Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘İslam Alimleri’ Category

Bişr-i Hafi Hazretleri.

Posted by Site - Yönetici Ocak 16, 2017

bisr-i-hafi-hazretleri-evliya-copy

Bişr-i Hafi Hazretleri.

Evliyanın büyüklerinden. Genç. Günah çukuruna düşmüş yuvarlanıyor yuvarlandıkça batıyor…

Bir gün gecesini içki masalarında sabahladığı bir gecenin günü. Sarhoş. Evinin yolunu tutturmuş, gidiyor, gitmeye çalışıyor.
Yürüyor.
O da ne?
Bir kağıt, üstünde Besmele yazılı bir kağıt.
İçi cız ediyor.
Eğiliyor. Çamurların içinden Besmele yazılı kağıdı alıyor.
Hiç Allah”ın ismi yerde olur mu, çamurlar içinde olur mu, bin bir düşünce bin bir ah ediş.
Kağıdı öpüyor, çamurlarını siliyor, temizliyor, evine götürüyor, güzel kokular sürüyor ve evinin en güzel yerine asıyor. O gece alim bir zat bir rüya görür.

Rüyada,”” Git, Bişr”e söyle! İsmimi temizlediği gibi onu temizledim
İsmimi büyük tuttuğu gibi büyülttüm. İsmimi güzel kokulu yaptığı gibi, onu güzel ettim İzzetime yemin ederim ki, onun ismini dünyada ve ahirette temiz ve güzel eyledim”” denildi.

Bu rüya, üç defa tekrar etti. Rüyâ gören kimse, sabah olunca, Bişr-i Hafi”yi arayıp meyhanede buldu. Mühim haberim var, diye içeriden çağırdı. Bişr geldiğinde, gelen zata dedi ki: – Kimden haber vereceksin?
– Sana Allahü Teala’dan haber vereceğim. Bunu duyan Bişr, ağlamaya başladı ve sordu:
– Bana kızıyor mu, şiddetli azap mı yapacak?
Rüyayı sonuna kadar dinleyince arkadaşlarına dönüp şöyle söyledi:
– Ey arkadaşlarım!
Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremeyeceksiniz. O zatın yanında hemen tövbe etti.

Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, hiç ayakkabı giymedi. Sebebini soranlara,””Söz verdiğim zaman yalınayaktım, şimdi giymeğe haya ederim”” derdi.
Ayakkabı giymediği için kendisine “”Hafi“” (yalınayak) denilmiştir.

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen, İslam Alimleri | Etiketler: | Leave a Comment »

33 – Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî (Tunahan) (K.S.) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Şubat 2, 2015

SüleymanSüleyman Hilmi Tunahan ( k.s.)imam-i rabbani kabri,mevlana ibni siracuddin,tebrizi,sahi naksibend,imami azam,Şemseddin-i Mazhar-ı Can-ı Canan Hazretlerinin Türbe-i Şerifleri Hindistan  Delhî,Muhammed Nurü’l Bedvani hazretl

33 – Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî (Tunahan) (K.S.) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

BİR DEVRİ OMUZLARINDA TAŞIYAN BÜYÜK MÜCEDDİD SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.)

SÜLEYMAN EFENDİNİN (K.S.) KİMLİĞİ

Adı: Süleyman Hilmi Silistrevî (Tunahan)
Künyesi: EBU’L-FÂRUK
Doğum Tarihi: Milâdî 1888 (Rumî 1304-Hicrî 1305)
Babasının Adı: Hocazâde Osman Efendi
Annesinin Adı: Hatice Hâtun
Dedesi: Ulemâ’dan Kaymak Hâfız adıyla ma’ruf bir zat olup soyu, Nesl-i Pâk-i Muhammedî’ye mensup (SEYYİD) olan İdrİs Bey’e dayanır.
İdris Bey; Fatih Sultan Mehmet Han’ın Rasûl-i Zîşân Efendimiz’e (s.a.v.) aşırı sevgi ve saygısından dolayı;Yer yüzünde Evlâd-ı Rasûl’den kimler kalmıştır? diye yaptırdığı araştırma neticesinde, şeceresine hiç şâibe, şüphe karışmamış olduğunu tesbit ettirdiği, Türkistan’lı bir zât olup, Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’a getirtilip, kız kardeşi ile evlendirilerek, TUNA havâlisinin mâlî işlerini takip etmek üzere “Tuna Hân’ı” olarak tayin edilmiş fazilet sâhibi bir seyyiddir.
Süleyman Hilmi Silistrevî (Tunahan), Milâdî 1888 (Hicrî 1305) yılında, o zaman Devlet-i Âli Osmânî hudutları içinde yer alan Silistre’ye bağlı Hezergrad kasabasının Ferhatlar köyünde dünya’ya gelmiştir.

SÜLEYMAN EFENDİNİN İLK TAHSİL HAYATI

Süleyman Efendi, ilk tahsilini babası Osman Efendi’nin de uzun yıllar müderrislik yaptığı meşhûr Satırlı Medresesinde ve Silistre Rüşdiye’sinde yapar.
Daha sonra babası Osman Efendi, oğlunu yüksek tahsil yapması için Istanbul’a gönderir. İlim ve irfan merkezi İstanbul’a gönderirken O’na şu nasihatlerde bulunur.
Oğlum Süleyman! Istanbul’da parasız kalmak, âhirette imansız kalmak gibi zordur.
Onun için iktisatlı ol, on kuruşa alacağın bir şeyi beş kuruşa almaya gayret et.
Usûl-ü fıkıh ilmine iyi çalışırsan, Dîn’inde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan ilminde kuvvetli olursun… der..

SÜLEYMAN EFENDİ’NİN YÜKSEK TAHSİL HAYATI

Süleyman Efendi, baba tavsiyesini aldıktan sonra İstanbul’a hareket eder. Sahn Medresesine kaydolur.
İstanbul’da Fatih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (Büyük Hamdi Efendi)’nin ders halkasına devam eder.
Milâdî 1916, Hicrî 1335 senesinde, Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet alır.
Süleyman Efendi, Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet aldıktan sonra; Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi kısm-ı âli (Ilâhiyat Fakültesi) bölümüne kayıt yaptırır. Daha önce yapmış olduğu Medrese tahsilinden dolayı, buraya üçüncü sınıftan başlatılır ve iki yıl sonra yüksek bir derece ile İlâhiyât Fakültesinden de mezun olur.
Daha sonra; o zaman ki tabiri ile Dersiâm olarak yetişmek, günümüz ifadesiyle akademik kariyer (yüksek lisans-doktora) yapmak üzere Süleymaniye Medresesi’ne bağlı “Medresetü’l-Mütehassisîn”e kaydolur.

SÜLEYMAN EFENDİ’NİN YÜKSEK LİSANS -DOKTORA TAHSİL HAYATI

Süleyman Efendi; O zaman ki tabiri ile Dersiâm olarak yetişmek, günümüz ifadesiyle akademik kariyer yapmak üzere Süleymaniye Medresesi’ne bağlı “Medresetü’l-Mütehassisîn”e (yüksek lisans-doktora) kaydolduğunda, bu (medresenin) okulun; Tefsir ve Hadis, Fıkıh, Kelâm, Hikmet ve Edebiyât olmak üzere dört bölümü vardır. O bu bölümlerden Tefsir ve Hadis bölümünü seçer.
Buradaki tahsilinin ilk iki yılını tamamladıktan sonra, Hicrî 14 Safer 1337, Milâdî Eylül 1918’de, Sultan Vahîdüddin Han’ın İrâde-i Seniyyesi ile, Şeyhu-l İslâm İbrahim El Hayderî imzasıyla “Istanbul Müderrisliği Ruûsu” unvanı kazanır.
Hicrî 1335, Milâdî 27 Mayıs 1919 tarihinde de; Dârul Hilâfeti’il Aliyye Medresesi’nin eski adıyla Medresetü’l-Mütehassisîn, yeni adıyla Süleymaniye Medresesi’nin Tefsir ve Hadis bölümünden de birincilikle mezun olarak DERSİÂM unvânını kazanır.

SÜLEYMAN EFENDİ’NİN HUKUK TAHSİL HAYATI

Süleyman Efendi, Süleymaniye Medresesinde Tefsir ve Hadis üzerine Doktora yaparak Şer’î ilimlerde allâme olduktan sonra, ayrıca Tanzimat’tan sonra ilk defa açılan ve bugünkü karşılığı Hukuk Fakültesi olan “Medresetü’l-Kuzât”ın giriş imtihanlarını da birincilikle kazanır.
Burada; Sakk-ı Şer’î, (İslâmî Muhâkeme Usulleri) Ticâret-i Berriyye Hukûku, (Kara Ticâret Hukûku) Ticâret-i Bahriye Hukûku, (Deniz Ticâret Hukûku) Hukûk-u Düvel (Devletler Hukûku, Uluslararası Hukuk) gibi dersleri okuyarak Medresetü’l-Kuzât’ı (Hukuk Fakültesi) de üstün bir derece ile bitirerek mezun olmuştur.

SÜLEYMAN EFENDİ İLE BABASI ARASINDAKİ İLGİNÇ BİR YAZIŞMA

Süleyman Efendi; Medresetü’l-Kuzât’ın giriş imtihanını birincilikle kazandığını telgrafla babasına bildirir.
Ulemâdan olan babası telgrafı alır almaz Süleyman Efendi’ye cevâbî bir telgraf gönderir.
Hüküm verme mevkiindeki insanların büyük bir mes’ûliyet altında olduklarını, adâleti gerçekleştiremeyenlerin Cehennemlik olacaklarını bildiren; (Kâdıyâni Fin’Nâr-i ve Kâdın fil’Cenneti) Hadis-i Şerif’ine işâret ederek; “Süleyman! Ben seni Cehennem’e göndermek için Istanbul’a yollamadım.” der.
Bunun üzerine Süleyman Efendi babasına bir mektup daha yazar ve; “Maksadının hâkimlik yapmak olmadığını, yalnızca zamanının bütün ilimlerinde en zirve noktaya çıkmak olduğunu” bildirir.
Nitekim, daha sonraki hayâtına bakıldığında, O’nun hâkimlik yapmadığı görülecektir.
Netice olarak; Süleyman Efendi; yüksek tahsilini ve akademik kariyerini de üstün bir başarıyla tamamlamış, bir taraftan Dersiâm, diğer taraftan da Kâdî (Hâkim) olma hakkını kazanmış, Şer’î- Manevî ilimlerin yanında zâhirî ilimlerde de Yed-i Tûlâ sâhibi büyük bir allâmedir..

SÜLEYMAN EFENDİ’NİN OSMANLI DEVLETİ VE YENİT.C. DEVLETİ’NİN İLK YILLARINDAKİ VAZİFE HAYATI

Süleyman Efendi, Süleymaniye Medresesinden icâzet aldıktan sonra, daha evvel de rüûs imtihanını kazandığından ve dersiâm ünvanını aldığından dolayı, icâzetine göre günün kanun hükümleri gereği vazifeye başlamıştır.
Süleyman Efendi’nin mezuniyetini müteakip, ilk vazifesi dersiâm’lıktır.
14 Haziran 1336/1920 tarihli ve 969 sayılı Ders Vekâleti Müzekkiresi ile, 1 Haziran 1336/ 1920 tarihinden itibaren, Padişâh iradesiyle Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesinin birinci kısmında yani İbtidâi Hâric Medresesinin birinci sınıfında müderrisliğe başlamıştır.
Ancak O’nun müderrislik hayatı fazla uzun sürmemiştir.
3 Mart 1340/ 3 Mart 1924 tarihli “Tevhid-i Tedrisât” kanunu gereğince, medreseler önce maarife bağlanmış ve sonradan ise, tamâmen ilgâ olunmuştur.
Bu arada, Süleyman Efendi’nin vazife yaptığı İbtidâi Hâric?Medreseleri İmam -Hatip Mektebine tahvil edilmiş, Süleyman Efendi de bu okulun eğitim kadrosuna alınmıştır.
Ancak, Süleyman Efendi, yeni açılan bu İmam-Hatip Mektebinin müfredât programını tasvip etmediği için, (19 Temmuz 1340/1924 tarih ve 1917/791 sayılı Diyânet İşleri Riyâsetinin yazısından anlaşılacağı üzere) Dersiâmlık uhdesinde kalmak şartıyla, İmam-Hatip Mektebinde vazife almadan Müderrislikten kendi isteği ile ayrılmıştır.
Ne garip tecellîdir ki, Süleyman Efendi’nin icâzetnâmesini almasından itibaren 5 sene zarfında Saltanat kaldırılır, Devlet-i âliye tarihe gömülür, son Osmanlı Sultanı Mehmed Vahîdüddin Han, dedelerinin vatan eylemek uğruna 600 yıldan beri kanları pahasına mücâdele ettikleri topraklardan sürülür ve Tevhîd-i Tedrîsât Kânunu yürürlüğe girer.
Böylece Süleyman Efendi’nin Müderrislik hayatı da son bulur.

SÜLEYMAN HİLMİ EFENDİ’NİN İLMÎ KARİYERİ

Süleyman Hilmi Efendi’nin ilmî kariyerini Konya Selçuk Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi Hocalarından Prof. Dr. Mehmet Aydın “MODERN TÜRKİYE’DE SİYASİ DÜŞÜNCE” Cild 6, Sayfa 314’de “İSLÂMCILIK” başlığı altındaki makâlesinde şöyle anlatır.
Süleyman Hilmi Tunahan, 1913-1919 yıllarında, Dârül’-Hilâfetil’ -Âliyye’den mezun oldu.
1919’da çağına göre bir lisanüstü kurumu sayılan Medresetü’l Mütehassisîn’i (Süleymaniye Medresesi) bitirdi ve kendisine bir dönemlerin Ordinaryüs Profesörlüğü, veya bizzat Padişah imzasını taşıması sebebiyle şimdiki “Devlet Sanatçısı” gibi bir taltif olan ve İstanbul Baş Müderrisliği anlamına gelen “Reûs-u Humâyun” pâyesi verildi.
Medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tayin adilmiş, zor dönemlerde Müslümanların evlatlarına Kur’ân ve Dînî ilimler öğretmenin yanında, 1959 tarihinde ebediyete intikâline kadar İstanbul’un selâtin camilerinde halka vaaz ederek irşad vazifesinde bulunmuştur.” diyor.
Gürüldüğü gibi, Süleyman Hilmi Efendi’nin ilmî kariyer bakımından, aynı zamanda Medreset’ül Kuzaat (yani eski Hukuk Fakültesi mezunu, Kâdı ünvânına da sâhip), müderrislikte dersiâmlığın en üst konumunda yani Ordinaryüs Profesör olan bir zât’tır.

SÜLEYMAN EFENDİ’NİN MANEVÎ KİMLİĞİ VE İRŞAD HAYATI

İlmî kariyer bakımından zamanın en üst seviyesinde bulunan Süleyman Efendi; ezelî takdîr olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasîbi olduğundan, 1936 yılında, Silsile-i Zeheb’in Müceddid kolundan 32’inci halkasını teşkil eden Hocası ve Üstazı Buhâralı Salâhuddin İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) Hazretleri’nden seyr-ü sülûk’ünü (tasavvufta katedilmesi gereken manevî makamlar) tamamlamıştır. Seyr-ü sülûk’ünü tamamladıktan sonra, Silsile-i Zeheb olarak da anılan, Silsile-i Meşâyıhı Nakşibendiyye’nin 33’üncü ve son halkasını teşkil eden büyük bir MÜCEDDİD olarak “İRŞÂD” vazîfesi ile bilfiil vazifelendirilmiştir.
Süleyman Efendi artık, EBU’L-FÂRUK Süleyman Hilmi Silistrevî (Tunahan) (k.s.) Hazretleri’’dir.
EBU’L-FÂRUK; Süleyman Efendi Hazretlerinin künyesi olup, Ehli İrşâd ve velîler meclisindeki sıfatlarından biridir.
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.), zâhiri nisbetle Silsile-i Zeheb’in Müceddid kolundan 32’inci halkasını teşkil eden Hocası ve Üstazı Salâhuddin İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) Hazretleri’ne bağlı olmakla beraber, Nakşîliğin hicrî ikinci bin yıllarındaki en büyük mümessili olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûk-i Serhendî Hazretlerine de ruhanî nisbetle bağlı idi.
Ruhânî nisbet demek, “Cismânî hayatla hâlen diri olmayan, yani bir çok seneler, hatta asırlar evvel vefât etmiş bulunan büyük bir Mürşid’in rûhâniyyetinin tasarrufu ile irşâd olunmak” demektir
Hocası ve Üstazı Salâhuddin İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) Hazretleri, Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretlerini seyr-ü sülük merhalelerinin sonuna (kendisinin götürebileceği makâma) kadar ulaştırdıktan sonra, tecelliyâtın büyüklüğünden dolayı;
“Oğlum! bizimki buraya kadar. Seni İmâm-ı Rabbânî Müceddidi-i elfi Sânî (k.s.) Hazretlerinin nisbet-i rûhâniyesine teslim ediyorum. Artık bundan sonra sen mânen İmâm-ı Rabbânî Hazretleri (k.s.) ile ilerlemeye devâm edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittibâ edeceğim” buyurmuşlardır.
Netice olarak; Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri, Tarîk-i Nakşibendiyye’nin “Silsile-i Zeheb” olarak anılan, her biri “Vâris-i Rasûl” olan yani Allah Rasûlü (s.a.v.)’in “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir” mübârek sözünde kemâliyle ve tamâmıyla tarifini bulan 33 zattan müteşekkil vârisler silsilesinin 33’üncü ve son halkası olarak taraf-ı İlâhî ce seçilip vazifelendirilmiş olan bir büyük Zâtdır.
Âhir zaman Nebîsinin (s.a.v.) son vârsi olarak, dünyânın şu son zamanlarında İlâhî feyzden nasîpleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle, küfr-ü dalâl çukurundan îmân ve ihlâs sahasına, zulumât’dan Nûr’a çekip çıkarmışlar, hâlen de çıkarmaktadırlar.
İnşâAllah, Yüce Mevlânın dilediği vakt-ü sâate kadar da nasibi olanları çıkarmaya devâm edeceklerdir. KaddesAllahü sirrahül e’az..

SÜLEYMAN EFENDİ (K.S.) HAZRETLERİNİN İRŞAD VAZİFESİ İLE ME’MUR OLDUĞU DEVİR’E KISA BİR BAKIŞ

Devir; Bin yıllık şerefli bir mâziye sâhip olan Türk Milleti’nin iç ve dış düşmanlarının ihânetine uğrayarak, koca imparatorluğun yıkıldığı, bununla da kalmayıp, Din âlimlerinin yok edilip, bu milleti Dîn’inden ve imanı’ndan mahrum etmek için çok büyük gayretlerin sarfedildiği, İslâm tarihinin belki en karanlık günleridir.
İşte böyle bir dönemde Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri Cenâb-ı Hakkın inâyetiyle bu milletin imdâdına yetişmiş, ALLAH demenin bile yasak olduğu bir devirde Kur’ân Kurslarını hizmete açarak Din âlimleri yetiştirmiştir.
Büyük Müceddid Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri, Yüce Allah’ın nusreti-yardımı- ile Dîn-i İslâm’ı tecdîd, – asr-ı saâdetteki aslına, sâfiyetine – uygun şekilde ihyâ için seçip gönderdiği, Vâris-i Rasûl, Kâmil ve Mükemmil Mürşid ve asırlarda nâdir zuhûr eden büyük bir irşâd kutbu, Ma’nevî tasarruf sâhibidir.
Zâhirî ve batınî şerîatı ihyâ vazifesi ile gönderilmiş olduğu için hayatının her safhasında Sünnet-i Rasûlüllah’ı düstur edinmiş, yaşadığı devrin zulmüne karşı Hazreti Kur’ân’la, ilim ve hılmi ıle karşı koymuş, bütün tehdit ve tehlikelere, kendilerine karşı yapılan çirkin tertip ve iftirâlara karşı yılmadan, büyük bir sabır, metânet ve fedâkarlıkla, Hak yolunda devâm etmiş, hülâsa bir devri omuzlarında taşımış, büyük bir mücâhid’dir.

SÜLEYMAN EFENDI (K.S.) HAZRETLERI’NIN İRTİHÂLİ VE YAŞANAN OLAYLAR

Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Etiketler: , , , | 1 Comment »

23 – İmam-ı Rabbani hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 23, 2015

İmam-ı Rabbani hazretleri`nin Turbesi - Serhend - Hindistan,Derviş Muhammed hazretleri - Silsile-i Saadat- Altun Silsilkadc4b1-muhammed-zahid-k-s-kabri-ozbekistan-semerkand-hisar-vahc59f-kc3b6yc3bcsilsile-i-saasarginrabbanihz copy

23 – İmam-ı Rabbani hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

İMAM-I RABBANİ AHMED-İ FARUK-İ SERHENDİ (K.S.)

İmam-ı Ahmed Rabbani hazretleri, Hindistan’da yetişen en büyük veli ve âlim. Ariflerin ışığı, velilerin önderi, İslam’ın bekçisi, müslümanların baş tacı, müceddid, müctehid ve İslam âlimlerinin gözbebeğidir. Silsile-i aliyyenin yirmi üçüncüsüdür.
1563 yılında Hindistan’ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu. İmam-ı Rabbani ismiyle tanınmıştır. İmam-ı Rabbani, Rabbani âlim demek olup, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksiz ve kâmil, olgun âlim demektir. Hicri ikinci bin yılının müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı Müceddid-i elf-i sani, ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, Sıla ismi verilmiştir. Hazret-i Ömer’in soyundan olduğu için, Faruki nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, Serhendi denilmiştir.
Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, imam-ı Rabbani Müceddid-i elf-i sani Şeyh Ahmed-i Faruki Serhendi’dir.

Babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarının büyük âlimleri, salih ve faziletli kimseleri idiler. Babası Abdülehad Efendi din ve fen ilimlerinde yetişmiş, tasavvufta da en son mertebeye ulaşmıştı.
İlk tahsiline, babasından ders alarak başladı. Babasından okuyup Arapçayı öğrendi. Küçük yaşta Kur’an-ı kerimi ezberledi. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını da zamanının meşhur âlimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada, çeşitli ilimlere ait küçük kitapları ezberledi. Babasından aldığı dersleri tamamlayınca, Siyalkut şehrine gidip orada, Mevlana Kemaleddin Keşmiri’den ilim öğrendi. Mevlana Kemaleddin meşhur âlim Abdülhakim-i Siyalkuti’nin de hocası olup, zamanının en yüksek âlimi idi. Bazı hadis kitaplarını da Şeyh Yakub-ı Keşmiri’den okudu.
Kadı Behlul-i Bedahşani’den; hadis, tefsir ve bazı usul ilimlerinde icazet, diploma aldı. On yedi yaşında iken tahsilini tamamlayıp, bütün ilimlerden icazet aldı. Tahsili sırasında, Kadiri ve Çeşti büyüklerinin kalblerindeki feyz ve lezzeti babasından aldı. Babası hayatta iken, talebelere ilim öğretmeye başladı.
Bu sırada; Risalet-üt-Tehliliyye, Redd-i Revafid, İsbat-ün-Nübüvve adlı eserlerini yazdı. Edebiyata çok meraklı olup, fesahatı ve belagatı, sürat-i intikali, zekasının şiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.

Bu kadar ilmi ve herkesin üstünde olgunluğu, tevazusu ile birlikte kalbi, Ahrariyye, Nakşibendiye büyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış kitapları okuyordu. Babasının vefatından bir sene sonra, hacca gitmek üzere Serhend’den yola çıktı. Bu yolculuğunda Delhi’ye varınca, orada tanıdıklarından ve Muhammed Bakibillah hazretlerinin talebelerinden olan Mevlana Hasan Keşmiri ile görüştü. Mevlana Hasan Keşmiri, onu hocasının huzuruna götürüp, tanıştırmak istedi ve; “Bugün Ahrariyye yolunda bu ülkede başka böyle büyük bir zat yoktur. Taliblerin onun bir nazarıyla bakışıyla kavuştukları manevi derecelere günlerce çekilen çileler ve çeşitli riyazetlerle nefsin istediklerini yapmamakla kavuşmak mümkün değildir” dedi.

İmam-ı Rabbani hazretleri, daha önce mübarek babasından da Ahrariyye yolunun ve bu yolda bulunanların üstünlüklerini ve kıymetini duymuştu. Bu yolun büyüklerinin kitaplarını okuyup onların güzel hallerini bildiği için; “Bu Hicaz yolunda, böyle büyük bir âlimden, bu büyükler yolunun zikir ve usullerini almaktan daha iyi ne olur?” diyerek Muhammed Bakibillah hazretlerinin huzuruna gitti. Huzuruna girince kalbinde bir nur parladı. Mıknatıs iğneyi çeker gibi çekildi. Kalbi şimdiye kadar hiç duymadığı, bilmediği şeylerle doldu. Hacdan sonra uğrayıp istifade etmeyi niyet etti ise de, kalbindeki sevgi ve arzu, kendisini bırakmadı. Ertesi gün huzuruna gelip, Ahrariyye feyzine kavuşmak şevkini arzusunu bildirdi ve hizmetinde kaldı. Edeple ve can kulağı ile sözlerine ve hallerine bağlandı. Üstadının da lütuf ve himmeti ile iki ay içinde kimsede görülmeyen hallere kavuştu.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Muhammed Bakibillah hazretlerini tanıdıktan sonra, edeple ve can kulağı ile bu hocasının sözlerine ve hallerine bağlandı. Birkaç ay sonra, hocası ona icazet verdi. Böylece tasavvuf ilminde ve hallerinde de yüksek dereceye kavuştuktan sonra, memleketi olan Serhend’e dönmesi emrolundu. Hocası, talebesinden çoğunun yetiştirilmesini de ona bırakıp, onları da arkasından Serhend’e gönderdi. Hocası onun için şöyle buyurdu: “Kalblere deva, ruhlara şifa olan bu tohumu, Semerkand ve Buhara’dan getirip Hindistan’ın bereketli toprağına ektim. Taliblerin yetişip kemale gelmesi için uğraştım. O, her dereceyi aşıp, üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi aradan çekip, talebeyi ona bıraktım.”

İmam-ı Rabbani hazretleri, memleketine gelince ilim ve edep öğretmeye isteklileri yetiştirmeye ve yükseltmeye başladı. Şöhreti her yere yayılıp, her taraftan aşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Talebelerine Beydavi Tefsiri, Sahih-i Buhari, Mişkat-i Mesabih, Avarif-ül-Me’arif, Üsul-i Pezdevi, Hidaye ve Şerh-i Mevakıf gibi bazı din kitaplarını ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder, buna çok önem verirdi. Herkesin kalbini ilim ve nur ile dolduruyor, Muhammed aleyhisselamın dinini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının padişahlarını, vali, kumandan, âlim ve hakimlerini, çok tesirli mektupları ile, dine, sünnet-i seniyyeye teşvik ediyor, çok âlim ve veli yetiştiriyordu.
İmam-ı Rabbani hazretleri bir müddet Serhend’de talebe yetiştirmekle meşgul olup, insanlara doğru yolu anlattıktan sonra, hocasını ziyaret için Delhi’ye gitti. Bir müddet hizmetinde kaldı ve hocası ile çok hoş sohbetleri oldu. Hallerini bulunduklarından daha yukarıya götürdüler. Bütün bu lütufları ile çok yüksek hallere, faziletlere kavuşmasına rağmen, hocasına yapılması mümkün olmayan bir edeple davranıyordu. Muhammed Haşim-i Keşmi şöyle anlatmıştır: “Hace Hüsameddin Ahmed’den işittim. Hocam imam-ı Rabbani’yi methedip övdükten sonra; “Mertebesi yüksek, fazileti çok olmakla beraber, edebe riayette, hocamız Muhammed Bakibillah hazretlerinin talebelerinden hiçbiri, İmam-ı Rabbani gibi değildi. Bunun için bereketler herkesten önce ona nasip oldu” buyurdu.

İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle buyurmuştur.
“Biz dört kişi, hocamız Muhammed Bakibillah hazretlerine hizmette diğerlerinden ilerdeydik. Hepimizin ayrı bir bağlılığı, ayrı bir düşüncesi vardı. Bu fakir yakînen biliyorum ki, böyle bir sohbet ve cemiyyet, terbiye ve irşad kaynağı, Peygamber efendimizin zamanından sonra dünyada çok az görülmüştür. Gerçi insanların en hayırlısı olan Resulullah efendimiz zamanında bulunamadık, sohbetine kavuşamadık ama, Muhammed Bakibillah hazretlerinin saadetli sohbetinden de mahrum kalmadık. Bunun için bu büyük nimetin şükrünü yerine getirmek lazımdır. Onun huzurunda herkes kendi bağlılığına, muhabbetine göre bir şeylere kavuştu.”
İmam-ı Rabbani hazretleri, hocası Muhammed Bakibillah hazretlerinin ikinci defa huzuruna gidip bir müddet kaldıktan sonra, tekrar memleketine döndü. Bir müddet daha taliblere, isteklilere feyz vermekle meşgul oldu. Bu sırada pek yüksek derecelere kavuştu. Bu hallerini hocasına mektuplar yazarak bildirdi. Bundan sonra üçüncü defa hocasını ziyarete gitti. Bu ziyaretinden sonra Delhi’den Serhend’e dönüp birkaç gün kaldı ve Lahor’a gitti. Lahor şehrinde herkes, imam-ı Rabbani hazretlerinin teşrifini büyük bir ganimet bildi. Talebelerinin en meşhurlarından olan; Mevlana Muhammed Tahir, Hace Muhammed, Mevlana Esgar Ahmed ve Mevlana Ravh Hüseyin gibi zatlar bu sırada talebesi olup, sohbetinde pişip yüksek derecelere kavuştular. İmam-ı Rabbani hazretleri Lahor’da bulunduğu sırada, oranın meşhur âlimleri kendisine çok hürmet ve edep gösterdiler. Nice bilinmeyen ve çözülmesi zor meseleleri ondan sorup doyurucu cevaplar aldılar.
İmam-ı Rabbani hazretlerinin Lahor’daki sohbetleri devam ederken, hocası Muhammed Bakibillah hazretlerinin vefat haberi geldi. Kalblerdeki huzur ve ferahlığın yerini, elem ve keder aldı. Bu haber üzerine, hemen Delhi’ye gidip mübarek kabrini ziyaret etti. Oğullarına ve talebelerinin büyüklerine taziyede bulundu. Muhammed Bakibillah hazretlerinin talebeleri, üzüntülerini ve kalblerindeki elemi, onun terbiyelerinin ve sohbetlerinin bereketleriyle gidermek için, huzurlarına gelip, Muhammed Bakibillah hazretlerine gösterdikleri gibi, imam-ı Rabbani hazretlerine de; muhabbet, hürmet ve teslimiyet gösterdiler. Küçük büyük hepsi onu kabul edip bağlandılar.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Serhend’e döndükten sonra, Kadiri tarikatının büyüklerinden olan Şah Kemal Kadiri’nin ruhaniyetinden de icazet almakla şereflendi. Bu icazeti şöyle olmuştur: Bir sabah İmam-ı Rabbani hazretleri talebeleri ile murakabe halinde iken, Şah Kemal’in torunu ve onun bütün kemalatının vekili olan Şah İskender, Kehtel’den gelip, Şah Kemal’in bereketli hırkasını İmam-ı Rabbani hazretlerinin mübarek omzuna koydu. İmam-ı Rabbani gözlerini açınca, Şah İskender’i gördü. Tam bir tevazu ile boyunlarına sarıldı. Şah şöyle dedi: “Birkaç zamandır, hal ve rüyamda dedem Şah Kemal’i görüyorum. Bana, hırkasını size vermemi emrediyordu. Fakat, onların bu bereketli hırkasını evden çıkarıp, bir başkasına vermek bana çok ağır geliyordu. Ama tekrar tekrar emredince, emirlerine uymak lazım oldu.” İmam-ı Rabbani, o hırkayı giyip hususi odasına gitti. Bir müddet sonra odasından çıkınca, en yakın sırdaşlarına, mahremlerine şöyle söyledi: “Hazret-i Şah Kemal’in hırkasını giydikten sonra, şaşılacak çok garip hal zahir oldu. Şöyle ki, hırkayı giydiğim zaman, insanların ve cinlerin seyyidi Abdülkadir-i Geylani’yi, hazret-i Şah Kemal’e kadar devam eden bütün halifeleriyle yanımda gördüm. Hazret-i Gavs-i Rabbani Abdülkadir-i Geylani kalbimi kendi tasarruflarına aldı ve hususi nisbetlerinin ve yollarının nurları ve esrarı beni kapladı. Bense, o hallerin ve nurların denizine gömülüp o denizin dalgıcı oldum. Bir müddet bu halde kaldım. O hallerin beni kapladığı zamanda kalbime; “Beni Ahrariyye büyükleri terbiye ettiler ve işimin esası bu büyüklerin yolunda olmaktır, şimdi başka oluyor” diye geldi. Böyle düşünürken, Ahrariyye yolunun büyüklerinin, hace-i cihan Hace Abdülhalık-ı Goncdüvani’den hocam Hace Bakibillah’a kadar bütün halifelerinin geldiğini gördüm. Benim işim ve icraatım hakkında konuşmaya başladılar. Ahrariyye büyükleri; “Bunu biz terbiye ettik. Bizim terbiyemizle zevke, hale ve kemale erişti” dediler. Kadiri büyükleri (Rahimehümüllah) da; “Daha çocukluğunda bizim ona teveccühümüz vardır. Bizim nimet soframızdan tad almıştır. Şimdi de bizim hırkamızı giymektedir” dediler.
Onlar böyle konuşurken Kübreviyye, Çeştiyye yollarından da birer cemaat geldi. Böylece anlaşmaya vardılar, bundan sonra bu iki şerefli nisbetten de kalbimde, büyük pay, tam bir şevk buldum.” İmam-ı Rabbani hazretleri tasavvufta, bu yolların hepsinde talebe yetiştirip feyz verdi.

İmam-ı Rabbani hazretleri, benzeri az yetişen, müstesna bir İslam âlimi ve büyük bir mürşid-i kâmildir. Peygamber efendimizin vefatından bin sene sonra da İslam düşmanları dine, imana insafsızca saldırmışlardı. Allahü teâlâ kullarına acıyarak, imam-ı Rabbani gibi bir müceddid yarattı. Ona derin ilimler ihsan eyledi. Onun vasıtasıyla din düşmanlarının korkunç saldırısını durdurdu. Hakkı bâtıldan ayırıp, çok kalblerden bâtılı kaldırdı. Bu yüce İmamın mektup ve kitapları, insanları gafletten uyandırdı. Dünyaya ışık saldı. Yani Allahü teâlâ onu, Peygamber efendimizden bin sene sonra, din-i İslamı yenilemek ve kuvvetlendirmek için göndermişti.
İmam-ı Rabbani hazretlerinin dine yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri, sağlam, ikna edici delillerle sapık fikirlerinin çürütüldüklerini, Ehl-i sünnet itikadının ve doğru din bilgilerinin yayıldığını, bid’atlerin kalktığını gören bazı sapık kimseler, ona cephe aldılar haset ve iftira etmeye başladılar.
Bunun için bazı kimselerin cefa oklarına, eziyet ve iftiralarına hedef oldu. Nice âlimlerin, fadılların, kâmillerin kendi yollarından ayrılıp, rehberlerini bırakıp, etrafına ve hizmetine koşuşmaları ise, hasetlerini daha da artırdı. İmamı tehlikeye düşürmek için, hilelere başladılar. Mesela, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid-i Bistami gibi büyük meşayihi aşağı görüyor diyerek, cahil tabakayı aldattılar. Yüksek meşayihin bildirdiği vahdet-i vücudu inkâr ediyor, diyerek, görüşü kısa kimseleri İmam’dan soğutmaya başladılar. Onu sevenlere de; “Meşayih-i izamı inkâr ediyor, Allahü teâlânın marifetine vasıtasız olarak kavuştum diyor” dediler. Çeşit çeşit iftiralarda bulundular.
O zamanın sultanı Selim Cihangir Hanın devlet adamları, hatta büyük veziri, baş müftüsü ve etrafındakiler Ehli sünnet düşmanı idiler. Halbuki imam-ı Rabbani hazretlerinin birçok mektupları ve bilhassa ayrıca yazdığı Redd-i Revafıd Risalesi, Eshab-ı kiram düşmanlarını red etmekte, böylelerinin cahil, ahmak ve alçak olduklarını anlatmaktaydı. İmam-ı Rabbani bu risalesini Buhara’da bulunan en büyük Özbek hanı Abdullah Hana yollamıştı. “Bunu İran’da, Şah Abbas-ı Safevi’ye gösterin! Kabul ederse ne iyi, etmezse onunla harb caiz olur” demişti. Kabul etmedi. Harb oldu. Abdullah Han, Herat’ı ve Horasan’daki şehirleri aldı. Buralarını daha evvel Safeviler almıştı. İşte bundan sonra, Hindistan’daki bozuk fırkalar, Eshab-ı kiram düşmanları elele verdiler. Sultana gidip imam-ı Rabbani hazretleri hakkında çeşitli iftiralarda bulunarak şikayet ettiler. Sultan, oğlu Şah Cihanı gönderip, imam-ı Rabbani hazretlerini, evlatlarını ve yetiştirdiği talebelerini çağırıp, hepsini öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Şah Cihan, bir müftü ile yanına gitti. Sultana secde caiz olduğunu gösteren bir fetvayı da götürdü. İmam-ı Rabbani’nin üstünlüğünü biliyordu. “Babama secde edersen seni kurtarabilirim” deyince, imam-ı Rabbani hazretleri bu fetvanın zaruret zamanında izin olduğunu, azimet ve din bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledi ve secde etmeyi kabul etmedi.
Çocuklarını ve talebelerini bırakıp sultana yalnız gitti. Kendisine yapılan iftiralara karşı sultana güzel ve doyurucu cevaplar verdi. Sultan yüksek hakikatleri anlayabilecek birisi olmadığı halde, neşelendi ve serbest bırakıp özür diledi. Hatta, sultana kendisine yapılan iftiraların asılsız olduğunu açık delillerle anlatırken, orada bulunan ateşe tapıcı Hinduların büyük bir kumandanı, imam-ı Rabbani hazretlerinin dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek müslüman oldu.
Sultanın ikna olduğunu gören iftiracı sapıklar; “Bunun adamları çoktur. Sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. Bunu serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir” diyerek, uzun konuşmalardan sonra sultanı aldattılar. Sultan, imam-ı Rabbani hazretlerinin, memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olan Guwalyar Kalesi’ne hapsedilmesini emretti ve hapsedildi. Bu hadiseye çok üzülen talebeleri sultana isyan etmek istediler. Bunu yapabilecek güçte idiler. Fakat imam-ı Rabbani hazretleri onları rüyalarında ve uyanık iken bundan men etti. Sultana hayır dua etmelerini emredip; “Sultanı incitmek bütün insanlara zarar verir” buyurdu. Kendisi de sultana hep hayır dua ediyordu. Sultanın veziri, koyu bir muhalif olduğundan, zindanda, imam-ı Rabbani hazretlerinin başına kardeşini tayin etmiş ve çok şiddetli davranmasını emretmişti. Bu görevli ise ondan çeşitli kerametler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hatta neşe görerek tevbe etti. Bozuk itikadını terk edip Ehl-i sünneti seçti ve halis talebelerinden oldu. Kalede hapis bulunan binlerce kâfir, onun bereketi ve sohbetleri ile müslüman olmakla şereflendi. Birçok günahkâr tevbe etti. Hatta bazıları yüksek âlim oldu.

İmam-ı Rabbani hazretleri hapiste üç sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişman oldu. Hapisten çıkarıp ikram ve ihsan eyledi. Hatta halis talebesinden ve sadık dostlarından oldu. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonra serbest bırakıp, hürmetle vatanına gönderdi. Hapisteki bu sıkıntılardan ve uğradığı dertlerden sonra, evvelce bulundukları hallerin ve makamların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak memleketine döndü. İmam-ı Rabbani hazretleri önceleri; “Yetiştiğim derecelerin üstünde, daha çok makamlar vardır. Onlara yükselmek celal sıfatı ile, sert terbiye edilmekle olabilir. Şimdiye kadar cemal sıfatı ile okşanarak terbiye edildim” buyurmuştu. Talebesinden bir kısmına; “Elli ile altmış arasında üzerime dertler, belalar yağacak” buyurmuştu. Buyurduğu gibi oldu. O makamlara da yükselmek nasip oldu.
Müslümanların zayıf düştüğü, küfrün, sapıklığın, zulmetin, felsefecilerin ve sapık kimselerin her tarafı kapladığı bir zamanda, binlerce kâfir, çok sayıda fasık ve facir onun güzel hallerini görüp, sohbetini işitip tevbe ederek salih müslüman oldu. Uzaktan yakından pek çok kimse, rüyada ve uyanık iken onu görerek yanına koşmuş, huzuruna geldiklerinde gördüklerini aynen bulmuşlardır. Âlim, salih, genç, ihtiyar binlerce kimse onu görüp, sohbetinde bulununca, feyz alarak kalbleri zikreder olmuştur. Huzurundaki pek çok talebeyi hallere, yüksek derecelere kavuşturmuştur. Her an kerametleri görülür feyz ve bereket yayardı. Kerametlerinin altı binden fazla olduğu bildirilmiştir.
Zamanının âlimleri, imam-ı Rabbani hazretlerine Sıla ismi ile hitap ettiler. Sıla, birleştirici demektir. Çünkü, o, tasavvufun İslamiyet’ten ayrı bir şey olmadığını İslamiyet’e uygun bir şey olduğunu ispat ederek, ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu vasl etmiş, birleştirmiştir. Bir hadis-i şerifte; “Ümmetimden Sıla isminde biri gelir. Onun şefaati ile çok kimseler Cennete girer” buyurularak onun geleceği haber verilmiştir. Bu hadis-i şerif, imam-ı Süyuti’nin Cem’ül-Cevami kitabında vardır. İmam-ı Rabbani hazretleri bir mektubunda; “Beni iki derya arasında “Sıla” yapan Allahü teâlâya hamd olsun” diye dua etmiştir. Eshabı, talebeleri ve sevenleri arasında “Sıla” ismiyle meşhur olmuştur. Hadis-i şerifte müjdelenen “Sıla” ismini ondan evvel hiç kimse almamıştır.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Müceddid-i elf-i sanidir. Yani hicri ikinci binin müceddididir. Eski ümmetler zamanında, her bin senede yeni din getiren bir resul gönderilirdi, yeni din öncekini değiştirip, bazı hükümleri kaldırırdı. Her yüz senede de bir Nebi gelir, din sahibi peygamberin dinini değiştirmez, kuvvetlendirirdi. Hadis-i şerifte, bu ümmete ise, her yüz yıl başında İslam dinini kuvvetlendiren bir âlim geleceği haber verilmektedir. Peygamber efendimizden sonra peygamber gelmeyeceğine göre, kendisinden bin sene sonra, İslam dinini her bakımdan ihya edecek, dine sokulan bid’atleri temizleyip, asr-ı seadetteki temiz haline getirecek, zahiri ve batıni ilimlerde tam vâris, âlim ve arif bir zatın olması lazımdı. Hadis-i şerifler bunu bildirmektedir. Bu mühim hizmeti imam-ı Rabbani hazretleri yapmıştır.
Bütün İslam âlimleri, bu zatın imam-ı Rabbani hazretleri olduğunda ittifak etmişlerdir. Peygamberimizden tam bin sene sonra ilim ve irşad kürsüsüne mutlak olarak oturup, cihanı Resulullahın nurları ile aydınlattı. Bid’atleri temizleyip İslam dinini ihya etti. Onun zamanında Hindistan’da ve hatta bütün İslam âleminde baş gösteren sapık fikirler, bozuk inanışlar yayılmaya başlayıp, büyük fitneler çıkmıştı. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücudu anlatan sözler, müslümanlar arasında çeşit çeşit şekillere sokuldu. Bu yüksek ve kıymetli bilgi anlaşılamadı. Birçok cahil, büyüklerin sözlerinin manalarını anlamayarak zamanla dinden çıktı. İslamiyet’e karşı olanlar da bunu fırsat bilip, müslümanları doğru yoldan ayırmak için çalıştılar. Böylece tasavvuf bilgileri ile İslamiyet’in hükümleri arasında ayrılık ve çatışma varmış gibi, ikisi birbirinden ayrıymış gibi gösterilerek, müslümanlar çeşitli isimler altında birbirlerinden ayrılmaya ve birbirlerine düşman edilmeye çalışıldı. İmam-ı Rabbani hazretleri başta vahdet-i vücud bilgileri olmak üzere, yanlış anlaşılan daha birçok meseleyi gayet açık bir şekilde izah ederek, insanların zihinlerini ve kalblerini, yanlış ve bozuk inanışlardan, bid’atlerden temizledi. Hakkı bâtıldan ayırıp, Peygamberimizin hak ve doğru yol olduğunu haber verdiği Ehli sünnet itikadını her yere yaydı. Genç-ihtiyar herkes ve birçok âlim onun etrafında toplandı. Kendisine ilk defa (Müceddid-i elf-i sani) ismini veren, zamanının en büyük âlimlerinden Abdülhakim-i Siyalkuti’dir. O zamanın diğer büyük âlimleri de onu methedip övmüşlerdir.

Hace Muhammed Bakibillahın talebesinin en büyüklerinden ve en yüksek âlimlerden olan Seyyid Mir Muhammed Numan diyor ki: “İmam-ı Rabbani’ye tâbi olmayı hocam bana söyleyince, buna lüzum olmadığını anlatmak için; “Kalbimin aynası ancak sizin parlak kalbinizin nuruna karşı duruyor” dedim. Hocam sert bir sesle; “Sen, Ahmedi ne sanıyorsun? Onun, güneş olan nuru, bizler gibi binlerce yıldızı örtmektedir” buyurdu.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin talebelerinin meşhurlarından olan Muhammed Haşim-i Keşmi şöyle anlatmıştır: “Bir gün Hazret-i İmamın huzurunda oturuyordum. Onlar marifetleri yazıyordu. Aniden bevl sıkıştırması sebebiyle kalkıp helaya gitti. Fakat hemen süratle dışarı çıktı. Böyle süratle helaya girip, hemen aceleyle dışarı çıkmalarına hayret ettim. “Bunun sebebi nedir?” dedim. Heladan çıkar çıkmaz su ibriğini istedi ve sol elinin baş parmağının tırnağını yıkadı ve ovaladı. Sonra tekrar helaya girdi. Bir müddet sonra çıkınca buyurdu ki: “Bevl sıkıştırdı, acele ile helaya girdim ve oturdum. Gözüm tırnağımın üzerine gitti. Üzerinde siyah bir nokta vardı. Kalem yazıyor mu diye kontrol etmek için bunu yapmıştım. Halbuki, o nokta Kur’an-ı kerimin harflerini yazarken kullanılırdı. Orada oturmayı doğru görmedim ve edep dışı buldum. Bevl sıkıştırmasından dolayı sıkıntı çektimse de, bu sıkıntı bir edebi terk etmenin vereceği sıkıntının yanında çok az geldi. Dışarı çıktım. O siyah noktayı yıkadım ve tekrar içeri girdim.”
Bir gün, hafızlardan biri, kendi minderlerinden aşağı bir minder koyup üzerine oturarak, Kur’an-ı kerim okumaya başladı. İmam-ı Rabbani hazretleri bu durumun farkına varıp, hemen üzerinde oturduğu yüksek minderi bir kenara çekip yere oturdu. Hiçbir zaman Kur’an-ı kerim okumakta olan hafızdan yüksekte oturmazdı.”

İmam-ı Rabbani hazretlerinin fıkıh meselelerinde ilmi çoktu ve her meseleye anında cevap verebilecek bir derecedeydi. Usul-i fıkıhta da tam bir maharet sahibiydi. Fakat ihtiyatının çokluğundan, çoğu zaman kıymetli fıkıh kitaplarına başvururdu. Seferde ve hazarda bazı kıymetli fıkıh kitaplarını yanında bulundururdu. Onların bütün gayreti, müftabih yani fıkıh âlimlerinin üzerinde ittifak ettikleri fetvalara, daima uymaktı. Bazı fıkıh âlimlerinin caiz dediği, bazılarının mekruh dediği bir işte, o kerahet tarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. “Bir meselenin yapılmasında ve yapılmamasında, helal ve haram olmasında ihtilaf olursa, yapılmaması ve haram tarafını tercih etmeyi mümkün olduğu kadar elden kaçırmamalıdır” buyururdu.

Muhammed Haşim-i Keşmi şöyle anlatmıştır:
“Seyyidlerden bir genç, medresede talebe idi. Onunla arkadaşlık ederdik. Bir gün ağlayarak yanıma geldi ve başından geçen bir hadiseyi anlattı. İmam-ı Rabbani hazretlerinin büyük bir kerametini görmüştü. Dedi ki: “Hazret-i Ali’ye karşı savaşanları, hele Hazret-i Muaviye’yi sevmezdim. Bir gece senin üstadın İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ını okuyordum. Okuduğum yerde; “İmam-ı Enes bin Malik buyurdu ki: “Hazret-i Muaviye’yi, sevmemek onu kötülemek, Hazret-i Ebu Bekri ve Hazret-i Ömeri sevmemek bunları kötülemek gibidir. Ona sövene, bunlara sövene verilen cezayı vermek lazımdır” yazılı idi. Bunu okuyunca, canım sıkıldı ve yerinde olmayan bir yazıyı buraya yazmış dedim. Mektubat’ı yere attım. Yatağıma uzandım. Uyudum.
Rüyamda, senin o büyük üstadın öfkeli ve kızgın bir halde yanıma geldi. İki mübarek elleri ile kulaklarımı çekti ve; “Ey cahil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyorsun ve kitabımızı fırlatıp, yere atıyorsun. Benim yazımı okuyunca şaşaladın ve inanmadın. Ama gel, seni bir zata götüreyim de gör! Resulullah efendimizin eshabını sevmediğin için, aldandığını ondan işit” buyurdu. Beni çekerek, bir bahçeye götürdü ve kapısında bırakıp kendisi yalnızca ilerledi. Uzakta görünen büyük bir odaya doğru yürüdü. Orada nur yüzlü, büyük bir zat oturuyordu. Çekinerek ve saygı ile o zata selam verdi. Önünde diz çöküp oturdu. Ona bir şeyler söylüyor, beni gösteriyordu. Uzaktan bana bakışlarından benden bahsettiği anlaşılıyordu.
Biraz sonra senin o yüksek üstadın imam-ı Rabbani, kalktı. Beni çağırdı. “Bu oturan zat, Hazret-i Ali’dir. İyi dinle! Bak ne buyuruyor” dedi. Yanlarına gidip, selam verdim. “Sakın, sakın! Resulullah efendimizin eshabına karşı, kalbinde bir dargınlık bulundurma! O büyüklerden hiçbirini, asla kötüleme. Aramızda muharebe şeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyetlerle yapıldığını, biz ve o kardeşlerimiz biliriz!” dedi. Senin yüksek hocanın adını söyleyerek; “Bu zatın yazılarına da sakın karşı gelme!” buyurdu. Bu nasihati dinledikten sonra, kalbimi yokladım. Bu husustaki tereddüdün ve soğukluğun, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu hâlimi hemen anladı. Öfkelendi. Senin yüksek hocana bakarak; “Bunun gönlü daha temizlenmedi. İyi bir tokat vur!” dedi. Şeyh hazretleri, kuvvetli bir tokat vurdu. Tokadı yiyince, kendi kendime; “Bunu sevdiğim için onlara düşmanlık etmiştim. Halbuki kendisi onlara düşmanlığımdan bu kadar çok incinmektedir. Bu halden vazgeçmeliyim!” dedim. Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim o kinden temizlenmiştir. O rüyanın, o sözlerin tadı, beni başka hale soktu. Kalbimde Allah’tan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmadı. Senin yüksek hocan imam-ı Rabbani’ye ve onun yazdıklarındaki marifete inancım iyice arttı.”
İmam-ı Rabbani hazretleri 1615 senesinde, elli üç yaşlarında iken, talebelerinden çok sevdiklerine; “Benim ömrüm ve hayatım hakkındaki kaza-yı mübremin altmış üç sene olduğunu ilham ile bana bildirdiler” buyurdu. Ve buna çok sevindi. Çünkü Peygamber efendimize tâbi olmasının çokluğu, yaş bakımından da uymakla belli oluyordu. Aynı zamanda bu hususta Hazret-i Ebu Bekir’e, Hazret-i Ömer’e ve Hazret-i Ali’ye de uymuş oluyordu.
1623 senesinde Ecmir’de iken; “Vefat etmemin yakın olduğuna dair işaretler, alametler görülmeye başladı” buyurdu. Serhend’de bulunan kıymetli oğullarına mektup yazıp; “Ömrümüzün sona ermesi yakındır” buyurdu. Babalarının hasreti ve ayrılığı ile yanan, evliyanın gözlerinin nuru kıymetli oğulları, bu mektubu alınca, babalarının bulunduğu yere hareket ettiler. Huzuruna kavuşunca, bir gün, bu yüksek oğullarını hususi odaya çağırdı. Buyurdu ki: “Kıymetli oğullarım, bu dünyaya hiçbir şekilde nazarım ve bağlılığım kalmadı. Öbür dünyaya gitmek icap ediyor, gitme ve yolculuk alametleri görünmeye başladı.”

İmam-ı Rabbani hazretleri Ecmir seferinden Serhend’e dönünce, artık evinde inzivaya çekildi. Bir müddet, beş vakit namaz ve Cuma namazı hariç, evden dışarı çıkmadı. Nur ve esrar menbaı olan hususi odasına; Muhammed Haşim-i Keşmi’den, yüksek oğullarından, talebelerinden ve hizmetçilerinden iki üç kişi hariç, başkalarının girmesi çok nadir oluyordu. Halveti seçtiği günlerden bir gün, soğuk bir nefes çekip; “Şeyh-ül-islam’ın (Ebu Ali Dekkak’ın) meşrebi çok yükselince, meclisinde insan kalmadı” sözünü söyledi. Burada olduğu gibi, ömrünün sonuna doğru, imam-ı Rabbani hazretlerinin meşrebi de o kadar yüksek oldu ki, talebelerinin en yüksekleri bile onun yanında mektebe yeni başlayan küçük çocuklar gibi kalıyorlardı.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır:
“İmam-ı Rabbani hazretlerinin ömrünün son günlerinde, hasta olduğu sırada huzuruna çıkıp, birkaç günlüğüne memleketime gidip gelmek için izin istedim. “Birkaç gün dur!” buyurdu. Sonra tekrar arzedip; “Hemen gidip, döneceğim” dedim. “Birkaç gün sabret!” buyurdu. Fakat; “Gidip en kısa zamanda huzurunuza döneceğim” deyince, izin verdi ve: “Sen nerede, biz nerede, ilkbahar nerede?” mısraını okudu. Bu sözünden birkaç gün sonra vefat etti.
Bu arada çok sadaka verdi ve büyük hayırlar yaptı. Esrar mahremlerinden, yakınlarından biri, bu sadaka ve hayratlarının çokluğunu görünce; “Bütün bu hayratlar, belaların giderilmesi için midir?” diye sordu. Buyurdu ki: “Hayır, belki de kavuşmak şevki ile bunları yapıyorum. Ve şu beyti okuyup gözlerinden sevinç gözyaşları döküldü:
“Vuslat günüdür sırdaşım âleme kucak açayım,
Bu devletin, bu nimetin sevinçlerini saçayım.”
Muharrem ayının on ikinci günü buyurdu ki: “Bana bu dünyadan öbür dünyaya gitmeme kırk veya elli gün kaldığını bildirdiler. Mezarımı da gösterdiler.” Bu sözleri dinleyenler üzüldüler ve şaşa kaldılar. Ciğerlerindeki yara yeniden tazelendi. O günlerde, oğlu Muhammed Said bir gün, imam-ı Rabbani hazretlerini ağlarken gördü. Sebebini sordu. Cevabında; “Allahü teâlâya kavuşmanın sevinci ile ağlıyorum” buyurdu. Yine oğlu; “Allahü teâlâ, bu işi, bu dünyada çok sevdiklerinin isteğine bırakır. Madem ki, siz bu kadar çok istiyorsunuz, elbette gidersiniz” diye arz etti. Bu sözü söyleyen oğullarında bir değişme gördü ve buyurdu ki: “Muhammed Said! Allahü teâlânın gayretine dokunuyorsun.” Oğlu; “Kendi hâlime üzülüyorum” dedi ve gayet samimi bir beyanla, dert ve elem dolu kalbini dışarı vururcasına; “Ey gönlümün süruru babacığım! Bize yaptığınız bu şefkatsizlik ve acımasızlık nedendir?” diye arz etti. Bunun üzerine; “Allahü teâlâ sizden sevgilidir. Ayrıca bizim size şefkat ve yardımlarımız, vefat ettikten sonra, bu dünyadakinden daha çok olacaktır. Çünkü bu dünyada, insanlık icabı bazen ister istemez yardım ve teveccüh tam olmuyor. Halbuki öldükten sonra, beşeri sıfatlardan tamamen ayrılma vardır” buyurdu. Bunu söylediği günden itibaren, o günleri saymaya başladılar. Şöyle ki, Safer ayının yirmi ikinci gecesi kalbleri hasta eshabına; “Bugün söylediğim günlerin kırkıncı günü geçmiş oluyor. Bakalım bu yedi-sekiz günde ne zuhur eder” buyurdu. Yine oğullarına buyurdu ki: “Şu arada hasıl olan birkaç günlük sıhhatte, Allahü teâlâ, Habibine tâbi olan bir insanda bulunabilecek bütün kemalatı bana ihsan eyledi.” Oğullarının bu sözlerden kalbleri parçalandı. Çünkü, bu sözlerde Hazret-i Ebu Bekri Sıddıkın; “Bu gün dininizi tamam eyledim” âyet-i kerimesi gelince kalblerine gelen, yani Peygamber efendimiz vefat edecektir, ilhamından bir işaret bulunduğunu anladılar.

Safer ayının yirmi üçü Perşembe günü, dervişlere, kendi mübarek elleriyle elbiselerini taksim etti. Kendi üzerinde pamuklu, sıcak tutan bir elbise bulunmadığı için, havanın soğukluğu tesir edip, tekrar sıtma hastalığına tutuldu ve tekrar yatağa düştü. Peygamber efendimiz hastalıktan kurtulup, az bir zaman sonra tekrar hasta olmuşlar ve vefat eylemişlerdi. İmam-ı Rabbani hazretleri, bu hususta da ittiba’ı (uymayı) kaçırmadı. Bu hastalıktan evvel hizmetçilerinden birine; “Mangal için şu kadar liralık kömür al!” buyurdu. Biraz sonra tekrar yanına çağırarak; “Söylediğimin yarısı tutarında kömür al, çünkü bir ses kalbime, o kömürleri yakacak kadar zaman kalmadı diyor” buyurdu. Kömürün bir kısmını kendisi için ayırtıp, diğerini çocuklarına gönderdi. Kendisine ayrılmış olan miktar, vefat ettiği gün tamamen bitmişti. Bu hastalık zamanında, yüksek ilimleri, çok fazla olarak kendi yüksek oğullarına anlattı. Bir gün ince hakikatleri beyanda o kadar uğraşıyor ve bunun için o kadar konuşuyordu ki, kıymetli oğulları Hace Muhammed Said; “Hazretinizin hastalığı bu kadar konuşmanıza elverişli değildir, bu marifetlerin beyanını bir başka zamana bıraksanız nasıl olur babacığım?” diye arz etti. Bunun üzerine: “Ey oğlum! Daha zaman ve fırsat var mı? Biliyorum ki, bir başka vakit, bu kadarını söylemeye de kuvvet ve kudret bulamıyacağım” buyurdular.

Bu günlerde hastalığı şiddetli olmasına rağmen cemaatle namaz kılmayı terk etmedi. Ancak son dört-beş gün, yalnız başına namaz kıldı. Duaları, tesbihleri, salevatları, zikri ve murakabeyi, hiçbir eksiklik olmadan yapıyordu. Dinimizin ve hocalarının yollarının inceliklerinden hiçbirini terk etmiyordu. Bir gece, gecenin üçüncü yarısında kalkıp abdest aldı. Teheccüd namazını ayakta kıldı ve; “Bu bizim son teheccüdümüzdür” buyurdu.
Vefatından biraz önce, kendinden geçme hali görüldü. Büyük oğlu, bu kendinden geçme halinin çokluğu, hastalığın şiddetinden mi, yoksa istiğrak (nurlara gömülme) sebebi ile midir, diye arz etti. Cevabında; “İstiğrak sebebi iledir. Çünkü, bazı çok yüksek haller görünüyor. Bunun için onlara teveccüh ediyorum, tâ ki hepsini oldukları gibi görebileyim ve bunlarla her şeyim tamam ve kâmil olsun” buyurdu. Bu derin sırlardan kısaca yüksek oğullarının kulaklarına fısıldadı. Bu kendinden geçme halinden kurtulunca, ciğeri yaralı, kalbi yanık talebelerine elveda sözünü hatırlatan, vasiyetlerini söylemeye başladı. Bu vasiyetlerin çoğu; mutabeata, Peygamberimize tâbi olmaya teşvik, sünnete yapışma, bid’atten kaçınma, zikir ve murakabeye devam etme hakkında idi.
Buyurdu ki: “Sünnete çok sıkı sarılmak lazımdır.” Bu sözleriyle de Peygamber efendimize uymak istemişlerdi. Çünkü, Peygamber efendimiz vefat edecekleri zaman böyle nasihat eylemişlerdi. Abbad bin Sariye’den, Tirmizi ve Ebu Davud şöyle rivayet eder: “Resulullah efendimiz bize vaaz ediyordu. Bu vaazdan kalbler ürperiyor. Gözler yaşarıyordu. Dedik ki: “Ya Resulallah! Bu sözleriniz veda vaazına benziyor, bize vasiyet ediniz.” Resulullah aleyhisselam buyurdular ki: “Size vasiyetim olsun: Allah’tan korkunuz, bir köle bile emr-i ilahiyi bildirse dinleyiniz ve yapınız. Yaşayanlarınız çok şeyler görecek. O zaman benim ve Hulefa-i raşidinin sünnetine gayet sıkı sarılınız, onu elden kaçırmayınız. Dinde bid’atten çok sakınınız. Çünkü bütün bid’atler dalalettir, sapıklıktır.”
İmam-ı Rabbani hazretleri vasiyetine devamla şöyle buyurdu: “Dinimizin sahibi Resulullah efendimiz, nasihatlerin en incelerini bile; “Din nasihattır” hadis-i şerifi gereğince ihmal etmediler. Dinimizin kıymetli kitaplarından, tam tâbi olmak yolunu öğreniniz ve bununla amel ediniz.
Vefat ettiği Safer ayının yirmi dokuzuncu Salı günü, gece kendine hizmet eden hizmetçilerine; “Çok zahmet çektiniz, bu sizin son zahmetinizdir” buyurdu.
Sedirin üzerine yatınca, sünnet üzere sağ elini sağ yanağının altına koyup, zikirle meşgul oldu. Büyük oğlu Muhammed Said, babasının sık sık nefes aldığını görünce; “Hâl-i şerifiniz nasıldır babacığım?” diye arzetti. “İyiyim ve kıldığım o iki rekat namaz kâfidir” buyurdu. Bundan sonra bir daha konuşmadı. Yalnız Allahü teâlânın ismini söyledi ve biraz sonra da vefat etti. Peygamberlerin büyüklerinin çoğunun son sözleri namaz olmuştur. Bu hususta da Peygamberlerin Serverine tâbi oldu. Vefatı 1624 senesi, Safer ayının yirmi sekizi, güneş hesabı ile yirmi dokuzu, Salı günü kuşluk vakti vaki oldu.
O ay yirmi dokuz gün idi. Peygamber efendimizin vefat ayı olan Rebiül-evvel ayının ilk gecesi, Peygamber efendimizin huzuruna kavuştu. Hastalık ve humma çektiği günler, yaşının sene adedi kadar olup, altmış üç gün idi. Hadis-i şerifte; “Bir günlük humma, bir senenin kefaretidir” buyuruldu. Çektikleri hastalık, bu hadis-i şerifin manasına uygun oldu.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin nurlu bedeni yıkama tahtasının üzerine konulup, elbiseleri soyulunca, orada bulunanlar hazret-i İmamın namazda olduğu gibi ellerini bağladığını gördüler. Sağ elinin baş parmağı ve küçük parmağını, sol elin bileğinde halka yaptı. Halbuki, oğulları vefatından sonra, kollarını düzeltip uzatmışlardı. Yıkama tahtasına yatırırken, tebessüm etti ve bir müddet bu şekilde kaldı.
Yıkayıcı, mübarek ellerini açıp düzeltti. Sol tarafa yatırdı, sağ tarafını yıkadı. Sağ tarafa yatırıp sol tarafını yıkayacağı zaman, orada bulunanlar, velilik kuvvetinin bir alameti olarak, zayıf bir hareketle ellerinin hareket ettiğini, bir araya geldiğini ve eskisi gibi tekrar sağ elinin baş ve küçük parmaklarının, sol elinin bileğinde halka yaptığını gördüler. Halbuki sağ tarafa yatınca, sağ elin sol el üzerine gelmemesi icap ederdi. Bununla beraber öyle bir kuvvetle sol elini tutmuştu ki, ayırmak ve çözmek mümkün değildi. Kefene sardıkları zaman, yine ellerinin bağlandığı görüldü. Bu hal iki-üç defa vaki oldu. Nihayet oradakiler, bunda derin bir mana ve gizli bir sır olduğunu anlayıp, bir daha ellerini açmaya uğraşmadılar ve oğulları Hace Muhammed Said; “Madem ki, muhterem babam böyle istiyor, böyle bırakalım” buyurdu. Peygamber efendimiz hadis-i şerifte; “Yaşadıkları gibi ölürler” buyurdu. Bu, Allahü teâlânın büyük bir ihsanıdır. Dilediğine ihsan eyler. Onun ihsanı boldur.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin cenaze namazını, oğlu Hace Muhammed Said kıldırdı. Vefatında 63 yaşında idi. Serhend’de evinin yanında defnedildi. Daha sonra Afganistan padişahı Şah-i Zaman, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırdı.
Büyük oğlu Muhammed Said buyurdu ki:
“Yüksek babamı, vefatından sonra rüyada gördüm. Allahü teâlânın kendisine verdiği büyük nimetlerden tam neşe ve sevinçle anlatıyordu ve bununla iftihar ediyordu. Kendisine; “Canım babacığım, şükür makamından hiç kimseye bir nasip verdiler mi?” diye arzettim. “Evet, beni de şükredenlerden eylediler” buyurdu. Arzettim ki, Kur’an-ı kerimde mealen; “Şükreden kullar azdır” buyuruluyor. (Sebe’ suresi: 13) Bu âyet-i kerimeden anlaşılan, bu cemaatin, Peygamberler olduğudur. Yahut da Peygamberlerin en büyük eshablarıdır. Hazret-i Ebu Bekri Sıddık gibi deyince; “Evet, öyledir. Fakat beni hususi bir ihsan ve inayetle, o cemaate dahil eylediler” buyurdu.

Eserleri:
1) Mektubat: İslam âleminde imam-ı Rabbani’nin Mektubat’ı kadar kıymetli bir kitap daha yazılmamıştır. Mektubat, üç cild olup, beş yüz yirmi altı mektubunun toplanmasından meydana gelmiştir. Kelâm ve fıkıh bilgilerini, tasavvufun marifetlerini açıklayan uçsuz bir derya gibi eşsiz bir eserdir.

Mektubat’ın birinci cildi 1616 senesinde talebelerinin meşhurlarından Yar Muhammed Cedid-i Bedahşi Talkani tarafından toplanmıştır. Birinci cildde 313 mektup vardır. Bu cildin son mektubu, Muhammed Haşim-i Keşmi’ye yazılmıştır. İmam-ı Rabbani hazretleri birinci cildin son mektubunu yazınca; “Muhammed Haşim’e gönderilen bu mektupla resullerin, din sahibi peygamberlerin ve Eshab-ı Bedr’in sayısına uygun olduğundan, üç yüz on üç mektupla birinci cildi burada bitirelim” buyurmuştur.

İkinci cildi ise 1619 senesinde yine talebelerinden, Abdülhay Pütni tarafından toplanmıştır. Bu cildde Esma-i hüsna yani Allahü teâlânın hadis-i şerifte geçen doksan dokuz ismi sayısınca doksan dokuz (99) mektup vardır.

Üçüncü cild de imam-ı Rabbani hazretlerinin vefatından sonra 1630 senesinde talebelerinden Muhammed Haşim-i Keşmi tarafından toplanmış olup, bu cildde de Kur’an-ı kerimdeki surelerin sayısınca yüz on dört (114) mektup vardır. Her üç cildde toplam beş yüz yirmi altı (526) mektup vardı. İmam-ı Rabbani hazretlerinin vefatından sonra on mektubu daha üçüncü cilde ilave edilmiştir. Böylece toplam mektup adedi (536) olmuştur.

Mektubat’daki mektupların birkaçı Arabi, geri kalanların hepsi Farisidir. Çeşitli zamanlarda basılmıştır. [Mektubatın birinci cildi Müjdeci Mektuplar adı altında Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır. İkinci ve Üçüncü cildlerdeki mektuplardan da bir kısmı Hakikat Kitabevi yayınlarından olan Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabında yayınlanmıştır. Bu kıymetli eserler, http://www.hakikatkitabevi.com adresinden okunabilir ve temin edilebilir.]
2) Redd-i Revafıd: Farisi olup, Rafızileri reddeden bu kitabın Türkçesi, (Hak Sözün Vesikaları) kitabında, bir bölüm olarak, Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır. Arapça’ya da tercüme edilmiştir.
3) İsbatün-Nübüvve: “Peygamberlik nedir?” adı ile Türkçeye tercüme edilmiştir. Hak sözün Vesikaları kitabı içinde bir bölüm olarak yayınlanmıştır. Ayrıca Arapçası, İngilizceye ve Fransızcaya da tercüme edilmiştir.
4) Mebde’ ve Me’ad
5) Adab-ül-Müridin
6) Ta’likat-ül-Avarif
7) Risale-i Tehliliyye
8) Şerh-i Ruba’ıyyat-ı Abd-il-Baki
9) Mearif-i Ledünniye
10) Mükaşefat-ı Gaybiyye
11) Cezbe ve Süluk Risalesi

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Rabbani, İslam Alimleri | Etiketler: | Leave a Comment »

22 – Hace Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 22, 2015

Hace Muhammed Bâkî Billah k - Silsile-i Saadat- Altun Silsilkadc4b1-muhammed-zahid-k-s-kabri-ozbekistan-semerkand-hisar-vahc59f-kc3b6yc3bcsilsile-i-saadat-altun-silsilehace-muhammed-emkenegi-hazretleri-ozbekistan-buhara-2-copy.jpg

22 – Hace Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Büyük veli İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretlerinin hocasıdır.
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, H.971 (M. 1563) senesinde Kâbil şehrinde doğdu. H.1012 (M. 1603) de Delhi’de kırk yaşında iken vefat etti. Türbesi, Kutabrol denilen yerdeki kendi mescidinin yanındadır.
Orta boylu, kırmızı benizli,seyrek sakallı idi.
Gençliğinde ilim tahsili için Kâbil’den Semerkand’a gidip, zâhirî ve akli ilimleri, zamanının en büyük alimlerinden olan Mevlânâ Sâdık Hulvânî’den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kâbiliyeti ile kısa zamanda, ilimde en yüksek seviyeye ulaştı.
Zâhirî ve bâtinî kemâlat ile mücehhez, cezbe ve ilâhî aşk ile bezenmiş, zühd ve takva ile ma’ruf, cömertlik vasıflarına mâlik bir zat. Hâce Muhammed Bahaü’d-dîn Nakşibend Hazretlerine mânen bağlı olmakla (Üveysî) idiler. Zâhiren ise Mevlâna Hâcegî Emkengî Hazretlerine bağlı idiler.
Hâce Ubeydullah Ahrar Hazretlerinin ruhaniyetinden dahi feyz al-mışlardır. İlk zamanlar Kâbil’den Semerkand’a gelerek orada zâhirî ilimler ile meşgul olmuşlar, daha sonra da Hâcegi Emkengî Hazretlerinden bâtınî ilimleri öğrenmişlerdir.
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri ilim hayatından şöyle anlatmıştır:
—”Büyüklerin kitaplarından bir kitabı okurken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldılar. Şah Nakşibend’in (k.s.) mübarek ruhaniyetleri, bana zikir telkin edip, cezbe ile taltif eyledi.”
“Gerçi biz, önceki veliler gibi çetin riyazetleri çekmedik ama, intizârlar (bekleyişler) ve büyük ızdıraplar gördük ki, bunların arasında riyazetler ve çok sert muameleler vardı.”

ANNESİNİN DUASI
İlk günlerinde annesinin duasını da şöyle anlatıyor:
— “İlk günlerimde muhterem annem, kararsızlığımın, kudretsizliğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce kırık ve mahzun bir kalb ile ihtiyaç ve acz içinde, içli bir ağlama ile gece seher vaktinde Allahü Teâlâya yalvarıp, şöyle dua etti:
—”Ey benim ve seni istemekte herşeyden vaz geçmiş ve gençliğin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbi! Ya onu maksadına kavuştur veya beni daha yaşatma ki, oğlumun maksadına kavuşmamasına ve elemine dayanamıyorum.”
“Annem çok defa gece yarıları sahralara çıkar, Allahü Teâlâya böyle münâcaat ve dua ederdi. O dua ve yalvarmaları sebebiyle, Allahü Teâlâ benim kalb gözümü açtı. Allahü Teâlâ bizim tarafımızdan onu en iyi karşılıklar versin.”

ANNESİNİN DERGAHA HİZMETİ
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’nin annesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu halde, dergahın hizmetini kendisi görürdü. Hatta tandıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı. Taze ekmeği dergahda bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Birgün Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, annesinin güçsüz ve takatsiz bir hal almış olduğunu görerek, dergahın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrum kaldım diye ağlayarak;
—”Bilmiyorum, ne kabahatim oldu ki, Allahü Teâlâ beni bu hizmetten mahrum eyledi. Yaptığım en iyi iş, o faziletli oğlum Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’ne ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar” dedi. Tevâzuunun, inkisarının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırabı, Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerine bildirilince, bir ni’met olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.”

Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Etiketler: | Leave a Comment »

21 – Hâcegi Muhammed Emkengi hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 21, 2015

Hacegi muhammed emkengi,kabriHâcegi Muhammed Emkengi hazretleri,kadc4b1-muhammed-zahid-k-s-kabri-ozbekistan-semerkand-hisar-vahc59f-kc3b6yc3bcsilsile-i-saadat-altun-silsilehace-muhammed-emkenegi-hazretleri-ozbekistan-buhara-2-copy

21 – Hâcegi Muhammed Emkengi hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Hâcegi Muhammed Emkenegi hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. Silsile-i aliyyenin yirmi birincisidir.
1512 yılında Buhara’nın İmkene kasabasında doğdu. 1599’da orada vefat etti. Evliyanın büyüklerinden Derviş Muhammed hazretlerinin oğlu ve Muhammed Bâkibillah hazretlerinin hocasıdır. Zahiri ve batıni ilimleri babasından öğrendi. Babasından feyiz alarak tasavvufta kemale erdi. Tasavvuf ilminin ve hallerinin mütehassısıydı.

Bütün ömrü İslamiyet’e hizmetle ve Peygamber efendimizin güzel ahlakını insanlara duyurmakla ve öğretmekle geçti. Çok veli yetiştirdi. Yetiştirdiği velilerin en başta geleni kendisinden sonra halifesi olan Muhammed Bâkibillah’tır. Muhammed Bâkibillah hazretleri, bir gece rüyasında Hâcegi Muhammed Emkenegiyi gördü. Hocası ona; “Ey oğul, senin yolunu gözlüyorum” buyurdu. Bâkibillah hazretleri buna çok sevindi. Hemen huzuruna gitti. Huzuruna varınca ona çok iltifat gösterip, yüksek hâllerini dinledi. Sonra üç gün üç gece birlikte bir odada başbaşa kalıp, sohbet ettiler.
Hâcegi hazretleri ona feyiz verip, yüksek faydalara kavuşturdu. Sonra Bâkibillah hazretlerine; “Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yüksek yolun büyüklerinin ruhlarının terbiyeleriyle tamam oldu. Tekrar Hindistan’a gitmeniz lazım. Çünkü bu silsile-i aliyyenin, orada sizin sayenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden çok istifade edip, büyük işler yapacak kimseler gelecek” buyurdu.
Hace Bâkibillah kendilerini bu işe layık görmediğinden, özür dilediyse de, Hâcegi Emkenegi, ona istihare yapmasını emretti. Rüyasını Emkenegi hazretlerine anlattığı zaman, şu karşılığı aldı:
Derhal Hindistan’a gidiniz. Orada sizin bereketli nefeslerinizden bir aziz meydana gelecek, bütün dünya onun nuruyla dolacak. Hatta, siz de ondan nasibinizi alacaksınız.

Hace Bâkibillah hazretleri Hindistan’da Serhend şehrine geldiği zaman, kendisine; “Kutbun etrafına geldin” diye ilham olundu. Bu kutub, imam-ı Rabbani hazretleriydi.
Demek ki, bu kıymetli tohum, Semerkand ve Buhara’dan getirilmiş, Hindistan toprağına ekilmiş oluyordu.

Hâcegi Muhammed Emkenegi hazretleri, ömrünün sonlarına doğru sık sık şöyle söylerdi:

Ölümü hatırlar, gülemem asla,
Bugün ne olacak bilemem asla,
Maksadım Rabbime yakın olmaktır
Bundan başkasını istemem asla.

Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri bir mektubunda Hâcegi Emkenegi hazretlerinden bahisle şöyle buyurmuştur:
“Hâcegi Emkenegi, Hak aşıklarını gerçek sevgiliye kavuşturmak için sıkıntılara katlanarak ve zahiren kırıklık içerisinde senelerce rehberlik yaptı. Bir gün talebelerinin bir kısmı ile dikenlik bir yerden geçiyorlardı. Bir talebesinin ayakları yalın idi. Ayağına hep diken batıyordu. İçinden gizlice ah çekiyor ve ayağını da hocasının izinden ayırmıyor, takip ediyordu. Hocası Emkenegi hazretleri onun bu hâline iltifat edip, “Kardeşim ayağa elem dikeni batmadıkça, murat gülü açılmaz” buyurdu. Bu söze talebe çok sevindi.”

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Leave a Comment »

19 – Kadı Muhammed Zahid ( K.S ) Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 19, 2015

Kadı Muhammed Zahid ( K.s) Kabri Özbekistan - Semerkand  Hisar Vahş köyü,Silsile-i Saadat- Altun Silsile,hace muhammed emkenegi hazretleri  ozbekistan-buhara 2 copy

19 – Kadı Muhammed Zahid ( K.S ) Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Nakşbendiyye’nin Ubeydullah Ahrar’dan İmam-ı Rabbani’ye kadar olan dönemdeki adı”Ahrariyye.” Ubeydullah Ahrar’dan emaneti alan ise Muhammed Zahid. O da silsiledeki Yakub Çerhî’nin kızının oğlu. Reşehât’ta kendisinden “Kadı Muhammed” diye bahsedildiğine bakılırsa dinî ilimlerde “Kadılık” payesine ulaşacak bir derinliğe sahip olduğu, belki kadılık da yaptığı anlaşılmaktadır. Dini ilimlerde belli bir derinlik kazandıktan sonra tasavvufa meyletti. 855/1451 yılında Ubeydullah Ahrar’a intisab etti. On iki yıl süreyle şeyhinin yanında ve hizmetinde bulundu. Silsiletü’l-arifîn ve tezkiretü’s-Siddikıyn adlı Farsça eserinde özellikle şeyhi ile olan münasebetlerini Nakşî tarikatı adabını, tasavvufun belli esaslarını anlatmaktadır. Şeyhinin vefatından sonra yerine irşad makamına oturdu. 936/1529 yılında vefat edinceye kadar bu görevi sürdürdü. Kabri Hisar’da Vahş denilen yerdedir.

Kadı Muhammed Efendi, gençlik yıllarından itibaren riyazat ve mücâhedeye meraklı, ibadete düşkün bir kimseydi. Belki de bu yüzden “Zahid” lakabıyla anılır olmuştu. Ubeydullah Ahrar’a İntisabı:
Kadı Muhammed Efendi, şeyhi Ubeydullah Ahrar’a intisabını şöyle anlatıyor:
– Şeyh Nimetullah adında biriyle Herat’a gitmek üzere Semerkant’tan yola çıktık. Mevsim yaz, havalar çok sıcaktı. Şaduman köyüne gelince orada birkaç gün konakladık. Biz orada iken Ubeydullah Ahrar hazretleri de o köye geldi. Ziyaretine gittik. Tanıştıktan sonra aramızda güzel konuşmalar oldu. Sohbet sırasında Ubeydullah Ahrar, içimdeki bazı sorulara cevap verdiği gibi Herat’a gidiş sebeplerimizi de tek tek saydı. İnsan ruhunu okuyan kamil bir zat karşısında olduğumu anladım. Ancak içimdeki Herat’a gitme arzusu kaybolmadı. O bana Herat’a değil, Buhara tarafına gitmemi tavsiye etti.
Ertesi sabah yolculuk için izin almaya gittim. Beni kapıda karşılayan bir müridi, “Efendi hazretlerinin yazı yazmakla meşgul olduğunu” söyledi. Bir süre sonra geldi ve elindeki kağıdı bana uzatarak:
“Bu. benim sana nasihat ve vasiyetimdir” dedi. Kağıtta şunlar yazılıydı: “İbadetin hakikati benlikten geçmek, Allah’ın azameti karşısında titremek, tazarru ve inkisar halinde bulunmaktır. Bu manalar gönülde, ilahî azameti taraf taraf görmekle doğar. Bu saadete aşk ve muhabbetle eritir.

Aşk ve muhabbetin zuhuru Kainatın efendisine uymakla kabildir. İttiba; yani O’na uymak, uymanın yolunu bilmeye bağlıdır. Bunun için peygamber varisi, maneviyat alimi mürşitlere uymak gerekir. Alimliğini dünya kazancına vesile sayan, makam ve itibar sahibi olmaktan başka hırsı olmayan ilim ehlinden uzak durmak lazımdır. Kendilerim büsbütün musiki ve sema ve raksa veren ve halkın eline bakan dervişlerden uzak durmak icap eder. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadına zıt fikirler dinlemekten sakınmak şarttır. İlim tahsilim Allah Rasulü’ne ittibaın zaruri bir sonucu olarak görmek ve ilme bu gözle bakmak tek çıkar yoldur.”
Kadı Muhammed, bu vasiyeti alıp okuduktan ve Ubeydullah Ahrar’a veda ettikten sonra Buhara yolunu tuttu. Veda sırasında Ubeydullah Ahrar, kendisine Sa’deddin Kaşgarî’nin oğlu Şeyh Gilan’a verilmek üzere bir mektup daha verdi. Mektupta şunlar yazılıydı: “Bu mektubu getiren zata dikkat edin, alaka gösterin. Onun uygunsuz yabancılarla dolaşmasına mani olun, onu aranıza alın.” Kadı Muhammed, elinde bu mektupla yola koyuldu. Buhara’ya varıncaya kadar, başına gelmedik kalmadı. Hummadan göz ağrısına kadar türlü dertlere müptela oldu. Altı tane at değiştirdi. Nihayet Buhara’ya vardı. Fakat karşı konulması imkansız bir cazibe onu Semarkand’a Ubeydullah Ahrar cihetine doğru çekiyordu. Biraz dinlenip kendisini toparladıktan sonra uçarcasına tekrar Semerkand yolunu tuttu. Yolda Taşkent’e uğradı. Orda Şeyh İlyas Aşkî’yi ziyaret etmek istediyse de kitaplarını ve eşyalarını kaybetti. Bunun üzerine bu ziyaretten de vazgeçti ve kendisinin cazibe merkezi olan Semerkant’a, mürşidinin yanına koştu. Şeyhi onu kapıda karşıladı ve “Hoşgeldin, safalar getirdin, merhaba” diye hüsn-i kabul gösterdi.
Ubeydullah Ahrar onda üstün bir istidad sezmişti. Çünkü o, tasavvufun inceliklerim ve ariflerin zarif nükte ve mefhumlarını kavramakta tam bir maharet sahibiydi. Ubeydullah Ahrar hazretleri ince sırları, mürid ve halifeleri içinde en çok onunla konuşurdu. Hatta bazan onun bu konudaki tepkisini ölçmek için şöyle sorardı: “Bizim söylediklerimiz, çocukluğunda anne-babandan, gençliğinde hocalarından öğrendiğin inanç ve bilgilere ters düşmüyor mu? Bu anlattığımız incelikleri kavramada sıkıntı çekmiyor musun?” “Hayır” cevabım alınca da: “Öyleyse seninle bu konuları konuşabilirim.” derdi. Aslında büyük mürşitlerin ilmi hakikate dair konuları ancak istidadlı müritlerine anlatmaları adabdandı. Çünkü herkese anlayabileceği dilden konuşmak, anlayabileceği ölçüde anlatmak gerekliydi.

Diri Kedi, Ölü Aslan:
Kadı Muhammed Zahid, şeyhinin hizmetinde bulunduğu yıllarda Semerkant’ta Hoca Zekeriya adlı bir şeyhin kabrini ziyarete gider. Fakat kendisinde bir fevkaladelik hisseder, dayanılmaz bir karın ağrısıyla ayağım türbe kapışma koymuşken, kendini dışarı atar. Şeyhinden izinsiz geldiği için bunların basma geldiğine hükmeder. Adeta irade ve ihtiyarı elinden alınmış bir halde şeyhinin yanına döner. Muhammed Zahid, daha. bir şey söylemeden Ubeydullah Ahrar ona: “Bilmez misin ki, diri kedi, ölü aslandan üstündür” diyerek irşadda, ölmüş şeyhlere değil, hayatta olan mürşitlere bağlanıp rabıta yapılması gerektiğine işaret eder.

Fakirlikle Sınanması:
Ubeydullah Ahrar hazretleri son demlerini yaşamaktadır. Bütün evlatları ve halifeleri etrafını çevrelemişlerdir. ? Kendisinden emaneti teslim alacak Muhammed Zahid de ordadır. Ubeydullah Ahrar der ki:
– “Bizim ihvanımızdan her birinin fakirlik ve zenginlikten birini seçmesi gerekmektedir. Kadı Muhammed, sen bunlardan hangisini seçersin?” O da şu cevabı verir:
– “Ben, sizin bize münasip göreceğinizi seçerim”
Bunun üzerine Ubeydullah Ahrar, muhasiblerinden birine dönerek şöyle buyurur:
– “Mevlana Kadı Muhammed’e dört bin altın verin. O fakirliği seçti. Bu meblağı yanındaki ihvanın geçimi için sermaye yapsın, ihvanın geçim işi zihnini meşgul etmesin.”
Kadı Muhammed belki de fakrı ve bilinmezliği ihtiyar ettiği için, hakkında yazılanlar ve bilinenler pek sınırlıdır.
– rahmetullahi aleyh-

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Etiketler: | Leave a Comment »

18 – Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 18, 2015

Hace Ubeydullah-ı Ahrar ( K.s.) Kabri - Semerkand - Özbekistan,Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Silsile-i Sadat Taşkent

18 – Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, Türkistan’ın büyük velilerindendir. Silsile-i aliyyenin on sekizincisidir. 1403 yılında Taşkent’te doğdu. 1490’da Semerkant’ta vefat etti. Kabri oradadır.

Doğumundan itibaren üstün halleri görüldü. Annesi nifastan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nur parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona dua ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmezdi. Dedesi de, âlim ve veli idi. Vefat edeceği sırada, torunları ile tek tek vedalaştı. Ubeydullah-ı Ahrar o zaman çok küçüktü. Onu görünce, kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: “Ben, bunun büyük bir zat olduğu zaman hayatta olmam. Bu İslamiyet’e hizmet edecektir. Cihan padişahları bunun sözünü dinleyecekler” dedi.
Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra, helal kazanmak için tarımla meşgul oldu. Kısa zamanda zengin oldu. 1300’den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üç bin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsulüne öyle bir bereket verdi ki, her yıl 800 bin batman [700 ton] zahire uşur verirdi. Ambarlarına konulan mahsul, çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Kendisi bu konuda; “Bizim malımız, fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır” buyururdu.

Yakınlarından biri, bir gece birini kendisine şarap alıp getirmesi için gönderdi. O kimse şarabı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarap testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeye başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve testi kırıldı. Şarap isteyen kimse, kimse bilmesin diye, sabahleyin erkenden kalkıp kırılan testisinin parçalarını topladı. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o kimsenin evine geldi. “Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılırdı ve bir daha seninle buluşmama imkan kalmazdı” buyurdu.

Bu talebesi anlatır:
Seferde idik. Gece yarısı bana “Hemen kalk, eşyalarını topla ve derhal dışarı çık!” buyurdu ve kendisi de çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Beni takip edin” dedi. Bir tepeye doğru yürüdü, biz de hemen toparlanıp onu takip ettik. Tepeye çıkınca, durdu. Biz de yanında durduk. Bir kısmı da, gelmemişti. Biz tepede iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin bu kerametini görerek, onun büyük bir veli olduğunu bir kere daha anlamış oldular.
Buyururdu ki:
“Kalbin kararmış olmasının alameti, günahlardan, üzüntü duymaması, günahta ısrar etmesidir. İşlediği günahlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık nasihat tesir etmez, gafletten uyanmaz.”
“Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zulümden korumaktır.”
“Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir.”
“Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir.”
“Tasavvuftan maksat, kendini zorlamadan her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”
“İnsanın kıymeti; idrakinin, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır.”
“Belalara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın birbirinden acı belaları vardır.”
“İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluktan maksat ise, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır.”
“Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız ehl-i sünnet değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız ehl-i sünnet ise, hiç üzülmemeliyiz.”

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Leave a Comment »

17 – Yakub-i Çerhi hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 17, 2015

Yakub Çerhi,Yakub-ı Çerhi,Yakub-i_Cerhî ,Silsile-i Saadat- Altun Silsile,Hülfetû

17 – Yakub-i Çerhi hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Yakub-i Çerhi hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. İnsanların iman, ibadet ve ahlak hususunda doğruyu öğrenip, yapmalarını sağlayan ve Allahü teâlânın rızasına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen İslam âlimlerinin on yedincisidir. Derin âlim ve kâmil bir veli idi.

Kendisi anlatır:
“Buhara’nın âlimlerinden ilim tahsil edip icazet aldıktan sonra memleketime dönmek üzere idim. İçimde Behaeddin-i Buhari hazretlerinin yanına gitmek arzusu hasıl oldu. Huzuruna varıp; “Beni hatırdan çıkarmayınız” diye yalvardım. “Tam gideceğin sırada mı bana geliyorsun?” buyurdu. “Gönlüm iştiyakınızla dolu” dedim. “Bu arzu ne sebepten geliyor?” dedi. “Büyük bir zatsınız ve herkesin makbulüsünüz” dedim. Bunun üzerine; “Bu sebep kâfi değil, daha makbul bir şey bulman lazımdır. Halkın beni kabulü şeytani olabilir” buyurdu. Bunun üzerine; “Sahih bir hadis-i şerifte; “Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalblerine düşürür. İnsanlar onu severler” buyurulmuştur” deyince, tebessüm ederek “Biz azizanız” dedi. Bu sözü duyunca kendimden geçer gibi oldum. Çünkü bu görüşmeden bir ay kadar önce, bir rüya görmüştüm. Rüyamda bana; “Azizan’ın talebesi ol!” demişlerdi. Behaeddin-i Buhari hazretleri; “Biz azizanız” buyurunca rüyayı hatırladım. Tekrar; “Bana teveccüh ediniz, hatırınızdan çıkarmayınız” diye yalvardım. “Bir gün Azizan’dan (Ali Ramiteni’den) böyle bir istekte bulunmuşlar. O da, bir şeyin hatırda kalması için bir vasıtaya ihtiyaç olduğunu söylemiş ve hatırlamaya vesile olacak bir şey istemişler” buyurdu. Bunu söyledikten sonra, bana mübarek takkesini hediye ederek, “Şu takkeyi al, onu her gördüğünde bizi hatırla ve yanında bul” buyurdu.

Yine kendisi anlatır:
“Allahü teâlânın inâyetiyle bu fakirde erenler yoluna girmek arzusu doğunca, Behaeddin-i Buhari hazretlerine kavuşmak nasip oldu. Onun kerem ve iltifatları beni saadete gark etti. Gördüm ki, mürşidim kâmildir. Çeşitli vakalar ve gaybi işaretlerden sonra, Kur’an-ı kerimi açıp bir âyeti işaret tutmak istedim; “O Peygamberler Allah’ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir, sen de onların gittiği yoldan yürü…” mealindeki âyet-i kerime çıktı, bağlılığım kat kat arttı.
Tereddüt içinde bulunduğum günlerden idi. İçimde öyle bir fırtına koptu ki, hemen Behaeddin-i Buhari hazretlerinin huzuruna kavuşmak için Kasr-ı Arifan’a gittim. Behaeddin-i Buhari hazretlerinin evlerine yaklaştığım zaman; yola çıkmış, beni beklemekte olduğunu gördüm. Beni yanına oturttu. Namaz kıldıktan sonra sohbete başladı.
Buyurdu ki:
“İlim iki kısımdır. Biri kalb ilmi; bu ilim, en faydalı olan ilimdir. Bu ilmi nebiler ve resuller öğretir. Diğeri lisan ilmidir. Bu ilim de Allahü teâlânın insanoğluna hüccetidir. Batın ilminden sana bir pay erişmesini ümit ederim.”
“Sadakat ehliyle oturduğunuz zaman, dikkatli olun. Çünkü onlar, kalblere girip himmetinize bakarlar. Biz, kendi kararımızla kimseyi kabul edemeyiz. Böyle memuruz. Bakalım bu gece bize ne işaret buyurulur. Eğer seni kabul ederlerse, biz de kabul ederiz.”
Ömrümde o gece kadar çetin ve zor bir gece geçirmedim. Saadet kapısının yüzüme kapanmasından korktum. Sabah namazını hocamla beraber kıldım. Namazdan sonra; “Sana müjdeler olsun, kabul işareti geldi. Biz insanları az kabul ederiz. Kabul ettiğimiz zaman da geç kabul ederiz. Tâ ki gelenlerin nasıl geldiği ve zamanının gelmiş olduğu belli olsun” buyurdu. Halifesi Alâüddin-i Attar ile sohbet etmemizi emretti. Ben de onun yanına gittim ve vefatına kadar sohbetlerinde kaldım. Onun halifesi olarak insanlara doğru yolu gösterdim.

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Leave a Comment »

16 – Hace Alâüddin-i Attar hazretleri (K.S.)- Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 16, 2015

Hace Alaaddin-i Attar (k.s.) Kabri Buhara Özbekistan,Buhârî; Şeyh Alaeddin Attâr; Şeyh Yakub-u Çerhî; Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr,Alaeddin-i Attar Hazretlerinin Türbe-i Şerifleri Özbekistan  Buhara – Cağanyan Nahiyesi .

16 – Hace Alâüddin-i Attar hazretleri (K.S.)- Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Alâüddin-i Attar hazretleri, Buhara’da yetişen en büyük evliyadandır. Silsile-i aliyyenin on altıncısıdır. Asıl ismi Muhammed bin Muhammed Buhari’dir.
Zengin babası vefat edince, oğullarına miras olarak çok fazla mal kaldı. Fakat Alâüddin hiç miras kabul etmeyip, Şah-ı Nakşibend Muhammed Behaeddin-i Buhari’ye talebe olmayı tercih etti. Gidip halini arz etti ve talebeliğe kabul buyurulmasını istirham eyledi. Behaeddin Buhari hazretleri ona nazar edip, (Evladım bizim yolumuzda mihnet ve sıkıntı çoktur. Dünyayı ve nefsini terk edebilecek misin?) buyurunca, hiç düşünmeden, (Yapmaya hazırım efendim) dedi. (Öyleyse bugün bir küfe elma al, kardeşlerinin mahallesinde sat!) buyurdu.

Elma sattı
Alâüddin, soylu ve tanınmış bir aileye mensup olmasına rağmen, kibirlenmeden, kardeşlerinin mahallesinde, bağıra bağıra elma sattı. Ertesi gün hocasının huzuruna gelerek, (Emirlerinizi yerine getirmeye çalıştım efendim) dedi. Hocası, (Bugün de kardeşlerinin dükkanı önünde satacaksın) buyurdu. “Peki efendim!” diyerek, ağabeylerinin dükkanı önünde bağıra çağıra elma satmaya başladı. Ağabeyleri, (Bizi elâleme rezil etme, para lazım ise, istediğin kadar verelim, mirasından da fazlasını al, fakat bu işi bırak) dediler. Onları hiç dinlemeyip elma satmaya devam etti. Ağabeyleri, (Madem satacaksın, bizim dükkanın önünde satma!) dediler. O yine dinlemedi. Hakaretler ederek, onu dövdüler. Fakat o, hiçbir şeye aldırış etmedi. Hocasının emrine uymaya devam etti. Ertesi gün hocası, (Artık bu iş tamam) diyerek elma satışı işini bıraktırdı ve onu talebeliğe kabul buyurdu.
Alâüddin-i Attar hazretleri anlatır:
(Hocam beni kabul edince, onu çok sevdim ve sohbetlerinden ayrılamayacak hâle geldim. Bir gün bana, (Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim?” buyurdu. (Bu aciz hizmetçiye iltifat ederseniz, o da sizi sever) dedim. (Az bekle!) buyurdu. Bir müddet sonra, kalbimde ona karşı sevgiden eser kalmadı. O zaman, (Sevginin kimden olduğunu anladın mı) buyurdu.

Eğer maşuktan sevgi olmaz ise aşığa,
Aşığın muhabbeti kavuşturmaz maşuğa.

Talebeliğe kabul edilince, canla başla hizmet etti. Talebelerin arasında parmakla gösterilenlerden oldu. Hocası onun derecesinin çok yüksek olduğunu bildiği için, bir gün hanımına, (Kızımız büluğa erince haber ver) buyurdu. Kız büluğa girince, hocası, talebesi Alâüddinin odasına gitti. Eski bir hasır üzerinde kitap okurken gördü. Başının altına koyduğu bir tuğlasından başka bir şeyi yoktu. Hocası, (Eğer kabul edersen, büluğa gelmiş bir kızım var. Seninle evlendireyim) buyurdu. Alâüddin, (Büyük lütuf buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz, hiçbir şeyim yok) dedi. Hocası, (Kızım sana takdir edilmiştir. Rızkınızı da, Allahü teâlânın göndereceği bildirilmektedir) buyurdu. Bir müddet sonra evlendiler.

Nehre atladı
Behaeddin-i Buhari hazretleri, talebeleri ile kıra çıkmıştı. Yolda bir nehirden geçiyorlardı. Nehir yeni yağan yağmurlarla taşıp kabarmış, ağaçları kökünden söküp götürüyordu. Hocaları (Alâüddin atla!) buyurdu. O da, hemen nehrin içine atladı. Sularda kayboldu. Talebeler şaşkınlık içinde idi. Ancak hocalarına bir şey soramadılar. Hocaları, kır gezisinden akşam üzeri geri dönerken, köprünün yanına gelince, (Bir eksiğimiz var mı?) diye sordu. Talebeler de, (Evet) dediler. Hocaları elini uzatarak; (Alâüddin gel!) buyurdu. Alâüddin nehirden çıktı. Elbiseleri bile ıslanmamıştı. Hocaları, (Bakın, nehir, kökleri sağlam olmayan bütün ağaçları söküp götürüyor. Fakat Alâüddin’in kökü sağlam olduğundan onu götüremedi) buyurdu.
Alâüddin-i Attar hazretleri buyururdu ki:
(Maksada ancak hocanın, rızası ile erebilir. Talebeye, bütün işlerini hocasına bırakmak düşer. Hocasının yanında bir tercihi olmamalı. Allah adamları ile sohbet aklı artırır, onları görmek için iki günü geçirmemelidir.)

Vefat edince, rüyada gördüler. (Allahü teâlanın bize verdiği nimetler çoktur. En küçüğü şu ki: Kabrimin 40 fersah (240 km) uzaklığına defnedilmiş olan müslümanların, şefaatim ile affolunacağı bildirildi) buyurdu.

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Leave a Comment »

15 – Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend El-Buhârî – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 15, 2015

Muhammed Bahaüddin Şah-ı Nakşibend Hazretleri`nin Kabri - Türbesi   Şâh Nakşıbend El-Buhârî Şah-ı Nakşibend kabri Muhammad Baha'uddin Shah Naqshband,Shah Naqshband

15 – Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend El-Buhârî – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Babasının adı Muhammed, dedesinin adı Muhammed. Kendi adı, Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend El-Buhârî. Lakabı, Belâ Gerdan. (Bütün bela ve musibetleri kendi üzerine alıp müridanını her türlü sıkıntıdan koruyan manasına) Seyyid Emir Kilal Hazretlerinin talebesidir. Daha st makamlarda Üveysî olarak yetişmiştir ki Abdül-halik Gucdüvânî (k.s.) Hazretlerinin ruhaniyeti ile yetişmiştir. Buhâra’nın Kasr-ı Ârifân kasabasında dünyayı şereflendirdiler.

DOĞUMU

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri, Muharrem ayında dünyaya geldi. Doğduğu yıl, hicretin 717. (M.1317.) yılı idi. Doğduğu yer ise ( Buhâra’ya bir fersah uzakta) Kasr-ı Ârifân kasabası idi.
Evliyaullah’ın en büyüklerinden ve Seyyid Emir Kilâl Hazretlerinin en büyük halîfelerinden olan Şâh Nakşibend, tarîkatın imâmı, hakîkatın pîri, şerîat ve ehl-i sünnetin önderidir. Daha çocukluğunda mübarek yüzünde velîlik eserleri açıkça görülmüştür.
“Ravzatü’l-İslâm” isimli eserin müellifi Şeyh Şerafeddin Muhammed Nakşibendî’nin rivayetine göre temiz ve şerefli nesebleri bir kaç vasıta ile İmam Câferü’s-Sâdık Hazretlerine dayanır. Şöyle ki; Hazret-i Muhammed Bahaüddin bin Seyyid Muhammed Buhârî bin Seyyid Celâl bin Seyyid Burhâneddin bin Seyyid Abdullah bin Seyyid Zeynelâbidin bin Seyyid Kaasım bin Seyyid Şâban bin Seyyid Burhâneddin bin Seyyid Mahmud bin Seyyid Bulhak bin Seyyid Taki bin İmam-ı Mûsa Kaazım bin İmam Câferü’s-Sâdık (Radıyallahü anhüm ecmaîn)
Hâce Muhammed Bâbâ Semâsî Hazretleri, Hazreti Şâh Nakşibend’in doğumundan önce Kasr-i Arifan’dan geçerken, tarîkatta imam olacak emsalsiz bir zatın zuhur edeceğini müridlerine müjdelemişler ve henüz üç günlük yeni doğmuş bir çocuk iken O’nu evlatlığa kabul edip, zâhiren ve bâtınen terbiye etmeleri için Seyyid Emir Kilâl Hazretlerine havale buyurmuşlar idi.

ŞEYHLERİ

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri, tarikata zahirde, önceleri Muhammed Bâbâ Semâsî yolundan girdi; ondan sonra da, seyyid Emir Kilâl ile devam ettirdi. Ancak, esas irşadı, Hâce Abdülhalik Gucduvanî (k.s.) hazretlerinin ruhaniyeti ile (Üveysî) oldu..

İLK HALLERİ VE ÇALIŞMALARI

Hakîki manada hidayete erişini, Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri şöyle anlatıyor:
— Heniz 18 yaşındaydım. Dedem beni Semâs’a yolladı ki, büyük Arif, Meşhur Mürşit Şeyh Muhammed Bâbâ Semâsî’ye hizmet edeyim diye.
Onun yanına vardığım zaman, henüz akşam olmamış, güneş bat-mamıştı. Onun bereketi ile içimde bir sükûnet, huşu, yakarış, Allâhü Teâlâ’ya bir dönüş buldum.
Bir seher vakti idi; kalktım, abdest aldım; Muhammed Bâbâ Semâsî’nin müridlerinin bulunduğu mescide gittim. İlk tekbiri aldım, na-maza başladım. Secdeye vardığım zaman Allâhü Teâlâ’ya çokça yalvarıp yakardım; sonunda dilime şöyle bir dua geldi:
— “Allahım, bela yükünü kaldırmak, sevgi mihnetini çekmek için bana güç ihsan eyle.”
Sonra sabah namazını Muhammed Bâbâ Semâsî ile kıldım. Namaz bittikten sonra bana döndü, keşif yolu ile içimden geçenleri, okuduğum duayı hatırlattı ve şöyle dedi:
— Oğlum, dualarında : “Allahım, bu zayıf kuluna rızâna muvafık ameller işlemeyi nasib eyle!.” diye dua etmen daha uygun olur. Çünkü Allâhü Teâlâ, kulunun bela içinde olmasından hoşnut değildir. Eğer sev-diği bir kula belayı (hikmeti icabı ) verirse, ona taşıma gücünü de verir ve o belâdaki hikmetini de ona anlatır. Bu sebeple, bir kulun belayı seçmesi doğru olmadığı gibi edebe de uygun değildir.

YÜKSEK HALLERİNDEN…

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir başka halini de şöyle anlatıyor:
— Hazret-i Şeyh Muhammed Baba Semâsî vefat ettikten sonra, de-dem beni alıp Semerkand’a götürdü. Onun âdeti idi: Her nerede hak ehli bir zat duysa, beni alıp onun yanına götürürdü; ondan bana duâ etmesini isterdi. Onların duâ bereketleri de bana gelirdi. Daha sonra da beni Buhâra’ya götürdü; beni orada evlendirdi. Esas kaldığım yer, Kasr-ı Ârifân idi. Allah’ın bana bir yardımı oldu ki; HÂCE-i Azizan’ın kavuğu bana geldi. O sıralarda hallerim iyi, ümitlerim kuvvetli idi. Seyyid Emir Kilâl’den sohbet nasibimi alıncaya kadar bu halim devam etti. Bir gün Seyyid Emir Kilâl, bana şöyle dedi:
— Şeyh Muhammed Bâbâ Semâsî bana şöyle dedi: “Bu oğlumun terbiyesinde gayreti elden bırakma. Bu oğlum Muhammed Bahaüddin’e dikkat et, ona şefkatli davran. Onun terbiyesinde kusur edersen, hakkımı sana helal etmem.” Ben de ona şöyle dedim: “Eğer bu vasiyeti yerine getirmezsem adam değilim.”
Seyyid Emir Kilal bu vaadini yerine getirdi.

ZAMANIN GELMEDİ Mİ

Muhammed Bahâüddin Şah Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir başka halini de şöyle anlatıyor:
— Hakîki manada uyanışım, dönüşüm şöyle olmuştu: Sessiz bir yerde bir arkadaşımla oturmuş, onunla konuşuyordum. Konuşmamı onun yüzüne baka baka yapıyordum. Tam bu sırada şöyle bir ses duydum:
— Senin, henüz bize tam dönme zamanın gelmedi mi?. Bu söz üze-rine büyük bir hale kapıldım. Hemen bulunduğum yerden koşarak çıktım; orada duracak halim kalmamıştı. Oraya yakın bir yerde su vardı; o suda boy abdesti aldım. Elbisemi de yıkadım. İki rekât namaz kıldım. Aradan nice seneler geçti; Onun gibi iki rekât namaz kılmak istedim; ama mümkün olmadı.

NASIL GİRMEK İSTERSİN

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir başka halini de şöyle anlatıyor:
— İlk cezbeye kapıldığım zaman bana : “Bu yola nasıl girmek istiyor-sun?. ” dendi. Dedim ki:
— Her dediğimi, her istediğimi yapmak; her arzumun yerine gelmesi şartı ile girerim. Bana şöyle dendi:
— Olmadı, biz ne dersek onun yapılması gerekir. Dedim ki:
— Benim gücüm yetmez. Ancak benim dediğim olursa girerim; İstediğim olursa adımımı atarım. Aksi halde bu yola girmem.
Bu sual cevap iki kere tekrar edildi; ondan sonra beni bırakıp gittiler; tam onbeş gün öyle kaldım. Bende büyük bir üzüntü meydana geldi. Sonunda bana : “Senin istediğin olacaktır.” diye söylendi. Ben de şöyle dedim:
— Öyle bir yol istiyorum ki, oraya her giren kimse, vuslat (Allah’a ulaşıp kavuşma) makamı ile müşerref olsun.

ONU BURADAN ÇIKARIN

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir başka halini de şöyle anlatıyor:
— Bir gün cezbe hali, kendimden geçme hali beni bastırdı. Bu hal içinde çıkıp gittim. Hemen her yola girdim. Ayaklarım dikenden yara oldu. Sonunda gece oldu, içimden Seyyid Emir Kilâl’i ziyaret etmek geldi. Mevsim de kıştı; hava dondurucuydu. Üzerimde eski bir kürkten başka bir şey yoktu. Seyyid Emir Kilâl’in konağına gittim. Müridleri arasında oturuyordu. Beni görür görmez “Bu da kim? diye sordu. Beni ona tanıttılar; Bunun üzerine şöyle dedi:
— Onu buradan çıkarın.
Dışarı çıktım. Nefsimin bu yoldan nefret etmesinden, azmasından, teslim boynunu bağdan sıyırmasından korktum. Fakat Allah’ın bana yar-dımı, rahmeti yetişti. Kendi kendime şöyle dedim:
— Allâhü Teâlâ’nın rızasını kazanma için her perişanlığa katlanacağım. Bu kapıdan da ayrılmam mümkün değil..
Sonra başımı tevazu ile, kırık gönülle o yüksek kapının eşiğine koy-dum. İçimden de şöyle geçirdim:
— Başımı bu eşikten kaldırmayacağım. Başıma ne gelirse gelsin, al-dırmayacağım.
Üzerime yavaş yavaş kar yağıyordu; hava da çok soğuktu. Orada öylece kaldım. Sabah yakındı ki; Seyyid Emir Kilâl dışarı çıktı. Ayağını başıma bastı. Benim orada olduğumu anlayınca, başımı eşikten kaldırdı; evine götürdü, beni müjdeledi ve şöyle dedi:
— Bu saadet elbisesi, senin üstün değerini anlatır.
Sonra mübarek eli ile ayağımdaki dikenleri temizledi, yara yerlerini sildi. Ve bana bol bol feyizler verdi, mânevî yardımlar etti. O kadar çok lütuflar eyledi ki; Tarifi zordur.

DİKENLİ ODUNLAR

k-347914-hareketli_resimler

Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: