O halde yıldız, zirvesinde yoldukça kuvvet bulup, eteğe

 

geldikte zayıf olur. Feleğin ilk yarısında oldukça, eteğe inici olup

 

ikinci yarısında zirveye yükselici olur. Zirvelerle etekler arası uzaklığı

 

belirlidir, asla değişmez. Zira ki burçlar feleğinden zirve yerleri

 

bilinse, onların karşıtı etek yerleri itibar olunur; aksiyle dahi bulunur.

 

Tepelerin yerleri bilindikçe; kuyrukların yerleri dahi bilinir; aksiyle de

 

belirlenir. Zira ki, zirveler mukabili etekler olduğu gibi, tepeler

 

mukabili de kuyruklardır. Bu o yerdir ki, onda gezegenlerin felekleriyle

 

burçlar feleği kesişmiştir. İki yerde, iki kesişme noktası oluşmuştur ve

 

birbirine karşılıklı gelmiştir. Bu durumda o iki noktanın birine tepe,

 

birine kuyruk derler. Tepe o noktadır ki, yıldız yondan ayrıldıkta onun

 

enlemi kuzey olur. O noktanın karşısında olan noktaya kuyruk derler ve bu o

 

noktadır ki, ondan yıldız geçtikte, onun enlemi güneyde olur. Burada

 

enlemden murat, güneşin yolundan, yıldızın güneyde ve kuzeyde bulunan

 

uzaklığıdır. Zühalin doruğu, tepe ve kuyruk noktaları ortasında yani

 

eğilimli feleğin burçlar kuşağından kuzey tarafına fazla meylinden elli

 

derece geridedir. Çünkü ayın zirvesinden başka zirveler ve öteki noktalar,

 

sabit feleklerin yavaş hareketine uygun hareket edicidirler. Şimdi rumî

 

tarihin binbeşyüz onyedi senesinde zühalin zirvesi, yay burunun dokuzbuçuk

 

derecesinde olup; eğer dahi yay burcunun karşısında olan ikizler burcunun

 

aynı şekilde dokuzbuçuk derecesinde belirlenmiştir. Tepesi yengeç burcunun

 

dokuzbuçuk derecesinde olup, kuyruğu dahi yengeçin karşısında olan oğlak

 

burcunun bunun gibi ondokuzbuçuk derecesinde belirlenmiştir. Lakin halen

 

rumî tarih, şu anda ikibin altmış dokuz seneye başlamıştır. Hicrî sene de,

 

binyüzyetmiştir. Şu halde, astronomların çoğu, sözbirliğiyle zirvelerin ve

 

eteklerin her yetmiş güneş yılında bir derece hareketleri hesabiyle, o

 

tarihten bu tarihe gelinceye değin her biri yaklaşık olarak sekiz derece

 

hareket etmiştir. Halen zühalin zirvesi, yay burcunun onyedi buçuk

 

derecesine ve eteği, ikizlerin aynı derecesine gitmiştir. Tepe noktası,

 

yengeç burcunun yirmiyedibuçuk derecesine ve kuyruk noktası, oğlak burcunun

 

aynı derecesine yetmiştir. Şimdi buna kıyasla her tarihte tepe ve etek

 

noktaları bilinir.

 

 

 

Altıncı Madde

 

 

Zühal yıldızının tabiat ve vasıflarını, uzaklık mesafesini, cisminin

 

ölçüsünü bildirir.

 

 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Bu zühal yıldızının

 

tabiati son derece soğuk ve kurudur. Gündüzsel erkek bulunup, en büyük

 

uğursuz bilinmiştir. Buna bakmak, keder ve üzüntü vericidir. Nitekim çiçek

 

zühreye bakmak, sevinç ve safra verici bulunmuştur. Bu yıldıza, ahmak,

 

cahil, cimri, kıskanç, yalancı, lanetli, gamlı, tenbel, kalın kafa ve

 

zararlı sıfatları nispet kılınmıştır. Bu yıldız, rahimlere düşen döllere

 

şans olsa; bunun tabiatı ve vasıfları, o döllere Allah’ın izniyle sirayet

 

edip olan çocukta, bu vasıfların ortaya çıkması tecrübe olunmuştur. Bu

 

yıldız, çarşamba gecesiyle cumartesi gündüzüne hâkim bulunmuştur. O gece ve

 

gündüzün ilk saatleri buna nispet kılınmıştır. Rasatçılar, geometriciler ve

 

matematikçilerin ittifakıyle zühal feleğinin yumru yüzeyinin âlemin

 

merkezinden uzaklığı takriben otuzüçbin kere bin ve beşyüz onbin

 

dörtyüzelli fersah ölçülmüştür. Bu ölçülen feleğin kalınlığı, onbin kere

 

bin ve beşyüzonyedibin dokuzyüz altmışüç fersah takdir ve tahmin

 

kılınmıştır. Zühal yıldızının cisminin yerküre kadar bulunduğu geometrik

 

deliller ve matematik hesaplarla ispat olunmuştur.

 

Bizim bu felekler ve yıldızların durumlarını özetle aradığımız, ibretlerle

 

dolu kâinatta, ilahî cilveleri görüp, hayran olmak ve yaratıcısını

 

bilmektir. Her şeyden geçip ona yönelmektir. Biz bu kitapta yazdığımız

 

yıldızların cisimlerinden murat, hakiki cisimlerdir ki ölçü ve tartı

 

hesabiyle ilk iş olarak cisimlerin ölçüleridir. Astronomik ölçülere

 

feleklerin çakışması, güneşe yaklaşması, kaybolması ve vakitlerin tayini

 

için yıldızın yakınlık ve uzaklığı sebebiyle ve gözetleme hesabıyle tahmin

 

olunan itibarî cisimler değildir. Bunlar kesin bilgilerdir.

 

 

12-BÖLÜM:

 

 

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

 

 

Altıncı göğün yapısını ve orada hâkim olan müşteri (Jüpiter) yıldızının

 

vasıflarını beş madde ile beyan eder.

 

 

 

Birinci Madde

 

 

Müşteri yıldızının mümessil feleğini bildirir.

 

 

 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronamlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden

 

müşteri feleğidir ki, ay feleğine nispetle altıncı felektir. Güneş

 

feleğinin üzerinde bulunup, yüksek felekler nâmıyle şöhret bulan üç

 

feleğin ortancası olup; müşteri yıldızı, saadet verici olarak tanınmıştır.

 

Tabiatının adaletli oluşundan ona: En saadetli adı verilmiştir.

 

Astronomlar, müştere yıldızının yapısı için dahi üç adet felek ispat edip,

 

düzenlemişlerdir ki; birinci felek, merkezde, kuşakta, kutuplarda ve

 

harekette burçlar feleğine benzer ve mümessildir. İkinci felek, merkez

 

dışındadır ki, mümessil feleğin altında ve iki paralel yüzeyde bulunup,

 

döndürücü merkezin taşıyıcısıdır. Üçüncü felek, döndürücü felektir ki,

 

müşteri yıldızı onun bir tarafında çakılmış olup, o kendi merkezi üzerinde

 

hareket ettikçe, bu yıldız dahi onunla dönücüdür.

 

Müşteri yıldızının mümessil feleği ki, küllî felektir. O, iki paralel

 

yüzeyle çevrili kürevî bir cisimdir. Yüksek yüzeyi, kendi üzerinde olan

 

zühal feleğinin çukurumsu yüzeyine; alt yüzeyi, altında olan merih

 

feleğinin yumru yüzeyine temas etmiştir. Bu mümessil felek, kendi üzerinde

 

ve altında bulunan öteki felekler gibi, önce büyük feleğin hareketine uyucu

 

olup, ilk hareket ile âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya zorunlu

 

hareket eder. İkinci olarak, kendine özgü hareketiyle âlemin merkezi

 

çevresinde sekizinci feleğin hareketi kadar batıdan doğuya âheste gider.

 

Sekizinci feleğin hareket ettirmesiyle hareket eder. O halde doruk ve etek,

 

tepe ve kuyruk bununla yetmiş yılda bir derece gider.

 

 

 

İkinci Madde

 

 

Müşteri yıldızının merkez dışı feleğini şekil ve hareketiyle bildirir.

 

 

 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Müşteri yıldızının

 

nizam ve hali için mümessil feleğinin içinde taşıyıcı nâmıyle tayin olunan

 

ikinci felektir ki, yere şamil ve merkezi, âlemin merkezinden kendi çapıyla

 

beşbuçuk derece uzaklıkla doruk noktasına dışarda eğilimli iki paralel

 

yüzeyle kuşatılmış küre bir cisimdir. Bu kürenin çukurumsu yüzeyi, birinci

 

feleğin çukurumsu yüzeyine bir noktada temas etmiştir ki, o noktaya: Doruk

 

derler. O nokta, âlemin merkezine kıyasla en uzak nokta olmakla, müşteri

 

yıldızı o noktaya geldikte; yerin merkezinden oldukça uzak ve yüksek olur.

 

Bunun gibi bu ikinci feleğin yumru yüzeyi, ilk feleğin yumru yüzeyine bir

 

noktada müşterektir ki, ona teğettir. Bu noktaya etek adı verirler. Zira

 

ki, âlemin merkezin nispetle en yakın nokta odur. Zühal yıldızı, bu

 

taşıyıcı feleğin hareketiyle o noktaya indikte; yerin merkezine oldukça

 

yakınlaşmış olur. Şimdi bu belirleme üzere, ilk felekten ikinci felek

 

ayrılıp, anlatılan şekile sokuldukta; birinci felekten zorunlu olarak iki

 

değişik kalınlıkta küre kalır ki, biri ikinci feleği içine almıştır, biri

 

ikinci felekle birlikte boşaltılmıştır. İçine alanın ince tarafı doruğa,

 

kalın tarafı eteğe doğrudur. Boş kürenin ince ve kalın tarafı, dolu kürenin

 

tersinedir. Bu iki kürenin, feleğin tamamlanmasında katkıları tamam olmakla

 

birine dolunun tamamlayıcısı ve birine boşun tamamlayıcısı derler. Her

 

feleğin bir özel hareketi belirlenmiş olup, kendine mahsus dönme ve

 

kutuplar üzerinde deveran edip, dönüşünü tamamlamak kaçınılmaz olmakla,

 

eğik felek müşteri, zühalin mümessil feleğinin altında, kendi mümessil

 

feleği içinde, kendi belirli hareketiyle batıdan doğuya hareket edip,

 

yıldızı da hareket ettirir. Şu halde bu yıldız, onunla her burçta bir sene

 

durarak, oniki senede bir dönüşünü tamamlar. Adı geçen yıldız, kendi

 

altında olan feleklere nispetle yerden uzak ve dairesi geniş olduğundan,

 

yıldızın hareketi, müşterinin altında bulunan diğer gezegenlerin

 

hareketlerinden daha ağır görünür.

 

 

 

Üçüncü Madde

 

 

 

Müşteri yıldızının döndürücü feleğini, yapısı ve hareketiyle bildirir.

 

 

 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar, bu müşteri yıldızının dahi

 

durumlarının tanzimini, belirlenmiş ölçülerle tayin konusunda yetinmeyip,

 

yere şâmil olmayan bir başka küçük felek de ispat edip, ona: Döndürücü

 

felek demişlerdir. Döndürücü felek, müşterinin mümessil feleğinde yere

 

şâmil olmayan bir küçük felektir ki, bu yıldızın kendisini taşıyan ve

 

merkez dışı olan ikinci feleğe eğimli kuşağına dahil ve ona gömülmüştür ki,

 

çapı, taşıyıcı feleğin her iki yüzeyine teğettir. Döndürücü felek, bir tek

 

yüzeyle kuşatılmış dolu bir küredir. Kendi mekanında, eğilimli feleğin

 

cismine düzenli hareketle batıdan doğuya dönüp; bir talimli feleğin

 

cisminde düzenli hareketle batıdan doğuya dönü;p; bir tarafında çakılmış

 

olan müşteriyi kendisiyle beraber döndürür. Bu feleğin kendi merkezi

 

çevresinde olan batıya yönelik hareketiyle bu felek, müşteri yıldızını, bir

 

gün bir gecede kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden takriben bir derece

 

kadar mesafe alıp gider. Yani orta bir hareketle güneşinki kadar hareket

 

ettirir ki, senede bir dönüşümü tamam eder. Bu harekete: Yıldızın farklı

 

hareketi ve yıldızın kendine özgü hareketi derler. Bu müşteri yıldızı dahi

 

bir yüzeyle kuşatılmış kürevî bir isim, içi dolu ve ışıklıdır. Döndürücü

 

feleğin bir yanında gömülü bulunan kuşağı yanında, ortak bir noktada

 

dördüncüsüyle temas etmiştir. Yani yıldız, tamamiyle döndürücünün cisminde

 

bulunup, yüzeyi, yüzeyine teğet olmuştur. Taşıyıcının bir tarafında,

 

döndürücü feleğin kendine has hareketi gibi bu yıldızın dahi döndürücüsü

 

tarafında, kendi merkezi üzerinde dönücü hareketini, rasatçıların çoğu

 

gözetleyip: “Feleklerde duran bir şey yoktur,” demişlerdir.

 

 

 

Dördüncü Madde

 

 

Müşteri yıldızının sürat ve istikametini, yavaşlama ve duraklamasını,

 

geriye dönüş ve şaşırmışlığını, güneş ile olan bağlantı ve yakınlığını

 

bildirir.

 

 

 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Müşteri yıldızı aynı

 

zamanda kâh sürat ve kâh istikamet ve kâh yavaşlama ve kâh duraklama ve kâh

 

geri dönme ve kâh bu durumların tekrarı halindeki şaşırmışlığının

 

açıklanması budur ki: Bu yıldız, döndürücünün en yükseğinde bulundukta;

 

kendi merkezinin hareketi, döndürücü feleğin merkezinin hareketine burçlar

 

sırası üzere uymasıyla, yıldız hızlı hareket eder görünür. Ne zaman

 

yıldız, döndürücünün alt tarafına bir miktar eğimli olup, düz hareket eder

 

ve yıldız döndürücünün eteğine inmesi durumunda yavaş hareket eder

 

görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezi, inişte olduğundan hareketi

 

görünmez olur. Yıldız, döndürücünün en altına yakın oldukta; kendi

 

merkezinin burçlar sırasına ters hareketi, döndürücüsünün merkezinin

 

taşıyıcısı hareketiyle sıraya uygun olan hareketine eşit olup; iki hareket

 

birbirine mukabil gelip, muarız olduğu için yıldız durur görünür. Yıldız,

 

döndürücünün aşağısında bulundukta; kendi merkezinin hareketi,

 

döndürücüsünün merkezinin hareketinden fazla olup, yıldız geri döner

 

görünür. yıldızın dönüşü tamam olup, iki hareket yine eşitlendikte; ikinci

 

olarak durur görünür. Bu duruştan sonra yine yavaş hareket ediyor görünür.

 

Zira ki, yıldızın kendi merkezine uygun olmakla, hareketi görünmez olup,

 

ancak döndürücünün merkezinin hareketi görünür. Bundan sonra yavaş hareketi

 

yine düzelir ve süratli görünür. Halbuki yıldız, kendi döndürücüsünde

 

dönüşünü ihtilâfsız tamam eder. Zira ki, yıldızların ve feleklerin

 

hareketleri kendi küreleri kuşağına kıyasla benzer ve düzgündür. Yıldızın

 

geriye dönüşünden önceki durağına: Makam, sonrakine: İkinci makam derler.

 

Müşteri yıldızının geriye dönüşü dört ay, düzgün hareketi sekiz ay dokuz

 

gündür. Bu yıldızın eğilimli feleği, güney ve kuzeye burçlar kuşağından

 

birer buçuk derece eğimi var ise; döndürücü feleğinin dahi doruğu ve eteği dahi eğilimli felekten kâh güney tarafına, kâh kuzey tarafına eğilimli olup, ikibuçuk derece enlem farkı bulunmakla, yürüyüşünde şaşırmış gibi görünüp, şaşırmış olarak isimlendirilmiştir. Bu müşteri yıldızına, güneşe nispetle ârız olan bağlantı ve yaklaşma beyanı budur ki; bu yıldızın, zühal gibi daima döndürücüsünün ortasından kendi cisminin merkezi uzaklığı; güneşin merkezinin burçlar feleğinde olan ortasından döndürücünün merkezinin ortası gibidir. Bu durumda, müşteri yıldızı, döndürücüsünün doruğunda bulunduğunda sürekli güneşle aynı hizada olur. Zira ki güneşin merkezi, döndürücünün merkezinden uzaklaştıkça, döndürücünün orta doruğundan yıldızın merkezi dahi güneşin uzaklığı kadar uzak olur. Güneş, döndürücünün merkezine karşı oldukta; yıldız dahi döndürücünün eteğine inmiş olur. bu durumda, bu yıldızın güneşle yakınlığı, sürekli döndürücüsünün zirvesinde bulunduğu halde vâki olur. Güneşle karşı karşıya gelmesi, döndürücüsünün eteğindeyken olur. Bu yıldızın güneşe iki yaklaşışı arasında olan süre, bir sene otuzüç gündür.

 

 

 

Beşinci Madde

 

 

Müşteri yıldızının doruk ve eteğini; tepe ve kuyruk düğümlerini; tabiat ve vasıflarını; uzaklığını mesafesini ve cismin ölçüsünü bildirir.

 

 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Müşteri yıldızının

 

doruğu, tepe ve kuyruk noktaları arasından yani eğilimli feleğinin, burçlar

 

feleğinden kuzeye fazla eğiminden yirmi derece öndedir. Şimdi müşterinin

 

doruğu, tepe düğümünden yetmiş derece geridedir. Zühal ile müşteriden başka

 

şaşırmış yıldızların dorukları, tepe düğümlerinden doksan derece kuzeyde

 

bulunurlar. Çünkü doruklar ve etekler, yukarıda açıklandığı üzere, sâbit

 

feleklere uygun hareket ederler. Müşterinin doruğunun burçlar feleğindeki

 

mekanı rumî tarihin asiz senesinde başak burcunun ondokuz buçuk derecesinde

 

belirlenmişti. Eteği dahi balık burcunun ondokuzbuçuk derecesine ulaşmıştı.

 

Tepe düğüm noktası, yengeç burcunun dokuçbuçuk derecesine gelmişti. Kuyruk

 

düğümü, oğlak burcunun dokuçbuçuk derecesinde kalmıştı. Halen rumî tarih,

 

ikibin altmışdokuz seneye erip, hicrî tarih de binyüzyetmiş seneye

 

yetmiştir. O halde asîz tarihinden bu tarihe gelinceye dek, her yetmiş

 

seneyi bir dereceye dağıtmakla bütün noktalar takriben sekiz derece

 

gitmiştir. Bu minval üzere hesap etmek, her tarihte bütün noktaların

 

yerlerini belirler.

 

Müşteri yıldızının tabiatında ve övgüye değer vasıflarında, müneccimler

 

sözbirliği edip, demişlerdir ki: Müşterinin tabiatı itidal üzere sıcak ve

 

rutubetli olup, gündüz erkeği olmakla; büyük uğurlu nâmıyle

 

isimlendirilmiştir. bu yıldızın vasıfları: Din gayreti, ilim, hilim, haya,

 

cömertlik, tevazu, akıl, iffet, talakât ve fasihlik bulunmuştur. Bu yıldız,

 

rahimlere düşen döllere tali olsa, Hak’kın emriyle bunun selîm tabiatı ve

 

övülmüş vasıfları, onlara sirayetle yaratılıp ve huy olup, talileri müşteri

 

hüküm olunur. “Annesinin karnında kutlu olan kutludur,” hadisi gereğince;

 

onlar o saadetle dünyaya gelip, her biri sait (kutlu) bulunur. Bu yıldız,

 

pazartesi gecesine ve perşembe gününe hakimdir. O gecenin günbatımından

 

sonra ve bu gündüzün gün doğumundan sonra birer zaman saatleri, bu yıldıza

 

nispet kılınmıştır.

 

Müşteri yıldızının ve mümessil feleğinin uzaklık mesafelerinde ve

 

kalınlıklarında ve cisimlerinde rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler

 

ittifak edip, demişlerdir ki: Müşterinin mümessil feleğinin yumuk yüzeyinin,

 

âlemin merkezinden uzaklık mesafesi takriben yirmiiki bin kere bin ve

 

dokuzyüz doksan ikibin dörtyüzseksenyedi fersah ölçülmüştür. Çukur

 

yüzeyinin ise, uzaklığı takriben ondörtbin kere bin ve yediyüzyetmişbin

 

dokuzyüs kırkdört fersah hesap kılınmıştır. Bu mümessil feleğin kalınlığı

 

takriben sekizbin kere ybin ve ikiyüz yirmi bin beşyüzkırküç fersah

 

bulunmuştur. Müşteri yıldızının cismi, takriben yer cisminin yarısı kadar

 

bulunup, hepsi delillerle ispat olunmuştur. (Allah daha iyi bilir

 

 

13-BÖLÜM:

 

 

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

 

 

Beşinci göğün yapısını ve burada hâkim ola merih yıldızının vasıflarını beş

 

madde ile açıklar.

 

 

 

Birinci Madde

 

 

Merih yıldızının mümessil feleğini bildirir.

 

 

 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden

 

sayılan merih feleğidir ki, ay feleğine nispetle beşinci felektir. Güeş

 

feleğinin üstünde bulunup, yüksek felekler nâmıyle meşhur olan üç feleğin

 

en aşağıda olanı ve yere en yakını olup; kırmızı merih yıdızı onda hâki

 

bulunup, küçük uğursuz adını almıştır. Astronomlar, merih yıldızının yapısı

 

için dahi üç adet felek ispat edip, nizamını vermişlerdir ki: Birinci

 

felek, merkezde, kuşakta, kutuplarda ve harekette burçlar feleğine benzer

 

ve mümessildir. ikinci felek, merkez dışıdır ki, ilk feleğin içinde iki

 

paralel yüzeyde bulunup, döndürücünün merkezini taşıyıcıdır. Üçüncü felek,

 

döndürücü felektir ki, merih yıldızı onun bir tarafında çakılmış olup,

 

döndürücü kendi merkezi üzerinde hareket eyledikçe, merihi dahi kendisiyle

 

birlikte hareket ettirir.

 

Merih yıldızının mümessil feleği ki, külli felektir. İki paralel yüzeyle

 

kuşatılmış kürevî bir cisimdir. En üst yüzeyi üzerinde bulunan müştei

 

feleğinin çukur yüzeyine ve alt yüzeyi altında olan güneş feleğinin yumru

 

yüzeni eteğettir. Mümessil felek, kendi üstünde ve altında olan öteki

 

gezegenler gibi, önce büyük feleğin süratli hareketine tâbi olup, o birici

 

hareketle âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya zorunlu hareket eder.

 

İkinci olarak, kendi hareketiyle âlemin merkezi etrafında sekizinci feleğin

 

yavaş hareketi kadar bir hareketle batıdan doğuya âheste gider. Aynı

 

zamanda sekizinci feleğin hareket ettirmesiyle hareket eder. Doruk, etek,

 

tepe ve kuyruk noktaları, bu hareketle her yetmiş senede ancak bir derece

 

kadar kendi kuşağından yol alır.

 

 

 

İkinci Madde

 

 

Merih yıldızının merkez dışı feleğini, yapısı ve hareketiyle bildirir.

 

 

 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Bu merih yıldızının

 

durumunun düzeni için, mümessil feleğinin gövdesi içinde, taşıyıcı nâmıye

 

tayin olunan ikinci felektir ki, yere şâmil, merkezi, âlimin merkezinden

 

kendi çapı parçalarıyle, oniki derece mesafe ile doruk yönü dışında iki

 

paralel yüzeyle kuşatılmış bir küre isimdir. bu kürenin yumru yüzeyi

 

birinci feleğin yumru yüzeyi ile ortak bir noktada temas etmiştir ki, o

 

noktaya doruk derler. O nokta, âlemin merkezine kıyasla en uzak nokta

 

olduğundan, merih yıldızı, taşıyıcının hareketiyle o noktaya geldikte;

 

yerin merkezinden oldukça uzak ve yüksek olur. İkinci feleğin çukur yüzeyi,

 

birinci feleğin çukur yüzeyine ortak bir noktada teğettir. Bu noktaya etek

 

derler. Zira ki, o, âlemin merkezine nispetle en yakın nokta olup, yıldız,

 

taşıyıcı feleğin hareketiyle bu noktaya geldiğinde, yerin merkezine çok

 

yaklaşmış ve alçalmış olur.

 

Birinci felekten ikinci felek ayrılıp, adı geçen küre boşaltıldıkta; ilk

 

felekten zorunlu olarak iki değişik cüssede küre meydana gelir ki, biri

 

ikinci feleği içine alır, biri ikinci felekle birlikte boştur. dolu kürenin

 

ince tarafı doruğa, kalın tarafı eteğe doğrudur. Boş kürenin ince ve kalın

 

tarafları, dolunun tersine gelir. Bu iki kürenin, feleğin tamamlanmasında

 

katkıları tamam olmakla; birine içine alanı tamamlayan, ötekine boşalanı

 

tamamlayan derler.

 

Her bir feleğin kendine has belirli bir hareketi olup, kendine mahsus eksen

 

ve kutuplar üzerinde dönüp, dönüşünü tamam etmek kaçınılmaz olmakla;

 

merihin eğilimli feleği dahi, müşterinin külli feleği altında, kendi

 

mümessil feleği içinde, kendi merkezi çevresinde kendine özgü hareketiyle

 

batıdan doğuya hareket edip, merih yıldızını da hareket ettirir. Yıldız,

 

düz gidişte bir burçta kırk gün miktarı kalıp, geri dönüşü halinde bir

 

burçta iki ay kadar durup, yaklaşık olarak iki senede bir dönüşü tamam

 

eder. Bu felek, kendi altında bulunan feleklere nispetle yerden uzak ve

 

dairesi geniş olduğundan, merih yıldızı altında olan öteki gezegenlerin

 

hareketinden daha ağır hareket ediyor görünür.

 

 

 

Üçüncü Madde

 

 

Merih yıldızının döndürücü feleğini, şekil ve hareketiyle bildirir.

 

 

 

Ey aziz, malim olsun ki, astronomlar, bu merih yıldızının dahi durumlarının

 

tanzimini belirlemek konusunda bu kadarla yetinmeyip, yere şâmil olmayan

 

bir küçük felekten daha sözederler. Ona: Döndürücü felek demişlerdir.

 

Döndürücü felek, merihin mümessil feleğinde, yere şâmil olmayan ve kendi

 

taşıyıcı feleğine nispetle bir küçük felektir ki, güneşin mümessil

 

feleğinden daha büyük ve geniştir. Yıldızın kendisini taşıyıcı ve onunla

 

bezenmiştir. Merkez dışı olan ikinci eğilimli feleğin kuşağında gömülmüştür

 

ki, döndürücünün çapı taşıyıcının iki yüzeyine teğettir. Döndürücü felek,

 

bir tek yüzeyle kuşatılmış dolu bir kürevî cisimdir. Kendi mekanında

 

eğilimli feleğin cisminde, belirli bir hareketle batıdan doğuya dönüp, bir

 

tarafında çakılmış olan merihi de hareket ettirir. Bu felek kendi merkezi

 

çevresinde batıdan hareketiyle, merihi, bir gün bir gecede kendi kuşağının

 

üçyüz altmış derecesinden yaklaşık bir derece kadar mesafe alıp, gider.

 

Böylece senede bir dönüşünü tamam eder. Bu harekete, yıldızın değişik

 

hareketi, yıldızın özel hareketi derler.

 

Merih yıldızı dahi, bir yüzeyle kuşatılmış dolu ve ışıklı bir kürevî

 

cisimdir. Kendi döndürücüsünün cisminde gömülmüştür ki, yıldızın yüzeyi,

 

döndürücünün iki kutbu ortasında, kuşağı yanında bir tarafta bulunan bir

 

ortak noktada döndürücünün yüzeyine teğettir. Yani yıldız tamamiyle

 

döndürücünün yüzeyine teğettir. Yani yıldız tamamiyle döndürücünün cisminde

 

bulunup, yüzeyi yüzeyine temas etmiştir. Taşıyıcının bir tarafında,

 

döndürücünün açıklanan hareketi gibi bu yıldızın dahi, döndürücü feleği

 

tarafında, kendi merkezi çevresinde dönücü hareketi yeni rasatçılar

 

gözetleyip, incelemişlerdir.

 

 

 

Dördüncü Madde

 

 

Merih yıldızının süratini, düz gidişini, yavaş gidişini ve duraklayışını,

 

geri dönüş ve şaşırmışlığını ve güneş ile olan bağlılık ve yaklaşımını

 

bildirir.

 

 

 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki; Merih yıldızına dahi

 

kâh sürat, kâh istikâmet, kâh yavaşlık, kâh duraklama ve kâh geriye dönüş

 

ve yürüyüşünde şaşırmışlık ârız olur. Bu durumların çalışması budur ki: Bu

 

yıldız, döndürücü feleği üzerinde bulundukta; kendi merkezinin hareketi,

 

döndürücü feleğinin merkezinin hareketine burçlar sırası üzere uyup, eşlik

 

etmesiyle, yıldız, hızlı hareket eder görünür. Ne zaman ki yıldız,

 

döndürücü tarafına bir miktar eğik, o demde düz hareket eder görünür.

 

Yıldız, döndürücünün aşağısına inişte, yavaş hareket eder görünür. Zira ki,

 

yıldızın kendi merkezi, inişte olduğundan, hareketi görünmez olup, sadece

 

döndürücünün hareketi görünür. Yıldız döndürücünün aşağısına yakın oldukta;

 

burçlar sırasının aksine hareketi, döndürücüsü merkezinin taşıyıcı

 

hareketiyle sıraya uygun olan hareketine eşit olup, iki hareket biribirine

 

karşı olmakla, yıldız duruyor görünür. Yıldız, döndürücünün altına indikte;

 

kendi merkezinin hareketi, döndürücünün hareketinden fazla olup, yıldız,

 

geri dönüyor görünür. Yıldızın dönüşü tamam olup, iki hareket yine eşit

 

oldukta; tekrar durur görünür. Bu duruştan sonra yine yavaş hareket eder

 

görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezi, döndürücünün doruğuna yükselmiş

 

olmakla; hareketi görünmez olup, ancak döndürücünün merkezinin hareketi

 

görünür. Yavaşlamadan sonra yine düz ve hızlı hareket eder görünür.

 

Halbuki yıldız, kendi döndürücüsünde dönüşünü ihtilâfsız tamam eder. Çünkü,

 

yıldızların ve feleklerin hareketleri, kuşaklarına nispetle benzerli, basit

 

ve düzdür.

 

Yaldızın geri dönüşünden önceki duruşuna: İlk makam, sonrakine ikinci makam

 

derler. Merihin geri dönüş süresi, iki ay onyedi gündür. Düz gidişi,

 

yirmiüç ay üç gündür. Bu yıldızın eğilimli feleği, burçlar kuşağından güney

 

ve kuzeye bir derece eğilimli iken, döndürücü feleğinin dahi doruğu ve

 

eteği, eğilimli felekten kâh güneye, kâh kuzeye eğik olup, yaklaşık olarak

 

ikibuçuk derece enlem farkı dahi bulunup, yürüyüşünde şaşırmış gibi

 

görünür. Bunun için: Şaşırmışlıkla isimlendirilmiştir. Güneşe nispetle bu

 

merih yıldızına ârız olan bağlantı ve yaklaşımın beyanı budur ki: bu, zühal

 

ve müşteir gibi sürekli döndürücüsünün doruğundan kendi cisminin merkez

 

uzaklığı, güneşin merkezinin burçlar feleğinde olan orta notasından

 

döndürücüsünün orta noktasına uzaklığı gibidir. Şu halde merih de onlar

 

gibi, döndürücüsünün doruğunda bulunduğunda, güneşe orta bir yaklaşımla

 

yaklaşmış olur. Zira ki, güneşi merkezi, döndürücünün merkezinden uzak

 

oldukça, yıldızın merkezi dahi, döndürücünün doruğunda güneşin uzaklığı

 

miktarı uzak olur; ta güneş, döndürücünün merkezine karşı oluncaya değin

 

yıldız dahi döndürücünün eteğine iner. O halde, merih yıldızının güneş ile

 

uzaklık ve yakınlığı, sürekli döndürücüsünün doruğunda olduğu halde vâki

 

olur. Güneş ile karşılıklı olması, döndürücüsünün eteğinde olduğunda hâsıl

 

olur. Merih yıldızı, güneşle birleşmede, aralarında bulunan mesafe,

 

karşılıklı haldeyken olan mesafeden uzak ve fazla olarak gözetlenmiştir.

 

Zira ki, çakışma anında güneş ile merih arasında bulunan döndürücünün çapı,

 

karşılıklı durumdaki güneşin mümessil feleğinin çapından büyük ve uzun

 

bulunmuştur. Merihin güneşe iki yaklaşımı arasında bulunan süre: İki sene

 

kırkdokuz gün hesap olunmuştur. (Merihin döndürücüsünü, güneşin feleğinden

 

büyük, güneşi de bütün bunlardan büyük ve ışıklı yaratan Allah, her şeyden

 

münezzehtir.)

 

 

 

Beşinci Madde

 

 

 

Merih yıldızının doruk ve eteğini, tepe ve kuyruk düğümlerini, tabiat ve

 

vasıflarını, uzaklık mesafesini ve cisminin ölçüsünü bildirir.

 

 

 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Merih yıldızını

 

doruğu, eğilimli feleğinin burçlar kuşağından kuzey tarafına en fazla

 

eğildiği noktadır ve tepe düğümünden doksan derece sonradır. Çünkü doruk ve

 

öteki noktalar, yukarıda belirtildiği üzere, burçlar feleğinin hareketine

 

uygun hareket ederler. Merihin doruğunun yeri, burçlar feleğindin rumî

 

tarihin azsiz senesinde aslan burcunun onbirinci derecesinde; eteğinin

 

yeri, kova burcunun onbirinci derecesinde tayin olunmuştur. Tepe noktası,

 

boğa burcunun onbirinci derecesinde; kuyruk yeri, akrep burcunun onbirinci

 

derecesinde belirlenmişti. Halen ki rumî tarihin seneleri: İkibin

 

altmışdokuza gitmiştir ve hicri tarihin seneleri: Binyüz yetmişe,

 

yetmiştir. O halde doruk, etek ve kuyruk noktaları, her yetmiş güneş

 

senesinde bir derece hareketleriyle yaklaşık olarak sekiz derece

 

gitmişlerdir.

 

Merih yıldızının tabiat ve vasıflarında müneccimler ittifak üzere

 

demişlerdir ki: Merihin tabiatı, aşırı sıcaklık ve kuruluktur. Gece erkeği

 

olup, küçük uğursuz olarak isimlendirilmiştir. Bu yıldızın vasıfları:

 

Şenlik, şecaat, hiddet, sefahet, kuvvet, hiyanet, öke, edepsizlik, inat ve

 

baş olma hırsı bulunmuştur. Bu durumda, bu yıldız, rahimlere düşen menilere

 

tali düşerse, bunun vasıfları onlara Hak’ın emriyle sirayet eder. Bu

 

tecrübe ile sabittir. Merih, cumartesi gecesi ve salı gününe hâkim

 

bulunmuştur. O gecenin ve bugünün ilk saatleri, buna nispet olunmuştur.

 

Merih yıldızının ve mümessil feleğini uzaklık mesafelerinde ve cisimlerinin

 

ölçülerinde, rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler söz birliği ile

 

demişlerdir ki: Merihin mümessil feleğinin yumru yüzeyinin merkezinin

 

âlemin merkezinden uzaklığı mesafesi, yaklaşık olarak ondörtbin kere bin

 

ve yediyüz yetmişbir bin dokuzyüz kırkdört fersah ölçülmüştür. Bu feleğin

 

çukur yüzeyinin, âlemi merkeziden uzaklığı, yaklaşık olarak, ikibin kere

 

bin ve yirmidokuzbin ikiyüzaltı fersah hesaplanmıştır. Mümessil feleğin

 

kalınlığı, takriben onikibin kere ve bin yediyüz kırkikibin

 

yediyüzotuzsekiz fersah bulunmuştur. Merih yıldızının cismi, yaklaşık,

 

yerin cisminin dörtte biri kadardır. Bütün bunlar kesin delillerle

 

sabittir. (Allah en iyisini bilir.)

 

Bizim bu açıklama ve izahlarımızdan murat, cihanı şerh ve açıklama ile

 

yaratıcının inceliklerini, hakkıyle düşünen ve fikreden göz sahiplerine

 

göstermektir. Ta ki, cihanın ayrıntılarından kendisinin muhtasar ve öz

 

varlığını bilip, kendini öğrenip, buradan da Hak’kı tanımaya ulaşalar.

8 Yanıt to “MARİFETNAME”

  1. Müslümanlarin iç hastaliklari
    bebek ölüsü fotograflarina aglamaktan bikmadik mi?

    bütün suçu Israil ve ABD’de arayarak aslinda kendimizi gerilige mahkum ediyoruz. Bugün Irak’ta ve baska yerlerde yasanan zulümler bir sebep degil sonuçtur. Kur’an’in hükümlerine aykiri sekilde savasan, sivil öldüren, intihar eden müslümanlar bu zulümü bir kimlik gibi benimsediler. Muzaffer degil mazlum bir toplum olduk. Bugün israil, yarin rusya öbürgün çin saldiracak bize.

    Bu makaleyi bütün din kardeslerime öneriyorum :

    http://www.derindusunce.org/2007/05/19/muslumanlarin-ic-hastaliklari-ve-neo-cahiliyye-devrinin-sonu/

    Beğen

  2. Hangi bebek ølusunden bahsettigini bilmiyoruz kardesim, Bu baslik islam tarihi ile ilgili bir baslik,islam tarihi ile ilgili bir yorum yazsaydiniz belki biraz daha mantikli olurdu,

    Muslumanlarin suclu oldugundan yazmissiniz, size bu konuda katiliyorum,ama gel gørki ici baska disi baska muslumanlar oldugu muddetce biz muslumanlar daha cok felaketler ile karsi karsiya kalmaya mahkumuz,Diger kavimlerde oldugu gibi.

    Allaha emanet olun.

    Beğen

  3. kuzey said

    burdada büyük yanlışlıklar yapmışsınız. GADİR-İ HUM OLMADAN NASIL BİR İSLAM TARİHİ DÜŞÜNÜLEBİLİR

    Beğen

  4. Luciin said

    Yeni Müslüman olmuş ve İslamiyeti seçmiş, bir mezhebe değil sadece İslamiyet’e ve inanan kişilere de bu gözle mi bakıyorsunuz merak ediyorum…

    Beğen

  5. Teşekkür ederiz. Güzel bir konu olmuş

    Beğen

  6. selçuk said

    kuzeye katılıyorum bence gadiri hum hutbesinide burada yayınlayın neden yayınlanmıyor bu da bizim tarihimizde yasanmıs önemli bir olay Allaha emanet olun

    Beğen

  7. lugrun said

    Cennet kaç Kategorie , cehennem kaç Kategorie.

    Beğen

  8. lugrun said

    Cennet kaç Kat , cehennem kaç Kat.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: