Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Şerife Şevval Kardelen’ Category

ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN

Dizi, Film, Reklam Ve Çizgi Film İle Nasıl Algı Operasyonu Yapılıyor.

Posted by Site - Yönetici Şubat 24, 2018

Dizi, Film, Reklam Ve Çizgi Film İle Nasıl Algı Operasyonu Yapılıyor.

Bütün uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter” ,Uyanık olmayana pizzayı da yedirirler, kolayı da içirirler üzerine de bir sigara yaktırırlar…

1989 yılı…Türkiye ilk defa pizza dükkanlarıyla tanışır.
Türkiye’ye birkaç dükkan açarak pazarın nabzını yoklayan ünlü marka aldığı sonuçla şoka girer.Bekledikleri gibi olmaz.Boğazına düşkün olduğu için pizzayı seveceğini düşündükleri Türk tüketicisi, pizzayı sevmez.Dükkanlar kapatılır.Geri dönülür.

1991 yılı Murakami-Wolf-Swenson Productions’ın ürettiği bir çizgi film dünyada büyük ilgi görür.Yapımcı şirket Türkiye’deki bir özel kanala bu çizgi filmi teklif eder.Kanal şaşkındır, fiyat gerçekten olması gerekenin %10’udur.Adeta kapandaki peynir gibi duran bu teklifi kaçırmaz özel kanal.Yayınlanmaya başlar.

Çizgi film Türkiye’de de çok tutulur.Oyuncakları, rozetleri, kartpostalları, defterleri ve kitap kapları ile müthiş bir pazarlama da beraberinde gelir.

1994 yılına gelindiğinde çizgifilm dizisi milyonlarca çocuğu ve genci etkisi altına almıştır.Bu çocuklar tuhaf bir biçimde annelerinden pizza pişirmesini istemeye başlar.

Türk anneleri pizzayı nasıl yapacağını bilmez.Talep gitgide artar.Derken pizza zinciri dükkanlarını yeniden aktif hale getirir, yeni dükkanlar açar.Çocuğu yemek yemeyen anneler mecburen pizza sipariş eder.Liseli, üniversiteli gençler arasında bir itibar nesnesi haline gelir.

Türk mutfağının demode lahmacunu, pidesi terk edilmiş, gençler gruplar halinde pizza dükkanlarına gider hale gelir.

Tesadüfen (!) pizza talebini patlatan bu çizgifilmi çoktan tahmin ettiniz değil mi?Bravo! O çizgi film “Ninja Kaplumbağalar”!O pizza zincirini de tahmin ediyorsunuzdur, onu da buraya yazmayayım. Şimdi o çocuklar büyüdü, çizgi filmi ilk izleyenler 30’larına geldi.İlk jenerasyon genç evli, yeni nesil aile oldu.

Onlardan sonraki jenerasyon şimdilerde üniversite öğrencisi, ya yurtta ya da öğrenci evinde kalıyor.

İlk jenerasyondaki evliler evde yemek pişirmek yerine sık sık şöyle diyor : “Pizza mı söylesek?”Bir sonraki jenerasyon da yurt odasına ya da öğrenci evine neredeyse her akşam pizza sipariş ediyor.

İşte algılarımız böyle yönetiliyor.20-30 yıllık stratejiler çiziliyor, uygulanıyor.

Bizim eğlenceli diye olarak izlediğimiz masum çizgifilmler, diziler, sinema filmleri birtakım fikirlerin beyinlerimize çok daha hızlı zerk edilmesini sağlayan katalizörlerden ibaret.

Ve emin olun, bu bilinçaltı pazarlamacıları, bu algı sihirbazları bize sadece pizza yedirmiyor…! Bu sadece bir örnekti, Her Amerikan filminde Apple bilgisayarların görünmesi bugünkü Apple çılgınlığının temeliydi.Her filmde sabah işe giderken elinde Starbucks kahve ile koşturuyor olması bugün bir kahveye 15-20 lira ödüyor olmamızın müsebbibi.

Afrika’da ayağında ayakkabı olmadığı için petşişe bağlayan Afrikalı gençlerin elinde içine su doldurulmuş Coca-Cola kutularıyla gezmeleri ve bununla sınıf atladıklarını düşünmeleri de yıllardır Coca-Cola’nın yaptığı “MUTLULUK” reklamlarının sonucu.

Gerçekte mutlu olmayanlar içtikleri içecekten mutluluk akıtmaya çalışıyor işte, başka bir şey değil.

Biz hatırlamayız ama babalarımızın hayranı olduğu Western (Vahşi batı) filmlerindeki karizmatik kovboyu. O kovboyun ağzındaki Marlboro sigarayı babalarımız bugün hala bırakabilmiş değil.

Etkiye bakar mısınız? İşte bu yüzden unutmayalım; Bize sunulan görüntülerin, reklamların, film ve dizilerin %99’u bir amaca hizmet ediyor.İnanmadan, etkilenmeden, kendimizi kaptırmadan önce iki kere düşünelim. “Bütün uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter” ,Uyanık olmayana pizzayı da yedirirler, kolayı da içirirler üzerine de bir sigara yaktırırlar…

“Afiyet olsun”

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

İffet, Haya, Tesettür Sadece Kadınlaramı Özel – Peki Erkekler !

Posted by Site - Yönetici Şubat 20, 2018

İffet, Haya, Tesettür Sadece Kadınlaramı Özel – Peki Erkekler !

Aslında kan kaybeden sadece kadının iffeti, tesettürü degil.
Ama nedense bu din sadece kadınlara gönderilmiş ve tesettür ile ilgili ayetler sadece kadınlar için varmış gibi davranan dindar abilerimiz, hacı amcalarımız var birde…

Kadınların tesettüründe büyük bir yozlaşma olduğu doğrudur.
Yeni neslin ayetlere göre değil modaya göre yaşadığını inkar etmiyorum. Lakin bu durumu en çok eleştirenler de daracık pantolonlar giyen, jöleli saçlarıyla okul önlerinde el değmemiş tesettürlü kız bulma peşinde koşan erkeklerdir.!!! (Sözüm bunları yapanlara)

İçki, zina, yalan, dolan ve daha birçok haramlar sadece kadınlar için değil. Allah (cc) “Ey iman edenler” dediğine göre bu herkesi kapsıyor.

İkâz amaçlı Nargile içen başörtülü bir kızın resmini paylaştığımızda en çok eleştiren hatta küfürlere varan yorumlar gördük . Peki bu “inançlı erkekler” bu kızın resmini paylaşıp, ona küfür ederken neden bir hafta sonra kendisi de nargile içen resimlerini paylaşıyor?

Ve ilginç olanı ise o erkeğin resmine tonla beğeni ve iltifat geliyor.
Yapmayın kardeşlerim, bu dinin tek yaşayıcısı, uygulayıcısı kadınlar değildir. Erkekler böyle davranarak kendilerine yüklenen sorumluluktan kaçamazlar.
Ortada büyük bir yozlaşma var. Ama bu sadece kadınlar için degil.

Erkekler icinde aynı durum geçerli.
Siz erkekler, tüm kadınların Hz. Hatice, Hz. Meryem gibi olmasını istiyorsunuz. Amenna, çok güzel. Peki sizler de hiç Peygamberimiz (sav) gibi, Hz.Ebu Bekir, Hz. Ali, Hz. Mus’ab bin Umeyr gibi (r.anhüm) yaşamayı becerebiliyor musunuz o mübarekleri kendi hayatımıza, ailemize, hanemize rehber ediniyormuyuz?

İstediğiniz şeye önce kişinin kendisinin layık olması lazım ki isteyebilsin. Herkes önce kendinden başlamalı…

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa.

Posted by Site - Yönetici Aralık 24, 2017

Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa.

Haziran 1916’da İngiliz müfsitlerin telkinleriyle ayaklanan Şerif Hüseyin’e bütün İslâm âlemi tepki göstermiş; ama o, ihanetinden dönmemişti. Kendince bahaneler bulmuştu bu menfî hareketine… Osmanlı’yı İngilizlerin yanında savaşa girmemesi dolayısıyla yargılıyor ve kendi kurduğu mahkemede mahkûm ediyordu. İngilizler’in büyük Arap krallığı vaadine inanan Şerif Hüseyin’in, isyana hazırlandığı haberinin alınması üzerine Fahreddin Paşa Medine-i münevvere’ye gönderildi.

Fahreddin Paşa’nın savunduğu Medine-i münevvere dışındaki hemen bütün büyük merkezler âsilerin eline geçti. Fahreddin Paşa elinde bulunan son derece kısıtlı imkânlarla Medine-i münevvere’yi iki yıl yedi ay boyunca kahramanca müdafaa etti.

Osmanlı birlikleri, isyan başladığında Yemen’de âdeta bir ölüm kalım savaşı veriyordu. Hava sıcaktı, hem düşmanla hem de salgın hastalıklarla mücadele ediyorlardı. Dahası diğer cephelerden gelen kötü haberler iyice zorlaştırıyordu işlerini. Asker yorgundu, asker yılgındı. Fakat Şerif Hüseyin’in isyanı başkaydı.

Alınan haberlere göre isyancılar, 7 Temmuz 1916’da Mekke-i mükerreme’ye ulaşmışlardı. Sıra, Hazreti Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) kabr-i şerifinin bulunduğu Medine-i münevvere’ye gelmişti. Osmanlı birlikleri Medine-i münevvere önlerine ulaştığında şehir tam bir muhasara altında idi. Bir yanda düşman askeri, diğer yanda çöl, burayı dış dünyadan âdeta tecrit emişti. İsyancıların çemberi kısa zamanda yarıldı ve şehir Osmanlı kontrolüne alındı. Ama asıl çile şimdi başlıyordu. Şerif Hüseyin’in oğlu kararlıydı, Medine alınacaktı.

Nihayet Medine-i münevvere kuşatıldı. Sıkıntı dolu günler başlamıştı. Halk tahliye edildiği için Ravza-i Mutahhara’yı asker temizliyor, ezanları okuyor, siperlerde nöbeti yine onlar bekliyordu.

Kuşatma Haziran 1916’dan Ocak 1919’a kadar tam 2 yıl 7 ay sürdü. Askerlerin bir kısmı firar etti, yiyecek bitti, su tükendi. Ama o kararlıydı. Yapamazdı, Resulullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrini terk edemezdi. Ama ümitsizlik artık askerlerinin damarlarına iyice işlemişti. Bazılarına göre her şey bitmişti. İşte tam bu sırada Fahreddin Paşa’nın, Çaldıran Seferi’nde ümitsizliğin pençesine düşmüş askerlerini birer kaplana çeviren Yavuz gibi yaptığı konuşma, yeniden diriltmişti bu yorgun ruhları:

“Ey İnsanlar!
Mâlûmunuz olsun ki, yiğit ve kahraman askerlerim; bütün İslâm’ın sırtını dayadığı yer, mânevî gücün desteği, Hilâfet’in gözbebeği olan Medine-i münevvere’yi son kurşununa, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker, Medine-i münevvere’nin enkazı ve nihayet Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında, kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır! Allahu Tealâ bizimle beraberdir! Şefaatçimiz O’nun Resulü, Peygamber Efendimiz’dir (sallallahü aleyhi ve sellem). Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlar; şan ve şerefle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zâbitleri! Ey her cenkte (savaşta) cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmeyerek dâima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş yiğit Mehmetçiklerim, kardeşlerim, evlâtlarım! Gelin hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşû ve aşk içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) karşısında, aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki; Ya Resulallah, biz Sen’i bırakmayız!”

Çırpınıyordu. Görünen düşmandan çok görünmeyen düşmanla, ümitsizlikle mücadele ediyordu. Askerlerinin onu, dik görmesi gerektiğini düşünüyor, bunun için canla başla çalışıyordu.

Mahiyetindeki subay ve erleriyle birlikte bir sabah namazını Mescid-i Nebevi’de edâ ettikten sonra Peygamberimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrine geldi ve mübarek huzurunda yemin etti, şeref sözü verdi: “Yâ Resulallah! Son neferimize varıncaya dek şehit olmadıkça Sen’in mübarek bedenini düşman eline teslim etmeyeceğiz.”

Ravza-i Mutahhara’da asırlar boyu gelen hediyelerden birikmiş muazzam ‘emânet hazinesi’ni trene yükledi ve İngilizlerin eline düşmesin diye İstanbul’a gönderdi.

Askerleri yiyeceklerinin tükendiğini söyleyince, onlara çekirge yemelerini emretti, “Çekirgenin serçeden ne farkı var? Yalnız tüyü yok. O da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Serçe gibi huysuz ve serçe gibi asabi. Yediği şeyleri itina ile seçiyor ve temiz şeyler yiyor.” ▫️Gündüzleri askerinin zihnine âbidevî bir duruş nakşeden Fahreddin Paşa, geceleri Mescid-i Nebevî’ye gidiyor ve orada sabaha kadar gözyaşı döküyordu: “Ya Resulallah, Sen’i nasıl bırakırım…”

Sabaha karşı uyuyakalmış olmalıydı, zîrâ uyandığında üniforması üzerinde idi. Kendine gelmeye çalışırken, diğer taraftan da özel odasında silâh arkadaşlarının ne aradığını anlamaya çalışıyordu. “Bitti paşam!” diyebildi biri. Anlayamadı. Sonra ellerinde silâhlarıyla İngiliz askerlerini gördü. “Buraya kadar paşam, teslim olunuz!” Beyninden vurulmuşa döndü. Gözünden büyük birkaç damla yaş düştü. Hiddetle kalkmak istedi, silâhına uzandı bir yandan, ama ne mümkün, derhal engellendi. Konuşmadı; ama gözleri onun yerine yalvardı âdeta; “Bırakın, Allah aşkına bırakın!” Bırakmadılar. Zîrâ İngilizler zaten böyle bir hamle bekliyorlardı. Çöl Aslanı’nı feda edemezlerdi. Çaresiz mâni oldular komutanlarına…Dışarı çıktığında yüzlerinde hay­â­sız bir zaferin nişanesi hükmünde ukalâ tebessümleri ile diğer İngiliz subaylarını gördü. Biri yanaştı ve bu büyük kahramana elini uzattı, sıkmak istedi. Paşa ağlıyordu. Görmedi veya görmezden geldi. Bir diğeri yanaştı bu sefer, göz işareti ile kılıcını istedi. Kaşları çatıldı. Kılıcının kabzasını sıkı sıkı tuttu. Ravza-i Mutahhara’nın bulunduğu yöne döndü yüzünü. Kılıcını çekti ve secdeye kapanıp kılıcını yere bıraktı.

Medine-i münevvere’ye bir ölüm sessizliği çöktü, artık hep birlikte ağlayan askerlerin gözyaşları insanın içine işleyen kumlu rüzgâra karıştı. Ayağa kalktı. Arkasını döndü, iki adım atmıştı ki âniden: “Affet beni, ya Resulallah!“ dedi ve hıçkırıklara boğuldu.

Şimdi artık Medine-i münevvere iyice gözden kayboldu. Onu Yenbu Limanı’na ulaştıracak cipe binerken kum fırtınası iyice ağırlaştı. Başını öne eğdi. İngiliz askerleri, pürdikkat onu izliyorlardı. Ellerini kaldırdı göğe ve Medine-i münevvere gözden kaybolurken dilinden şunlar döküldü: “Allah’ım, ben sözümü tutamadım. Sen beni affet!”

Ey Medine müdafii kahraman komutan! Üzülme. İnşaAllah Rabbimiz senin ruhunu şad etsin.. Peygamberin (sav) şefaatçin olsun. Nice kahraman aslanlarımıza, nice şehitlerimize, yüz aklarımızdan Rabbim RAZI olsun, cennetinde ağırlasın. Allah’ın (cc) yolundaki cümle ecdadımıza El-Fatiha…

İngilizlerin “Çöl Kaplanı” dediği Fahreddin Paşa, dünyada eşi olmayan bir ibret belgesidir. İngilizlerle para uğruna işbirliği yapan müslüman Arapların ihanetine uğrayan, kendi çoğu askeri teslim olduğu halde Peygamberimizin (sav) kabr-i serifini yabancılara kaptırmamak için kelle koltukta direnen, açlıktan çekirge ile beslenen, o karmaşada gerçek bir Müslüman komutandır.

Nasib olur ise Medine-i münevvere’ye varmak, ikindi gölgesi çöktükten sonra Mescid-i Nebevi’nin etrafında yavaş yavaş lambalar yanmaya başlar iken, o güzel ikindi gölgesinde Mescid-i Nebevi’nin mermerlerinin üzerine düşen küçük küçük çekirgelere bakıp, peygamber(sav) sevdalısı bir çöl kaplanı hatra gelsin . . O değerli müdafaa ki, hayali cihana değer. .

‘Medine kahramanı ‘… Rumelihisarı yanındaki Âşiyan Mezarlığında metfundur.
El-Fatiha

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Saliha kadın Nasıl Olmalıdır !

Posted by Site - Yönetici Aralık 9, 2017

Saliha kadın Nasıl Olmalıdır !

Saliha kadın; Hayalı, hicabına bürünen, İbadetlerini aksatmayan, vakur ve ağır başlı kadındır…

Saliha kadın;vefalı, güvenilen, şükreden dua eden kadındır.. Öğrenen, öğreten, bilinçli ve faydalı şeyler okuyandır… Haramlara karşı dikkatli olup, haramlardan taraf kendisini koruyabilendir…
Sıla-i rahime dikkat ederek, kul hakkı, komşu hakkı ve eşinin haklarını koruyabilen kadındır..

Saliha kadının boş vakti yoktur…Her ânı ibadet, hizmet ve islami faaliyetlerle doludur… Çalışkandır, temizdir ve de sabırlıdır… Lüks ve israfı yoktur.. Yemek masasına yiyebileceğinden fazlasını, giysi dolabına giyebileceğinden fazlasını koymaz !

Televizyon dizileri, magazin dergileri, müzik onun evine uğramaz.!
Güne sabah namazı ile başlar ve sonra bakara suresini açarak hem dinler hem de işini yapar…Dışarıdan gelecek insi ve cinni şeytanları kovmuş olarak gününe hayırla başlar…

Evinde çocuğuna öğretmen, eşine öğrenci olur…
Saliha kadın;Namazlarını geciktirmez.. Sade bir yaşamı vardır.. Eşine sıkıntı vermez..

Eşinin eve geldiği vakit onu temiz kıyafetlerle ve güler yüzle karşılar.. Eli açık ve misafir perverdir…

Evi her daim düzenli ve temizdir.. İslam davasında büyük rolünün olduğunu bilir ve durmadan islam uğrunda birşeyler yapmaya çalışır.
Sergüşt kadınlar gibi devamlı sokaklarda, çarşı pazarlarda dolaşmaz. !

Saliha kadın erişilmez bir kale gibidir. Konuştuğu zaman dilinden tatlı sözler dökülür. Kiminle ve nerede ne konuşması gerektiğini iyi bilir… Merhametlidir, yumuşak kalplidir.

İnsanları yargılamaz, kusurları örtendir. Nezaket sahibidir yeri geldiğinde teşekkür etmesini de özür dilemesini de bilir…
Asiye’den sabrı, Meryem’den iffeti alır… Hatice’den vefayı, Aişe’den (r.anhüm) sadakatı alır…

Gıybet etmez, gıybet dinlemez, gıybet edilen ortamda bulunmaz.! Kızgınlık ve sinirlilikten sakınır…Öyle olduğu durumlarda susması gerektiğini iyi bilir.. Gereksiz tartışmalara girmez..
.
Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Tefekkür Zamanı

Posted by Site - Yönetici Kasım 20, 2017

Tefekkür Zamanı

Her sabah hesabınıza 86.400 TL yatıran bir banka düşünün.
Gün boyu istediğiniz kadar parayı harcamakta veya harcamamakta serbestsiniz. Parayı istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz.

Oyunun sadece tek bir koşulu var: harcamayı başaramadığınız meblağ ertesi güne devretmez, akşam hesabınızdan geri çekilir ve bu paranın hiçbir bölümünü ne sebeple olursa olsun saklayamazsınız.

Bir önceki günün tutarının tamamını harcamış veya hiçbir bölümünü harcamamış da olsanız ertesi sabah hesabınızda yine 86.400 TL bulacaksınız. Nasıl keyifli değil mi? Farkında olsanız da olmasanız da aslında hepimizin böyle bir bankası var. Adı ”ZAMAN” Her sabah 86.400 SANiYE hesabınıza yatıyor ve o gün daha fazlasını asla harcayamıyorsunuz.

Kullanamadığınız kısım ise akıp gidiyor ve hesabınızdan siliniyor, hiç devretmiyor. Her gün size yeni bir hesap açılıyor, her akşam günün bakiyesi siliniyor.

Eğer günlük hesabınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir, geriye dönüş yok, yarından avans çekmek yok..

Bugünü, bugünkü hesaptan yaşamalısınız..Zaman hiç kimseyi beklemez.. Dün artık mazi oldu..Yarın ise muamma.. Bugün ise avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir armağandır..

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Gençlere Namaz Çağrısı – Haydi Gençler Namaza!

Posted by Site - Yönetici Kasım 19, 2017

Gençlere Namaz Çağrısı – Haydi Gençler Namaza!

Gençler toplumun en aktif, en hareketli, en duygusal ve değişime en açık kesimi oldukları için, şer odaklar şeytani projelerini çoğunlukla onlar aleyhine yaparlar; onları ayartmaya, tahrik etmeye ve hazlarının tutsağı kılmaya yönelik sinsi planlar kurarlar.

Haramlar üzerinden saltanat süren kötülük baronları, kirli sektörlerinin potansiyel malzemesi olarak hep gençleri görürler. Eğer gençler, akleden kalplerini duygularının önüne geçirebilirlerse, kendi üzerlerine yapılan hesapları tersine çevirebilirler.

Hakikat şu ki; bütün peygamberlere ve son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v) ilk iman edenlerin çoğu, toplumun genç kesimleri ve alt katmanlarından oluşuyordu.

Eğer günümüz gençleri de, dinamik enerjilerini ve akleden kalplerini vahyin emrine verebilirlerse, bu çağdaki nebevi değişimin öncüleri olacaklardır.

İnanıyoruz ki, gençlerimiz; vahyin diriltici nefesi ile buluştukları ve “Yürüyen Kur’an” olan Efendimizin (s.a.v) güzel ahlâkı ile tanıştıkları zaman “çağın sahabeleri” olmaya aday hale geleceklerdir.

Bu bağlamda Hz. Yusuf (a.s), “arkadan yırtılan gömleği” ile bugünün gençleri için harika bir “rol model” teşkil eder. O, nefsinin isteğine ve şeytana direnip, ‘Ben Allah’tan korkarım / O’na sığınırım’ diyerek Allah’ın yardımı ile şehvet tuzağından kurtulmuş, Allah’ın rızasını kaybetmek ve ebedi zindana mahkûm olmaktansa, bu dünyanın geçici zindanına girmeyi tercih etmiş dünya güzeli bir genç olarak, çağımız gençliğinin iffetlerini nasıl koruyacaklarına dair muhteşem bir örneklik sunar: Allah’ı, zinanın haram oluşunu, azabı hatırlamak… Zindanı zinaya tercih eden bir bilinçle Allah’ın himayesine girmek…

Dolayısıyla gençlerimiz, kısa süreli ve anlık dünya zevkleri yerine ebedi esenlik yurdunu kazanmaya medar olacak “baki salih amelleri” tercih etmek ve kendi nefislerini buna zorlamak durumundadırlar.

İslâm’ın beş şartında da yer alan bu salih amellerin baş şartı ise namazdır.

“Lâ ilâhe illallah Muhammedürrasüllah: Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed (sav) onun kulu rasülüdür ” esasına dayanan Tevhîd inancı; namaz’la eyleme dönüşür. Bu sebepledir ki Allah’u Teâlâ bütün peygamberlerine Tevhid mücadelesi görevinin ilk adımı olarak namazı emretmiştir.

Hz. Musa’ya (a.s) Tuvâ’da peygamberlik görevi veren Rabbimiz: “Beni hatırlamak için namaz kıl” (Taha, 20/14) buyurmuştur. Hz. İsa (a.s), Meryem annemizin kucağında ilk konuştuğunda, “Rabbim yaşadığım sürece bana namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti” (Meryem, 19/31) buyurmuştur.

Peygamberimiz de (s.a) Kadir gecesinin sabahında Cebrail aleyhisselâmın öğrettiği ilk namazını kılmış, kendisine iman edenlere ilk olarak namazı emretmiş ve namazı; ‘Gözüm(üz)ün nûru’, ‘Müminin mîrâcı’, ‘Cennetin anahtarı’, ‘Din’in direği’, ‘kişi ile küfür ve şirk arasında bir perde’, ‘kulun ilk hesaba çekileceği amel’ olarak tanımlamıştır.

Kısaca namaz; bütün peygamberlerin ve Tevhid dini İslâm’ın olmazsa olmazıdır.

Hayatın hızlı koşusu içinde Allah’ı, ahireti, ölümü, görev ve sorumluluklarını unutan genç insanımız, günde beş kez kendini Allah’a çağıran ezanla kulluğunu hatırlamalıdır. Esasen unutkan bir varlık olan insan için (nisyanla insan aynı köktendir), her namaz vakti büyük bir dirilişin, değişimin başlangıcıdır…

Bu diriliş süreci abdest ile başlar: Abdestle maddi-manevi günah ve kirlerinden temizlenen genç mümin Kâbe’ye yönelir; kalbini, duygu ve düşüncelerini Allah’a odaklar, diğer dünyevi şeylerden yüz çevirir.

Zira yüzünü Kâbe’ye dönüp de özünde başka kıbleler edinen, gerçekte istikbâl-i kıble yapmış olmaz.

Namaz kılan genç, hem dili ile okuduğu âyetlerle, duâlarla, zikirlerle ve tesbihâtla hem de kıyam ederek, rükû ve secdeye vararak, teşehhüde oturarak beden dili ile kulluğunu ifade eder.

Günde beş vakit kıldığı namazın her rekâtında Fatiha sûresini okuyarak Rabbi ile kulluk sözleşmesini yeniler; okuduğu âyetlerde yer alan talimatlar doğrultusunda hayatına yeniden yön verir. Gereği gibi, özenli ve düzenli olarak kılınan güzel bir namaz, genç müminin Dosdoğru Yol’da kararlı ve sebatlı olmasını sağlar; onu Allah’tan başka varlıklara kul olma -mesela kula kul olma, nefse, paraya, şehvete, mîdeye kul olma- zilletinden kurtararak gerçek özgürlüğüne kavuşturur; onu her türlü kötülük ve çirkinlikten uzak tutarak kendisine seçkin bir kimlik ve tertemiz bir kişilik kazandırır; böylece onun bu dünyada onurlu bir hayat yaşamasına, âhirette de ebedi kurtuluşuna vesile olur.

Hâsılı; bir tevhid eylemi olan namaz, müstakim bir şahsiyet kazandırdığı genç mümini, pasif bir nesne olmaktan kurtarıp aktif bir özne yapar. Hz. Şuayb’ın (a.s) kıldığı ve ümmetine kıldırdığı gibi diri, diriltici ve hayata müdahil bir namaz (Hûd, 11/87), genç mümini dünyadan el-etek çektirmez, aksine onu zulme, şirke ve küfre karşı durmaya sevk eden bir dinamizm, bir direniş ve bir diriliş kaynağı olur.

Öyleyse, gençliğe çağrımız şudur: Haydi gençler namaza! Namazla dirilişe! Namazı yaşamaya!

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Namaz, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Osmanlı Ruhu..

Posted by Site - Yönetici Kasım 18, 2017

Osmanlı Ruhu..

Önce kalpleri fethettiler.

Kılıç yerine kalem oldular, kalkan yerine kitap oldular, mızrak yerine mızrap oldular gönül sazlarına.

Yanık ney oldular sufinin meşkine.

Itri oldular nağme nağme fethettiler gönülleri.

Aşık oldular aşk ile mısra mısra dirilttiler zihinleri.

Irk bilmediler, mezhep bilmediler, ayrılık bilmediler.

Elif gibi diktiler savaşta, Vav gibi eğildiler zaferde.

Osmanlı böyle doğdu.

Osmanlı ruhu böyle yaşadı, yaşattı.

Evlatlarına böyle bir ruh bıraktı.

Orta Asya steplerinden doğan ve usulca Anadolu’ya akan ince bir dereydik. Yağmur sularından, kar tanelerinden beslendik.

Anadolu’nun mümbit topraklarını sabırla dolandık, inançla çapaladık, duayla suladık.

Ahiyan-ı Rum, Baciyan-ı Rum tohumlar ekti, damla damla Fatiha okudu, çisil çisil salavatlarla büyüttü ektiklerini.

Koç yiğitler bitti topraklarımızdan. Adı güzel kendi güzel, gönlü güzel yiğitler nam saldı diyarlara.

Bileği kuvvetli, yüreği geniş, kalbi şevkatli bilgeler hüküm sürdü topraklarımızda.

Eli açık, gözü tok, merhameti deniz, iradesi çelik, sabır taşına inat gül yüzlü kahramanlar doğdu.

Deremizi çağlatılar, ırmak ettiler.

Asya steplerinden Anadolu bozkırına aktılar. Dervişan, müridan, muhibban, sadıkan gürül gürül aktılar; Horasan erenlerine, Şirvan pirlerine, Erdebil dervişleriyle hemhal oldular.

Bir oldular, birlik oldular suladılar bozkırı bereket getirdiler, rahmet getirdiler, aşk getirdiler.

‘Huu’ dediler, ‘Hayy’ dediler, ‘Hakk’ dediler maya çaldılar Anadolu toprağına.

Tohumları fide ettiler, gün doğmadan okudular, gün batmadan secde ettiler onu verene.

‘Ya Mevla’ dediler, ‘Ya Hayyum’ dediler, ‘Ya Kayyum’ dediler bir elden aldılar, öbür elle verdiler şifa arayan ruhlara.

Derdi olana ‘Ya Şafii’ dediler, aç olana ‘Ya Rezzak’ dediler, zulme uğrayana ‘Ya Muntekim’ dediler dua ettiler, sırtlarını sıvazladılar.

Düşmana korku, mümine cesaret verdiler, dağ oldular yaslandı tüm insanlık.

Fideleri ağaç ettiler.

Dallarını gölge ettiler insanlığa. Yaprak yaprak saçıldılar, güneşe açıldılar.

Gören göz, işiten kulak, veren el, seven kalp oldular.

Aşıklar diyarında Yunus oldular, ozanlar diyarında Karacoğlan oldular, Ehlibeyt’in hatırasında Emir Sultan oldular.

‘Huu’ dediler, ‘Hayy’ dediler, ‘Hakk’ dediler, bir oldular, diri oldular, birlik oldular.

Irmakları çağlattılar akarsu ettiler.

Gürül gürül coştular, coşturdular suları akıttılar ovalara Söğüt’e vardılar.

Söğüdün dallarında huzur verdiler, sükun verdiler, adalet verdiler. Darda kalana omuz verdiler, yolda kalana yoldaş oldular, ağlayanla ağladılar, gülenle neşelendiler.

Gözlerini ufka diktiler. ‘Ya Celil’ dediler zalime hiddetlendiler, yürüdüler ‘Ya Müntakim’ dediler mazlumun hesabını sordular.

Fevc fevc ufuklara aktılar, kaleler, beldeler, sancaklar fethettiler.

İndiler nallarından ateş çıkartan atlarından secdeye kapandılar, ‘Ya Allah’ dediler, ‘Malik ül Mülk’ sancağını burçlara diktiler.

Elif gibi diktiler savaşta, Vav gibi eğildiler zaferde.

Çağladılar akarsuları akıttılar Bahr-ül Fuad’a.

Önce kalpleri feth ettiler. Kılıç yerine kalem oldular, kalkan yerine kitap oldular, mızrak yerine mızrap oldular gönül sazlarına.

Yanık ney oldular sufinin meşkine.

Itri oldular, nağme nağme fethettiler gönülleri.

Aşık oldular, aşk ile mısra mısra dirilttiler zihinleri.

İbni Sina oldular, ruhlara şifa, dertlere derman verdiler.

Koca Sinan oldular, Süleymaniye’ye kubbe, Selimiye’ye minare yaptılar bin yıl yaşadılar.

Kılıç ehli olmadılar sadece, top tüfek kurmadılar en önce, mancınıkla attıkları ateş topu değildi evvala.

Aşk vardı ‘El Vedud’ dediler. Muhabbet vardı, zarafet vardı ‘El Halim’ dediler. Dua vardı, zikir vardı ‘Ya Rahman’ dediler.

Diz büktüler, boyun büktüler, hürmet ettiler, ayıpları görmediler ‘Ya Settar’ dediler.

Irk bilmediler, mezhep bilmediler, ayrılık bilmediler.

Önce bunlar fethetti diyarları, evleri, ocakları, bucakları.

Önce insanı fethettiler, sonra kaleleri.

Dereleri, ırmakları, akarsuları durmadı denizlere ulaştı, dalga dalga vurdular surlara.

Karayel oldular, poyraz oldular estiler boğazlarda, haliçlerde, hisarlarda.

Gürlediler ‘Ya Melik’, ‘Ya Allah’ diye.

Fatih oldular, fethettiler Konstantiniye’yi.

Irmakları akrasu, denizleri derya oldu.

Barbaros oldular, Piri Reis oldular keşfettiler ummanı.

Duaları, niyazları kabul oldu. Nice fetihler böyle nasip oldu.

Tohumları fide, söğütleri çınar oldu.

Osmanlı böyle doğdu.

Osmanlı ruhu böyle yaşadı, yaşattı.
.

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Karar: Fatihin Elinin Kesilmesine..!

Posted by Site - Yönetici Kasım 16, 2017

Karar: Fatihin Elinin Kesilmesine..!

Üsküdar’da sahile çok yakın bir mahkeme vardır … Adı Fatih Mahkemesi’dir… İstanbul’u fetheden sultanın elinin kesilmesine karar verilen yer… İşte olayın başı, mahkemesi ve sonu…

Bir devletin iki temel vazifesi vardır: Birincisi, ülke sınırları içinde adaleti ayakta tutarak vatandaşlarının haklarını korumak ve ikincisi de vatanın sınırlarını düşmanlara karşı savunmaktır. İşte şanlı Osmanlı Devleti’nin etrafını saran düşman devletlerin toplam nüfuslarının kendinden 3-4 kat fazla olmasına rağmen 600 yılı aşkın bir süre böyle bir coğrafyada ayakta kalabilmesinin sırlarından biri de bu adaleti ayakta tutma çabasıdır..

İşte o adaletin zirveye ulaştığı dönemden altın bir sayfa:

Belgrat’ta düşmanı ters yüz eden ve daha 21 yaşında iken İstanbul’u fethedip Bizans’a haddini bildiren büyük sultan Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethettikten sonra yaptıracağı camiin belli bir sayıda sütuna oturtulmasını ister ve Rum mimar Sinan Atik’e bu mevzuda talimat verir. Fakat Rum mimar, bu talimata uymayarak sütun sayısını eksik tutar ve Fatih’e göre önemli bir mimarî hata işler. Bunun üzerine Fatih, Rum mimarın elinin kesilmesini emreder ve mimarın eli kesilir. Bunun üzerine eli kesilen Mimar Sinan Atik, padişah aleyhine dava açar. İstanbul Kadısı Hızır Bey mimarın şikayetini kabul ederek davayı açar.. Fatih Han da kararı mahkeme salonunda davacı ile aynı hizada ve ayakta dinler. Üsküdar’da yapılan mahkemenin sonucunda Rum mimar davasında haklı bulunarak kısas ile Fatih Han’ın elinin kesilmesine karar verilir..

Bir cihan sultanının aleyhine çıkan kararla irkilen Rum mimar bu adaleti gördükten sonra ailesinin geçinebileceği nafakanın temini şartıyla davasından vazgeçer. Ve böylece davacının geri adım atmasıyla Fatih’in eli kesilmekten kurtulmuş olur.

Fatih Han şahsi mal varlığından karşılanmak kaydıyla günde 10 altın tazminata mahkum olur ve hatta kısastan kurtulduğu için, bu tazminatı kendiliğinden 20 altına çıkarır.

Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre Fatih Han, mahkemeden sonra Hızır Çelebi’ye dönerek: “Eğer Allah’ın hükmüyle hükmetmeseydin, şu kılıçla senin kelleni indirecektim!” der. Bunun karşısında Hızır Çelebi de “Eğer verdiğim hükmü kabul etmeseydin, ben de adaleti uygulayacaktım!” diyerek sakladığı hançeri göstererir..”

Bu davanın görüldüğü Üsküdar Gülfem Mahallesi’ndeki 11 numaralı kırmızı taş bina günümüzde de ziyaretçilere açıktır..

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fatih Sultan mehmet, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | 1 Comment »

Kalbimiz ” Allah ” Dedikçe…

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2017

Kalbimiz ” Allah ” Dedikçe…

Dilden kalbe, kalpten gönle düşen, insanı saran ve sardıkça mânevi tat veren ilâhi bir duygudur zikir.

Kalbimize dirilik verir. İçimizi huzurla doldurur. Gönül iklimimizi adeta gül bahçesine çevirir. Mânevi dünyamızı onarır, îmar eder. Işığı sönen dünyamıza ışık, ziyâsı giden gözlerimize nûr olur. Kalbimizde yanan bir kandil gibidir zikir. Kandile yağ verirsek, aşk ile Allah deriz. Ömür boyu bu dünyamızı, sonra da ahretimizi aydınlatmış oluruz.

Zikirle cümle günahlar bedenimizden dökülür. Pir ü pâk olur her zerremiz. Yeni doğmuş gibi saf ve temiz oluruz.

Kalbimiz Allah dedikçe, duygularımız berraklaşır, hâlimiz kemâle erer. Kelimelerimiz manaya bürünür.

Yağmur taneleri gibi berraktır zikrin kelimeleri. Billur gibi ışıltılıdır. Rengi vardır, gül gibi kokusu vardır, canı vardır.

Canı vardır ki can verir ölü kalplere. Hayat verir gaflete düşen gönüllere. Zikir ehli olan ile olmayan arasında hâl farklılığı vardır. Birisi arz-ı hâl peşinde diğeri arz-ı endâm peşinde olur. ⚋Zâkirin dilinde hep lafzatullah vardır. Lafzatullah esmânın şâhıdır. Esmânın hüsnâsıdır. Her Allah deyişte yer ve gök şahitlik eder ona.

Zikir, bir zaman sonra daimi hale gelir. Sabah, akşam, yolda, evde bir an olsun düşmez dilinden. Adeta Rabbinin ‘‘Ey iman edenler, Allah’ı çok zikredin, O’nu sabah ve akşam tesbih edin, yüceltin.’’ (Ahzab, 41) ayetine muhatap olurcasına. Bu devamlılık neticesinde zikir, Zikr-i sultâni olur.

Zikrin en tatlısı tenhalarda söylenen zikirdir. Gecenin bir vaktinde. Seherin feyzi ile. Sadıklarla, Salihlerle beraber olma şuuru ile el ele, diz dize, gönül gönüle vererek. Zâkirin kalbi Allah dedikçe, kalbinin perdeleri açılır. İyilerle vuslat, günahlardan firak olur. Göz, dünyanın zahirini, kalp gözü ise batınını görür. Allah zikri, kâinat kitabını kaynağından okumayı öğretir.

Allah (cc), gerçek zâkirlerini idrak seviyesi yüksek akıl sahipleri olarak ifade ediyor: ve şöyle buyuruyor: ‘‘Akıl sahipleri o kimselerdir ki, ayakta iken, otururken ve yatarken (daima) Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler ve şöyle derler:”Ey Rabbimiz sen bunları boşuna yaratmadın. Sen batıl şey yaratmadan münezzehsin. Artık bizi cehennem ateşinden koru.’’ (Al-i İmran, l9l)

Allah dedikçe zâkirin kalbi ürperir, titrer. Bu titreyişin altında Rabbine olan muhabbet vardır. ⚋Allah (cc) gerçek müminlerin tarifini beyan ederken öyle buyuruyor: ‘‘Gerçek müminler o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri korkarak ürperir. Onlara Allah’ın ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır ve onlar, yalnız Rablerine tevekkül ederler.’’ (Enfal, 2)

Bir de O’nun esmâsı vardır. En güzel isimlerden oluşan. Rahman, Rahim, Latif, Aziz ve Kerim…

Allah (cc), her şeyden müstağni, her şey O’na muhtaçtır. Bu ihlâs ile dilimiz ve kalbimiz ulvi bir ahenkte buluşur. Allah diye diye merhamet denizine düşeriz. İlahi vuslatın eşiğine varır ummanlara dalarız. Kalbimiz Allah dedikçe, varlık âleminden çıkıp yokluğumuzu, acziyetimizi ve hiçliğimizi görürüz.

Zikir, kalpte mânevi bir devr-i daimdir.
Dünya döner, kâinat döner. Her ne varsa varlık âleminde her biri döner.
Zerreden küreye bir dönüş ve o dönüşün merkezinde ilahi bir kudret vardır. Her varlık kendi haliyle Allah der.

Zikir kâinatın ahengidir. O ahengi oluşturan her varlık Allah zikrine kendi sesiyle iştirak eder. Denizler dalgalarının sesiyle, ağaçlar yapraklarının hışırtısıyla, rüzgârlar ‘hu’ der uğultusuyla ve dağlar, taşlar sükûtî lisan ile hep O’nu anar. Eğer girer isek kâinat halkasına ve katılırsak o devrana, her zerrenin, her katrenin sesini duyarız.

Severiz, sevgimizi muhabbetullaha tebdil ederiz. Sevdikçe aşka gelir kendimizden geçeriz. Gül alıp gül veririz. Gül bahçelerinde şakıyan bülbüller gibi Allah diye diye döneriz. Zikrin sıcaklığında yanar yanar eririz.

Merhamet ve şefkat kuşanır gönül dünyamız. Uçar gideriz adeta bir ovadan öbür ovaya. Coşkun duygularla dağları, tepeleri geçeriz. Kalbimiz Allah dedikçe, yer ve gök aşka gelir, zikrin ritmine uyar.

Rabbimiz bizi zikrine çağırıyor. Kendisini hatırlamaya davet ediyor. Zatını anmaya ve yüceliğini ikrar etmeye. En büyük zikir Kur’andır diyor. Kalpleriniz ancak zikirle huzur buluyor diyor ayrıca. Ve beni zikredin ben de sizi anayım buyuruyor. Sabah akşam her şey O’nu tesbih ediyor. Bu yüzden Kur’ânın her kelimesi zikirdir. Namaz zikirdir. Hac zikirdir. Cihad zikirdir. Bir an bile O’nu unutmadan, gaflete düşmeden yaşamak zikirdir.

Kâinat kitabını okumak, gönül dünyamızı dokumak için kalbimizin her atışında Allah demeli. Allah ism-i şerîfi rengimiz, ruhumuz, tadımız, tuzumuz olmalı…

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | 1 Comment »

İffetli ve Salih Nesiller İçin Helal Lokma

Posted by Site - Yönetici Kasım 14, 2017

İffetli ve Salih Nesiller İçin Helal Lokma

Ailelerinin helal rızıkla beslenmesi, çocuklarının manevî açıdan da selim fıtrat üzere doğmasında etkilidir. İmam Gazâlî (ks), “Çocuğun şirret olmasının kaynağı haram yemektir.”der.

Ehlullah’tan biri de “Ahmak ve gafil kadının sütü zarar verir; gafletle emzirdi isen kustur!” diyerek bu konudaki hassasiyet ölçüsüne işaret eder. Öyleyse, çocuğunun fizikî ve biyolojik açıdan sağlıklı doğması için gereken her şarta riayet eden ve yüzde bir-iki nispetinde dahi olsa her ihtimali değerlendirip en doğru olanı yapmaya çalışan validenin, onun manevî yönden sıhhatli olması için de aynı hassasiyeti göstermesi gerekmez mi? Allah korusun, şayet yediğimiz haram, içtiğimiz haram, giydiğimiz haram ve hayatımız haramlarla iç içe ise, hem kendi manevî hayatımızı karartıyoruz hem de çocuklarımızın saadet ihtimalini yok ediyoruz demektir.

Gıdaların çocuğun üzerinde, eğitiminde etkisi çok, tesiri fazladır. Onun için atalarımız, eş arayanlara; “Allah helal süt emmiş nasip etsin” derler. Ayrıca iyi yetişmiş, terbiyeli, ahlaklı bir çocuk veya genç görünce: “Helal süt emmiş” diye iltifat ederler. Yine annelerimiz çocuklarına tavsiye ve uyarılarda bulunurken: “Ben sana haram süt emzirmedim, haram lokma yedirmedim” derler.

Çocuk eğitimi, aslında eş seçimiyle başlar ve ana rahminde, ana kucağında, aile ocağında devam eder. Ana rahminden itibaren çocuğun gelişiminde, terbiyesinde en önemli faktör, aileye, ailenin sofrasına helal lokma girmesi, haramdan uzak durulmasıdır. Bâyezid-i Bistami’nin (ks) annesi bu konudaki hassasiyetini şöyle anlatır:“Ben Bâyezid’e hamile iken her ne zaman şüpheli bir yiyecek yesem, karnımda ayağı ile beni tekmelerdi. Ağzımdan lokmayı çıkarıncaya, istifra edinceye, kusuncaya kadar rahat bırakmazdı.” Bu itibarla, bir lokma haramın, insanı inhirafa götürmesi ve hatta onun çoluk-çocuğunun genel durumuna da tesir etmesi her zaman söz konusudur. İnsanın yediği haram lokmanın zararı sadece kendisine değildir.

Temiz bir nesil isteyenler “Dede ekşi koruk yemiş, torununun dişi kamaşmış” atasözünü unutmadan anne-babanın damarlarındaki bir parça haramın, çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabileceğinin bilincinde olmalılardır.

Haram yemek kendimiz ve çocuklarımız hakkında en çok korkmamız gereken hususlardan biri olmalıdır. Helal, kalbin cilası olduğu gibi, haram da onun karasıdır.

İbadetlerinin mûteber, dualarının makbul ve çocuklarının salih birer kul olmasını arzu edenler, helal dairesinden ayrılmamaya azami derecede itina göstermelilerdir. Haram lokma ile beslenen çocuklar başta anne babalarına olmak üzere toplumuna kan kusturacaklardır. Helal ve harama dikkat etmeyerek yetiştirdiğimiz çocuklarımızın bu nedenle gelecek saadetlerini körerttiğimizin farkında olmalıyız.

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: