Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

33 Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Mart 9, 2014

33 Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

1 – EBU BEKİRİ’S SIDDIK (R.A.)

2 – SELMAN’I FARİSİ (R.A.)

3 – KASIM BİN MUHAMMED (K.S.)

4 – CAFER-İ SADIK (K.S.)

5 – BEYAZİD-İ BESTAMİ (K.S.)

6 – E BU’L HASAN HARKANİ (K.S.)

7 – EBU ALİ FARAMİDİ (K.S.)

8 – YUSUF’ÜL HEMEDANİ (K.S)

9 – ABDÜ’L HALIK GUCDÜVANİ (K.S.)

10 – HACE ARİF RİVĞİRİ. (K.S)

11 – MAHMUD İNCİR FAG’NEVİ (K.S.)

12 – HACE ALİ RAMİTİNİ (K.S.)

13 – MUHAMMED BABA SEMASİ (K.S.)

14 – SEYYİD EMİR KİLAL (K.S.)

15 – MUHAMMED BAHAÜDDİN NAKŞİBEND (K.S)

16 – HACE ALAADİN-İ ATTAR (K.S.)

17 – YAKUP ÇERHİ (K.S.)

18 – HACE UBEYDULLAH- AHRAR (K.S.)

19 – HACE MUHAMMED ZAHİD(K.S.)

20 – DERVİŞ MEHMED (K.S.)

21 – MUHAMMED HACEGİ EMKENGİ (K.S.)

22 – HACE MUHAMMED BAKİBİLLAH (K.S.)

23 – İMAM-I RABBANİ AHMED-İ FARUK-İ SERHENDİ (K.S.)

24 – HACE MUHAMMED MASUM (K.S.)

25 – ŞEYH SEYFUDDİN ARİF (K.S.)

26 – MUHAMMED NURÜ-L BEDVANİ (K.S.)

27 – ŞEMSÜDDİN HABİBULLAH İBN-İ MİRZA CAN (K.S.)

28 – ABDULLAH-I DEHLEVİ (K.S.):

29 – HAFIZ EBU SAİD SAHİB (K.S.)

30 – HABİBULLAH CAN-I CANAN (K.S.)

31 – MUHAMMED MAZHAR-İ ŞAN CAN-I CANAN (K.S.)

32 – SALAHUDDİN İBN-İ MEVLANA SİRACÜ’D-DİN (K.S.)

33 – EBU’L FARUK (SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN) (K.S.) .  

 

1-Ebubekr-i Sıddîk – HZ EBU BEKİR SIDDIK

Halife Hz Ebu BekirHz. Ebû Bekir, daha Müslüman olmamıştı. Çok te’sîrinde kaldığı bir rü’yâ gördü. Gökten dolunay inip, Kâ’be-i muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalar Mekke’deki her evin üzerine düşmüş, sonra da tekrar bir araya gelip göğe yükselmişti. Fakat, kendi evine düşen ay parçası evde kalmış tekrar göğe yükselmemişti. Hz. Ebû Bekir, evin kapısını kapayarak, ay parçasının çıkmasına mâni olmuştu.

Kavminden Peygamber gelecek

Sabahleyin heyecanla uyanan Hz. Ebû Bekir, hemen bir Yahûdî âlimine gidip, rü’yâsını anlattı. O da dedi ki:

-Bu rü’yâ karışık rü’yâlardan biridir. Bunun ta’bîri yapılamaz.

Fakat bu söz O’nu tatmin etmemişti. Devamlı bu rü’yânın ta’bîrini düşünüyordu.

Bir zaman sonra ticâret maksadıyla gittiği yerde, râhip Bahîra’ya rü’yâsını anlattı. Rü’yâ Bahîra’nın çok dikkatini çekti. Bunun için Hz. Ebû Bekir’e sordu:

-Sen nerelisin?

-Kureyş’tenim.

-Tamam. şimdi rü’yânı ta’bîr edeyim. Mekke’de, bu kavimden bir peygamber gelecek, O’nun hidâyet nûru her yere yayılacak. Sen, O hayatta iken O’nun vezîri, vefâtından sonra da Halîfesi olacaksın!..

Hz. Ebû Bekir ne yapacağını şaşırmış hâldeyken, râhip Bahîra sözlerine şöyle devam etti:

-Şimdi sen hemen memleketine dön! O’na ulaş! O’na vahiy gelmeye başladığında, git herkesten önce O’na îmân et!

Hz. Ebû Bekir bu ta’bîri kimseye anlatmadı. Peygamber efendimiz, peygamberliğini teblîğe başlayınca sordu:

-Peygamberlerin, peygamber olduklarına dâir delîlleri vardır. Senin delîlin nedir?

Peygamber efendimiz buyurdu ki:

-Peygamberliğime delîl, o rü’yâdır ki, bir Yahûdî âliminden ta’bîrini istedin. O âlim, “Karışık bir rü’yâdır, i’tibâr edilmez” dedi. Sonra râhib Bahîra, doğru ta’bîr etti. Yâ Ebâ Bekr, seni Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân etmeye da’vet ederim.

Bunun üzerine, Hz. Ebû Bekir, kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Zaten bir gece önce şöyle düşünmüştü:

Aklıma yatmıyor

“Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç aklıma yatmıyor. Zîrâ hiçbir zarar ve fayda vermeye kâdir olmayan bir heykele tapınmak, ibâdet etmek akıllıca bir iş değildir. Bu kadar muazzam bir kâinâtın bir yaratıcısı olması lâzımdır. Fakat bunu kendi aklım ile bulmam mümkün değildir. Yarın gidip durumu Muhammed aleyhisselâma anlatayım. Bu durumu ancak O’na arz edebilirim. Zîrâ, olgun ve akıllı, doğru görüşlü, hiç yalan söylemiyen bir kimsedir. Herkes O’ndan Muhammed-ül emîn diye bahsetmektedir. O, ne yapmamı isterse ona göre hareket ederim.”

Resûlullah efendimiz de, aynı gece, Hz. Ebû Bekir’i Ğslâm’a da’veti düşünmüştü. Sabah olunca her ikisi de aynı düşünce ile birbirlerinin evine gitmek üzere evlerinden çıktılar. Yolda karşılaştıklarında, “Sözleşmeden birleştik” dediler.

Hz. Ebû Bekir, Peygamber efendimizin huzurlarında Müslüman olur olmaz, hemen yakın arkadaşları hatırına geldi:

-Yâ Resûlallah, müsâade ederseniz, yakın arkadaşlarımı da huzûrunuza getirip, onların da Müslüman olmalarını arzû ediyorum. Onların da ebedî saâdete kavuşmalarını istiyorum, diyerek arkadaşlarına koştu.

Arkadaşlarım dediği, Hz. Osman, Hz. Talhâ bin Ubeydullah, Hz. Zübeyr, Hz. Abdurrahmân bin Avf, Hz. Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrâh gibi, ileride Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olacak kimselerdi.

Gelin îmân edin

Hz. Ebû Bekir, yeni Müslüman olmasının aşk ve şevkiyle, Mescid-i Harâma vardığında, dayanamayıp, müşrikler tarafına dönerek seslendi:

-Bütün kâinâtın yaratıcısı olan Allahü teâlâyı bırakıp, niçin gidip, bu âciz putlara tapıyor, onlara yüz sürüyorsunuz. Gelin, Allaha ve O’nun resûlü Muhammed aleyhisselâma îmân edin!

Bunun üzerine müşrikler, hep birlikte üzerine yürüdüler. Kendisini çok fecî şekilde dövdüler. Kabîlesinden gelen ba’zı kimseler, kendisini baygın bir hâlde evine götürdüler.

Hz. Ebû Bekir, uzun bir süre kendisine gelemedi. Ayılması için yapılan bütün gayretlerden bir netîce alınamıyordu. Artık, ümitsiz bir şekilde başında beklemeye başladılar. Nihâyet akşam üstü biraz kendine gelir gibi oldu. Gözünü açar açmaz, ağzından çıkan ilk kelâm şu oldu:

-Resûlullah, ne yapıyor, O ne hâldedir? O’na birşey oldu mu?

Annesi Ümmülhayr sevinç içinde dedi ki:

-Yavrum, bir şey arzû eder misin, yiyip içmek ister misin?

-Anneciğim, ben Resûlullaha birşey oldu mu diye soruyorum. O’nun hakkında bana bilgi getirmediğin takdîrde, ne bir lokma yerim, ne de birşey içerim.

-Evlâdım, vallahi, O’nun hakkında bir bilgim yok. Onun için sana cevap veremiyorum. Sen biraz ye, kendine gel. Sonra O’nun durumunu öğrenirsin.

-Hayır anne!.. Sen Ümm-i Cemil’e git ve de ki: Oğlum Ebû Bekir, senden Resûlullahı soruyor. Acaba ne hâldedir?

Annesi de îmân etti

Annesi hemen gidip, Ümm-i Cemil’e durumu anlattı. Daha sonra, annesi ve Ümm-i Cemil’in yardımıyla, yavaş yavaş Hz. Erkam’ın evine vardı.

Peygamber efendimizi sağ sâlim görünce çok sevindi, Resûlullaha sarıldı. Artık bütün ağrılarını unutmuştu. Peygamber efendimize dedi ki: -Yâ Resûlallah! Bu benim annem Selmâ’dır. Ona duâ etmenizi istiyorum. O da hidâyete kavuşsun! Peygamber efendimiz duâ buyurdu. Böylece annesi de, îmân ile şereflendi ve ilk Müslümanlardan

oldu.

Resûlullah efendimiz Mi’râca çıktıktan sonra, ertesi gün, Kâ’be yanında mi’râcını anlatınca, işiten müşrikler, inkâr edip, alay etmeye başladılar. Müslüman olmaya niyetli olanlar da vazgeçtiler. Müşrikler, “Tamam, bu defa bir koz yakaladık” diyerek Hz. Ebû Bekir’e gidip sordular: -Ey Ebâ Bekr! Sen çok defa Kudüs’e gidip geldin. Ğyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek, ne

kadar zaman sürer? -Ğyi biliyorum. Bir aydan fazla.

Mi’râcınız mübârek olsun!

Kâfirler bu söze sevindi. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur” dediler. Gülerek, alay ederek ve Hz. Ebû Bekir’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek, “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor” diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı gösterdiler.

Hz. Ebû Bekir, Resûlullahın mübârek adını işitince;

-Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir, deyip içeri girdi.

Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyorlar ve bir taraftan da diyorlardı ki:

-Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekir’e de sihir yapmış.

Hz. Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle dedi ki:

-Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle ve kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle ni’metlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur. Ğnandım. Canım sana fedâ olsun!

Böylece Hz. Ebû Bekir, o gün tereddüde düşen Müslümanların tereddütlerini giderdi, diğerlerinin ma’nevîyatlarını güçlendirdi. Böyle tereddütsüz îmân etmesinden dolayı Resûlullah, o gün Hz. Ebû Bekir’e Sıddîk dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.

Beraber hicret ederiz

Mekke’de müşriklerin, Müslümanlara yaptıkları baskılar ve işkenceler üzerine, Müslümanların çoğu, Resûlullah efendimizin izniyle Medîne’ye hicret etti. Hz. Ebû Bekir de hicret için izin istediğinde, Resûl-i ekrem buyurdu ki:

-Sabreyle. Ümîdim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir. Beraber hicret ederiz.

-Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Böyle ihtimâl var mıdır?

-Evet vardır.

Peygamber efendimizin bu cevapları, Hz. Ebû Bekir’i sevindirmişti.Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir hazırlıklara başladı. Hicret için iki deve satın aldı ve o günü beklemeye başladı. Artık Mekke’de sadece; sevgili Peygamberimiz ile Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, fakîrler, hastalar, ihtiyârlar ve müşriklerin hapse attığı mü’minler kalmıştı.

Diğer taraftan Medîneli Müslümanlar, ya’nî Ensâr, hicret eden Mekkelileri ya’nî Muhâcirleri çok iyi karşılayıp, misâfir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi.

Resûlullah efendimiz, hicret gecesi, Allahü teâlânın emriyle evinde Hz. Ali’yi bırakıp, müşriklerin üzerine toprak saçarak uzaklaşıp, Hz. Ebû Bekir’in evine gitti. Hz. Ebû Bekir’e buyurdu ki:

-Hicret etmeme izin verildi.

Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk heyecanla sordu: -Mübârek ayağınızın tozuna yüzümü süreyim yâ Resûlallah! Ben de beraber miyim? Efendimiz cevap verdiler:

-Evet…

Anam-babam fedâ olsun Hz. Ebû Bekir sevincinden ağladı. Gözyaşları arasında dedi ki: -Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Develer hazır. Hangisini murâd ederseniz, onu kabûl

buyurunuz.

-Benim olmayan deveye binmem. Ancak bedeliyle alırım.

Bu kesin emir karşısında mecbur kalan Hz. Ebû Bekir, devenin bedelini söyledi.

Hz. Ebû Bekir, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile meşhûr olan zâtı çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün sonra Sevr dağındaki mağaraya getirmesini emretti.

Safer ayının 27’si perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk, yanlarına bir miktar yiyecek alarak yola çıktılar. Ğzleri belli olmasın diye parmaklarına basarak gidiyorlardı. Hz. Ebû Bekir, Resûlullahın çevresinde, ba’zan sola, ba’zan sağa, öne, arkaya gidiyordu. Peygamberimiz, niçin böyle yaptığını sorunca dedi ki:

-Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar gelirse önce bana gelsin. Canım yüksek zâtınıza fedâ olsun yâ Resûlallah!

-Yâ Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir musîbetin, benim yerime, senin başına gelmiş olmasını ister misin?

-Evet yâ Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, gelecek bir musîbetin, senin yerine, benim başıma gelmesini isterim.

Mağara kapısı önüne geldiklerinde, Hz. Ebû Bekir dedi ki: -Allah için yâ Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem değmesin.

Ayağını yılan soktu

Sonra içeri girip, süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili ufaklı birçok delikler vardı. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat biri açık kaldı. Onu da ökçesi ile kapayıp, Resûlullahı içeri da’vet eyledi.

Peygamber efendimiz içeri girdi ve mübârek başını Hz. Ebû Bekir’in kucağına koyup uyudu. O zaman, Hz. Sıddîk’ın ayağını yılan soktu. Resûlullahın uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı Resûlullahın mübârek yüzüne damlayınca buyurdu ki:

-Ne oldu yâ Ebâ Bekr?

-Ayağım ile kapattığım delikten, bir yılan ayağımı soktu.

Resûlullah efendimiz, Ebû Bekir’in yarasına, iyi olması için mübârek ağzının yaşından sürünce, acısı hemen dindi, şifâ buldu. Resûlullah efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk içerde iken, müşrikler, iz takip ederek mağaranın önüne

geldiler. Mağaranın ağzının bir örümcek tarafından örüldüğünü ve iki güvercinin de yuva yaptığını gördüler. Ğz sürücü Kürz bin Alkama dedi ki: -Ğşte burada iz kesildi.

Müşrikler dediler ki: -Eğer, onlar buraya girmiş olsalardı, kapının üzerindeki örümcek ağının yırtılmış olması lâzım gelirdi. Bu örümcek, ağını, Muhammed doğmadan önce örmüştür.

Ğçeri bakmadan geri döndüler

Müşrikler kapı önünde münâkaşa ederken, içeride Hz. Ebû Bekir endişeye kapıldı. Kâinâtın sultânı efendimiz buyurdu ki:

-Yâ Ebâ Bekir! Üzülme! Şüphesiz Allahü teâlâ bizimledir.

Müşrikler içeri bakmadan geri döndüler.

Mağarada üç gece kalıp, pazartesi gecesi yola çıktılar. Eylül ayının 20 ve Rebî’ul-evvelin 8. pazartesi günü Medîne’de Kubâ köyüne geldiler. O gün, Müslümanların Hicrî şemsî sene başlangıcı oldu.

Hz. Ebû Bekir, hazerde ve seferde Resûlullahtan hiç ayrılmadı. Ona her zaman arkadaşlık etti. Her zaman, malını, canını fedâ etmeye hazır hâlde yanında beklerdi.

Bedir savaşında bir ara, Ğslâm askeri zorlanmaya başladı. Bunun üzerine, Peygamber efendimiz,Sa’d ve Sa’îd hazretlerini gönderdi. Sonra Hz. Ebû Zer’i gönderdi. Daha sonra da Hz. Ömer’i gönderdi. Bir saat geçtiği hâlde, zorlanma devam ediyordu. Bunu gören, Hz. Ebû Bekir, kılıcını çekip atına binmek isteyince, Peygamber efendimiz elinden tutup buyurdu:

-Yanımdan ayrılma yâ Ebâ Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.

Peygamber efendimiz, Hz. Ebû Bekir’i ağlarken görünce buyurdu ki:

-Yâ Ebâ Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve malı, bana, senden daha bereketli olanı yoktur.

Hz. Ebû Bekir’in îmânı

Hz. Ebû Bekir, diline hâkim olmak, lüzûmsuz hiçbir şey konuşmamak için mübârek ağzına taş koyardı. Mecbûr kalmadıkça aslâ dünya kelâmı konuşmazdı. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

(Ebû Bekir’in îmânı, bütün mü’minlerin îmânı ile tartılsa, Ebû Bekir’in îmânı ağır gelir.)

Peygamber efendimizin ilk halîfesi ve peygamberlerden sonra insanların en üstünü olmak fazîleti, üstünlüğü, sadece Hz. Ebû Bekir’e nasîb olmuştur. O, dîni kuvvetlendirmek, Peygamber efendimizi memnûn etmek için malını vermekte, düşmana karşı cihâd etmekte, hep önde olmuştur.

Hadîd sûresinde meâlen buyuruldu ki:

(Mekke-i mükerremenin fethinden önce, malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihten sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti va’detti.)

Bu âyet-i kerîmenin, Hz. Ebû Bekir’in fazîletini ve derecesinin yüksekliğini gösterdiğini âlimlerimiz söz birliği ile bildirmişlerdir.

Tevbe sûresinde de, önce îmâna gelenlerden, her fazîlette öne geçenlerden, Allahü teâlânın râzı olduğu bildirilmiştir.

Tebük gazâsında, Resûlullah, herkesin yardım yapmasını emir buyurunca, herkes malının bir kısmınıgetirip verdi. Hz. Ömer, her zaman en çok yardımı yapan Hz. Ebû Bekir’i, bu defa geçeyim diye, malının yarısını alıp getirdi. Sonra Hz. Ebû Bekir de malını getirip teslîm etti. Peygamber efendimiz sordu:

-Yâ Ömer, evine ne kadar mal bıraktın?

-Yâ Resûlallah, bu kadar da eve bıraktım.

Allah ve Resulünü bıraktım

Sonra Hz. Ebû Bekir’e dönüp sordu:

-Yâ Ebâ Bekr, sen evine ne bıraktın?

-Yâ Resûlallah, evime birşey bırakmadım. Tamamını buraya getirdim. Onlara Allah ve Resûlünü bıraktım.

Resûlullah efendimiz Hz. Ömer’e dönerek buyurdu ki:

-Ğkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.

Hz. Ebû Bekir’in, Peygamber efendimizin vefâtından sonra da çok büyük hizmetleri oldu. Zîrâ Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu.

Hele Hz. Ömer tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp diyordu ki: -Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır. Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki: -Kim “Resûlullah öldü” derse, kılıcımla boynunu vururum!

Resûlullah da vefât edecektir

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Abbâs’ın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı. Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskin edebilirdi. Bunun için beraber mescide gittiler. Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:

-Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı? -Hayır, böyle bir söz duymadık. Sonra Hz. Ömer’e dönüp sordu: -Yâ Ömer, bu husûsta sen birşey duydun mu? -Hayır duymadım. Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki: -Hiç kimse, Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyliyemez. Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah

ölümü tatmış bulunmaktadır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resûlullah, Ğslâmiyetin bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.

Sonra, Hz. Abbâs da buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi. Sevgili Peygamberimiz bir gün Eshâb-ı kirâm ile sohbet ederken, “şehîdliğin fazîletlerini” anlatıyorlardı. şehîdlerin şefâ’ati hakkında buyurdu ki:

-Kıyâmet gününde şehîdler, mahşer yerine gelirlerken, orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar. Onlar, çocukları, akrabâları ve dostlarından 70 bin kişiye şefâ’at ederler.

Gazânız mübârek olsun

Bu sözleri işiten Hz. Nevfel, Resûlullah efendimizden, şehîd olmak için duâ istedi. Resûlullah efendimiz de duâ ettiler.

Bir müddet sonra, muhârebeye çıkıldı. Peygamber efendimiz de aralarında bulunuyordu. Bu muhârebe Hz. Nevfel’in duâsından sonraki ilk muhârebe idi. Ve bu muhârebede Hz. Nevfel şehîd düşerek, arzûsuna kavuştu.

Peygamber efendimiz ve Eshâbı, muhârebeden dönüyorlardı. Karşılamaya gelenler arasında, Hz. Nevfel’in hanımı, çocukları ve yaşlı annesi vardı.

Yaşlı annesi, “Gazânız mübârek olsun” dedikten sonra Resûlullaha, oğlunu sordu. Peygamber efendimizin gözleri nemlendi. Oğlunun şehîdlik haberini vermeye mübârek kalbi dayanamadı. Elleriyle arkayı işâret edip, yoluna devam etti.

Hz. Nevfel’in annesi, Peygamber efendimizin hemen arkasından gelen, Allahın arslanı Hz. Ali’ye de aynı şekilde oğlunu sordu. O da şehîdlik haberini veremeyip, arkayı işâret etti.

Yaşlı kadın daha sonra, Hz. Ömer’e ve Hz. Osman’a rastladı. Onlara da oğlunun durumunu sordu. Onlar da cevap veremeyip Resûlullahın yaptığı gibi arkayı işâret ettiler.

En son gelen Hz. Ebû Bekir idi. Kadıncağız büyük bir ümitle sevgili Peygamberimizin azîz arkadaşına yaklaşarak aynı şeyleri sordu.

Hz. Ebû Bekir kendi kendine düşündü:

“Yâ Rabbî! Ne kadar zor bir durumdayım. Eğer doğruyu söylersem, mahzûn kalbleri üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan sevgili Peygamberimiz çekindi. O’na nasıl aykırı davranabilirim. Sen bana öyle bir şey ilhâm et ki, bu gariplerin yüreği daha fazla yanmasın Allahım!”

Yâ Allah!.. Yâ Nevfel!..

Daha sonra, Hz. Ebû Bekir, bütün kalbiyle: -Yâ Allah!.. Yâ Nevfel!.. diye bağırdı.

Ğşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi bir atlı, yıldırım hızıyla yanlarına yetişerek dedi ki:

-Buyur yâ Sıddîk, beni mi çağırdın?

Bu atlı, Hz. Nevfel’den başkası değildi.

Sonra, Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber efendimize şunları söyledi:

-Yâ Resûlallah! Hak teâlânın selâmı var. “Eğer Peygamberin mağara arkadaşı Sıddîk, bir kere daha (ALLAH) deseydi, yüceliğim hakkı için, bütün şehîdleri diriltirdim. Çünkü, Ebû Bekir, câhiliyye devrinde bile yalan söylememiştir” buyurdu.

Bu hâdiseden sonra, Hz. Nevfel senelerce yaşadı. Nihâyet, “Yemâme” cenginde tekrar şehîdlik şerbetini içti.

 

2 – SELMAN-I FARİSİ

Selman-ı Farisi hazretleri, esbabı kiramın büyüklerinden ve meşhurlarındandır. Silsilet-üz Zeheb diye bilinen “Altun silsilenin” (Büyük veliler silsilesinin) ikinci halkasıdır. Aslen İranlı olup, isfehan yakınında bir köyde doğup, büyüdü. Gençliğinde Mecusi iken, Hıristiyan rahipleriyle tanışıp, Mecusiliği terk etti. Kiliseye girip hıristiyan oldu. Çok ilim öğrenip âlim oldu. Sonra da uzun yıllar değişik yerlerde kaldı.

Nihayet Medine’ye gelip Peygamber efendimiz (aleyhisselam) hicret edince maksadına kavuşup müslüman oldu ve Ehl-i beytten sayıldı.

Müslüman olmadan önce, ismi Mabeh idi. Müslüman olunca, Peygamberimiz O’na Selman ismini verdi, İran’lı olduğu için de Farisi denildiğinden ismi Selman-ı Farisi olarak meşhur oldu. Nesebi ise; Mabeh bin Buzahşah bin Mursilan bin Behbudah bin Firüz’dur. Lakabı Selman-ül Hayr, künyesi ise Ebü Abdullah’tır.

Ebü’l-Ferec buyurdu ki: Abdullah ibn-i Abbas’ın yanında idim. Bana Selman-ı Farisi’nin bir gün hayatını şöyle anlattı:

Selman dedi ki: “Ben Faris (İran)’ın, İsfahan şehrinin Cey köyündenim. Babam köyün en zengini olup, arazimiz ve malımız çoktu. Ben babamın tek çocuğu idim. Beni herkesten çok severdi. Bunun için beni kız gibi yetiştirdi. Evden çıkmama izin vermezdi. Babam Mecusi (ateşperest) olduğu için Mecusiliği de bana evde tam bir şekilde öğretti. Evde devamlı bir ateş yanar biz ona tapar secde ederdik. Babamın malı ve mülkü çok olduğu için beni bir ara dışarıya çıkardı ve dedi ki: “Yavrum ben öldüğüm zaman bu malların sahibi sen olacaksın, onun için git mallarını ve arazilerini tanı”.

Ben de “peki” deyip bahçelerimizi dolaştım. Bir gün tarlalara bakmaya gittiğimde bir Hıristiyan kilisesine rastladım. Onların seslerini işittim, gidip baktım ki, içerde ibadet ediyorlar. Ben daha önce öyle bir şey görmediğim için çok hayret ettim. Zira bizlerin ibadeti bir miktar ateş yakar ve ona secde ederdik. Fakat onlar görünmeyen bir Allah’a ibadet ediyorlardı ve kendi kendime dedim ki, bunların dini haktır ve bizimki batıldır. Onun için akşama kadar onları seyrettim. Tarlalarımıza gitmedim, akşam oldu. Onlara dedim ki: “Bu dinin aslı nerededir?” Bana, “Bu dinin aslı Şam’dadır” dediler, “Peki dedim. Ben de Şam’a gitsem beni de bu dine kabul ederler mi?” “Evet kabul ederler” dediler. “Sizlerden yakında Şam’a gidecek kimseler var mıdır?” diye sordum “Bir müddet sonra bir kervanımız Şam’a gidecektir.” Diye cevap verdiler (İsfahan’daki bu Hıristiyanlar, İsfahan’a Şam’dan gelmişlerdi ve sayıları da az idi.)

Ben bunlarla meşgul olurken vakit geç oldu. Babam benim dönmediğimi görünce, beni aramak için adam göndermiş. Beni aramışlar bulamamışlar ve bulamadıklarını babama söylemişler. Tam bu sırada, ben de eve döndüm. Babam “Bu zamana kadar nerede kaldın. Seni aramadığımız yer kalmadı” dedi. Ben de “Babacığım ben bu gün tarlaları dolaşmak için yola çıktım, fakat yolda karşıma bir Nasrani kilisesi çıktı. Ben de içeri girdim, baktım ki; görmedikleri ve herşeye hakim ve kadir olan bir Tanrıya iman ediyorlar. Onların ibadetlerine şaştım kaldım. Akşama kadar onları seyrettim. Anladım ki onların dini daha doğrudur.” dedim. Babam “Ey oğlum sen yanlış düşünüyorsun senin babalarının ve dedelerinin dini, onların dininden daha doğrudur. Onların dini bozuktur. Sakın onlara aldanma, inanma” dedi. Ben de “Hayır babacığım onların dini bizimkinden daha hayırlıdır ve onların dini haktır. Bizimki (ateşperestlik) ise batıldır.” dedim. Babam buna çok kızdı ve beni el ve ayaklarımdan bağlayıp eve hapsetti. Ben daha önce “kilisede hıristiyan rahiplere; bu dinin aslının nerede olduğunu sormuştum. Onlar da Şam’da olduğunu söylemişlerdi. Ben evde hapis iken devamlı Şam’a gidecek olan kervanı beklerdim. Nihayet hıristiyan rahipler Şam’a gidecek kervanı hazırlamışlardı. Bunu haber alınca beni bağlayan iplerimi çözüp kaçtım ve kervanın bulunduğu kiliseye gittim.

Buralarda duramayacağımı anlattım. O kervanla beraber Şam’a gittim. Şam’da hıristiyan dininin en büyük âlimini sordum. Bana bir âlimi tarif ettiler. Onun yanına gittim. Ona durumu anlattım.

Onun yanında kalmak istediğimi, ona hizmet edeceğimi söyleyip, ondan bana Nasraniliği öğretmesini rica ettim. O da kabul etti.

Ben de Ona hizmet etmeye, kilisenin işlerini yapmaya başladım. O da bana dini öğretmeye başladı. Fakat sonradan Onun kötü kimse olduğunu anladım. Çünkü hıristiyanların fakirlere vermesi için getirdikleri sadaka altın ve gümüşleri kendine alır, fakirlere vermezdi. Böylece şahsına yedi küp altın ve gümüş biriktirdi. Fakat bunu benden başka kimse bilmezdi. Bir müddet sonra o âlim vefat etti. Nasraniler onu defn etmek için toplandılar. Onlara “Neden buna bu kadar hürmet ediyorsunuz, o hürmete layık bir insan değildir.” dedim, “Sen bunu nerden çıkarıyorsun” dediler ve bana inanmadılar. Ben de biriktirdiği altınların yerini bildiğim için onlara gösterdim. Nasraniler yedi küp altını ve gümüşü çıkardılar ve “Bu, defne ve techize layık bir kimse değildir dediler ve bir yere atıp üzerini taşla kapattılar. Sonra onun yerine başka bir âlim geçti. Çok âlim zahid bir kimse idi.

Dünyaya hiç ehemmiyet vermezdi. Hep ahiret için çalışıyordu. Gece-gündüz hep ibadet ederdi. Onu çok sevdim ve uzun zaman yanında kaldım. Onun ve kilisenin hizmetini yapar ve de onunla ibadet ederdim. Vefat zamanı geldi ve ona “Ey benim efendim, uzun zamandan beri yanınızdayım ve sizi çok sevdim. Çünkü sen Allahın emirlerine itaat ediyorsun ve men ettiklerinden kaçıyorsun. Sen vefat ettiğin zaman ben ne yapayım. Bana ne tavsiye edersin” diye sordum. Bana “Oğlum Şam’da insanları ıslah edecek bir kimse yok. Kime gitsen seni ifsad ederler. Fakat Musul’da bir zat vardır. Ona gitmeni tavsiye ederim” dedi.

“Ben de peki efendim” dedim. O zat vefat edince Şam’dan Musul’a gittim. Onun tarif ettiği zatı buldum, başımdan geçenleri anlattım. Beni hizmetine kabul etti. O da diğer zat gibi çok kıymetli zahid, abid bir kimse idi. Onun vefat zamanı aynı soruları ona da sordum. O da bana Nusaybin’de bir zatı tavsiye etti. O vefat ettikten sonra ben de derhal Nusaybin’e gittim. Bahsedilen kimseyi bulup yanında kalmak istediğimi söyledim, isteğimi kabul etti ve bir müddet de onun hizmetinde kaldım. Bu zat da vefat etmek üzere iken, beni başka birine göndermesini söyledim. Bu sefer bana Amuriye’deki bir Rum şehrinde bulunan başka bir kimseyi tarif etti. Vefatından sonra da oraya gittim. Tarif edilen bu son şahsı da bulup, hizmetine girdim. Uzun bir zaman da onun yanında kaldım. Artık onun da vefatı yaklaşmıştı. O’na da beni birine havale etmesini rica edince, şimdi böyle bir kimse bilmiyorum. Fakat ahir zaman Peygamberinin gelmesi yaklaştı. O Arablar arasından çıkacak, vatanından hicret edip, taşlık içinde hurması çok bir şehre yerleşecek. Alametleri şunlardır: Hediyeyi kabul eder, sadakayı kabul etmez, iki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır, diyerek alametlerini saydı.

Yanında bulunduğum son zat da vefat edince, onun tavsiyesi üzerine, Arab diyarına gitmeye hazırlandım.

Ben Amuriye’de çalışıp, bir kaç öküz ile bir miktar koyun sahibi olmuştum. Beni Kelb kabilesinden bir kafile Arap beldesine gitmek üzere idi. Onlara dedim ki, bu sığırlar ve koyunlar sizin olsun, beni Arap vilayetine götürün. Kabul edip beni kafilelerine aldılar. Vadiyül Kura denilen yere gelince bana ihanet edip, köledir diyerek beni bir yahudiye sattılar. Yahudinin bulunduğu yerde hurma bahçeleri gördüm. Ahir zaman Peygamberinin hicret edeceği yer herhalde burasıdır diye düşündüm. Fakat kalbim oraya ısınmadı. Bir müddet yahudinin hizmetinde kaldım. Sonra beni köle olarak amcasının oğluna sattı. O da alıp Medine’ye getirdi. Medine’ye varınca, sanki bu beldeyi önceden görmüş gibiydim, öylesine ısındım. Artık günlerim Medine’ de geçiyor, beni satın alan yahudinin bağında bahçesinde çalışıp, ona hizmetçilik yapıyordum. Bir taraftan da asıl maksadıma kavuşma arzusuyla bekliyordum.

”Bir gün beni satın alan yahudinin bahçesinde bir hurma ağacı üzerinde çalışıyordum. Sahibim, yanında biri ile bir ağaç altında oturup konuşmakta idi. Bir ara dediler ki, Evs ve Hazreç kabileleri helak olsunlar. Mekke’den bir kimse geldi. Peygamber olduğunu söylüyor. Ben bu sözleri işitince kendimden geçip az kalsın ağaçtan yere düşüyordum. Hemen aşağı inip, O şahsa ne diyorsun? dedim. Sahibim bana bir tokat vurdu ve “Senin nene lazım ki soruyorsun, sen işine bak” dedi. O gün akşam olunca bir miktar hurma alıp, hemen Kuba’ya vardım. Resulullah’ın yanına girip “Sen salih bir kimsesin, yanında fakirler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim” dedim. Resulullah yanında bulunan Eshaba “Geliniz hurma yeyiniz” buyurdu. Onlar da yediler. Kendisi asla yemedi. Kendi kendime işte bir alamet budur. Sadaka kabul etmiyor dedim. Eve dönüp bir miktar hurma daha alıp, Resulullaha getirdim. Bu hediyedir dedim. Bu defa yanındaki Eshab ile birlikte yediler, işte ikinci alamet budur dedim. Götürdüğüm hurma yirmibeş tane kadar idi. Halbuki yenen hurma çekirdekleri yüzlerceydi. Resulullahın mucizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendime bir alameti daha gördüm dedim. Resulullahın yanına ikinci defa varışımda bir cenaze defnediyorlardı. Nübüvvet mührünü görmeyi arzu ettiğim için yanına yaklaştım. Benim muradımı anlayıp, gömleğini kaldırdı. Mübarek sırtı açılınca Nübüvvet mührünü görür görmez varıp öptüm ve ağladım. O anda Kelime-i şehadeti söyleyerek müslüman oldum. Sonrada Resulullaha uzun yıllardan beri başımdan geçen hadiseleri bir bir anlattım.

Hâlime teaccüb edip, bunu Eshab-ı kirama da anlatmamı emir buyurdu. Eshab-ı kiram toplandı, ben de başımdan geçenleri bir bir anlattım..”

Selmani Farisi iman ettiği zaman Arap lisanını bilmediği için tercüman istemişti.

Gelen yahudi tercüman, Selman-ı Farisi’nin Peygamber efendimizi meth etmesini aksi şekilde söylüyordu. O esnada Cebrail aleyhisselam gelip Selman’ın sözlerini doğru olarak Resulullaha bildirdi. Durumu yahudi anlayınca, Kelime-i şehadet getirerek müslüman oldu.

Selman-ı Farisi müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti.

Peygamber efendimizin, “Kendini kölelikten kurtar ya Selmân” buyurması üzerine sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi. Buna zorla razı olan yahudi, üçyüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hale getirmeği ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabul etti.

Bunu Resulullaha haber verdi. Resulullah eshabına; “Kardeşinize yardım ediniz” buyurdu. Onun için üçyüz hurma fidanı topladılar. Resulullah “Bunların çukurlarım hazır edip, tamam olunca bana haber ver” buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Resulullah teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Bir tanesini de Hz. Ömer dikmişti. Hz. Ömer’in diktiği hariç, hepsi, Allahü teâlânın izni ile, o sene hurma verdi. O bir taneyi de söküp, kendi mübarek eli ile yeniden dikti ve diktiği anda hurma verdi. Bundan sonra Ehl-i suffa arasına katıldı.

Buyurdular ki: Bir gün bir zat beni arıyor ve “Selman-ı Farisi’yi Mükatib-i fakir (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerdedir” diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimize gittim ve durumu arzettim.

Resulullah altını tekrar Selmân-ı Farisi’ye verip, “Bu altını al borcunu öde” buyurdu. Selman-ı Farisi, “Ya Resulallah, bu altın yahudinin istediği ağırlıkta değil” deyince, Resulullah o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. “Al bunu! Allahü teâlâ bununla senin borcunu eda eder” buyurdu. Selman-ı Farisi, “Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum” dedi.

Uzak diyarlardan geldiği için Eshab-ı kiramdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Ebü Derda ile kardeş oldu. Hendek savaşından itibaren bütün gazalara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medine üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişare ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücum ettiği bu savaşta Selman-ı Farisi, Resulullaha hendek kazmak suretiyle savunma yapmayı söyledi. O’nun bu teklifi kabul edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek Savaşı denildi. Selman-ı Farisi, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yeman, Nu’man bin Mukarrin ile Ensar’dan altı kişinin bulunduğu bir grubla beraber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zat idi. Hendek kazma işinde gayet mahir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Cabir bin Abdullah: “Selman’ın kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri vaktinde kazıp bitirdiğini gördüm.” buyurmuştur. Hz. Selman’ın çalışmasına Kays bin Sa’sa’nın gözü değmiş ve Hz.Selman birden bire yere yıkılmıştı. Eshab-ı kiram hemen Resulullaha koşmuş ve ne yapmaları lazım geldiğini sormuşlardı. Peygamberimiz, “Kays bin Sa’saya gidin. Selman için bir kabta abdest alsın. Abdest suyu ile Selman yıkansın. Su kabı Selman’ın arkasından baş aşağı çevrilsin” buyurmuştur. Eshab-ı kiram, Peygamberimizin buyurduğu gibi yapınca, Selman-ı Farisi bulunduğu halden kurtulmuş, kendine gelmiş ve açılmıştı. Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selman-ı Farisi’ye Peygamberimiz “Selman-ül Hayr””Hayırlı Selman” buyurdu.

Selman-ı Farisi hazretleri müslüman olup, kölelikten kurtulduktan sonra, geçimini sağlamak için ince hurma dallarından sepet örüp satarak geçimim temin ederdi. Kazancının bir kısmını da fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Resulullah’ın yakınlarından olup, bazı geceler huzurunda bulunarak başbaşa saatlerce sohbetinde kalırdı. Eshab-ı kiram tarafından da çok sevilip hürmet görürdü. Selman-ı Farisi hazretleri dünyaya hiç rağbet etmezdi.

Ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sonra bedeni yorulunca oturur dili ile zikir ederdi. Dili yorulduğu zaman da Allahü teâlânın yarattığı şeylerdeki hikmetleri düşünürdü ki, bu tefekkürü Peygamberimizin “Bir saat tefekkür bin sene ibadetten hayırlıdır” buyurdukları tefekkürdü. Birazcık dinlenince “Ey nefsim sen iyi dinlendin. Şimdi kalk Allahü teâlâya ibadet et.”

Diline de “Ey lisanım, sen de Allahü teâlânın zikrine başla” derdi. Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca akşamdan sabaha kadar böyle ibadet etti. Hiç bir gece bu ibadetleri kaçırmadı. Selman-ı Farisi hazretleri zaten Eshab-ı Suffe denilen ve Peygamberimizin bizatihi kendilerini ilim öğrenmekle vazifeli kıldıkları ve Peygamberimizden hazarda ve seferde bir an ayrılmayan kimselerdendi.

Kalbinde zerre kadar Allah ve Resulullah aşkından başka birşey bulunmayan Selman-ı Farisi hazretleri, kendisine gelen bütün dünya malını Allah rızası için dağıtırdı.

Elinde mal bulundurmazdı. Kinde kabilesinden bir hanım ile evlenmişti. Evlendiği kadının evine girdiği zaman duvarlarına süs eşyalarının asılmış olduğunu gördü.

Zinetli, süs örtülerin Ka’be-i Muazzamaya yakışacağını söyledi ve eve girmedi. Kapının örtüsü hariç bütün örtüler kaldırıldı. Eve girdiği zaman bir hayli mal gördü. “Bunlar kimin içindir” diye sordu. Dediler ki, “Senin ve hanımının malıdır. Buyurdu ki: “Resulullah bana bunu tavsiye etmedi. Fakat bana bir yolcunun malından ve ihtiyacından fazla bir şey bulundurmamamı tavsiye etti.” Biraz sonra bir hizmetçi gördü. “Bu hizmetçi kimin” diye sordu. “Senin ve ehlinindir” dediler. Buyurdu ki: “Halilim (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bunu tavsiye etmedi ve evinde nikahlı zevcenden başka kimse bulundurma, buyurdu. Eğer bulundurursam onlar kadınların yapması icabeden şeyleri (yalanı, geçimsizliği, dedikoduyu) yaparlar diye tavsiye etti.” Bunun üzerine hizmetçi kadını da gönderdi. Daha sonra hanımının yanına girdi ve ona “Sen bana emrettiğim şeylerde itaat edecek misin” diye sordu.

Hanımı “Senin meclisine itaat etmek üzere oturdum”. Yani sana itaat etmek üzere geldim, evlendim dedi. Bunun üzerine Halilim (sallallahü aleyhi ve sellem) bana buyurdu ki, “Sen ehlinle Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek üzere bir araya gel” dedi.

Bundan sonra namaz kılmaya kalktı ve ehline de namaz kılmasını emretti. Çok ibadet edip gözyaşı döktü ve bereketli kılması için Allahü teâlâya dua etti. Selman-ı Farisi hazretleri hanımı ile de gayet zahidane bir hayat sürdüler. Eshab-ı Suffe içerisinde Resulullahın önünde, islam ilimlerini öğreniyordu. Hz. Selman (radıyallahü anh) senelerce fakirlik ve kölelik içerisinde çektiği sıkıntıları, vahiy pınarının berrak sularından, kana kana içip gideriyordu. Ehl-i Suffe içerisinde Resulullaha en yakın olan Selman-ı Farisi hazretleri idi. Hz. Aişe buyuruyor ki: “Selman-ı Farisi geceleri uzun zaman Resulullah ile beraber kalırdı ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Resulullahın yanında bizden fazla kalırdı. Peygamberimiz “Allahü teâlâ bana dört kişiyi sevdiğini bildirdi. Ve bu dört kişiyi sevmemi emretti. Bunlar: Hz. Ali, Ebü Zerr-i Gıfarı, Mikdad ve Selman-ı Farisi” buyurdular.

Hz. Ebu Bekir devrinde Medine’den ve Hz. Ebu Bekir’in sohbetinden bir an ayrılmayan Hz. Selman, Hz. Ömer zamanında İran fethine katılmıştır, islam ordusunun büyük zaferlere kavuştuğu bu seferlerde Selman-ı Farisi’nin çok büyük hizmetleri olmuştur, iranlılar hakkında büyük malumat sahibi idi. Çünkü kendisi iranlıydı. İranlıları kendi lisanlarıyla dine davet ediyor, onlara islamiyeti anlatıyordu. İranlılar savaşlarında fil kullanıyorlardı. Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hz. Selman fillerle nasıl çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini islam askerlerine gösterdi. İran’ın Medayin şehri alınınca onu Hz. Ömer şehre vali tayin etti. İlmi, basireti vazifesindeki adaleti ve nezaketi ile Medayin halkı tarafından çok sevilip sayıldı. Böylece islamiyet orada süratle yayıldı.

Selman-ı Farisi hazretleri Hz.Ömer zamanında Medayin valisi iken otuz bin kişiye hutbe okuduğu zaman yanında da iki parçadan müteşekkil bir hırka vardı. Hırkasının bir parçasını namazlık olarak serer namaz kılar, diğer parçasını da giyerdi. Ondan başka hiçbir elbisesi yoktu. Vali olduğu için kendisine maaş verildi. Maaşını aldığı zaman ondan hiçbir şey harcamaz hepsini fakirlere dağıtırdı. Kendi emeği ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar üç dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir, bir dirhemiyle de evinin ihtiyacı olan şeyler alırdı. Üzerinde damı (tavanı) bulunmayan basit bir evde yaşardı. Bir tarafta güneş gelince, duvarlardan güneş gelmeyen yere geçer, oraya güneş gelince güneş gelmeyen diğer tarafa geçerdi. Medayin’de vali iken Şam’dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selman-ı Farisi hazretlerini tek bir hırka ile görünce işçi zannetti ‘ “Gel şunu taşı” dedi. Hz. Selman çuvalı yüklendi ve yürümeye başladı. Hz. Selmanı tanıyanlar adama “Sen ne yapıyorsun bu validir” dediler. Adam, Hz. Selman’a dönüp “Kusurumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. Çuvalı indirin” dedi. Hz. Selman; “Hayır niyet ettim gideceğin yere kadar götüreceğim” dedi ve adamın evine kadar götürdü. Selman hazretleri böylesine de tevazu sahibi idi.

KİRLİ SU

Kölelerinden biri, Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne şöyle dedi:

— Beni, belli bir para karşılığında azad et. Sordu:

— Bu parayı nereden bulup getireceksin; kendinden vereceğin bir şey var mı? Köle:

— Yok, deyince, tekrar sordu:

— Öyle ise, nasıl ödeyeceksin? Köle şöyle dedi:

— İnsanlardan isterim; dilenirim. Bunun üzerine köleye şöyle dedi:

— Sen bana, insanların yıkandıkları kirli suyu mu içirmek istiyorsun?

SECDE

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri, Acem diyarından İslam Dini’ne ilk gi-rendir. Bilâl-ı Habeşi ise, Habeşistan’dan ilk Müslüman’dır. Allah ikisinden de razı olsun.

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne, Fârisî bir köle kadın düştü. O köle kadına şöyle dedi.

— Namaz kıl. Kadın şöyle dedi:

— Kılmam. Sonra şöyle dedi:

— Öyle ise bir kere secde et. Kadın bunu da kabul etmedi; şöyle dedi:

— Bu da olmaz. Sonra, Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne sordular:

— Onun bir kere secde etmesinden ne kazanacaktın? Şöyle dedi:

— Eğer secde edecek olsaydı, namaz kılmış olurdu. İslam Dini’nde namazdan yana bir nasibi olmayan kimse, İslam Dini’nden yana hiç bir nasibi olmayan gibidir.

ONU SANA YAZMIŞ

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri, bir kadını istetmek için, Ebud-Derda’yı yolladı. Ebud-Derda gitti, kadını istedi; Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’nin faziletini anlattı. Bölgesinden İslam Dini’ne ilk girme şere-fine nail olduğunu bildirdi. Kadının akrabaları ona şöyle dediler:

— Biz onu Selman’a vermeyiz; istersen sana verelim. Ebud-Derda, kadını orada kendine nikahladı, çıktı. Gelip Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne şöyle dedi:

— Bir şey oldu, sana söylemeye utanıyorum. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri sordu:

— Nasıl bir şey oldu?

Ebud-Derda, durumu olduğu gibi anlattı. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri de dinledi, ve şöyle dedi:

— Onu istediğim için benim utanmam daha uygundur. Çünkü, Allahü Teâlâ, onu sana yazmış.

BANA GELİNCE…

Bir gün, Kureyş kavminden biri, Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’nin yanında övünüyordu. Onu dinleyen Selmân-ı Fârisî Hazretleri şöyle dedi:

— Bana gelince… kendimi tanıtayım; anlatayım. Ben kokmuş sudan yaratıldım. Sonra da kokuşmuş bir cife olacağım. Ondan sonra da, işlerin tartıldığı amel terazisinin başına gideceğim. Eğer, iyilik gözü ağır basarsa, asıl üstün ben olurum, hafif gelecek olursa, kötünün de kötüsü ben olurum.

İKİNCİ ELBİSE

Hazret-i Ömer, bir gün Hutbe okuyordu; Allah ondan razı olsun. Şöyle dedi:

— Susunuzki, size duyurayım. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri şöyle dedi:

—Vallahi, seni dinlemek istemiyoruz.

Hazret-i Ömer sordu:

— Neden? Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri anlattı:

— Sen, kendini tebaandan üstün görüyorsun. Hazret-i Ömer tekrar sordu:

— Bu nasıl oldu? Hazreti Selman şöyle cevap verdi:

— Üzerinde iki kat elbise var. Halbuki burada başka kimsede böyle bir şey yok. Hazreti Ömer (r.a) dedi:

— Biraz müsaade et ey Allah’ın kulu. Sonra da:

— Ey Abdullah! Ey Ömer’in oğlu Abdullah! Söyle bu ikinci elbise kimindir? Hazreti Ömer’in oğlu cevap verdi:

— Yemin ederim ki o ikinci elbise benimdir. Bu cevap üzerine Selmân-ı Fârisî şöyle dedi:

— İşte şimdi seni dinler ve sana itaat ederiz, dedi. Allah hepsinden razı olsun.

İKİ İŞ

Selmân-ı Fârisî vali idi. Ebu Kalaba hazretleri yanına geldiğinde onu hamur yoğururken gördü:

— Bu da ne, senin hizmetçin yok mu? dedi. Selmân-ı Fârisî Hazretleri şöyle buyurdu:

— Var, onu bir işe yolladım, humuru da ben yoğuruyorum. Ona iki işi de yaptırmayı uygun bulmadım, dedi.

ESHABIN HAKİKİ MANASI

Selmân-ı Fârisî Hazretleri Medayinde vali iken yanına iki kişi geldi.

— Sen Selman mısın? dediler. Oda :

— Evet dedi. Sonra tekrar sordular:

— Sen Resülüllahın eshabından mısın? dediler. Selmân-ı Fârisî Hazretleri şöyle dedi: bilemiyorum ki. Bu defa iki kişi şöyle dediler:

— Galiba biz yanlış geldik. Aradığımız sen değilsin.

Bunun üzerine Selmân-ı Fârisî Hazretleri:

— Aradığınız benim. Ancak henüz belli değil. Ben Resülüllah’ı gör-düm. Onun meclisinde bulundum, oturdum. Ancak kim onunla Cennete girerse onun eshabından sayılan odur, buyurdu.

YUMUŞAK ARKADAŞ

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri bir hastaya geçmiş olsun ziyaretine gitmişti. Hasta ise ölmek üzereydi. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri bu-yurduki:

— Ey melek buna yumuşak ve arkadaşça davran. Bunu duyan hasta şöyle dedi:

— Melek şöyle diyor: “Her müminin yumuşak davranan bir arakadaşı vardır.”

DOKTORCULUK

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne Ebud’Derda Hazrelerinden bir mektup geldi. Mektupta” İnsanları kutsallaştıran yere gel” diye yazıyordu. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri de ona şöyle yazdı:

—” Hiç bir yer insanı kutsallaştıramaz. İnsanı kutsallaştıran kendi amelleridir. Duyduğuma göre doktorluk yapıyormuşsun. Hastaları iyi edebiliyorsan sana ne mutlu. Eğer doktorculuk oynuyorsan sakın ha, bir insanı öldürebilirsin. Bunun sonunda Cehenneme girmek de vardır.”

ORUÇLUYUM

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri bir gün Ebu’d-Derda Hazretlerinin evine gitti. Ebu’d Derda Hazretlerini sordu. “Uyuyor” dediler. “Nesi var ?” deyince:

— Onun âdetidir. Cuma geceleri ibadet eder, gündüzleri de oruç tutar, dediler. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri yemek hazırlamalarını istedi. Yemek hazırlanınca Ebu’d-Derda Hazretlerini uyandırdı.

— Hadi bakalım yemeğe, dedi. O ise :

— Ben oruçluyum yiyemem, dedi.

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri ise ona israrla yedirdi. Sonra kalkıp birlikte Resülüllah Efendimizin yanına gittiler. Meseleyi olduğu gibi an-lattılar. Resülüllah Efendimiz:

—” Uveymir Selman, bu işte senden daha bilgili, dedi. Ve bu sözü üç defa tekrar ettikten sonra:

—” Geceler arasında sadece Cuma gecesini ibadete tahsis etme. Günler içinde de sadece cuma gününü oruca ayırma” buyurdular.

İLK GECE

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri evlendi. Evliliğinin ilk günü hanımına dedi ki:

— Resülüllah bana şöyle tavsiye etti. Ailenle birleşeceğin zaman Allah’ın Taatı üzerine birleş. Gel birlikte Allah’a ibadet edelim sonra beraber oluruz.

ALLAH’A İTAAT EDENE

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri bir müsafiri ile Medayin şehrinden çıktılar. Bir sahraya geldiklerinde kuş ve geyik sürüsüne rastladılar. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri:

— İçinizden bir geyik ve bir de kuş gelsin. Müsafirime ikram etmek istiyorum, diye seslendi. Hemen bir kuş ve bir de geyik geldi. Yanındaki müsafiri :

— Sübhanellah, bu nasıl iştir ! dedi. Bunun üzerine Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri:

— Buna şaşıyor musun? Bir kimse Allah’a itaat etsin de ona herhangi bir şey baş kaldırsın, isyan etsin böyle şey olmaz, buyurdu.

ÂLEM-İ ERVAHTAN

Hafız Ebu Nuaym Hazretleri anlatıyor:

Haris Bin Umeyr anlatmıştı.

— Bir gün Medayin şehrine gelmiştim. Yanında kırmızı bir deriyi ovan bir adamla karşılaştım. Bana doğru baktı ve:

— Orada biraz dur, ey Allah’ın kulu, dedi. Yanımdaki adama: “Bu zat kimdir?” diye sordum. Selmân-ı Fârisî olduğunu söyledi. Sonra o zat eve gitti. Güzel, beyaz bir elbise giyip geldi. Elimi tutup benimle musafaha etti. Dedim ki:

— Ey Allahın kulu, daha önce seninle hiç tanışmamıştık. Sen beni nerden tanıyorsun?

— Doğrudur, dediğin gibidir. Ancak yemin ederim ki, seni görür görmez ruhum ruhunu tanıdı. Sen Haris Bin Umeyr değil misin? dedi. Ben evet diye cevap verince buyurduki:

— Resülüllah Efendimizin şöyle buyurduğunu işittim: ” Ruhlar hep bir arada bulunan ordu gibidirler. Onlardan ezelde birbiri ile tanışanlar, dünyada da birbirlerini tanırlar ve hemen anlaşırlar. Öbür alemde birbirleri ile tanışmayanlar ise burada da birbirlerine yabancı olurlar.

SELMÂN-I FÂRİSÎ (R.A)

HAZRETLERİNDEN GÜZEL SÖZLER:

—” İlim çoktur ömür kısadır. Öyle ise tuttuğun dini yoldan sana ne gerekli ise onu al kalanını bırak.”

—” Bu ümmetin helaki yaptıkları sözleşmenin bozulmasına yakın zamanda olacaktır.”

—” Kalb ile cesedin durumu âmå ile kötürümün durumu gibidir. Kötürüm şöyle der: ” Şurada bir meyve görüyorum ama uzanıpta alamı-yorum. Beni sırtına al ki onu alayım”. Bunun üzerine kör onun sırtına yüklenir, o da o meyveyi alır. Hem kendisi yer hem de köre yedirir”.

—” Mümkün olursa pazara ilk giren de olmayın, son çıkan da olma-yın. Çünkü orası şeytanın savaş alanıdır. Sancağını oraya dikmiştir.”

Abdullah bin Selam hazretleri Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne şöyle dedi:

—” Benden önce ölürsen ne ile karşılaştığını bana bildir. Ben senden önce ölürsem ben sana bildiririm”dedi. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri Abdullah bin Selam’dan önce vefat etti. Abdullah bin Selam onu rüyasında gördü ve nasılsın diye sordu. O da:

—” Hayır oldu” diye cevap verdi. Abdullah bin Selam tekrar sordu.

—”Orada hangi işi daha yararlı buldun”. Selmân-ı Fârisî (r.a)

—” Tevekkülü çok güzel bir şey olarak buldum ve onun çok faydasını gördüm. Sana tevekkülü tavsiye ederim. Tevekkül çok güzel bir şeydir” buyurdu.

—” Dünyada iman sahibinin hali hastanın hali gibidir. Doktoru da yanındadır. Bu doktoru onun hastalığını da bilir ilacını da. Hasta zararlı bir şey istediği zaman doktoru ona sakın ha ona yaklaşma, onu alır yer, helak olur, ölürsün, der. Hastalığından kurtuluncaya kadar bu böyle devam eder. İman sahibi de böyledir. Pek çok şey ister. Fakat kendisine neyin zararlı olduğunu bilmez. Allâhü Teâlâ Hazretleri onu zararlı şeylerden uzaklaştırmaya çalışır. Sonunda iman sahibi ölür cennete gider.”

—” Allâhü Teâlâ Hazretlerine gizli gizli asi oldun ve günah işledinse gizli gizli ibadet et sevap işle. Şayet açıkça asi oldun günah işledinse açık açık itaat et ve sevap işle. Bunlar birbirlerini silerler.”

—” Üç kimse beni şaşırttı.

1- Dünya için ümitlerle dolu olan insan. Halbuki ölüm onun peşinde.

2- Gaflet içinde gezen kimse. Halbuki onu hiç unutmayan biri var.

3- Kahkahalarla gülen kimse. Alemlerin rabbı Allah ona dargın mı yoksa ondan razı mı olduğunu hiç düşünmez.”

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri çokça yiyecek almıştı. Kendisine:

—” Ey Allah’ın kulu, sen Resûlüllahın eshabından olasın da, böyle şey yapasın, dediler. Şöyle cevap verdi:

—” Bunu böyle yapmam bir endişeden ve vesveseden değildir. Nefis gücünü aldığı ve rabbının ibadetine daldığı zaman şeytan ondan ümidini keser.

Atıyye bin Amir anlatıyor:

—” Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretlerini gördüm. Bir yemek için kendi-sine ısrar ediliyordu. O da şöyle diyordu:

—” Bu kadarı yeter. Resûlüllah Efendimizden duydum. Dünyada iken çokça karınlarını doyuranlar kıyamet günü en çok aç kalanlardır. Ey Selman dünya müminin zindanı, kafirin de cennetidir.

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri vefatına yakın ağlıyordu. Kendisine sordular:

—” Neden ağlıyorsun”. Şöyle cevap verdi:

—” Vallahi ölümden korkuma ağlamıyorum. Ne varki Resûlüllah Efendimiz “Sizden her birinizin dünyalığı bir yolcunun azığı kadar olsun” buyurdu. Şu etrafımdaki yastıklara bakın”. Etrafında bir çamaşır leğeni, büyükçe bir çanak, abdest için bir su kabı ve bir de yastık vardı. Bize bir tavsiyede bulun dediler. Şu tavsiyede bulundu:

—” Bir derdin olduğu zaman Cenâb-ı Hakk’ı zikret, bir hüküm vere-ceğin zaman rabbını hatırla, bir bölme yapacağın, pay dağıtacağın zaman rabbını aklına getir”.

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri vefat ettikten sonra, geride kalan eş-yaları satıldı. Hepsi 24 dirhem ( yaklaşık 70 gram) gümüş para etti.

Bir gün Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretlerine bize bir tavsiyede bulun dediler. Şu tavsiyeyi yaptı:

—” Öleceğin zaman şu hallerin biri içinde öl: Ya hac yolunda, ya Allah yolunda cihadda, veya bir mescidin tamiri anında. Gücün yeterse bunları yap. Sakın şu iki halin biri içinde iken ölmeyesin:

—” Tüccar ve vergici”.

RESÜLÜLLAH İLE ÜLFETİ

Altun Silsile’nin ikinci halkası olan Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri Rasûlüllah (s.a.v.) Hazretlerinin çok yakını idi.

Hazret-i Aişe (r.a.):

— Selmân bize bile galebe edip geceleri Resûlüllah ile gizli gizli sohbet eder ve bizden ziyâde ülfet ederdi, dedi.

Hendek gazasında, harp cephesi boyunca hendek kazma fikrini o ortaya atmış ve Sevgili Peygamberimiz tarafından kabul edilmiştir. Zamanımızın çelik ve beton müdafaa hatlarına eşit olan bu tedbir, o zamanın en ileri fennî ve askerî buluşlarındandır. Hendek kazımında çalışması da çok meşhurdur.

Hazret-i Ömer’in (r.a.) hilâfet yıllarında Medayin’e vali tayin edilmişti. 250 (bir rivayete göre de 350) yaşlarında iken Hazret-i Osman’ın (r.a.) hilâfetleri sırasında irtihâl’i dâr’ı bekâ eylediler. (Radıyallahü anh)

 

3 – KASIM BİN MUHAMMED
Kasım bin Muhammed

Kasım bin Muhammed hazretleri, tabiinin büyüklerinden ve Medine’de yetişen ve kendilerine “fukaha-i seb’a” adı verilen yedi büyük âlimden biridir. Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velilerin üçüncüsüdür.

Babası Muhammed, Hazret-i Ebu Bekir’in oğludur. İmam-ı Zeynelabidin ile de teyze çocuklarıdır. Babası şehid edilip küçük yaşta yetim kalınca, halası Hazret-i Âişe validemizin yanında büyüdü. Eshab-ı kiramdan birçoğuna yetişmiş ve onlardan ilim öğrenip başta halası Hazret-i Âişe, Ebu Hüreyre, ibni Abbas ve ibni Ömer gibi meşhur sahabilerden hadis-i şerif rivayetinde bulundu. Tasavvuf ilminde mütehassıstı. Vera ve takvada eşi ve benzeri yoktu.

Resulullah efendimiz, tasavvuf ilminin bu yüksek marifetlerinin hepsini, bu zatın dedesi olan Hazret-i Ebu Bekri Sıddık’ın kalbine akıttı. O, ruh ilminde de bir mütehassıs oldu.

Hazret-i Ebu Bekri Sıddık da Resulullahtan aldığı bu feyizleri, Eshab-ı kiramdan Selman-ı Farisi’nin kalbine akıttı. Ruhu yükselten ve onu besleyen bu marifetlere, Muhammed bin Kasım da, Selman-ı Farisi’nin sohbetlerinde bulunarak yetişip bir ruh mütehassısı olmuştu.

Silsile-i aliyye büyüklerinin dördüncüsü olan imam-ı Cafer-i Sadık da, Kasım bin Muhammedin sohbetinden feyz aldı.

Hadis ve fıkıh ilminde zamanının en yükseğiydi. İlimde ve takvada eşine rastlanamayacak bir yüksekliğe erişmişti. Çok hadis-i şerif nakletti. İlmi herkes tarafından takdir edilirdi. Ömer bin Abdülaziz; “Eğer birini yerime halife seçmem gerekseydi, Kasım’ı seçerdim” buyurmuştur.

Dini meseleler hakkında çok hassas davranır, ancak açık olanları hakkında fetva verirdi. Her sabah Mescid-i Nebi’ye gelir, iki rekat namaz kılar, sonra Resulullahın minberi ile kabri arasına oturur, kendisine sorulan meselelere fetva verirdi. Mezhep imamlarımızdan Malik bin Enes de onun hakkında: “Kasım, bu ümmetin, fakihlerindendi” buyurmuştu.

Kendisi anlatır:
“Bir gün halam Hazret-i Âişe’nin yanına vardım. Ona; “Anacığım (Halacığım), beni Peygamber efendimizin kabri şerifine götür!” dedim. Bunun üzerine bana Hücre-i Saadeti açtı. Üç kabir gördüm. Pek yüksek olmadıkları gibi, pek yerle beraber de değillerdi. Üzerlerine kızılca çakıl taşları dökülmüştü. Peygamber efendimizin şerefli kabri hepsinden ilerdeydi. Hazret-i Sıddık’ın başı, Fahr-i kâinat hazretlerinin mübarek sırtı hizasında, Hazret-i Ömer’in başı da Resulullah efendimizin ayağı hizasındaydı.”

Mekke ile Medine arasında Kudeyd denilen yerde 725 senesinde vefat etti. Vefatından önce gözlerini kaybetti. Öleceğini anlayınca oğluna: “Benim üzerimde bulunan şu elbiselerim kefenim olsun” dedi. O esnada üzerinde gömlek, peştamal ve cüppe vardı. Oğlu; “Babacığım bunu iki katına çıkarsak olmaz mı?” diye sordu. Oğluna buyurdu ki: “Dedem Ebu Bekir de böyle üç parça bir kefene sarılmıştı. Bizim için ölçü onlardır. Bu kadarı kâfi, sonra dirilerin yeni giyeceklere ölülerden daha çok ihtiyacı var.”

Güzel sözlerinden birisi şöyledir:
Bizden önce yaşayan büyüklerimiz, başa gelen musibetleri güzellikle karşılamayı, kendilerine verilen nimetleri de alçak gönüllülük ederek almayı severlerdi.

4 – CAFER-İ SADIK

Cafer-i Sadık hazretleri, Ehl-i beytten olup, on iki imamın altıncısı, Silsile-i aliyyenin dördüncüsüdür. Babası Muhammed Bâkır, dedesinin dedesi Hazret-i Ali’dir.

İlim ve fazilette zamanının bir tanesi oldu. Din bilgilerinde olduğu gibi, zamanının bütün fen ilimlerinde de söz sahibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimya ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimya ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi pek çoktu. Kimyanın babası sayılan Cabir de, Cafer-i Sadık hazretlerinin talebesidir.

İmam-ı Cafer’in en meşhur talebesi olan İmam-ı a’zam Ebu Hanife, Cafer-i Sadık’ın sohbetlerine iki sene devam ederek, o gizli ve açık marifet kaynağından ilim ve evliyalık yolunda çok faydalandı. İmam-ı a’zam, onun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için; “O iki sene olmasaydı, Numan helak olmuştu” buyurdu.

Hakiki İslam âlimleri, dinimizi, hiç değiştirmeden bugüne kadar ulaştırmıştır. Bu âlimlerden iman bilgilerini anlatanlara “Mütekellimin”, ibadetlerin nasıl olacağını bildirenlere, “Fukaha”, kalb ile yapılacak ve sakınılacak şeyleri öğreten ilme “Tasavvuf” ve bu ilmin âlimlerine de “Mutasavvifin” denildi. İşte imam-ı Cafer hazretleri, bu üçüncü ilmi anlattı.

Zamanın hükümdarı bir gece vezirine dedi ki: “Hemen git, imam-ı Cafer’i buraya getir, öldürmek istiyorum.” Vezir, hükümdarı bundan vazgeçirmek için çok çalıştı ise de ikna edemedi. Mecburen çağırmaya gitti. Hükümdar da cellatlara emir verdi. “İmam-ı Cafer içeri girince, ben başımdan külahımı çıkarınca hemen başını vurun!” dedi. Bir müddet sonra, imam-ı Cafer-i Sadık hazretleri içeri girdi. Hükümdar bunu görünce, derhal ayağa kalktı. Büyük bir tevazu ile onu karşıladı. Koltuğuna oturttu, edeple karşısına diz çöküp oturdu. Cellatlar şaşırıp kaldı. Hükümdar, Hazret-i İmama ,”Efendim, benden isteğiniz olursa emredin, hemen yapayım” dedi. Hükümdara “O halde lütfen beni bir daha çağırıp da ibadetten alıkoyma” buyurup, gitmek üzere ayağa kalktı. Hükümdar, izzet ve ikramla onu uğurladı. Gittikten sonra vücudunda bir titreme oldu, bayılıp düştü. Kendine gelince, veziri sordu: “Bu ne hâl?” Hükümdar; “O içeri girince, yanında bir aslan gördüm. Sanki bana “Onu incitirsen seni parçalarım” diyordu. Ne yapacağımı şaşırdım” dedi.

Buyurdu ki:

“Şunlarla beraber bulunmaktan sakın:
1- Yalancıdan.
2- Cimriden.
3- Ahmaktan. Çünkü en çok işine yarayacağı zaman, seni bırakır.
4- Fasıktan yani günah işlemekten utanmayandan!“

“Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin, hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin.”

“Mihnete şükretmeyen, nimete şükretmez.”

“Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekat vererek mallarınızı koruyunuz. Tasarrufa riayet eden sıkıntı çekmez. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır. Musibet zamanında dizini döven, sevabından mahrum olur. “

“Şu dört şeyin azı da çoktur: Ateş, düşman, fakirlik, hastalık.”

“Şu üç şey Müslümana şeref verir: Kendisine zulmedeni affetmek, bir şey vermeyene iyilikte bulunmak ve kendisini aramayanı, arayıp sormak.”

 

5 – BEYAZİD-İ BESTAMİ

Bayezid-i Bistami hazretleri, Silsile-i aliyyenin beşincisidir. Arifler sultanı diye meşhurdur. İsmi Tayfurdur. Üveysi idi. Kendisinden kırk yıl önce vefat eden imam-ı Cafer-i Sadık hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etti.113 âlimden ilim öğrenmiştir. Son derece âlim, fâdıl ve edip idi.

Daha annesinin karnında iken kerametleri görülmeye başladı. Annesi ona hamile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.

Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Şakik-i Belhi hazretleri, “Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak” buyurdu. Hadis âlimlerinden bir zat, onu görünce çok hoşuna gitti. “Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?” dedi. Bayezid-i Bistami, “Evet Allah dilerse becerebiliyorum” cevabını verince; “Nasıl?” diye sordu. O da “Buyur yâ Rabbi! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur’an-ı kerimi tane tane okuyor, tazim ile rükuya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum” deyince, o zat hayran kalarak; “Ey zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?” diye sordu. Ona, “Onlar beni değil, Allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına engel olmam uygun olur mu?” dedi.

Anneye hizmet
Küçük yaşta iken okumaya başladı. Dikkatle derslerine devam ediyordu. Bir gün okuduğu bir âyet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sorunca, şöyle cevap verdi: “Öğrendiğim bir âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, kendisine ve sana itaat etmemi emrediyor. Ya sana hep hizmet edeyim veya beni serbest bırak, hep Allahü teâlâya ibadet ile meşgul olayım” dedi. Annesi; “Sen beni bırak Allahü teâlâya ibadet et” dedi. Bundan sonra, kendini Allahü teâlâya verdi, emirlerinin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi.

Soğuk bir kış gecesi idi. Annesi yatarken su istedi. O da hemen fırladı. Fakat testide su yoktu. Çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Eve geldiğinde, annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. Testi elinde olduğu halde bekledi. Epey müddet sonra annesi uyanıp “Su, su!” diye mırıldanarak uyandı. Oğlunun bu hâlini gören annesi; “Yavrum, testiyi niçin elinde tutuyorsun?” dedi. O da, “Uyandığın zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum” dedi. Annesi; “Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım. Sen de razı ol!” diye dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allahü teâlâ ona evliyalığın yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.

İbadet zevki
Gençlikte yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı. İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat sebebini bilmiyorum” dedi. Annesi epey düşündükten sonra, “Evladım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocakta pişmekte olan tarhanaya komşudan izinsiz parmağımı batırıp ağzına koydum” dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helalleştikten sonra ibadetlerinden zevk almaya başladı.

Bir gece seher vakti Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Ayılınca, niçin bayıldığını sordular. (Sen kim oluyorsun da ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir ses gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım) buyurdu.

Biri, “Bu derecelere nasıl kavuştunuz?” diye sordu. Ona “Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riayet etmekle” diye cevap verdi.

Bir gece otururken ayaklarını uzatmıştı. (Sultanla oturan edebini gözetmeli) diye bir ses duyup hemen toparlandı.

Buyururdu ki:
Allahü teâlâyı an, dilini, başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alameti, kendisinde deniz misali cömertlik, güneş misali şefkat ve toprak misali tevazu gibi üç hasletin bulunmasıdır.

 

6 – EBU’L-HASAN HARKANİ (K.S.)

Ebul Hasan-ı Harkani hazretleri, Silsile-i aliyyenin altıncısıdır. Büyük İslam âlimi Bayezid-i Bistami’nin ruhaniyetinden istifade ederek yükselmişti. Zamanının kutbu idi.

Bir gün Dr. İbni Sina, Şeyh Ebul Hasan Harkani hazretlerini evinde ziyarete geldi. Hanımı, ters birisi idi, adeta onu azarlayarak, ormana gittiğini söyledi. İbni Sina ormana giderken, Şeyhin, odun yüklü bir aslanla geldiğini gördü.”Bu ne hâl?” diye sorunca, “Evimdeki kurdun sıkıntı yükünü taşıdığım için, bu kurt da bizim yükümüzü taşıyor” buyurdu.

Sultan Mahmud Gaznevi, bütün Asya’ya hâkim olduğu zamanda, Harkan şehrine yakın gelmişti. Birkaç adamını, Harkan’a Şeyhe göndermiş ve onu yanına çağırmıştı. Şeyh hazretleri, bir özür beyan ederek gitmedi. Durum, Sultana bildirilince, “Haydi kalkın, demek ki o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim” dedi. Sonra kendi elbisesini Kadı İyad’a giydirdi ve kendisi de silahtar olarak, Kadı İyad’ın yanında Şeyhin evine girdi. Sultan selam verince, Şeyh hazretleri selamını aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Sultan, Şeyhe; “Niçin ayağa kalkmadınız?” diye sorunca, Şeyh, “Madem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım” dedi. Soruya o anda cevap vermedi.

Sultan Mahmud, Şeyhe; “Hocan Bayezid-i Bistami nasıl bir zat idi?” diye sordu. Şeyh: “O, öyle kâmil bir veli idi ki, onu görenler hidayete kavuşurdu” dedi. Sultan bu cevabı beğenmedi, “Ebu Cehil, Ebu Leheb gibiler, Fahr-i kâinat efendimizi çok defa gördüler. Fakat hidayete gelmediler?” dedi. Şeyh; “Ebu Cehl ve Ebu Leheb gibiler, insanların en üstününü Allahü teâlânın sevgili Peygamberi olarak görmediler. Ebu Talib’in yetimi olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebu Bekri Sıddık gibi bakarak, Resulullah olarak görselerdi, eşkıyalıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemale gelirlerdi” buyurdu. Sultan bu cevabı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı.

Sultan Mahmud; “Bana nasihat ediniz” deyince Şeyh; “Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemaatle kıl, cömert ol, Allahü teâlânın yarattıklarına şefkat göster” dedi. Sultan, Şeyhin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Şeyh, sultanın önüne arpadan yapılmış bir yufka koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Şeyh hazretleri; “Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alakamızı kestik. Şu altınları önümden alın” dedi. Sultan, paraları almak zorunda kaldı.

Sultan giderken, Şeyh ayağa kalktı. Sultan, “Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun, niye?” diye sordu. Şeyh hazretleri; “Buraya padişahlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise derviş olarak gidiyorsun. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım. Fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum” dedi.

Sultan, yaptığı bir gazada mağlup olmak üzere idi. Birden Şeyhin hırkasını eline alıp; “Ya İlahi! Şu hırkanın sahibinin yüzü suyu hürmetine, şu kâfirlere karşı bizi muzaffer kıl” diye dua etti. Düşman tarafında bir toz duman ortaya çıktı. Düşmanlar, bu toz-duman içinde bir şey görmeyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan Mahmud, rüyasında Şeyhi gördü. Şeyh, Sultana; “Allahü teâlânın dergahında, büyüklerimizin yüzü suyu hürmetine zafer kazandın” buyurdu.

Kıymetli sözlerinden birkaçı şöyledir:

“Allahü teâlâ için yaptığın her şey ihlastır. Halk için yaptığın herşey de riyadır.”

“Şu iki kişinin çıkardığı fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünyaya düşkün âlim ve ilimsiz sofu.”

“Eğer bir mümini ziyaret edersen, hasıl olan sevabı, yüz adet kabul edilmiş nafile hac sevabı ile değiştirmemen lazımdır. Çünkü bir mümini ziyaret için verilen sevap, fakirlere verilen yüz bin altın sadakanın sevabından daha fazladır. Bir mümin kardeşinizi ziyaret edince, Allahü teâlânın rahmetine kavuşursunuz.”

“Bir mümin kardeşini sabahtan akşama kadar incitmeyen kimse, o gün akşama kadar Peygamber efendimizle yaşamış gibi olur. Eğer incitirse, Allahü teâlâ onun o günkü ibadetini kabul etmez.”

7 – EBU ALİ FARİMİDİ (K.S.)

Ebu Ali Farmedi hazretleri, Silsile-i aliyyenin yedincisidir. Devrinin bir tanesi idi. Zâhiri din ilimlerini, Ebul-Kasım Kuşeyri’den ve daha başka âlimlerden öğrendi. Nasihatleri pek tesirli idi. Nizâm-ül-mülk ve zamanın devlet erkanı kendisine çok hürmet ederdi. Tasavvuf ilminin mütehassısı idi. İmam-ı Gazali ve Yusuf-i Hemedani hazretlerinin de hocası idi.

Kendisi anlatır:
Gençliğimde Nişabur’da ilim öğreniyordum. Bir gün Şeyh Ebu Said Ebulhayr hazretlerinin Nişabur’a gelmekte olduğu haberini aldık. Kerametleri meşhur idi. Nişabur halkı, âlimler ve ileri gelenlerin hepsi onun büyüklüğünü biliyor ve saygı duyuyordu. Pek çok kimse karşılamaya çıktı. Ben de onu görmek istiyordum. Kendisini görür görmez ona ve tasavvufa karşı kalbimdeki sevgi pek fazlalaştı. O gün sohbetini dikkatle dinledim. Devamlı sohbetlerine katılmaya başladım. Bir gün onu görme arzum arttı. Fakat o gün sohbet için belirlenen günlerden değildi. Sabredeyim, dedim. Dayanamayıp dışarı çıktım. Etrafıma bakındım. Ebu Said hazretleri bir çok kimse ile bir yere gidiyordu. Onları takip ettim. Bir yere davete gidiyorlarmış. Davet edilen eve girdiler. Peşlerinden ben de girip bir köşeye oturdum. Beni görmüyordu. Şeyhe bir hâl oldu, kendinden geçip üzerindeki abayı parçaladı. Sonra abayı çıkarıp yere bıraktı. Mecliste bulunanlar yırtılmış abayı parçalara ayırıp dağıtması için Şeyhin önüne bıraktılar. Bu parçalardan işlemeli bir kısım olan kolun yen kısmını ayırıp; “Ebu Ali neredesin?” dedi. Ben kendi kendime beni tanımaz, bilmez, galiba talebelerinden, adı Ebu Ali olan birini çağırıyor diye cevap vermedim. İkinci defa çağırınca, oradakiler bana; “Şeyhimiz seni çağırıyor” dediler. Kalkıp huzuruna vardım. İşlemeli elbise parçasını bana verip; “Sen bize bu elbise parçası gibi yakınsın” dedi.

Ebul-Kasım Kuşeyri’nin yanında kaldığım sıra, bende meydana gelen halleri kendisine anlatınca, “Evladım, ilim öğrenmekle meşgul ol” diyordu. 2-3 yıl daha ilim öğrendim. Bir gün kalemimi mürekkep hokkasına batırıp çıkardım. Bembeyaz çıktı. Üç defa denedim, her defasında mürekkep beyaz çıkıyordu. Bu hâli hocama anlattım. “Mademki kalem senin elinden kaçıyor, sen de onu bırak” dedi. Ben de, medreseden ayrılıp, dergaha geçtim.

Bir gün bana bir hâl oldu, kendimden geçtim. Bir mürşide, rehbere ihtiyacım var diye düşündüm. Ebul-Kasım Gürgani’nin ismini işitmiştim. Tus şehrine hareket ettim. Talebeleri ile mescitte oturuyordu. Ben de önünde diz çöktüm. Şeyhin başı önüne eğikti. Başını kaldırıp, “Gel Ebu Ali” buyurdu. Yanına oturup hallerimi anlattım. “Başlangıcın mübarek olsun. Terbiye görürsen, yüksek derecelere kavuşursun” buyurdu. Kalbimdeki aşk ve şevk çoğalmıştı. Bu arzumun çokluğu sebebiyle, Ebul-Hasan-ı Harkani hazretlerinin sohbetine, nihayetsiz feyizlerine kavuştum.

Hocam Ebul-Kasım Kuşeyri hamamda guslediyordu. Belki ihtiyacı olur diye kuyudan bir kova su çıkarıp hamamın havuzuna boşalttım. O anda gerçekten bu suya ihtiyacı varmış. Hamamdan çıkınca; “Ey Ebu Ali, Ebul-Kasım’ın 70 yılda elde ettiği dereceyi, sen bir kova su ile kazandın” buyurdu.

Bir yolculuğumuz sırasında bir dağa yaklaşırken önümüze büyük bir yılan çıktı. Hepimiz korkup kaçıştık. Ebu Said hazretleri de orada idi. Atından inip o koca yılana yaklaştı. Ben Şeyhin yanında idim. Yılan onun önünde başını yerlere sürerek saygı gösterdi. Şeyh hazretleri yılana; “Zahmet ettin” dedi. Sonra yılan dağa doğru uzaklaşıp gitti. Şeyh dedi ki: “Bu dağda iken birkaç yıl bu yılanla aynı yerde bulunduk. Bizim buradan geçmekte olduğumuzu anlayınca gelip dostluğunu tazeledi. Ahdin güzelliği imandandır. Güzel huylu olana karşı her şey güzel huylu olur. Hazret-i İbrahim de güzel huylu idi. Ateş de ona güzel huylu oldu. Onu yakmadı.

 

8 – YUSUF HEMEDANİ (K.S.)

Yusuf-i Hemedani hazretleri, Silsile-i aliyyenin sekizincisidir. Fıkıh âlimi idi, hadis ilmini de öğrendi. Tasavvufu Ebu Ali Farmedi hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde yetişerek kemale ulaştı. Yüzlerce talebesi vardı. Abdullah-i Berki, Ahmed Yesevi ve Abdülhâlık-ı Goncdüvani gibi büyük veliler yetiştirdi. Bir taraftan doğru din bilgilerini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilaç yaparak herkesin derdine deva bulmaya çalışırdı.

Necibüddin Şirazi isimli bir zat anlatır:
Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, ak sakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsi baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyet-el-kürsi yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı. “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim” buyurdu. Hangisini verirseniz iyi olur dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedani’yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.

İbni Hacer-i Mekki hazretleri anlatır:
Ebu Said Abdullah, İbn-üs-Sakka ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, Nizamiyye Medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. İbn-üs-Sakka; “Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek” dedi. Ebu Said Abdullah; “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen büyük bir edep timsali olan Abdülkadir-i Geylani de “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim, onu görmekle şereflenir, bereketlenirim” dedi. Nihayet Yusuf-i Hemedani hazretlerine geldiler.

Yusuf-i Hemedani hazretleri, İbn-üs-Sakkâ’ya dönerek; “Yazıklar olsun sana! Demek bana, cevabını bilemeyeceğim sual soracaksın ha! Senin sormak istediğin sual şudur. Cevabı da şöyledir. Senden kâfirlik kokusu geliyor” buyurdu. Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek; “Sen de bana bir sual soracaksın ve bakacaksın ki, ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün sıkıntı ile geçecek” buyurdu. Sonra Abdülkadir-i Geylani’ye döndü. “Ey Abdülkadir! Bu edebinin güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürside oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını, “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim” buyurdu.

Aradan yıllar geçti. Abdülkadir-i Geylani zamanındaki evliyanın en üstünü, baş tâcı oldu. Öyle yüksek derece ve makamlara kavuştu ki, insanlardan ve yüksek zatlardan herkes gelerek, mübarek sohbetlerinden istifade ederlerdi. Bir gün buyurdu ki: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” Zamanında bulunan bütün evliya, onun kendilerinden çok yüksek olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında boyunları eğri olurdu. Bunlar meydana çıktıkça, Yusuf-i Hemedani hazretlerinin senelerce önce haber verdiği hâller anlaşılıyordu.

İbn-üs-Sakka ise, çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok ilgi gösterdiler. Nihayet, onlara aldanarak hıristiyan oldu.

Ebu Said Abdullah da diyor ki:
Hayatım sıkıntılar içinde geçti. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.

 

9 – ABDU’L-HALIK GUCDÜVANİ (K.S.)

Abdülhalık Gucdüvani hazretleri, Silsile-i aliyyenin dokuzuncusudur. Babası Abdülcemil Malatyalı idi. Hızır aleyhisselâm babasına, “Ey Abdülcemil! Senin bir erkek evladın olacak, ismini Abdülhalık koyarsın” buyurdu.

Abdülcemil daha sonra Buhara’nın Goncdüvan kasabasına yerleşti. Çok geçmeden bir erkek evladı oldu. İsmini Abdülhalık koydu. Abdülhalık, beş yaşına geldiğinde ilim öğrenmesi için Buhara’ya gönderildi. Büyük âlim Hâce Sadreddin hazretlerinden Kur’an-ı kerim ve tefsirini öğrenmeye başladı. Bir gün okuma esnasında, “Rabbinize gizli dua ediniz!” mealindeki âyet-i kerimeye gelince hocasına, “Bu gizliden murat nedir? Eğer zikir ve dua, âşikâr, sesli bir şekilde dil ile olursa riyadan korkulur. Eğer kalb ile olursa, damarlarda dolaşan şeytan duyar. Ne yapayım?” diye arz etti. Hocası, Sadreddin hazretleri, bu yaştaki bir çocuğun böyle bir sual sormasına hayret edip, “Bu mesele, kalb ilimlerinin bir konusudur. İnşallah, sana bu ilimleri öğretebilecek bir üstada kavuşursun. Böylece bu müşkülün halledilmiş olur” buyurdu. O da bu zatı beklemeye başladı. Bir gün Hızır aleyhisselam yanına geldi. Ona, Allahü teâlâyı gizli ve açık anma yollarını öğretip; “Kalbinden Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resulullah kelime-i tayyibesini şöyle söyle!” diye tarif etti.

Yusuf-i Hemedani hazretleri Buhara’ya gelince, Abdülhalık Gucdüvani onun hizmetine girdi ve bu hizmette bir süre kaldı. Bunu şöyle anlatır: 12 yaşında idim. Hızır aleyhisselam bana Yusuf-ı Hemedani’den ilim öğrenmemi tavsiye etti. Onun Buhara’ya geldiğini işiterek derhal yanına gittim. Ondan pek çok istifadem oldu.

Ders anlatırken, bir genç içeri girdi. Az sonra söz isteyip, “Müminin firasetinden korkunuz. Çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar” hadis-i şerifinin sırrı nedir diye sordu. Gence heybetle bakıp, “Önce belindeki zünnarı kes ve müslüman ol” dedi. Genç, telaşla; “Ben müslümanım zünnarım yok” dedi. O zaman bir talebesine gencin hırkasını çıkarmasını işaret etti. Talebe o gencin üzerindeki hırkasını çıkarınca, belindeki hıristiyanlara ait zünnar denilen ip kuşak görüldü. Genç, çok mahcup oldu. Üstada sevgi duymaya başladı. Böylece evliyanın, Allahü teâlânın nuruyla baktığının ne demek olduğunu çok iyi anladı. Kelime-i şehadet getirip müslüman olmakla şereflendi. Sonra Üstad, talebelerine, “Bu genç maddi zünnarı kesti, biz de kalbdeki zünnarı keselim. O da, kibir ve gururdur” buyurdu..

Bir gün biri geldi. “Son nefeste iman ile gitmek için bize dua edin!” dedi. Misafire, “Farzları eda ettikten sonra dua edenin duası kabul olur. Sen, farzları yaptıktan sonra dua ederken bizi hatırlarsan, biz de seni hatırlarız. Bu durum hem senin, hem de bizim için duanın kabul olmasına vesile olur” buyurdu.

Safeviler Goncdüvan kalesini ablukaya alınca, kendilerine saldıran askerlerin başında heybetli bir zatı elinde iki ağızlı kılıç ile hücuma geçtiğini gördüler. Çok zayiat verip kaçtılar. Üstadın vefatından önce söylediği aşağıdaki sözleri onun 332 yıl sonra ortaya çıkan kerametiydi.

Dosta kutlu, düşmana ise bela olurum,
Savaşta demir gibi, barışta sanki mumum,
Nur çeşmesinin başı Goncdüvan menzilimiz
Harbde iki ağızlı kılıç ile vururum.

 

10 – HACE ARİF RİVGİRİ (K.S.)

Arif-i Rivegeri hazretleri, Silsile-i aliyyenin onuncusudur. Buhara’ya 30 km uzaklıkta bulunan Riveger köyünde dünyaya geldi.

Küçük yaşta tahsile başladı. Zeka ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile hızla ilerledi. Bu esnada ilim ve hikmet sahibi, ibadet şartlarını harf harf yerine getiren, insanlara doğru yolu göstermede zamanın kutbu Abdülhalık Goncdüvani hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyası değişti. Daha ilk günde ebedi saadet tacının başına konduğunu hissetti. Derhal kendisine bağlandı, vefatına kadar hiç ayrılmadı.

Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi:
“Hak yolcusu talebe, zamanının değerini gayet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler geçip giderken kendisinin ne halde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şayet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu iyi bir hal bilmeli. “Allahıma şükürler olsun” demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telafi etme yoluna gitmeli, yüce Yaratana nefsani mazeretini bildirip Ondan bağışlanmasını dilemeli, estağfirullah demelidir…”

Arif-i Rivegeri, hocası Abdülhalık-ı Goncdüvani hazretlerinin hayatlarında ona hizmet etmekle meşhur olup, pek çok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefatından sonra onun yerine Peygamber efendimizin ve Eshabının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inayet ve gayretlerini Allahü teâlâyı arayanlara sarf etti.

Pek çoğunun hidayete ve evliyalık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesile oldu. Zamanının bir tanesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, ruhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hatta harama düşmek korkusu ile mubahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle geçirir, gündüzleri talebe okutur, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir miktar uyurdu. Buna kaylule denir. Peygamber efendimizin sünnetini çok iyi bilir, onun unutulmaması için çok gayret gösterirdi.

Sohbetlerine şöyle başlardı:
“Allahü teâlâ hepimizi dünya ve ahiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resulullaha tâbi olmak saadetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenab-ı Hak, Ona tâbi olmayı, Ona uymayı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi bütün dünya lezzetlerinden ve bütün ahiret nimetlerinden daha üstündür. Hakiki üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır.”

Arif-i Rivegeri hazretleri uzun bir ömür yaşadı. Kabrini ziyaret edenler, onun feyiz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesile ederek Allahü teâlâya yapılan dualar kabul olmaktadır.

Bir gün Abdülhalık-ı Goncdüvani’yi gördü,
Çarşıdan erzak almış, evine dönüyordu.

Bir hizmetim dokunsa diye düşündü bir an,
Yükü taşımak için, izin istedi ondan.

Hazret-i Abdülhalık, onun bu teklifini,
Peki evlat diyerek, verdi elindekini.

Sonra yüzünü dönüp, bir nazar etti ona.
Adeta o yeniden gelmiş oldu cihana

Değişiverdi hemen, bir başka oldu hâli,
Çünkü kaplamış idi, onu aşk-ı ilâhi.

Bir gün eski hocası, rastladı yine ona,
Hakaretler ederek, dedi. “Dön okuluna!”

Bu hoca, her nasılsa, şeytana uymuş idi,
Gerçi bu günahına pişmanlık duymuş idi.

Arif-i Rivegeri, üstün firasetiyle,
Anlayıp, şöyle dedi, ona kırık kalbiyle:

“Efendim, bu gariple, uğraşacağınıza,
Niçin bakmıyorsunuz, dünkü günahınıza.”

Görünce talebenin böyle kerametini,
Anlamıştı bu hâlin, nereden geldiğini.

O da Abdülhalık-ı Goncdüvani’ye gitti,
Talebe oldu ona, yıllarca hizmet etti.

 

11 – MAHMUD İNCİR FAG’NEVİ (K.S.)

Mahmud-i Encirfagnevi hazretleri, Silsile-i aliyyenin on birincisidir. Maveraünnehrin Tur-i Sina gibi mukaddes bir yer olmasına vesile olan, orayı nurlandıran büyük âlim ve velilerden olan Mahmud-i Encirfagnevi, Buhara’nın Fagne köyünde doğdu. 1315 yılında vefat etti. Mimarlık ile geçinirdi.

Hace Ârif-i Rivegeri hazretlerinin derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, kemale geldi. Maddi ve manevi ilimlerde zamanının büyük âlimlerinden oldu. İnsanları irşad etmek ve onlara saadet yolunu göstermek için hocasından icazet aldı. Birçok âlim yetiştirdi. Binlerce kimsenin, dalaletten hidayete, yani sapıklıktan doğru yola ve saadete kavuşmasına vesile oldu. Yetiştirdiği âlimlerin en büyüğü ve kendisinden sonra halifesi Hace Ali Ramiteni’dir.

Hocası Ârif-i Rivegeri’den icazet alıp, insanları doğru yola irşad ile vazifelendirilince, vaktin gereği sesli zikre başladı. Sesli zikre ilk başlaması, hocasının vefat hastalığı sırasında, Riveger tepesi üzerinde olmuştu. Hace Ârif bu zaman; “Şimdi vaktidir” buyurdu. Bu sözünü, kabulüne işaret tutmuşlardır. Hace Ârif Rivegeri’nin vefatından sonra, Kale Kapısı önündeki mescitte sesli zikre devam eyledi. Vaktinin büyük âlimlerinden Hace Muhammed Parisa’nın dedelerinden Mevlana Hafızuddin, âlimlerin üstadı Şemsüleimme Hulvani’nin işareti ile, Buhara’da, o zamanın en büyük imam ve âlimlerinin huzurunda, Hace Mahmud’a; “Siz hangi niyetle cehri (sesli) zikir ile meşgul oluyorsunuz?” diye sordu. Cevabında; “Uyuyanları uyandırmak, gafillere işittirmek ve insanları dinin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakikate teşvik etmek, böylece insanların, bütün iyiliklerin anahtarı, her saadetin esası olan tevbeye ve bir büyüğe bağlanmalarına sebep olmak istiyorum” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlana Hafızuddin ona; “Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikretmeniz caiz olur” dedi. Mahmud-i Encirfagnevi buyurdu ki: “Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, midesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyadan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühten münezzeh olan yapabilir.”

Büyük âlim Ali Ramiteni anlatır:
“Hace Mahmud-i Encirfagnevi zamanında, dervişlerden biri Hızır aleyhisselamı gördü ve ona; “Bu zamanda kendisine uyulacak şeyh kimdir?” diye sordu. Hazret-i Hızır, “Hace Mahmud-i Encirfagnevidir” dedi.

Hazret-i Hızır ile görüşüp o suali soran zatın, Ali Ramiteni’nin kendisi olduğunu bildirmişlerdir.
Bir gün Hace Ali Ramiteni, Hace Mahmud-i Encirfagnevi’nin bağlıları ile Ramiten sahrasında iken, havada uçan büyük beyaz bir kuş gördüler. Onların başlarının üzerine gelince, açık bir dille; “Ey Ali, kâmil er ol! Sözüne bağlı kal, yapıştığın eteğe sımsıkı sarıl, ahdini bozma!” dedi. Bu kuşu görmek, söylediklerini duymakla, arkadaşlarını bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. Kendilerine geldiklerinde, kuştan ve konuşmasından sordular. Ali Ramiteni buyurdu ki: “O, Hace Mahmud-i Encirfagnevi idi. Allahü teâlâ ona bu kerameti ihsan eyledi. Şimdi Hace Dıhkan hastadır, Son anlarını yaşamaktadır. Onu ziyarete, yoklamaya gidiyor. Çünkü o, Allahü teâlâdan son nefeste, kendisine yardımcı olması için evliyasından birini göndermesini istemişti. Hace, bu sebeple onun yanına gidiyor.”

 

12 – HACE ARİF RAMİTİNİ (K.S.)

Hace Arif Ramiteni hazretleri, Silsile-i aliyyenin on ikincisidir. Buhara yakınlarındaki Ramiten kasabasında doğdu.

Herkese yol gösteren, kalbinden nur fışkıran Mahmud-i Encirfagnevi hazretlerinden çok faydalandı. Evliyalık derecelerine kavuştu. Maddi ilimlerde de yükseldi. İbadet ve derslerden sonra helal lokma kazanmak için dokumacılık yapardı. Bu sebeple kendisine dokumacıların şeyhi manasına Pir-i Nessac derlerdi.

Bir talebesi kendisine bir yemek getirmişti. Ona, “Getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir anımızda imdada yetişti. Sen de bizden her ne muradın var ise iste! Çünkü hacet kapısı şu anda açıktır” buyurdu. Genç de; “İlimde ve evliyalık makamında size benzemekten başka bir arzum yoktur!” dedi. O da, “Çok zor ve yükü ağır bir iş arzu ettin. Bunun yükünü kaldıramazsın” buyurdu. Genç ise; “Dünyada tek muradım, aynen sizin gibi olmaktır. Fakat yine de her emrinize razıyım” dedi. O da, gence teveccüh etti. O genç, bir müddet sonra zahir ve batında Allahü teâlânın izniyle hocasının derecelerine kavuştu. Fakat aşk sarhoşu olup, kendinden geçti. Öylece kırk gün sonra vefat etti. Ona bir anda kendi makamlarını verip, kendisi gibi yaptığı için, iki aziz manasında, üstadın ismi de “Azizan” olarak kaldı.

Ali Ramiteni hazretleri ömrünün sonlarına doğru Buhara’dan Harezm’e geldi. Sur kapısında konakladı ve oranın padişahına iki talebesini gönderdi. “Sultana gidiniz. Fakir bir dokumacı, şehrinize gelmiştir. İzin verirseniz burada kalacak, izin vermezseniz geri gidecektir, deyiniz. Eğer izin verirse, sultanın elinden mühürlü bir belge alın” buyurdu. Talebeleri gidip sultana durumu arz ettiler. Sultan böyle bir isteği ilk defa duyduğu için tuhaf karşıladı ise de, mühürlü bir belge verdi. Bu belgeyi talebeler getirdiler. Azizan hazretleri şehrin kenarında bir semte yerleşti.

Her gün işçilerin toplandığı pazara gidip, içlerinden birkaç kişiyi alırdı. Onlara günlük yevmiyelerini sorduktan sonra; “Şimdi abdest alıp, ikindi namazına kadar sohbetimize katılın. İkindiden sonra da ücretlerinizi alıp evlerinize dönün” buyururdu. İşçiler, çalışmadan oturmak suretiyle, ibadetlerini de yaparak hiç işitmedikleri şeyleri öğreniyorlar, akşama doğru ise ücretlerini almayı ganimet biliyorlardı. Sohbetine bir defa katılan, sohbetin lezzetine doyamayıp, bir daha ayrılamıyordu. Bu durum, bütün şehre yayıldı. Herkes talebesi olmak can atıyordu. Her gün evi dolup dolup boşaldı, duasını almak için herkes birbiriyle yarıştı. Nihayet bazıları, durumu sultana şöyle anlattılar:

“Şehirde bir hoca türedi, herkes akın akın ona koşuyor. Onun bir dediği iki edilmiyor. Her arzusunu, emirmiş gibi yapmak için yarış ediyorlar. Bu gidişle şehirdekiler, onu başlarına sultan seçerler de saltanatınızdan olursunuz.”

Sultan, da onun şehirden çıkması için bir ferman yazdırıp adamlarıyla gönderdi. O da gelenlere, “Bizim, şehirde yerleşeceğimize dair imzalı ve mühürlü bir fermanımız var. Sultan, eğer kendi imzasını, mührünü ve iznini inkâr ediyorsa, biz de çıkıp gitmeye razıyız” cevabını verdi. Bu cevabı sultana bildirdiler. Sultan, verdiği izni geri almak küçüklüğüne düşmedi. Ayrıca gelip sohbetine katıldı. Onun sohbetindeki lezzeti ve inceliği iyi anlayan sultan, onun en önde gelen talebelerinden oldu.

 

13 – MUHAMMED BABA SEMMASİ(K.S.)

Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara’ya bağlı Semmas köyünde doğdu.

Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Ramiteni hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi’yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti.

Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu.

Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryasında sedef olan Seyyid Emir Gilal hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Behaeddin-i Buhari hazretleridir. Henüz o doğmadan önce, hocası Muhammed Baba Semmasi onun doğduğu yerden geçerken; “Bu yerden büyük bir zatın kokusu geliyor. Pek yakında burası, Kasr-ı ârifân [arifler sarayı] olur” buyurdu.

Bir gün yine oradan geçiyordu. “Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümit ederim ki, o büyük zat dünyaya gelmiştir” buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behaeddin-i Buhari hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmasi’ye getirince; “Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik” buyurup, talebelerine de; “Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır” buyurdu. Sonra halifesi Emir Gilal hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tembih etti.

Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:
“Evlenmek istediğim zaman, dedem beni Muhammed Baba Semmasi hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Onun mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allahü teâlâya şöyle dua ettim: “Ya rabbi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ver!”
Sabahleyin hocamın huzuruna varınca; “Bir daha dua ederken, “Ya Rabbi, senin rızan nerede ise, bu kulunu orada bulundur!” diye dua et! Eğer Allah, dostuna bela gönderirse, yine inayeti ile o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat, Allahtan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua etmek doğru değildir” buyurdu. Bir gece önceki hâlimi keşfetmekteki kerametini anladım ve ona tam bağlandım.”

Yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesile olduğu yüzlerce veliden dördünü kendisine halife seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sufi Suhâri, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmasi, üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali, dördüncüsü ise Seyyid Emir Gilal hazretleridir.

Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:
Hocam Muhammed Baba Semmasi ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; “Al, bunu sakla, belki lazım olur” buyurdu. Yemek yediğimiz halde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Ben düşünürken, “Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek gerekir” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misafir olduk. Misafir olduğumuz evin sahibinin sıkıntılı bir halde olduğu görülüyordu. Hocam ona; niçin üzgün olduğunu sordu. O da; “Bir kâse sütüm var, fakat, sütün yanında yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum” dedi. Hocam bana dönüp; “Acaba bu ekmek ne olacak düşünüp duruyordun. Ekmeği sahibine ver” buyurdu.

 

14 – Seyyid Emir Gilâl hazretleri, (K.S.)

Seyyid Emir Gilâl hazretleri,
Silsile-i Sâdât-ı Nakşıbendiye-i aliyye’nin on dördüncüsüdür.

Hâce Bâbâ Semâsî Hazretlerinin halifelerinin en üstünü idiler. Zamanında bulunan ulemâ ve evliyâ arasında şerîat, tarîkat ve marifet hususunda en fazla ilme sahip idi. Hazreti Hüseyin Efendimizinin so-yundan olup, seyyid idi. Muhammed Baba Semâsî Hazretlerinin (k.s.) talebesi ve Muhammed Bahaüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin hocasıdır. Çömlekçilik yaptığı için Kilal (bazı kaynaklarda Külal) ismiyle meşhur olmuştur.

Salih bir zat olan babası Seyyid Hamza, Medine’den gelip Buhâra’nın Efşene köyüne, sonra da Sühari’ye yerleşmiştir.

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri Buhâra’nın Sühari kasabasında doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. M.1370 (H.772) senesinde Sühari’de vefat etti. Kabri de oradadır. Büyük bir âlim ve mürşid’i kamil olup, her ânını sünnete uygun olarak geçirdi. Pek çok kimse onun sohbet ve derslerinde kemale erdi. Üstün hallerini gösteren çok menkıbesi vardır.

Annesi anlatmıştır:

“Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerine hamile iken, şüpheli bir lokma yesem, karın ağrısına tutulurdum. O lokmayı midemden çıkarmadıkça, karın ağrısından kurtulamazdım. Bu hal başımdan üç defa geçti. Çok temiz ve hayırlı bir çocuğa hamile olduğumu anladım. Bunun üzerine yediğim lokmaların helalden olmasına daha çok dikkat edip, ihtiyatlı dav-randım.”

Bir defasında, o devrin en meşhur velisi Seyyid Ata beraberinde za-manın maruf zatlarıyla, büyük bir cemaat halinde, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin babası Seyyid Hamza’nın bulunduğu köyden geçiyordu. Bu yolculuğu sırasında tanışıp dost oldular. Bundan sonra Seyyid Ata’nın her ne zaman oraya yolu düşse evvela Seyyid Hamza’nın evine gider, başkalarıyla daha sonra görüşürdü. Yine bir defasında Efşene köyüne uğramış ve seyyid Hamza’nın yanına gelmişti. Bu gelişinde Seyyid Ata ona bir müjde verip;

—”Ey Kardeşim! Allahü Teâlâ sana şanı pek yüce olacak bir evlat verecek. Cihan, baştan başa onun hizmetine girecektir. Bu çocuk doğduğu zaman, ismini Emir Kilal koy!” dedi. Aradan yıllar geçti. Seyyid Hamza’nın bir oğlu oldu. Seyyid Ata’nın işareti üzerine, ismini “Seyyid Emir Kilal ” koydu.

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri Yirmi sene Baba Semâsi Hazretlerinin sohbetlerine ve derslerine devam etti. Her hafta pazartesi ve perşembe günleri, Sühârî’den 30 km kadar uzakta bulunan ve hocasının ikamet ettiği Semas’a gider gelirdi. Hocasına olan bağlılığı, temizliği, gayreti, ilme olan arzu ve isteği, onu kısa zamanda olgunlaştırdı. Hocasının ders ve sohbetlerinde kemale ulaştı. İnsanlara doğru yolu gösteren kıymetli bir rehber oldu. Hocası Muhammed Baba Semâsî Hazretlerinin vefatından sonra, onun yerine geçip, irşad vazifesi yaptı. İnsanların İslam ahlakı ile ahlaklanmasını, kalbin ve ruhun kötü huylardan kurtulmasını öğreten tasavvuf ilminde çok talebe yetiştirdi.

DİŞİ YERİNE TAKTI

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri, hocası Muhammed Baba Semâsî’nin yanında, Semâs’ta bulunduğu sırada orada oturan bir grup insanla, başka bir köyden bir cemaat arasında anlaşmazlık çıkmış iş kavgaya dökülüp, birinin dişi kırılmıştı. Dişi kırılan kimse ve taraftarları, kırılan dişin diyetini almak için hakime müracaat etmeye karar verdiler. Fakat önce Muhammed Baba Semâsî’ye dınışalım, kendi başımıza iş yapmayalım, ne buyurursa öyle yapalım dediler. Doğruca Muhammed Baba Semâsî Hazretlerinin huzuruna gidip, durumu arzettiler.

—”Kırılan dişi verin.” buyurdu. Dişi alıp, o sırada henüz yanında ta-lebe olan Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri’e kırık dişi uzatıp;

—”Evladım, şu işi hallet de, aralarındaki anlaşmazlık bitsin.” buyurdu.

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri, evliyanın ruhaniyetini vesile kılıp, Allâhü Teâlâya dua ederek, kırık dişi yerine koydu. O anda, duası be-reketiyle diş, eskisi gibi sağlam bir hale geldi. Dişi kırılan kimse, bu hadise karşısında hayret edip, dişini kıranları şikayet etmekten vazgeçti. Yanında bulunanlarla birlikte, yaptıklarına pişman olup, tövbe ettiler.

KÂBEYİ GÖRÜYORDU

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri bir gün sohbet ederken, kendisini bir hal kapladı. Bu sırada hac yapanların hallerini, nerede ve ne yapmakta olduklarını gördüğünü söyleyerek,anlatmaya başladı. Meclisinde bulunanlardan biri:

—” Kabe’yi nasıl görüp de anlatıyor? Kabe buraya çok uzakdır.” Diye düşündü. Biraz sonra Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri, böyle düşünen kimsenin yanına yaklaşıp, elinden tuttu ve;”Gözlerini yum, başını kaldır, bak ne göreceksin.” buyurdu. O da söylediği gibi yaptı. Birden gözüne Kâbe ve tavaf edenler göründü. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerini de tavaf edenler arasında gördü. Bunun üzerine adam hayretler içinde kalıp, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri’nin ayaklarına kapandı, yanlış düşüncelerden dolayı af diledi. Bundan sonra Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri;

—”Ey cahil kişi, bir kimse kendisinde bir şey olmazsa, başkasında da yok zanneder. Gönül aynası açılmadıkça da hiç bir şeyi göremez, idrak edemez.” dedi. O kimse tövbe edip, salih ve makbul kimselerden oldu.

ALLAHTAN KORKAN

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri bir defasında talebeleriyle birlikte evliyanın meşhurlarından Hayrun Ata’nın kabrini ziyarete gitmek için yola çıkmıştı. Yolun bir kısmını yürümüşlerdi ki, yolun ilersinden bir gayretli arslan ortaya çıkıp yolda durdu. Arslanı gören talebeler endişelenip, huzursuz olmaya başladılar. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri hiç al-dırmadı. Arslanın yanına yaklaşınca, yelesinden tutarak yoldan çıkardı ve kenara bıraktı; talebeler geçtiler. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerine, aslan başını yere koyarak, saygı gösterir gibi hareketler yaptı. Sonra oradan uzaklaştılar. Bu hali gören talebeleri;

—”Efendim bu nasıl bir iştir” diye sual ettiler. Bunun üzerine buyurdu ki:

—”Ey dostlarım, şunu biliniz ve dikkat ediniz ki, her kim gerçekten Allâhü Teâlâdan korkarsa, her şey ondan korkar, zarar vermez. Allah’tan korkmayan kimse, her şeyden korkar. Bir kimse, dâimâ Allâhü Teâlâdan korkar bir hâlde olursa, Allâhü Teâlâ ona korkutucu bir şeyi, musallat etmez. Hattâ o kul, Allah’tan korktuğu için her şey ondan korkup, çekinir.”

CENAZE NAMAZI

Nakledilir ki, bir köyde sâlih zatlardan biri vefât edeceği sırada, cenâze namazını Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin kıldırmasını vasiyet etmişti. Fakat Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri, uzak bir yerde bu-lunuyordu. O zât vefât edince, o beldenin âlimleri, velîleri toplandı. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin çağrılması için, bulunduğu yere bir kişi gönderelim, dediler. Bunun üzerine orada bulunan Şeyh Sûfi ;

– ” Haberci göndermenize lüzum yok. Bu durum ona Allâhü Teâlâ’nın izni ile malum olur. Ve buraya gelir” dedi. Bu arada iki kişi gidip haber vermek üzere hazırlanmıştı. Tam gidecekleri sırada Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri aniden karşıdan gözüktü. Halk onu görünce karşılamaya koştular. Ve bu kerameti karşısında onu daha çok sevip bağlandılar. Sonra Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri vefat eden zatın cenaze namazını kıldırdı. Ve toplananlarla birlikte kabre götürüp defnettiler. Cenaze defnedildikten sonra kalabalık bir cemaat camide toplandı. Oradaki alimler bu iş için kendisine bir işaret ulaşıp ulaşmadığını ve nasıl malum olduğunu sordular. Bunun üzerine Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri buyurduki:

—”Ey kardeşlerim! Resülüllah Efendimiz buyurduki; “Kalb kalbe kar-şıdır.” Yine Resûlüllah Efendimiz buyurduki; “Mümin müminin aynasıdır” “Her kaptan içindeki sızar.”

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri bunları söyledikten sonra halk onun marifet sahibi büyük bir veli olduğunu anlayıp kendi kendilerine

—”Biz bu zatın büyüklüğünü bilmiyormuşuz.” dediler. Bu sırada ce-maat içinde bulunan âlimlerden Mevlana Tâceddin, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerine, kendisini talebeliğe ve hizmetkarlığa kabul etmesini söyledi. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri;

—”O bizim vazifemiz değildir.” buyurarak; “Bari seni mânevî evlat-lığa kabul edeyim. ” deyip onu mânevî evlatlığa kabul etti. Öyle bir te-veccühde bulundu ki, Mevlâna Taceddin, o anda marifet ilmine kavuşup, maksadına ulaştı.

GERÇEK KERÂMET EHLİ

Nakledilir ki, Kebş şehrinde Seyyid Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin talebelerinden birinin de bulunduğu bir micliste Kerametten söz açılmış ve Mevlana Celâleddîn Kebşî;

—” Şimdi böyle gerçek keramet ehli nerede bulunur. Göz açıp ka-payacak kadar kısa bir zaman içinde, doğudan batıya dünyâyı dolaşsın.” deyince, o talabe ;

—” Evet şimdi böyle bir zât vardır. O benim hocam Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri’dir.” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ Celâleddîn Kebşî;

—”Bizi sohbetine kavuştur da, onun ayaklarının tozunu gözlerimize sürme yapalım.”dedi. Talebe;

—”Sizin oraya kadar gitmenize lüzum yok, eğer buraya teşrif etmesi için tam bir teveccüh yaparsanız, bir anda burada olur.”dedi. Bu söz üzerine, Mevlânâ Celâleddîn Kebşî teveccüh edip, Allâhü Teâlâ’ya hâlis kalble duâ etti. Sonra içeride bulunan cemâat birdenbire ayağa kalktı. Çünkü Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri çok uzakta olmasına rağmen, içeri giriverdi. Bu hâle çok şaşırdılar. Sonra da oturup sohbete başladılar. Mevlânâ Celâleddîn, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerine;

—”Efendim, sizi bu hâle kavuşturan şey nedir? Burayı bir ânda teşri-finiz nasıl oldu?” diye sordu. Bunun üzerine Seyyid Emir Kilâl (k.s.) Hazretleri, sohbete başlayıp buyurdu ki:

—”Bizi, sizin samîmî arzunuz bu diyâra getirdi. Bir kimse Allâhü Teâlâ’ya ihlâs ile yalvarır, tam samîmiyetle bir şey ister ve duâ ederse, Allâhü Teâlâ onu maksadına kavuşturur.

Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn Kebşî;

—” Efendim, talebeniz ve hizmetçiniz olmakla şereflenmek istiyo-rum.” dedi. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri ona;

—”Biz seni evlâtlığa kabûl ettik.” buyurdu. Sonra ona teveccüh na-zarlarıyla bakıp, bir anda yüksek derecelere kavuştu. Orada bulunanlar bu hâli görüp;

—”Ey Mevlânâ Celâleddîn, uzun zamandan beri uğraşıp ömür tü-kettin, fakat şimdi maksadına kavuştun.” dediler. Onların böyle söyleme-leri üzerine, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri;

—”Siz kendi işinizi onun işiyle bir mi tutuyorsunuz? O, işini tamam-lamış, yolları katetmiş ve vakti gelmiş. Sâdece bizim bir işâretimize, te-veccühümüze ihtiyâcı kalmıştı.” buyurdu.

SEVDİĞİ KULLARI…

Türkistan’ dan Buhârâ’ya bir grup insan, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerini ziyârete geldi. Buhâra’dakiler, gelenlere;

—”Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri sizin diyârınıza gitmemiştir, siz onu nereden tanıyorsunuz?” dediler. Gelenler;

—”Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri, bizim memleketimizde o kadar tanınmış ve sevilmiş ki, anlatmakla bitmez. Biz, onun talebeleriyiz. O çok defâ bir anda bizim memleketi teşrif eder, biz de sohbetinde bulunurduk. Bu hadise çok vukû buldu. Biz böyle aniden teşrif edip, bizimle sohbet eden zata kim olduğunu sorduğumuz zaman, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri olduğunu söylerdi. İşte biz de, böylece onun talebelerinden olduk. Buhârâ’dakiler, anlatılan bu hâdiseye hayret edip, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerini daha çok sevdiler. Bağlılıkları kat kat arttı.

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri buyurdu ki:

—”Allâhü Teâlâ, sevdiği kullarına öyle ihsânda bulunmuştur ki, bir ânda doğudan batıya gidip gelirler. Başkalarının bundan haberi olmaz.”

TİMUR HANLA MÜNASEBETİ

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri Buhârâ’da Cumâ namazını kılıp, ta-lebeleri ile birlikte ikâmet ettiği yere dönüyordu. Yolculukları sırasında, Gülâbâd ile Fetihâbât arasında, yeşillik bir yerde oturan bir cemâate rasladılar. Sohbet ediyorlar ve sohbetlerinde; evliyalıktan, kerâmetten bahsediyorlardı. Bu cemâat arasında, Timur Han da bulunuyordu . Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri talebeleriyle birlikte oradan geçerken, Timur Han onları görüp ;

—”Bunlar kimdir? diye sordu.

—”Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri ve talebeleridir.”dediler. Timur Han bu sözü duyar duymaz kalkıp süratle yanlarına geldi. Huzuruna varıp, Fevkalade bir edeple önünde durdu. Sonra şöyle dedi:

—”Ey, dinin büyük alimi! Ey doğru ve yakın yolun kılavuzu ! Burada biraz durup sohbet ediniz ve bize nasihatta bulununuz da , dervişler is-tifade edip, bereketlensinler.” dedi. Bunun üzerine Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri;

—”Dervişlerin sözleri gizli olur. Bu bizim vazifemiz değildir. Büyüklerin rûhâniyetinden bir işâret olmadıkça, bir şey söylemeyiz. Hiç bir zaman kendinden bir söz söyleme ve gafil olma. Görüyorum ki, senin başına büyük bir iş çıkacak ve bunda muvaffak olacaksın.” buyurdu. Sonra yola devâm ettiler. Evine varınca, zâviyesinde bir müddet durup, yatsı namazı vaktinde dışarı çıktı. Cemâatle birlikte yatsı namazı kıldı. Namazdan sonra bir müddet oturup, büyüklerin rûhâniyetine teveccüh etti. Sonra hemen, Şeyh Mansûr adında bir talebesini yanına çağırdı. Talebe huzuruna gelince, ona;

—”Hiç durma süratle Emîr Timura git ; derhâl Harezm tarafına ha-rekete geçmesini söyle. Eğer oturuyorsa, hemen kalksın, ayakta ise ha-rekete geçsin, hiç durmasın. Çünkü velîlerin rûhâniyetleri, onun ve oğ-lunun bütün memlekete baştan başa hâkim olacağını bildirdi. Harezmi alınca Semerkand’a hareket etsin.

Haberi götüren Şeyh Mansur, süratle Timur Hânın bulunduğu yere gitti. Timur Hânı ayakta bekler bir halde buldu. Haberi aynen iletti. Tîmur Hân bu haberi alır almaz, hemen ordusunu harekete geçirdi. O harekete geçip gideceği yolun yarısına vardığı anda Tîmur Hân’ın düşmanları çadırına hücüm ettiler. Tîmur Hân ise Harezm’e yürüyüp orayı aldı. Sonra Semerkand’a yürüdü, orayı da fethetti. Böylece her gün yeni bir zafere ulaşıp hep muzaffer oldu ve işleri daima iyi gitti.

HELAL ET

Bir gün Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri, bir talebesiyle evine git-mişti. Evine gittiği talebesi ise, ava gittiğinden evde yoktu. Bu sebeple evine Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin teşrif ettiğini haber vermek üzere, bir haberci gönderildi. Hiç bir av bulamamıştı. Hemen eve dönmek üzere hareket etti. Bir av bulamadığı için üzülmüştü. Dönerken, karşısına iki kuş çıktı. Kuşlara atıp, vurdu ve yanına alıp sevinerek evine döndü. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin teşrifine çok sevinip, avladığı iki kuşu pişirip ikram etti. Kuşlar pişirilip konduğu sırada, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri talebesine;

—”Eğer bu iki kuş da karşına çıkıp avlamasaydın, hiç av getiremez-din, o zaman ne yapardın?” deyip talebelerine şöyle buyurdu; :

—”Ey dostlarım, şunu biliniz ve rahat olunuz ki, bizim maksadımız, Allâhü Teâlâ’nın rızâsını kazanmaktır. Allâhü Teâlâ sizi, hem dünyada, hem de ahirette utandırmaz, mahrum bırakmaz. İnşallah fadl ve keremine kavuşturur.

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri, bir gün Şeyh ibrâhim adında bir zâtın bulunduğu Kıraman denilen yere gitmişti. Şeyh ibrahim Kıramanî’ye;

—”Bize helal et bul. “dedi. Şeyh ibrahim;

—”Bu iş oldukça zor, helal et az bulunur ” dedi. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri ona; Sen silahını al, ava çık. Kuşları kendine çağır, gel-diklerinde bir kaç tane avla.” dedi. Bunun üzerine Şeyh İbrahim, silâhını alıp ava çıktı. Kuşları çağırdı, yanına pek çok toplandı. Bir kaç kuş avlayıp, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri’ne götürdü. Bu hâdiseden sonra, Şeyh İbrahim şöyle demiştir:

—”Her ne zaman ava çıkıp kuşları çağırsam, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin bereketiyle yanıma toplanırlar, ben de avlardım ”

KUŞ YERE DÜŞTÜ

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin talebelerinden biri, Kermine şehrine gitmişti. Bu şehirde bulunduğu sırada, bir grup kimse ile sohbet ediyordu. Sohbette bulunanlardan her biri, kendi hocasından ve hocasının üstünlüklerinden bahsediyordu. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri’nin talebesi de söze karışıp, benim hocam, hepinizin hocasından üstündür. Çünkü o, hem seyyid hem mürşid-i kâmildir dedi. Bu sırada, orada toplanıp konuşmakta olanların üzerinden bir kuş sürüsü geçiyordu. Bâzıları Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin talebesine dediler ki:

—”Eğer dediğin gibi hocan büyük bir velî ise, haydi duâ et de, onun hürmetine şu kuşlardan biri önümüze düşsün!”

Onların bu isteği üzerine Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin Talebesi Alahü Teâlaya dua edip hocasının hürmetine bu işin gerçek-leşmesini istedi. O talebe dua eder etmez kuşlardan biri cemaatin üzerine düşüverdi. Orada bulunanlar hayretten şaşıp Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin büyük bir veli olduğunu anladılar.

TAKVA ve ADALETTEN AYRILMASIN

Timûr Hân Semerkand’ın yanına yaklaşarak yerleşince, Buhâra’ya gitmeyi arzu etti. Bu sebeple Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerine haber gönderip,

—”Bizim Buhârâ’ya gelmemize musaade eder mi? Şâyet izin veril-mezse, kendilerinin Semerkandı teşrif etmelerini arzu ediyoruz, nasıl buyururlarsa öyle yapalım. “dedi. Timur Han’ın bu arzusu üzerine, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri gelmesini ve gitmeği kabûl edeceğini ve kendilerine duâ etmekte olduğunu söyledi. Bunları bildirmek ve Timur Hanla görüşmek üzere , oğlu Emir Ömer’i vazifelendirdi. Oğlunu gönderirken şöyle dedi :

—”Oğlum! Emir Timûr’a söyle! Eğer Allâhü Teâlânın razı olduğu yolda yürümek istiyorsa, takvâdan ve adaletten asla ayrılmasın. Bunları kendisine şiar edinsin ki, kıyamet günü kurtulabilsin! Yine talebelerimizle her zaman ona dua ettiğimizi söyle. Eğer dünyaya meylederse, bu durumların faydasına kavuşamaz.

—”Emir Kilâl Hazretlerinin oğlu Emir Ömer, Semerkand’a gidip, Timûr Han ile görüştü. Babasının söylediği şeyleri aynen bildirdi. Birkaç gün sonra da, Buhâra’ya dönmek üzere Timur Han’dan müsâade istedi. Ayrılırken, Timur Han ona;

—” Buhâra ve çevresini sizin emrinize bırakayım, ne olur kabul edin.” dedi. Emir Ömer;

—”Buna izin yok.” dedi. Bunun üzerine Timur Han;

—”Öyle ise Buhâra şehrini Emir Kilâl Hazretlerine bağışlayayım.” deyince, Emir Ömer yine;

—”Buna izin yok.” dedi. Timur Han;

—”Hiç olmazsa, Buhâra yakınında ikame etmekte olduğunuz köyü size bağışlayayım.” diyerek, çok temennide bulundu. Emir Ömer şöyle dedi:

—”Babamdan sizin için, şu sözleri işittim: “Eğer, Allah adamı olan büyüklerin kalbinde bir yer kazanmak istiyorsa, takvadan ve adaletten ayrılmasın. Kıyamet günü Allâhü Teâlâ’nın rahmetine kavuşmak bununla olur.” buyurdu.

SICAK EKMEK

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri bir ev yaptırmakta idi. Bu binanın inşası için pekçok kimse toplanmış çalışıyordu. Bir gün Emir Kilâl, aniden evine gitti. O gidince, orada çalışanlar dediler ki:

—”Emir Kilâl gerçekten veli ise, bizim her birimize birer sıcak ekmek verir. ”

Bir müddet sonra Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri geldi. Yanında hiçbir şey yoktu. Yerine oturunca, binanın inşasında çalışanlardan bazıları birbirine;

—”Eğer veli olsaydı, bizim arzu ettiğimiz şeyi getirirdi.” diyerek, aralarında konuşmaya başladılar. Daha sonra onlar böyle konuşurlarken, Emir Kilâl hemen ayağa kalkıp;

— “Ey tahammülsüzler, işte istediğiniz!” diyerek, elini koltuğunun al-tına sokup, her birine sıcak bir ekmek çıkarıp verdi. Onlar da söyledikleri sözlerden dolayı pişman olup, tövbe ettiler. Bundan sonra, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri onlara buyurdu ki:

—”Ey dostlarım, biz arzu ederiz ki, siz bizden ahireti, ahirette kur-tulmayı taleb edesiniz. Nefsinizin isteklerini terkediniz ki, ahirette utanıp, mahcub olmayınız. Eğer şükrederseniz, Allahü Teâlã size her istediğinizi ihsan eder. Bu dünyada ne yaparsak ahirette onun karşılığını bulacağız. Ey dostlar, dikkat ediniz ve uyanık olunuz! Bir kimse heva ve hevesinden vazgeçmedikçe, tuzağına av düşmeyen ve eli boş kalan avcı gibidir. Eğer insan, Allâhü Teâlâ’yı unutur, gaflete dalarsa, belaya ve musibete düşer. Ne yazık ki, ömür bitmek üzere olduğu halde, insan dünyalıklara dalmış, nefsinin esiri olmuş ve ahiret yolculuğunu unutmuş, ihmal etmiştir. Şiir:

“Ey ömrünü cahillerle rüzgara veren!

Sen ömrünün kıymetini nasıl bilirsin?

Yarın toprak altında yalnız kalınca,

Tövbe edeyim dersin, ama yapamazsın!”

ŞEYH BAZERGAN ÖLDÜ

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri bir defasında, Buhârâ’da Cuma namazı kılmak için talebeleriyle Buhâra’ya gidiyordu. Buhâra’ya var-dıklarında, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri dedi ki:

—”Ey dostlarım, Şeyh Muhammed Agâî Bâzergân, şu anda Belh şehrinde vefat etti.” Bu söze şaşıranlar oldu. Çünkü kendisi Buhâra şehrinde olduğu halde, Belh şehrindeki bir hadiseyi haber veriyordu. Bu söze hayret edenlere buyurdu ki:

—”Biliniz ki Allâhü Teâlâ, resulü Muhammed aleyhisselama tam tabi olan kullarına öyle dereceler ihsan eder ki, her zaman doğuda ve batıda ne vuku bulursa, gözlerinin önünde görüp dinlerler. Belh şehrinin uzaklığı nedir ki!” Bunun üzerine talebeleri, o günün tarihini yazdılar. Daha sonra gördüler ki, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin işaret ettiği gün, o zât vefat etmişti.

GÖZLERİ GÖRMEZ OLDU

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin yaşadığı diyarda bulunan Kermine şehrinden bir adam ava çıkmıştı. Bu, Emir Kilal’i tanıyıp çok severdi. Ava çıkarken; “Eğer avlamak istediğim kazlardan avlayabilirsem, ikisini Emir Kilâl’e götürüp hediye edeceğim.” diye niyet etti. Nihayet bir mikdar kaz avladı. İki tanesini Emir Kilâl’e vermek için ayırdı. Evine, şeh-rin ileri gelenlerinden biri geldi. O iki kazı görüp, gözü onlarda kaldı. Kazlar, kuzu gibi iri ve semiz idi. Gelen kimse, ev sahibine; “Bu kazları pişir de yiyelim.” dedi. Ev sahibi; “Onları, Emir Kilâl hazretlerine vermek için ayırdım. Onları yememiz uygun olmaz, ben buna cesaret edemem.” dedi. Gelen adam ısrar edip;

—”Ne olursa olsun bunları yiyelim, ben oğlu vasıtasıyla ondan özür dilerim.” diyerek, ev sahibini ikna etti. Ev sahibi kazları pişirtip, o şehrin meşhurlarından olan o kimsenin önüne koydu. Tam yiyeceği sırada, yüzüne kazlardan öyle bir buhar ve sıcaklık yükseldi ki, gözlerine tesir edip, gözleri görmez oldu. Kazları yiyemedi ve yaptığı işe pişman oldu, tövbe etti. Hemen Emir Kilâl Hazretlerine bir at hediye etti. Birkaç gün sonra gözleri iyileşip eski haline döndü.

RİCALÜL GAYB VELİLER

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin talebelerinden biri, bir gece kendinde bambaşka bir hal hissedip;

—”Hocamın yanına gideyim, bakalım benim hakkımda ne emreder ve ne buyurur?” diye düşündü. Sonra, Emir Kilal’in yanına gitti. Bu talebesi şöyle anlatmıştır:

—”Gece vakti, varıp hocamın odasına girdiğimde, kalabalık bir ce-maat vardı. Hayret ettim. Bunlar, hiç görmediğim ve tanımadığım kimse-lerdi. Kalabalıktan oturacak yer kalmamıştı. Herkes başını eğmiş, sessizce oturuyordu. Ben de başka bir yere oturarak başımı yere eğip beklemeye başladım. Bir müddet böyle durdum. Sonra başımı kaldırıp baktım ki, odada hocam Emir Kilâl’den başka hiç kimse görünmüyordu. Hocam bana bakıp;

—”Sana müjdeler olsun, şimdi sen artık maksada kavuştun, ama bunu gizli tut.” buyurdu. Bundan sonra hocama;

—”Burada gördüğüm, sonra da birdenbire kaybolup görünmez olan zâtlar kimlerdi?” diye sordum. Buyurdu ki:

—”Bunlar ricâl-ül-gayb denilen velilerdi. Aralarında HÂCE Gülan ve Abdülhalik Gucdüvani de vardı. Bunlar öyle zatlardır ki, vefatlarından önce ve sonra, Allâhü Teâlâ’nın dinine hizmet ederler. Bugün sen de onların sohbetinden (feyzinden) pay aldın.”

NASİHATLERİ

—”Evliyanın kerameti haktır. Aklen ve naklen câizdir. Bu hususta ev-liyadan çok nakiller vardır. Malum ve meşhur olup, hiç şüphe yoktur. Kalbi iman nuruyla aydınlanmış olan herkes, evliyanın kerametine inanır ve bu hususta hiç şüphe etmez. Buna misal çoktur. Süleyman aley-hisselamın veziri Asaf’ın Saba melikesi Belkıs’ın tahtını bir anda Sana’dan Kudüs’e getirmesi gibi.

Bir başka Misal: Hazret-i Ömer, Bir defasında Medine-i müneverede mescidde, Peygamber Efendimizin mimberi üzerinde hutbe okuyordu. Bu sırada çok uzaklarda düşmanla cihad eden ordu kumandanına;

—”Ya sariye, dağa dağa!” buyurdu. Uzakta olan kumandan Sâriye ve ordunun erleri, bu sesi duyup dağa çekildi. Düşmanın tehlikeli hücû-mundan korundu. Bu, apaçık bir keramettir. Eğer bir kimse, bu keramet, mucizeden aşağı değil derse, bu yanlıştır. Çünkü, hiç bir veli Peygamber derecesinde olamaz. Evliya-i kiram buyurmuşlardır ki:

—”Evliyadan meydana gelen keramet, Peygamber Efendimizin mu-cizesinden dolayıdır ve peygamberin peygamberliğini tasdik eder. Ona tabi olmayı gösterir. Eğer peygamberler doğru sözlü olmasıydı, evliyanın kerameti de hasıl olmazdı. Çünkü evliya, Nebî’ye tabi olmuştur.”

NASİHATLERİNDEN…

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri kendine ait bir yerde dergah inşa ettiriyordu. Çalışanlardan biri, kendi kendisine;

—”Hiç kimse bir şey getirmiyor.” dedi. Aradan az bir zaman geçmişti ki, bir adam geldi. Çok miktarda ekmek ve üzüm getirdi. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin huzuruna varıp, gece gündüz diş ağrısı çekmekteyim. Sizin duanızı almak için geldim, bana yardımcı olunuz, tâkatım kalmadı dedi. Emir Kilâl, gelen adama;

—”Yanıma yaklaş bakayım, hangi dişin ağrıyor?” dedi. Adam yak-laştı. Emir Kilal parmağını ağzına sokup, ağrıyan dişinin üzerine koydu. Sonra İhlas suresini okudu. Gelen kişinin diş ağrısı kesilip, hiç hastalan-mamış gibi oldu. Bundan sonra Emir Kilâl hazretleri buyurdu ki:

—”Ey dostlar! ihlaslı olunuz. Her işinizi Allah rızası için yaparsanız, kurtulursunuz. İhlassız yapılan amel, üzerinde padişahın mührü bulun-mayan para gibidir. Üzerinde padişahın sikkesi bulunmayan parayı kimse almaz. Üzerine mühür vurulanı ise herkes alır. İhlas ile yapılan az amel, Allâhü Teâlâ indinde çok amel gibidir. İhlassız yapılan çok amelin ise, Hak katında kıymeti yoktur. Yaptığınız her ibadeti ve işi, ihlas ile yapınız. Böylece Allâhü Teâlâya yakın ve rızasını kazananlardan olunuz. Ey dostlarım! İhlas ile amel yaparsanız korkmayınız, bu size ahirette itibar ve şereftir. Eğer tama sahibi olup dünyaya düşkün değilsen, sonunda va-racağın yeri düşün. Merd o kimsedir ki, önce iyice düşünür, sonra amel etmeye başlar. Böylece, sonunda yaptığı işten utananlardan olmaz.”

NASİHATLERİNDEN…

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri maraz-ı mevtinde (ölüm hastalı-ğında) bulunduğu sırada, talebelerine şöyle vasiyet etti:

—”Ey kıymetli talebelerim! İlim öğrenmekten ve Muhammed aleyhis-selamın yoluna tabi olmaktan asla ayrılmayınız. Bu, mümin için bütün saadetlerin ve nimetlerin vasıtasıdır. Bunun için Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

—”İlim öğrenmek, her müslüman erkek ve kadına farzdır.” Yani her müslüman erkek ve kadının, kendine lazım olan din bilgilerini öğrenmesi farzdır. Bunlar, sırasıyla şu bilgilerdir:

1- İman ve itikad bilgileri.

2- Namazla ilgili bilgiler.

3- Oruçla ilgili bilgiler.

5- Eğer zengin ise, hac ile ilgili bilgiler.

6- Ana-baba hakkını öğrenmek. Allâhü Teâlânın kendisinden razı olmasını isteyen, annesinin ve babasının rızasını kazanır. Resûlullah Efendimiz; “Allâhü Teâlânın rızası, ana-babanın rızasını kazanmakla elde edilir” buyurdu. Bu bakımdan, ana-babanın hakkını gözetmek mühimdir.

7- Sıla-i rahim, (Akrabayı ziyaret).

8- Komşu hakkını gözetmek.

9- Lazım olan alış-veriş bilgilerini öğrenmek.

10- Helali ve haramları öğrenmek lazımdır. Çünkü insanların çoğu, bil-mediğinden ve bildiği ile amel etmediğinden helak olmuştur.

Şiir:

“Dünya talibleri, hep hırs ile mest oldular,

Para için, daim kendilerini bozdular.

Hüdaya yaptıkları ahidleri bozdular,

Hepsi Mûsa’ya düşman, Fir’avn’a dost oldular.”

NASİHATLERİNDEN……

—İyi biliniz ki, dünyayı ve dünyaya düşkün olanları sevmek, sizin, Allâhü Teâlânın razı olduğu yolda yürümenize mani olan büyük bir en-geldir. Daima Allâhü Teâlâyı hatırlayıp, O’nu zikrediniz. Böylece dininizi dünyaya değişmemiş olursunuz. Daima Allâhü Teâlâdan korkunuz! Hiçbir ibadet, Allah korkusundan daha tesirli değildir. Allâhü Teâlâdan korkan kimseden çekininiz. Allâhü Teâlâdan korkmayan kimseden ise, korkmayınız.

Ey dostlarım, daima Allâhü Teâlâyı zikrediniz. Allâhü Teâlâdan başka herşeyi bırakınız. “La ilahe illallah” Kelime-i tevhîdini söylerken “Lâ” derken nefyediniz, Allâhü Teâlânın noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu biliniz. Biliniz ki, elbiseyi temiz su temizler. Dili, Allâhü Teâlâyı zikretmek temizler. Bedeninizi namaz kılmak, malınızı zekat vermek temizler. Yolunuzu, insanların sizden hoşnut ve memnun olması temizler. İhlas sahibi oluncaya kadar ihlas, kurtuluşa erinceye kadar da kurtuluşu arayınız.

— Kalbin, dilin ve bedenin temiz olması, helal lokma yemeye bağlı-dır. Bunu, iyi biliniz. Helal lokma yiyen insanın midesi, içinde temiz su toplanan havuz gibidir. Bu havuzdan etrafa temiz su dağılır ve bu su ile çiçekler yetişir, ağaçlar meyve verir, ondan istifade edilir. Resulullah sal-lallahü aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Bir kimse, hiç ha-ram karıştırmadan kırk gün helal yerse, Allâhü Teâlâ onun kalbini nur ile doldurur. Kalbine nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya muhabbetini kal-binden giderir.”

—Tövbe ediniz. Tövbekar ve edebli olmak lazımdır. Tövbe ediniz ki, tövbe, bütün taatların başıdır. Tövbe, sadece dil ile olmaz! Tövbe, işlenen günahlara kalbden pişmanlık ve bir daha günahı işlememektir. Allâhü Teâlâdan daima korkunuz. Kendi günahlarınıza bakıp, tövbe ediniz, başkaları sizden hoşnud olsun günahlarınıza pişman olup, o kadar ağlayıp tövbe ediniz de, gerçekten size tövbekar densin. Dünyada iken günahlara pişman olup, kulluk vazifesini yaparak ahireti kazanmak lazımdır. İşte bütün işin aslı budur. Sevgi ve muhabbet; Allâhü Teâlânın rızasını aramak ve kötü işleri terketmek, ahde vefa göstermek, emanete ihanet etmemek, kendi kusurlarını görüp, amelleri ile övünmemek, amellerini görmemek, daima Allâhü Teâlâyı zikretmekle meşgul olmaktır. Hiçbir işe, Allâhü Teâlânın ismini söylemeden (Besmelesiz) başlamayınız ki, ahirette yaptığınız bu işten dolayı utanmayasınız. Bu bakımdan, bir şeye başlarken, önce Besmele çekiniz, sonra işe başlayınız.

—Allâhü Teâlânın emirlerine itaat ediniz. Nerede olursanız olun, ilim öğrenmekten ve amel etmekten uzak kalmayınız. Her ne olursa olsun karşınıza her ne güçlük çıkarsa çıksın, ilmi ve ameli asla terketmeyiniz.

—Emr-i maruf ve nehy-i münker, iyilikleri emredip, kötülüklerden sa-kındırmak vazifesini yerine getiriniz. Dinin yasak ettiği şeylerden, dine uygun olmayan işlerden ve bid’atlerden sakınınız. Ayet-i kerimede mealen buyruldu ki:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve evlerinizde ve emrinizde olanları ateşten (Cehennem’den) koruyunuz ki, onun yakacağı insanlar ve taş-lardır…” (Tahrim suresi:6) Ahirette bunlardan olmamak için çok korkup, sakınınız!

Rivayet edilir ki, Fudayl bin iyâd şöyle anlatmıştır: Havanın çok sert ve soğuk olduğu bir gün, Şeyh Abdülallâm’ı gördüm. Üzerinde ince bir elbise vardı. Soğuk olmasına rağmen, alnından buram buram ter damlı-yordu. Bunun üzerine;

—”Bu soğukta böyle terlemenin sebebi nedir?” dedim. Cevabında;

—”Bir gün burada bir günah işleniyordu. Ben buna mani olmak iste-dim. Fakat mani olamadım. Bunun ızdırabından dolayı ve kıyamet günü bunun günahından nasıl kurtulurum diye düşünmekten böyle terliyorum.” dedi. Ya siz, her gün hem kendiniz, hem de başkaları için nice emr-i marufu kaçırıyorsunuz, halinize bir bakınız!

—İşlerinizi, dinimizin emirlerine uygun yapınız. Bir iş yapacağınız zaman, bakınız, dinin emirlerine uygun ise, onu kabul edip yapınız. Uymuyorsa, vazgeçiniz. Bütün işlerin başı, dinin emirlerine yapışmaktır ve Allâhü Teâlânın koyduğu hudutları aşmamaktır. Akıllı kimse, kendi halini düşünür. İnsanlar ile kendi arasındaki hududa, hakka riayet eder. Bunu gözetmeyenler için verilecek cezayı bildiren nice ayet-i kerimeler nazil olmuştur.

— Her zaman ve her yerde, bakarken, konuşurken, dinlerken, gelir-ken, yerken ve içerken, Allâhü Teâlâya ve insanlara karşı uyulması gereken bir hudut vardır. Fırsatı ganimet biliniz, yaptığınız işleri kurtuluşunuza vesile olacak şekilde yapınız. Helal rızık kazanmak için çalışınız. Kâfi miktarda kazanıp, israf ve cimrilik etmeyiniz. Nafakanızda dinimizin emrine uygun olarak davranınız. Resulullah Efendimiz; “İşlerin hayırlısı, vasat olanıdır.” buyurdu. Helalinden ve kendi kazancınızdan yiyiniz. Eğer uykunuz gelirse, biraz uyuyunuz ki, ibadet ve taat yapmak için dinlenmiş olasınız. Fakat, Allâhü Teâlâyı zikretmeden uyumayınız. Resulullah Efendimiz; “Alimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır.” buyurdu.

CAMİ İNŞAATI

Bir gün Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri, talebeleri ile oturmuş soh-bet ediyordu. Bu sırada içeriye güzel yüzlü bir genç girdi. Hiçbir şey söylemeden oturdu. Orada bulunanlar, onu hiç tanımıyorlardı. Bir ara Emir Kilâl Hazretleri ona bakıp;

—”Tamam oldu mu?” dedi. Gelen genç de;

—”Bir açıklık kalmıştı, o da tamamlandı.” dedi. Gelen genç biraz oturup, gitmek üzere kalktı, bir şey söylemeden kapıya doğru yürüdü. Orada bulunanlardan bir kısmı, gencin yanına koşup, yakalayıp konuşmak istediler.

—”Sen kimsin? Gelince bir şey söylemedin ve giderken müsaade is-temedin. Emir külal’e; “Bir yer kalmıştı, o da tamamlandı.” dedin. Bu halin ne ve bu sözün manası nedir? Bunları bize açıkla ve kendini tanıt.” dediler. Bunun üzerine genç,

—”Ben, Rum vilayetindenim ve Emir Kilal’in talebelerindenim. Bizim memleketimizde bir cami yapılıyordu ve bu cami inşası ile Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri ilgileniyordu. Bitince haber vermemizi emretti. Cami tamamlandı, ben de haber vermek üzere geldim.” dedi. Bunları dinleyenler, çok şaşırıp;

—”Nasıl olur? Biz onun talebeleriyiz ve hocamız Rûm diyarına git-medi.” dediler. Gelen genç; “Ben de onun talebesiyim, her gün arkasında namaz kılardım. Bizim memleketimizde çok talebesi ve tanıyıp seveni vardır.” dedi.

—”Peki girince neden selam vermedin ve giderken neden izin iste-medin?” dediklerinde;

—”Bunları kalben söyledim.” dedi. Ayrılırken de;

—”Bizim karşımıza mühim bir iş çıktığı zaman, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri gelir. Bizim memleketimizde, sizin burada olduğundan daha meşhur ve daha çok tanınıp sevilmiştir.” dedi. Bunları dinleyen ta-lebeleri, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin tasavvuftaki derecesinin yüksekliğini ve tasarrufunun çokluğunu görüp, ona sevgi ve bağlılıkları kat kat arttı.

NASİHATLERİNDEN….

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri buyurdular ki:

—Ey talebelerim! insanların maksada, saadete kavuşmaktan mahrum kalmalarının sebebi; ahiret yolunu bırakıp, yalancı dünyaya sarılmalarıdır. Ahiret saadetini isteyen kimse, doğru itikada sahip olup, bid’at ve dalalet olan şeylerden uzak durarak ve yaptığı her işten hesaba çekileceğini bilerek, ona göre hareket etmelidir. Ey dostlarım! Gidişatınızdan habersiz olmak kadar kötü bir şey yoktur. Bu hal, gaflet içinde olmanın delilidir. Başkalarının habersiz olduğu şeyler, bu yolun büyüklerine açılmıştır. Onların maksadı, Allâhü Teâlânın rızasını aramaktır. Onlar, buna kavuşmuşlardır. Allâhü Teâlâ, her asırda sevip seçtiği kullarından bir büyük zat yaratır. Böylece herkesi belalardan, felaketlerden korur. Ey talebelerim! Böyle olan zata talebe olunuz. Böylece dünya ve ahiret saadetine kavuşursunuz. Ümmet-i Muhammedin aydınlatıcıları olan alimlere yakın olunuz. Resulullah Efendimiz;

—”Alimler, Peygamberlerin varisleridir.” buyurdu. Sakın, ilmi ve alimleri sevmekten uzak kalmayınız. Bu, kurtuluş vesilesidir. Resulullah Efendimiz;

—”Kim alimi ve ilmi severse, hata işlemez.” buyurdu.

Cahiller ile görüşmek, insanı Allâhü Teâlâ’dan uzaklaştırır. Sema’ yapıyoruz diyerek hoplayıp, zıplayan kimselerin meclislerinden uzak durunuz. Onlarla oturmayınız. Onlarla sohbet, kalbi öldürür. Bunun için bu yolun büyükleri, bu işten uzak durmuşlardır. Gerçekten sema’ halinde olan kimsenin hali öyledir ki, o anda bıçak çalsan haberi olmaz. Eğer böyle olursa, o kimse sema’ halinde olduğunu gösterir.

—Ruhsatlardan uzak durup, azimet ile amel ediniz. Ruhsatlar ile amel etmek zayıf kimselerin işidir. Eğer bundan daha çok nasihat isterseniz, Abdülhalık Gucdüvani hazretlerinin nasihat ve yazılarına bakınız. Bu kadar kifayet eder. Akıllı olana bir işaret yeter.”

VASİYETİ, VEFATI

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri vasiyetini yaptığı sırada, oğulları; Emir Burhan, Emir Şah, Emir Hamza, Emir Ömer ve talebelerinin çoğu huzurunda bulunuyordu. Bu oğullarından Emir Burhan’ın yetiştirilmesini, en başta gelen talebesi ve halifesi Bahaüddin-i Buhari’ye havale etti. Diğer oğlu Emir Şah’ı, Şeyh Yadigar’a, Emir Hamza’yı, Mevlana Arif Diggerânî’ye, Emir Ömer’i de, Mevlana Cemaleddin Dehkesani’ye yetiştirilmeleri için havale etmişti. Oğullarınadergahın hizmetleriyle alakalı olarak;

—”Hanginiz, Allâhü Teâlânın kullarına hizmet etmek için benim ve-kilim olur?” buyurdu. Oğulları;

—”Ey yakîn yolunun rehberi, biz buna nasıl güç yetirebiliriz? Fakat kim bu işi kabul ederse, biz onun hizmetine girelim.” dediler. Oğulları böyle deyince, Emir Kilâl Hazretleri başını eğip, murakabeye daldı. Bir müddet sonra başını kaldırdı.

—”Büyüklerin ruhaniyeti, Emir Hamza’nın bu işi kabul etmesini işaret buyurdular.” dedi. Emir Hamza, kabullenemeyeceğini arzetti ise de;

—”Bunu kabul etmekten başka çare göremiyorum. Kabul edeceksin, bu iş bizim elimizde değildir. Sen de biliyorsun.” buyurdu.

Bundan sonra Emir Kilal, talebelerinden ayrılıp, hususî odasına geçti. Üç gün, üç gece dışarı çıkmadı. Sonra dışarı çıktı. Meclisinde toplananlar, neden üç gündür dışarı çıkmadığını sordular. Buyurdu ki:

—”Üç geceden beri, benim ve talebelerimin hali nasıl olur? diye dü-şünüyordum. Gayb den kulağıma bir ses geldi. Şöyle deniliyordu: Ey Emir Kilal! Kıyamet gününde seni, senin talebelerini, dostlarını, sizin mutfağınızdan uçan bir sineğin üzerine konduğu kimseleri bile affettim.” Allâhü Teâlâ, fadlından ve kereminden ihsan etti” dedi. Bunları söylediği Perşembe günü sabaha doğru vefat etti.

VEFATINDAN SONRA

Nakledilir ki, bir defasında Mekke-i mükerremeden ve Medine-i mü-nevvereden tasavvuf ehli kimseler, bir cemaat halinde Buhâra’ya geldiler. Buhâra’da Sûhârî köyüne gitmek istediklerini söyleyerek, bu köyü sordular. Bunun üzerine kendilerine; “Siz nereden geliyorsunuz ve bu köyü niçin soruyorsunuz?” dediler. Onlar da Mekke ve Medine’den gel-diklerini, Suhari köyünü sormalarından maksadlarının, orada ikamet etmekte olan Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerini ziyaret etmek ve onunla görüşmek olduğunu söylediler. Buhâra’da görüştükleri kimseler onlara; “Malesef, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri vefat etti.” dediler. Gelenler; “Madem mübarek yüzünü görmek nasib olmadı, bari oğullarıyla görüşelim.” Dediler. Bu maksadla Sûhârî köyüne gittiler. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin oğulları, onlarla görüşüp sohbet ettiler. Onlara;

—”Babamız Mekke ve Medine’ye hiç gitmemişti. Siz onu nereden tanıyorsunuz?” dediler. Gelenler;

—”Biz de buralara hiç gelmedik. Fakat biz Emir Kilâl hazretlerini Kâbe’de gördük. İki üç seneden beri hac mevsiminde bizimle beraber Kâbe’yi tavaf ederdi. Mekke ve Medine’de pekçok kimse ona biat edip talebe olmuştu. Fakat bu sene Kâbe’ye gelmedi. Merak edip, ona olan muhabbetimiz ve hasretimiz sebebiyle görmeye gelmiştik, fakat nasib olmadı.” dediler. Böylece, Emir Kilâl hazretlerinin, kerâmetle, her sene hac mevsiminde, bulunduğu beldenin halkı farkına varmadan Kâbe’ye gittiği anlaşıldı. Gelen ziyaretçiler, daha sonra Emir Kilâl hazretlerinin kabrini ziyaret edip, dua ettiler. Sonra da oğullarından müsâade alarak Sûhârî köyünden ayrıldılar.

EMANETİN TESLİMİ

Seyyid Emir Kilâl (k.s.) Hazretleri, Şâh Nakşibend Hazretlerinin terbiyesini, üstazlarının da emirleri ile daha çocukken üzerlerine aldılar. Mahmut İncir Fagnevî Hazretlerinden, Seyyid Emir kilâl Hazretlerine gelinceye kadar gizli ve açık zikir birleştirilmiş bulunuyordu. Şâh Nakşibend Hazretleri, Abdü’l-Hâlıkı Gucdüvânî hazretlerinin de ruhâniyetiyle terbiye olmaya başlayınca ve O’nun te’siriyle açık zikri tamamiyle terk edip gizli zikre bağlandılar. O kadar ki, Emir Kilâl Hazretlerinin meclisinde açık zikir başlayınca halkadan ayrılıp dışarı çıkmaya başladılar. Bu hal diğer müridlerin hiç hoşuna gitmiyordu. Emir Kilâl Hazretleri ise şöyle buyurdular:

—”Siz oğlum Bahaüddin hakkında kötü bir zanna düşmüş ve O’nu kusurlu görmüş bulunuyorsunuz. Bu haliniz O’nu anlayamamaktan do-ğuyor. O’nun üzerinde Hazreti Allah’ın hususi bir nazarı vardır. Kulların hali de işte o nazara bağlıdır. Benim O’na nazarım ise kendi irademle değildir.” Daha sonra Şâh Nakşibend Hazretlerini çağırıp buyurdular:

—”Oğlum Bahâüddin! Hâce Muhammed Bâbâ Semâsî’nin sana âit mübarek nefeslerini yerine getirdim. O beni nasıl terbiye ettiyse benim de seni öyle terbiye etmemi emir buyurmuşlardı. Ben de öyle ettim. Sonra da göğüslerini işaret ederek ilâve ettiler: “Sana memelerim kuruyuncaya kadar süt verdim. Artık senin ruhaniyet kuşun beşeriyet semalarını aştı. Mârifet kokusu burnuna hangi istikâmetten erişirse oraya yönel ve dilediğini iste.”

Emir Kilâl Hazretleri Ölüm döşeğinde yakınlarına, umumi manada, Hâce Bahâüddin Nakşibend’e bağlanmalarını vasiyet etti. Müridler itiraz eder gibi oldular:

—”O, açık zikirde size tâbi olmamıştır.

Emir kilâl Hazretleri de şöyle buyurdular:

—”O’nda gördüğünüz her iş Allah’ın hükmüyledir. Kendi iradesinin o işte bir payı yoktur.”

Seyyid Emir Kilâl (k.s.) Hazretleri Hicrî 772 (M.1370) senesi irtihal buyurarak Sûhar isimli beldeye defnedilmiştir. (Kaddesallahü Sirrahül Azîz)

 

15 – MUHAMMED BAHAÜDDİN NAKŞİBEND (K.S.)

Babasının adı Muhammed, dedesinin adı Muhammed. Kendi adı, Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend El-Buhârî. Lakabı, Belâ Gerdan. (Bütün bela ve musibetleri kendi üzerine alıp müridanını her türlü sıkıntıdan koruyan manasına) Seyyid Emir Kilal Hazretlerinin talebesidir. Daha st makamlarda Üveysî olarak yetişmiştir ki Abdül-halik Gucdüvânî (k.s.) Hazretlerinin ruhaniyeti ile yetişmiştir. Buhâra’nın Kasr-ı Ârifân kasabasında dünyayı şereflendirdiler.
DOĞUMU

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri, Muharrem ayında dünyaya geldi. Doğduğu yıl, hicretin 717. (M.1317.) yılı idi. Doğduğu yer ise ( Buhâra’ya bir fersah uzakta) Kasr-ı Ârifân kasabası idi.

Evliyaullah’ın en büyüklerinden ve Seyyid Emir Kilâl Hazretlerinin en büyük halîfelerinden olan Şâh Nakşibend, tarîkatın imâmı, hakîkatın pîri, şerîat ve ehl-i sünnetin önderidir. Daha çocukluğunda mübarek yüzünde velîlik eserleri açıkça görülmüştür.

“Ravzatü’l-İslâm” isimli eserin müellifi Şeyh Şerafeddin Muhammed Nakşibendî’nin rivayetine göre temiz ve şerefli nesebleri bir kaç vasıta ile İmam Câferü’s-Sâdık Hazretlerine dayanır. Şöyle ki; Hazret-i Muhammed Bahaüddin bin Seyyid Muhammed Buhârî bin Seyyid Celâl bin Seyyid Burhâneddin bin Seyyid Abdullah bin Seyyid Zeynelâbidin bin Seyyid Kaasım bin Seyyid Şâban bin Seyyid Burhâneddin bin Seyyid Mahmud bin Seyyid Bulhak bin Seyyid Taki bin İmam-ı Mûsa Kaazım bin İmam Câferü’s-Sâdık (Radıyallahü anhüm ecmaîn)

Hâce Muhammed Bâbâ Semâsî Hazretleri, Hazreti Şâh Nakşibend’in doğumundan önce Kasr-i Arifan’dan geçerken, tarîkatta imam olacak emsalsiz bir zatın zuhur edeceğini müridlerine müjdelemişler ve henüz üç günlük yeni doğmuş bir çocuk iken O’nu evlatlığa kabul edip, zâhiren ve bâtınen terbiye etmeleri için Seyyid Emir Kilâl Hazretlerine havale buyurmuşlar idi.

ŞEYHLERİ

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri, tarikata zahirde, önceleri Muhammed Bâbâ Semâsî yolundan girdi; ondan sonra da, seyyid Emir Kilâl ile devam ettirdi. Ancak, esas irşadı, Hâce Abdülhalik Gucduvanî (k.s.) hazretlerinin ruhaniyeti ile (Üveysî) oldu..

İLK HALLERİ VE ÇALIŞMALARI

Hakîki manada hidayete erişini, Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri şöyle anlatıyor:

— Heniz 18 yaşındaydım. Dedem beni Semâs’a yolladı ki, büyük Arif, Meşhur Mürşit Şeyh Muhammed Bâbâ Semâsî’ye hizmet edeyim diye.

Onun yanına vardığım zaman, henüz akşam olmamış, güneş bat-mamıştı. Onun bereketi ile içimde bir sükûnet, huşu, yakarış, Allâhü Teâlâ’ya bir dönüş buldum.

Bir seher vakti idi; kalktım, abdest aldım; Muhammed Bâbâ Semâsî’nin müridlerinin bulunduğu mescide gittim. İlk tekbiri aldım, na-maza başladım. Secdeye vardığım zaman Allâhü Teâlâ’ya çokça yalvarıp yakardım; sonunda dilime şöyle bir dua geldi:

— “Allahım, bela yükünü kaldırmak, sevgi mihnetini çekmek için bana güç ihsan eyle.”

Sonra sabah namazını Muhammed Bâbâ Semâsî ile kıldım. Namaz bittikten sonra bana döndü, keşif yolu ile içimden geçenleri, okuduğum duayı hatırlattı ve şöyle dedi:

— Oğlum, dualarında : “Allahım, bu zayıf kuluna rızâna muvafık ameller işlemeyi nasib eyle!.” diye dua etmen daha uygun olur. Çünkü Allâhü Teâlâ, kulunun bela içinde olmasından hoşnut değildir. Eğer sev-diği bir kula belayı (hikmeti icabı ) verirse, ona taşıma gücünü de verir ve o belâdaki hikmetini de ona anlatır. Bu sebeple, bir kulun belayı seçmesi doğru olmadığı gibi edebe de uygun değildir.

YÜKSEK HALLERİNDEN…

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir başka halini de şöyle anlatıyor:

— Hazret-i Şeyh Muhammed Baba Semâsî vefat ettikten sonra, de-dem beni alıp Semerkand’a götürdü. Onun âdeti idi: Her nerede hak ehli bir zat duysa, beni alıp onun yanına götürürdü; ondan bana duâ etmesini isterdi. Onların duâ bereketleri de bana gelirdi. Daha sonra da beni Buhâra’ya götürdü; beni orada evlendirdi. Esas kaldığım yer, Kasr-ı Ârifân idi. Allah’ın bana bir yardımı oldu ki; HÂCE-i Azizan’ın kavuğu bana geldi. O sıralarda hallerim iyi, ümitlerim kuvvetli idi. Seyyid Emir Kilâl’den sohbet nasibimi alıncaya kadar bu halim devam etti. Bir gün Seyyid Emir Kilâl, bana şöyle dedi:

— Şeyh Muhammed Bâbâ Semâsî bana şöyle dedi: “Bu oğlumun terbiyesinde gayreti elden bırakma. Bu oğlum Muhammed Bahaüddin’e dikkat et, ona şefkatli davran. Onun terbiyesinde kusur edersen, hakkımı sana helal etmem.” Ben de ona şöyle dedim: “Eğer bu vasiyeti yerine getirmezsem adam değilim.”

Seyyid Emir Kilal bu vaadini yerine getirdi.

ZAMANIN GELMEDİ Mİ

Muhammed Bahâüddin Şah Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir başka halini de şöyle anlatıyor:

— Hakîki manada uyanışım, dönüşüm şöyle olmuştu: Sessiz bir yerde bir arkadaşımla oturmuş, onunla konuşuyordum. Konuşmamı onun yüzüne baka baka yapıyordum. Tam bu sırada şöyle bir ses duydum:

— Senin, henüz bize tam dönme zamanın gelmedi mi?. Bu söz üze-rine büyük bir hale kapıldım. Hemen bulunduğum yerden koşarak çıktım; orada duracak halim kalmamıştı. Oraya yakın bir yerde su vardı; o suda boy abdesti aldım. Elbisemi de yıkadım. İki rekât namaz kıldım. Aradan nice seneler geçti; Onun gibi iki rekât namaz kılmak istedim; ama mümkün olmadı.

NASIL GİRMEK İSTERSİN

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir başka halini de şöyle anlatıyor:

— İlk cezbeye kapıldığım zaman bana : “Bu yola nasıl girmek istiyor-sun?. ” dendi. Dedim ki:

— Her dediğimi, her istediğimi yapmak; her arzumun yerine gelmesi şartı ile girerim. Bana şöyle dendi:

— Olmadı, biz ne dersek onun yapılması gerekir. Dedim ki:

— Benim gücüm yetmez. Ancak benim dediğim olursa girerim; İstediğim olursa adımımı atarım. Aksi halde bu yola girmem.

Bu sual cevap iki kere tekrar edildi; ondan sonra beni bırakıp gittiler; tam onbeş gün öyle kaldım. Bende büyük bir üzüntü meydana geldi. Sonunda bana : “Senin istediğin olacaktır.” diye söylendi. Ben de şöyle dedim:

— Öyle bir yol istiyorum ki, oraya her giren kimse, vuslat (Allah’a ulaşıp kavuşma) makamı ile müşerref olsun.

ONU BURADAN ÇIKARIN

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir başka halini de şöyle anlatıyor:

— Bir gün cezbe hali, kendimden geçme hali beni bastırdı. Bu hal içinde çıkıp gittim. Hemen her yola girdim. Ayaklarım dikenden yara oldu. Sonunda gece oldu, içimden Seyyid Emir Kilâl’i ziyaret etmek geldi. Mevsim de kıştı; hava dondurucuydu. Üzerimde eski bir kürkten başka bir şey yoktu. Seyyid Emir Kilâl’in konağına gittim. Müridleri arasında oturuyordu. Beni görür görmez “Bu da kim? diye sordu. Beni ona tanıttılar; Bunun üzerine şöyle dedi:

— Onu buradan çıkarın.

Dışarı çıktım. Nefsimin bu yoldan nefret etmesinden, azmasından, teslim boynunu bağdan sıyırmasından korktum. Fakat Allah’ın bana yar-dımı, rahmeti yetişti. Kendi kendime şöyle dedim:

— Allâhü Teâlâ’nın rızasını kazanma için her perişanlığa katlanacağım. Bu kapıdan da ayrılmam mümkün değil..

Sonra başımı tevazu ile, kırık gönülle o yüksek kapının eşiğine koy-dum. İçimden de şöyle geçirdim:

— Başımı bu eşikten kaldırmayacağım. Başıma ne gelirse gelsin, al-dırmayacağım.

Üzerime yavaş yavaş kar yağıyordu; hava da çok soğuktu. Orada öylece kaldım. Sabah yakındı ki; Seyyid Emir Kilâl dışarı çıktı. Ayağını başıma bastı. Benim orada olduğumu anlayınca, başımı eşikten kaldırdı; evine götürdü, beni müjdeledi ve şöyle dedi:

— Bu saadet elbisesi, senin üstün değerini anlatır.

Sonra mübarek eli ile ayağımdaki dikenleri temizledi, yara yerlerini sildi. Ve bana bol bol feyizler verdi, mânevî yardımlar etti. O kadar çok lütuflar eyledi ki; Tarifi zordur.

DİKENLİ ODUNLAR

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri bir başka halini şöyle anlatıyor:

— Buhâra’daydım. Seyyid Emir Kilâl ise Nesef’teydi. Bir gün içim-den şöyle geçti: “Seyyid Emir Kilâl’in ziyaretine gideyim.”

Hemen hazırlanıp, yola çıktım. Makamına varıp, kendisine selam verdiğim zaman bana şöyle dedi:

— Oğlum, tam da lazım olacağın zaman geldin. Yemek hazırlaya-cağız, bize odun getirecek biri gerekli..

Onun bu işaretini teşekkürle kabullendim. Hemen odun getirmeye gittim. Odunda dikenler vardı, sırtıma batıyordu; fakat aldırış etmeden getirdim. O odunları getirirken de şöyle diyordum:

Cemal kâbesi gayem, o beni koşturan; Arkamdaki diken ip beni coş-turan..

HIZIR ALEYHİSSELAM

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri bir başka halini şöyle anlatıyor:

— Bir gün cezbe hali bana ağır basmıştı. İçimden, Seyyid Emir Kilâl’in ziyaretine gitmek geldi. O Nesef’te bulunuyordu. Rıbat-ı Cağrai’ye geldiğim zaman, bir atlı ile karşılaştım. Elinde de büyük bir sopa vardı. Başına da keçe külah giymişti. Yanıma geldi, elindeki sopa ile bana vurdu. Ve türkçe şöyle dedi:

— Sen atı gördünmü?.

Ona hiç bir cevap vermedim. Yol boyunca, bana sataştı durdu; yo-lumu değiştirmeye çalıştı. Ben de ona şöyle dedim:

— Ben senin kim olduğunu biliyorum.

Rıbat—-ı Keravel’e kadar beni izledi; peşimden ayrılmadı. Sonra da, kendisi ile arkadaş olmamı istedi. Ben hiç aldırış etmedim; hiç konuşma-dım. Yürüdüm, gittim. Seyyid Emir Kilâl’in huzuruna vardığım zaman bana şöyle dedi:

— Yolda sana Hızır aleyhisselam geldi; neden ona yüz vermedin?. Şöyle dedim:

— Benim niyetim size gelmekti. Sizden başkası ile meşgul olamaz-dım.

KABİRLERİ ZİYARETİ

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşibend (k.s.) Hazretleri bir başka halini şöyle anlatıyor:

— Sülûk halimin ilk günleri idi. Haller ağır basmıştı; kararsız bir hal almıştım. Bu yüzden geceleri Buhâra’nın çevresini dolaşıp duruyordum. Bu arada kabirleri de ziyaret etmeyi âdet edinmiştim. Bir gece, Muhammed b. Vasi’in kabrini ziyaret ettim. Orada bir kandil yanıyordu, içinde de yeteri kadar yağ vardı; uzunca da bir fitili vardı. Ancak, onun fitilinin biraz oynatılması gerekiyordu. Böyle olursa yağı çeker, aydınlığı yenilenirdi. Orada biraz oturduktan sonra bana bir işaret geldi; şöyle deni-yordu:

— Şeyh Ahmed Acğaryo’nun kabrine teveccüh et.

Oraya gittim. Orada da aynı şekilde bir kandil buldum. Tam bu sırada iki kişi geldi. Belime iki kılıç bağladılar. Bir merkebe bindirdiler. Doğruca Şeyh Ahmed Müzdahin’in kabrine götürdüler. Oraya gittiğimiz zaman yine öncekilere benzer bir kandil gördük. Orada eşekten indim, kıbleye doğru oturdum.

Bu teveccüh sırasında kendimden geçtim; rüya gördüm. Kıble duvarı yarıldı. Büyük bir deve çıktı; onun üzerinde de cüsseli bir adam vardı. Sarığını sarkıtmıştı. Bu sarkan sarık, kendisini örtmüştü. Devenin çevre-sinde de kalabalık bir cemaat vardı. Onların arasında Şeyh Muhammed Bâbâ Semâsî de bulunuyordu.

İçimden şöyle geçirdim:

— Keşke bileydim, bu cüsseli adam kimdir?. Çevresindekiler kimler-dir?. Onlardan biri bana şöyle anlattı:

— O deve üstündeki cüsseli adam, Abdülhalik Gucdüvanî’dir. Çevresindeki cemaat ise, onun halifeleridir.

Daha sonra, onlardan her birine işaret ede ede, şöyle dedi:

— Bu, Şeyh Ahmed Sıddık’tır. Bu, Şeyh Evliya Kebir’dir. Bu, Şeyh Arif Rivgirî’dir. Bu, Şeyh Mahmud İncir Fağnevî’dir. Bu, Şeyh Ali Ramitenî’dir. Sonunda Muhammed Bâbâ Semâsî’ye kadar saydı. Sonra şöyle dedi:

— Bunu, sen hayatta iken gördün, o senin şeyhindir. Sana kavuk verdi. Kendisini tanıdın mı?.

— Evet dedim. Halbuki o kavuk hikayesi üzerinden uzun bir zaman geçmişti, ben de onu unutmuştum.

Şöyle dedi:

— O kavuk, senin evindedir. Onun uğuru, bereketi ile Allâhü Teâlâ, senden büyük bir belâyı kaldıracaktır.

Bundan sonra, o cemaat bana şöyle dedi;

— Şimdi iyi dinle, Hazret-i Şeyh-i Kebir Abdülhâlık Gucdüvani sana bazı şeyler söyleyecek; onların hepsine senin ihtiyacın var. Hak yolda olduğun süre, onlar sana lâzım olacak. Onlara dedim ki:

— Bana yol verin, o zata selâm vereyim.

Perdeyi araladılar, ona selâm verdim; o da konuşmaya başladı. Sülûk halinin başında, ortasında, sonunda neler gerekse hepsini anlattı; sonunda şöyle dedi:

— O gördüğün kandiller senin için hem bir işârettir, hem de müjdedir. İşaret odur ki: O fitilleri biraz oynatsan; nurların arta, sırlar sana açıla… Müjde de şudur; Bu yol için senin tam bir kabiliyetin var. Öyle ise, bu kabiliyetin hakkını ver ki, makamları aşasın, en yükseğine ulaşasın. Doğru ol, meşru emirler caddesinde yürü. Hem de her halinde.. İyiliği söyle, kötülükten çekindir. İşin kolayına kaçmaktan uzak dur; oldukça gayret isteyen işlere gir. Olmaya ki, din dışı hareketlere giresin. Hazret-i Muhammed Mustafa’nın sünnetleri, hadis-i şerifleri senin yönünü tayin etmeli.. Allah ona salat ü selâm eylesin. Ondan gelen haberleri araştır. Onun izlerini izle. Onun değerli ashabının hallerini gözden uzak tutma.

Bu emirler üzerinde çok durdu. Beni teşvik etti.

Sözlerini tamamladıktan sonra Şeyh’in halifesi bana şöyle dedi:

— Bu gördüğün rüya değil gerçektir. Bunun alâmetini anlamak ister-sen, yarın Mevlâna Şemseddin Enbikûtî’ye git. Ona bir dava durumunu bildir. Ona de ki:

— Falan Türk’ün, Saka aleyhine açtığı dava doğrudur; hak Türk’ündür. Sen ise, Saka’ya yardım ediyorsun, onun tarafını tutuyorsun.

Şayet Saka, haksız olduğunu kabul etmez ise ona şöyle söylersin:

— Bende, senin aleyhine iki delil var; şöyleki:

1) Ey Saka, sen susuzsun. (O, bu sözün manasını anlar.)

2) Ey saka, sen yabancı bir kadınla cinsî münasebette bulundun. O kadın da senden hamile kaldı. Onun karnındaki çocuğu düşürttün; sonra da götürüp falan üzüm bağının falan yerine gömdün.

Daha sonra, Şeyh’in halifesi bana şöyle dedi:

— Bu emri, birinci gün Mevlâna Şemseddin’e ulaştırdıktan sonra ikinci gün, üç tane kuru üzüm al, Seyyid Emir Kilâl’in hizmetine git. Yolda giderken, falan yerde yaşlı birini göreceksin. Sana sıcak bir ekmek verecektir. O ekmeği ondan al, fakat onunla konuşma; yoluna devam et. Yolda bir kafileye rastlayacaksın. Bunları da geçtikten sonra bir atlı gö-receksin; ona öğüt ver, onun tevbesi senin elinde olacaktır. Sendeki Hâce-i Azizan’a ait kavuğu da Seyyid Emir Kilâl’e ver.

Daha sonra beni o yere götürenler dürttüler, uyandım; kendime gel-dim.

BÜYÜK KAVUK

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri devamını şöyle anlatıyor:

— Sabah oldu, Zivertun’daki evime gittim. Aileme kavuktan sordum; hemen bana getirdiler. Dediler ki:

— Uzun zamandan beri bu kavuk şurada duruyor.

O kavuğu görür görmez, bana büyük bir hal geldi; ve çok ağladım. Sonra, hemen o kavuğu aldım, aynı saatte Enbikete’ye gittim. (Enbikete, Buhâra köylerinden bir köydür. )

Daha sonra Mevlana Şemseddin’in mescidine gittim. Sabah namazını onunla kıldım. Namazdan sonra, bana verilen haberi tebliğ ettim; hayret etti.

O sırada, Saka da orada idi; yine Türkün iddiasını reddetti. Bana verilen belgeleri, delilleri söyledim. Bilhassa yabancı kadınla yattığını in-kâr etti. Bunun üzerine, mescidde bulunan cemaatten bir gurup bahsi geçen üzüm bağına gitti. O yeri kazdılar, düşük çocuğun cesedini bul-dular. Bundan sonra Saka yalvarmaya, özür dilemeye başladı. Oradakilere büyük bir hal geldi; Mevlâna Şemseddin ve oradaki cemaat ağlamaya başladılar.

İkinci gün, bana tayin edilen yoldan Nesef’e gittim. Üzerime de üç tane üzüm tanesi aldım.

Mevlâna gideceğimi anlayınca, bana birini yolladı, çokça da lütuflar eyledi. Sonra şöyle dedi:

— Görüyorum ki, arama elemleri seni sarmış. Ulaşmayı elde etme ateşi sana tesir etmiş. Senin şifan bizdedir. Burada kal, senin terbiye hakkını verelim. Seni en üstün gayene erdirelim. Üstün himmetin nisbe-tinde seni yükseltelim.

Bunun üzerine ben ona:

— Ben, sizden başkasının çocuğuyum. Terbiye memesini ağzıma da koysanız onu kabul edemem, deyince sustu. Yola çıkmama izin verdi.

Benim bir kuşağım vardı. İki kişi çağırdım. Onlara Çok sıkı bir şekilde iki taraftan belime sarıp bağlamalarını tembih ettim. Sonra yola çıktım. Anlatılan yere geldiğim zaman, yaşlı birini gördüm. Bana sıcak bir ekmek verdi. Ekmeği aldım. Onunla hiç konuşmadan geçip gittim. Gide gide bir kafileye rastladım. O kafilenin adamları bana sordular:

— Nereden geliyorsun?. Dedim ki:

— Enbikete’den geliyorum. Yine sordular:

— Oradan ne zaman çıktın?. Dedim ki:

— Güneş doğarken çıktım.

O kafilenin yanında iken kuşluk vakti olmuştu. Şaşırdılar:

— Ora ile bura arasında dört fersahlık yol var. Halbuki biz gecenin ilkinde çıktık; buraya da yeni geldik, dediler. Onları orada bıraktım, yola devam ettim.

Giderken, bir atlı ile karşılaştım. Yanına geldiğim zaman, kendisine selâm verdim. Bana sordu:

— Sen kimsin, ben senden korkuyorum?. Dedim ki:

— Kormana gerek yok; tevbeye gelmen benim elimde olacak.

Hemen atından indi. Tam bir tevazu gösterdi. Niyet etti, tevbeye geldi. Yanında şarap yükü vardı; hepsini döktü. Onu da geçip gittim. Sonra Nesef sınırına geldim. Seyyid Emir Kilâl’in makamına doğru yol-landım.

Seyyid Emir Kilâl’i görünce, kavuğu huzuruna bıraktım. Uzun süre sustuktan sonra şöyle dedi:

— Bu, Azizan’ın kavuğudur.

— Evet öyledir, dedim.

Bana şöyle dedi:

— Gelen emir odur ki: Bu kavuğu, on katlı bohça içinde saklayasın.

Onu aldım, emrettiği gibi yaptım.

Bundan sonra bana kelime-i tevhid zikrini telkin etti; gizli okumamı söyledi. Devamlı bununla meşgul olmamı emretti.

Bu işte, hep onun emrini tuttum.

Bana biraz gayret isteyen işleri yapmam emredilmişti; bunun için de açık zikri yapamazdım. Sonra, meşru ilimlerin nurlarını almak için, ilim sahiplerini izlemeye başladım. Resulüllah’ın (s.a.v) izini izledim. Onun hadis-i şeriflerini okumaya başladım. Kendisinin ahlâkı üzerine durdum; Eshab-ı kiram’ın hallerini araştırdım. Bana emredildiği üzere, bütün bunlarla amel ettim. Bu yaptıklarımın tam tesirini gördüm, büyük fayda-sını aldım.

Hasılı: O gördüğüm vakada, Hazret-i Şeyh Abdülhalik Gucdüvanî bana ne dediyse, hemen hepsi de zamanında ortaya çıktı.

SİKKE VERDİ

Abdü’l Hâlik Gucdüvânî Hazretleri bana döndü, hakkımda çok büyük inâyet buyurdu, bir sikke verdi ve şöyle dedi:

—”Bu sikkenin kerameti odur ki, bunu üzerinde taşıyan zâta nâzil olacak belalar, bunun bereketiyle o kimseden defolur.

Daha sonra sülûkun başlangıç, orta ve sonlarına ait yüksek sözleri bana beyan buyurdular.

BELALAR

Şeyh Mahmud İncir Fağnevî’nin zamanından, Seyyid Emir Kilal’e kadar cehrî zikir de yapılırdı. Bunun için toplanırlardı. Ancak, ayrı ayrı zikrettikleri zaman gizli zikir yaparlardı. Şah Nakşibend Hazretleri bu yolun başına geçince işin ağır tarafını tercih etmiş, gizli zikirde kalınmıştır.

Emir Kilâl’in müridleri bir araya geldikleri ve açık zikre başladıkları zaman, Şâh Nakşibend Hazretleri onların yanından kalkar giderdi. Kalkıp gitmesi, onlara ağır geldi. Bu yüzden onların bazısı, Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri hakkında iyi düşünmezdi. O, onların hatırının kırılmasına, incinmelerine aldırış etmezdi. Çünkü, har manada Seyyid Emir Kilâl’in hizmetindeydi ve ona karşı edepte kusur etmemek, edep hakkını ödemekti ki; bunu da hakkıyla yapıyordu.

Günler geçip giderken, Seyyid Emir Kilâl, Şah Nakşibend Hazretlerine her gün biraz daha iltifat ediyordu. Onu itina ile koruyor; yanından da hiç ayırmıyordu.

Bir gün, Seyyid Emir Kilâl’in müridleri, mescidinin onarımı için top-landılar; beş yüz kadar vardılar.

Oradan çıktıktan sonra hepsi Seyyid Emir Kilâl’in huzuruna gelip oturdular. Seyyid Emir Kilâl, onlar arasında Şah Nakşibend Hazretleri hakkında iyi düşünmeyenlere, onu eksikli kusurlu bulanlara baktı. Sonra da onlara şöyle dedi:

— Şeyh Bahaüddin hakkında düşündükleriniz yanlıştır; doğru değil-dir. Allâhü Teâlâ onu kabul buyurmuştur ama, siz bilmiyorsunuz. Gözüm, bakışım onadır; bu da Cenabı Hakk ‘ın onu kabulünden ötürüdür.

O anda, Şah Nakşibend Hazretleri orada değildi. Mescidin kerpicini taşıyordu. Birini gönderdi, çağırttı; gelince de şöyle dedi:

— Oğlum, Şeyh Muhammed Bâbâ Semâsî’nin vasiyetini tam olarak yerine getirdim ; senin için ne lazımsa yaptım.

Sonra da göğsünü işaret ederek şöyle dedi:

— Sana terbiye sütünü verdim; sonunda bitti. Ne var ki, senin kabi-liyetin, hep güçleniyor. Şimdi sana izin veriyorum. Meşayih ara, onlardan faydalan. Himmetin gayretin büyüklüğü nisbetinde onlardan feyizler almaya çalış.

Şah Nakşibend Hazretleri bu sözleri şöyle yorumluyor:

—” Seyyid Emir Kilâl’in üsteki sözleri benim için büyük bir ibtilaya (bela ve musibetlere girmeme) sebeb oldu. Bir denemeden, diğer bir denemeye geçtim.

DİGER ŞEYHLERLE…

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri devamını şöyle anlatıyor:

— Bundan sonra Mevlâna Arif Dikkeranî ile yedi sene sohbet ettim. Ondan sonra da Şeyh Kusem’in sohbetine girdim. Bir gece uyumuşum, Hakim Ata’yı gördüm. Hakim Ata Türk şeyhlerinin büyükleri arasındaydı. Rüyada, bana bir dervişi tavsiye etti. Uyandığım zaman, o dervişin suretini muhayyilemde buldum.

Benim çok iyi bir ninem vardı. Gördüğüm rüyayı ona anlattım; şöyle dedi:

— Oğlum, yakında sana Türk şeyhlerinden nasih gelecek.

Bundan sonra, hep o dervişle karşılaşmayı arzu edip durdum; onunla buluşmayı bekledim. Sonunda onunla Buhâra’da karşılaştım. Görür görmez de tanıdım. Onun ismi şuydu: Halil Ata..

Onu gördüm görmesine ama, o saatte onunla sohbet etmek içimden gelmedi. Eve gittim. Gönlüm, hep onunla meşguldü.

Akşam vakti olmuştu; bir şahıs bana geldi, şöyle dedi:

— Derviş Halil seni istiyor.

Hemen ziyaret hediyesini aldım, çabucak ona gittim. Onu görür görmez istedim ki, daha önce gördüğüm rüyayı anlatayım. Bana Türkçe şöyle dedi:

— Gördüğün rüyayı biliyorum, anlatmana gerek yoktur.

Bunun üzerine kalbim ona kaydı; onun sözünden çok çok etkilendim. Onun sohbeti ile üstün hallere erdim.

Sonra Maveraünnehir halkı, onu başlarına başkan seçtiler, kendilerini sultan ettiler. Böyle iken yine onun yanından ayrılmadım. Onun saltanat günlerinde, kendisinden çok büyük haller gördüm. Kalbim ona karşı daha çok sevgi ile doldu.

Bu Halil Ata da, beni yetiştirme işinde üstün gayret gösterdi; hallerimi üstün etmeye çalıştı, bana çok şefkatli davrandı. Çok kere bana hizmet edeplerini öğretirdi.

Altı sene Halil Ata’nın sohbetinde kaldım; Saltanat süresinde yanın-dan ayrılmadım. Zahirde onun hizmet edeplerine riayet ediyor, ona karşı bir kusur işlememeye çalışıyordum; kimselerin olmadığı yerde de, onun özel sohbetinde oluyordum. Çok kere, seçkin müridleri arasında şöyle derdi:

— Her kim Allah rızası için bana hizmet ederse, halk arasında büyük olur.

Ben, onun bu sözüyle ne demek istediğini, kimi anlatmak istediğini biliyor, anlıyordum. O beni anlatmak istiyordu.

Şunu unutmamak gerekir ki, sultanlara tazim etmek, onlara saygı göstermek; onların dıştakı saltanatları, azametleri için olmamalıdır. Çünkü onlar sultanlar sultanı Allah’ın, Celâl sıfatının zuhur yerleridir.

Aradan bir süre geçtikten sonra Halil Ata’nın saltanatı çöktü. Onun intikali ile haller değişti. Bir anda o saltanat, o debdebe toz olup gitti. Onun böyle olması, bende dünyaya karşı daha da gani gönüllü zahid olma arzusu doğurdu. Dünya işlerine karşı içime bir kesiklik geldi. Sonra Buhâra’ya döndüm; Zivertun’da kaldım.

……………

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri devamını şöyle anlatıyor:

— Arayış içinde olduğum ilk günlerin birinde Allâhü Teâlâ’nın sevgili kullarından biri ile karşılaştım. O zamanlar, cezbe halim ileri idi. Bana dedi:

— Görülen duruma göre, sen ashaptan birini andırıyorsun, dedi. Şöyle dedim:

— Allah dostlarının himmet nazarına uğrarsam, ümidim odur ki, de-diğin gibi olurum. Bana yine sordu:

— Vaktin nasıl geçiyor, neler yapıyorsun? Şöyle dedim:

— Bulunca şükrediyorum, bulamayıncada sabrediyorum. Gülümsedi ve şöyle dedi:

— Bu dediğin kolay iştir. Asıl önemli olan, Nefsini biraz zora koşup bir hafta yiyecek içecek bulamasan dahi nefsin sana baş kaldırmaya..

Onun böyle demesi üzerine, kendisine tevazu gösterdim, kendisinden yardım istedim. Bana şöyle dedi:

— Gönül almaya bak, güçsüzlere hizmet et. Zayıfları, gönlü kırıkları koru. Bunlar öyle kimselerdir ki: Halktan hiç bir gelirleri yoktur. Bununla beraber tam bir sükûnet, tevazu, kırıklık içinde kalıp giderler. Onları ara bul.

Onun bu emrini tuttum. Söylediği yolda uzun süre çalıştım. Ondan sonra da bana hayvanlara bakmayı emretti; onların hastalıklarını tedavi etmemi istedi. Tek başıma onların yaralarını sarmayı, temizlemeyi iyi ni-yetle, ihlasla bu işleri yapmamı emretti. Bu hizmeti de yerine getirdim; bana nasıl anlattıysa öyle yaptım. Bu sıralarda öyle bir hale geldim ki: Yolda giderken bir köpek görecek olsam; olduğum yerde durur, önce onun geçip gitmesini isterdim. Ondan önce adım atmazdım. Bu halim yedi sene devam etti.

Bundan sonra bana kendi köpeklerine sadakatla, saygı ile bakmamı, onlardan yardım istememi emretti; sonra şöyle dedi:

— O köpeklerden birinin bakımını yaparken, büyük bir mutluluk du-yacaksın.

Onun bu emrini de bir ganimet bildim; hiç bir gayreti elden bırak-madım. Onun işaretindeki manayı anladım; verdiği müjdeyi bekledim. Bu bakımdan sırasında bir köpeğin yanına gittim; bende büyük bir hal meydana geldi. Onun önünde durdum; beni bir ağlamak tuttu. Ben öyle ağlamakta iken o sırt üstü yattı, ayaklarını göğe dikti. Bundan sonra hazin hazin sesler çıkarmaya, ağlamaya, inlemeye başladı. Ben de ellerimi açtım, tevazu ile, kırık gönülle:

— Amin!. dedim, o da sustu, döndü.

Yine o günlerden biri idi. Evden çıktım, bazı yerlere gittim. Yolda harba gördüm. Ki bu, güneşe aşık büyük kelerdir; güneşin rengine göre rengi değişir. Güneşe dalmıştı; onun güzelliğine hayrandı. Onu o halde görmekten bana büyük bir vecd geldi. Kendi kendime şöyle dedim:

— Bundan şefaat isteyeyim.. Şu anda bu, şefaat makamındadır.

Bunun üzerine karşısında tam bir edep ve saygı ile durdum. Ellerimi kaldırdım. Ben öyle ederken, o daldığı alemden ayrıldı; sırt üstü yattı, göğe doğru yüzünü döndürdü. O, bu halde iken ben:

— Amin!. diyordum.

Bundan sonra o zat, bana yollarda halkın geçip gitmesine mani olan şeyleri temizlememi emretti. Bu işe de hayli zaman koşup durdum. O kadar ki: yolların taşından, toprağından eteğimin temiz durduğunu hiç kimse görmedi.

Hâsılı: O büyük zat, bana her ne emrettiyse, tam bir sadakatle, temiz niyetle yaptım. Özümde bunların çok güzel sonuçlarını gördüm; Hallerimde tam bir yükselme oldu.

BUZDA BOY ABDESTİ

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri şöyle anla-tıyor:

— Bir gece, arkadaşlarımla birlikte Zivertun’daki evdeydik; uykuda iken bana boy abdesti almayı gerektiren bir hal oldu. Hemen uyandım, geceleyin boyabdesti almak için dışarı çıktım. Mevsim kıştı, bütün sular da donmuştu. Hangi suya gittiysem, şiddetli soğuktan donmuştu. O buzları kıracak bir şey de bulamadım. Bu durumu arkadaşlardan hiç birine de haber vermedim. Onlara zorluk vermek istemiyordum. Üzerimde de eski bir kürkten başka bir şey yoktu. Zivertun’dan ümidimi kesince, Kasr-ı Ârifân’daki evime gittim. Orada buzu kıracak bir şey aramaya başladım. Ailemden hiç kimseyi de bu durumdan haberdar etmek istemedim.

Evin hemen her yanını aradıktan sonra; mescidin yakınında bulunan havuz kenarında su alınan bir kap buldum. Onunla buzu kırmaya başladım. Bu işte çok zorlandım; Hatta elim bile yaralandı. Sonunda o kapla havuzdan su çıkardım; Boy abdesti aldım. Çok üşüdüm. Boy abdestini aldıktan sonra o kürkü yine giydim. Aynı saatte, o şiddetli soğuğa rağmen, Kasr-ı Ârifân’dan Zivertun’a döndüm.

FENAYI HAKİKİ

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri şöyle anla-tıyor:

— Değişik haller yaşadığım günlerin birinde şu bostandaydım. (Bostan, dediği yer, kendi kabridir.)

Orada ben vardım, benimle ilgilenen bir topluluk vardı.

Orada otururken, ilahî cezbe bende ağır bastı. İlahî lütuf geldi, çır-pınmaya başladım. Öyle bir hal aldım ki, ne durabildim, ne de bir şeyle meşgul olabildim. Dinlenme istiyordum.

Kararsız bir şekilde kalktım. Neden, niçin kalktığımı da pek bilmiyor-dum. Hemen kıbleye döndüm, bir yerde oturdum. Aynı anda kendimden geçtim.

İşte o zaman hakîki fenâ halini buldum. Hakîki mânâda Allâhü Teâlâ’nın varlığında yok olup gittim. O anda kendimi, sonsuz olarak nurdan bir deniz, bir yıldız gibi gördüm. Sonra da o nurdan deniz içinde eridim, bittim. Bende zahirî hayat eseri kalmadı.

Orada hazır olanlar, benim bu halimden ötürü ağlamaya, bağırıp çağırmaya başladılar.

Aradan geçen altı saatten sonra yavaş yavaş beşeriyet halim bana geldi.

KIPÇAKLARIN İSTİLASI

Şöyle anlatıldı:

— Kıpçak askerleri Buhâra şehrini kuşatmışlardı. Bu yüzden, Buhâra halkı, o kadar sıkışmış durumdaydılar ki, damları helâ gibi kullanıyorlardı. Bu sırada, Şâh Nakşibend (k.s.) Efendimiz de, namaz için hazırladığı bir damda oturuyordu. Huzuruna, samimî iki kişi geldi; bunlar ilme çalışıyorlardı. Onlara şu emri verdi:

— Şu oturduğumuz damın çevresindeki damların pisliğini temizleyin. Sonra da şöyle dedi:

— Buhâra medreselerinin helâlarını ben çok temizledim. Bu yolda, Hak yolcusu sâlike varını bolca harcamaktan, bir şeyin sahibi olmamaktan, üstün gayret sahibi olmaktan başka bir şey fayda etmez. Beni ancak bu kapıdan içeri aldılar; erdiğime, ancak bu şekilde erdim.

Başka bir cümlesinde ise şöyle dedi:

— Bu yolda varlığı yok etmek, nefsin varlığını görmemek kabul devletinin, ulaşmanın sermayesidir. Bu makamda ben, varlıkların her bir tabakasına nefsimi bağladım; yan yana durduttum. Sonunda baktım ki: Onların her bir ferdi, nefsimden çok çok daha iyi.. Daha sonra nefsimi artık tabakasına çektim. Gördüm ki, onların da bir yararı var. Kendi nefsi-min hiç bir yararını görmedim.

Sonunda köpek artığına geldim, kendi kendime şöyle dedim: “Bunun ne yararı var?.”

Sonra da şu hükmü verdim: İşte nefsim de bunun gibi bir şey.. Ancak, daha sonra öğrendim ki, onun da faydası varmış..

Bundan sonra şunu bir gerçek olarak bildim ki: Nefsimin asla bir faydası yoktur.

NE İSTİYORSAN İSTE…

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri şöyle anla-tıyor:

— Bir gece, Zivertun çevresini dolaşmaya çıktım. Sonunda çiçeklik olan bir yere gelip kaldım. Orada anlatılması zor bir hale kapıldım; bana şöyle dendi:

— Zatımızdan ne istiyorsan iste. Tevazu ile, huzurla şöyle dedim:

— Allahım, rahmet deryalarından bana bir damla ver, inayet hazine-lerinden bana bir katre gönder. Şöyle dendi:

— Zatımızdan bir damla mı istiyorsun?.

Bundan da bana büyük bir hal geldi. Titremeye başladım. Yüzüme kuvvetli bir tokat attım. Bu tokatın acısını günlerce duydum. Sonra da şöyle dedim:

— Ey Kerim Allah, taşıma gücü ile birlikte bana rahmet, inayet deni-zini bağışla.

Bundan sonra bağış eseri derhal görüldü; inayet eserini sezdim. Ereceğime o anda erdim.

HİMMETİ YÜKSEK TUTUN

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri müridlerine bir gün şöyle dedi:

— Eğer himmetinizi yüksek tutmaz, oyununuzu büyük oynamazsanız, size hakkımı helâl etmem. Üstün himmette öyle olmalısınız ki, ayakları-nızla başıma basmalı, istediğiniz makama çıkmaya çalışmalısınız.

VEYSEL KARÂNİ VE TİRMİZÎ…

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri bir gün sülûk hallerini açıklıyordu. Bu arada, büyüklerin ruhaniyet durumlarından yardım istemenin büyük tesirleri olacağını anlattı; sonra şöyle dedi:

— Veysel Karânî Efendimizin ruhaniyetine yönelip teveccüh etmenin; içten, dıştan bağlardan kopmakta, tam manası ile mânâ âlemi ile bağlantı kurmakta büyük tesiri vardır.

İmam Muhammed b. Ali Tirmizî’nin ruhaniyetine yönelmekte ise, in-sanın kendisine ait sandığı geçici sıfatların bir an önce silinip gitmesinde çok faydası vardır.

YÜKSEK HALLERİNDEN…

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin menkıbe-lerini derleyen Mevlâna Salâh şöyle anlattı:

— Hicretin 709. (M.1387) yılı idi. Şâh Nakşibend Efendimizin ya-nındaydım. Şöyle anlattığını dinledim:

— Yirmi sene var ki, ben Hakim Tirmizî’nin izini takib ediyorum. Onun kendine mal edeceği bir sıfatı yoktu; şu anda ben de öyleyim.

Onun bu anlattığından bir şey anlayan anladı; anlamayan da anlamadı.

Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri bir başka cümlesinde şöyle anlattı:

— Biz, bu yola ayak basarken, iki yüz kişi idik. Gayret ettim, çalıştım; esas gayeye erdim.

İLK GÜNLERİNDE

“Tasavvufda ilerlemek için çalıştığım ilk günlerde, bir yerde iki kişinin konuşup sohbet ettiğini görsem, gider onlara katılırdım. Onları dinlerdim. Eğer Allahü Teâlâdan, Resûlüllahtan, Kur’an-ı kerimden konuşup, hayır olan işlerden bahsederlerse, memnun olur ferahlık duyardım. Boş şeyler konuşanlardan ise, keder ve üzüntü duyarak uzaklaşırdım.”

İLK GÜNLERİNDE

Yine şöyle anlatmıştır:

— “Hak yolda ilerlemeye, günahlardan arınmağa ve olgunlaşmağa çalıştığım günlerde, birgün yolum bir kumarhaneye uğradı. İnsanların toplanıp kumar oynamakta olduklarını gördüm.. Bunlardan iki kişi kumara öylesine dalmışlardı ki, hiçbr şeyin farkında değildiler. Böylece bir müddet devam ettiler. Nihayet birisi kaybettikçe kaybetti. Neyi varsa ortaya koydu, onları da kaybetti. Dünyalık neyi varsa hepsi bitti. Buna rağmen, kumar oynadığı kimseye şöyle diyordu: “Bu kadar kaybıma rağmen bu oyunda başımı dahi versem oyundan vazgeçmem.” Kumarbazın, kumar oynayıp bu kadar zarar ve ziyan görmesine rağmen, o oyuna olan hırsı bana ibret oldu. Hak yolunda yürüyüp daha da olgunlaşabilmek için, bende öyle bir gayret hasıl oldu ki, o günden i’tibaren Hak yolunda talebim hergün biraz daha arttı.”

İLK GÜNLERİM

Yine şöyle anlatmıştır:

—”Tövbe edip, tasavvufa yönelişim şöyle olmuştur: Âilem ve çocuklarıma karşı kalbimde sevgi ve muhabbet çok fazla idi. Birgün evimde otururken, aileme ve çocuklarıma pek fazla iltifat ve muhabbet gösterdim. Bu sırada aniden kulağıma gizli bir ses geldi. “Herşeyi bırakıp Allaha dönme zamanı daha gelmedi mi?” denildi. Bu sesi duyunca halim değişiverdi. Oturduğum yerde duramaz oldum. Hemen yakındaki nehre gidip, elbisemi yıkadım ve gusl ettim. Sonra iki rek’at namaz kıldım. Bir daha günah işlememek üzere tam bir tövbe yaptım. Herşeyden el çekip, Allahü teâlaya döndüm. Nice seneler kıldığım o iki rek’at namazın arzusundayım. Bu yola girdikten sonra Zivertûn köyünde oturdum. Beş vakit namazımı bu köyün camisinde kılıyordum. Birgün nasıl olduysa, bir vakit namazı cemâatle kılmayı kaçırmışım. Camiinin, âlim ve takvâ sahibi bir imamı vardı. Bana dedi ki: “Ben seni, ibadet meydanının safını dolduran erlerinden zannederdim. Meğer sen, saf dolduran er değil, saf kıran imişsin.” İmâma dedim ki: “Zât-ı âliniz benim hakkımda böyle düşünüyorsunuz, fakat ben yaldızlı ve parlak bir tuncum.” Ben böyle deyince, imam efendi bana şu beyti okuyarak cevap verdi:

“Kalbinin yönünü aşk pazarına çevir,

Demirin hâlis olması ateş iledir.”

Bu söz kalbime öyle te’sirli oldu ve içime öyle bir dert salıp, beni öyle bir aşka düşürdü ki, ben bu aşk ile kararsız kaldım. Bundan sonra Allahü Teâlâ bana lütuf ve kereminden kapılar açtı. Önceki dostlarımdan birkaçı, bir gece yoluma çıktılar. Bana her biri bir şeyler söyledi. Böylece benim kendilerine uymam için çok uğraştılar. Onlara tabi olmak isterken, Allahü Teâlânın inayeti ile bir ayet-i kerimede bildirildiği gibi, “Allahü Teâlânın açmış olduğu kapıyı kapatmaya ve kapamış olduğu kapıyı açmaya kimsenin gücü yetmez” dedim. Bu söz, eski dostlarıma çok te’sir etti. Onlar da benim bulunduğum yola girdiler. Benim bütün gayretim, Allahü Teâlâdan başka herşeyi bırakıp, Allahü Teâlâya (rızasına) kavuşmaktı. Allahü Teâlâya sonsuz hamdü senalar olsun ki, bana inayet-i Rabbani erişerek maksadıma kavuşturdu.”

İLK GÜNLER

— “Talebeliğimin ilk günlerinde, büyük hocam Hace Muhammed Bâbâ Semâsî hazretlerinin emrettiği şeylerin hepsini yerine getirdiğim. Bunların faidelerini ve te’sirlerini kendimde gördüm. Hocam bana, Resûlüllah (s.a.v.) ve Eshâb-ı kirâmın yolunda bulunmamı söylemişti. Ben bu vasiyeti tuttum. Bu hususta son derece dikkat ve gayret gösterdim. Âlimlerin meclisine devam edip, nasihatlerini dinledim. Âlimlerin eserlerini okuyup, bildirilenlere göre amel ettim. Allahü Teâlânın ihsânıyla bunların fâidesini gördüm. Tasavvufda en faydalı ve maksada çabuk kavuşturan şey, Allahü Teâlâya cân-ı gönülden, kendinden geçerek dua ve niyaz etmek, yalvarmak ve Allahü Teâlânın rızasını istemek, nefsi ezmek, onu mağlup etmektir. İşte bizi bunun için bu kapıdan içeri aldılar. Her ne bulduksa, bu sebeble bulduk. Bu mekanda sarı yüz ve eski elbise ararlar. Atlas ve ipeğin pazarı buradan başka yerdedir. Bir sâlih, hakikat yolunda kendi nefsini Fir’avn’ın nefsiyle mukâyese etmeli ve kendi nefsini onun nefsinden yüzbin defa daha aşağı görmeli. Eğer böyle olmazsa, o salih hakikat yolunun ehli olamaz. O yolda yokluk, nefsi tezkiye kolay değildir. Fakat bu, yolda maksada ulaşmak için bir ipucudur. İşte ben de bunun için nefsimi varlıkların her tabakasına nisbet edip, bu yolda yürüdüm. Nefsimi kâinattaki her şey ile karşılaştırdım. Hakikatte herşeyi her varlığı, her mahluku daha üstün ve daha hoş gördüm. O hale geldi ki, nefsim ile varlıklardan herhangi biri arasında kıyas yaparak düşündüm. kendimi aşağı ve aciz gördüm. Bu, benim içimdeki her türlü kir ve pası temizledi. Kâinatta ne varsa hepsinden faide gördüm. Fakat nefsimden hiçbir faide görmedim. Nefsimin önüne geçmemiş olsaydım, onu terbiye etmeseydim ve kendi isteği ile başbaşa bıraksaydım, beni bu kapıdan içeri almadıkları, bu makama koymadıkları gibi, nefsimin daha bana nice zararları olacaktı.”

IRMAK TERSİNE AKTI

Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri, bir defasında Şeyh Seyfeddin adlı bir zatın ırmak kenarında bulunan kabri karşısında kalabalık bir cemâatle sohbet ediyordu. O cemâatte bulunanlardan bir kısmı Bahâüddîn Buhârî hazretlerinin tasavvufdaki yüksek derecesini bilmiyorlardı. Söz evliyâ zâtların hallerinden açılmıştı. Bir hayli süren bu konuşmada, evliyanın meşhurlarından olan Şeyh Seyfeddin ile Şeyh Hasen Bulgârî arasında geçen kerametler anlatıldı. İçlerinden biri dedi ki:

—”Eskiden velilerin tasarrufu, kerâmeti çok olurdu. Acaba bu zamanda da onlar gibi tasarruf ehli var mıdır? “Bunun üzerine Behâeddin hazretleri buyurdu ki:

—”Bu zamanda öyle zatlar vardır ki, şu ırmağa yukarı ak dese ırmak tersine akmaya başlar.” Bu sözler Bahâüddîn hazretlerinin mübarek ağzından çıkar çıkmaz, önlerinde akmakta olan ırmak ters akmaya başladı. Bunun üzerine Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri;

—”Ey su! Ben sana yukarı ak demedim” buyurdu. Irmak tekrar eski yöne akmaya başladı. Bu kerametini o kadar çok kimse gördü ki, bu sebeple çokları Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin büyüklüğünü anlayıp, tam bir teslimiyetle ona bağlandılar ve saâdete kavuştular.

YAĞMUR YAĞDI

Bir defasında Nesef’de büyük bir kuraklık oldu. Sıcaktan toprak çatlayıp, mahsûller kurumaya başladı. Halk, günlerce yağmur beklediler. Fakat bir damla yağmur düşmedi. Nesef halkı, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin duasını almak için aralarından birini huzuruna gönderdiler. O da gelip durumu arz etti. Nesef ahâlisi kuraklıktan dolayı mahzun ve kederlidir, dedi. Bunun üzerine, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri buyurdu ki:

—”Üzülmesinler, Allahü Teâlâ onlara yağmur gönderecek.” Aradan kısa bir zaman geçmişti ki, Nesef’e yağmur yağmaya başladı. Bir gün ve bir gece devam etti. Kuraklık kalkıp bolluk oldu.

BİR SOHBET YETERDİ…

Bir talebesi şöyle anlatmıştır:

—”Ben küçük yaşta Cenânyan denilen yerden Buhârâ’ya geldim. Alimlerin derslerine devam ettim. Sonra kalbime Kâ’be’yi ziyaret etme arzusu doğdu. Mekke’ye gidip, Kâ’be’yi ziyaret etmek şerefine kavuştum. Buhârâ’ya döndüm. Fakat nefsim çok azgındı. Hatta eşkıyâlık yapacak kadar kötü idi. Ben bu halde iken, bende bir çekilme hali hasıl oldu. Bu hal, beni ister istemez Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin huzuruna sürükledi. Huzuruna varınca, beni yanına yaklaştırdı. Sonra enseme öyle bir vurdu ki, yediğim sillenin te’sirinden neye uğradığımı bilemedim. İstemeyerek bağırdım. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri bu halime öfkelenip;

— “Sus” dedi. Sonra da; “Eğer sabredip o nârayı atmasaydın, bir sohbetle işin tamam olurdu. buyurdu.”

ŞEYH ÖMER’İN HİKÂYESİ

Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin talebelerinden Şeyh Ömer Taşkendi şöyle anlatmıştır:

—”Benim Bahâüddin Buhârî’ye muhabbetim ve talebe olmam şöyledir: Önce Taşkend’de talebelerinden bir kısmını tanımıştım. Onlar ile sohbet eder, hizmetlerinde bulunurdum. Sohbet sırasında bana, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin faziletini, hallerini anlatırlardı. Böylece görmediğim halde ona karşı içimde bir muhabbet hasıl oldu. Birgün Taşkend’deki talebelerinden birinin evine gittim. Hocasına rabıta ediyordu. Bir müddet oturduktan sonra yemek getirdi. O anda Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri gözüme göründü ve kulağıma;

—”Senin Horasan’a gitmen gerekir” diye söyledi. Yemekten sonra Horasan’a, oradan da Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri’nin yakın talebelerinden Mevlana Celâleddîn’in bulunduğu yere gittim. Evine varıp kapıda durdum, kendisi tarafından çağrılmamı bekledim. Bir saat sonra evinden bir cemâat çıktı. Beni çağırıp huzura kabûl ettiler ve;

—”Sen geldiğin sırada, gelişinden haberim var idi. Fakat seninle baş başa görüşmek istedim. Onun için beklettim” dedi. Bundan sonra ben halimi ona anlattım ve çok ağladım, bana yardımcı olmasını istedim. Yemîn ederek dedi ki:

—”Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri sana kâfidir, teveccühüne kavuşursun” Sonra onun faziletinden, menkıbelerinden bahsedip, huzuruna kavuşmak için hemen yola çıkmamı söyledi.

Yolculukta başıma ba’zı hadiselerin geleceğini de işaret etti. Derhal Nesef tarafına doğru yola çıktım. Oradan da Horasan’a hareket etmek üzere bir gemiye bindim. Gemi bir müddet yol aldıktan sonra, sabah namazının vakti girdi. Gemide bir ezân okudum. Fakat yolcular namaza kalkmadılar. Bu duruma üzülüp, onlara nasihat ettim. Fakat bana kızdılar. Bu durum karşısında bende öyle bir hal oldu ki, kendimi suya atmak istedim. Ayaklarımı suya uzatıp gemiden ayrıldım, fakat suya batmadım. Öyle bir hal oldu ki, suyun üzerinde yürümeye başladım. Gemidekiler bu halimi görünce ağlamaya başladılar.

—”Biz yanlış bir iş yaptık, yaptığımıza tövbe ettik. Gemiye gel, sen ne dersen onu yapacağız” dediler. Bunun üzerine tekrar bindim. Sabah namazını, gemideki yolcular ile cemâat olup kıldık. Bir müddet yolculuktan sonra Amûre kal’asına vardık. Orada da acâib hadiseler oldu. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerine iltica ettim. Şirmüşter denilen bir dergaha vardım. Yola devam ederken bir kervana rastladım. Bana dediler ki:

—”Bu çöle dalma, çok büyük bir çöldür yolunu şaşırırsın. Burada dur, şayet yola devam edecek olursan sağ tarafa yönel, sol tarafdan gidersen sonunu bulamazsın ve helak olursun.” Kervan geçip gittikten sonra, kendi kendime; “Ben, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin huzuruna gitmek üzere yola çıkmış bulunuyorum. Ona tâbi olup, hak yola gireceğim için bana tehlike gelmez” dedim. Çöle dalıp yürümeye başladım. Bir müddet yürüdükten sonra aç olduğumu hatırladım. Kendi kendime ba’zı nefis yemekleri düşünerek; “Âh o yiyecekler olsa da yesem” dedim. Ben böyle düşünürken, o anda önüme birdenbire bir sofra geldi, üzerinde tam arzu ettiğim yemekler vardı. Bu durum karşısında halim değişti. ağlamaya başladım.

—”Ey Allahım, senin rızanı arayan kimseye her ne lâzım olursa ihsân ediyorsun. Ben de senin rızandan başka birşey aslâ taleb etmeyeceğim” dedim. O yemekleri yiyip, çölde yola devam ettim. Yolda karşıma bir ceylan sürüsü çıktı, beni görünce sağa sola kaçışmaya başladılar. “Eğer ben bu yoldaki arzum ve isteğimde samîmî isem, ceylanlar benden kaçmazlar” dedim. Ben böyle der demez, ceylanlar yanıma toplanıp bana yüzlerini sürmeye başladılar. Bu durum karşısında da halim değişti ve çok ağladım. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerine karşı muhabbetim o kadar arttı ki, huzuruna bir an evvel kavuşmak için can atıyordum. Ehan denilen yere vardığımda, yine Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin bereketi ile acâib hâllere kavuştum. Oradan Serahs’a vardım. Kendi kendime; “Heryerde Allahü teâlanın dostları, sevgili kulları bulunur. Bu civarda da vardır. Onlardan müsâade almadıkça bu şehre girmeyeyim” dedim. Ben böyle düşünürken, karşıma divâne hâlde bir kimse çıktı. Halk onu görünce; “Divâne Dâvûd geliyor” dediler. Benim yanıma yaklaşınca, onu karşılayıp, selâmün aleyküm diyerek selam verdim. “Ve aleykesselâm” deyip selamımı aldı.

—”Hoş geldin Türkistanlı derviş” dedi. Beni yanına yaklaştırıp, koynundan bir ekmek çıkardı. Ekmeği parçalayıp yarısını bana verdi.

—”Ey derviş, bu ekmeğin yarısını sana verdiğim gibi, bu mülkün yarısını da sana verdim” dedi. Bu hadiseden sonra Serahs şehrine girdim. Çarşıya girince, bir başka divane gördüm. Çocuklar taşa tutuyorlardı.

—”Bu divânenin adı nedir?” diye sordum. “Câvâdâr’dır. Bu beldenin divânelerindendir” dediler. Kendi kendime;

—”Bundan da izin alayım” dedim. Bir tarafdan da çocuklar onu taşa tutuyorlardı. Bana bakıp;

—”Ey Türkistanlı derviş, söz divâne Dâvûd’un söylediği gibidir” diyerek ilk karşılaştığım kimse ile görüşüp kavuştuğumuz şeylere işaret etti. Bundan sonra bende güzel bir hal, cem’ıyyet hasıl oldu. Yemek arzu ettim ve;

—”Her halde bu şehirde Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin sevenlerinden bir kimse bulunur ve ben ilk lokmayı onun elinden yerim” dedim. Bu sırada yanıma birisi gelip;

—”Ben Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin hizmetçilerindenim. Evime buyur” dedi. Beni evine götürdü. Üç çeşit yemek getirdi. Sonra bana;

—”Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri Behrâb denilen yere gitmişler, oradan da buraya teşrif edecekler. Buraya teşrif edinceye kadar sen bizde kalacaksın, Senin yerin burasıdır” dedi. Birkaç gün sonra Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin oraya teşrif etmek üzere oldukları haberini aldık. Karşılamak üzere derhal dışarı çıktık. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri bir merkeb üzerinde ve etrafında talebeleri olduğu halde teşrif ettiler. Bir mezarlığa yöneldiler. Ziyaretinde o kadar insan toplanmıştı ki, kalabalıkdan yanlarına yaklaşmak mümkün olmadı. Kendi kendime;

—”Çok uzaklardan geldim. Çok zahmetlere katlandım. Acabâ bana neden hiç iltifat etmediler? Artık ben kendi başıma kaldım” diye düşündüm. Bu düşünceler hatırımdan geçtiği sırada, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri merkebden inip, yanına yaklaşmamı istediler. Bana;

—”Hoş geldin ey Taşkendli derviş Ömer, yanlış anlama, daha sen buraya geldiğin saatte haberdar oldum. Şimdi şu gördüğün kalabalık ile bir müddet meşgulüm” buyurdu. Sonra eve gittiler ve kalabalık da dağıldı. Beni huzuruna kabul edip;

—”Başından geçen hadiselerin hepsini bilmekteyiz. Gemide iken denize inince sana biz yardım ettik. Çölde önüne sofra bizim tasarrufumuzla geldi. Ceylanların sana yaklaşması ve iki divâne ile karşılaşman ve vukû bulan diğer hadiseler hep bizim teveccühümüz ile oldu” buyurdu. Bu sohbeti sırasında bana öyle teveccüh ve tasarrufda bulundular ki, bambaşka bir hale gelip, çok ağladım.

—”Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Ben de;

—”Şimdiye kadar geçen ömrümü zayi etmişim” dedim.

—”Öyle söyleme; yalnız bundan evvel bunu bilmiş olsaydım diyebilirsin. Şu andaki müşâheden ve teslimiyetin ondan daha büyüktür” buyurdu. Sonra;

—”Şimdi sen, bulunduğun hali mi, yoksa geçen halini mi istersin?” diye sordu. Ben de;

—”Bu halimi istedim” dedim.

—”Bu iş tâbi olmadan olmaz” buyurdu.

—”Ne işaret buyurursanız, ne emrederseniz yerine getiririm” dedim. Ben böyle deyince;

—”Huyunuz mübârek olsun!” buyurdu.”

NAMAZ VE KURAN

Talebelerinden Emir Hüseyin de şöyle anlatmıştır:

—”Benim evim Kasr-ı ârifan’da idi. Yirmi yaşına kadar çiftçilik ile uğraştım. Namazdan ve niyazdan uzak idim. Yiyip içip yatmaktan başka işim yok idi. Tam gençlik cehâleti içinde idim. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri camiye giderken, gelip geçtikçe beni görüp tebessüm ederdi. Nihayet bir gece rü’yamda Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerini gördüm. Mübarek elinde bir ayna vardı. Aynayı bana verdi. Aynaya baktım, kendimi gördüm. Uyanınca, beni bambaşka haller kaplamıştı. Âniden Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri evime geldi. Bana dedi ki;

—”Aynayı sana kim verdi?”

—”Siz verdiniz efendim” dedim.

—”Niçin namaz kılıp, Kur’an-ı kerim okumazsın?” dedi.

—”Kur’an-ı kerim okumayı bilmiyorum” dedim.

—”Ben sana namaz ve Kur’an-ı kerim öğretirim” buyurdu. Bundan sonra beni yetiştirip, terbiye etti. Pekçok ihsana ve ni’mete gark etti.”

DUVARDA KIRK ALTIN

Nakledilir ki, Şeyh Şâdî adında bir zat,, Kasr-ı ârifân’a gelip, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin huzuruna girerek, ziyaretlerine gelmekte kusur ettiğini söyleyip affetmelerini istedi. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri ona şaka yaparak;

—”Bedâva özür kabul edilmez” buyurdu. Gelen zat;

—”Bir öküzüm vardır, onu size vereyim”dedi.

—”Onu kabul etmeyiz, köyünde uzun zamandan beri biriktirip, duvar arasında bir kap içinde gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen kabul edilir” buyurdu. Şeyh Şâdî; “Sakladığım altınları başka kimse bilmiyordu. Nasıl bildiler?” diye hayretler içinde kaldı, sonra köyüne gidip altınlarını getirdi. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin önüne koydu. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri altınları sayıp, içinden bir tanesini ayırdı. Diğerlerini geri verdi.

—”Bunlarla öküz satın alıp çiftçilik yap, kaldırdığın mahsûlü Allahü teâlanın kullarına dağıt” buyurdu. Sonra ayırdığı bir altını göstererek;

—”Bu altın haramdır” buyurdu. Daha sonra o zâta;

—”Hâce hazretlerinin ayırdığı o bir altını nereden almıştın?” dediler. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerini tanıyıp, ona talebe olmadan önce bir kumarda kazanmıştım, dedi.

KURTLAR GELDİ

Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri, talebelerinden birini, bir işi için bir yere göndermişti. Talebesi işi görüp dönerken, yolda havanın çok sıcak olması sebebiyle, dinlenmek için bir ağacın gölgesine oturdu. Dinlenirken uykusu gelip, ağacın gölgesinde uyudu. Uyur uyumaz rü’yasında hocası Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri’ni gördü. Elinde bir asâ ile yanına yaklaşıp;

—”Uyan, kalk, burası uyuyacak yer değildir” dedi. Bunun üzerine hemen uyanıp gözlerini açtı ve ayağa kalktı. Bir de gördü ki, iki kurt, kendisine doğru yaklaşmış, hücum etmek üzeredirler. Hemen oradan uzaklaşıp yoluna devam etti. Kasr-ı ârifân’a varınca, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin yola çıkmış, kendisini karşılamakta olduğunu gördü. Yanına yaklaşınca; “Hiç öyle korkulu ve tehlikeli yerlerde istirahat edilir mi?” buyurdu.

NEHİRE ATTI

Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri bir gün bir yere gitmekte iken, yolları bir akarsuya rastladı. Yanında bulunan talebelerinden Emîr Hüseyn’e;

—”Kendini bu suya at” buyurdu. Daha böyle derdemez, Emîr Hüseyin hiç tereddüt etmeden kendini akan suya attı ve suyun içinde kayboldu. Aradan bir müddet geçti. ”

— Ey Emir Hüseyn, çık gel!” buyurdu. Emir Hüseyin derhal sudan dışarı çıktı. Elbisesinden en ufak bir yer bile ıslanmamıştı. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri ona;

—”Ey Emîr Hüseyin, kendini suya atınca ne gördün?” diye sordu. Emîr Hüseyn dedi ki:

—”Emriniz üzerine kendimi size feda ederek suya atınca, bende öyle bir hal hasıl oldu ki, kendimi birden bire gayet güzel döşenmiş bir odada buldum. Bu odanın hiç kapısı yoktu. Kapı aradım, orada zât-ı âlinizi gördüm. Bana bir kapı gösterdiniz.

—İşte bu kapıdan çık, buyurdunuz. Eliniz ile kapıyı açtınız, ben de kapıdan çıktım. İşte huzurunuza geldim” dedi.

HAMUR PİŞMEDİ

Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri, Peygamber efendimizin (s.a.v.) sünnetine tam uyar, Peygamberimiz (s.a.v.) yaptığı şeyleri yapmağa çok gayret ederdi. Resulüllahın (s.a.v.) işlediği her sünneti işlerdi. Bir defasında Peygamberimiz (s.a.v.) Eshab-ı kirâm ile ekmek pişirmişlerdi. Şöyle ki, Eshâb-ı kirâmdan bir grup, her biri bir parça hamuru alıp tandıra koymuştu. Peygamber efendimiz de mübarek eline bir parça hamur alıp tandıra koydular. Bir müddet sonra baktılar ki, Eshâb-ı kiramın koyduğu hamurlar pişmiş, fakat Peygamberimizin (s.a.v.) koyduğu hamur pişmemiş, olduğu gibi duruyordu. Ateş Peygamber efendimizin (s.a.v.) mübarek elini dokunduğu hamura te’sir etmedi. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri, Resûlüllaha uymak için talebeleriyle aynı şekilde ekmek pişirdiler. Talebelerinin koyduğu hamurlar pişti. Fakat Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin koyduğu hamur aynen kaldı. Onun da mübarek elinin dokunduğu hamura ateş te’sir etmedi. Resûlüllaha (s.a.v.) uymaktaki derecesi bu kadar çok idi. İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu hususta şöyle buyurmuştur: “Her hususta tâbi olana, tâbi olunanın kemâlâtından büyük pay vardır.

BÜTÜN DÜNYA

En büyük halifesi ve yerine irşâd makâmına geçen Hâce Alâüddîn-i Attâr (k.s.) buyurdu:

—”Hâce Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin bereketi ile kendisinden ettiğim istifadeyi beyan edip, ifşa etsem, bütün dünyayı evliyalık makamına ulaştırırım. Ama Allahü Teâlânın âdet ve iradesi böyle değildir.”

ÖNÜNDEKİ SOFRA GİBİ

Hazret-i Azîzân, ya’ni Ali Râmîtinî (r.a.) buyurdu ki:

—”Bu büyükler, bütün dünyayı, önlerindeki sofra gibi görürler. Biz deriz ki, belki tırnağın yüzü gibidir. Onların nazarından bir şey örtülü değildir.”

Hâce hazretleri, talebeleri ile bir kimsenin evinin terasında otururlarken, gönülleri yakan, kalblere te’sir eden bir sohbet ettiler. Sohbet esnâsında talebelerine; “Siz mi beni buldunuz, ben mi sizi buldum?” dediler. Talebeleri; “Biz sizi bulduk” dediler.

“Mâdem ki, siz beni buldunuz, bu terasta beni bulun” buyurup, talebelerinin gözünden kayboldu. Talebeleri her tarafı arayıp, bulamadılar. Söyledikleri söze pişman olup; “Sizin cazibeniz olmasa, siz lutf etmeseniz, kim sizin sohbetinize kavuşabilir?” deyip özür dilediler. Bunun üzerine Hâce hazretleri kendisini gösterdi. Biraz önce oturdukları yerde, aynı şekilde oturuyordu.

KULAĞA PAMUK

Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri Buhârâ’da, yaz mevsiminde bir akşam, talebeleriyle birlikte Atâullah adında bir zâtın evinin damında oturmuş sohbet ediyordu. Mübârek ağzından inci gibi güzel sözler dökülüyor, dinleyenlere feyz çağıyordu. Evin yakınına, Buhârâ vâlisinin sarayı vardı. O akşam vâli de, sarayının damında adamlarıyla birlekte def ve çalgı çalıp, eğleniyordu. Ses her tarafa yayılıyordu. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri;

—”Bizim bu sesleri işitmemiz caiz değildir, kulağımıza pamuk tıkamak lazımdır” dedi. Böyle söyledikten sonra, sohbet meclisinde bulunan talebeleri ve kendisi, çalgı sesini işitmez oldular. Halbuki vâli ve adamları sabaha kadar çalgı çalmışlardı. Sabahleyin komşular, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin talebelerine; “Biz çalgı sesinden sabaha kadar uyuyamadık, siz nasıl durabildiniz?” dediler. Talebeler;

—”Hocamız bu sesi dinlememiz uygun olmaz, kulağımıza pamuk tıkamamız lazımdır” buyurdu. O andan i’tibaren sabaha kadar hiç çalgı sesi işitmedik” dediler. Bu durum, o vâliye anlatıldı. Vâli durumu öğrenince, yaptığı işe pişman olup, tövbe etti. Bu Hadise Buhârâ’da günlerce anlatıldı. Herkes Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri’nin büyüklüğünü gördü. Ona muhabbetleri daha çok arttı.

ARADIĞIN BURADA…

Hâce Behâüddîn Nakşıbend hazretleri, Buhârâ’nın Gülabâd semtinde bir talebesinin evinde bulunuyordu. Bu sırada kapının önüne bir atlı gelip durdu. İçerden Hâce hazretleri atlıya seslenip;

—”İçeri gel! Aradığın buradadır” buyurdu. Atlı bu da’veti işitip, atından indi. kapıyı açtı ve içeri girdi. Gelen zâta;

—”Gördün mü, seni buraya çektik. Tirmiz’e hakîkatı aramak için geliyordun” buyurdu. İçeri giren o yolcu, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin elini öptü ve şöyle dedi:

—”Buyurduğunuz gibi, Tirmiz’e bana doğru yolu gösterecek birini aramaya gidiyordum. Fakat yolda bir yere vardım, artık atım yürümez oldu. Ne kadar zorladıysam da bir türlü yürütemedim. Bir adım bile atmadı. Anladım ki, bunda bir sır vardır. Atın dizginlerini serbest bıraktım. At dönüp Buhârâ yoluna düştü. Hiç dokunmayıp, kendi haline bıraktım. Nereye gidecek diye merak ediyordum. Nihayet geldi, bu evin kapısının önünde durdu. Bunun üzerine Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri o kimseye iltifat edip, yetiştirmek üzere talebeliğe kabul etti.

YÜKSEK HALLERİNDEN

Bir başka talebesi şöyle anlatmıştır: Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerini tanımadan önce yüz altınım vardı. Bir sandıkta saklı idi. Birgün bu altınlarla ticaret yapma hevesine kapıldım. Altınları alıp, Buharâ’ya gittim. Hazır elbise alıp, köylerde satmaya başladım. Buhârâ köylerinden birinde bulunduğum sırada, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin oraya teşrif ettiğini duydum. Eşyamı bir yere emanet bırakıp, ziyaretine gittim. Huzuruna girince, elini öpüp bir kenara oturdum. Bana;

—”Bu köye niçin geldin?” diye sordu. Bir miktar elbise aldım, onları satmak için geldim.

—”Elbiselerini getir göreyim” buyurdu. Gidip getirdim. Baktıkdan sonra karşıdaki dağı göstererek;

—”Eğer benden dünyalık istersen, şu dağı sana altın yaparım” buyurdu. Böylece dünyaya düşkün olmamayı, asıl maksadın ebedi saâdete kavuşmak olduğunu bildirdi. Ben de bunun üzerine dünya sevgisini kalbimden çıkarıp, varımı yoğumu Allah yolunda harcadım. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerine talebe oldum. Ondan sonra hiç geçim kaygusu ve sıkıntısı çekmedim.

AĞLAYAN VE TİCARET YAPAN

Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri hacda iken, Ka’be’yi tavaf sırasında, aksakallı bir ihtiyarın ka’be’nin örtüsüne sarılarak ağladığını ve göz yaşları ile orayı ıslattığını gördü. İmrenilecek bir halde olan ihtiyarın, bir de kalbine teveccüh etti. Keşfiyle gördü ki, ihtiyarın kalbi tamamen dünyalık şeylerle meşgul. Minâ pazarında ise genç bir tüccar gördü. Bu genç tüccar, aşağı yukarı ellibin altın değerinde alış veriş yapıyordu. Görünüşte tamamen dünyaya dalmış gözüken gencin kalbini hep Allahü teâlayı zikretmekle meşgûl bir hâlde gördü.

FAKİRDİ

En başta gelen talebelerinden Alâeddîn Attâr şöyle anlatmıştır:

—”Hace Behâeddin Nakşıbend hazretleri o derece fakir idi ki, evlerinde kış günleri namaz kılmak için yere serecek birşey bulunmadığından, eski bir kilim serip, onun üzerinde namaz kılarlardı. Mâişetlerine bir çekirdek bile haram karıştırmazlardı. Kendilerinin ve aile efradının helal yemesine çok dikkat ederdi. Şüphelendiği herhangi birşeyden uzak dururlardı. “İbâdet on kısımdır. Dokuzu helal rızık aramaktır. Diğer kısmı sâlih ameller ve ibâdetlerdir” buyurulan hadîs-i şerîfi bildirirlerdi.

ORUÇ

Buyurdu ki: “Oruç bana mahsustur. Onun karşılığını ben veririm” buyurulan kudsi hadis-i şerifte, hakiki oruca işaret vardır. Bu ise, Allahü Teala’dan başka herşeyi (Mâ-sivâyı) terketmektir.”

ESMA-İ İLAHİ

Yine buyurdu ki: “Allahü Teâlanın doksandokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa, cennete girer” buyurulan bu hadis-i şerifteki “Ahsa” kelimesinin bir ma’nası saymaktır. Diğer bir ma’nası ise, bu ism-i şerifleri öğrenip, bilmektir. Bir ma’nası da, bu esma-i şerifin mûcibince amel etmektir. Meselâ “Rezzak” ismini söylediği zaman, rızkı için aslâ endişe etmemeli. “Mütekebbîr” ismini söyleyince, Allahü Teâlânın azametini ve kibriyâsını düşünmelidir.”

YARDIM EDERİZ

Yine bir gün, Behâeddin Buhari hazretlerine

— Bu dereceye nasıl ulaştınız? diyesordular.

—”Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme tâbi olmakla ulaştım” buyurdu.

SOHBET YOLU

Yine buyurdu ki:

— “Bizim yolumuz sohbettir. Halvette (yalnızlıkta) şöhret vardır. Şöhret ise afettir. Hayır ve bereket cemiyyette, bir araya gelmektedir. Bu da sohbet ile olur. Sohbet bir kimsenin arkadaşında fani olmasıyla, arkadaşını kendine tercih etmesiyle hâsıl olur. Bizim sohbetimizde bulunan kimseler arasında, ba’zılarının kalblerindeki muhabbet tohumu başka şeylere bağlılığı sebebiyle gelişmez, büyümez. Biz böyle kimselerin kalblerine başka şeylere olan bağlılıktan temizleriz. Bizim sohbetimizde bulunanlardan ba’zılarının da kalblerinde muhabbet tohumu yoktur. Biz böyle olanların kalblerinde muhabbet hasıl etmek için çok himmet ederiz, yardımcı oluruz.”

KABİLİYETE GÖRE

Yine buyurdu ki:

—”İnsanlara rehber olan zâtlar, herkesin kâbiliyetine ve istidâdına göre muâmele ederler. Eğer tâlib yeni ise, onun yükünü çekip, ona hizmet ederler. Dâvûd aleyhisselama;

—”Ey Dâvûd! Beni taleb eden birini gördüğün zaman, ona hizmetçi ol! buyurulduğu gibi, çok hizmet ve himmet göstermek gerekir ki, talib de bu yola girme kâbiliyeti peydâ olsun. Bizim yolumuzda olan kimse, bu yola tam uyup, bunun aksine bir iş yapmamalıdır ki, işin neticesimeydana çıksın. Sünnet-i seniyyeye uymaktan ibâret olan yolumuza uyarak, işlerde ve amellerde dikkatli davranmalıdır ki, kendinde ehlullahın tam bir ma’rifetine kavuşma saadeti nail olsun.”

NEFSE MUHALEFET

Buyurdu ki:

—”Bir kimse nefsine muhâlefet etmeye muvaffak olursa, ameli az da olsa, nefsini muhalefet etmeye (nefsinin isteklerine boyun eğmemeye) muvaffak olduğu için şükretmesi lazımdır. Ebdâllerin makâmını isteyen kimsenin, halini değiştirmesi, ya’ni nefsine muhâlefet etmesi lazımdır, buyurulmuştur.”

SÜNNETE UYMAK

Buyurdu ki:

—”Bizim yolumuz, Allahü Teâlanın gösterdiği kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, sünnete uymak yoludur. Çünkü bu yol, sünnete uymak ve Eshab-ı kirama tabi olmaktır. İşte bu sebeple, bizim yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir. Fakat sünnete uymak ve riâyet etmek, sabır ve hahammül ister. Biz, bizim yolumuza girenler, istersek cezbe ile, dilersek bir başka usulle terbiye ederiz. Çünkü rehber olan alim bir tabibe benzer. Hastanın hastalığını, derdini tesmbit eder ve ona göre ilaç verir. Bizim yolumuzda yalnız kalmak değil, sohbet esastır. Sohbetin de şartları vardır. İki kişi sohbet etmek isterse, birbirinden emin olmaları gerekir. Böyle olmazsa, sohbetten faide hasıl olmaz. Bizim sohbetimize girenlerin kalblerinde, muhabbet tohumu yer almıştır. Kısaca bu yola, Ehl-i sünnet ve cemâat yolu, denir. Bizim sohbetimize dahil olanların kalbine muhabbet tohumu atılmıştır. Fakat Allahü teâladan başka herşeyden alakasını kesmemiş olabilir. Bu durumda sohbetimize katılan kimsenin kalbinde, Allahü Teâlânın sevgisinden başka neye bağlılık varsa, onu kalbinden temizleriz. Kalbinde bize karşı meyli ve muhabbeti olanlara muhabbet tohumu ekip, gece gündüz onu terbiye etmemiz bizim vazifemizdir. Muhabbet için uzakta olmak farketmez.”

VASITAYIZ

Buyurdular ki:

— Bizler, maksada ulaşmakta vâsıtayız. Allahü Teâlânın minâyeti olmadan ve rehber olmadan maksada erişmek mümkün olmaz. Şu halde bu yolda ilerleyen kimse, kıyamete kadar yaşasa, kendisine rehber olan zatın terbiye nimetinin, lütuf ve himmetinin şükrünü yerine getiremez.”

MURADLARDAN..

Bir defasında da buyurdu ki:

—”Biz Allahü Teâlânın fadlına, ihsânına kavuştuk. Bizi murâdlardan, çekip götürülenlerden eyledi.”

Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin yolunun esaslarından olan;

—”Biz sonda ele geçecek şeyleri başa yerleştirdik” buyurması, Resûlüllah (s.a.v.) efendimizin daha ilk sohbetinde bulunan bir kimsenin kalbine hikmet ve feyz akmasına ve bir sohbetle nihâyete kavuşmasına benzetilmiştir.

KALBE TEVECCÜH

Buyurdu ki:

—”Yolun esâsı, kalbe teveccühdür. Kalb ile de Allahü Teâlaya teveccühtür. Kalb ile çok zikretmektir. Farz ve sünnetleri edâ etmektir. Yeme içme giyme ve oturmada, işlerde ve adetlerde orta derecede olmaktır. Kalbi kötü düşüncelerden, vesveseden korumaktır. Kendisine rehber olan alimin sohbetini ganimet bilmektir. Hocasının huzurunda iken ve yanında yok iken edebe uymaktır. Bu yoldan maksad ve ele geçen şey; Allahü Teâlânın devamlı huzurunda olmaktır. Eshâb-ı kiram zamanında buna “İhsan” ismi verilmiştir. Ya’nî her an Allahü teâlanın gördüğünü bilmek ve Allahü Teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etmek haline İhsân denilmiştir. Bu yolda ilerleme esnasında; nefsin arzularını yok etmek, nurlara ve hallere gömülmek, fena ve beka makamlarına ulaşmak, üstün ahlak ile ahlaklanmak gibi on makam ele geçer.”

ŞERİATA UYMAK

Yine buyurdu ki:

—”İslam dininin hükümlerini yapmak, ya’ni emirleri yapıp yasaklardan sakınmak, haramları, şüpheli şeyleri, hatta mübahların fazlasını terketmek, ruhsatlardan uzak durmak, mübahları zarûret miktarınca kullanmak, tamamen nûr ve safâdır. Aynı zamanda evliyalık derecelerine kavuşturan bir vâsıtadır. Velâyet derecelerine bunlarla ulaşılır. Uzak kalanların hepsi, bunlara dikkat etmediklerinden uzak kalırlar ve kendi arzularına uyarlar. Yoksa Cenab-ı Hakk’ın feyzi her an gelmektedir.”

İŞİ İYİ YAPMAK LAZIM

Hace Alâüddin Gucdüvani de şöyle anlatmıştır: “Ben Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin son hastalıklarında, vefatından önce huzurunda idim. Ölüm halinde iken huzuruna girmiştim. Beni görünce;

—”Ala! Sofrayı getir yemek ye!” buyurdu. Bana hep “Ala” diye hitab ederlerdi. Ben emrine uymak için sofrayı getirip, birkaç lokma yedim. Hocam o halde hasta iken benim yemek yiyecek takatim yoktu. Sofrayı kaldırdım. Mübarek gözlerini açıp, sofrayı kaldırmış olduğumu gördü. Tekrar;

—”Alâ! Sofrayı getir yemek ye!” buyurdu. Sofrayı getirip, birkaç lokma daha yiyip kaldırdım. Yine sofranın kalkmış olduğunu görünce;

—”Sofrayı getir yemek ye! Yemeği iyi yiyip, işi de iyi yapmak lazımdır” buyurdu. Dört defa böyle oldu.”

HAYATININ DİĞER SAFHALARI

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri üç kere hacca gitti.

Sonunda Merv’e geldi ve oraya yerleşti. Burada bir süre kaldıktan sonra Buhâra’ya gitti. Buhâra’da Kasr-ı Ârifân’da kaldı. Daha önce bu yerin adı Kasr-ı Hinduvan’dı.

Hemen her yana, Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri’nin ünü yayıldı. Ülkenin hemen her yerinden, ona, “Merhaba” demek için kafile kafile insanlar gelip gitmeye başladılar. Onun himmeti ile kâinat nurlanıp ay-dınlandı. Kalblerin karanlığı, ondan gelen ilim bereketi ile gizli ilimlerle aydınlandı, açıldı. Şerli nefisler, onun himmeti ile sürur doldu, sevinç doldu.

Hemen her hali ile gizli ilimler dağıtmaya, Allah vergisi sırları açık-lamaya, Cenâb-ı Hakk’ın tekliğine dair maarif duyguları vermeye, Muhammedî feyizleri aktarmaya devam etti.

YÜKSEK İZAHLARI…

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin üstünlü-ğünü anlatan çok belgeler, deliller vardır.

Bir kudsî hadis-i şerifte şöyle geldi:

— “Nefsin, senin bineğindir; ona şefkatli davran.”

Bu kudsî hadis-i şerifi, Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri şöyle açıkladı:

— Burada anlatılan “Nefis..” ile mutmainne nefis murad edilmekte-dir. O nefis, Yusüf suresinin 53. âyetinde buyrulan:

“Ancak Rabbımın merhamet ettiği nefis müstesna..” emri ile şeref-lenmiştir.

Velî kullardan bazısına öyle bir hal gelir ki; ilâhî emirlere karşı baş eğme durumuna kavuşurlar. Bu hallerinde onlar, verilen emre karşı ke-sinlikle aykırı hareket etmezler.

EZÂ’NIN MANASI

Resulüllah (s.a.v) efendimiz bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurdu:

— “Eziyet veren şeyi yoldan at.”

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri bu hadis-i şerifi şöyle yorumladı:

— “Eza..” kelimesinden murad olunan mânâ nefistir. “Yol..” kelime-sinden murad ise, Hak yoludur. Nitekim, Bayezid-i Bestamî’ye de şöyle buyurulmuştur:

— “Nefsini at da gel.”

DÖRT AYRI İFADE

Hazret-i Ebu Bekir Sıddık (r.a) şöyle buyurmuştur:

— Gördüğüm her şeyden önce Allah’ı gördüm.

Hazret-i Ömer (r.a) de şöyle buyurmuştur:

— Gördüğüm her şeyin sonunda Allah’ı gördüm.

Hazret-i Osman (r.a) da şöyle buyurmuştur:

— Gördüğüm her şeyle beraber Allah’ı gördüm.

Hazret-i Ali (r.a) de şöyle buyurmuştur:

— Gördüğüm her şeyde Allah’ı gördüm.

Dört Hulefa-i Raşidin’in bu sözleri görüldüğü gibi değişiktir. Bu deği-şiklik durumu Şâh Nakşibend Efendimize sorulduğu zaman şöyle dedi:

— Bu değişik görüşler, esasta aynıdır. Ayrılık sadece sözdedir. Değişik anlatmaları, içinde bulundukları hallerden gelir.

SEVENLERİ BEKLEYEN HAL

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri şöyle bu-yurdu:

— Cenabı Hakk’ı isteyen, belâ istemiş olur.

Bu mana, bir kudsî hadis-i şerifte şöyle anlatıldı:

— “Beni seveni belaya çarptırırım.”

Aynı mana, bir başka hadis-i şerifte de anlatılmıştır; şöyle ki:

Adamın biri, Resulüllah (s.a.v) Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa’ya geldi, şöyle dedi;

— Ey Allahın Resülü, seni seviyorum. Şu cevabı aldı:

— “Öyle ise, yoksulluğa hazırlan.”

Bir başkası geldi; o da şöyle dedi:

— Ya Resûlellah, ben Allah’ı seviyorum. Buna da şöyle buyurdu:

— “Öyle ise belaya hazırlan.”

MÜMİNİN FİRASETİ

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretlerine şöyle so-ruldu:

— Allah’ın velî kulları gönüllerden geçenlere, gizli amellere, gizli hallere nasıl vakıf olurlar?. Şöyle dedi:

— Allâhü Teâlâ’nın, onlara ikram eylediği firâset nuru ile.. Nitekim, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:

— “Mümin kulun firâsetinden sakının; zîrâ o, Allah’ın nuru ile bakar.”

KERÂMET

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri’nden bir gün, keramet göstermesini istediler; şöyle buyurdu:

— Bunca günahla yeryüzünde gezebiliyoruz; bundan daha iyi ke-ramet mi olur?.

SOFİLERİN BAZI SÖZLERİ

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri bir gün, bazı tasavvuf ehli zatların:

— Sofî yaratılmış değildir, cümlesinin manası soruldu, şöyle dedi:

— Hakikatte sofînin bazı halleri vardır ki, o hali taşıdığı vakit kendisi yoktur. Bu söz de, o hale, o vakte göredir; her zaman için geçerli olmaz; Halbuki sofî de, diğer mahlukat gibi yaratılmıştır.

İSMİN SAHİBİ

Cüneyd-i Bağdadî, bir cümlesinde şöyle demiştir; Allah ondan razı olsun:

— Okuyucuları bırak, sofîlere git.

Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretlerine soruldu:

— Okuyucu kimdir; sofî kimdir?.

— Şöyle açıkladı:

— Okuyucu, bir isme tutunur kalır; onunla meşgul olur. Sofî ise, ismin sahibi Allah ile olur.

FAKİR VE FAKR HÂLİ

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri’ne sordular:

— Fakir odur ki, Allah’a muhtaç olmaz, cümlesindeki mânâ soruldu şöyle dedi:

— Bundan murad olan mânâ şudur: Cenâb-ı Hakk’tan bir dilekte bu-lunmasına gerek kalmaz. Nitekim, aynı mana, İbrahim Aleyhisselamın şu cümlesinde dahi geçer:

— Rabbımın halimi bilmesi, istememe yer bırakmaz.

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretlerine soruldu:

— Fakir hali tamam olunca, Allah zuhura gelir, cümlesinin ifade ettiği asıl mânâ nedir?. Şöyle anlattı:

— Burada ifade edilen mânâ maddi varlığın yokluğa gömülmesidir, kuldaki geçici sıfatların silinmesidir.

Daha sonra şu beyitleri okudu:

Kim olur ki, sen olmasan Allah’tan başka;

Kim kalır ki, sen kalmazsan Allahtan başka..

ŞÂH NAKŞİBEND (k.s.)

HAZRETLERİNİN BAZI SÖZLERİ:

Buyurdular ki:

—Şeyhten gelen güzel haller, mürid için keramet sayılmalıdır.

Buyurdular ki:

—Benim cenazemde şu beyti okuyunuz:

Varlıkla değil, yoklukla geldik zâtına;

Her zaman güzellikler yaraşır şânına:

MECAZ

Denilmiştir ki:

— Mecaz, hakikatın köprüsüdür. Burada anlatılan mecaz tabirini, madde olarak almak lazımdır.

Bu cümlenin yorumunu, Şâh Nakşibend Hazretleri şöyle yaptı:

— Zahirde, batında, iş olarak, söz olarak yapılan ibadetlerin tamamını madde alanında görmek, mecaz bilmek gerekir. Bir hak yolcusu sâlik, bunları aşıp ötelere geçmedikçe, gerçeğe ulaşamaz.

ZİYARET

—Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri Ebu Said Ebu Hayr’ın şöyle dediğini anlattı:

— Kalb huzuru ile yapılan aralıklı ziyaret, huzursuz olarak devamlı yapılan ziyaretten hayırlıdır.

ANLAŞILAMAYANLAR

— Müride düşen, şeyhinden anlayamadığı bir şey görürse, ne kadar dayanabilirse o kadar dayanmak; onun hakkında kötü düşünceye ka-pılmamaktır.

Bu yola ilk giren biri, anlayamadığı durumu şeyhinden sorabilir; orta halli ise soramaz.

MAHVİYYET

— Çocuğun biri mektepten çıkmıştı. Mushaf- ı Şerif’i de yanındaydı. Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri İle karşılaştı, se-lâm verdi. Şah Efendimiz de onun selâmına karşılık verdi. Daha sonra, o çocuğun Mushaf- ı Şerif’ini açtı. 18. sure olan Kehf suresinin 18. aye-tindeki şu kısım çıktı:

— “Köpekleri de, ön ayaklarını giriş kısmına uzatmıştır.”

Bu kısmı okuduktan sonra şöyle dedi:

— Ben de onun gibi olmak isterdim.

DERVİŞLER

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri buyurdular:

“Derviş fakirler, peşin çalışırlar; işlerini yarına bırakmazlar. Bunun içindir ki:

— Sofî zat, günün adamıdır, demişler.

NİYET

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri buyurdular:

— Niyeti düzeltmek, sonuca ulaşmak için önemlidir. Şunu bilmek lazımdır ki, niyet gayb âleminden gelir; bu çalışıp kazanma yurdundan değil..

Bu sebeple İslâm büyüklerinden İbn-i Sîrîn, Hasan-ı Basrî’nin cenaze namazını kılmadı. Sebebini sordukları zaman da şöyle dedi:

— Niyetim yoktu.

Şeyh Sehl-i Tüsterî’ye de sordular:

— Niyetin nedir? deyince şöyle anlattı:

— Niyet nurdur. Daha sonra da şöyle açıkladı:

— Niyet harflerinden NUN harfi, Allah’ın nurudur; YA harfi Allah’ın elidir, HA harfi Allah’ın hidayetidir.

Ve..niyet, ruhtan gelen bir esintidir.

DERVİŞ

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri müridlerine bir gün şöyle sordu:

— Fakir derviş nedir, kimdir, nasıldır?. Müridleri arasında cevap ve-ren olmayınca şöyle dedi:

— Onun içinde savaş vardır; dışında ise sulh..

NÂFİLE İBÂDETLER

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri buyurdular:

— Hak yolcusu sâlik, zaman zaman nafile ibadetleri bırakabilir. Bunun sebebi de, tabiî durumunun ona alışmasıdır. Unutturulur ki, Nafile ibadetleri alışkanlık haline getirip onlarla yetinmesin. zîrâ Hak yolcusu sâlik, can yoldaşını Hak bilecek; amelleri değil.. Bunun içindir ki, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa şöyle buyur-muştur:

— “Gözümün nuru namazdır.”

Şöyle buyurmadı:

— Gözümün nuru namazladır.

YAŞANMAYAN ANLATILIRSA

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri buyurdular:

— Bir mürid, kendisinde bulunmayan bir hali anlatırsa; Allâhü Teâlâ, o hâle ermeyi o müride haram eder.

DELİNİN ŞİİRİ

Delinin biri, Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin huzurunda şu beyti okudu:

Hoşlanır hemen herkes hoş şeylerden ancak;

Büyük oynayan başka şeylerden hoşlanacak..

Bunun üzerine Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri buyurdular:

— Biz bu yolda, bu türde sözlerin sahiplerinden yararlandık.

Daha sonra müridlerine bu beyti ezberlemelerini emretti.

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri buyurdular:

— Bir kimse sadece kendisini düşünürse, kendisini düşünmemiş olur. Ama başkasını düşünen kendisini düşünmüş olur.

Yine buyurdular ki:

Allâhü Teâlâ, beni dünyayı batırmak için yarattı; halbuki insanlar benden dünyanın yapılmasını istiyorlar.

VELİLERİN HALLERİ

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri buyurdular:

— Allah’ın sevgili kulları velîler, halkın yükünü alırlar; ta ki, insanlar onlardan edeb öğreneler. Bu arada, velî kulların delâleti ile Allâhü Teâlâ’ya yakınlık bulalar.

Velî kullarından her birinin kalbine Allâhü Teâlâ’nın rahmet nazarı vardır; ister o velî kul bilsin, ister bilmesin. Her kim bir velî kul ile karşıla-şırsa, o ilâhî nazarın uğurunu bereketini bulur.

AYNA

— Her şeyin aynası iki yüzlüdür; bizim aynamız ise altı yüzlüdür.

Kırk yıldan beri, aynama bakmaktayım; düşünmekteyim. Onun üze-rinde de çalışmaktayım. Varlık aynam, hiç bozulmadı.

— Bir kimse Allah’ı bilirse, hiç bir şey ona korku vermez.

EDEBİN HAKİKATİ

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri buyurdular:

— Edebin hakikatı, edebi bırakmaktır; yani, samimi olmak, ihlâs sa-hibi olmaktır. Edebe gösteriş karışabilir.

— Ebdal makamına ulaşmak istiyorsan, hallerini değiştirmelisin.

VARLIK

— İbadette varlık aranır, ubudiyette varlık harcanır. Varlık baki kal-dıkça amelden iyi netice alınmaz.

ÂRİFLER

Muhammed Bahâüddin Şâh Nakşıbend (k.s.) Hazretleri buyurdular:

— Ârif zatları maruflarına ulaştıran, başkalarından ayrılıp onu bul-dukları yol, üç şey üzerine kurulmuştur; şöyleki:

1) Murakabe..

Bununla devamlı Cenâb-ı Hakkı’ın varlığı gözetilir; yaratılmışlar ise unutulur gider.

2) Müşahede..

Müşahede ile de, gayb âleminden gelen, kalbe giren ilâhi ihsanlar görülür.

Zamanının bir kalıcı durumu olmayınca, o gelen ihsanları bizim gör-memiz mümkün değildir. Her şey değiştiğine göre, o ihsanlar da bizce kalıcı sıfatlar olamazlar. Bizim bildiğimiz ancak açılış, kapanış halleridir. Kapanış durumunda celâl sıfatını, açılış durumundaysa cemal sıfatını kavrarız.

3) Muhasebe..

Muhasebe ise, üzerimizden geçen hemen her saatte ve her anda nefsimizi hesaba çekmemizdir. Bakmalıyız: Acaba ânımız, saatimiz nasıl geçti: Huzurla mı, yoksa dağınık ve perişan mı?. Eksik yanlarımızı anlar anlamaz, hemen işe koyulmamız gerekir.

 

16 – HACE ALAADDİN-İ ATTAR (K.S.)

Alâüddin-i Attar hazretleri, Buhara’da yetişen en büyük evliyadandır. Silsile-i aliyyenin on altıncısıdır. Asıl ismi Muhammed bin Muhammed Buhari’dir.

Zengin babası vefat edince, oğullarına miras olarak çok fazla mal kaldı. Fakat Alâüddin hiç miras kabul etmeyip, Şah-ı Nakşibend Muhammed Behaeddin-i Buhari’ye talebe olmayı tercih etti. Gidip halini arz etti ve talebeliğe kabul buyurulmasını istirham eyledi. Behaeddin Buhari hazretleri ona nazar edip, (Evladım bizim yolumuzda mihnet ve sıkıntı çoktur. Dünyayı ve nefsini terk edebilecek misin?) buyurunca, hiç düşünmeden, (Yapmaya hazırım efendim) dedi. (Öyleyse bugün bir küfe elma al, kardeşlerinin mahallesinde sat!) buyurdu.

Elma sattı
Alâüddin, soylu ve tanınmış bir aileye mensup olmasına rağmen, kibirlenmeden, kardeşlerinin mahallesinde, bağıra bağıra elma sattı. Ertesi gün hocasının huzuruna gelerek, (Emirlerinizi yerine getirmeye çalıştım efendim) dedi. Hocası, (Bugün de kardeşlerinin dükkanı önünde satacaksın) buyurdu. “Peki efendim!” diyerek, ağabeylerinin dükkanı önünde bağıra çağıra elma satmaya başladı. Ağabeyleri, (Bizi elâleme rezil etme, para lazım ise, istediğin kadar verelim, mirasından da fazlasını al, fakat bu işi bırak) dediler. Onları hiç dinlemeyip elma satmaya devam etti. Ağabeyleri, (Madem satacaksın, bizim dükkanın önünde satma!) dediler. O yine dinlemedi. Hakaretler ederek, onu dövdüler. Fakat o, hiçbir şeye aldırış etmedi. Hocasının emrine uymaya devam etti. Ertesi gün hocası, (Artık bu iş tamam) diyerek elma satışı işini bıraktırdı ve onu talebeliğe kabul buyurdu.

Alâüddin-i Attar hazretleri anlatır:
(Hocam beni kabul edince, onu çok sevdim ve sohbetlerinden ayrılamayacak hâle geldim. Bir gün bana, (Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim?” buyurdu. (Bu aciz hizmetçiye iltifat ederseniz, o da sizi sever) dedim. (Az bekle!) buyurdu. Bir müddet sonra, kalbimde ona karşı sevgiden eser kalmadı. O zaman, (Sevginin kimden olduğunu anladın mı) buyurdu.

Eğer maşuktan sevgi olmaz ise aşığa,
Aşığın muhabbeti kavuşturmaz maşuğa.

Talebeliğe kabul edilince, canla başla hizmet etti. Talebelerin arasında parmakla gösterilenlerden oldu. Hocası onun derecesinin çok yüksek olduğunu bildiği için, bir gün hanımına, (Kızımız büluğa erince haber ver) buyurdu. Kız büluğa girince, hocası, talebesi Alâüddinin odasına gitti. Eski bir hasır üzerinde kitap okurken gördü. Başının altına koyduğu bir tuğlasından başka bir şeyi yoktu. Hocası, (Eğer kabul edersen, büluğa gelmiş bir kızım var. Seninle evlendireyim) buyurdu. Alâüddin, (Büyük lütuf buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz, hiçbir şeyim yok) dedi. Hocası, (Kızım sana takdir edilmiştir. Rızkınızı da, Allahü teâlânın göndereceği bildirilmektedir) buyurdu. Bir müddet sonra evlendiler.

Nehre atladı
Behaeddin-i Buhari hazretleri, talebeleri ile kıra çıkmıştı. Yolda bir nehirden geçiyorlardı. Nehir yeni yağan yağmurlarla taşıp kabarmış, ağaçları kökünden söküp götürüyordu. Hocaları (Alâüddin atla!) buyurdu. O da, hemen nehrin içine atladı. Sularda kayboldu. Talebeler şaşkınlık içinde idi. Ancak hocalarına bir şey soramadılar. Hocaları, kır gezisinden akşam üzeri geri dönerken, köprünün yanına gelince, (Bir eksiğimiz var mı?) diye sordu. Talebeler de, (Evet) dediler. Hocaları elini uzatarak; (Alâüddin gel!) buyurdu. Alâüddin nehirden çıktı. Elbiseleri bile ıslanmamıştı. Hocaları, (Bakın, nehir, kökleri sağlam olmayan bütün ağaçları söküp götürüyor. Fakat Alâüddin’in kökü sağlam olduğundan onu götüremedi) buyurdu.

Alâüddin-i Attar hazretleri buyururdu ki:
(Maksada ancak hocanın, rızası ile erebilir. Talebeye, bütün işlerini hocasına bırakmak düşer. Hocasının yanında bir tercihi olmamalı. Allah adamları ile sohbet aklı artırır, onları görmek için iki günü geçirmemelidir.)

Vefat edince, rüyada gördüler. (Allahü teâlanın bize verdiği nimetler çoktur. En küçüğü şu ki: Kabrimin 40 fersah (240 km) uzaklığına defnedilmiş olan müslümanların, şefaatim ile affolunacağı bildirildi) buyurdu.

 

17 – YAKUB ÇERHİ (K.S.)

Yakub-i Çerhi hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. İnsanların iman, ibadet ve ahlak hususunda doğruyu öğrenip, yapmalarını sağlayan ve Allahü teâlânın rızasına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen İslam âlimlerinin on yedincisidir. Derin âlim ve kâmil bir veli idi.

Kendisi anlatır:
“Buhara’nın âlimlerinden ilim tahsil edip icazet aldıktan sonra memleketime dönmek üzere idim. İçimde Behaeddin-i Buhari hazretlerinin yanına gitmek arzusu hasıl oldu. Huzuruna varıp; “Beni hatırdan çıkarmayınız” diye yalvardım. “Tam gideceğin sırada mı bana geliyorsun?” buyurdu. “Gönlüm iştiyakınızla dolu” dedim. “Bu arzu ne sebepten geliyor?” dedi. “Büyük bir zatsınız ve herkesin makbulüsünüz” dedim. Bunun üzerine; “Bu sebep kâfi değil, daha makbul bir şey bulman lazımdır. Halkın beni kabulü şeytani olabilir” buyurdu. Bunun üzerine; “Sahih bir hadis-i şerifte; “Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalblerine düşürür. İnsanlar onu severler” buyurulmuştur” deyince, tebessüm ederek “Biz azizanız” dedi. Bu sözü duyunca kendimden geçer gibi oldum. Çünkü bu görüşmeden bir ay kadar önce, bir rüya görmüştüm. Rüyamda bana; “Azizan’ın talebesi ol!” demişlerdi. Behaeddin-i Buhari hazretleri; “Biz azizanız” buyurunca rüyayı hatırladım. Tekrar; “Bana teveccüh ediniz, hatırınızdan çıkarmayınız” diye yalvardım. “Bir gün Azizan’dan (Ali Ramiteni’den) böyle bir istekte bulunmuşlar. O da, bir şeyin hatırda kalması için bir vasıtaya ihtiyaç olduğunu söylemiş ve hatırlamaya vesile olacak bir şey istemişler” buyurdu. Bunu söyledikten sonra, bana mübarek takkesini hediye ederek, “Şu takkeyi al, onu her gördüğünde bizi hatırla ve yanında bul” buyurdu.

Yine kendisi anlatır:
“Allahü teâlânın inâyetiyle bu fakirde erenler yoluna girmek arzusu doğunca, Behaeddin-i Buhari hazretlerine kavuşmak nasip oldu. Onun kerem ve iltifatları beni saadete gark etti. Gördüm ki, mürşidim kâmildir. Çeşitli vakalar ve gaybi işaretlerden sonra, Kur’an-ı kerimi açıp bir âyeti işaret tutmak istedim; “O Peygamberler Allah’ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir, sen de onların gittiği yoldan yürü…” mealindeki âyet-i kerime çıktı, bağlılığım kat kat arttı.

Tereddüt içinde bulunduğum günlerden idi. İçimde öyle bir fırtına koptu ki, hemen Behaeddin-i Buhari hazretlerinin huzuruna kavuşmak için Kasr-ı Arifan’a gittim. Behaeddin-i Buhari hazretlerinin evlerine yaklaştığım zaman; yola çıkmış, beni beklemekte olduğunu gördüm. Beni yanına oturttu. Namaz kıldıktan sonra sohbete başladı.

Buyurdu ki:
“İlim iki kısımdır. Biri kalb ilmi; bu ilim, en faydalı olan ilimdir. Bu ilmi nebiler ve resuller öğretir. Diğeri lisan ilmidir. Bu ilim de Allahü teâlânın insanoğluna hüccetidir. Batın ilminden sana bir pay erişmesini ümit ederim.”

“Sadakat ehliyle oturduğunuz zaman, dikkatli olun. Çünkü onlar, kalblere girip himmetinize bakarlar. Biz, kendi kararımızla kimseyi kabul edemeyiz. Böyle memuruz. Bakalım bu gece bize ne işaret buyurulur. Eğer seni kabul ederlerse, biz de kabul ederiz.”

Ömrümde o gece kadar çetin ve zor bir gece geçirmedim. Saadet kapısının yüzüme kapanmasından korktum. Sabah namazını hocamla beraber kıldım. Namazdan sonra; “Sana müjdeler olsun, kabul işareti geldi. Biz insanları az kabul ederiz. Kabul ettiğimiz zaman da geç kabul ederiz. Tâ ki gelenlerin nasıl geldiği ve zamanının gelmiş olduğu belli olsun” buyurdu. Halifesi Alâüddin-i Attar ile sohbet etmemizi emretti. Ben de onun yanına gittim ve vefatına kadar sohbetlerinde kaldım. Onun halifesi olarak insanlara doğru yolu gösterdim.

 

18 – HACE UBEYDULLAH AHRAR (K.S.)

Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, Türkistan’ın büyük velilerindendir. Silsile-i aliyyenin on sekizincisidir. 1403 yılında Taşkent’te doğdu. 1490’da Semerkant’ta vefat etti. Kabri oradadır.

Doğumundan itibaren üstün halleri görüldü. Annesi nifastan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nur parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona dua ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmezdi. Dedesi de, âlim ve veli idi. Vefat edeceği sırada, torunları ile tek tek vedalaştı. Ubeydullah-ı Ahrar o zaman çok küçüktü. Onu görünce, kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: “Ben, bunun büyük bir zat olduğu zaman hayatta olmam. Bu İslamiyet’e hizmet edecektir. Cihan padişahları bunun sözünü dinleyecekler” dedi.

Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra, helal kazanmak için tarımla meşgul oldu. Kısa zamanda zengin oldu. 1300’den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üç bin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsulüne öyle bir bereket verdi ki, her yıl 800 bin batman [700 ton] zahire uşur verirdi. Ambarlarına konulan mahsul, çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Kendisi bu konuda; “Bizim malımız, fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır” buyururdu.

Yakınlarından biri, bir gece birini kendisine şarap alıp getirmesi için gönderdi. O kimse şarabı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarap testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeye başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve testi kırıldı. Şarap isteyen kimse, kimse bilmesin diye, sabahleyin erkenden kalkıp kırılan testisinin parçalarını topladı. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o kimsenin evine geldi. “Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılırdı ve bir daha seninle buluşmama imkan kalmazdı” buyurdu.

Bu talebesi anlatır:
Seferde idik. Gece yarısı bana “Hemen kalk, eşyalarını topla ve derhal dışarı çık!” buyurdu ve kendisi de çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Beni takip edin” dedi. Bir tepeye doğru yürüdü, biz de hemen toparlanıp onu takip ettik. Tepeye çıkınca, durdu. Biz de yanında durduk. Bir kısmı da, gelmemişti. Biz tepede iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin bu kerametini görerek, onun büyük bir veli olduğunu bir kere daha anlamış oldular.

Buyururdu ki:
“Kalbin kararmış olmasının alameti, günahlardan, üzüntü duymaması, günahta ısrar etmesidir. İşlediği günahlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık nasihat tesir etmez, gafletten uyanmaz.”

“Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zulümden korumaktır.”

“Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir.”

“Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir.”

“Tasavvuftan maksat, kendini zorlamadan her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”

“İnsanın kıymeti; idrakinin, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır.”

“Belalara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın birbirinden acı belaları vardır.”

“İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluktan maksat ise, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır.”

“Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız ehl-i sünnet değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız ehl-i sünnet ise, hiç üzülmemeliyiz.”

 

19 – KADI MUHAMMED ZAHİD

Nakşbendiyye’nin Ubeydullah Ahrar’dan İmam-ı Rabbani’ye kadar olan dönemdeki adı”Ahrariyye.” Ubeydullah Ahrar’dan emaneti alan ise Muhammed Zahid. O da silsiledeki Yakub Çerhî’nin kızının oğlu. Reşehât’ta kendisinden “Kadı Muhammed” diye bahsedildiğine bakılırsa dinî ilimlerde “Kadılık” payesine ulaşacak bir derinliğe sahip olduğu, belki kadılık da yaptığı anlaşılmaktadır. Dini ilimlerde belli bir derinlik kazandıktan sonra tasavvufa meyletti. 855/1451 yılında Ubeydullah Ahrar’a intisab etti. On iki yıl süreyle şeyhinin yanında ve hizmetinde bulundu. Silsiletü’l-arifîn ve tezkiretü’s-Siddikıyn adlı Farsça eserinde özellikle şeyhi ile olan münasebetlerini Nakşî tarikatı adabını, tasavvufun belli esaslarını anlatmaktadır. Şeyhinin vefatından sonra yerine irşad makamına oturdu. 936/1529 yılında vefat edinceye kadar bu görevi sürdürdü. Kabri Hisar’da Vahş denilen yerdedir.

Kadı Muhammed Efendi, gençlik yıllarından itibaren riyazat ve mücâhedeye meraklı, ibadete düşkün bir kimseydi. Belki de bu yüzden “Zahid” lakabıyla anılır olmuştu. Ubeydullah Ahrar’a İntisabı:

Kadı Muhammed Efendi, şeyhi Ubeydullah Ahrar’a intisabını şöyle anlatıyor:

– Şeyh Nimetullah adında biriyle Herat’a gitmek üzere Semerkant’tan yola çıktık. Mevsim yaz, havalar çok sıcaktı. Şaduman köyüne gelince orada birkaç gün konakladık. Biz orada iken Ubeydullah Ahrar hazretleri de o köye geldi. Ziyaretine gittik. Tanıştıktan sonra aramızda güzel konuşmalar oldu. Sohbet sırasında Ubeydullah Ahrar, içimdeki bazı sorulara cevap verdiği gibi Herat’a gidiş sebeplerimizi de tek tek saydı. İnsan ruhunu okuyan kamil bir zat karşısında olduğumu anladım. Ancak içimdeki Herat’a gitme arzusu kaybolmadı. O bana Herat’a değil, Buhara tarafına gitmemi tavsiye etti.

Ertesi sabah yolculuk için izin almaya gittim. Beni kapıda karşılayan bir müridi, “Efendi hazretlerinin yazı yazmakla meşgul olduğunu” söyledi. Bir süre sonra geldi ve elindeki kağıdı bana uzatarak:

“Bu. benim sana nasihat ve vasiyetimdir” dedi. Kağıtta şunlar yazılıydı: “İbadetin hakikati benlikten geçmek, Allah’ın azameti karşısında titremek, tazarru ve inkisar halinde bulunmaktır. Bu manalar gönülde, ilahî azameti taraf taraf görmekle doğar. Bu saadete aşk ve muhabbetle eritir.

Aşk ve muhabbetin zuhuru Kainatın efendisine uymakla kabildir. İttiba; yani O’na uymak, uymanın yolunu bilmeye bağlıdır. Bunun için peygamber varisi, maneviyat alimi mürşitlere uymak gerekir. Alimliğini dünya kazancına vesile sayan, makam ve itibar sahibi olmaktan başka hırsı olmayan ilim ehlinden uzak durmak lazımdır. Kendilerim büsbütün musiki ve sema ve raksa veren ve halkın eline bakan dervişlerden uzak durmak icap eder. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadına zıt fikirler dinlemekten sakınmak şarttır. İlim tahsilim Allah Rasulü’ne ittibaın zaruri bir sonucu olarak görmek ve ilme bu gözle bakmak tek çıkar yoldur.”

Kadı Muhammed, bu vasiyeti alıp okuduktan ve Ubeydullah Ahrar’a veda ettikten sonra Buhara yolunu tuttu. Veda sırasında Ubeydullah Ahrar, kendisine Sa’deddin Kaşgarî’nin oğlu Şeyh Gilan’a verilmek üzere bir mektup daha verdi. Mektupta şunlar yazılıydı: “Bu mektubu getiren zata dikkat edin, alaka gösterin. Onun uygunsuz yabancılarla dolaşmasına mani olun, onu aranıza alın.” Kadı Muhammed, elinde bu mektupla yola koyuldu. Buhara’ya varıncaya kadar, başına gelmedik kalmadı. Hummadan göz ağrısına kadar türlü dertlere müptela oldu. Altı tane at değiştirdi. Nihayet Buhara’ya vardı. Fakat karşı konulması imkansız bir cazibe onu Semarkand’a Ubeydullah Ahrar cihetine doğru çekiyordu. Biraz dinlenip kendisini toparladıktan sonra uçarcasına tekrar Semerkand yolunu tuttu. Yolda Taşkent’e uğradı. Orda Şeyh İlyas Aşkî’yi ziyaret etmek istediyse de kitaplarını ve eşyalarını kaybetti. Bunun üzerine bu ziyaretten de vazgeçti ve kendisinin cazibe merkezi olan Semerkant’a, mürşidinin yanına koştu. Şeyhi onu kapıda karşıladı ve “Hoşgeldin, safalar getirdin, merhaba” diye hüsn-i kabul gösterdi.

Ubeydullah Ahrar onda üstün bir istidad sezmişti. Çünkü o, tasavvufun inceliklerim ve ariflerin zarif nükte ve mefhumlarını kavramakta tam bir maharet sahibiydi. Ubeydullah Ahrar hazretleri ince sırları, mürid ve halifeleri içinde en çok onunla konuşurdu. Hatta bazan onun bu konudaki tepkisini ölçmek için şöyle sorardı: “Bizim söylediklerimiz, çocukluğunda anne-babandan, gençliğinde hocalarından öğrendiğin inanç ve bilgilere ters düşmüyor mu? Bu anlattığımız incelikleri kavramada sıkıntı çekmiyor musun?” “Hayır” cevabım alınca da: “Öyleyse seninle bu konuları konuşabilirim.” derdi. Aslında büyük mürşitlerin ilmi hakikate dair konuları ancak istidadlı müritlerine anlatmaları adabdandı. Çünkü herkese anlayabileceği dilden konuşmak, anlayabileceği ölçüde anlatmak gerekliydi.

Diri Kedi, Ölü Aslan:

Kadı Muhammed Zahid, şeyhinin hizmetinde bulunduğu yıllarda Semerkant’ta Hoca Zekeriya adlı bir şeyhin kabrini ziyarete gider. Fakat kendisinde bir fevkaladelik hisseder, dayanılmaz bir karın ağrısıyla ayağım türbe kapışma koymuşken, kendini dışarı atar. Şeyhinden izinsiz geldiği için bunların basma geldiğine hükmeder. Adeta irade ve ihtiyarı elinden alınmış bir halde şeyhinin yanına döner. Muhammed Zahid, daha. bir şey söylemeden Ubeydullah Ahrar ona: “Bilmez misin ki, diri kedi, ölü aslandan üstündür” diyerek irşadda, ölmüş şeyhlere değil, hayatta olan mürşitlere bağlanıp rabıta yapılması gerektiğine işaret eder.

Fakirlikle Sınanması:

Ubeydullah Ahrar hazretleri son demlerini yaşamaktadır. Bütün evlatları ve halifeleri etrafını çevrelemişlerdir. ? Kendisinden emaneti teslim alacak Muhammed Zahid de ordadır. Ubeydullah Ahrar der ki:

– “Bizim ihvanımızdan her birinin fakirlik ve zenginlikten birini seçmesi gerekmektedir. Kadı Muhammed, sen bunlardan hangisini seçersin?” O da şu cevabı verir:

– “Ben, sizin bize münasip göreceğinizi seçerim”

Bunun üzerine Ubeydullah Ahrar, muhasiblerinden birine dönerek şöyle buyurur:

– “Mevlana Kadı Muhammed’e dört bin altın verin. O fakirliği seçti. Bu meblağı yanındaki ihvanın geçimi için sermaye yapsın, ihvanın geçim işi zihnini meşgul etmesin.”

Kadı Muhammed belki de fakrı ve bilinmezliği ihtiyar ettiği için, hakkında yazılanlar ve bilinenler pek sınırlıdır.

– rahmetullahi aleyh-

 

20 – DERVİŞ MEHMET (K.S.)

Derviş Muhammed hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. Silsile-i aliyyenin yirmincisidir.

Ruh ilimlerinde mütehassıs idi. Büyük âlim ve kâmil bir veli olan dayısı Kâdi Muhammed Zâhid’in derslerinde yetişti. Dayısına talebe olmadan önce, on beş sene nefsinin isteklerinden kurtulmak için mücadele etmiş ve insanlardan uzak yaşamıştı.

Bir gün ellerini açıp, acizliğini ve çaresizliğini Allahü teâlâya yalvararak arz etmişti. Aniden Hızır aleyhisselam gelip; “Eğer sabır ve kanaat istiyorsan, Muhammed Zâhid’in hizmet ve sohbetine kavuşmakta acele et. O sana sabır ve kanaati öğretir” buyurdu. Hemen Muhammed Zâhid’in yüksek huzuruna varıp, orada ilim tahsil etti. Güzel terbiye görüp, kemale geldi. Hocası ona, insanlara doğru yolu anlatmak, ebedi olan Cehennem azabından kurtaracak şeyleri bildirmek için hilafet verdi. Hocasının vefatından sonra yerine geçip, Semerkand’da, doğru yoldan ayrılanlarla ve dine sonradan sokulan bid’atlerle uğraştı. Bid’atleri yok etti. Çok veli yetiştirdi.

İnsanları Allahü teâlânın yoluna çağırmada çok gayret gösterdi. Talebelerinin terbiyesi hususunda, insan üstü bir kuvvet ve gayrete sahipti. İmam-ı Rabbani hazretlerinin dünyaya gelmesinden bir sene önce, vefat etti. İnsanları irşad için yetiştirdiği yüksek talebeleri pek çoktur. Bunların en büyüğü, oğlu Hâce Muhammed Emkenegi’dir.

 

21 – MUHAMMED HACEGİ EMKENGİ (K.S.)

Hâcegi Muhammed Emkenegi hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. Silsile-i aliyyenin yirmi birincisidir.

1512 yılında Buhara’nın İmkene kasabasında doğdu. 1599’da orada vefat etti. Evliyanın büyüklerinden Derviş Muhammed hazretlerinin oğlu ve Muhammed Bâkibillah hazretlerinin hocasıdır. Zahiri ve batıni ilimleri babasından öğrendi. Babasından feyiz alarak tasavvufta kemale erdi. Tasavvuf ilminin ve hallerinin mütehassısıydı.

Bütün ömrü İslamiyet’e hizmetle ve Peygamber efendimizin güzel ahlakını insanlara duyurmakla ve öğretmekle geçti. Çok veli yetiştirdi. Yetiştirdiği velilerin en başta geleni kendisinden sonra halifesi olan Muhammed Bâkibillah’tır. Muhammed Bâkibillah hazretleri, bir gece rüyasında Hâcegi Muhammed Emkenegiyi gördü. Hocası ona; “Ey oğul, senin yolunu gözlüyorum” buyurdu. Bâkibillah hazretleri buna çok sevindi. Hemen huzuruna gitti. Huzuruna varınca ona çok iltifat gösterip, yüksek hâllerini dinledi. Sonra üç gün üç gece birlikte bir odada başbaşa kalıp, sohbet ettiler.

Hâcegi hazretleri ona feyiz verip, yüksek faydalara kavuşturdu. Sonra Bâkibillah hazretlerine; “Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yüksek yolun büyüklerinin ruhlarının terbiyeleriyle tamam oldu. Tekrar Hindistan’a gitmeniz lazım. Çünkü bu silsile-i aliyyenin, orada sizin sayenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden çok istifade edip, büyük işler yapacak kimseler gelecek” buyurdu.

Hace Bâkibillah kendilerini bu işe layık görmediğinden, özür dilediyse de, Hâcegi Emkenegi, ona istihare yapmasını emretti. Rüyasını Emkenegi hazretlerine anlattığı zaman, şu karşılığı aldı:
“Derhal Hindistan’a gidiniz. Orada sizin bereketli nefeslerinizden bir aziz meydana gelecek, bütün dünya onun nuruyla dolacak. Hatta, siz de ondan nasibinizi alacaksınız.”

Hace Bâkibillah hazretleri Hindistan’da Serhend şehrine geldiği zaman, kendisine; “Kutbun etrafına geldin” diye ilham olundu. Bu kutub, imam-ı Rabbani hazretleriydi.
Demek ki, bu kıymetli tohum, Semerkand ve Buhara’dan getirilmiş, Hindistan toprağına ekilmiş oluyordu.

Hâcegi Muhammed Emkenegi hazretleri, ömrünün sonlarına doğru sık sık şöyle söylerdi:
Ölümü hatırlar, gülemem asla,
Bugün ne olacak bilemem asla,
Maksadım Rabbime yakın olmaktır
Bundan başkasını istemem asla.

Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri bir mektubunda Hâcegi Emkenegi hazretlerinden bahisle şöyle buyurmuştur:
“Hâcegi Emkenegi, Hak aşıklarını gerçek sevgiliye kavuşturmak için sıkıntılara katlanarak ve zahiren kırıklık içerisinde senelerce rehberlik yaptı. Bir gün talebelerinin bir kısmı ile dikenlik bir yerden geçiyorlardı. Bir talebesinin ayakları yalın idi. Ayağına hep diken batıyordu. İçinden gizlice ah çekiyor ve ayağını da hocasının izinden ayırmıyor, takip ediyordu. Hocası Emkenegi hazretleri onun bu hâline iltifat edip, “Kardeşim ayağa elem dikeni batmadıkça, murat gülü açılmaz” buyurdu. Bu söze talebe çok sevindi.”

 

22 – HACE MUHAMMED BAKİBİLLAH (K.S.)

Büyük veli İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretlerinin hocasıdır.

Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, H.971 (M. 1563) senesinde Kâbil şehrinde doğdu. H.1012 (M. 1603) de Delhi’de kırk yaşında iken vefat etti. Türbesi, Kutabrol denilen yerdeki kendi mescidinin yanındadır.

Orta boylu, kırmızı benizli,seyrek sakallı idi.

Gençliğinde ilim tahsili için Kâbil’den Semerkand’a gidip, zâhirî ve akli ilimleri, zamanının en büyük alimlerinden olan Mevlânâ Sâdık Hulvânî’den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kâbiliyeti ile kısa zamanda, ilimde en yüksek seviyeye ulaştı.

Zâhirî ve bâtinî kemâlat ile mücehhez, cezbe ve ilâhî aşk ile bezenmiş, zühd ve takva ile ma’ruf, cömertlik vasıflarına mâlik bir zat. Hâce Muhammed Bahaü’d-dîn Nakşibend Hazretlerine mânen bağlı olmakla (Üveysî) idiler. Zâhiren ise Mevlâna Hâcegî Emkengî Hazretlerine bağlı idiler.

Hâce Ubeydullah Ahrar Hazretlerinin ruhaniyetinden dahi feyz al-mışlardır. İlk zamanlar Kâbil’den Semerkand’a gelerek orada zâhirî ilimler ile meşgul olmuşlar, daha sonra da Hâcegi Emkengî Hazretlerinden bâtınî ilimleri öğrenmişlerdir.

Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri ilim hayatından şöyle anlatmıştır:

—”Büyüklerin kitaplarından bir kitabı okurken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldılar. Şah Nakşibend’in (k.s.) mübarek ruhaniyetleri, bana zikir telkin edip, cezbe ile taltif eyledi.”

“Gerçi biz, önceki veliler gibi çetin riyazetleri çekmedik ama, intizârlar (bekleyişler) ve büyük ızdıraplar gördük ki, bunların arasında riyazetler ve çok sert muameleler vardı.”
ANNESİNİN DUASI
İlk günlerinde annesinin duasını da şöyle anlatıyor:

— “İlk günlerimde muhterem annem, kararsızlığımın, kudretsizliğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce kırık ve mahzun bir kalb ile ihtiyaç ve acz içinde, içli bir ağlama ile gece seher vaktinde Allahü Teâlâya yalvarıp, şöyle dua etti:

—”Ey benim ve seni istemekte herşeyden vaz geçmiş ve gençliğin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbi! Ya onu maksadına kavuştur veya beni daha yaşatma ki, oğlumun maksadına kavuşmamasına ve elemine dayanamıyorum.”

“Annem çok defa gece yarıları sahralara çıkar, Allahü Teâlâya böyle münâcaat ve dua ederdi. O dua ve yalvarmaları sebebiyle, Allahü Teâlâ benim kalb gözümü açtı. Allahü Teâlâ bizim tarafımızdan onu en iyi karşılıklar versin.”
ANNESİNİN DERGAHA HİZMETİ
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’nin annesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu halde, dergahın hizmetini kendisi görürdü. Hatta tandıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı. Taze ekmeği dergahda bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Birgün Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, annesinin güçsüz ve takatsiz bir hal almış olduğunu görerek, dergahın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrum kaldım diye ağlayarak;

—”Bilmiyorum, ne kabahatim oldu ki, Allahü Teâlâ beni bu hizmetten mahrum eyledi. Yaptığım en iyi iş, o faziletli oğlum Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’ne ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar” dedi. Tevâzuunun, inkisarının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırabı, Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerine bildirilince, bir ni’met olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.”
İSTİHARESİ
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, salihleri ve meczubları aramakta çok gayret gösterir, birçok memleketi dolaşır ve temiz kalbi olanları bulur, onlardan nasibini alırdı. Bu seyahatleri sırasında Silsile-i aliyye-i Nakşibendiyye büyüklerinden birinin sohbetine kavuştu. Ona talebe olmak ve tam bağlanmak istedi. Bunun için istihare yaptı. Rü’yasında Muhammed Pârisâ hazretlerini gördü. Muhammed Pârisâ (k.s.) rü’yasında ona buyurdu ki:

—”Tasavvuf yolunda ilerlemek en iyi ahlak ile ahlaklanmaktır. Bu büyük nimet ve saâdet ele geçince, bu yolda elde edilecek faide, elde edilmiş demektir.”
TÖVBESİ
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, başlangıçta ilk istifadesini şöyle anlatmıştır: “İlk defa günahlardan tövbe, Hâce Übeyd hazretlerinin huzurunda oldu. Benim için Fâtiha okumasını istedim. Sonra Semerkand’da bulunan ve Ahmed Yesevî’nin yolunda olan İftihâr Şeyh’e talebe olmak arzusu ile tekrar tövbe ettim. Her ne kadar “Siz gençsiniz, siz bu işe katlanamazsınız” dediyse de, arzumun çokluğunu görünce; “Bir Fatiha okuyalım” ve “Allahü Teâlâ istikamet versin, Büyüklerin maksadına uygun azimet nasib eylesin, kalbinde büyük değişmeler ve nefsinde harablıklar (ıslah) vâkî olsun” dedi. Bir başka zaman Emîr Abdullah Belhî’nin huzurunda tövbemi yeniledim. Elimi müsafahaya yakın bir şekilde tuttu. Ümid edilir ki, bunun bereketi kıyamete kadar devam eder.”

Bundan sonra bir müddet daha dolaştım. Nihayet rü’yada, Şah Nakşibend Hazretlerinin huzurunda tam bir tövbe yaptım. Bundan sonra bende tasavvuf yoluna girmek arzusu aşikar oldu. Bu yola girmek için her çareye başvurdum. Nihayet mübarek zâtlardan biri bana;

—”Peygamber Efendimizden (s.a.v.) gelen zikir, neticeye kavuşturur” dedi. Bütün gayretimle bu sözü söyleyen zattan zikri ve murâkabeyi almak için uğraştım. İki sene o zâtın silsilesindeki zikre, murakabeye ve tesbihlere devam ettim. Her ne kadar bu sırada gizli işaretler diğer bir yola girmeyi gösterdiyse de, ayaklarımı yerden kaldıramadım. Böylece nefsi yenip gönül bahçeme, Allahü Teâlâ’nın izni ile büyüklerin kerem tohumunu ektim. İnşâallah o tohumu, ikram ve ihsan edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nehirlerle beslerler. Bundan sonra Keşmîr’e gittim ve orada Baba Vâli’nin sohbetine devam edip, bereketli nazarlarına ve teveccühlerine kavuştum. Cenab-ı Hakka hamd ve senâlar olsun ki, o teveccühler ile kabul kapısı aralandı. Keşmir’de sohbetine devam ettiğim Baba Vâli, nakşibendiyye yolundan icazetli olduğu için, kendilerine gelen tâlibin istidâdına o silsile yoluyla feyz verdiler. Baba Vâli’nin vefatından sonra, bu yolda bilinen gaybet (kendinden geçme) hali ele geçti ve büyük velîlerin ruhları müjdeler verdiler, telkinlerde bulundular. Bereketli teveccühleri ile nisbetim, irtibatım kuvvetlendi ve gaybet dairesi genişledi. Yol açıldı ve aydınlandı. Velhasıl cem’ıyyet ele geçti.”
MÜRŞİDİNİ BULMASI
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, Mâverâünnehr şehirlerinden birine giderken, bir gece rü’yasında Mevlâna Hâcegî Emkengî Hazretlerini görmüş o ona şöyle buyurmuştur:

—”Ey oğul, senin yolunu gözlüyordum.”

Mevlânâ Hâcegî Emkengî’nin huzuruna kavuşup, çok yardım ve ihsanlar gördü. Hocası onun yüksek hallerini dinledikten sonra, üç gün üç gece onunla birlikte yalnız bir odada sohbet etti. Bir müddet ona feyz verdi. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, hocası olan evliyanın büyüklerinden Hâcegî Emkengî’ye talebe olmasını şöyle anlatmıştır.

—”Nihayet inayetlerinin çekmesiyle hakikatler sahibi, irşad dergahı, Mevlana Hâcegî Emkengî hazretlerinin huzuruna kavuştum. Candan bir arzu ve istek ile bi’at edip, müsafaha eyledik. Büyükler yolunu ondan aldım. Hâcegî Emkengî Hazretlerinin sohbetinde bulunmakla ve Şah Nakşıbend Hazretleri’nin (k.s.) ve halifelerinin yüksek ruhaniyetlerinin imdadı ile, bu büyükler silsilesine dahil olup, Hâcegî Emkengî’nin halifesi olup makamına geçtim.”

Hâcegî Emkengî hazretlerinin, Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’ne hilâfet ve tam bir icâzet verip, Hindistan’a gönderdiğini duyan talebelerinden ba’zıları gayrete gelip, aralarında bir huzursuzluk hasıl oldu. Kendileri uzun müddet orada oldukları için yeni gelen bir gencin kısa zamanda tam bir icâzetle dönmesi onları düşündürmüştü. Hâcegî Emkengî hazretleri bu durumu duyunca şöyle buyurdu:

—”Dostlarım bilsinler ki, bu gencin işini tamamlayıp buraya bizim yanımıza öyle gönderdiler. Yanımıza hâllerinin doğru olup olmadığını kontrol için geldi. Şüphesiz öyle gelen böyle gider.”
ESERLERİ
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’nin eserleri şunlardır:

1- Külliyat-ı Bâkî Billah

2- Mektupları,

3- Rubâ’ıyyat: Bu eserini İmam-ı Rabbânî hazretleri “Şerh-i Rubâıyyât” adıyla şerh etmiştir.
YÜKSEK HALLERİNDEN…
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, daima hallerini gizlerdi. Çok mütevazi idi. Suâl soranlara zaruret miktarınca, kısa cevap verirdi. Bununla beraber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin ma’nâların halli için sorulan suâlleri, soranın tamamen anlayabileceği şekilde, çok açık olarak izah ederdi. Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu hususta çok dikkatli davranırdı. Dâimâ hüzünlü ve üzüntülü olduğu halde, huzuruna gelenlere neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan hiç kaçınmazdı. Âlimlere ve büyüklere, aşırı bir ta’zim ve hürmetleri vardı.

Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerinin şefkati ve merhameti o kadar çok idi ki, bir defasında Lâhor şehrinde kıtlık vâki olup, yaşamak güçleşmişti. O günlerde o da, Lâhor’da bulunuyordu. Hatta birkaç gün yemek bile yemedi. Her ne zaman huzuruna yemek getirseler; “İnsanlar, sokaklarda açlıktan can verirken, bizim yememiz insafa sığmaz” derdi. Getirilen yemeklerin hepsini açlara dağıtırdı. Lâhor’dan Delhi’ye giderken çok defa, daha bir-iki kilometre yol almadan, yaya yürüyen bir zavallıyı görür, hayvanından inip, onu bindirir, kendisi yaya yürürdü. Hatta tanıdıklarından biri bu yaptığını görerek; “Kendisi yaya gidiyor” demesin diye, tevazu’undan sarığını başına iyice geçirerek kendisini belli etmezdi. Şehre yaklaşıca hallerini gizlemek niyetiyle, tekrar hayvana binerdi. Şefkati ve acıması o kadar çoktu ki, hayvanlara bile şâmildi.

Bir gece teheccüde kalkmıştı. Bir kedi gelip yorganının üzerinde uyumuştu. Sabaha kadar sıkıntı ve mihnetlere katlanıp kediyi uyandırmadı. Eğer kendisinden bir harika, bir keramet zuhur etse, Allahü Teâlânın mahlûkatına olan aşırı şefkatinden, acımasından dolayı derdi.”

Üç-dört yaşlarında küçük bir çocuk, İran’da şiraz’ın güneyindeki Firuz-abad kal’asının onbeş-yirmi metre yüksekliğindeki duvarından, zemin taş olan yere düşmüştü. Öyle ki çocuğun kulaklarından kan gelip nefesi kesilmişti. Çocuğun annesi bu hadise karşısında çocuğunu kucaklayıp, çaresizlikler içerisinde ağlayıp inleyerek, doğruca Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerinin huzuruna gitti. Derin bir üzüntü ve içli bir yalvarışla çocuğunun kurtulması için himmet ve dua istedi. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerinin adeti şöyledi ki; teveccüh ve tasarruflarını, ma’nevi yardımlarını, sebebler altında gizlerdi. Bu durum karşısında da himmetini gizleyip bir tıb kitabı istedi. Kitabı alıp; “Öyle anlıyorum ki bu çocuk ölmeyecek!” buyurdu. Orada bulunanlar hayretler içerisinde kaldılar. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri bundan sonra bir müddet sessizce durup çocuğa himmet ve duâda bulundu. Bir de baktılar ki çocuk eski haline gelip sapa sağlam oldu. Bu hadiseye şahid olanların şaşkınlığı bir kat daha arttı.

Doğruluktan ve mürüvvetten uzak olan bir asker, Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’nin komşularından birine eziyet etmekte idi. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, bu zulmü görerek, rahat edemeyip, o askere nasihat etti. Fakat o zalim asker nasihatlerini kabul etmedi. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, mazluma merhametinin çokluğundan, o zalime şöyle dedi:

—”Merhameti gibi gayreti de çok olanların (büyük velîlerin), komşularına yaptığınız bu iş sizi helâk eder. Haberiniz olsun!” İki-üç gün sonra o zalim askeri açıkça hırsızlık yapma suçundan yakaladılar ve öldürdüler.

Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’nin komşularından bir genç içki içer ve her çeşit kötülüğü yapardı. Bunu duyar ve ıslahı için bekleyip tahammül ederdi. Birgün Hâce Hüsâmeddin’in haber vermesiyle, görevliler o genci yakaladılar ve habse attılar. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri bunu duyunca, Hâce Hüsâmeddin’i çağırıp darıldı. Hâce Hüsâmeddin; “Öyle fasık, öyle kötü bir kimsedir ki, kötülükleri sayısız ve başkalarına zarar verir haldedir” deyince, üzüntülü bir şekilde, derin bir ah çekip buyurdu ki:

—”Sen kendisini salih, temiz ve hayırlı gördüğünden senin nazarında o, fasık, kötü bir şerir görünüyor. Fakat biz ki, hiçbir şekilde kendimizi ondan farklı görmüyoruz. Nasıl olur da onun zararına bir söz söyleriz?” Sonra o genci, araya girerek hapisten çıkardılar.

O genç, komşusu Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerinin yakın alakası ve şefkati karşısında son derece memnun olup, günahlarına tövbe etti. Kötü işlerden vaz geçti ve salih bir kimse oldu.
MUHAMMED HÂŞİM-İ KİŞMÎ

ŞÖYLE ANLATMIŞTIR:
—”Birgün camilerden birinin yanında talebelere ayrılmış bir odada oturuyordum. Bir talebe diğer bir talebe ile evliyanın halleri üzerine konuşuyordu. Bir ara bu talebelerden biri, Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’nden bahsedip “Bu güne kadar çok yerler gezdim. Bu zamanda onun gibi nefsini terketmiş, cefâlar çekmiş, kimse yoktur” diyerek şöyle anlattı:

“Hâce Kutbüddîn hazretlerinin mübarek mezarlarının başındaydım. Aniden: “Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri geliyor” dediler. Mezara hizmet eden hizmetçi, mezara yakın bir yere, onlar için bir iskemle ve üzerine minder ve örtü koydu. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri için hazırladı. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri daha teşrif etmeden önce, kendinden habersiz biri içeriye girdi. Gözü iskemleyi ve üzerindeki örtüyü görünce;

—”Bu nedir ve kimin içindir?” dedi. Hizmetçi; Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’ni göstererek;

—”Gelen şu aziz içindir” dedi. O kendinden habersiz adam kızarak, kötü söyleyerek, Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri (k.s.) için bağırmağa, sövüp saymağa başladı. Bu sırada Hâce Bâkî Billah Hazretleri içeri girdi. Söven kimse, onu görünce huzurunda, yüzüne karşı daha kötü sözler söyledi ve;

—”Ey filan! Sen buna layık mısın ki, senin için buraya minder koysunlar?” dedi: Adam bağırıp çağırmaktan ter içinde kalmıştı. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerinin orada bulunan talebelerinden bir çoğu, onu ikaz etmek istediler. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri hepsini göz işareti ile bu işten vazgeçirip kötü sözler söyleyen o kızgın adamın yanına gidip, yumuşak ve tatlı bir ifade ile,

—”Evet, senin dediğin gibidir, ben öyleyim, ben ona nasıl layık olurum, benim haberim olmadan bu işi yaptılar. Af ediniz efendim ve kalbinizi, bana karşı kötü düşünceden boşaltınız” deyip, kaftanlarının kolu ile o bağıran adamın alnının terlerini sildi. Sonra ona bir miktar para bile verdi. Böylece adamın öfkesi yatıştı. Bu hadiseyi nakleden kimse sonra şöyle dedi: “Ben o adamın bağırıp çağırmaları karşısında Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerinin halinde ve konuşmasında en ufak bir değişme görmedim. İşte o zaman yeryüzünde, melek sıfatı ile kimsenin bulunduğunu yakînen anladım.”

Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerinin zamanında kendisini seven veliler kendisi ve fakirler için, altın ve gümüş paralar gönderirlerdi. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri de bu paraları fakirlere dağıtırdı. Hakikatten uzak ba’zı zavallılar onu kendileri gibi zannedip dil uzatırlardı.
YÜKSEK HALLERİNDEN…
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri bedenen zayıf olup, dâimâ abdestli olmağa, daha çok ibadet ve tâat yapmağa uğraşırdı. Yatsı namazından sonra odasına döner bir miktar murakabe ile meşgul olur, a’zalarının zayıflığı galebe gösterince, kalkar abdest alır, iki rek’at namaz kılar, yeniden otururdu. Bedeninde halsizlik ve yorgunluk vaki olunca, tekrar abdest alır, gecenin çoğunu böyle geçirirdi.
HELAL YEMEK

 

Yemek yemede ihtiyatı o kadar çok idi ki, bir hediye gelse, onu; “Biz hediyeyi geri çevirmeyiz” hadîs-i şerîfine göre geri çevirmez, ama husûsî işlerine de sarf etmezdi. Daha temiz ve daha iyi yerden borç alır ve fıkıhta bildirildiği şekilde “Bu daha helaldir ve daha iyidir” hükmü ile hareket eder ve hediyeyi oraya verirdi. Yemek pişirenin abdestli olmasını, hatta huzur ve safa sahiplerinden olmasını, yemek pişirirken çarşı, pazar ve dünya kelamı söylenmemesini iyice tenbih ederdi.

—”Huzur ve ihtiyat sahibi olmayanın yemeklerinden, bir duman çıkar ki, feyz kapısını kapatır ve feyzin gelmesine engel olur. Feyze vesile olan temiz ruhlar, şüpheli şeyler yiyen kişininkalb aynasının karşılarında durmazlar” derdi. Bütün talebelerini bu hususa riayete teşvik eder, az bile olsa, riayet etmeyenlerin hallerinden bunu hemen anlardı.
YİNE HELAL YEMEK…
Birgün hal ve keşf sahibi dostlarından biri gelip;

—”Halimde bir bağlanma, bir kapanma, kalbimde bir karartı görüyorum ve hissediyorum. Ne kabahat işlediğimi de bilemiyorum” deyince, Hâce hazretleri;

—”Yemeklerde ihtiyatsızlık vaki oldu” buyurdu.

—”Yemekler her günkü yemeklerdi” deyince, Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri;

—”İyi düşününüz, iyi düşününüz ki, bundan başkası olmasa gerek. Muhakkak ufak bir ihtiyatsızlık bu hale sebep olmuştur” dedi. İyice düşününce;

—”Yemek pişerken, ihtiyatlı olmayan, helal olduğu şüpheli iki üç odunun da yemek pişirmek için yakıldığını hatırladım” dedi.

Her işte azîmet ve en evla olan şekliyle hareket ederdi. Ya’ni şüphelilerden sakındığı gibi, mübahların da fazlasından sakınır, mübahları zaruret miktarı kullanırdı.

Birgün dervişlerden birinin bir yorgana ihtiyacı oldu. Hatırından, Hâce Hazretlerinden bir yorgan istemeği geçirdi. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerine bu düşüncesi, zahir olup, namazdan sonra;

—”Filan dervişe ve yorgan ihtiyacı olanlara, yorgan veriniz” buyurdu. O derviş;

—”O günden beri Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerini üzecek bir düşüncenin kalbimden geçeceğinden korktum” demiştir.

Muhammed Hâşim-i Kişmî, Şeyh Tâceddîn’den şöyle nakletmiştir:

“Bir gün Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, nehre doğru gidiyordu. Muzdarib, garib, çok üzüntülü olduğu anlaşılıyordu. Ben de onun arkasından gidiyordum. Biraz sonra, arkasından gittiğimi anladı, âh ederek, içli bir ses ile;

—”Ey Tâceddin, vâridât, feyzler, nurlar, haller ve esrarı üzerime o kadar yağdırıyorlar ki, bu nehir mürekkeb olsa, onları yazamadan biter. Amma benim için bunlardan ne çıkar. Benim aradığım görülemez, bilinemez, istek anlatılamaz, istenen vasfedilemez” buyurdu.
YÜKSEK HALLERİNDEN…
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri, (istiğrak) tasavvuf halleri içinde kendinden geçmiş bir durumda olmasına rağmen, iki sene talebelerini yetiştirmekle meşgul oldu. Talebelerinin en büyüğü ve en üstünü olan İmâm-ı Râbbânî hazretleri tasavvufta yetişip kemâle ulaşınca, kendini sohbetten ta’lim ve telkinden çekip, dostlarını ve talebelerinin yetiştirilmesini ona havâle etti. Kendini bu işten çekip, yalnızlığı tercih etti. Âhirete ait büyük bir elem ve üzüntü ile yalnız kaldı. Sâdece cemâatle namaz kılmak için dışarı çıkardı.

Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerini kim görse; “Yeryüzünde yürüyen bir meyyite kim bakmak isterse, Ebû Kuhâfe’nin oğluna, ya’ni Ebû Bekr Sıddîk’a (r.a.) baksın” hadis-i şerifini hatırlardı. Bununla beraber, nazarlarının heybet ve tesiri duvarlara işlerdi.

Gaafiller, kendisini görünce; “Onları görenler Allahı hatırlarlar” hadîs-i şerîfini hatırlarlardı. Hatta öyle ki; birgün Hindû’ların tarlalarının bulunduğu bir köyden geçiyordu. Orada bulunanların gözleri Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerine takılınca, birbirlerine “Bu nasıl bir insandır ki, onu görünce Allah hatırımıza geldi” dediler.

Bir zât şöyle anlatmıştır: “Birgün, gelip namaza yetiştim ve Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’nin de bulunduğu cemâate dahil oldum. Her taraf dolu idi. Yalnız Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’nin yanı boş idi. Ben, Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’ni yakînen tanıyordum. O boşluğa oturdum. Biraz sonra Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri ‘nin heybet ve azametleri kalbime hücûm etti. Hattâ ondan bir hayli uzaklaştığım halde sükûnet bulamadım. Elimde olmayarak, biraz daha arkaya çekildim. Böylece, öyle bir yere geldim ki, ayağımı biraz daha arkaya götürsem sofadan düşecektim. Bu hâl bana çok te’sir etti. O günden sonra, o ariflerin büyüğünün hâlis sevenlerinden oldum.”

Bütün bu heybeti ile berâber, ızdırabının coşması ve şöhretten kaçarak kendini halkın gözünden düşürmek arzusu ile, yalnız başına sokaklarda ve pazarda dolaşır ve bir duvarın gölgesinde topladığının üstünde otururdu. Bu kendinden geçme ve hayret zamanlarında, dinden kıl ucu kadar ayrılmaz, azîmetle olan amellerde bir gevşeklik olmazdı.

Eğer talebelerinden birinin bir edebi terk ettiğini bilse, zahirde kızmaz, dile almaz ama yakın oldukları halde, bâtınlarını ondan çekerler, ayırırlardı. Ba’zan rü’yada îkâz ederdi. Hata ve eksikliklerini talebelerine bu yolla bildirirdi.
VEFATINA YAKIN
Vefatı yaklaştığı son günlerde hanımına;

—”Ben kırk yaşına gelince, büyük bir hadise önüme gelir” buyurdu. Mübarek ellerini açtı ve;

—”Elimde olan çizgi, sana söylediğim sözün nişanıdır” dedi. Yine günlerden birgün, eline bir ayna alıp, hanımını çağırdı ve;

—”Gel beraber bu aynaya bakalım” dedi. O afife hatun şöyle demiştir; “Aynada, onu tamamen beyaz sakallı gördüm ve korktum. Bana böyle görünmeyiniz, bakmaya gücüm yetmiyor” dedim. Tebessüm etti ve kendini asıl şeklinde gösterdi.

Yine bu günlerde idi. Kendi keşflerini, bir rü’ya görmüş gibi anlatmaları adeti olduğundan,

—”Evliyaullahdan birine, bu yakınlarda Nakşibendî silsilesinin büyüklerinden biri ahırete intikal edecektir. Delhi şehrinin kenarında bir yere gömülsün ve insanlara karışmaktan kurtulsun, diye bildirildi” dedi. Bu zatın kim olduğu hususunda, ba’zı talebeleri istihare eylediler, izin verilmediğini anlayınca, istihareden vaz geçtiler.

Yine birgün kendisi için;

—”Bana şöyle bildirdiler ki; senin dünyaya gelmekten maksadın, tamam oldu. Dünyada işin kalmadı, artık sefere çıkmak icab ediyor” buyurdu. Ve yine;

—”Görüyorum ki, kutb-i zaman öldü diyorlar. Bu zamanda kendime mersiye olarak, güzel bir kaside okuyorum ve içinde çok yüksek ma’rifetler bulunduğunu anlıyorum” buyurdu.
HASTALIĞI VE VEFATI
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri Hicri binoniki senesinin Cemâziyel-âhır ayı gelince, bir hastalığa tutuldu. Bu günlerde şöyle buyurdu:

—”Hâce Ubeydüllah Ahrâr’ı (k.s.) rü’yada gördüm ve bana; “Gömlek giyiniz” buyurdu. Bu rü’yayı anlattıktan sonra, tebessüm etti ve; “Eğer yaşarsam öyle yaparım, yaşamazsam, gömleğim kefenimdir” buyurdu.

Bu günlerde sefere çıkmak isteyen muhlis talebelerinden bir çokları gelmişlerdi. Hastalığının çok olduğu zamanlar, derin ilimler ve çok yüksek hakîkatlerden bahsetti. Bir gece, hastalık o hâle geldi ki, gören can vermekte olduğunu sanırdı. Bir müddet sonra kendine gelip;

—”Eğer ölmek bu ise, ne büyük bir ni’mettir. Bu halden kurtulmak istiyorum” buyurdu. Cemâziyel-âhır ayının yirmibeşinde Cumartesi günü, hazırlık ve ayrılık eserleri görülmeğe başladı. Bütün dostlarına bakışları ile veda ederken, talebeleri, eshabı ve dostları ağlamağa başladılar. Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri ise tebessüm buyurup hayretle bakıyor ve sanki:

—”Siz nasıl dervişlersiniz, kazaya rıza dairesinden çıkıp ağlarsınız” diye söylemek istiyordu. Bu sırada talebelerinden biri “Ya İlahel-âlemîn” mübarek kelimesini söyledi. Sür’atle o tarafa yüzünü çevirip ona baktı. Orada olanlardan biri “Onların bu hareket ve teveccühü hakiki mahbubun ismini duyma şevkindendir” buyurunca, bu sözün te’siri ile mübarek gözleri yaş ile doldu. İkindi vakti yaklaşmıştı. Sesli olarak Allahü Teâlâ’nın ismini zikretmekle meşgul olup böylece; “Allah, Allah…” diye diye ruhunu teslim eyledi. Vefatından sonra, en sadık talebeleri, karar verdikleri bir yere mezarlarını kazdılar. Fakat tabutu oraya götüremediler. Telaşla bir başka yere götürdüler. Tabutu yere indirdikten sonra, ne görsünler! Orası bir defasında Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretlerinin talebeleri ile geldikleri bir yer idi. Burayı beğenmişti. Burada abdest alıp, iki rek’at namaz kılmıştı. O temiz yerden bir miktar toprak eteğine yapışmıştı ve “Bu yerin toprağı bizim eteğimizi tuttu” buyurmuştu. Ana caddeye yakın olan bu yerde kabrini kazdılar. Bu irşad memleketinin padişahını, üzüntülerle mezâra indirdiler. Hâce Hüsâmeddîn Hazretlerinin gayretleri ile, mezarın etrafına; ağaçlar, meyveler, çiçekler dikip, orasını gayet güzel bir bahçe yaptılar. Kabr-i şerifini ziyaret edenler bereket ve şifa bulurlar.

İmam-ı Rabbânî Hazretleri, yazdığı kitaplarda hocası Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’ni methetmiş, büyüklüğünü bildirmiştir. Mesela; “Mebde’ ve Me’âd” risalesinde şöyle buyurmuştur.

—”Hayr-ul-beşer olan Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı görmek ve o zamanda bulunup, sohbetine kavuşmakla şereflenemedik ama, Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri’nin sohbetine kavuşmaktan da mahrum kalmadık. Kavuştuğumuz ni’metlere şükürler olsun.”
MÜBAREK SÖZLERİNDEN…
Muhammed Bâkî Billah (k.s.) Hazretleri buyurdular:

—”Kalbinde ma’rifet-i ilâhî isteği olmayanla sohbet etme, arkadaşlık yapma. İlmini: mevki, makam ve övünmek için vesile eden alimlerden, aslandan kaçar gibi kaçınız.”

—”Cahil tarikatçılarla berâber bulunmaktan sakınınız.”
İŞİN ESASI..
—”Ma’rifetin kısım ve mertebeleri çoktur.. İşin esâsı, dinimizin esası üzere olmaktır.”

—”Oruç tutmak, Allahü Teâlâ’nın sıfatıyla sıfatlanmaktır. Zira Allahü Teâlâ yemekten ve içmekten münezzehtir.”

—”Bu yolun büyükleri son derece gayretli ve nâziktirler. Onların yolu, hiç eksiksiz Resûlullah’ın(s.a.v.) yoludur.”

—”Resûlüllah’a tabi olmak, Ehl-i sünnet vel-cemâat i’tikâdında bulunmak ve bu büyüklerin nisbetini (bağlılık ve muhabbetlerini) kalbinde saklamak, dünyanın her ni’metinden iyidir.”
BELÂLAR
—”Rıza sahiblerine, belâlar, musîbet değildir. Onlar belâları beğenmemezlik etmezler. Çünkü, belâları veren yine Allahü Teâlâ’dır.”

—”Ümîd ipinin ucunu hiçbir zaman elden bırakmamalıdır.”

—”Sözün özü şudur: Gönül dostla olmalı, beden de işte bulunmalıdır.”
HELAL – HARAM
—”Sakın helal ve haramdan her bulduğunu korkusuzca yiyenlerden olma!”

—”Haram ve şüpheli bir lokma yememek için, çok gayret ve dikkat etmelidir.”
TEVEKKÜL
—”Tevekkül, sebebe yapışmayıp, tembel oturmak değildir. Çünkü böyle olmak, Allahü Teâlâ’ya karşı edepsizlik olur. Müslümanın meşrû olan bir sebebe yapışması lazımdır. Sebebe yapıştıktan ve çalışmağa başladıktan sonra tevekkül edilir. Ya’ni istenilen şey, bunun hasıl olmasına sebep olan şeyden beklenilmez. Çünkü Allahü Teâlâ sebebi, istenilen şeye kavuşmak için, bir kapı gibi yaratmıştır. Birşeyin hasıl olmasına sebep olan işi yapmayıp da, sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeğe benzer ki, edepsizlik olur. Allahü Teâlâ ihtiyaçlarımıza kavuşmak için kapıyı yaratmış ve açık bırakmıştır. Onu kapamamız doğru değildir. Bizim vazifemiz kapıya gidip beklemektir. Sonrasını o bilir. Çoğu zaman kapıdan gönderir. Dilediği zaman da pencereden atarak verir.”

Hâce Hazretlerinin küçük oğlu Hâce Muhammed Abdullah bir gün elinde bir ayna olduğu halde babasının huzuruna girdi. Hazret-i Hâce buyurdular ki:

—”Aynada kendine bak.” O da verilen bu emre uyarak aynaya bakar ve Hâce Hazretlerinin mübarek yüzünü ak sakallı olarak görür. Halbuki Hazret-i Hâce’nin mübarek sakalları henüz siyah olduğundan çocuk şaşırır. Bunun üzerine Hazret-i Hâce:

—”Yüzümüze verilen bu beyazlık ilahî nurdandır. Hayret edilecek bir şey değildir.” buyururlar.
İMÂMI ÂZAM GÖRÜNDÜ
Bir gün Hâce Bâkîbillah namazda imamın arkasında Fâtiha’yı oku-maya başlar. Hemen o anda İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe Hazretlerinin rûhâniyeti tecellî eder ve şöyle der:

—”Ey Şeyh benim mezhebimden olan büyük küçük bir hayli evliya zuhur etmiştir. Hepsi de namazda imamın arkasında Fâtiha’yı okumazlardı. Bu bakımdan senin de bundan feragat etmen uygun düşer.”
GECELER…
Hâce Hazretlerinin ibadet ve tâat hususundaki çalışma ve gayreti pek büyük bir derecede olup, daima az yer az uyur ve az konuşurlardı. Her gece akşam namazından teheccüde kadar iki defa Kur’an-ı Kerim’i hatmederlerdi. Daha sonra teheccüd kılıp gün ağarıncaya kadar 21 kere (Yâsin) sûresini okur ve güneşin doğmasından sonra da şöyle derlerdi:

—”Ya Rab! geceler niçin böyle çabuk geçiyor.”
GERİ GELDİ
İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretlerinin en has eshabından olan Mevlâna Bedrü’d-dîn diyor ki;

—Bir zaman Dehl’e gitmiştim. Cenâb-ı Bâkî’nin kabr-i şeriflerini zi-yaret ile yüksek ruhaniyetine teveccüh ettim. sonsuz manevî inâyetleri olarak, kendi nisbet ve inabe-i hâssalarınadan inabe ve nisbeti bu fakire ihsan buyurmaları zuhur etti. Daha sonra Hâce Kutbüd’d-dîn Bahtiyar Kâki-i Üşî Hazretlerini ziyaret ettim. Oradan da bana şöyle bir hitab geldi:

—”Bu gün size Hâce Bâkî Hazretlerinden inayet buyurulan nisbet bizdendir.” Sonra Şeyh Nizamü’d-dîn Hazretlerini ziyarete gittim. Oradan da şu hitaba mazhar oldum.

—”Bizim nisbetimizde sevilmek ve naz hususiyeti galibtir; halbuki Hâce Bâkîbillah’ın size verdiği nisbette ise sevmek ve yalvarmak noktası galibtir. Bu size yeter.”

Daha sonra Ecmîr isimli yere giderek Çeştiye tarikatının büyüklerin-den Hâce Muînü’d-dîn Hasan Sencerî-i Çeştî Hazretlerinin kabirlerine gittim ve mânen şu şûretle irşad olundum:

—”Size Hâce Bâkîbillah Hazretleri tarafından hâsıl olan nisbet biz-dendir.” Bunun üzerine ben kendilerine şöyle dedim:

Hâce Bâkîbillah Hazretleri hayatta iken sizin tarîkatınızdan intisabı olduğunu huç söylememiştir.” O da şöyle buyurdu:

—”Ben bir zaman Nakşiyye Ricalinden Yusuf Hemedanî Hazretlerinden ilâhî şevk ve zevki bildiren aşkıye nisbetini almıştım. Sonra Onu Hâce Kutbü’d-dîn Bahtiyar’a verdim. O’nun ruhaniyetinden de Hâce Bâkîbillah Hazretlerine verilmiştir. Halbuki bu nisbet bir Nakşibendiyye nisbetiydi. Nihayet döndü dolaştı sahibine geri geldi.
KALKTI VE BANA BAKTI
Seyyid Gulam Ali Dehlevî (k.s.) Hazretleri şöyle anlatırlar;

“Bir gün Hâce Bâkîbillah Hazretlerinin kabr-i şeriflerine giderek manevî feyzine müteveccih olmuş ve şöyle arzetmiştim:

—Ya Şeyh! sizin hakîkat denizinin dalgalanan teveccühü sayesinde Şeyh Ahmed Serhendî (Müceddid-i Elfi sânî ) oldu. Ben fakir de sonsuz inayetlerinizden ümitliyim” dedim. Bir de gördüm ki, Hâce Bâkîbillah Hazretleri kabirlerinden kıyam etmişler ve bana bakıyorlar. O zaman mevsim yaz ve hava çok sıcaktı. Bir taraftan da Hâce Hazretlerinin te-veccühlerinin harareti ile nefesim daraldı ve fazla duramadım, dışarı çıktım. Fakat o günden beri öyle bir fırsatı kaçırdığımdan dolayı kalbimde hala onun tesirini duyuyorum. Yine de Hazret-i Hâce’nin mazhar olduğum o cüz’î teveccühleri berekatiyle, anlatılması mümkün olmayan terakki elde ettim. Eğer biraz daha sabredip durabilseydim daha çok füyüzat elde edecektim.

Hâce Muhammed Bâkîbillah Hazretleri 1013 sene-i Hicriyesinin Cemaziyelevvelinde 26’ıncı Pazartesi günü 40 yaşında oldukları halde irtihal buyurmuşlardır. Kabr-i Alîleri Dehl’dedir. (Kaddesallahu Sirrahül Aziz)

Hâce Muhammed Bâkibillah Hazretlerinin (k.s.) varisi,

İmam-ı Rabbânî Ahmed Fâruk-i Serhendî, halifesi Şeyh Tâcu’ddin, Mevlâna Emir Hüsameddin. hazretleridir.

 

23 – İMAM-I RABBANİ AHMED-İ FARUK-İ SERHENDİ (K.S.)

İmam-ı Ahmed Rabbani hazretleri, Hindistan’da yetişen en büyük veli ve âlim. Ariflerin ışığı, velilerin önderi, İslam’ın bekçisi, müslümanların baş tacı, müceddid, müctehid ve İslam âlimlerinin gözbebeğidir. Silsile-i aliyyenin yirmi üçüncüsüdür.

1563 yılında Hindistan’ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu. İmam-ı Rabbani ismiyle tanınmıştır. İmam-ı Rabbani, Rabbani âlim demek olup, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksiz ve kâmil, olgun âlim demektir. Hicri ikinci bin yılının müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı Müceddid-i elf-i sani, ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, Sıla ismi verilmiştir. Hazret-i Ömer’in soyundan olduğu için, Faruki nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, Serhendi denilmiştir.

Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, imam-ı Rabbani Müceddid-i elf-i sani Şeyh Ahmed-i Faruki Serhendi’dir.

Babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarının büyük âlimleri, salih ve faziletli kimseleri idiler. Babası Abdülehad Efendi din ve fen ilimlerinde yetişmiş, tasavvufta da en son mertebeye ulaşmıştı.

İlk tahsiline, babasından ders alarak başladı. Babasından okuyup Arapçayı öğrendi. Küçük yaşta Kur’an-ı kerimi ezberledi. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını da zamanının meşhur âlimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada, çeşitli ilimlere ait küçük kitapları ezberledi. Babasından aldığı dersleri tamamlayınca, Siyalkut şehrine gidip orada, Mevlana Kemaleddin Keşmiri’den ilim öğrendi. Mevlana Kemaleddin meşhur âlim Abdülhakim-i Siyalkuti’nin de hocası olup, zamanının en yüksek âlimi idi. Bazı hadis kitaplarını da Şeyh Yakub-ı Keşmiri’den okudu.

Kadı Behlul-i Bedahşani’den; hadis, tefsir ve bazı usul ilimlerinde icazet, diploma aldı. On yedi yaşında iken tahsilini tamamlayıp, bütün ilimlerden icazet aldı. Tahsili sırasında, Kadiri ve Çeşti büyüklerinin kalblerindeki feyz ve lezzeti babasından aldı. Babası hayatta iken, talebelere ilim öğretmeye başladı.

Bu sırada; Risalet-üt-Tehliliyye, Redd-i Revafid, İsbat-ün-Nübüvve adlı eserlerini yazdı. Edebiyata çok meraklı olup, fesahatı ve belagatı, sürat-i intikali, zekasının şiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.

Bu kadar ilmi ve herkesin üstünde olgunluğu, tevazusu ile birlikte kalbi, Ahrariyye, Nakşibendiye büyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış kitapları okuyordu. Babasının vefatından bir sene sonra, hacca gitmek üzere Serhend’den yola çıktı. Bu yolculuğunda Delhi’ye varınca, orada tanıdıklarından ve Muhammed Bakibillah hazretlerinin talebelerinden olan Mevlana Hasan Keşmiri ile görüştü. Mevlana Hasan Keşmiri, onu hocasının huzuruna götürüp, tanıştırmak istedi ve; “Bugün Ahrariyye yolunda bu ülkede başka böyle büyük bir zat yoktur. Taliblerin onun bir nazarıyla bakışıyla kavuştukları manevi derecelere günlerce çekilen çileler ve çeşitli riyazetlerle nefsin istediklerini yapmamakla kavuşmak mümkün değildir” dedi.

İmam-ı Rabbani hazretleri, daha önce mübarek babasından da Ahrariyye yolunun ve bu yolda bulunanların üstünlüklerini ve kıymetini duymuştu. Bu yolun büyüklerinin kitaplarını okuyup onların güzel hallerini bildiği için; “Bu Hicaz yolunda, böyle büyük bir âlimden, bu büyükler yolunun zikir ve usullerini almaktan daha iyi ne olur?” diyerek Muhammed Bakibillah hazretlerinin huzuruna gitti. Huzuruna girince kalbinde bir nur parladı. Mıknatıs iğneyi çeker gibi çekildi. Kalbi şimdiye kadar hiç duymadığı, bilmediği şeylerle doldu. Hacdan sonra uğrayıp istifade etmeyi niyet etti ise de, kalbindeki sevgi ve arzu, kendisini bırakmadı. Ertesi gün huzuruna gelip, Ahrariyye feyzine kavuşmak şevkini arzusunu bildirdi ve hizmetinde kaldı. Edeple ve can kulağı ile sözlerine ve hallerine bağlandı. Üstadının da lütuf ve himmeti ile iki ay içinde kimsede görülmeyen hallere kavuştu.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Muhammed Bakibillah hazretlerini tanıdıktan sonra, edeple ve can kulağı ile bu hocasının sözlerine ve hallerine bağlandı. Birkaç ay sonra, hocası ona icazet verdi. Böylece tasavvuf ilminde ve hallerinde de yüksek dereceye kavuştuktan sonra, memleketi olan Serhend’e dönmesi emrolundu. Hocası, talebesinden çoğunun yetiştirilmesini de ona bırakıp, onları da arkasından Serhend’e gönderdi. Hocası onun için şöyle buyurdu: “Kalblere deva, ruhlara şifa olan bu tohumu, Semerkand ve Buhara’dan getirip Hindistan’ın bereketli toprağına ektim. Taliblerin yetişip kemale gelmesi için uğraştım. O, her dereceyi aşıp, üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi aradan çekip, talebeyi ona bıraktım.”

İmam-ı Rabbani hazretleri, memleketine gelince ilim ve edep öğretmeye isteklileri yetiştirmeye ve yükseltmeye başladı. Şöhreti her yere yayılıp, her taraftan aşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Talebelerine Beydavi Tefsiri, Sahih-i Buhari, Mişkat-i Mesabih, Avarif-ül-Me’arif, Üsul-i Pezdevi, Hidaye ve Şerh-i Mevakıf gibi bazı din kitaplarını ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder, buna çok önem verirdi. Herkesin kalbini ilim ve nur ile dolduruyor, Muhammed aleyhisselamın dinini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının padişahlarını, vali, kumandan, âlim ve hakimlerini, çok tesirli mektupları ile, dine, sünnet-i seniyyeye teşvik ediyor, çok âlim ve veli yetiştiriyordu.

İmam-ı Rabbani hazretleri bir müddet Serhend’de talebe yetiştirmekle meşgul olup, insanlara doğru yolu anlattıktan sonra, hocasını ziyaret için Delhi’ye gitti. Bir müddet hizmetinde kaldı ve hocası ile çok hoş sohbetleri oldu. Hallerini bulunduklarından daha yukarıya götürdüler. Bütün bu lütufları ile çok yüksek hallere, faziletlere kavuşmasına rağmen, hocasına yapılması mümkün olmayan bir edeple davranıyordu. Muhammed Haşim-i Keşmi şöyle anlatmıştır: “Hace Hüsameddin Ahmed’den işittim. Hocam imam-ı Rabbani’yi methedip övdükten sonra; “Mertebesi yüksek, fazileti çok olmakla beraber, edebe riayette, hocamız Muhammed Bakibillah hazretlerinin talebelerinden hiçbiri, İmam-ı Rabbani gibi değildi. Bunun için bereketler herkesten önce ona nasip oldu” buyurdu.

İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle buyurmuştur.
“Biz dört kişi, hocamız Muhammed Bakibillah hazretlerine hizmette diğerlerinden ilerdeydik. Hepimizin ayrı bir bağlılığı, ayrı bir düşüncesi vardı. Bu fakir yakînen biliyorum ki, böyle bir sohbet ve cemiyyet, terbiye ve irşad kaynağı, Peygamber efendimizin zamanından sonra dünyada çok az görülmüştür. Gerçi insanların en hayırlısı olan Resulullah efendimiz zamanında bulunamadık, sohbetine kavuşamadık ama, Muhammed Bakibillah hazretlerinin saadetli sohbetinden de mahrum kalmadık. Bunun için bu büyük nimetin şükrünü yerine getirmek lazımdır. Onun huzurunda herkes kendi bağlılığına, muhabbetine göre bir şeylere kavuştu.”

İmam-ı Rabbani hazretleri, hocası Muhammed Bakibillah hazretlerinin ikinci defa huzuruna gidip bir müddet kaldıktan sonra, tekrar memleketine döndü. Bir müddet daha taliblere, isteklilere feyz vermekle meşgul oldu. Bu sırada pek yüksek derecelere kavuştu. Bu hallerini hocasına mektuplar yazarak bildirdi. Bundan sonra üçüncü defa hocasını ziyarete gitti. Bu ziyaretinden sonra Delhi’den Serhend’e dönüp birkaç gün kaldı ve Lahor’a gitti. Lahor şehrinde herkes, imam-ı Rabbani hazretlerinin teşrifini büyük bir ganimet bildi. Talebelerinin en meşhurlarından olan; Mevlana Muhammed Tahir, Hace Muhammed, Mevlana Esgar Ahmed ve Mevlana Ravh Hüseyin gibi zatlar bu sırada talebesi olup, sohbetinde pişip yüksek derecelere kavuştular. İmam-ı Rabbani hazretleri Lahor’da bulunduğu sırada, oranın meşhur âlimleri kendisine çok hürmet ve edep gösterdiler. Nice bilinmeyen ve çözülmesi zor meseleleri ondan sorup doyurucu cevaplar aldılar.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin Lahor’daki sohbetleri devam ederken, hocası Muhammed Bakibillah hazretlerinin vefat haberi geldi. Kalblerdeki huzur ve ferahlığın yerini, elem ve keder aldı. Bu haber üzerine, hemen Delhi’ye gidip mübarek kabrini ziyaret etti. Oğullarına ve talebelerinin büyüklerine taziyede bulundu. Muhammed Bakibillah hazretlerinin talebeleri, üzüntülerini ve kalblerindeki elemi, onun terbiyelerinin ve sohbetlerinin bereketleriyle gidermek için, huzurlarına gelip, Muhammed Bakibillah hazretlerine gösterdikleri gibi, imam-ı Rabbani hazretlerine de; muhabbet, hürmet ve teslimiyet gösterdiler. Küçük büyük hepsi onu kabul edip bağlandılar.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Serhend’e döndükten sonra, Kadiri tarikatının büyüklerinden olan Şah Kemal Kadiri’nin ruhaniyetinden de icazet almakla şereflendi. Bu icazeti şöyle olmuştur: Bir sabah İmam-ı Rabbani hazretleri talebeleri ile murakabe halinde iken, Şah Kemal’in torunu ve onun bütün kemalatının vekili olan Şah İskender, Kehtel’den gelip, Şah Kemal’in bereketli hırkasını İmam-ı Rabbani hazretlerinin mübarek omzuna koydu. İmam-ı Rabbani gözlerini açınca, Şah İskender’i gördü. Tam bir tevazu ile boyunlarına sarıldı. Şah şöyle dedi: “Birkaç zamandır, hal ve rüyamda dedem Şah Kemal’i görüyorum. Bana, hırkasını size vermemi emrediyordu. Fakat, onların bu bereketli hırkasını evden çıkarıp, bir başkasına vermek bana çok ağır geliyordu. Ama tekrar tekrar emredince, emirlerine uymak lazım oldu.” İmam-ı Rabbani, o hırkayı giyip hususi odasına gitti. Bir müddet sonra odasından çıkınca, en yakın sırdaşlarına, mahremlerine şöyle söyledi: “Hazret-i Şah Kemal’in hırkasını giydikten sonra, şaşılacak çok garip hal zahir oldu. Şöyle ki, hırkayı giydiğim zaman, insanların ve cinlerin seyyidi Abdülkadir-i Geylani’yi, hazret-i Şah Kemal’e kadar devam eden bütün halifeleriyle yanımda gördüm. Hazret-i Gavs-i Rabbani Abdülkadir-i Geylani kalbimi kendi tasarruflarına aldı ve hususi nisbetlerinin ve yollarının nurları ve esrarı beni kapladı. Bense, o hallerin ve nurların denizine gömülüp o denizin dalgıcı oldum. Bir müddet bu halde kaldım. O hallerin beni kapladığı zamanda kalbime; “Beni Ahrariyye büyükleri terbiye ettiler ve işimin esası bu büyüklerin yolunda olmaktır, şimdi başka oluyor” diye geldi. Böyle düşünürken, Ahrariyye yolunun büyüklerinin, hace-i cihan Hace Abdülhalık-ı Goncdüvani’den hocam Hace Bakibillah’a kadar bütün halifelerinin geldiğini gördüm. Benim işim ve icraatım hakkında konuşmaya başladılar. Ahrariyye büyükleri; “Bunu biz terbiye ettik. Bizim terbiyemizle zevke, hale ve kemale erişti” dediler. Kadiri büyükleri (Rahimehümüllah) da; “Daha çocukluğunda bizim ona teveccühümüz vardır. Bizim nimet soframızdan tad almıştır. Şimdi de bizim hırkamızı giymektedir” dediler.

Onlar böyle konuşurken Kübreviyye, Çeştiyye yollarından da birer cemaat geldi. Böylece anlaşmaya vardılar, bundan sonra bu iki şerefli nisbetten de kalbimde, büyük pay, tam bir şevk buldum.” İmam-ı Rabbani hazretleri tasavvufta, bu yolların hepsinde talebe yetiştirip feyz verdi.

İmam-ı Rabbani hazretleri, benzeri az yetişen, müstesna bir İslam âlimi ve büyük bir mürşid-i kâmildir. Peygamber efendimizin vefatından bin sene sonra da İslam düşmanları dine, imana insafsızca saldırmışlardı. Allahü teâlâ kullarına acıyarak, imam-ı Rabbani gibi bir müceddid yarattı. Ona derin ilimler ihsan eyledi. Onun vasıtasıyla din düşmanlarının korkunç saldırısını durdurdu. Hakkı bâtıldan ayırıp, çok kalblerden bâtılı kaldırdı. Bu yüce İmamın mektup ve kitapları, insanları gafletten uyandırdı. Dünyaya ışık saldı. Yani Allahü teâlâ onu, Peygamber efendimizden bin sene sonra, din-i İslamı yenilemek ve kuvvetlendirmek için göndermişti.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin dine yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri, sağlam, ikna edici delillerle sapık fikirlerinin çürütüldüklerini, Ehl-i sünnet itikadının ve doğru din bilgilerinin yayıldığını, bid’atlerin kalktığını gören bazı sapık kimseler, ona cephe aldılar haset ve iftira etmeye başladılar.

Bunun için bazı kimselerin cefa oklarına, eziyet ve iftiralarına hedef oldu. Nice âlimlerin, fadılların, kâmillerin kendi yollarından ayrılıp, rehberlerini bırakıp, etrafına ve hizmetine koşuşmaları ise, hasetlerini daha da artırdı. İmamı tehlikeye düşürmek için, hilelere başladılar. Mesela, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid-i Bistami gibi büyük meşayihi aşağı görüyor diyerek, cahil tabakayı aldattılar. Yüksek meşayihin bildirdiği vahdet-i vücudu inkâr ediyor, diyerek, görüşü kısa kimseleri İmam’dan soğutmaya başladılar. Onu sevenlere de; “Meşayih-i izamı inkâr ediyor, Allahü teâlânın marifetine vasıtasız olarak kavuştum diyor” dediler. Çeşit çeşit iftiralarda bulundular.

O zamanın sultanı Selim Cihangir Hanın devlet adamları, hatta büyük veziri, baş müftüsü ve etrafındakiler Ehli sünnet düşmanı idiler. Halbuki imam-ı Rabbani hazretlerinin birçok mektupları ve bilhassa ayrıca yazdığı Redd-i Revafıd Risalesi, Eshab-ı kiram düşmanlarını red etmekte, böylelerinin cahil, ahmak ve alçak olduklarını anlatmaktaydı. İmam-ı Rabbani bu risalesini Buhara’da bulunan en büyük Özbek hanı Abdullah Hana yollamıştı. “Bunu İran’da, Şah Abbas-ı Safevi’ye gösterin! Kabul ederse ne iyi, etmezse onunla harb caiz olur” demişti. Kabul etmedi. Harb oldu. Abdullah Han, Herat’ı ve Horasan’daki şehirleri aldı. Buralarını daha evvel Safeviler almıştı. İşte bundan sonra, Hindistan’daki bozuk fırkalar, Eshab-ı kiram düşmanları elele verdiler. Sultana gidip imam-ı Rabbani hazretleri hakkında çeşitli iftiralarda bulunarak şikayet ettiler. Sultan, oğlu Şah Cihanı gönderip, imam-ı Rabbani hazretlerini, evlatlarını ve yetiştirdiği talebelerini çağırıp, hepsini öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Şah Cihan, bir müftü ile yanına gitti. Sultana secde caiz olduğunu gösteren bir fetvayı da götürdü. İmam-ı Rabbani’nin üstünlüğünü biliyordu. “Babama secde edersen seni kurtarabilirim” deyince, imam-ı Rabbani hazretleri bu fetvanın zaruret zamanında izin olduğunu, azimet ve din bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledi ve secde etmeyi kabul etmedi.

Çocuklarını ve talebelerini bırakıp sultana yalnız gitti. Kendisine yapılan iftiralara karşı sultana güzel ve doyurucu cevaplar verdi. Sultan yüksek hakikatleri anlayabilecek birisi olmadığı halde, neşelendi ve serbest bırakıp özür diledi. Hatta, sultana kendisine yapılan iftiraların asılsız olduğunu açık delillerle anlatırken, orada bulunan ateşe tapıcı Hinduların büyük bir kumandanı, imam-ı Rabbani hazretlerinin dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek müslüman oldu.

Sultanın ikna olduğunu gören iftiracı sapıklar; “Bunun adamları çoktur. Sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. Bunu serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir” diyerek, uzun konuşmalardan sonra sultanı aldattılar. Sultan, imam-ı Rabbani hazretlerinin, memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olan Guwalyar Kalesi’ne hapsedilmesini emretti ve hapsedildi. Bu hadiseye çok üzülen talebeleri sultana isyan etmek istediler. Bunu yapabilecek güçte idiler. Fakat imam-ı Rabbani hazretleri onları rüyalarında ve uyanık iken bundan men etti. Sultana hayır dua etmelerini emredip; “Sultanı incitmek bütün insanlara zarar verir” buyurdu. Kendisi de sultana hep hayır dua ediyordu. Sultanın veziri, koyu bir muhalif olduğundan, zindanda, imam-ı Rabbani hazretlerinin başına kardeşini tayin etmiş ve çok şiddetli davranmasını emretmişti. Bu görevli ise ondan çeşitli kerametler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hatta neşe görerek tevbe etti. Bozuk itikadını terk edip Ehl-i sünneti seçti ve halis talebelerinden oldu. Kalede hapis bulunan binlerce kâfir, onun bereketi ve sohbetleri ile müslüman olmakla şereflendi. Birçok günahkâr tevbe etti. Hatta bazıları yüksek âlim oldu.

İmam-ı Rabbani hazretleri hapiste üç sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişman oldu. Hapisten çıkarıp ikram ve ihsan eyledi. Hatta halis talebesinden ve sadık dostlarından oldu. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonra serbest bırakıp, hürmetle vatanına gönderdi. Hapisteki bu sıkıntılardan ve uğradığı dertlerden sonra, evvelce bulundukları hallerin ve makamların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak memleketine döndü. İmam-ı Rabbani hazretleri önceleri; “Yetiştiğim derecelerin üstünde, daha çok makamlar vardır. Onlara yükselmek celal sıfatı ile, sert terbiye edilmekle olabilir. Şimdiye kadar cemal sıfatı ile okşanarak terbiye edildim” buyurmuştu. Talebesinden bir kısmına; “Elli ile altmış arasında üzerime dertler, belalar yağacak” buyurmuştu. Buyurduğu gibi oldu. O makamlara da yükselmek nasip oldu.

Müslümanların zayıf düştüğü, küfrün, sapıklığın, zulmetin, felsefecilerin ve sapık kimselerin her tarafı kapladığı bir zamanda, binlerce kâfir, çok sayıda fasık ve facir onun güzel hallerini görüp, sohbetini işitip tevbe ederek salih müslüman oldu. Uzaktan yakından pek çok kimse, rüyada ve uyanık iken onu görerek yanına koşmuş, huzuruna geldiklerinde gördüklerini aynen bulmuşlardır. Âlim, salih, genç, ihtiyar binlerce kimse onu görüp, sohbetinde bulununca, feyz alarak kalbleri zikreder olmuştur. Huzurundaki pek çok talebeyi hallere, yüksek derecelere kavuşturmuştur. Her an kerametleri görülür feyz ve bereket yayardı. Kerametlerinin altı binden fazla olduğu bildirilmiştir.

Zamanının âlimleri, imam-ı Rabbani hazretlerine Sıla ismi ile hitap ettiler. Sıla, birleştirici demektir. Çünkü, o, tasavvufun İslamiyet’ten ayrı bir şey olmadığını İslamiyet’e uygun bir şey olduğunu ispat ederek, ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu vasl etmiş, birleştirmiştir. Bir hadis-i şerifte; “Ümmetimden Sıla isminde biri gelir. Onun şefaati ile çok kimseler Cennete girer” buyurularak onun geleceği haber verilmiştir. Bu hadis-i şerif, imam-ı Süyuti’nin Cem’ül-Cevami kitabında vardır. İmam-ı Rabbani hazretleri bir mektubunda; “Beni iki derya arasında “Sıla” yapan Allahü teâlâya hamd olsun” diye dua etmiştir. Eshabı, talebeleri ve sevenleri arasında “Sıla” ismiyle meşhur olmuştur. Hadis-i şerifte müjdelenen “Sıla” ismini ondan evvel hiç kimse almamıştır.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Müceddid-i elf-i sanidir. Yani hicri ikinci binin müceddididir. Eski ümmetler zamanında, her bin senede yeni din getiren bir resul gönderilirdi, yeni din öncekini değiştirip, bazı hükümleri kaldırırdı. Her yüz senede de bir Nebi gelir, din sahibi peygamberin dinini değiştirmez, kuvvetlendirirdi. Hadis-i şerifte, bu ümmete ise, her yüz yıl başında İslam dinini kuvvetlendiren bir âlim geleceği haber verilmektedir. Peygamber efendimizden sonra peygamber gelmeyeceğine göre, kendisinden bin sene sonra, İslam dinini her bakımdan ihya edecek, dine sokulan bid’atleri temizleyip, asr-ı seadetteki temiz haline getirecek, zahiri ve batıni ilimlerde tam vâris, âlim ve arif bir zatın olması lazımdı. Hadis-i şerifler bunu bildirmektedir. Bu mühim hizmeti imam-ı Rabbani hazretleri yapmıştır.

Bütün İslam âlimleri, bu zatın imam-ı Rabbani hazretleri olduğunda ittifak etmişlerdir. Peygamberimizden tam bin sene sonra ilim ve irşad kürsüsüne mutlak olarak oturup, cihanı Resulullahın nurları ile aydınlattı. Bid’atleri temizleyip İslam dinini ihya etti. Onun zamanında Hindistan’da ve hatta bütün İslam âleminde baş gösteren sapık fikirler, bozuk inanışlar yayılmaya başlayıp, büyük fitneler çıkmıştı. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücudu anlatan sözler, müslümanlar arasında çeşit çeşit şekillere sokuldu. Bu yüksek ve kıymetli bilgi anlaşılamadı. Birçok cahil, büyüklerin sözlerinin manalarını anlamayarak zamanla dinden çıktı. İslamiyet’e karşı olanlar da bunu fırsat bilip, müslümanları doğru yoldan ayırmak için çalıştılar. Böylece tasavvuf bilgileri ile İslamiyet’in hükümleri arasında ayrılık ve çatışma varmış gibi, ikisi birbirinden ayrıymış gibi gösterilerek, müslümanlar çeşitli isimler altında birbirlerinden ayrılmaya ve birbirlerine düşman edilmeye çalışıldı. İmam-ı Rabbani hazretleri başta vahdet-i vücud bilgileri olmak üzere, yanlış anlaşılan daha birçok meseleyi gayet açık bir şekilde izah ederek, insanların zihinlerini ve kalblerini, yanlış ve bozuk inanışlardan, bid’atlerden temizledi. Hakkı bâtıldan ayırıp, Peygamberimizin hak ve doğru yol olduğunu haber verdiği Ehli sünnet itikadını her yere yaydı. Genç-ihtiyar herkes ve birçok âlim onun etrafında toplandı. Kendisine ilk defa (Müceddid-i elf-i sani) ismini veren, zamanının en büyük âlimlerinden Abdülhakim-i Siyalkuti’dir. O zamanın diğer büyük âlimleri de onu methedip övmüşlerdir.

Hace Muhammed Bakibillahın talebesinin en büyüklerinden ve en yüksek âlimlerden olan Seyyid Mir Muhammed Numan diyor ki: “İmam-ı Rabbani’ye tâbi olmayı hocam bana söyleyince, buna lüzum olmadığını anlatmak için; “Kalbimin aynası ancak sizin parlak kalbinizin nuruna karşı duruyor” dedim. Hocam sert bir sesle; “Sen, Ahmedi ne sanıyorsun? Onun, güneş olan nuru, bizler gibi binlerce yıldızı örtmektedir” buyurdu.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin talebelerinin meşhurlarından olan Muhammed Haşim-i Keşmi şöyle anlatmıştır: “Bir gün Hazret-i İmamın huzurunda oturuyordum. Onlar marifetleri yazıyordu. Aniden bevl sıkıştırması sebebiyle kalkıp helaya gitti. Fakat hemen süratle dışarı çıktı. Böyle süratle helaya girip, hemen aceleyle dışarı çıkmalarına hayret ettim. “Bunun sebebi nedir?” dedim. Heladan çıkar çıkmaz su ibriğini istedi ve sol elinin baş parmağının tırnağını yıkadı ve ovaladı. Sonra tekrar helaya girdi. Bir müddet sonra çıkınca buyurdu ki: “Bevl sıkıştırdı, acele ile helaya girdim ve oturdum. Gözüm tırnağımın üzerine gitti. Üzerinde siyah bir nokta vardı. Kalem yazıyor mu diye kontrol etmek için bunu yapmıştım. Halbuki, o nokta Kur’an-ı kerimin harflerini yazarken kullanılırdı. Orada oturmayı doğru görmedim ve edep dışı buldum. Bevl sıkıştırmasından dolayı sıkıntı çektimse de, bu sıkıntı bir edebi terk etmenin vereceği sıkıntının yanında çok az geldi. Dışarı çıktım. O siyah noktayı yıkadım ve tekrar içeri girdim.”

Bir gün, hafızlardan biri, kendi minderlerinden aşağı bir minder koyup üzerine oturarak, Kur’an-ı kerim okumaya başladı. İmam-ı Rabbani hazretleri bu durumun farkına varıp, hemen üzerinde oturduğu yüksek minderi bir kenara çekip yere oturdu. Hiçbir zaman Kur’an-ı kerim okumakta olan hafızdan yüksekte oturmazdı.”

İmam-ı Rabbani hazretlerinin fıkıh meselelerinde ilmi çoktu ve her meseleye anında cevap verebilecek bir derecedeydi. Usul-i fıkıhta da tam bir maharet sahibiydi. Fakat ihtiyatının çokluğundan, çoğu zaman kıymetli fıkıh kitaplarına başvururdu. Seferde ve hazarda bazı kıymetli fıkıh kitaplarını yanında bulundururdu. Onların bütün gayreti, müftabih yani fıkıh âlimlerinin üzerinde ittifak ettikleri fetvalara, daima uymaktı. Bazı fıkıh âlimlerinin caiz dediği, bazılarının mekruh dediği bir işte, o kerahet tarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. “Bir meselenin yapılmasında ve yapılmamasında, helal ve haram olmasında ihtilaf olursa, yapılmaması ve haram tarafını tercih etmeyi mümkün olduğu kadar elden kaçırmamalıdır” buyururdu.

Muhammed Haşim-i Keşmi şöyle anlatmıştır:
“Seyyidlerden bir genç, medresede talebe idi. Onunla arkadaşlık ederdik. Bir gün ağlayarak yanıma geldi ve başından geçen bir hadiseyi anlattı. İmam-ı Rabbani hazretlerinin büyük bir kerametini görmüştü. Dedi ki: “Hazret-i Ali’ye karşı savaşanları, hele Hazret-i Muaviye’yi sevmezdim. Bir gece senin üstadın İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ını okuyordum. Okuduğum yerde; “İmam-ı Enes bin Malik buyurdu ki: “Hazret-i Muaviye’yi, sevmemek onu kötülemek, Hazret-i Ebu Bekri ve Hazret-i Ömeri sevmemek bunları kötülemek gibidir. Ona sövene, bunlara sövene verilen cezayı vermek lazımdır” yazılı idi. Bunu okuyunca, canım sıkıldı ve yerinde olmayan bir yazıyı buraya yazmış dedim. Mektubat’ı yere attım. Yatağıma uzandım. Uyudum.

Rüyamda, senin o büyük üstadın öfkeli ve kızgın bir halde yanıma geldi. İki mübarek elleri ile kulaklarımı çekti ve; “Ey cahil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyorsun ve kitabımızı fırlatıp, yere atıyorsun. Benim yazımı okuyunca şaşaladın ve inanmadın. Ama gel, seni bir zata götüreyim de gör! Resulullah efendimizin eshabını sevmediğin için, aldandığını ondan işit” buyurdu. Beni çekerek, bir bahçeye götürdü ve kapısında bırakıp kendisi yalnızca ilerledi. Uzakta görünen büyük bir odaya doğru yürüdü. Orada nur yüzlü, büyük bir zat oturuyordu. Çekinerek ve saygı ile o zata selam verdi. Önünde diz çöküp oturdu. Ona bir şeyler söylüyor, beni gösteriyordu. Uzaktan bana bakışlarından benden bahsettiği anlaşılıyordu.

Biraz sonra senin o yüksek üstadın imam-ı Rabbani, kalktı. Beni çağırdı. “Bu oturan zat, Hazret-i Ali’dir. İyi dinle! Bak ne buyuruyor” dedi. Yanlarına gidip, selam verdim. “Sakın, sakın! Resulullah efendimizin eshabına karşı, kalbinde bir dargınlık bulundurma! O büyüklerden hiçbirini, asla kötüleme. Aramızda muharebe şeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyetlerle yapıldığını, biz ve o kardeşlerimiz biliriz!” dedi. Senin yüksek hocanın adını söyleyerek; “Bu zatın yazılarına da sakın karşı gelme!” buyurdu. Bu nasihati dinledikten sonra, kalbimi yokladım. Bu husustaki tereddüdün ve soğukluğun, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu hâlimi hemen anladı. Öfkelendi. Senin yüksek hocana bakarak; “Bunun gönlü daha temizlenmedi. İyi bir tokat vur!” dedi. Şeyh hazretleri, kuvvetli bir tokat vurdu. Tokadı yiyince, kendi kendime; “Bunu sevdiğim için onlara düşmanlık etmiştim. Halbuki kendisi onlara düşmanlığımdan bu kadar çok incinmektedir. Bu halden vazgeçmeliyim!” dedim. Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim o kinden temizlenmiştir. O rüyanın, o sözlerin tadı, beni başka hale soktu. Kalbimde Allah’tan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmadı. Senin yüksek hocan imam-ı Rabbani’ye ve onun yazdıklarındaki marifete inancım iyice arttı.”

İmam-ı Rabbani hazretleri 1615 senesinde, elli üç yaşlarında iken, talebelerinden çok sevdiklerine; “Benim ömrüm ve hayatım hakkındaki kaza-yı mübremin altmış üç sene olduğunu ilham ile bana bildirdiler” buyurdu. Ve buna çok sevindi. Çünkü Peygamber efendimize tâbi olmasının çokluğu, yaş bakımından da uymakla belli oluyordu. Aynı zamanda bu hususta Hazret-i Ebu Bekir’e, Hazret-i Ömer’e ve Hazret-i Ali’ye de uymuş oluyordu.

1623 senesinde Ecmir’de iken; “Vefat etmemin yakın olduğuna dair işaretler, alametler görülmeye başladı” buyurdu. Serhend’de bulunan kıymetli oğullarına mektup yazıp; “Ömrümüzün sona ermesi yakındır” buyurdu. Babalarının hasreti ve ayrılığı ile yanan, evliyanın gözlerinin nuru kıymetli oğulları, bu mektubu alınca, babalarının bulunduğu yere hareket ettiler. Huzuruna kavuşunca, bir gün, bu yüksek oğullarını hususi odaya çağırdı. Buyurdu ki: “Kıymetli oğullarım, bu dünyaya hiçbir şekilde nazarım ve bağlılığım kalmadı. Öbür dünyaya gitmek icap ediyor, gitme ve yolculuk alametleri görünmeye başladı.”

İmam-ı Rabbani hazretleri Ecmir seferinden Serhend’e dönünce, artık evinde inzivaya çekildi. Bir müddet, beş vakit namaz ve Cuma namazı hariç, evden dışarı çıkmadı. Nur ve esrar menbaı olan hususi odasına; Muhammed Haşim-i Keşmi’den, yüksek oğullarından, talebelerinden ve hizmetçilerinden iki üç kişi hariç, başkalarının girmesi çok nadir oluyordu. Halveti seçtiği günlerden bir gün, soğuk bir nefes çekip; “Şeyh-ül-islam’ın (Ebu Ali Dekkak’ın) meşrebi çok yükselince, meclisinde insan kalmadı” sözünü söyledi. Burada olduğu gibi, ömrünün sonuna doğru, imam-ı Rabbani hazretlerinin meşrebi de o kadar yüksek oldu ki, talebelerinin en yüksekleri bile onun yanında mektebe yeni başlayan küçük çocuklar gibi kalıyorlardı.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır:
“İmam-ı Rabbani hazretlerinin ömrünün son günlerinde, hasta olduğu sırada huzuruna çıkıp, birkaç günlüğüne memleketime gidip gelmek için izin istedim. “Birkaç gün dur!” buyurdu. Sonra tekrar arzedip; “Hemen gidip, döneceğim” dedim. “Birkaç gün sabret!” buyurdu. Fakat; “Gidip en kısa zamanda huzurunuza döneceğim” deyince, izin verdi ve: “Sen nerede, biz nerede, ilkbahar nerede?” mısraını okudu. Bu sözünden birkaç gün sonra vefat etti.

Bu arada çok sadaka verdi ve büyük hayırlar yaptı. Esrar mahremlerinden, yakınlarından biri, bu sadaka ve hayratlarının çokluğunu görünce; “Bütün bu hayratlar, belaların giderilmesi için midir?” diye sordu. Buyurdu ki: “Hayır, belki de kavuşmak şevki ile bunları yapıyorum. Ve şu beyti okuyup gözlerinden sevinç gözyaşları döküldü:

“Vuslat günüdür sırdaşım âleme kucak açayım,
Bu devletin, bu nimetin sevinçlerini saçayım.”

Muharrem ayının on ikinci günü buyurdu ki: “Bana bu dünyadan öbür dünyaya gitmeme kırk veya elli gün kaldığını bildirdiler. Mezarımı da gösterdiler.” Bu sözleri dinleyenler üzüldüler ve şaşa kaldılar. Ciğerlerindeki yara yeniden tazelendi. O günlerde, oğlu Muhammed Said bir gün, imam-ı Rabbani hazretlerini ağlarken gördü. Sebebini sordu. Cevabında; “Allahü teâlâya kavuşmanın sevinci ile ağlıyorum” buyurdu. Yine oğlu; “Allahü teâlâ, bu işi, bu dünyada çok sevdiklerinin isteğine bırakır. Madem ki, siz bu kadar çok istiyorsunuz, elbette gidersiniz” diye arz etti. Bu sözü söyleyen oğullarında bir değişme gördü ve buyurdu ki: “Muhammed Said! Allahü teâlânın gayretine dokunuyorsun.” Oğlu; “Kendi hâlime üzülüyorum” dedi ve gayet samimi bir beyanla, dert ve elem dolu kalbini dışarı vururcasına; “Ey gönlümün süruru babacığım! Bize yaptığınız bu şefkatsizlik ve acımasızlık nedendir?” diye arz etti. Bunun üzerine; “Allahü teâlâ sizden sevgilidir. Ayrıca bizim size şefkat ve yardımlarımız, vefat ettikten sonra, bu dünyadakinden daha çok olacaktır. Çünkü bu dünyada, insanlık icabı bazen ister istemez yardım ve teveccüh tam olmuyor. Halbuki öldükten sonra, beşeri sıfatlardan tamamen ayrılma vardır” buyurdu. Bunu söylediği günden itibaren, o günleri saymaya başladılar. Şöyle ki, Safer ayının yirmi ikinci gecesi kalbleri hasta eshabına; “Bugün söylediğim günlerin kırkıncı günü geçmiş oluyor. Bakalım bu yedi-sekiz günde ne zuhur eder” buyurdu. Yine oğullarına buyurdu ki: “Şu arada hasıl olan birkaç günlük sıhhatte, Allahü teâlâ, Habibine tâbi olan bir insanda bulunabilecek bütün kemalatı bana ihsan eyledi.” Oğullarının bu sözlerden kalbleri parçalandı. Çünkü, bu sözlerde Hazret-i Ebu Bekri Sıddıkın; “Bu gün dininizi tamam eyledim” âyet-i kerimesi gelince kalblerine gelen, yani Peygamber efendimiz vefat edecektir, ilhamından bir işaret bulunduğunu anladılar.

Safer ayının yirmi üçü Perşembe günü, dervişlere, kendi mübarek elleriyle elbiselerini taksim etti. Kendi üzerinde pamuklu, sıcak tutan bir elbise bulunmadığı için, havanın soğukluğu tesir edip, tekrar sıtma hastalığına tutuldu ve tekrar yatağa düştü. Peygamber efendimiz hastalıktan kurtulup, az bir zaman sonra tekrar hasta olmuşlar ve vefat eylemişlerdi. İmam-ı Rabbani hazretleri, bu hususta da ittiba’ı (uymayı) kaçırmadı. Bu hastalıktan evvel hizmetçilerinden birine; “Mangal için şu kadar liralık kömür al!” buyurdu. Biraz sonra tekrar yanına çağırarak; “Söylediğimin yarısı tutarında kömür al, çünkü bir ses kalbime, o kömürleri yakacak kadar zaman kalmadı diyor” buyurdu. Kömürün bir kısmını kendisi için ayırtıp, diğerini çocuklarına gönderdi. Kendisine ayrılmış olan miktar, vefat ettiği gün tamamen bitmişti. Bu hastalık zamanında, yüksek ilimleri, çok fazla olarak kendi yüksek oğullarına anlattı. Bir gün ince hakikatleri beyanda o kadar uğraşıyor ve bunun için o kadar konuşuyordu ki, kıymetli oğulları Hace Muhammed Said; “Hazretinizin hastalığı bu kadar konuşmanıza elverişli değildir, bu marifetlerin beyanını bir başka zamana bıraksanız nasıl olur babacığım?” diye arz etti. Bunun üzerine: “Ey oğlum! Daha zaman ve fırsat var mı? Biliyorum ki, bir başka vakit, bu kadarını söylemeye de kuvvet ve kudret bulamıyacağım” buyurdular.

Bu günlerde hastalığı şiddetli olmasına rağmen cemaatle namaz kılmayı terk etmedi. Ancak son dört-beş gün, yalnız başına namaz kıldı. Duaları, tesbihleri, salevatları, zikri ve murakabeyi, hiçbir eksiklik olmadan yapıyordu. Dinimizin ve hocalarının yollarının inceliklerinden hiçbirini terk etmiyordu. Bir gece, gecenin üçüncü yarısında kalkıp abdest aldı. Teheccüd namazını ayakta kıldı ve; “Bu bizim son teheccüdümüzdür” buyurdu.

Vefatından biraz önce, kendinden geçme hali görüldü. Büyük oğlu, bu kendinden geçme halinin çokluğu, hastalığın şiddetinden mi, yoksa istiğrak (nurlara gömülme) sebebi ile midir, diye arz etti. Cevabında; “İstiğrak sebebi iledir. Çünkü, bazı çok yüksek haller görünüyor. Bunun için onlara teveccüh ediyorum, tâ ki hepsini oldukları gibi görebileyim ve bunlarla her şeyim tamam ve kâmil olsun” buyurdu. Bu derin sırlardan kısaca yüksek oğullarının kulaklarına fısıldadı. Bu kendinden geçme halinden kurtulunca, ciğeri yaralı, kalbi yanık talebelerine elveda sözünü hatırlatan, vasiyetlerini söylemeye başladı. Bu vasiyetlerin çoğu; mutabeata, Peygamberimize tâbi olmaya teşvik, sünnete yapışma, bid’atten kaçınma, zikir ve murakabeye devam etme hakkında idi.

Buyurdu ki: “Sünnete çok sıkı sarılmak lazımdır.” Bu sözleriyle de Peygamber efendimize uymak istemişlerdi. Çünkü, Peygamber efendimiz vefat edecekleri zaman böyle nasihat eylemişlerdi. Abbad bin Sariye’den, Tirmizi ve Ebu Davud şöyle rivayet eder: “Resulullah efendimiz bize vaaz ediyordu. Bu vaazdan kalbler ürperiyor. Gözler yaşarıyordu. Dedik ki: “Ya Resulallah! Bu sözleriniz veda vaazına benziyor, bize vasiyet ediniz.” Resulullah aleyhisselam buyurdular ki: “Size vasiyetim olsun: Allah’tan korkunuz, bir köle bile emr-i ilahiyi bildirse dinleyiniz ve yapınız. Yaşayanlarınız çok şeyler görecek. O zaman benim ve Hulefa-i raşidinin sünnetine gayet sıkı sarılınız, onu elden kaçırmayınız. Dinde bid’atten çok sakınınız. Çünkü bütün bid’atler dalalettir, sapıklıktır.”

İmam-ı Rabbani hazretleri vasiyetine devamla şöyle buyurdu: “Dinimizin sahibi Resulullah efendimiz, nasihatlerin en incelerini bile; “Din nasihattır” hadis-i şerifi gereğince ihmal etmediler. Dinimizin kıymetli kitaplarından, tam tâbi olmak yolunu öğreniniz ve bununla amel ediniz.

Vefat ettiği Safer ayının yirmi dokuzuncu Salı günü, gece kendine hizmet eden hizmetçilerine; “Çok zahmet çektiniz, bu sizin son zahmetinizdir” buyurdu.

Sedirin üzerine yatınca, sünnet üzere sağ elini sağ yanağının altına koyup, zikirle meşgul oldu. Büyük oğlu Muhammed Said, babasının sık sık nefes aldığını görünce; “Hâl-i şerifiniz nasıldır babacığım?” diye arzetti. “İyiyim ve kıldığım o iki rekat namaz kâfidir” buyurdu. Bundan sonra bir daha konuşmadı. Yalnız Allahü teâlânın ismini söyledi ve biraz sonra da vefat etti. Peygamberlerin büyüklerinin çoğunun son sözleri namaz olmuştur. Bu hususta da Peygamberlerin Serverine tâbi oldu. Vefatı 1624 senesi, Safer ayının yirmi sekizi, güneş hesabı ile yirmi dokuzu, Salı günü kuşluk vakti vaki oldu.

O ay yirmi dokuz gün idi. Peygamber efendimizin vefat ayı olan Rebiül-evvel ayının ilk gecesi, Peygamber efendimizin huzuruna kavuştu. Hastalık ve humma çektiği günler, yaşının sene adedi kadar olup, altmış üç gün idi. Hadis-i şerifte; “Bir günlük humma, bir senenin kefaretidir” buyuruldu. Çektikleri hastalık, bu hadis-i şerifin manasına uygun oldu.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin nurlu bedeni yıkama tahtasının üzerine konulup, elbiseleri soyulunca, orada bulunanlar hazret-i İmamın namazda olduğu gibi ellerini bağladığını gördüler. Sağ elinin baş parmağı ve küçük parmağını, sol elin bileğinde halka yaptı. Halbuki, oğulları vefatından sonra, kollarını düzeltip uzatmışlardı. Yıkama tahtasına yatırırken, tebessüm etti ve bir müddet bu şekilde kaldı.

Yıkayıcı, mübarek ellerini açıp düzeltti. Sol tarafa yatırdı, sağ tarafını yıkadı. Sağ tarafa yatırıp sol tarafını yıkayacağı zaman, orada bulunanlar, velilik kuvvetinin bir alameti olarak, zayıf bir hareketle ellerinin hareket ettiğini, bir araya geldiğini ve eskisi gibi tekrar sağ elinin baş ve küçük parmaklarının, sol elinin bileğinde halka yaptığını gördüler. Halbuki sağ tarafa yatınca, sağ elin sol el üzerine gelmemesi icap ederdi. Bununla beraber öyle bir kuvvetle sol elini tutmuştu ki, ayırmak ve çözmek mümkün değildi. Kefene sardıkları zaman, yine ellerinin bağlandığı görüldü. Bu hal iki-üç defa vaki oldu. Nihayet oradakiler, bunda derin bir mana ve gizli bir sır olduğunu anlayıp, bir daha ellerini açmaya uğraşmadılar ve oğulları Hace Muhammed Said; “Madem ki, muhterem babam böyle istiyor, böyle bırakalım” buyurdu. Peygamber efendimiz hadis-i şerifte; “Yaşadıkları gibi ölürler” buyurdu. Bu, Allahü teâlânın büyük bir ihsanıdır. Dilediğine ihsan eyler. Onun ihsanı boldur.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin cenaze namazını, oğlu Hace Muhammed Said kıldırdı. Vefatında 63 yaşında idi. Serhend’de evinin yanında defnedildi. Daha sonra Afganistan padişahı Şah-i Zaman, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırdı.

Büyük oğlu Muhammed Said buyurdu ki:
“Yüksek babamı, vefatından sonra rüyada gördüm. Allahü teâlânın kendisine verdiği büyük nimetlerden tam neşe ve sevinçle anlatıyordu ve bununla iftihar ediyordu. Kendisine; “Canım babacığım, şükür makamından hiç kimseye bir nasip verdiler mi?” diye arzettim. “Evet, beni de şükredenlerden eylediler” buyurdu. Arzettim ki, Kur’an-ı kerimde mealen; “Şükreden kullar azdır” buyuruluyor. (Sebe’ suresi: 13) Bu âyet-i kerimeden anlaşılan, bu cemaatin, Peygamberler olduğudur. Yahut da Peygamberlerin en büyük eshablarıdır. Hazret-i Ebu Bekri Sıddık gibi deyince; “Evet, öyledir. Fakat beni hususi bir ihsan ve inayetle, o cemaate dahil eylediler” buyurdu.

Eserleri:
1) Mektubat: İslam âleminde imam-ı Rabbani’nin Mektubat’ı kadar kıymetli bir kitap daha yazılmamıştır. Mektubat, üç cild olup, beş yüz yirmi altı mektubunun toplanmasından meydana gelmiştir. Kelâm ve fıkıh bilgilerini, tasavvufun marifetlerini açıklayan uçsuz bir derya gibi eşsiz bir eserdir.

Mektubat’ın birinci cildi 1616 senesinde talebelerinin meşhurlarından Yar Muhammed Cedid-i Bedahşi Talkani tarafından toplanmıştır. Birinci cildde 313 mektup vardır. Bu cildin son mektubu, Muhammed Haşim-i Keşmi’ye yazılmıştır. İmam-ı Rabbani hazretleri birinci cildin son mektubunu yazınca; “Muhammed Haşim’e gönderilen bu mektupla resullerin, din sahibi peygamberlerin ve Eshab-ı Bedr’in sayısına uygun olduğundan, üç yüz on üç mektupla birinci cildi burada bitirelim” buyurmuştur.

İkinci cildi ise 1619 senesinde yine talebelerinden, Abdülhay Pütni tarafından toplanmıştır. Bu cildde Esma-i hüsna yani Allahü teâlânın hadis-i şerifte geçen doksan dokuz ismi sayısınca doksan dokuz (99) mektup vardır.

Üçüncü cild de imam-ı Rabbani hazretlerinin vefatından sonra 1630 senesinde talebelerinden Muhammed Haşim-i Keşmi tarafından toplanmış olup, bu cildde de Kur’an-ı kerimdeki surelerin sayısınca yüz on dört (114) mektup vardır. Her üç cildde toplam beş yüz yirmi altı (526) mektup vardı. İmam-ı Rabbani hazretlerinin vefatından sonra on mektubu daha üçüncü cilde ilave edilmiştir. Böylece toplam mektup adedi (536) olmuştur.

Mektubat’daki mektupların birkaçı Arabi, geri kalanların hepsi Farisidir. Çeşitli zamanlarda basılmıştır. [Mektubatın birinci cildi Müjdeci Mektuplar adı altında Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır. İkinci ve Üçüncü cildlerdeki mektuplardan da bir kısmı Hakikat Kitabevi yayınlarından olan Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabında yayınlanmıştır. Bu kıymetli eserler, http://www.hakikatkitabevi.com adresinden okunabilir ve temin edilebilir.]

2) Redd-i Revafıd: Farisi olup, Rafızileri reddeden bu kitabın Türkçesi, (Hak Sözün Vesikaları) kitabında, bir bölüm olarak, Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır. Arapça’ya da tercüme edilmiştir.

3) İsbatün-Nübüvve: “Peygamberlik nedir?” adı ile Türkçeye tercüme edilmiştir. Hak sözün Vesikaları kitabı içinde bir bölüm olarak yayınlanmıştır. Ayrıca Arapçası, İngilizceye ve Fransızcaya da tercüme edilmiştir.
4) Mebde’ ve Me’ad
5) Adab-ül-Müridin
6) Ta’likat-ül-Avarif
7) Risale-i Tehliliyye
8) Şerh-i Ruba’ıyyat-ı Abd-il-Baki
9) Mearif-i Ledünniye
10) Mükaşefat-ı Gaybiyye
11) Cezbe ve Süluk Risalesi

 

24 – HACE MUHAMMED MASUM (K.S.)

Muhammed Masum Faruki hazretleri, evliyanın meşhurlarındandır. İmam-ı Rabbani hazretlerinin üçüncü oğludur. Silsile-i aliyyenin yirmi dördüncüsüdür. Hindistan’ın Serhend şehrinde doğdu

Daha üç yaşında iken, kelime-i tevhid söylerdi. Kur’an-ı kerimi kısa zamanda ezberledi. 11 yaşında iken, zikir ve murakabe yolunu babası imam-ı Rabbani hazretlerinden aldı. Babası istidadının yüksekliğini anlayınca, “Hâl, ilimden sonra olduğu için, önce ilim okumak gerekir” buyurup oğluna akli ve nakli ilimleri okutmaya başladı. Ona, “İlim tahsilini çabuk bitir ki, seninle büyük işlerimiz var” buyururdu. 14 yaşında iken babasına, “Kendimde bir nur görüyorum ki, bütün âlem güneş gibi ondan aydınlanmaktadır” diye arz edince, babası, “Sen zamanın kutbu olursun” müjdesini verdi. Daha sonra kendisi, “Allahü teâlâya hamd olsun. Babamın müjdelediğine kavuştum” demiştir.

16 yaşında iken, bütün ilimlerin tahsilini bitirip tasavvufa yöneldi. Babasının feyizlerine kavuştu. Kendisi de, “O esrar denizlerinin dalgıcı oldum” buyurmuştur. Öyle yetişti ki, onun bereketi ve feyizleri bütün âleme yayıldı. İslam tarihinde hidayeti onunki kadar yaygın olan bir âlim ve mürşid görülmemiştir. 900 bin kişi ona talebe olmuş, talebelerinden 140 bini evliyalık mertebelerine kavuşmuş, 7 bini de mürşid-i kâmil olmuştur. Talebeleri onun huzurunda bazen bir ayda, bazen bir haftada evliya olurlardı. Bazılarını bir teveccühte, makamların hepsine ulaştırırdı.

Babası ömrünün son günlerinde ona: “Benim bu dünyada kalmam yalnız kayyumluk vazifesi sebebiyle idi. Bu artık sana verildi. Bu dünyadan göç etmem yaklaştı” buyurmuştur.

Talebelerinden olan Muhammed Hanif-i Kâbili, Hocasının himmeti ile çok büyük marifetlere kavuştu. Hocasından icazet alarak memleketi olan Kâbil’e döndü. Halkı irşada başladı. Onu da kıskananlar oldu. Bir grup insan, ona gelip, “Bir keramet görmedikçe, sizin büyüklüğünüze inanmayız. Biz bir ziyafet hazırlıyoruz. Üstadınızı davet ediyoruz. Bugün yemek vaktinde Serhend’den Kâbil’e bir anda gelmesini bekliyoruz. Eğer gelirse, hepimiz senin taleben oluruz” diye ilave ettiler. Serhend’den, Kâbile bir ayda gelinemezdi. Hâce Muhammed Hanif, hocasına olan bağlılığının çokluğundan bunu kabul edip, “Hocam yemeği yatsı namazından sonra yer. Siz yemekleri hazırlayın, geleceğini ümit ederim” dedi.

Oradakiler gülmeye, alaylı bir şekilde yemekleri hazırlamaya başladılar. Vakit gelince “Yatsı vakti oldu. Artık yemek yiyelim” dediler. Hâce, “Yemeği getirin, üstadım bu saatlerde yemek yer” buyurdu. Oradakiler, yemekleri getirirken, Muhammed Masum hazretleri altı oğlu ile birlikte evin kapısından içeri girdi. Kendisine hazırlanan yere oturdu. Oradakiler bu hâli görünce, hayrete düşüp özür dilemek zorunda kaldılar. Muhammed Masum hazretleri “Yalnız Muhammed Hanif’in hatırı için geldim. Yoksa maksadım, sizin ikna olmanız değildir. Evliyadan keramet istenmez” buyurdu. Hep beraber yemeğe başladılar. Oradakiler, sohbetin bereketiyle kalblerindeki zulmetten kurtuldular. Onu sevenler arasına girip, saadete erdiler.

 

25 – ŞEYH SEYFÜDDİN ARİF (K.S.)

Seyfeddin-i Faruki hazretleri, Silsile-i aliyyenin yirmi beşincisidir. İmam-ı Rabbani hazretlerinin torunu ve Urvetül-Vüskâ Muhammed Masum-i Faruki hazretlerinin beşinci oğludur. Doğum zamanında bir melek; “Doğduğu gün, öleceği gün ve dirileceği günde ona selam olsun” mealindeki Meryem suresinin 15. âyet-i kerimeyi okuyarak müjde vermişti. Küçük yaşından itibaren ilme yöneldi. Amcası Muhammed Said’den akli ve nakli ilimleri tahsil edip kısa zamanda âlim oldu. Zamanının bir tanesi ve marifet deryası olan babası Muhammed Masum-i Faruki’nin teveccüh ve sohbetleriyle, ilerleyip, kısa zamanda birçok kerametlere kavuşup âlimlerin baş tacı oldu.

Kemale erdikten sonra babasının emriyle Âlemgir Han ile görüşmek üzere Delhi’ye gitti.
Delhi’ye vardığı zaman, şehrin kapısında iki azgın fil ve bunları zabt etmeye çalışan iki heybetli pehlivanın resimlerinin asılı olduğunu gördü. Sultana o resimleri indirtip yok edinceye kadar şehre girmeyeceğini bildirdi. Sultan resimleri indirtince şehre girdi. Sultan Âlemgir Han, kendi isteğiyle ona talebe oldu. Sohbetleriyle şereflendi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Kur’an-ı kerim okumayı öğrenip ezberledi. Sohbetlerinin bereketiyle Hindistan’da yayılmış birçok bid’at ve sapıklık, Sultan Âlemgir Han tarafından ferman çıkartılarak ortadan kaldırıldı ve unutulmuş sünnetleri ortaya çıkarıldı. Diğer vezirler, valiler ve devlet adamları da sohbetleriyle şereflenip hidayete kavuştular.

Himmet ve bereketiyle, Hindistan’ın her tarafında İslamiyet yayılıp müslümanlar kuvvetlendi. Bid’at sahipleri ve kâfirler perişan oldu.

Delhi’de, sohbet meclisleri çok bereketli ve kalabalık olurdu. Kâfirler ve fasıklar da onun sohbetine gelip, yüksek huzuruyla şereflenince, hidayete kavuşup eski günahlarına tevbe edip, istiğfar ederek geri dönerlerdi. Sohbetinin bereketiyle, binlerce kişi hidayete kavuşup, yüksek derecelere ulaşmıştı. Dergahına her gün binlerce kişi gelir feyz alırdı.

 

26 – MUHAMMED NURÜ’L-BEDVANİ (K.S.)

Muhammed Nurü’l Bedvani hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. Silsile-i aliyyenin yirmi altıncısıdır. Seyyid olup soyu Peygamber efendimize ulaşır. Türbesi, Hindistan’ın Delhi şehrindedir.

Muhammed Nurü’l Bedvani hazretleri, ilmini ve feyzini imam-ı Rabbani hazretlerinin torunu, büyük âlim ve mürşid-i kamil Muhammed Seyfüddini Faruki’den aldı. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip icazet aldı. İlimde o kadar yükselmişti ki zamanının yegane âlimi ve rehberi idi.

İnsanlar ondan feyz almak için sohbetine koşmuşlardır. Bir teveccühü ile talebelerinin kalbleri zikretmeye başlardı. “Sokakta günahkârla karşılaşmak kalbde zulmet hasıl eder” buyurur ve talebelerinin hangi günahı işleyenle karşılaştığını haber verirdi. Yetiştirdiği talebelerin en meşhuru ve halifesi, “Mazhar-ı Cân-ı Cânân” hazretleri olup, evliyanın büyüklerindendir.

Şüpheli şeylerden ve haramlardan sakınma hususunda gayreti son dereceye ulaşmıştı. Yiyeceği ekmeğin ununu helalden tedarik eder, hamurunu kendi yoğurup, pişirir ve iyice acıkınca azar azar yerdi. Tasavvufta ilahi aşk ile kendinden geçme hâli pek ziyade idi. 15 sene bu hâl üzere yaşadı ve tasavvufi hâllere gark oldu. Ömrünün son zamanlarında bu hâlden ayıklık hâline dönmüştür.

Sünnet-i seniyyeye uymakta, edeplerde de Peygamber efendimize tâbi olmakta büyük bir dikkat gösterirdi. Peygamber efendimizin hayatını ve yüksek ahlakını anlatan kitapları devamlı yanında bulundurur, bunları okuyup, hâllerinde ve işlerinde Resulullah efendimize uymaya çalışırdı.

Bir defasında helâya girerken, yanlışlıkla önce sağ ayağını içeri atınca tasavvuftaki hâlleri bağlandı. Üç gün Allahü teâlâya yalvarıp, niyazda bulunduktan sonra hâlleri tekrar açıldı.

Daima murakabede bulunurdu. Böylece, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutup, Allahü teâlâya yönelerek çok ibadet yaptığından beli bükülmüştü.

Bir gün birisi yiyecek bir şey hediye getirmişti. Kendisine takdim edilince, “Bu yiyecekte bir zulmet gözüküyor, lütfen bir araştırınız!” buyurdu. Bu yiyecek helaldendir diye arz ettiler. Fakat araştırınca, bu yiyeceğin gösteriş niyetiyle hazırlandığını anladılar.

Dünyaya düşkün olan bir kimse, kendisinden emanet bir kitap istediğinde verirdi. Kitap geri getirilince o kitabı bir yere koyar üç gün bekletirdi. Verdiği kimseden kitap üzerine sirayet eden zulmet, sohbeti bereketiyle dağıldıktan sonra alıp okurdu.

Bir defasında bir talebesi huzuruna giderken, yolda gözü yabancı bir kadına takılıp ona bakmıştı. Hocasının huzuruna girince, sende zina zulmeti görüyoruz buyurarak yabancı kadına bakması sebebiyle günaha girdiğine işaret etmiştir.

Eshab-ı kirama düşmanlık besleyen, rafizi iki kişi , rafizi olduklarını saklayıp, kendisine tâbi olmak istediklerini söylemişlerdi. Onlara, “Önce bozuk itikadınızdan vazgeçin sonra tâbi olma arzusunda bulunun” buyurdu. Biri, bu kerameti görünce, hemen tevbe edip, sapık itikadından vazgeçti.

Kendisi anlatır:
“Bir gün hocamın kabrini ziyarete gitmiştim. Kabri başında murakabeye daldım, hocamı kabrinde görüp, konuştum. Kefeni ve bedeni hiç çürümemişti. Sadece ayaklarının alt kısımlarına toprak tesir edip hafif dökülmüştü. Bunun sebebini kendisinden sordum, dedi ki: “Sahibinden izinsiz, o geldiği zaman geri vermek niyetiyle bir taş alıp, abdest aldığım yere koydum. Abdest alırken o taşın üzerine bastım. Ayaklarımda gördüğün toprağın tesiri bu sebepledir.”

 

27 – ŞEMSÜDDİN HABİBULLAH İBN-İ MİRZA CAN (K.S.)

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. Seyyiddir. Silsile-i aliyyenin yirmi yedincisidir.

İsmi, Şemseddin Habibullah’tır. Babası Mirza Can’dır. Onun ismine izafeten Can-ı Canan denilmiştir. 1701 yılında doğdu. 1781’de şehid edildi. Ceddi, ileri gelen devlet adamlarından olup, Teymuriyye sultanlarına yakınlıkları vardı. Babası Mirza Can, mevki ve makamı terk edip, fakirliği ve kanaati tercih etti. Servetini Allah için fakirlere dağıttı. Kızının nikahı için ayırdığı yirmi beş bin rub’iyye miktarındaki altını, bir dostunun şiddetli bir sıkıntıda olduğunu işitince, tamamen ona hediye etti. Babası, memleketinde, merhameti, üstün ahlakı, insani meziyetlerinin üstünlüğü ile tanınmış bir zattı.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, Zeka, fehm ve anlayışının parlaklığını gören firaset erbabı, onun yüksek bir fıtrata, yaratılışa sahip olduğunu söylerlerdi. Babası, onun terbiye ve taliminde, ilim öğrenmesi hususunda çok dikkat gösterdi. Daha küçük yaşta ilim, marifet öğrenmeye ve çeşitli maharetler kazanmaya başladı. Kıymetli ömrünü çocukluğundan itibaren gayet iyi değerlendirdi. İlim ve marifeti yanında ayrıca çeşitli sanat ve maharetleri öğrendi. Kendisi şöyle demiştir: “Çocukluğumda İbrahim aleyhisselamı rüyamda görüp, çok iltifat ve ihsanlarına kavuştum. Yine çocukluğumda Hazret-i Ebu Bekiri ne zaman hatırlayıp ismini ansam, mübarek sureti karşıma çıkardı. Ruhaniyetini gözümle görürdüm. Bana çok iltifatta bulunurdu.”

Yine şöyle anlatmıştır:
“Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu. İmam-ı Rabbani hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda imam-ı Rabbani hazretlerinin ruhaniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işaret etti. Bu hâli babama söyleyince; “Anlaşıldı ki, sen onların yolundan istifade edeceksin” dedi. Allahü teâlâ benim tinetime, sünnet-i seniyyeye ittiba etme, uyma hasletini yerleştirmiş.”

Kendisi ilim tahsilini şöyle anlatmıştır:
“Farisi lisanını ve diğer bazı bilgileri babamdan, Kur’an-ı kerimi, tecvid ve kıraat ilmini Kari Abdürresul’den, akli ve nakli ilimleri de zamanımızın âlimlerinden öğrendim. Hacı Muhammed Efdal’den, tefsir ve hadis ilmi öğrendim. On beş yaşında iken kendisinden ilim öğrendiğim hocam Hacı Muhammed Efdal, bana bir takke hediye etmişti. Bunun bereketi ile zihnim iyice açıldı. Hiçbir şeyi okuyup öğrenmekte zorluk çekmedim. Tahsilimi tamamladıktan sonra, bir müddet de talebelere ders verdim. On altı yaşında babam vefat etti. Vefat etmeden önce şöyle vasiyet etti: “Bütün vaktini, kemalatı, olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca. Kıymetli ömrünü boş şeylerle geçirme.”

Babamın vasiyetine uyarak, ilim öğrenmeye ve öğrendiğim ilimle amel etmeye devam ettim. Bir gece rüyamda evliyadan bir zatı gördüm. Mezarından kalkıp yanıma geldi ve kendi külahını başıma koydu.” Bu rüyadan sonra gönlümde makam ve mevki arzusu hiç kalmadı. Tasavvufa yönelme arzusu iyice fazlalaştı. Bir defasında rüyamda gaybdan bir ses; “Bizim seninle işimiz var. İnsanların hidayete kavuşması ve onları hidayete kavuşturacak yolun yayılması senin sebebinle olacak!” dedi. Bu rüyayı da görünce tasavvufa yönelip, batın nisbetini elde etmek arzum iyice kesinleşti. Bu maksadıma kavuşmak için Seyyid Nur Muhammed Bedayuni’nin huzuruna gittim. Mübarek yüzünü görünce marifet sahibi bir zat olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı, dinin emirlerine tam uyan, yüksek ahlak sahibi bir zat idi. Sohbeti kalbe safa veriyor, cana can katıyordu. İyice anlaşılmıştı ki, arayanlar maksada onun huzurunda kavuşuyor, ölmüş kalb onun huzurunda dirilip itminana eriyor. Hakk’a kavuşmak orada müyesser oluyordu. Beni talebeliğe kabul etmesini arzedince, istiharesiz talebe kabul etmediği halde beni derhal kabul etti. Feyzleri o kadar bereketli ve tesirli idi ki, bir teveccüh ile talebesinin kalbi zikretmeye başlardı. Ona talebe olup feyzlerine kavuşunca gönlüm aydınlandı. Çok iltifatına kavuştum.

Kısa zamanda Nur Muhammed Bedayuni hazretlerinin sohbetinde yetiştim. Tasavvuf hallerine gark olmuştum. Ben, muhabbet-i ilahinin sarmasından, cezbenin çokluğundan uykuyu, istirahati, yemeyi, içmeyi terk etmiştim. İnsanlardan uzaklaşıp yalnız başıma dolaşmaya başladım. Açlığın şiddetinden ağaç yaprağı yemiştim. Vaktim hep kendimden geçmiş bir vaziyette ve murakabe halinde geçiyordu. Asıl maksada kavuşmayı böylece bekledim. Nihayet o hale geldim ki; “Rabbini görüyormuş gibi ibadet et” hadis-i şerifinde istenen vasfa ulaştım. Mahviyyet, fena ve beka hallerine kavuştum. Büyüklerin tarif ettiği maksada, sırr-ı tevhide yükseldim.

Nur Muhammed Bedayuni, benim hallerime bakıp, bana karşı tevazu ile, büyük bir sevgi ve alaka gösterdi. Bir gün, ikimiz karşı karşıya otururken; “İki güneş karşı karşıya gelmiş, birinin nurundan diğeri görülmüyor. Eğer taliplerin terbiyesine yönelsen âlem nurlanır” buyurdu. Yine bir gün bana; “Sende Allahü teâlâya ve Resulüne karşı muhabbet yüksek derecededir. Bizim yolumuz, senin teveccühlerin ile yayılacak. Sana Şemseddin Habibullah ismi verildi” buyurdu ve talebelerinden bir kısmının yetiştirilmesini bana havale etti.

Hocam Seyyid Nur Muhammed Bedayuni’nin sohbetine dört sene devam ettim. Sonra bana icazet verdi. Bana Ehl-i sünnet itikadı üzere olmamı, sünnet-i seniyyeye uymamı ve bid’atlerden sakınmamı vasiyet etti.

Hocası Seyyid Nur Muhammed’in vefatından sonra, insanları irşada ve doğru yolu anlatmaya başladı. Derslerine, sohbetlerine âlimler, amirler, veliler ve halk devam edip ondan feyz aldılar. Mir Müsliman, Senaullah Pani-püti, Gulam Kaki, Seyyid Âlimullah, Seyyid Abdullah Dehlevi gibi büyük âlimler ve veliler yetiştirdi.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyurdu ki:
“Allahü teâlâ bize en olgun aklı, doğru ve keskin görüşü ihsan etti. Saltanat işlerinin idaresi ve memleketin nizamı hususunda, herkesin haline uygun en güzel usulü öğrenmiş idim. Bunun için zamanın meşhur devlet adamları, alacakları silahları ve diğer mühim şeyleri bizden sorar ve bizden aldıkları cevaba göre hareket ederlerdi.”

Yine şöyle buyurmuştur:
“Muhterem babamın bereketli terbiyesiyle yetiştikten sonra bende öyle bir hâl hasıl oldu ki, bir bakışla herkesin ne olduğunu ve kalbindekini anlardım. Bulunduğum yolun nuruyla insanların saadet veya şekavet, (Cennet veya Cehennem) ehli olduğunu, alınlarından okurdum.”

Nevvab Han Firuzcenk, Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerini, soğuğu şiddetli bir kış gününde, üzerinde eski bir elbiseyle gördü. Bu halini görünce ağladı. Yanında bulunan adamlarından birine; “Biz ne bedbaht insanız ki büyüklerimizden bir zat hediye kabul etmiyor ve ona hizmet etmekle şereflenemiyoruz” dedi. Bu hadise üzerine Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri; “Biz, zenginlerden bir şey kabul etmemeye, almamaya kararlıyız. Hayat güneşimiz batmaya yüz tuttu, ömür bitmek üzere. Şimdiye kadar kabul etmedik” buyurdu. Sonra Nevvab Han Firuzcenk, otuz bin rubiyye para hediye etmek istedi. Kabul buyurmadı ve; “Biz sizin servetinizin yiyicisi değiliz, onu fakirlere dağıtınız” dedi.

Yine Afgan serdarlarından biri, eşrefi denilen üç yüz altın göndermişti. Bunu da kabul buyurmayıp; “Her ne kadar hediyeyi kabul etmek lazımsa da, mutlaka kabul etmek lazım olduğuna dair bir emir yoktur. Bize kendi talebelerimiz, ihlas ve ihtiyatla, haram karışmaması için dikkat ederek hazırladıkları hediyeleri getiriyorlar, onları bile kabul etmiyoruz. Kaldı ki, ümeranın ve zenginlerin hediye edeceği şeylerin tam helalden hazırlanmış olduğu şüpheli olanları hiç kabul etmeyiz. Onda insanların hakkı vardır. Kıyamet günü onun hesabını vermek zordur. İmam-ı Tirmizi’nin, Ebu Berze’den getirerek yazdığı hadis-i şerifte Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Kıyamet günü herkes, dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamayacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı.” Bunun için çok dikkat etmek lazımdır” buyurdu.

Mazhar-ı Can-ı Canan’a yine devlet adamlarından biri Hindistan’ın meşhur meyvesi olan “Enbe”den (Hint kirazı) bir miktar hediye göndermiş ve kabul etmesi için de çok yalvarmıştı. Bunun üzerine iki tane “Enbe” alıp gerisini iade etmiş ve; “Bu fakirin gönlü, bunları kabul etmek istemiyor” buyurmuştu. Biraz sonra huzuruna bir bahçe sahibi gelip; “Falan emir, size gönderdiği enbeleri bizden zulüm ile alıp size hediye etti” dedi. Bunun üzerine mazlumun hakkının verilerek, himaye edilmesini söyledi. Sonra da; “Sübhanallah, onun getirdiği bu yiyecek bizim batınımıza zararlı oldu” buyurdu. Ondan sonra da malı şüpheli kimselerin ikramını hiç kabul etmedi. Yine bu hadise üzerine; “Yiyeceklerin en zararlısı kazançları şüpheli olan zenginlerin ikram ettiği yiyeceklerdir. Hatta fakirlerin ikramları da şüphelidir. Çünkü onlar da, bu yemekleri hazırlamak için, kazançları şüpheli olan zenginlerden borç alıyorlar” buyurdu.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu hususta şöyle buyurmuştur: “Yenilen lokmalar insanı muvaffakiyete kavuşturmalı, taat ve ibadetin nurunu arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli, sabır ve kanaatı seçmeli. Teslimiyeti ve rızayı seciye haline getirmelidir. Resulullah efendimizin; “Allahım! Âl-i Muhammed’in rızkını kâfi gelecek kadar kıl” buyurduğu duasına uygun olarak, insan için lazım olan şeyleri yeteri kadar istemelidir.

Eshab-ı kiram da böyle dua ederdi. İsrafa düşürecek kadar zengin; sıkıntıya, borca düşürecek kadar da fakir olmamalıdır. Kulluk vazifesini yerine getirip, ölüme hazır beklemeli, gönlü başka arzulara bağlamamalıdır. Ölüm, ilahi bir hediyedir. Allahü teâlâya kavuşmak ve Resulullah efendimizin didarını, mübarek yüzünü görmektir.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, hocalarına büyük bir muhabbet ve ihlas ile bağlıydı. Bilhassa İmam-ı Rabbani hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. “Her neye kavuşmuşsam, hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum. Kulun amelleri nedir ki, Allahü teâlânın rızasına kavuştursun! Fakat Allahü teâlânın rızasına kavuşmuş ve makbul kullarından olan zatları sevmek, onlara muhabbet beslemek, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için en kuvvetli vasıtadır” buyurdu.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri şöyle anlatmıştır:
“Bir defa cihanın süsü ve kâinatın serveri olan Peygamber efendimizi rüyada görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübarek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım. Serhend büyüğünün oğulları, yani İmam-ı Rabbani hazretlerinin evladı da orada idiler. Resulullah, onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakir; “Ya Resulallah, onlar benim pirimin evladıdır” diye arzettim. “Onlar bizim sözümüzü tutarlar” buyurdu. Onlardan bir aziz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; “Ya Resulallah, hazretiniz Müceddid-i elf-i sani hakkında ne buyurursunuz?” diye arzettim. “Ümmetimde onun bir benzeri yoktur” buyurdu. “Ya Resulallah! İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat’ı, mübarek nazarlarınızdan geçti mi?” dedim. Buyurdu ki: “Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku!” Ben de, İmam-ı Rabbani hazretlerinin bazı mektuplarında geçen ve Allahü teâlâ için; “O, vera-ül-vera sonra yine vera-ül-vera’dır, yani Allahü teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir” buyurduğunu okudum. Resulullah efendimiz bunu çok beğendi ve; “Tekrar oku!” buyurunca, tekrar okudum. Bu ifadeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devam etti.

Ben gördüğüm bu rüyada, Resulullah efendimizin mübarek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nur ve huzur içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rüyanın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım.”

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, şehid olarak vefat etti. Vefatından birkaç gün önce, bu fani dünyadan gitme zamanının geldiği ve Allahü teâlâya kavuşacağı için bambaşka bir aşk ve şevk içindeydi. O günlerde ibadet ve taatlarını daha da artırmıştı. Bir taraftan da talebeleri ve sevenleri akın akın sohbetine geliyorlardı. Sohbetleri ve murakabeleri büyük bir huzur hali içinde geçiyordu. Sohbetleri sırasında huzurunda toplananlar yüz kişiden ziyade olur, bereketlere ve feyzlere kavuşurlardı. Vefatının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Nesim, memleketine gidip dönmek üzere izin istediğinde, bu talebesine; “Artık seninle bir daha görüşeceğimiz malum değildir” buyurdu. Bu sözleriyle vefat edeceğine işaret etmişti. Bunu işiten talebeleri ağlaşmaya başlayıp gözyaşlarını tutamadılar. Yine vefatının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Abdürrezzak’a yazdığı bir mektupta; “Ömrüm seksen yaşını geçti. Ecelim yaklaştı. Bize hayır duada bulun” diye yazmıştı. Bu sıralarda talebelerinden diğerlerine yazdığı mektuplarında da aynı şekilde işaret etmiştir.

Yine vefatının yaklaştığı günlerde kavuştuğu nimetleri dile getirerek ve şükrederek şöyle buyurdu: “Kalbimden her ne geçtiyse ve her ne nimete kavuşmak istediysem, Allahü teâlâ onları bana ihsan etti. Beni İslam-ı hakiki ile şereflendirdi ve çok ilim ihsan etti. Salih amel üzere istikamet verdi. Büyüklerin tasavvuf yolunda bildirdiği şeylerin hepsini verip keşf, tasarruf ve keramet ihsan etti. Beni dünyaya düşkün olmaktan ve dünyaya düşkün olanlardan da uzak eyledi. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmakta, yüksek derece olan şehitlik derecesine kavuşamadım. Hocalarımın, mürşidlerimin çoğu şehitlik şerbetini içmekle şereflendiler. Şu anda ben yaşlandım, vücudum zayıf düştü. Cihad edecek ve böylece şehitliğe kavuşacak gücüm, takatim kalmadı. Ölümü sevmeyen, istemeyenlere şaşılır. Ölüm Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir.”

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri böylece, şehitlik derecesine kavuşmayı çok arzu ettiğini dile getirmişti. Ömrünün son günlerini yaşadığı sıralarda huzuruna gelip gidenler iyice artmıştı. 1781 senesinin Muharrem ayının yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde pek çok kimse toplanmıştı. Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Nihayet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecusi idiler. Huzuruna girince, Mazhar-ı Can-ı Canan sen misin?” dediler. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri de; “Evet benim” buyurdu. Meğer bunlar Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerine kastedip, öldürmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri üzerine hücum edip hançer vurmaya başladı. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isabet etmiş, ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı.

Durumdan haberdar olan Nevvab Necef Han, sabah erkenden frenk bir tabip gönderdi. Tabibe; “Çabuk gidip bu mübarek zatı tedavi et, onu yaralayanlar da yakalanınca kısas yapılsın” dedi. Frenk tabip gidip Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin yarasına baktı ve geri dönüp kasden Nevvab Necef Hana; “İyileşip kurtulur, başka tabip göndermeye lüzum yok” dedi. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu yaralı haliyle üç gün daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün, Cuma günü idi. Öğle vakti ellerini açıp Fatiha-i şerifi okudu. İkindi vaktinde; “Günün bitmesine kaç saat vardır?” buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem Cuma, hem de Aşure günü idi. Akşam olunca üç defa derin nefes aldı ve şehid olarak vefat etti.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, İslamiyet’in yayılması ve insanların hakiki saadete kavuşmaları için çok üstün hizmetler yapmıştır. Her biri üstün birer cevher olan kıymetli zatlar yetiştirmiş ve onları insanlara rehberlik yapmakla vazifelendirmiştir. Talebeleri de bulundukları yerlerde insanlara İslamiyet’i öğretmişler, imanlarının vicdanileşmesini sağlamışlardır. Böylece her biri bulunduğu yerde İslamiyete uyulmasına, güzel ahlakın yayılmasına ve insanların birbirlerine karşı iyi muamelede bulunmalarını sağlamışlardır. Onları tanıyıp seven insanlar, onların sebebiyle temiz bir hayat yaşamak ve saadete kavuşmakla şereflenmişlerdir.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyurdu ki:
“Her kim ki dünyaya düşkün olanlar arasına karışırsa, sohbetin bereketlerine ve tasavvufun nurlarına kavuşamaz! Bir kimse dünyaya düşkün olanlar arasına ihtiyaç olduğu kadar karışır ve halis niyetle ve batıni nisbetini muhafaza ederek aralarında bulunursa zararı yoktur.”

“Dünya melundur ve dünyada olan şeylerden Allah için yapılmayanlar da melundur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünya sevgisi bir araya gelmez. Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için masivayı yani Allahü teâlâdan başka her şeyi ve bütün maksatları terk etmek lazımdır.”

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin kendi eshabına, talebelerine nasihatleri şöyledir:
“Takvanın ve veranın, haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın yolu, Resulullah efendimize mütabeat yani tam uymak ve onun bildirdiklerini candan kabul etmektir. Kendi halinizi, ehli sünnette bildirilen hususlar ile karşılaştırınız. Eğer haliniz, ehl-i sünnette bildirilen hususlara yani dinin emirlerine uygun ise makbuldür. Uygun değilse merduddur, reddedilecektir. Dünya ve ahiret saadetlerine kavuşmak için, ehl-i sünnet vel cemaat itikadı üzere olmak lazımdır.”

Dünya metaı pek azdır
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri kemal derecede zühd ve tevekkül sahibiydi. Dünyadan ve dünyaya düşkün olanlardan son derece sakınırdı. Kendisine verilmek istenen hediyeleri kabul etmezdi. Kabul ettiği çok nadir olurdu. Zamanın padişahı Muhammed Şah, veziri Kameruddin Han ile Mirza Can-ı Canan’a haber gönderip, şöyle dedi: “Allahü teâlâ bize öyle bir mülk verdi ki, hatırlarından her ne geçerse hediye olarak göndeririz, yeter ki istesinler.” Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu teklif üzerine şu cevabı verdi: “Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen; “…Onlara şöyle de; dünyanın metaı pek azdır…” (Nisa suresi: 77) buyurarak dünyanın yedi iklimindeki mal ve mülkün az bir şey olduğunu bildirdi. Az bir şey olan bu yedi iklimden biri de Hindistan olup, o da senin elinde bulunmaktadır. Bunun kıymeti nedir ki? Büyüklerin himmetinin esası ise, ondan uzak durmaktır.”

Yine o havalinin devlet adamlarından biri, Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri için bir dergah yaptırdı ve bütün dervişlerin ihtiyacını da karşılayacağını bildirerek kabul etmeleri için arzetti. Fakat Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri kabul etmedi ve; “Bizim için her yer birdir. Allahü teâlânın indinde herkesin rızkı takdir edilmiştir. Vakti gelince herkes rızkına kavuşur. Dervişlerin hazinesi sabır ve kanaat olup, bu kâfidir” buyurdu.

Hakiki ilaç
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin seksen yedi mektubu ve melfuzatı, Kelimat-ı Tayyibat denilen kitapta vardır. Mektuplarından biri:

“Kardeşim, zamanımız talebesinin zayıflığından, evliyadan keşf ve keramet istediklerinden ve birinci asrı göz önünde tutmadıklarından bahseden mektubunuz geldi. Biliniz ki, başka şeyhlere meyli olan sefihleri, akılsız kimseleri talebe edinmeye lüzum yoktur. Akıllı ve muhlis kimselerden, bu işe talip olanları kabul etmelidir. Üzülmeyiniz. Allahü teâlâ hakiki hakimdir. Al-i İmran suresi 31. âyetinde mealen; “Ey Habibim! Onlara de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olunuz. Allah da sizi sever” buyurulması, bütün yollardaki saliklerin, talebelerin maksadı olan Allahü teâlânın sevgisini ve rızasını kazanmayı, Peygamber efendimize tâbi olmaya bağlı kıldı. O mütehassıs doktor, kulları gaflet ve günah hastalıklarından kurtarmak için, ilaç ve perhiz yerinde olan emir ve yasakları gönderdi. Bu reçeteyi tatbik edip, uygun ilaçları alan, perhize riayet eden sıhhat ve şifa bulur. Kaçınan kendini ziyan ve telef etmiş olur.

Bu reçetenin bir sureti, bir de hakikati vardır. Sureti ile avam müslümanları hareket eder. Bu da, itikadını düzelttikten sonra dine uygun olarak amel edip, emir ve yasaklara uymakla olur. Karşılığı da Cennetin nimetleri ve Cehennemden kurtulmaktır. Hakikati ise havassa, seçkinlere mahsus olup, kalblerin nurlanması, parlaması ve nefslerin tezkiyesi, temizlenmesidir. Bunda bildirilmiş olan suret bulunmakla beraber, riyazet ve mücahedelerde de vardır. Burada ele geçen, tecelli ve keşflerdir. Surete iman ve İslam, hakikate ise ihsan denir. Nitekim Hadis-i şerifte; “İhsan; Rabbine, onu görür gibi ibadet etmendir” buyuruldu. Hakikatsiz suret, derideki hastalıklara çare bulmada, çıban ve yaralar üzerine konulan merhem ve ilaçlar gibidir. Yarayı iyileştirir, çıbanı geçirir. Elbette faydasız değildir. Hakikatin ise, suretsiz hiç faydası yoktur. Belki o hakikat değil, mekr-i ilahidir. Bundan Allahü teâlâya sığınırız.

Hakikat, temizlemek, yani hastalıklı, mikroplu, bozuk maddeleri çıkarıp atmak gibidir. Çünkü yerinde kalırlarsa, yine hasta edebilirler. Tam sıhhate kavuşmak, büsbütün şifa bulmak, bu iki tedavinin birlikte yapılmasıyla olur. Bu açıklamadan, Peygamber efendimizin tedavisinin, Eshab-ı kiramın tabiatlarında nasıl sıhhat ve şifa tesirleri yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Muhakkak ki, o tedavi ve ilaç, Allahü teâlâyı çok sevmek, bütün gayretiyle Resulullaha tâbi olmak, taat ve ibadetlerden lezzet duymak ve günahları çirkin görüp, nefret etmekten başkası değildi. Bu da onlarda kalblerin huzuru ve nefslerin temizlenmesi tesirini yapıyordu. Resul-i ekremin bereketli sohbeti ve İslamiyet reçetesinin tatbiki ile, bu mertebelere pek kısa zamanda, belki bir anda kavuşuyorlardı. Onlar, daha sonraki asırlarda söylenen zevk ve mevacidlerden ziyade, suret ve hakikate son derece riayet ve ihtimam gösterip, hakikati koruyan sureti muhafaza edip, keşf ve keramete itina göstermediler. Bunları kemalin, olgunluğun icap ve şartlarından saymadılar.

O halde, tam sıhhate kavuşmak isteyen bir talip, Resulullahın sünnetine uymayı, bütün riyazet ve mücahedelerden üstün ve buna ait olan nur ve bereketleri, bütün feyzlerden efdal bilmelidir. Bütün zevk ve mevacidlere, batın cemiyyeti ve devamlı huzur yanında değer vermemeli ve bu öz ve hakikatlerin elde edilmesine sebep olan büyüğü, Resulullah efendimizin vekili bilmeli, ona canla başla hizmet edip, bu yolda, çocuklar gibi, ele geçen ceviz-meviz gibi şeylerle, tatlı olsa da, yetinmemelidir.

Fıkıh bilgilerini öğretiniz. Fıkıhsız din olmaz. Ehl-i sünnet itikadını öğretmeye, yaymaya pek ehemmiyet veriniz. Her şeyinizde Allahü teâlânın habibi olan Peygamber efendimize ittibaya, uymaya gayret ediniz. Çünkü Allahü teâlâ habibine uyanları çok sever.” (21. mektup)

 

28 – SEYYİD ABDULLAH DEHLEVİ (K.S.)

Seyyid Abdullah Dehlevi hazretleri, Silsile-i aliyyenin yirmi sekizincisidir. 1745 yılında Hindistan’ın Pencab şehrinde doğdu. 1824’de Delhi’de vefat etti. Kabri Şâhcihân camii yakınındaki dergahındadır.

Babası, Abdullatif efendi âlim, salih ve zahid bir zat idi. Bir gün rüyasında Hazret-i Ali ona:”Allahü teâlâ sana bir oğul ihsan edecek, o büyük bir zat olacak. Ona bizim ismimizi koyarsın” dedi.
Resulullah efendimiz de evliyadan bir zat olan amcasına rüyasında, doğacak çocuğa Abdullah isminin verilmesini emretti. Çocuk doğduğunda, ismini babası, Ali, amcası Abdullah koydu. Abdullah-ı Dehlevi hazretleri, altı yaşına gelince, Hazret-i Ali’ye karşı sevgi ve edebinden kendisine Ali denmesini istemeyip Ali’nin hizmetçisi manasına gelen Gulam Ali dedi ve bu isimle tanındı.

Allah vergisi çok üstün bir zekaya sahipti. Kur’an-ı kerimi kısa zamanda ezberledi. Dini ilimleri ve zamanının fen ilimlerini öğrendi.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin huzuruna varıp, kendisini talebeliğe kabul buyurmasını istedi. O da: “Sen hoşlandığın bir yere git. Bizim yolumuz, tuzsuz taşı yalamak gibidir” buyurdu. “Ben her şeye razıyım efendim” dedi. “Mübarek olsun” buyurup talebeliğe kabul edildi. Abdullah-ı Dehlevi hazretleri, 15 yıl sohbetiyle şereflendi. Evliyalıkta yüksek derecelere kavuşunca, mutlak icazet alıp, halifesi oldu.

Abdullah-ı Dehlevi hazretleri buyurdu ki:
Talebe, sadık olan talip demektir. Allahü teâlânın sevgisi ile ve Onun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktadır. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldedir. Uykusu kaçar, göz yaşları dinmez. İşlediği günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allah’tan korkar, titrer, Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabreder. Her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendisinde görür. Her nefeste Rabbini düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münakaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allahü teâlânın evi bilir. Eshab-ı kiram hakkında hayır konuşur ve isimleri anıldığında “radıyallahü.anhüm” der. Hepsinin iyi olduğunu söyler. Peygamber efendimiz, Eshab-ı kiram arasında olan şeyleri konuşmamayı emir buyurdu. Salih müslüman, bunları konuşmaz, yazmaz ve okumaz. Böylece, o büyüklere karşı bir edepsizlikte bulunmaktan kendini korur. O büyükleri sevmek, Allah’ın Resulünü sevmenin alametidir. Kendi bilgisi, kendi görüşü ile evliyayı kiramı, birbirinden aşağı ve yukarı diye ayırmaz. Birinin, daha yüksek, daha üstün olduğu ancak âyet-i kerime, hadis-i şerif ve Sahabe-i kiramın sözbirliği ile anlaşılır. Muhabbet sarhoşluğu ile başka türlü söyleyenler mazurdur.

 

29 – HAFIZ EBU SAİD SAHİB (K.S.)

1217 (m.1802) senesi Rabî’ul-âhir ayında, Hindistan’da Rampûr şehrine bağlı Mustafaâbâd beldesinde dünyaya geldi.

Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, daha çocuk iken, sâlih ve kıymetli bir zât olacağının alâmetleri yüzünden okunuyordu. Çocukluğunda, çocuk-ların düşkün oldukları oyun ve eğlenceler ile hiç meşgûl olmazdı. On yaşında Kur’ân-ı Kerîmi ezberledi. Kur’ân-ı Kerîmi güzel ses ve tertîl üzere o kadar güzel okurdu ki, dinleyenler kendilerinden geçerdi. Tecvid ilmini, kırâat âlimlerinden Kârî Nesîn’den öğrendi. Kur’ân-ı Kerîmi ezberledikten sonra, aklî ve naklî ilimleri öğrenmeye başladı. Önemli ders kitaplarını Müftî Şerefüddîn’den okudu. Şâh Veliyyullah Dehlevî’nin oğlu Mevlâna Refîüddîn’den hadîs dersi aldı. Kâdı Beydâvî Tefsîri’ni, Sahîh-i Müslim şerhini de ondan okudu. Sahîh-i Buhârî’yi ise yine Mevlâna Refîüddîn’den, hocası Şeyh Abdullah Dehlevî hazretlerinden ve kendi dayısı Sirâc Ahmed’den okuyup rivâyet ve nakletme icâzeti aldı.

İRŞAD VAZİFESİNİ ALIŞI
Şeyh Abdullah Dehlevî (k.s.) Hazretleri son hastalığında halifelerin-den Şeyh Ebu Saîd, Likehnu (veya luknov) şehrindeydi. Kısa zamanda ona çokça mektup yazdı. Hemen yanına gelmesini istedi. Şunun için ki, hemen gele makamına geçe. Kendi yerine de oğlu Ahmed Saîd’i bıraka. Ahmed Saîd de Şah Abdullah Dehlevi Efendimizin halifelerinden biri idi. Bunun üzerine Şeyh Ebu Saîd derhal ailesini bırakıp yalınayak koştu geldi. Şeyh Ebu Saîd yanına geldiği zaman Şah Abdullah Dehlevi Efendimiz ona şöyle dedi:

– İstediğim oydu ki sizi gördüğüm anda, çokça ağlayayım. Ancak öyle bir vakitte bana geldin ki, benim için artık ağlayacak gücüm de yok. Benden sonra yerime siz oturursunuz.”

Bundan sonra tamamen Şeyh Ebu Saîde iltifat etti. Umumi manada ona irşad tavsiye etti.

Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra, tasavvuf ilmine yönelip bu yolda da yetişti. Önce babasından feyz aldı. Babası onu tasavvufta bir müddet yetiştirdikten sonra;

— Ey oğlum! Senin himmet kuşun çok yükseklere uçmaktadır. Benden bu kadar, dedi. Bundan sonra Kâdirî yolunun o zamanki meşhûr Şeyhi Şâh Dergâhî’nin hizmetine girdi. Oniki sene, derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Nefsini ve kalbini ıslâh için çok gayret göstererek nefsin isteklerini yapmayıp, nefsin istemediklerini yaptı. Dünyâdan yüz çevirdi. Çok oruç tuttu. Yetişmek için ne lâzımsa yaptı. Nihâyet hocası Şah Dergâhî ona Kâdirî yolundan icâzet ve hilâfet verdi.

Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, bundan sonraki hâlini şöyle anlatmış-tır:

— İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ını okurken anladım ki, tasavvufta bu derecelere ulaşmama rağmen, henüz kemâlat-ı nisbet-i Ahmedî’ye kavuşamamışım. Bu sebeple Dehlî’ye gidip oradan, Pâni-Püt şehrinde bulunan Senâullah Pâni-Pütî’ye bir mektup gönderip, bu nisbete kavuşma arzumu bildirdim. Bana cevâben gönderdiği mektupta, Abdullah Dehlevî hazretlerinin sohbetine gitmemi yazmıştı.

1810 (H.1225) senesinde Muharrem ayının yedinci günü Abdullah Dehlevî hazretlerinin sohbetine girmeye muvaffak oldu. Çok büyük izzet ve ikrâm gördü. Şeyh Abdullah Dehlevî hazretleri, ondan talebe ye-tiştirmesini isteyince;

— Efendim ben buraya istifâde etmek için geldim, cevâbını verdi. Bunun üzerine daha çok iltifât ve teveccühe kavuşup, Şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerini’nin meşhûr talebelerinden oldu. Birkaç ay daha sohbetlerinde bulunduktan sonra, Müceddidiyye, Çeştiyye, Kâdiriyye yollarından icâzet alıp mezun oldu. Şeyh Abdullah Dehlevi Hazretleri, talebelerinin çoğunu ona havâle etti. Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî ve Seyyid İsmâil medenî gibi âlim zâtlar da Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri’nden istifâde ettiler. Hocası Abdullah Dehlevî Hazretleri talebelerine hitâben;

—Talebenin irâdesi (kendi arzu ve isteği), Ebû Saîd’in irâdesi gibi olmalı. Zîrâ hocalığı bırakıp talebeliği tercih etti, buyurdu.

Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, tam on beş sene Şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerinin sohbetine devâm etti. Onun vefâtından sonra, yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı. Şerîat-ı Mustafaviyyeyi ve Tarîkat-ı Nakşibendiyyeyi neşir hususunda büyük gayret ve ihtimam gösterdi. Hak âşıklarının, susamışların kalblerini Allahü Teâlânın mârifeti ile doldurdu. Bütün ecdâdı gibi İslâm dînini yaymağa çalıştı.

Daha sonra eshabının isteği üzerine, “Hidâyetü’t-Tâlibîn” namında farisi bir risale yazdı. Tarîkatın levâzımından olan evsâf-ı hamîde ve ahlâk-ı cemile ile tam muttasıf idi.

Hâfız Ebû Saîd Hazretleri, 1240 (1824) senesinde Hac farîzasını edâ için Haremeyni’ş-Şerifeyn’e vasıl oldular. Mekke-i Mükerreme’de Hac’dan önce ve sonra üç ay kadar kaldılar. Daha sonra bazı hastalıklara mübtelâ oldular. Buna rağmen Peygamberimiz Seyyidü’s-Sakaleyn (S.A.V.) Efendimiz Hazretlerini ziyaret maksadıyla Medîne-i Münevvere’ye döndüler. Peygamber Efendimizden pek çok inâyet ve lütûflarına nail olarak hesapsız feyz ile memleketlerine döndüler.

KERAMET VE MENKIBELERİ
Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri’nin talebelerinden birinin karşısına bir gün bir arslan çıktı. Hemen hocasını hatırlayıp imdâdına yetişmesini istedi. Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri birdenbire gözüküp elinde tuttuğu bir sopa ile arslana vurdu ve arslanı oradan uzaklaştırdı.

MENKIBE
Nevvâb Ahmed Yâr Hân’ın hanımının çocuğu olmuyordu. Çocuğu olması için Ebû Saîd hazretlerinden duâ istedi. Duâsı bereketiyle birçok çocuğu oldu.

Şeyh Ebû Saîd (k.s.) hazretleri, bir kimseye evinin yanacağını işâret etmişti. Bir müddet sonra gerçekten o kimsenin evi yandı.

Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri bir defâsında Râmpûr’dan Sünbül’e gidiyordu. Bir araba kiralamış onun yoluna devam ediyordu. Arabacı ise gayri müslim idi. Gece vakti sâhile ancak varabilmişti. Karşıya geçmek için gemi yoktu. Sâhile gelip durduklarında arabacıya:

— Arabayı suya sür!, buyurdu. Arabacı da heybeti karşısında korkup arabayı suya sürdü. Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretlerinin kerâmetiyle araba suya batmadı. Normal bir yolda gibi yürüyüp karşıya geçtiler. Gayr-i müslim arabacı bu hal karşısında hayret edip, müslüman oldu.

MENKIBE
Meyân Ahmed Asgar anlatır:

— Bâzan uyuyup kalır, teheccüd namazı kılamazdım. Bu hâlimi Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretlerine arz ettim. Buyurdu ki:

— Bizim hizmetçiye söyleyin, teheccüd zamânında bize hatırlatsın, sizi kaldıralım. Bu kadarı bize, diğeri size âid olsun. Bundan sonra te-heccüd saati gelince, sanki birisi gelip beni kaldırırdı. Böylece bir daha teheccüd namazımı kaçırmadım.

VEFATI
1277 (m.1861) senesi Rabî’ul-evvel ayının ikinci günü öğle ile ikindi arası vefat etti. Vefâtında, Medine-i Münevverede Resulüllah Efendimiz’in mübarek mihrabının yanında bulunuyordu. Büyük dedesi Hazreti Ömer (r.a.) in cenaze namazının kılındığı yerde namazı kılınıp, Bakî’ kabristanında defnolundu. Kabri, Hz. Osmân-ı Zinnûreyn’in kabri yakınındadır. ESERLERİ
Ahmed Sa’îd hazretlerinin, kıymetli eserleri olup, ba’zılarının isimleri şöyledir. 1- Sa’îdü’l-beyân fî mevlid-i seyyid-il-insü vel-cân, 2- Ezzikru’ş-şerîf fî isbâtı mevlidi’l-münîf, 3- İsbâtü’l-mevlidi vel-kıyâm, 4- El-fevâidü’z-zâbıta fî isbât-ir-râbıta, 5- Elenhâru’l-erbe’a, 6-Tahkîku Hakkı’l-mubîn fî ecvibeti’l-mesâili’l-erbe’în, 7- Elhakku’l-mübîn fî reddi ale’l-vehhâbîn, 8- Mektûbât-ı Ahmediyye,.

 

30 – HABİBULLAH CAN-I CANAN (K.S.)

Silsile-i sâdât-ı aliyye içinde adı, Habibullah Cân-ı Cânãn’dır. İsmi şerifleri, Ahmed Saîd Sahib (k.s.) tir. Silsile-i şerifenin 28. halkası Abdullah Dehlevî Hazretlerinin halifesi; 29. halkası Hâfız Ebu Saîd Hazretlerinin oğludur. Künyesi Ebü’l-Mekârim, lakabı Sirâc-ül-evliyâ idi. Müceddidî ve Serhendî nisbeti ile anılır. Nesebi, İmam-ı Rabbani Hazretlerine ve Hazret-i Ömer Efendimize dayanır. Bunun için Fârûkî denmiştir. 1217 (m.1802) senesi Rabî’ul-âhir ayında, Hindistan’da Rampûr şehrine bağlı Mustafaâbâd beldesinde dünyaya geldi.

Yüksek babalarının terbiyeleri ile küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i hıfz ettiler. Babası, Hafız Ebû Saîd, Abdullâh Dehlevî Hazretlerinin hizmetle-rinde bulundukları zaman, kendileri henüz 10 yaşında idi. O da babasıyla birlikte Hazret-i Şeyh’in hizmetlerinde bulunmuşlardı. Abdullah Dehlevî Hazretleri O’nun yüksek istidadını keşf ile, çok sever ve iltifat ederdi. Hatta bir çok def’a şöyle buyurmuşlardır:

— İnsanlardan bir çocuk istedim, Şeyh Ebû Saîd’den başkası bana çocuğunu yetiştirmem için teslim etmedi. Ben de onun çocuğunu işte bunun için kendi evlâdım makamında tutuyorum.”

Şeyh Abdullah Dehlevi Hazretleri onu o derece severdi ki, zikr es-nasında çok kalabalıktan dolayı yer bulunmadığı anlarda bile, onu görse hemen yanına yer açar ve oturtarak uzun bir müddet teveccühte bulu-nurdu.

Şeyh Habibullah (k.s.) Hazretleri, aklî ve naklî ilimlerde yedi tûlâ sa-hibi idiler. Bir çok geceler mütâlaa ile vakit geçirir, bununla beraber zikri ve fikri kat’iyyen terk etmezdi. Abdullah Dehlevî Hazretlerinin emri üzerine, teveccühü babasından alırdı. Bunu kendileri şöyle ifade buyurmuşlardır:

— Bütün makamların teveccühünü babamdan aldım, bazı kitapları da ondan okudum.

Tasavvuf kitaplarından, Risâle-i Kuşeyriyye, Avârifü’l-Meârif ve İhyâ-u Ulûmud’din gibi eserleri bazen okurlar ve bazen de dinlerlerdi. Hadis kitaplarından Sünen-i Tirmizî ve Mişkâtü’l-Mesâbîh gibi kitapları da Şeyhinden telakki etmişlerdir. Şeyh Azîz, Şeyh Refîü’d-dîn ve Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin de halka-i tedrisinde bulunmuşlardır.

Aklî ve naklî ilimleri son derece istikâmet ve metânet ile daha 20 ya-şına basmadan tamamladılar ve sonra vakitlerini tarîkata hasr ettiler. 15 sene Abdullah Dehlevî Hazretlerinin sohbetlerinde bulundular ve 32 yaşında oldukları halde irşad vazifesine başladılar.

Abdullah Dehlevî Hazretleri (k.s.)yazmış oldukları risâlelerinde:

—”Şeyh Habibullah (Ahmed Saîd), ilim, amel ve Kur’an-ı Kerîm’i ezberlemek bakımından babası Ebû Saîd’e mümasildir.” Yine bir ara Abdullah Dehlevî Hazretleri:

—”Bu çocuk babasından daha fâzıldır,” buyurmuşlardır.

Babası Hacca gittiği vakit makamına onu bırakmıştır. O da Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’yi neşr hususunda çok büyük hizmetlerde bu-lunmuştur.

Müridlerine, öteki şeyhlerden yıllarca öğrenemiyecekleri hususları kısa bir zamanda öğretirler ve hiç birisinin mahrum kalmamasına dikkat ederlerdi. İsteyenleri kaabiliyetlerine göre, kemâl derecesine ulaştırıncaya kadar gayret gösterirlerdi. Sâliklerinden bazısını sulûka dâir ilmi öğrenmeye teşvik eder, bazısına da halk ile teması kesmelerini emir buyururdu. Bir kısmını da kendi halleri üzerine bırakırdı.

Hazret-i Şeyh’in müridlerine olan şefkati, annelerin çocuklarına olan şefkatinden daha fazla idi. 60 kadar müridinin geçimini bizzat kendi te’min ederdi. Talebelerine de tefsir, hadis, fıkıh, mektûbât-ı şerif okuturlardı.
Dehlî’de uzun müddet kalıp talebe yetiştirdi. Sonra, orada büyük bir fitne meydana geleceği ilhâm yoluyla kendisine bildirilince, 1273 (m.1856) senesinde çoluk- çocuğu ve yakınları ile birlikte hicret ederek Hicaz’a gitti. Orada yerleşti. Bu yüksek yolun ince bilgilerini, kalbe âit yüksek marifetleri ilim ve edep âşıklarına sunmaya devam etti. Ömrünün sonuna kadar orada bu hizmeti sürdürdü.

Ahmed Saîd Sahib (k.s.) hazretleri, Dehlî’den ayrıldıktan bir sene sonra, İngilizler Hindistan’da büyük bir fitne çıkardılar. Bu fitne büyük-küçük herkesi kuşattı. Müslümanların çoğu Medine-i Münevvereye hicret etti. Kalanların çoğu da şehid edildi. Sultan ikinci Bahadır Şah, iki zevcesi ve iki oğlu ile birlikte Kalkute’ye götürülüp hapsedildi. Büyük zatlarla ma’mûr olan Delhi şehri harâbe haline geldi. Allahü Teâlâ, Ahmed Sa’îd Hazretlerine, yakınlarıyla birlikte o memleketten hicret etmesini ilhâm ederek, onu bu fitneden muhafaza eyledi. İngilizler onu da yakalayıp şehid etmek istediler ise de, Allahü Teâlâ onlara fırsat ve imkân vermedi.

Bazı kaynaklarda Ahmed Sa’îd hazretlerinin, İngiliz fitnesi başladığında Hindistan’da bulunduğunu; fitne esnâsında hicret ettiğini, fitnecilerin ona zarar veremediklerini, hattâ heybetinden korkarak yardımda bile bulunduklarını bildirmektedir.

Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevverede ilim tâlibleri Ahmed Sa’îd hazretlerinden çok istifâde edip, feyz ve ma’rifetler elde ettiler. Kendisi bir taraftan talebe yetiştirirken, bir taraftan bu yüksek yolda daha çok ilerlemeye ve çalışmaya gayret ediyordu. Resulüllah Efendimizin (s.a.v.) kabr-i şeriflerini ziyâret ettiçe, daha yüksek feyz ve ma’rifetlere sahip oldu. Bu sırada kendisine;

—”Seni ve kıyamete kadar seni tevessül edenleri (seni vesile ederek bana yaklaşmak isteyenleri) af ve mağfiret eyledim” ilhamı geldi. Kendisinden önce, sâdece bir kaçına nasîb olan bu müjdeyi almakla çok sevindi. Allahü Teâlâ’ya, O’nun Resulüne ve bu yolun büyüklerine olan muhabbet ve bağlılığı daha da arttı.

Ahmed Saîd Sahib (k.s.) Hazretlerinin, Abdülganî ve Hafız Abdülmugnî isimlerinde kardeşleri olup, onlar da tasavvuf yolunda çok ilerlemiş, ilim, irfân sahibi olmuş, çok mübarek zâtlar idiler.

VEFATI
1277 (m.1860) senesi Rabî’ul-evvel ayının ikinci günü öğle ile ikindi arası vefat etti. Vefâtında, Medine-i Münevverede Resulüllah Efendimiz’in mübarek mihrabının yanında bulunuyordu. Büyük dedesi Hazreti Ömer (r.a.) in cenaze namazının kılındığı yerde namazı kılınıp, Bakî’ kabristanında defnolundu. Kabri, Hz. Osmân-ı Zinnûreyn’in kabri yakınındadır.

ESERLERİ
Ahmed Sa’îd hazretlerinin, kıymetli eserleri olup, ba’zılarının isimleri şöyledir. 1- Sa’dü’l-beyân fî mevlid-i seyyid-il-insü vel-cân, 2- Ez-zikru’ş-şerîf fî isbâtı mevlidi’l-münîf, 3- İsbâtü’l-mevlidi vel-kıyâm, 4- El-fevâidü’z-zâbıta fî isbât-ir-râbıta, 5- El-enhâru’l-erbe’a, 6-Tahkîku Hakkı’l-mubîn fî ecvibeti’l-mesâili’l-erbe’în, 7- El-hakku’l-mübîn fî reddi ale’l-vehhâbîn, 8- Mektûbât-ı Ahmediyye,.

MÜBAREK SÖZLERİ VE MEKTUPLARINDAN SEÇMELER
KABİR ZİYÂRETİ VE TEVESSÜL:

“Meyyiti (ölüyü) ziyâret, onu hayâtında iken ziyâret gibidir. Ziyâret eden yüzünü meyyitin yüzüne döner. Ziyâret ettiği zât büyük bir zât olup, dünyâda iken kendisini ziyâret ettiğinde huzûrunda nasıl duruyorsa o edep ile durur. Hayâtında iken, huzûrunda bulunduğunda edebe riâyetle biraz uzakça oturuyorsa, yine aynı şekilde hareket eder.
Ziyâret ettiği kimse ile, ünsiyeti, yakınlığı olup, beraber oturuyor, yakınlığı bulunuyor idiyse ziyâret ânında da o şekilde yakın oturabilir.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Bir kimse tanıdığının kabri yanından geçerken selâm verirse, meyyit bunu tanır ve selâmına cevap verir.”

Çok kimse kabir ehlinden istifâde edildiğine inanmıyor. “Kabir ziyâreti, ölülere okumak ve onlara duâ etmek için yapılır” diyorlar. Tasavvuf büyükleri ve fıkıh âlimlerinden çoğu ise, kabirlerden yardım görüldüğünü bildirdiler. Keşf sâhibi olan evliyâ da, bunu sözbirliği ile bildirdiler. Hattâ, bunlardan çoğu, rûhlardan gelen feyzin onları olgunlaştırdıklarını haber vermişlerdir. Böyle olgunlaşıp, yetişenlere “üveysî” denilmiştir. Abdülhakîm Siyâlkutî hazretleri buyuruyor ki:

—”Ölü, yardım yapmaz diyenlerin, ne demek istediklerini anlıyamıyorum. Duâ eden, Allahü Teâlâdan istemektedir. Duâsının kabûl olması için, Allahü Teâlâ’nın sevdiği bir kulunu vasıta yapmaktadır. “Ya Rabbi! Kendisine bol bol ihsanda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver”, demektedir. Yahut, Allahü Teâlâ’nın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek;

—”Ey Allahın velîsi! Bana şefâat et! Benim için duâ et! Allahü Teâlânın, dilediğimi ihsân etmesi için vesile, vâsıta ol!” demektedir. Dilediğini veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü Teâlâdır. Velî, yalnız vesiledir, sebebtir. O da fânîdir. Yok olacaktır. Kendi kendine hiçbir şeyi yapamaz. Tasarrufa gücü, kuvveti yoktur. Bu şekilde söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allah’dan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de duâ istemek, bir şey istemek yasak olurdu. Diriden duâ istemek, bir şey istemek, dinimizde yasak edilmemiştir. Hattâ müstehap olduğu bildirilmiştir. Her zaman yapılmıştır. Buna inanmayanlar, öldükten sonra kerâmet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini isbât etmeleri lazımdır. Evet, evliyânın bir kısmı öldükten sonra, âlem-i kudse yükseltilir. Huzûr-u ilâhîde her şeyi unuturlar. Dünyâdan ve dünyâda olanlardan haberleri olmaz. Duâları duymazlar. Birşeye vâsıta, sebep olmazlar. Dünyâda olan, diri olan evliyâ arasında da böyle meczûblar bulunur. Bir kimse, kerâmete hiç inanmıyor ise, hiç ehemmiyeti yoktur. Sözlerini isbât edemez. Kur’an-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve asırlarca görülen, bilinen olaylar, onu haksız çıkarmaktadır. Bir cahil, bir ahmak, dilediğini Allahü Teâlâ’nın kudretinden beklemeyip, velî yaratır, yapar derse, bu düşünce ile ondan isterse, bunu elbet yasak etmeli, cezâ da yapmalıdır. Bunu ileri sürerek, İslâm âlimlerine, âriflerine dil uzatılmaz. Çünkü, Resulüllah (s.a.v.) kabir ziyâret ederken, mevtâya selâm verirdi. Mevtâdan bir şey istemeyi yasak etmedi. Ziyâret edenin ve ziyâret olunanın hâllerine göre, kimine duâ edilir, kiminden yardım istenir. Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) kabirlerinde diri olduklarını her müslüman biliyor. Buna karşı kimse birşey demiyor. Fakat, evliyânın kabirde yardım yapacaklarına, onlardan yardım istenmesine inanmayanları işitiyoruz.

RESULÜLLAH’IN (S.A.V.) KABR-İ ŞERÎFİNİ ZİYÂRET

Resulüllah Efendimizin kabrini ziyâret eden kimse, dünyâ işlerini ve bu ziyâretle alâkalı olmayan her şeyi kalbinden çıkarır. Bunun için gayret gösterir. Bu gayrete, kalbinde, Resûl aleyhisselâmdan istimdâd (yardım isteme) hâli meydana gelinceye kadar devam eder.
Dünyâ sevgisi ve nefsin arzusu ve istekleri gibi kirli düşüncelerle meşgûl olan bir kalb, Resulüllah Efendimizin yardımlarına kavuşmaktan mahrûmdur. Hattâ o huzurda böyle bir kalb ile bulunmak bile uygun değildir. Mümkün olan nisbette kalbini uygunsuz düşüncelerden temizlemeye gayret ederek ve o huzurda bulunmaya layık olmadığını düşünerek, mahzûn bir gönülle, Resulüllah efendimizin af ve merhametlerinin genişliğinden ümitli olarak O’nun (s.a.v.) kabr-i şerifinde bizim bilmediğimiz bir hayat ile diri olduğunu, ziyâretine gelenleri, ziyâretçinin derecesi, hali ve kalbine göre tanıyıp, yardım ettiğini ve daha bunun gibi şeyleri düşünerek ziyâret eder. Muhabbet ve bağlılığı nisbetinde o deryâdan feyz alır. İki cihân seâdetine kavuşmanın, ancak ve yalnız dünyâ ve âhiretin efendisi olan Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaya bağlı olduğunu düşünerek, her hâlinde O’nun (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine uymaya çalışır.

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe Hazretleri, İbn-i Ömer’den (r.a.) rivâyet ederek buyurdu ki:

—”Resulüllahın (s.a.v.) kabr-i saâdetini ziyâret eden, kıble tarafından yaklaşır. Sırtını kıbleye verip, yüzünü kabr-i şerife döner. Sonra; “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakâtühü” der. Ayakta ziyâret etmenin, oturarak ziyâretten efdal olduğunu, İbn-i Hacer-i Mekkî bildiriyor. Hanefî fıkıh âlimlerinden, Rükneddîn Ebu Bekr Muhammed Kirmanî buyuruyor ki: “Ziyâret ederken, namazda olduğu gibi sağ el, sol elin üstüne konur.”

Ziyâret sırasında kabr-i şerife dört zirâ’ (iki metre kadar) yaklaşılır. Müstehâb olan bu şekilde olmasıdır. Daha fazla yaklaşma büyüklerin, sâlih kimselerin âdetlerinden değildir. Âlimlerimiz böyle bildirmişlerdir.

Resulüllah Efendimizin (s.a.v.) mübârek yüzüne karşı, iki metre kadar uzakta edeple durup, Resulüllahın (s.a.v.) kendisini gördüğünü, selâmını ve duâlarını işittiğini, cevap verdiğini ve âmin dediğini düşünerek ziyâretini yapan kimse, üzerinde emânet selâmlar varsa, onları da söyler. Bundan sonra, Allahü Teâlânın, kendisini, dünya husûsunda, ibâdet ve tâata muvaffak kılması, âhiret husûsunda da günahlarını af ve mağfiret etmesi için Resulüllah Efendimizden şefâat ister. Ya’ni bunların nasîb olması için, O’nu vesile eder. Yaptığı duâların, O’nun hatırı ve hürmeti için kabûl olunmasını Allahü Teâlâdan diler. “Yâ Resulellah! Senden şefâat istiyorum” der. Bunu üç defa söyler.

Bundan sonra yarım metre sağa gelip; “Esselâmü aleyküm yâ halîfete Resulullah (Ey Resulullahın halîfesi) diyerek Hz. Ebu Bekir’e selâm verir. Yarım metre daha sağa gelerek Hz. Ömer’e de selâm verip, ziyâret eder. Bildirilen duâları okur. Sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e hitâb edip; “Allahü Teâlânın, işlerimizi, (amellerimizi) kabûl etmesi, bizi müslüman olarak öldürüp, müslüman olarak diriltmesi, bizleri rahmeti ile kendi zümresi (olan sâlihler zümresi) içinde haşretmesi hususlarında, Resulullahın (s.a.v.) AllahüTeâlânın katında bize şefâatçı olması için, Resulullahın (s.a.v.) katında sizi vesile ediyoruz” der.”

PAZARTESİ GÜNÜ

“Resülullah Efendimize, Pazartesi günleri oruç tutmalarının hikmeti suâl olunduğunda, bu günün faziletine işâret ederek;”Bu (Pazartesi günü), benim doğum günümdür” buyurmuştur.
Nitekim yukarıda da zikredildiği gibi, Katâde (r.a.) Resülullahdan (s.a.v.) Pazartesi günü orucunu suâl edince; “Ben bu günde doğdum ve nübüvvetimin gelmesi (Peygamber olduğumun bildirilmesi) de o gün oldu.” buyurmuştur.

İmam Müslim’in Müsned’inde Abdullah İbni Abbâs’dan (r.anhümâ) rivayet edilerek buyuruldu ki: “Resulullah (s.a.v.) Pazartesi günü doğdu. Peygamber olduğunun bildirilmesi, hicrette Meke-i Mükerremeden (Sevr dağındaki mağaradan) çıkması, Medine-i Münevverede Kubâ köyüne varması hep Pazartesi günlerinde olmuştur.

MEVLİD
Ebû Muhammed Abdürrahmân bin İsmail dedi ki:

—”Zamanımızda ortaya çıkan en güzel işlerden birisi de, her sene Resulullah’ın (s.a.v.) dünyâya teşrif ettiği gün sadaka verilmesi, iyilikler yapılması, güzel giyinilmesi, neş’eli ve sevinçli olunmasıdır. Bu günde bunları yapmak, kalbinde, Resulullah Efendimize olan sevinci, hürmeti ve Resülullahın (s.a.v.) ümmeti olmayı nasîb eden Allahü Teâlâya şükrü ifâde eder. Bu ve buna benzer rivâyetlerin çoğu Sîretü’ş-Şâmiyye’de yazılıdır. İmâm-ı Rabbanî Hazretleri, âdâbına uygun olarak güzel sesle mevlîd okumağı değil, tegannî yapılmasını, mevlid cemiyetlerine karıştırılmasını yasak etmiştir. Bunları, nağme yapmadan, (ya’nî sesi mûsikî perdelerine uydurarak, şarkı söyler gibi yapmadan) okumanın câiz olduğunu bildirip; “Fakat dinlerini kayıramayanlar bu şartları gözetemeyeceklerinden, buna da müsâde etmemek bu fakîre daha uygun geliyor” buyurmaktadır. Mevlid cemiyetlerinde, kadın erkek bir arada bulunmamak da şarttır.”

Şâfiî müftîlerden Osman Hasen Dimyâtî (r.aleyh) buyurdu ki:”Mevlid-i şerifde, Resulullahın (s.a.v.) dünyaya teşriflerinden (doğumlarından) bahseden kısmı okurken, O’na hürmet için ayağa kalkmanın güzel bir iş olduğunda şüphe yoktur. Böyle yapan kimse çok sevâba kavuşur. Çünkü, Resulullaha (s.a.v.) hürmet ve ta’zim, Allahü Teâlânın rızasını kazanmaya vesîledir ve O’na ta’zim ve hürmet, dinde yerine getirilmesi lazım olan en büyük vazifelerdendir. Dinimizin emrettiği şeylere kıymet vermek ve onları yapmak kalbdeki takvâdandır.”

Müslümanların, sadece Resulullah Efendimizin dünyâya teşrif buyurdukları gece değil, Rabî’ul-evvel ayının bütün gecelerinde bayram yapmaları lâzımdır. Nitekim büyük hadîs âlimi Ahmed bin Muhammed Kastalânî hazretleri de, Mevâhib-i ledünniyye’de bu hususu zikretmiştir.

Hâfız İbni Cezrî diyor ki: “Ebû Leheb rü’yâda görülüp, ne halde olduğu soruldukta, kabir azâbı çekiyorum. Ancak, her sene, Rabî’ul-evvel ayının onikinci geceleri, azâbım hafifliyor. İki parmağımın arasından çıkan serin suyu emerek ferahlıyorum. Bu gece, Resûlullah dünyâya gelince; Süveybe ismindeki câriyem, bunu bana müjdelemişti. Ben de, sevincimden, onu azâd etmiş ve ona süt annelik yapmasını emretmiştim. Bunun için, bu gecelerde azâbım hafifliyor” dedi. Âyeti kerîme ile kötülenmiş olan, Ebû Leheb gibi azgın kâfirin azâbı hafifleyince, O yüce peygamberin ümmetinden olan mü’min, bu gece sevinir, malını dağıtır, (ya’ni gücünün yettiği kadar ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunur, sadaka verir) böylece, Peygamberine olan sevgisini gösterirse, Allahü Teâlâ ihsân ederek, onu Cennetine sokar. Mevlid cemiyeti yaparak, Kur’ân-ı kerîm ve Mevlidin-Nebî okumak, sonra yiyecek ikrâm etmek, sonra dağılmak iyidir. Bunu yapana ve orada bulunanlara sevap verilir. Bunun için, müslümanların mevlid gecelerinde toplanarak, mevlid kasidesi okumaları, tatlı şeyler yedirmeleri, hayrât ve hasenât yapmaları, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmeleri, müstehâb oldu. Sünen-i İbni Mâce şerhinde, haram, yasak şeyler karıştırmadan mevlid cemiyeti yapmanın zararlı olmadığı ve müstehâb olduğu bildirildi. ”

 

31 – MUHAMMED MAZHAR İŞ’AN CAN-I CANAN (K.S.)

Şeyh Mazhar-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri, Şeyh Habibullah Cân-ı Cânân (Ahmed Saîd) Hazretleri’nin kıymetli oğlu olup, büyük ba-bası Hafız Ebû Saîd Sâhib’in halifelerindendir. Hicret’in 1248’nci (M.1832) yılında Hindistan’ın (Lekhenva) köyünde doğmuştur. “Mazhâr-ı Muhammed” doğumlarına tarih düşmüştür.

Büyük babası Ebû Saîd Müceddidî Hazretlerinden 7 yaşında iken Tarîkât-ı Aliyye’yi ahzetmiş, 15 yaşında Kur’an-ı Kerîm’i ezberlemiş ve 20 yaşında da Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’den icâzet almıştır. Büyük babasının da sohbetlerinde bulunarak (Kaadiriyye, Sühreverdiyye, Çeştiyye ve Kübreviyye) tarîkatlarından da icâzet almışlardır.

Şeyh Mazhr-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri, Sarf ve Nahvi, Mevlana Habîbullah’tan, Hadîs, Tefsir, Usûl, Mektûbât ve Risâle-i Kuşeyriye gibi kıymetli ilim ve kitapları Büyük Babasından okumuşlardır. Babasının Farsça yazdığı (Enhâr-ı Erbaa) isimli kıymetli eseri, Arapça’ya tercüme etmiştir.

Kendilerinde Harameyni’ş-Şerifeyn’i ziyaret etme arzusu çoğaldığı için, Hicret’in 1256 ‘ncı (M. 1840) yılından önce Mekke-i Mükerreme ve Hac’dan sonra da Medine-i Münevvere’ye giderek Seyyid-i Kâinât Aleyhi Efdalü’t-Tahiyyat Efendimiz Hazretlerinden bir çok inâyet ve kerâmetlere mazhar olarak Dehlî’ye avdet buyurdular. Bir müddet Dehli’de ikaamet etikten sonra bütün âile efradı ile beraber Mekke-i Mükerreme’ye gittiler. Bazen Mekke-i Mükerreme Bazen Medîne-i Münevvere ve bazen de Tâif’te otururlardı.

Şeyh Mazhar-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri, Muhterem pederleri Medine’de irtihal ettikten sonra da Mekke-i Mükerreme’de irşada devam etmişlerdir.

Ramazan-ı Şerif’te, Buhârî-i Şerifi okumak, teravihlerde her gece üç cüz Kur’an-ı Kerîm tilâvet etmek sûretiyle on gecede bir hatim indirmek, Muharrem’in 10’uncu günü Müslîm’i hatmetmek, yine Muharrem’in 10’u ile Pazartesi, Perşembe ve her ayın 13, 14, 15’inci günlerinde oruç tutmak, her gün öğleden sonra tefsîr-i şerîf, hadîs-i şerîf ve Mektûbât-ı İmam-ı Rabbanî’yi okutmak gibi çok güzel âdetleri vardı.

Şeyh Mazhar-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri, Zâhirî ve bâtınî ilimlerde mükemmel idiler. Pederleri müridlere teveccüh işini ona havale ederdi. Nice Hak yolunu isteyen insanlar, kıymetli sohbetleriyle müşerref olur ve hidayet bulurlardı.

İmamı Rabbani Hazretlerinin iki ciltlik Mektûbât-ı Kudsiyye kitabını tercüme eden Muhammed Murad Kazânî, Şeyh Mazhar-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri’nin halifelerindendir.

Muhammed Murad Kazânî aynı zamanda aslı farsça olan Reşahat kitabını da kenarlarına arapça zeyller yaparak arapçaya tercüme etmiştir ki, bu haliyle Reşahat kitabı çok daha kıymetli bir eser haline gelmiştir.

Ehlince malumdur ki, Reşahat kitabı Silsile-i Sâdât-ı Nakşıbendiye’yi Hâce Ubeydullah Ahrar Hazretlerine kadar anlatmıştır. Zira Reşahat ki-tabının müellifi Şeyh Ali Hirevî , Ubeydullah Ahrar Hazretlerinin halifele-rindendir. Ubeydullah Ahrar Hazretlerinden sonra gelen Muhammed Zâhid Bedahşî Hazretlerinden itibaren Muhammed Mazhar (Mazhar Îşân) Hazretlerine kadar olan kısmı da işte bu arapça Reşahat kitabının zeylinde buluyoruz. Bu Zeyl, bilhassa Abdullah Dehlevi Hazretlerinden sonra gelen silsilenin mühim kaynaklarından biridir.

Şeyh Mazahar-ı Îşân Cân-ı Cânân (k.s.) Hazretleri, Hicret’in 1301 (M.1883) yılında İrtihâl-i dâr-ı naîm buyurmuşlardır. (Kaddesallahu Sirrahül Aziz)

 

32 – SELAHÜDDİN İBN-İ MEVLANA SİRACÜDDİN(K.S.)

Buhâra’lıdır. Şeyh Mazhar İşan Cân-ı Cânân (k.s.) Hazretlerinin en büyük halifesi idiler. Altun Silsile’nin dokuzuncu büyük rütbesi ve otuz ikinci halkasıdır.

Devamlı istiğrak halinde, zamanın kutbu ve tayyi mekân sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu sûretle yani tayyi mekân ile Kâbe-i Muazzama’da kılarlardı.

Mekke Şerîfi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı İmparatorluğuna ihanet ettiği Birinci Dünya Harbi yıllarında, Salahuddin İbn-i Mevlâna Süracüddin Hazretleri, son haclarını îfâ etmek üzere Mekke-i Mükerreme’de bulunuyorlardı. Şeriflik iddiasındaki bu hâin, kendilerinin pek çok kerâmetlerini duymuş ve itibar edilir bir zât olarak tanımıştı.

Bu münâsebetle kendisinden korkarak hapsettirdi. Kapılara kalın zincirler vurdurdu. Salâhuddin Hazretleri kalın zincirleri kırmak sûretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerâmetini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp “Evrâd-ı Fethiye”‘yi okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak, bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırdı. Ve tekrar hapishaneye koydurdu.

İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri zincirleri tekrar parçalayıp ha-pishaneden çıktı. Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Salahuddin Hazretleri, Cidde’den hareket eden bir gemiye âile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı. Fakat buna rağmen gemide bulunamadı.

Hazret-i Pîr (k.s.) baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ-salim döndüler. İngilizler tarafından, geminin yanaşacağı limana, bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı al-üst etti. Bunu bildikleri için ona şu manalı telgrafı çektiler:

— Sağ salim memleketime döndüm; boşuna zahmet çekmeyiniz.

Kerâmetleri sayılamayacak kadar çoktur.

Sultan Abdülhamid Han Hazretleri zamanında İstanbul’u teşrif ettiler ve Sultan Abdülhamid Hazretleri tarafından bizzat kabul edilerek, sarayın müsafiri oldular. Sultan Abdülhamid Hazretlerine ve o zaman henüz medresede talebe olarak bulunan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretlerine, Nakşibendî yolunu talim buyurdular. Bir müddet İstanbulda kaldılar.

Ezeli takdir icabı kendisinden sonra altun silsilenin halkasını teşkil edecek olan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî Hazretlerinin Nakşıbendî yolunda terakki ve talimini temin ettiler. 20. Asrın başlarına rastlayan bu ziyaretler esnasında, Osmanlı devletinin başına gelen fela-ketler ve ileride gelmesi mukadder büyük dertler sebebiyle pek çok iltica ve dualarda bulundular. Defalarca erbaıyn çıkardılar. Cenabı Hakka yalvardılar. Fakat bütün bunlara rağmen Ümmeti Muhammedin, üzerine gelmekte olan belaları hakettiğinden kaderi ilahinin tahakkuk edeceğini ve bunun önüne geçilmesinin mümkün olmayacağını Sultan Abdülhamid Hazretlerine de izah buyurdur. Bu sebepledir ki, Sultan Abdülhamid Han Hazretleri bir ihtilalle tahttan indirildiğinde ihtilalcilere karşı koymamış “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.

Salahuddin Hazretleri Saraya müsafir olduğu günlerde İstanbul’un en mühim ziyaret yerlerinden biri olan Ebû Eyyub Sultan Hazretlerinin kabrini de ziyaret ettiler. Emrine saray tarafından tahsis edilen araba ile Eyub’e giderken haliç kenarında “Ya Vedûd Baba” nın türbesini ve türbeye inen füyuzatı ilahiyeyi görünce hayretlerini ifade ettiler.

— Bu zat kimdir, diye sorunca kendilerine:

— “Evliyadan, Ya Vedûd babadır, cevabı verildi. Ziyaretten dönüş-lerinde tekrar aynı yerden geçerken yeniden aynı suali sorunca maiyye-tinde bulunanlar, “Efendi hazretleri ihtiyarladığından galiba az önce sorduğunu ve bizim söylediğimizi unuttu” diye içlerinden geçirirler. Salahuddin Hazretleri ise, bunların iç hallerine vakıf olurlar. Bunun üze-rine bindiği arabanın tekerleğinden bir miktar toprak alarak:

—”Şu sizin düyanızdan gözlerime biraz toprak serpeyim de bari gördüklerimi bir daha unutmayayım” buyururlar. O, devamlı istiğrak ha-linde (müstağrakıyne fîzatillah makamında) oldukları için, bu sözleri ile, insanlarca mühim görülen pek çok şeye ehemmiyet vermediğini izhar buyurmuş oluyorlardı.

Halifelerinden Mirza Abdürrahim Efendi’yi (Tesbihçi Baba’yı) İstanbul’da, Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretleri’nin yanına bırakarak Buhâraya dönen Salahuddin İbni Mevlana Süracüddin Hazretleri ömrünün son yıllarını Buhâra’da geçirmiş ve Buhâra’da vefat etmiştir.

Kabr-i şerifleri Buhâra’da yüksek bir tepe üzerindedir. Hazret-i Allah aziz sırlarını takdis buyursun, Amin.

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:

Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş… Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:

“Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.” Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri, “Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur” cevabını almıştır.

Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri ramazan-ı şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.
Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye, “Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.

Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:

“Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?”

Süleyman Efendi, “Evet efendim” demiş. Bunun üzerine o zât, “Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.

Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.

Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.

Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; “Ey Keşiş dağı! (Uludağ) Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.

Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr u sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, “Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, ma‘nen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba (tabi olacağım)‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir.

Selahaddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s) aziz hazretleri..(Hatim yaptırırken)

 

33 – EBU’L FARUK SÜLEYMAN HİLMİ SİLİSTREVİ (K.S.)

 

BİR DEVRİ OMUZLARINDA TAŞIYAN BÜYÜK MÜCEDDİD SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.)
SÜLEYMAN EFENDİNİN (K.S.) KİMLİĞİ
Adı: Süleyman Hilmi Silistrevî (Tunahan)
Künyesi: EBU’L-FÂRUK
Doğum Tarihi: Milâdî 1888 (Rumî 1304-Hicrî 1305)
Babasının Adı: Hocazâde Osman Efendi
Annesinin Adı: Hatice Hâtun
Dedesi: Ulemâ’dan Kaymak Hâfız adıyla ma’ruf bir zat olup soyu, Nesl-i Pâk-i Muhammedî’ye mensup (SEYYİD) olan İdrİs Bey’e dayanır.
İdris Bey; Fatih Sultan Mehmet Han’ın Rasûl-i Zîşân Efendimiz’e (s.a.v.) aşırı sevgi ve saygısından dolayı;Yer yüzünde Evlâd-ı Rasûl’den kimler kalmıştır? diye yaptırdığı araştırma neticesinde, şeceresine hiç şâibe, şüphe karışmamış olduğunu tesbit ettirdiği, Türkistan’lı bir zât olup, Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’a getirtilip, kız kardeşi ile evlendirilerek, TUNA havâlisinin mâlî işlerini takip etmek üzere “Tuna Hân’ı” olarak tayin edilmiş fazilet sâhibi bir seyyiddir.

Süleyman Hilmi Silistrevî (Tunahan), Milâdî 1888 (Hicrî 1305) yılında, o zaman Devlet-i Âli Osmânî hudutları içinde yer alan Silistre’ye bağlı Hezergrad kasabasının Ferhatlar köyünde dünya’ya gelmiştir.

SÜLEYMAN EFENDİNİN İLK TAHSİL HAYATI

Süleyman Efendi, ilk tahsilini babası Osman Efendi’nin de uzun yıllar müderrislik yaptığı meşhûr Satırlı Medresesinde ve Silistre Rüşdiye’sinde yapar.
Daha sonra babası Osman Efendi, oğlunu yüksek tahsil yapması için Istanbul’a gönderir. İlim ve irfan merkezi İstanbul’a gönderirken O’na şu nasihatlerde bulunur.
Oğlum Süleyman! Istanbul’da parasız kalmak, âhirette imansız kalmak gibi zordur.
Onun için iktisatlı ol, on kuruşa alacağın bir şeyi beş kuruşa almaya gayret et.
Usûl-ü fıkıh ilmine iyi çalışırsan, Dîn’inde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan ilminde kuvvetli olursun… der..

SÜLEYMAN EFENDİ’NİN YÜKSEK TAHSİL HAYATI

Süleyman Efendi, baba tavsiyesini aldıktan sonra İstanbul’a hareket eder. Sahn Medresesine kaydolur.
İstanbul’da Fatih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (Büyük Hamdi Efendi)’nin ders halkasına devam eder.
Milâdî 1916, Hicrî 1335 senesinde, Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet alır.
Süleyman Efendi, Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet aldıktan sonra; Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi kısm-ı âli (Ilâhiyat Fakültesi) bölümüne kayıt yaptırır. Daha önce yapmış olduğu Medrese tahsilinden dolayı, buraya üçüncü sınıftan başlatılır ve iki yıl sonra yüksek bir derece ile İlâhiyât Fakültesinden de mezun olur.
Daha sonra; o zaman ki tabiri ile Dersiâm olarak yetişmek, günümüz ifadesiyle akademik kariyer (yüksek lisans-doktora) yapmak üzere Süleymaniye Medresesi’ne bağlı “Medresetü’l-Mütehassisîn”e kaydolur.

SÜLEYMAN EFENDİ’NİN YÜKSEK LİSANS -DOKTORA TAHSİL HAYATI

Süleyman Efendi; O zaman ki tabiri ile Dersiâm olarak yetişmek, günümüz ifadesiyle akademik kariyer yapmak üzere Süleymaniye Medresesi’ne bağlı “Medresetü’l-Mütehassisîn”e (yüksek lisans-doktora) kaydolduğunda, bu (medresenin) okulun; Tefsir ve Hadis, Fıkıh, Kelâm, Hikmet ve Edebiyât olmak üzere dört bölümü vardır. O bu bölümlerden Tefsir ve Hadis bölümünü seçer.
Buradaki tahsilinin ilk iki yılını tamamladıktan sonra, Hicrî 14 Safer 1337, Milâdî Eylül 1918’de, Sultan Vahîdüddin Han’ın İrâde-i Seniyyesi ile, Şeyhu-l İslâm İbrahim El Hayderî imzasıyla “Istanbul Müderrisliği Ruûsu” unvanı kazanır.
Hicrî 1335, Milâdî 27 Mayıs 1919 tarihinde de; Dârul Hilâfeti’il Aliyye Medresesi’nin eski adıyla Medresetü’l-Mütehassisîn, yeni adıyla Süleymaniye Medresesi’nin Tefsir ve Hadis bölümünden de birincilikle mezun olarak DERSİÂM unvânını kazanır.

SÜLEYMAN EFENDİ’NİN HUKUK TAHSİL HAYATI

Süleyman Efendi, Süleymaniye Medresesinde Tefsir ve Hadis üzerine Doktora yaparak Şer’î ilimlerde allâme olduktan sonra, ayrıca Tanzimat’tan sonra ilk defa açılan ve bugünkü karşılığı Hukuk Fakültesi olan “Medresetü’l-Kuzât”ın giriş imtihanlarını da birincilikle kazanır.
Burada; Sakk-ı Şer’î, (İslâmî Muhâkeme Usulleri) Ticâret-i Berriyye Hukûku, (Kara Ticâret Hukûku) Ticâret-i Bahriye Hukûku, (Deniz Ticâret Hukûku) Hukûk-u Düvel (Devletler Hukûku, Uluslararası Hukuk) gibi dersleri okuyarak Medresetü’l-Kuzât’ı (Hukuk Fakültesi) de üstün bir derece ile bitirerek mezun olmuştur.

SÜLEYMAN EFENDİ İLE BABASI ARASINDAKİ İLGİNÇ BİR YAZIŞMA

Süleyman Efendi; Medresetü’l-Kuzât’ın giriş imtihanını birincilikle kazandığını telgrafla babasına bildirir.
Ulemâdan olan babası telgrafı alır almaz Süleyman Efendi’ye cevâbî bir telgraf gönderir.
Hüküm verme mevkiindeki insanların büyük bir mes’ûliyet altında olduklarını, adâleti gerçekleştiremeyenlerin Cehennemlik olacaklarını bildiren; (Kâdıyâni Fin’Nâr-i ve Kâdın fil’Cenneti) Hadis-i Şerif’ine işâret ederek; “Süleyman! Ben seni Cehennem’e göndermek için Istanbul’a yollamadım.” der.
Bunun üzerine Süleyman Efendi babasına bir mektup daha yazar ve; “Maksadının hâkimlik yapmak olmadığını, yalnızca zamanının bütün ilimlerinde en zirve noktaya çıkmak olduğunu” bildirir.
Nitekim, daha sonraki hayâtına bakıldığında, O’nun hâkimlik yapmadığı görülecektir.
Netice olarak; Süleyman Efendi; yüksek tahsilini ve akademik kariyerini de üstün bir başarıyla tamamlamış, bir taraftan Dersiâm, diğer taraftan da Kâdî (Hâkim) olma hakkını kazanmış, Şer’î- Manevî ilimlerin yanında zâhirî ilimlerde de Yed-i Tûlâ sâhibi büyük bir allâmedir..

SÜLEYMAN EFENDİ’NİN OSMANLI DEVLETİ VE YENİT.C. DEVLETİ’NİN İLK YILLARINDAKİ VAZİFE HAYATI

Süleyman Efendi, Süleymaniye Medresesinden icâzet aldıktan sonra, daha evvel de rüûs imtihanını kazandığından ve dersiâm ünvanını aldığından dolayı, icâzetine göre günün kanun hükümleri gereği vazifeye başlamıştır.
Süleyman Efendi’nin mezuniyetini müteakip, ilk vazifesi dersiâm’lıktır.
14 Haziran 1336/1920 tarihli ve 969 sayılı Ders Vekâleti Müzekkiresi ile, 1 Haziran 1336/ 1920 tarihinden itibaren, Padişâh iradesiyle Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesinin birinci kısmında yani İbtidâi Hâric Medresesinin birinci sınıfında müderrisliğe başlamıştır.
Ancak O’nun müderrislik hayatı fazla uzun sürmemiştir.
3 Mart 1340/ 3 Mart 1924 tarihli “Tevhid-i Tedrisât” kanunu gereğince, medreseler önce maarife bağlanmış ve sonradan ise, tamâmen ilgâ olunmuştur.

Bu arada, Süleyman Efendi’nin vazife yaptığı İbtidâi Hâric?Medreseleri İmam -Hatip Mektebine tahvil edilmiş, Süleyman Efendi de bu okulun eğitim kadrosuna alınmıştır.
Ancak, Süleyman Efendi, yeni açılan bu İmam-Hatip Mektebinin müfredât programını tasvip etmediği için, (19 Temmuz 1340/1924 tarih ve 1917/791 sayılı Diyânet İşleri Riyâsetinin yazısından anlaşılacağı üzere) Dersiâmlık uhdesinde kalmak şartıyla, İmam-Hatip Mektebinde vazife almadan Müderrislikten kendi isteği ile ayrılmıştır.
Ne garip tecellîdir ki, Süleyman Efendi’nin icâzetnâmesini almasından itibaren 5 sene zarfında Saltanat kaldırılır, Devlet-i âliye tarihe gömülür, son Osmanlı Sultanı Mehmed Vahîdüddin Han, dedelerinin vatan eylemek uğruna 600 yıldan beri kanları pahasına mücâdele ettikleri topraklardan sürülür ve Tevhîd-i Tedrîsât Kânunu yürürlüğe girer.
Böylece Süleyman Efendi’nin Müderrislik hayatı da son bulur.
SÜLEYMAN HİLMİ EFENDİ’NİN İLMÎ KARİYERİ

Süleyman Hilmi Efendi’nin ilmî kariyerini Konya Selçuk Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi Hocalarından Prof. Dr. Mehmet Aydın “MODERN TÜRKİYE’DE SİYASİ DÜŞÜNCE” Cild 6, Sayfa 314’de “İSLÂMCILIK” başlığı altındaki makâlesinde şöyle anlatır.
Süleyman Hilmi Tunahan, 1913-1919 yıllarında, Dârül’-Hilâfetil’ -Âliyye’den mezun oldu.

1919’da çağına göre bir lisanüstü kurumu sayılan Medresetü’l Mütehassisîn’i (Süleymaniye Medresesi) bitirdi ve kendisine bir dönemlerin Ordinaryüs Profesörlüğü, veya bizzat Padişah imzasını taşıması sebebiyle şimdiki “Devlet Sanatçısı” gibi bir taltif olan ve İstanbul Baş Müderrisliği anlamına gelen “Reûs-u Humâyun” pâyesi verildi.

Medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tayin adilmiş, zor dönemlerde Müslümanların evlatlarına Kur’ân ve Dînî ilimler öğretmenin yanında, 1959 tarihinde ebediyete intikâline kadar İstanbul’un selâtin camilerinde halka vaaz ederek irşad vazifesinde bulunmuştur.” diyor.

Gürüldüğü gibi, Süleyman Hilmi Efendi’nin ilmî kariyer bakımından, aynı zamanda Medreset’ül Kuzaat (yani eski Hukuk Fakültesi mezunu, Kâdı ünvânına da sâhip), müderrislikte dersiâmlığın en üst konumunda yani Ordinaryüs Profesör olan bir zât’tır.
SÜLEYMAN EFENDİ’NİN MANEVÎ KİMLİĞİ VE İRŞAD HAYATI

İlmî kariyer bakımından zamanın en üst seviyesinde bulunan Süleyman Efendi; ezelî takdîr olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasîbi olduğundan, 1936 yılında, Silsile-i Zeheb’in Müceddid kolundan 32’inci halkasını teşkil eden Hocası ve Üstazı Buhâralı Salâhuddin İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) Hazretleri’nden seyr-ü sülûk’ünü (tasavvufta katedilmesi gereken manevî makamlar) tamamlamıştır. Seyr-ü sülûk’ünü tamamladıktan sonra, Silsile-i Zeheb olarak da anılan, Silsile-i Meşâyıhı Nakşibendiyye’nin 33’üncü ve son halkasını teşkil eden büyük bir MÜCEDDİD olarak “İRŞÂD” vazîfesi ile bilfiil vazifelendirilmiştir.

Süleyman Efendi artık, EBU’L-FÂRUK Süleyman Hilmi Silistrevî (Tunahan) (k.s.) Hazretleri’’dir.
EBU’L-FÂRUK; Süleyman Efendi Hazretlerinin künyesi olup, Ehli İrşâd ve velîler meclisindeki sıfatlarından biridir.
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.), zâhiri nisbetle Silsile-i Zeheb’in Müceddid kolundan 32’inci halkasını teşkil eden Hocası ve Üstazı Salâhuddin İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) Hazretleri’ne bağlı olmakla beraber, Nakşîliğin hicrî ikinci bin yıllarındaki en büyük mümessili olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûk-i Serhendî Hazretlerine de ruhanî nisbetle bağlı idi.

Ruhânî nisbet demek, “Cismânî hayatla hâlen diri olmayan, yani bir çok seneler, hatta asırlar evvel vefât etmiş bulunan büyük bir Mürşid’in rûhâniyyetinin tasarrufu ile irşâd olunmak” demektir
Hocası ve Üstazı Salâhuddin İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) Hazretleri, Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretlerini seyr-ü sülük merhalelerinin sonuna (kendisinin götürebileceği makâma) kadar ulaştırdıktan sonra, tecelliyâtın büyüklüğünden dolayı;
“Oğlum! bizimki buraya kadar. Seni İmâm-ı Rabbânî Müceddidi-i elfi Sânî (k.s.) Hazretlerinin nisbet-i rûhâniyesine teslim ediyorum. Artık bundan sonra sen mânen İmâm-ı Rabbânî Hazretleri (k.s.) ile ilerlemeye devâm edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittibâ edeceğim” buyurmuşlardır.
Netice olarak; Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri, Tarîk-i Nakşibendiyye’nin “Silsile-i Zeheb” olarak anılan, her biri “Vâris-i Rasûl” olan yani Allah Rasûlü (s.a.v.)’in “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir” mübârek sözünde kemâliyle ve tamâmıyla tarifini bulan 33 zattan müteşekkil vârisler silsilesinin 33’üncü ve son halkası olarak taraf-ı İlâhî ce seçilip vazifelendirilmiş olan bir büyük Zâtdır.
Âhir zaman Nebîsinin (s.a.v.) son vârsi olarak, dünyânın şu son zamanlarında İlâhî feyzden nasîpleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle, küfr-ü dalâl çukurundan îmân ve ihlâs sahasına, zulumât’dan Nûr’a çekip çıkarmışlar, hâlen de çıkarmaktadırlar.
İnşâAllah, Yüce Mevlânın dilediği vakt-ü sâate kadar da nasibi olanları çıkarmaya devâm edeceklerdir. KaddesAllahü sirrahül e’az..

SÜLEYMAN EFENDİ (K.S.) HAZRETLERİNİN İRŞAD VAZİFESİ İLE ME’MUR OLDUĞU DEVİR’E KISA BİR BAKIŞ

Devir; Bin yıllık şerefli bir mâziye sâhip olan Türk Milleti’nin iç ve dış düşmanlarının ihânetine uğrayarak, koca imparatorluğun yıkıldığı, bununla da kalmayıp, Din âlimlerinin yok edilip, bu milleti Dîn’inden ve imanı’ndan mahrum etmek için çok büyük gayretlerin sarfedildiği, İslâm tarihinin belki en karanlık günleridir.
İşte böyle bir dönemde Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri Cenâb-ı Hakkın inâyetiyle bu milletin imdâdına yetişmiş, ALLAH demenin bile yasak olduğu bir devirde Kur’ân Kurslarını hizmete açarak Din âlimleri yetiştirmiştir.
Büyük Müceddid Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri, Yüce Allah’ın nusreti-yardımı- ile Dîn-i İslâm’ı tecdîd, – asr-ı saâdetteki aslına, sâfiyetine – uygun şekilde ihyâ için seçip gönderdiği, Vâris-i Rasûl, Kâmil ve Mükemmil Mürşid ve asırlarda nâdir zuhûr eden büyük bir irşâd kutbu, Ma’nevî tasarruf sâhibidir.

Zâhirî ve batınî şerîatı ihyâ vazifesi ile gönderilmiş olduğu için hayatının her safhasında Sünnet-i Rasûlüllah’ı düstur edinmiş, yaşadığı devrin zulmüne karşı Hazreti Kur’ân’la, ilim ve hılmi ıle karşı koymuş, bütün tehdit ve tehlikelere, kendilerine karşı yapılan çirkin tertip ve iftirâlara karşı yılmadan, büyük bir sabır, metânet ve fedâkarlıkla, Hak yolunda devâm etmiş, hülâsa bir devri omuzlarında taşımış, büyük bir mücâhid’dir.

SÜLEYMAN EFENDI (K.S.) HAZRETLERI’NIN İRTİHÂLİ VE YAŞANAN OLAYLAR
Süleyman Hilmi Tunahan Efendi (k.s.) Hazretleri’nin bir ömür boyu devâm eden çileli ve yorucu mücâdele ve mücâhedesinin nihâyetine doğru, öteden beri muzdarip bulundukları şeker hastalığı ağırlaşmış ve kanlarında yükselen şeker, bütün gayretlere rağmen bir türlü düşürülememişti.
Zor günlerde, zor şartlar altında vazifesini başarı ile tamamlayan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri; Milâdî 16 Eylül 1959, Hicrî 12 Rebîulevvel 1379 Çarşamba günü her fânî gibi, Istanbul Kısıklı’daki hâne-i şeriflerinde Rahmet-i Rahmân’a kavuşur.

Ne acıdır ki, hayatında O’nun adâvetiyle yanıp tutuşanlar, vefâtında da peşini bırakmamışlar ve mübârek nâş’ının önüne dikilmişlerdir. Hastalığının ağırlaştığı demlerde zamânın hükümetinden Fâtih Câmii hazîresine defnine dâir resmî müsâade alınıp, hazırlıklar ona göre yapılmış olmasına rağmen, cenâzenin Üsküdar’dan Avrupa yakasına, Fatih’e geçmesine cebren mâni olmuşlardı!.

Bu engelleme, bizzat zamanın İçişleri Bakanı Namık Gedik’ten gelmekteydi. Yapılan bütün teşebbüsler neticesiz kalmakta, nâş-ı şeriflerinin Fatih’e geçirilmesine izin verilmemekteydi. O büyük Zâtın hayâtına tahammül edemeyenler, memâtına da tahammül edememişlerdi.
Hayâtında peşini bırakmayan, rahat bir nefes aldırmayan, baskı ve baskınlarla işkence yapmaya devâm eden zihniyet, ilkel insanların bile esirgemedigi “ CENÂZE’YE SAYGI” nezâketini O’nun cenâzesinden esirgiyordu. En tabiî hakkı olan Fâtih’e defni için yapılan teşebbüsler fayda vermiyor, yakınlarına “Karacaahmet mezarlığında, polisin kazacağı bir kabre (Namık Gedik’in kendi ifadesiyle Polis açtığı bir çukura gömün) defnedeceksiniz!” denilerek, gayr-i hukûkî, hatta gayr-i kanûnî olarak zorlanıyordu.
O mübârek Zâtın Nâ’şı, Altûnizâde Câmii’nin musallâ taşında saatlerce bekletildikten sonra, âilenin ve cemâatin büyüğü Muhterem Kemal Kacar (r.h.)’ın ferâset ve dirâyeti ile, kalabalık, hâdise çıkarmadan, bu karara rızâ! göstermiş, cenâze namazı orada kılınarak, Karacaahmet mezarlığına defnedilmişttr.
(KaddesAllâhü sırrahül eaz)

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri, her fânî gibi, hayât-ı bedeniyeleri ile dünya’dan ayrılmış ise de, (talebeleri ve bağlılarına göre) manevî tasarruf ve irşadları, el’an tamâmiyle ve kemâliyle devâm etmekte olup, inşâAllah kıyâmet sabahına kadar da devam edecektir..
O mübârek Zât’ın Karacaahmet’teki Kabr-i Şerif’i o gün bugün, her gün binlerce talebesi ve bağlısı tarafından ziyâret edilip Fatiha’lar okunurken; cenâzelerini engelleyen, “Karacaahmet mezarlığında, polisin kazacağı bir çukura defnedeceksiniz!” diye zorlayan Namık Gedik’ in ise, kim tarafından ve nasıl öldürüldüğü de meçhûl olarak, cesedi bilinmeyen bir çukur’a atılmıştır!..

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZRETLERİ’NİN BAŞLATTIĞI KUR’ÂN KURSLARI İLE TALEBELERİ HAKKINDA UYDURULAN “SÜLEYMANCILIK ! ” İTHAM VE İDDİASININ TARİHÇESİ
Öncelikle, böyle bir başlık altında bir çalışmanın anlaşılır bir mânâ ifade etmesi için KUR’ÂN KURSU ifadesi üzerinde biraz durmak ve ne olduğunu anlatmak, daha doğrusu anlatmaya çalışmak için de biraz gerilere, Dinin garip zamanlarına gitmek îcab eder. KUR’ÂN KURSU; Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretlerinin; Ezânı Muhammedî’nin bile yasaklandığı, Allah demenin suç (!) olduğu, ülkemizde namaz kıldıracak, cenâzelerimizi kaldıracak ve Dînî vazifeleri ifâ edecek Din adamlarının azaldığı, hatta tamâmen yok olduğu bir devirde, kelimenin tam mânâsıyla zor günlerde!, bütün çile ve zorluklara tek başına göğüs gererek, her türlü ezâ ve cefâya tahammül göstererek, yıkılmakta ve yok edilmekte olan Dîn-i Celîl-i İslâm’ı, Hazreti Allah’ın izni ve inâyetiyle tecdîd ederek kuvvetlendirmek, ulûm-u Dîniye’yi ihyâ edecek Din ehli yetiştirmek için başlattığı “Hizmet”in adı dır. Kendi ifadeleri ile; Ümmet-i Muhammed’in Evlâdına İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî’yi aşılama Hizmeti’dir. Bir başka ifade ile; Süleyman Efendi (k.s.) Hazretlerinin zor günlerde başlattığı, irtihâlinden sonra dâmâdı ve bağlısı Kemal Kacar (r.h.)’ın O’nun açtığı nurlu çığır üzerine ülke geneline ve Avrup’ya yayarak müesseleştirdiği, fahrî hâmî ve manevî reisi sıfatıyla 40 yıl başarı ile sevk ve idâre ederek devâm ettirdiği “hizmet”in adıdır. Kesinlikle ve kesinlikle herhangi bir politik ve ekonomik çıkar söz konusu olmaksızın, sırf ALLAH rızâsı için, Ümmet-i Muhammed’in evlâdına İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî’yi aşılama hizmeti olarak özetlenen bu hizmet kervânı, Kemal Kacar (r.h.)’ın irtihâlinden (17 Haziran 2000) sonra, Süleyman Efendi (k.s.) Hazretlerinin torunu, hem annesi hem de babası tarafından Seyyid olan Arif Ahmet Denizolgun’un fahrî hâmî ve manevî riyâseti ile, hedef büyüterek cihan şumül bir hâl almıştır. Yalnızca Türkiye’de, Avrupa ve Amerika’da değil, eski Rusya’da, Asya’da, Afrika’da, Uzak Doğu’da, hülasa Müslüman’ın olduğu, hatta İnsanın olduğu her yer’de şâha kalkarak devâm etmekte olup, inşâAllah kıyâmet sabahına kadar da devâm edecektir.

NE GÜNLERDEN NE GÜNLERE?
Allah diyenlerin, hele Allah dedirtenlerin nezâreşânelerde, tabutluklarda! işkencelere tâbi tutulduğu zor günlerde; Dîn, iman, Kur’ân tamâmen ortadan kaldırılmasın diye çırpınan Süleyman Efendi Hazretlerinin, “hiç olmazsa İhlâs-ı Şerifi bilenler, evlerinin penceresinden dışarı doğru yüksek sesle okusunlar da, bu DİN- İMAN ortadan büsbütün KAYBOLMASIN buyurduğu o zor günlerden bu günlere gelinmiştir. KUR’ÂN KURSLARININ TARİHÇESİ: Yıl 1949: Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşundan sonra, 1924’te Medreselerin kapatılması üzerine açılmış bulunan İmam-Hatip Okullarının da bir müddet sonra kapatılmasıyla, çok büyük ölçüde Din adamı ihtiyacının başgösterdiği, neredeyse Cenâze Namazı kıldıracak İmam dahi bulunmaz hâle geldiği, Anadolu’nun nice köylerinde, Cenâze Namazlarını kıldıracak İmam veya ehil bir kimsenin bulunmayışı sebebiyle, Cenâzelerin günlerce ortada kaldığı, Cenâze Namazını kıldıracak bir kimsenin köy köy arandığı zamanlardı.! Şemsettin Günaltay hükümeti zamanında Devlet tarafından ilk defa Kur’ân Kurslarının açılmasına izin ve müsâade verildi. Ayrıca, Kur’ân Kursları’nın açılmasına Devlet tarafından resmen izin verildiği yıl Ankara’da bir de İlâhiyat Fakültesi açılmış, 1952-1953 senelerinden itibaren ilk mezunlarını da vermeye başlamış idi. Ancak, bu Fakülteden mezun olanlar; (gerek mesleki bakımdan son derece zayıf ve kifâyetsiz oluşları ve gerekse 1951’lerden itibaren açılan İmam-Hatip Okullarında meslek dersleri oğretmenlerine olan büyük ihtiyaç sebebiyle) daha ziyâde Milli Eğitim Bakanlığında İmam-Hatip Okulları oğretmeni olarak vazife almışlardır. Dolayısıyla, 1951 senesinde belli başlı vilayetlerimizde mahdut (sınırlı) sayıda kurulan İmam-Hatip Okullarının, ilk mezunlarını vermeye başladığı 1958 senesine kadar; Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait kadrolara tayin edilerek il ve ilçe müftüsü, vâiz, imam, müezzin ve Kur’ân Kursu öğreticisi olarak Dinî vazife ifâ edenlerin okuyup yetiştikleri tek kaynak Kur’ân Kursları olmuştur.. Öyle ki, 1956’lara kadar Diyanet İşleri Başkanlığı’nda vazife almış İlahiyat Fakültesi mezunlarının sayıları hemen hemen yok denecek kadar azdır. Bu sebeple, Kur’ân Kursları tek kaynak şeklinde ifade edilmiştir. Burada, bu ifadelerimizi doğrulayan resmî bir delili bilgilerinize sunmakta fayda görüyoruz. Diyânet İşleri Başkanlığı tarafından 1981 senesinde hazırlanan ve ilgililere verilen “Brifing” e ait kitabın 44. sayfasında şöyle denilmektedir. “Bütün görevliler içerisinde ilkokul mezunlarının sayısı yaklaşık 23 bin’dir. Bu, toplam personelin %50’sini aşan bir rakamdır.

Bunun en önemli sebebi, İmam-Hatip Liseleri ile Din öğrenimi veren Yüksek Okul ve Fakültelerden (Yüksek İslâm Enstitüleri ve İlâhiyât Fakültesi) bu hizmetler için eleman yetişmemesidir. Din öğrenimi veren yüksek ve orta dereceli okulları (İmam- Hatip Liseleri, Yüksek İslâm Enstitüleri ve İlâhiyât Fakültesi) bitirenler, öğrenim niteliklerinin tuttuğu görevler için açılan sınavları kazanamamaktadırlar. Bu sebeple kadrolar ehil elemanlarla doldurulamamaktadır”.

Her ne kadar mezkür rapor; “bu sebeple kadrolar ehil elemanlarla doldurulamamaktadır”diye bitiyorsa! da, biz o Din hizmetlilerinin mesleklerinde ehil olduklarına inananlardanız. Çünki; Medreselerin kapatılmasından takrîben çeyrek asır sonra faâliyetlerine müsâade edilen Kur’an Kurslarından yetişen bu insanlar, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından açılan imtihanlarda muvaffak olarak bu Dinî vazifelere tayin ediliyorlardı. Bu durum, 1965 senesine kadar bu ninvâl üzere devâm etti. 1950’li yılların ortalarından itibâren, 1970’li yıllara kadar, Diyânet İşleri Başkanlığı kadrolarında bulunan yaklaşık 40 bin personel’den (İmam-Hatip- Müezzin- Kayyım, Kur’ân Kursu Muallimi, Vâiz, Müftü Yardımcısı ve Müftü gibi Din hizmetlilerinden) 29 bin kadarı, ya bizzat Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri’nin veya talebelerinin rahle-i tedrîsinde yetişmiş olan hocaefendilerdi. 1965 Genel Seçimlerinden sonra, Diyanet Işleri Başkanlığı’nın, (siyasî sebeplerle) nâ-ehil kimselere teslim edilmesi neticesinde, Süleyman Efendi (k.s.) Hazretlerinin ve talebelerinin yetiştirdiği Kur’ân Kursu Muallimi, Vâiz, Müftü Yardımcısı ve Müftü gibi Din hizmetlileri ile; ilimde, ahlâkta, fazilette, vazife aşkı ve fedâkarlıkta boy ölçüşemeyen çevreler tarafından, (üzülerek ifade edelim ki bazı müftülerin öncülüğünde) Kur’an Kursu menşe’li Din hizmetlileri aleyhinde çirkin yalan, iftira ve bühtan’a başvurulmuştur. O yıllarda Türkiye’nin Güney illerinden büyük bir il’in müftüsü olan, (emekli olduktan sonra Avrupa’ya yerleşen, oradaki zararlı faaliyetleri sebebiyle, bizzat devlet tarafından “Kara Ses” olarak ilan edilen) kişi kendi bölgesinde ve emri altındaki zinâ suçundan hüküm giymiş mübtezel bir imam’a, “Ben bir Süleymancı idim” adını verdiği cehâlet örneği, yalan, iftira ve bühtanla dolu (kitap denilemez) bir paçavra hazırlatmıştı. Bu iftira kampanyasından sonra, Mütârake matbuâtı! aslını, esâsını araştırmadan, mal bulmuş mağribî gibi, câmia’ya ” Süleymancılar, (!) Süleymancılık, (!) Süleymancılıkk Tarikatı”(!) gibi yaftaları yapıştırmaya başlamışlardır. Tasavvuf ve Tarikatlar literatüründe (gelenek ve dilinde) “Süleymancılıkk” (!) diye bir tarikat olmadığına göre, bilim dışı bu cehâlet örneğine, devlet adına bu işlere bakanların da âlet olmaları hazîn’dir. Ilmiyle, irfânıyla, manevî hasletleriyle temâyüz etmiş olan Mübarek bir Zât-ı Âlî’nin Rahle-i Tedrîsinde bulunmak, O’ndan feyz almak, O’na mensûbiyet, elbette ki büyük bir şereftir. O mübârek zâtın ilminden, feyzinden, hidâyet ve irşâdından nasibdâr olanların, O’nu sevmelerine ve O’na derin bir saygı göstermelerine hiç bir kimse manî olamaz. Gâyet tabîidir ki, eskiden medreselerde, medreselerin lağvinden sonra üniversitelerde yetişen talebeler, Rahle-i Tedrisinde bulunduğu, kendisinden, ilim- irfan öğrendiği zevât’a, hocalarına mensûbiyetlerini gururla anlatırlar. Rahle-i Tedrisinde bulunma şerefine ermiş talebelerinden dinlediğimize göre; Süleyman Hilmi Silistrevi Efendi Hazretleri kaddesAllahü sirrahül azîz de, icâzet aldığı medrese hocalarını, husûsiyle Bafralı Ahmed Efendi’yi, ta’azimle, hürmetle yâd edermiş. Günümüzde; hukuk’ta, tıp’ta, vesâir ilmî sahalarda isim yapmış ne kadar meşhur ilim adamı varsa, onların yanında ihtisas yapan talebeleri de; kürsüsünde, sınıfında, derslerinde bulunduğu hocalarına mensûbiyetlerini iftiharla zikrederler. Onlar için birer iftihar kaynağıdır. Hazret-i Ali KeremeAllahu vechehu Hazretleri: “Her kim bana bir harf ta’lim ederse, beni kendisine köle yapmıştır.” buyurur.

Bir başka rivâyette de “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi (hizmetkârı) olurum” şeklinde ifade etmişlerdir. Geçmişte şu dalda, bu dalda, kendisine ilim ta’lim eden kimselerin talebelerine; “cu, cı, cü, cular, cılar” ekleriyle, hocalarının adına nisbetle; ……………’ci-ler,………………..cular gibi, hafifseme ve hakâret ekleriyle ifâde etmek ne kadar çirkin ve ahlaksızlık ise, Zahirî ve batınî ilimleri tahsil ettikleri, dünyada hiçbir nimet ve varlıkla mukâyese edilemeyen, Ender-i Nâdir, Kibrît-i Ahmer, Saâdet-i Dâreyn irşad ve hidâyetine mazhar oldukları, Ulivv-i Şân, ezelî Tensib-i Ilahî ile irşâda me’mur olduğuna inandıkları mübârek bir Zât-ı Muhterem’e mensûbiyyeti küçültmek, istihzâya almak için, Süleymancılar ekini kullanmışlardır. Bu da şen’î bir İftirâdır, ahlâksızlıktır. Süleyman Hilmi Silistrevi Efendi Hazretleri (KaddesAllahü sirrahül azîz)’e kendisini nisbet eden hiçbir kimse, hiçbir zaman ve hiçbir yerde bu ekleri kullanmaz, kullanmamıştır. Öyle ise, Süleymancı (!), Süleymancılar (!), Süleymancılık (!), Süleymancılık Tarikatı(! ) diye bir şey yok’tur. Ancak, Allah demenin bile yasak olduğu dönemlerde, Ehli Sünnet vel-Cemaat akidesine uygun İslâmi hizmetleri başlatarak bir devre mührünü vuran SÜLEYMAN EFENDİ HAZRETLERİ (K.S.) GERÇEĞİ VARDIR.

KUR’ÂN KURSU MEZUNLARININ DİYANET’TE RESMÎ HİZMETLERE ALINMASINI ÖNLEME FAALİYETLERİNİN BAŞLAMASI
1965 senesinde yürürlüğe giren 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun” ile yeni bir hüküm getirildi ve Kur’ân Kursu mezunlarının, Diyanet İşleri Başkanlığında vazife almaları, Dinî vazifelere ait kadrolara tayinleri kat’î olarak önlendi. Böylece yeni bir devir başlıyor ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait Dinî hizmet kadroları, yalnızca İmam-Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüleri ile İlahiyat Fakülteleri menşe’li kimselere hasrediliyordu. Ancak, ne var ki, İmam Hatip Okullarından, Yüksek İslam Enstitülerinden ve İlâhiyât Fakültelerinden mezun olup Dinî vazifelere tayin edilenler, vazifelerinde bir türlü muvaffak olup kendilerini halka kabul ettiremiyorlardı. Kur’ân Kursu menşe’li Din hizmetlileri karşısında bir hayli zorlanıyorlardı. Bu ise, bir takım kıskançlıklara ve neticede huzursuzluklara sebep oluyordu. İşte bu sebeplerle, İmam- Hatip Okulu menşe’li kimseler tarafından, öncellikle Kur’ân Kursu menşe’li müftü, vâiz gibi üst düzey Din hizmetlilerine karşı bir mücâdele ve tasfiye hareketi başlatılmış oldu. Zaman içinde bu mücadele ve tasfiye hareketine, bu Din hizmetlerlilerinin okuyup yetiştikleri Kur’ân Kursları ve çevrelerine karşı da girişildi.

Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kadrolarda vazife yapan bir takım Kur’ân Kursu mezunu Din hizmetlileri, (Müftülükten Vâiziliğe, hatta İmamlığa, bazıları da Müezzinliğe tenzil edilerek) çeşitli bahânelerle teker teker vazifeden uzaklaştırıldılar. Derken, bu mücâdelenin giderek daha da alevlenip kızıştığı ve tamamen çığırından çıktığı görüldü. Zira, Diyanet kadrolarına hâkim İmam-Hatip Okulu, İslâm Enstitüsü ve İlâhiyat Fakültesi mezunlarının; Diyanette muhtelif vazifelerde bulunan Kur’ân Kursu menşe’li Din hizmetlilerine karşı giriştikleri tasfiye hareketini halk ve idare nazarında haklı gösterebilmek maksadı ile bu kimseleri yaftalamak gerekiyordu. O gün için en geçerli yaftalar olan; Bunlar rejim aleyhtârı’dırlar, Atatürk düşmanı’dırlar, Tarikatcı’dırlar, Süleymancı’dırlar, Şeriatcı’dırlar, gibi yaftalarla Kur’ân Kursu menşe’li Din hizmetlilerini yaftalayıp, aleyhte kampanyalar başlatarak hücuma geçtikleri görüldü. Aynı kişiler tarafından, mezkür şahıslar aleyhinde tanzim edilen ve resmî makamlara verilen raporlarda da son derece subjektif, afâkî ve o nisbette insafsız, ihtam, isnat, iftira, ve bühtanlara varan iddialara da yer verildiğini görüyörüz.

Meselâ; “İnanacağımız Esaslar” başlığı altında tertiplenmiş, uydurma beyannamelerin; zina suçundan bir kaç defa mahkum olmuş bir imam’ın! isim ve imzasıyla; Ben bir Süleymancı İdim” isimli bir kitab’ın bastırılıp Diyanet mensubu bir kısım Din adamları tarafından yurt içinde ve yurt dışında parasız olarak dağıtılması, bu kitabın resmî makam ve mercilere el altından binlerce adet postlanması, (hatta tâ Amerika’lara kadar götütülüp oralarda bedâva dağıtuılması) hep bu döneme rastlamaktadır. Binâenaleyh, altını kalın çizgilerle çizerek belirtelim ki; Son asır Osmanlı Medreselerinde yetişmiş büyük bir allâme ve ulûm-u bâtına’da zirveye ulaşmış bir Mürşid-i Kâmil olan S. Süleyman Himi Tunahan (k.s.) Hazretlerine izâfeten, O Zâtın talebe ve bağlıları hakkında kullanılan “SÜLEYMANCILIK” (!) ve “SÜLEYMANCILAR” (!) tabirleri kelimenin tam mânsıyla bir İşAM’dır. İlk defa, 1967- 68 senelerinde Diyânet kadrolarına hâkim İmam- Hatip Okulu, İslâm Enstitüsü ve İlâhiyât Fakültesi mezunları tarafından kullanılmış olan bu işam, üzülerek ifade edelim ki, hâla resmî-gayriresmî ve bazı akademik çevrelerce, tabii ki bundan etkilenen medya ve ansikolpedilerce, aslı esâsı incelenmeden, ısrarla tekrarlanmakta ve bu hatâda ısrar edilmektedir…

“SÜLEYMANCILIK”(!) VE “SÜLEYMANCILAR”(!) TABİRİ İLE KİMLER NEYİ KASDETMEKTEDİRLER? SÜLEYMANCILIK (!) İTHAM’ının nasıl ve ne zaman ortaya çıktığını böylece tesbit ettikten sonra, “Süleymancılık”(!) ve “Süleymancılar”(!) yaftasının ne olduğunu, bu tabirle kimlerin ne’yi kasdettiklerini; bilhassa bazı resmî makam ve mercilerin kabul tarzlarına göre “SÜLEYMANCILIK”(!) ın mâhiyetinin neden ibâret olduğunun ortaya konulmasının isabetli olacağı kanâatindeyiz. Daha evvel de ifade edildiği üzere; Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri’nin yetiştirdiği talebelerden o tarihlerde (1967-68) Müftü, Vâiz, Kurân Kursu Öğretmeni ve İmam gibi muhtelif vazifelerde bulunan Din görevlilerini, Diyânette bulundukları resmî vazifelerden uzaklaştırmak için girişilen tasfiye hareketini halk ve idare nazarında haklı gösterebilmek maksadıyla, bir takım İmam- Hatip Okulu, İslâm Enstitüsü ve İlâhiyât Fakültesi mezunları tarafından icad edilip ortaya atılması, o günden bugüne kadar ısrarla kullanılması, hizmet ve mevcûdiyetlerine bir türlü tahammül edemedikleri bu şahıslar ve Süleyman Efendi Hazretlerinin başlattığı hizmet müesseselerini,
“SÜLEYMANCILIK” (!) yaftası ile yaftalamaları sebebiyle, bu tabirle alakalı olarak resmî görüş’e (!) bir bakalım.

Dolayısıyla, öncelikle Diyânet İşleri Başkanlığının bu tabirle alakalı görüşünü zikretmekte, daha doğrusu bu İşam’ın belgesini, saygıdeğer okuyucularımızın dikkatlerine arzetmekte fayda görmekteyiz. Ankara’da görülmekte olan bir dâvâ sebebiyle, Diyânet İşleri Başkanlığı tarafından; Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi C. Savcılığına gönderilen 1 Mayıs 1985 tarih ve K/214-06/840 sayılı yazıda, “SÜLEYMANCILIK”(!), Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959) tarafından 1930’larda İstanbul’da kurulup; vefâtına kadar Süleyman Efendi’nin, vefatından sonra ise, damadı Kemal KAÇAR’ın (doğrusu KACAR’dır) yönetiminde, yurt çapında geniş halk kitlesi arasına yayılıp gelişmesine çalışılan, Dînî, siyasî ve ekonomik amaçlara yönelik kadrolaşma ve zümreleşmeye dayanan bir tarikattır. SÜLEYMANCILIĞIN (!) AMACI: “Çeşitli kaynaklardan elde eilen bilgi ve belgeler birleştirilip toptan değerlendirildiğinde, Süleymancılığın amacının, eğitim ve dernek faâliyetleri görüntüsü altında, halkın sempatisini ve ekonomik desteğini sağlayarak, hiyararşik bir disiplin içinde, tek merkezden yönetilen “Dinî karakterli bir kadrolaşma hareketi”ni gerçekleştirdikten sonra, kendi görüşlerine uygun bir yönetim kurmak üzere devletin temel düzenini değiştirmek olduğu söylenebilir” denilmektedir.

Ayrıca, aynı Başkanlığın 2. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi Başkanlığına gönderdiği 1/10/1981 tarih ve Ö/4-2-340 sayılı yazı; Kezâ, 6. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi Başkanlığına gönderdiği 2/10/1981 tarih ve Ö/4-2-341 sayılı yazı ve eklerinde de bu istikâmette görüş bildirmiştir. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü ise, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdiği 22 Nisan 1985 tarih ve 162685 sayılı yazı ekinde; “Süleymancılık” (!) ile alakalı olarak şöyle demektedir. “Devletin temel nizamlarını dinî esas ve inançlara uydurmayı amaçlayan, Süleymancılık tarîkatının esasları, küçük yaşta yurdumuza göçmen olarak gelen 1888 SİLİSTRE doğumlu Süleyman Hilmi TUNAHAN tarafından ortaya konmuştur”. Bu Bakanlık aynı görüşünü, bilhassa 12 Eylül 1980’den sonra, sivil ve askerî mahkemelerde görülmekte olan davalar sebebiyle tekrar etmiştir. Bunlardan bilhassa; Gölcük Donanma ve Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemsine gönderilen 19/1/ 1981 tarih ve 008529 sayılı; 2. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesine gönderilen 15/3/1981 tarih ve 001-31 sayılı; Antalya 1. Ağır Cezâ Mahkemesine gönderilen 19/7/1982 tarih ve 142953 sayılı; Bahçe C. Savcılığına gönderilen Kasım 1981 tarih ve 34041 sayılı yazıları ve eklerini burada zikretmek isteriz. Bu yazılarda da aynı görüş ve iddia ısrarla tekrar edilmektedir. SÜLEYMANCILIK (!) İTHAMLARINA EN GÜZEL CEVAP Hemen ifade etmek isteriz ki, gerek Diyânet İşleri Başkanlığı’na ve gerekse İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğüne ait bulunan bu görüş ve iddiaların gerçekle HİÇ BİR ALÂKA VE MÜNÂSEBETİ YOKTUR. Bunun en açık şekilde isbatı da, ilgili Devlet Güvenlik Mahkemesi, Ağır Cezâ ve Asliye Cezâ Mahkemeleri ile Sıkıyönetim Mahkemeleri, Yargıtay ve Askerî Yargıtay Mahkemeleri tarafından verilmiş bulunan BERÂET KARARLARI’dır. Şöyle ki; Diyanet İşleri Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından gönderilen yazılarla SÜLEYMANCILIK (!) mevzuunda görüş bildirilen ve yukarıda zikri geçen ilgili Devlet Güvenlik Mahkemesi, Sivil Mahkemeler ve Sıkıyönetim Mahkemeleri, yaptıkları geniş araştırma ve tahkikat neticesinde mezkür iddiaların GERÇEKLE HİÇ BİR İLGİSİNİN OLMADIĞINI TESBİT ETMİŞ VE BU HUSUSTAKİ BÜTÜN DAVÂLARI BERÂETLE NETİCELENDİRMİŞTİR. Böylece, bu iddiaların hiç bir esâsa dayanmadığı, asılsız olduğu, bir takım KİN, HUSÛMET VE GARAZ MAHSÛLÜ OLDUĞU 150’DEN FAZLA MAHKEME KARARI İLE ORTAYA ÇIKMIŞ BULUNMAKTADIR. DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİNDE, HUKÛKA SAYGISI OLAN VE HUKÛKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ KABUL EDEN KİMSELERE BUNDAN DAHA AÇIK VE NET, DAHA MUKNÎ HANGİ CEVAP OLABİLİR? Mahkemelerin verdiği berâet kararları, tarih ve sayıları ile tasdikli karar metinleri için, ZARÛRİ BİR AÇIKLAMA: “SÜLEYMANCILIK (!) ile yaftalanan FEDARASYON VE DERNEKLER (İçel Eski Milletvekili Ali AK, Kartal Matbaası İstanbul 1987, Sayfa 27-29 ve 73-86’lara) bakılabilir.

Netice olarak; SÜLEYMANCILIK (!) SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) EFENDİ HAZRETLERİNE nisbetle O mübârek zâtın talebeleri hakkında UYDURULAN BİR İTHAM VE ÇİRKİN BİR İFTİRÂNIN ADI’DIR.
Hasımları tarafından ortaya atılan mâhut işam ve iddialara karşı, arzedilen müdellel açıklama ve CEVAPLAR meyânında, kendisine uydurma “Süleymancılık Tarikatı”(!) nın kuruculuğu izâfe edilen Büyük Müceddid ve Mürşid-i Kâmil Süleyman Hilmi TUNAHAN (k.s.) Efendi Hazretlerinin küçük yaştan itibaren hârikûl’âdelikler ve tahsil dönemindeki üstün başarılarla dolu TERTEMİZ hayatı, hizmetleri ve talebelerinin fikrî yapıları, yaşayışları ve sadece ülke çapına değil, bütün dünya’ya yayılan, tarih’te emsalziz Kur’ân Hizmetleri en güzel ce-vab’tır. Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri hakkındaki en doğru belge ve bilgiler; http://www.tunahan.org Süleyman Hilmi Tunahan (K.S.) (1888 – 1959) “Hayatı ve Hizmetleri”adlı resmî site’de, Özellikle muhtereme kızı ve muhterem damatları’nın imzaları ile basın’a verilen “Deklarasyon” metninde bütün açıklığı ile ortaya konulmaktadır. Binâenaleyh; tekrar edelim ki, SÜLEYMANCILIK (!) diye aslâ ne bir DİN, ne bir Mezheb ve ne de bir Tarikat mevcut değildir.. Ne Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri tarafından, ne muhtereme kızı ve muhterem damatları tarafından, ne de gerçek bağlıları ve talebeleri tarafından hiç bir zaman kendileri hakkında “Süleymancılık”(!) veya “Süleymancılar” (!) tabirleri de kullanılmamıştır, kullanılmasından da son derece Rahatsız olmaktadırlar.. Ömrünün özellikle son çeyreğini, ta’rifi imkansız zor şartlar altında Kur’ân hizmetleri ile geçirmiş bulunan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’nin talebeleri ve bağlılarına illâ da bir ad verilmesi icâbediyorsa;

Tarihte, Abbâsîler, Emevîler, Selçuklular, Osmanlılar denildiği gibi, SÜLEYMANLILAR veya SÜLEYMAN EFENDİ’NİN TALEBELERİ denilmesinin uygun olacağını söylemektedirler. Bu konuda, saygıdeğer okuyucularımıza müşahhas bir misal vererek sağlam ifadelerle dolu bir belgeyi arzetmek isteriz. Şüphesiz, bu konuda en doğru, en geçerli açıklama ve muknî cevabın, damadı ve bağlısı Kemal Kacar (r.h.)’a ait olacağı âşikârdır. İşte o açıklama ve cevap: 5 Aralık 1989 tarihli Tercüman Gazetesinde Nazlı Ilıcak soruyor: Sayın Kemal Kacar, kamu oyunda sizin grubunuza “Süleymancılar” adı veriliyor. Bu ismi benimsemediğinizi ve yayınlarınızda da daima tırnak içinde kullandığınızı biliyoruz. Ama, madem ki kamuoyuna mal olmuş, biz de sütunlarımızda sizden “Süleymancılar!” olarak söz edeceğiz. Nedir bu “Süleymancılık?” “Süleymancılık!” adını benimsemediğinize göre, cemâatiniz’e siz ne ad veriyorsunuz? “Süleymancılık” bir Din mi dir? Bir Mezheb mi dir? Yoksa bir Tarikat mı dır? Ciddî ve ilmî bir eser olan Meydan Larousse’da da Süleymancılık bahsinde bazı iddialar mevcut… Bu iddialar hakkında ne dersiniz?

Kemal Kacar (r.h.)’ın cevabı: Bizim “Süleymancı” adını kullanmadığımız ve tasvip etmediğimiz doğru. Bizim arkadaşlarımız, kendilerine “Süleyman Efendi’nin Talebeleri” denilmesini uygun bulurlar. Süleyman Efendi’nin Talebeleri, tam mânâsıyla, katıksız ve tavizsiz “İSLAM” Dinine bağlıdırlar, yani Müslümandırlar. Bu sebebple “Süleymancılık” diye bir Din aslâ bahis mevzuu değildir. “Süleymancılar!” (Süleyman Efendi’nin Talebeleri) İtikat’ta ve amelde Sünnî mezhebe tam bağlıdırlar. Amelde çok büyük ekseriyetle “Hanefî”mezhebine, yani İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe Numan bin Sâbit hazretlerine bağlıdırlar. İtikat bahsinde de İmamı Ebû Mansûr-u Mâturûdî hazretlerine bağlıdırlar. Şu halde; “Süleymancılık” bir mezheb de değildir. Türkler’in gerek Selçuklu devrinde, gerek Osmanlılar devrinde tâbî oldukları “Sünnî” mezheb’e bağlıdırlar. Süleyman Efendi, kendisi şahsen “Nakşî” idi ve Nakşîliğin hicrî ikinci bin yıllarındaki en büyük mümessili olan İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûk-i Serhendî hazretlerine rûhânî nisbetle bağlı idi. Rûhânî nisbet; cismânî hayatla, hâlen diri olmayan, yani bir çok seneler, hatta asırlar evvel ölmüş bulunan büyük bir mürşid’in rûhâniyyetinin tasarrufu ile irşad olunmaktır. Şu halde, “Süleymancılık” diye Süleyman Efendi’nin îcad ettiği, kendine göre esaslarını vaz ettiği bir tarikat da mevcut değildir. Meydan Larousse’daki “Nakşibendî tarikatının bütün düşünce ve inançlarını olduğu gibi benimseyen Süleymancılığın esâsı ibâdettir. Nakşibendî tarikatına göre bütün gerçeklerin kaynağı Kur’ân’dır. İnsan her davranışında Kur’ân hükümlerine, sünnî inançlarına bağlı kalmalıdır” cümleleri aynen hakikatı ifade etmekle beraber bundan sonraki; “Süleymancılık Kur’ân dışında hiç bir kânun ve kural tanımaz. Devlet yönetimi, mahkemeler ve bütün devlet kurumları Kur’ân hükümlerine göre düzenlenmeli, kadınlar Kur’ândan başka bir şey okumamalıdır. Nikâh; şeriat kurallarına göre olmalı, yeni harfler ve şapka atılmalıdır. Şer’î bir yönetim kurulması için çalışan Süleymancılık, özellikle 1950’den sonra Anadolu’nun batı illerinde daha çok göçmenler arasında yayıldı” cümleleri tamamiyle HAKİKATE TERS düşmektedir.

Halbuki Meydan Larousse, ilmî bir eser olduğundan objektif davranması icabederdi. Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri vazifesini ve temsil ettiği davâ’yı talebelerine aynen şu ifadelerle açıklamıştır. Evlatlarım! Bizim yolumuz Enbiyâi Mürselîn yoludur. Vazifemiz; Ümmet-i Muhammed’in evlâdına İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî’yi aşılamaktan ibarettir.

Gâye: Rıza-î İlahîdir. Vasiyetim olsun; (benden sonra) tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz (ırkçılık yapmayınız). Ehli Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayınız”… buyurmuşlardır. Kendisinden feyz alan talebelerinin yanında; vaaz ve sohbetlerine devam eden kimselere de en büyük tavsiyesi; Ehl-i Sünnet vel-Cemâat” akîdesine ihlâs ve samîmiyetle sarılmaları idi. Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri; çağların en karanlığında, Decâcile’nin zulumâtının bütün İslâm Âlemini bölük-pörçük zifirî karanlığa boğduğu bir dönemde, unutulan Sünnetleri ihyâ, kaybolan İslâm ilimlerini ve İman hakîkatlerini Ehl-i Sünnet ve’l Cemâat usûlü ve uslûbu üzerine tecdîd, Bâtıllarla, bid’adlerle, mücâdele gibi, vazifelerin en yücesi, şüphesiz ki o nisbette de çilelisine me’mur edimiş ve 23 yıl boyunca vazifesini hakkıyla yerine getirdikten sonra Rabbine kavuşmuştur. O’nun başlattığı, günümüzde evlatlarının devam ettirdiği ve Kâdir Mevlâ’nın dilediği müddetçe, dilediği zamana kadar hayâtiyetini devâm ettirecek olan; İman, İslâm ve Ahlâk-ı Muhammedî’yi Aşılama Hizmetlerinde O büyük zât’ın âli himmet ve irşâd tasarrufu elyevm (günümüzde de) devâm etmektedir…

SÜLEYMAN EFENDİ (K.S.) HAZRETLERİ VE TALEBELERİNİN FİKRİ YAPISI
İNANÇ VE AMEL YAPILARI Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri menevî vârisi bulunduğu Rasûlüllah (s.a.v.)’in “Benim ve eshâbımın yolu” buyurarak ve yaşayarak eshâbına öğrettiği, İNANÇ ESASLARI VE HAYAT TARZI olarak özetleyebileceğimiz Ehl-i Sünnet vel-Cemaat akîdesine son derece bağlı idi. Talebelerine; “Emâli ve Nesefî” adlı kitapları okutarak Islâm akâidinin ve ehl-i sünnet fikrinin temelini öğretmiş, Şerh-i Akâid okutarak, Islâm’dan sapmış cereyanlardan korunma yollarını göstermiştir. Bu sağlam ilim neticesinde talebeleri arasında itikadî noktadan en ufak bir sapmaya rastlanmamıştır. Özetlemek gerekirse; Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’nin talebelerine öğrettiği Islâm akâidi ve ehl-i sünnet fikrinin temeli şöyledir: Itikatta hak mezhep tektir ve “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” Mezhebidir. Ehl-i Sünnet Mezhebinin iki imamı vardır. Bunlar; Imâm-ı Muhammed Mansur Maturîdî ve Haseni’l-Eş’arî Hazretleridir. Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’nin talebeleri, Itikatta; mezhep imamı olarak Imam-ı Muhammed Mansur Maturîdî Hazretlerini takip ederler. Amelde; (umûmiyetle) Imâm-ı A’zam Ebû Hanife (r.h.) tarafından kurulan Hanefi Mezhebine mensupturlar. Günümüzde, tahrif olmamış ve takipçisi bulunan amelde hak mezhep dörttür; Hanefi, Şâfii, Hanbeli ve Mâliki. Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri ve talebeleri; bu dört hak mezhep dışındaki mezhep ve görüşleri; “doğru yol” un “sapık kolları” olarak nitelendirmektedirler.

TASAVVUF ZEVK VE TERBİYELERİ
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri, Üstazı Salâhuddin Ibn-i Mevlânâ Sirâcüddin (k.s.) Hazretleri’nden irşad vazifesi ve manevî salâhiyeti alır almaz vazifeyi tebliğe başlamıştır. Zamanında etrafta bulunan tarikat şeyhlerine haber göndererek onları manevî salâhiyetinden haberdar etmiştir. Nakşî yolunun bir “kutbu” olan Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri, “vahdet-i vücud” görüşünü de ısrarla reddeder. Vahdet-i vücud; varlığın tek oluşu, hâşâ Vâcib-ül Vücûb olan Yüce Allah ile, olması ile olmaması müsavî bulunan kâinât’ın bir olduğunun söylenmesi demektir ki, bazı tasavvuf erbabının seyr-i sülük sırasında, taayyün mertebesine geçiş anında çok nûrânî bir hâlin gözleri kamaştırması üzerine hiç bir şey’i hatta kendi nefsini bile görmeyecek duruma gelmesi üzerine, manevî bir sarhoşluğun tesiri ile söylemiş oldukları hatâlı bir görüştür. Yani o kimse, gözünün kamaşması sebebiyle, Allah’ın varlığından başka birşey kalmamış sanmakta ve görüşteki birliği vücutt’a birlikmiş gibi his galatına (hatâsına) düşmektedir. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri; “Vahdet-i vücûd değil, vahdet-i şühûd vardır” diyor. İşte bu sebepten dolayı, Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri, “vahdet-i vücud” görüşünün itikâdî olarak çok tehlikeli ve büyük bir hata olduğunu söyler, talebelerini bu ve benzeri sapık cereyanlara kapılmamaları noktasında uyarırdı. Hatta, İstanbul’un selâtin camilerindeki vaazlarında cemaata sık sık; “Ey Islâm Cemaati! Biz hayatta olduğumuz halde, Vahdet-i Vücûd’a gidilebileceğini mi zannediyorsunuz? Böyle bir zanna kapılmayınız, çünkü biz hayattayız.” diye hitâbederdi.

GÂYE VE HEDEFLERİ
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretlerininin gâyesini, hizmet ve eserlerini anlayabilmek için, kendilerine sorulan “Niçin Kitap Yazmadınız” sualine verdikleri cevabı (samimi olarak) okumak yeterlidir. “Selefin (bizden evvel gelip geçen âlimlerin) mum ışığında yazdığı bahâ biçilmez hazine misâli eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satılarak çöplüklerde çiğnendiğini, bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmış ve çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm. Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, Din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda, kitap yazmaktansa, yazılan ilmî eserleri anlayarak anlatacak ve ilmi satırdan sadra (kitaptan gönüle) intikal ettirip yaşatacak talebe yani canlı kitap yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum.” Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri memleketin içinde bulunduğu şartlar müvâcehesinde, eşsiz bir gayret, fedâkarlık ve sabır göstererek çok zor şartlar altında da olsa talebelerine Islâmî ilimleri kaynağından okutarak, onların “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” yolundan ayrılmamalarını tavsiye etmiş, “Dışımız halk ile içimiz Hak ile” düstûruyla i’tidâle teşvik ederek, tefrikaya düşmemelerini, ifrat ve tefrîde kaçmamalarını vasiyet etmiştir. CİHÂD ANLAYIŞLARI Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri ve talebeleri, İslâm’da çok mühim bir vazife olan Cihâd’ı, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “En büyük cihâd, nefisle yapılan cihâddır”. beyanına binâen öncelikle “İslâm’ı kendi nefislerinde yaşamak suretiyle tebliğ etmek, anlatmak, yaşayarak İslâm’ı ihyâ etmek” şeklinde yorumlamakta ve buna itinâ (özen) göstermektedirler. Allah ile kul arasına bir gaflet perdesi olarak girip onu aslî istikâmetinden uzaklaştıran ve kalbleri Allah’tan gayrısıyla meşgûliyete sevk eden, nefsin mezmûm sıfatlarıdır. Nefsin bitmek tükenmek bilmeyen süflî iştiyak ve ihtiraslarına, ancak ciddî bir kararlılıkla tatbîk edilecek terbiyevî usûllerle karşı konulabilir. Bu da, daimî bir uyanıklık ve azim isteyen amansız bir mücâdele demektir. Bu sebepledir ki Âlemlerin Efendisi bir hadîs-i şeriflerinde: “(Hakîkatte) mücâhid, nefsine karşı cihâd eden kimsedir. ” buyurmuşlardır. İşte asıl cihad budur ve böyle anlamak icabeder. Nitekim bu tâbiri Peygamber Efendimiz -sallAllâhu aleyhi ve sellem-, pek zorlu geçen Tebük Gazvesi’nden dönüşlerinde bizzat ifâde ederek ashabına: “- Ey Eshabım! Şimdi küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz.” buyurmuşlardır. Hâlbuki dönmekte oldukları sefer, pek büyük ve zahmetli bir gazveydi. Zira seferin evvelinden nihayetine kadar münafıkların fitneleri ve şeytanın vesveseleri eksik olmamıştı. Ayrıca o yıl şiddetli bir sıcaklık ve kuraklık hüküm sürmüştü. Katedilen yol, oldukça uzundu ve yaya yürümeye müsâid değildi. Meyvelerin toplanacağı hasad mevsimi de gelip çatmıştı. Kendilerine ulaşan kalabalık bir Bizans ordusunun beklemekte olduğu haberi ise, bu gazveyi daha da zorlu bir sefer kılmaktaydı. Otuz bin kişiyi aşan sahâbî ordusu, bin kilometre gitmiş ve geri dönmüştü.

Medîne-iMünevvere’ye yaklaşırken adetâ şekilleri değişmişti. Derileri kemiklerine yapışmış, saç-sakal birbirine girmişti. Hâl böyleyken Rasûlullâh -sallAllâhu aleyhi ve sellem-‘in söylediği bu sözün hikmetini merak eden bâzı sahâbiler, hayretler içinde: “Yâ Rasûlâllâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd olur mu?” dediklerinde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem: ” Evet! Şimdi küçük cihâddan en büyük cihâda; nefsin hevâsı ile mücâhedeye dönüyoruz!” buyurmuşlardır.

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) HAZRETLERİ’NİN HAYATININ SON GÜNLERİNDE TALEBELERİNE YAPTIĞI VASİYET MAHİYETİNDEKİ KONUŞMASINDAN BAZI BÖLÜMLER

Evlatlarım! “Bizim yolumuz Iman, Islâm ve Ahlâk-ı Muhammedî’yi aşılamaktan ibarettir. Gâye: Rıza-î Ilahîdir. Vasiyetim olsun; tefrikaya düşmeyin. Kavmiyet gütmeyin. Ehli Sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayın.

Sizler rızka değil, Razzâk’a bağlanın. Unutmayın! Sebebe bağlananlar, sebeb-i hakîki olan Hazret-i Mevlâ’nın lütuf ve ihsânından her zaman mahrum kalırlar.

Evlatlarım! Ilimsiz ibâdetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz. Insanların dünyaya dalıp, istikbâl sevdasına düştükleri şu günde, Mevlâ’nın ilmini okudunuz. O, insana iki cihânda izzet ve şeref veren âlî bir iştir. Bu ilimleri okuyan dâima, “Ben Allah rızası için okuyacağım. Okuduklarımı da Ümmet-i Muhammed’in evlâdına Allah rızası için öğreteceğim. Bu suretle batağa düşmüş insanları kurtarmağa calışacağım diye düşünmeli ve gâyesi hep böyle olmalıdır. Evlatlarım! Dîni dünyaya âlet eden hocalar, halkı kendilerinden soğuttu. Bir şey alır da para vermez diye, esnaf bunlara yüz vermez ve kaçar hâle geldi. Siz öyle olmayın. Maddeyi mâneviyâta karıştırmayın. Din hizmetleri sadece Allah rızâsı için yapılır. Hiçbir zaman, his ve tecrübeden ibâret olan ulûm-i müsbeteyi, ulûm-i İlâhî (dünyaya ait ilimleri Din ilimleri) üzerine tercih etmeyin. Sizler, Allah’ın me’mûru, Peygamberin me’mûru, Din-i mübînin me’mûru, kitâbullâhın me’mûru, füyüzât-ı İlâhîyi tevzî me’mûrlarısınız. Allah’ın zâtını, sıfâtını, Peygamberin sünnetlerini, Dînin, Şer-i Şerifin hükümlerini, Allah’ın kitâbını bilmeyenlere kitabullâhı öğretip, kalblerine feyz-i İlâhî aşılamakla me’mursunuz. Vazifeniz, batağa düşmüş olan ümmeti Muhammed’i Allah rızası için bataktan kurtarmaktır.

Rütbesi yüce olan bu işin, mes’uliyeti de büyüktür. Buraya kadar getirdiğimiz emânet ve kıyâmete kadar devam edecek olan ulûm-i İlâhînin devâmı, sizlerin uhdesindedir. Bu işi ihmal edip vazifesini yapmayanların, kıyâmet günü on parmağım yakasında olacak” ….. Talebeleri de, Üstazlarının çizgisinde devam ederek, O’nun fikirlerini bugüne taşıyarak, dünyânın her yerinde, nerede Müslüman Türk varsa, hatta insan var ise oralarda bu minvâl üzere hizmetleri götürmekte ve sürdürmektedirler.

KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ HUSÛSUNDAKI GÖRÜŞLERI:
Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri’nin talebeleri; Dinî mükellefiyetler hususunda; yani Namaz, Zekât, Oruç, Hac vb. Dinî mükellefiyetler noktasında kadın ile erkek arasında fark olmadığına, kadın-erkek herkesin eşit olduğuna inanırlar. Günümüzde çok tartışılan, her sahada kadın-erkek “eşitliği”nin kabul edilmesinin mümkün olmadığına, dolayısıyla, her sahada “eşitlik”ten bahsetmenin mânasız olduğuna inanırlar. Çünkü, “yaratılıştan kaynaklanan ve aklı olan hiç kimsenin inkar edemiyeceği bazı farklılıkar vardır, dolayısıyla her konuda “eşitlik” mümkün değildir” derler. Kız çocuklarının okuması konusunda ise: Cenâb-ı Hakk, “Dinini öğrenmek her Müslüman kadına, her Müslüman erkeğe farzdır” buyuruyor. Dolayısıyla, kadınlar şuraya kadar öğrensinler de, bundan sonrası erkek işidir gibi bir ayrıma kesinlikle katılmazlar.

MÎRAS HUSÛNDAKİ GÖRÜŞLERİ
Cenâb-ı Hakk, mîras hukukunda erkeğe “iki”, kadına “bir” verilmesini emretmiştir. Bunda bir haksızlık olmayıp, bilakis bir çok hikmetler vardır derler. Çünkü; kızlar evlenince bütün ihtiyaçları eşleri tarafından karşılanmaktadır. Ayrıca, ayrılık ve benzeri ihtiyaç hallerinde anne- babaları ve erkek kardeşleri tarafından da kollanıp gözetilmekte, himâye ve geçimi te’min edilmektedir. Oysa erkekler, âilelerine, anne- babalarına, hem de icabında kız kardeşlerine bakmak, göz kulak olmak durumundadırlar. Binâenaleyh, miras’ta erkeğin iki, kadının bir hisse alması çok isabetli, âdil bir hüküm diye düşünür ve inanırlar.

KADINLARIN ÇALIŞTIRILMASI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
Dine aykırı olmadıkça, ihtiyaç halinde kadının çalışmasında bir mahzur yoktur. Ancak, şu da bir gerçektir ki, günümüzde kadınların ta’ciz edilmeden çalışabileceği vasat (iş ortamı) yok denecek kadar kısıtlıdır. Zaten, ev işleri ve çocuk yetiştirmenin başlı başına ve gâyet yoğun emek isteyen işler olduğu da meydandadır. Hal böyle olunca, mecbûr kalmadıkça kadının dışarıda çalışmayıp, ev’i ve çocuklarıyla ilgilenmesi, mecbûr kaldığında da, önce ev’de yapabileceği işleri araştırması, daha ma’kul olacaktır. Bu arada hatırlanması gereken bir diğer nokta da, ev hanımlarının zaten “boş” durmadıkları ve belki de kocalarından daha fazla “iş ve emek” ürettikleri gerçeğidir. Günümüzde, kadınların çok düşük ücretle çalıştırılması, onlara yapılabilecek en büyük kötülük ve asıl sömürü olarak görülmektedir.

FLÖRT (NIKAHSIZ KIZ ERKEK ARKADAŞLIĞI) HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
Flört, yani nikâhsız kız-erkek arkadaşlığı, hem erkek hem de kadın için günah olan, Dinin yasakladığı bir durum olarak görülmekte ve bilhassa Islâmi endişe taşıyan gençlerin mutlaka dikkat etmesi gerekmektedir.

Unutulmamalıdır ki; Dinin cemiyet hayatında daha fazla yer ettiği eski devirlerde abes veya ayıp sayılan bir çok şeyin, günümüzde mübah yahut doğru görülmeye başlanmış olması, o “şey” hakkındaki Dînî hükmün değişmiş olması mânasına gelmez. Bu yüzden, üzerinden “sosyal baskı” kalkan davranış kalıplarını kullanmadan önce, Islâm’ın o konu hakkındaki hükmüne bakmak en doğru ve emniyetli yoldur. Çünkü bir işi, günah olduğunu bile bile, “Devrin gereğidir” diyerek yapmak, çok çirkin ve sonuçta hüsrana götüren bir davranıştır. SIGARA HAKKINDAKI GÖRÜŞLERI: Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’nin talebeleri kesinlikle sigara içmezler ve içilmesini tavsiye etmezler. Burada; Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretlerinin sigara hakkında, (muhtemelen 1340 yani 1920 tarihinde) yazdığı bir makalesini (Mektuplar Risalesi: S.113, 114) önemine binâen (sâdeleştirerek) nakletmekte fayda var.

SİGARA BELİYYESİ:
Ma’lum olsun ki; Şeriatte izâa-i mal, kesreti sual haramdır. Bu makamda izâa-i mal’dan murad, emvâlin dünya ve âhirete faidesi olmayarak sarf ve istihlâkidir. Bu kabil sarfiyât ve istihlâkâtı umûmiye muharremdir. Iyi bilinmelidir ki, Islâm Dininin kükümlerine göre; malı- serveti, kazancı zâyî etmek, boş yere ve lüzumsuz şekilde kullanmak, eline geçen nimet ve imkanları çar-çûr etmek yani dünyâ ve âhirette faydası olmayacak bir şekilde harcamak ve kullanmak haram olduğu gibi, çok sual sormak da haramdır. Sigara isti’mâlinde hürmeti mezküre tamamiyle sâbit ve mütehakkaktır. Çünkü: sigara isti’malinde menfaati dünyeviyye yoktur. Bilakis mazarrat hâkimdir. Sigara kullanılmasında dünyâ menfeati noktasından hiç bir fayda olmadığı kesin olduğu için, haram harcamalardan biri olduğunda aslâ şüphe yoktur. Öyle mazarrat ki: ondan bedene, cismâniyyete hâsıl olan ilel ve emrâzının ref’ ve izalesi bir zaman sonra daha mühim mebâliğın sarf ve istihlâkini, neticede de bir fâide elde edilmemesini mûciptir. Sigara kullanımının dünyevî olarak hiç bir faydası yoktur. Faydası şöyle dursun, kullananların ve onların yanında bulunan insanların vücûduna öyle fecî ve büyük zararları olur ki, sebep olduğu hastalıkların tedavisi için sonradan büyük masraflar yapılmakta, yapılan masraflardan da iyi bir netice alınamamaktadır. Yani sonuç olarak sigara kullanımından dünyevî olarak hiç bir fayda elde edilememektedir. Manevî mazarratı ise; tağdât etmekle bitmez. Mâni-i terakkîdir. Râyihasından ervâhı tayyibe muazzeb olur. Vesâit-i rahmet olan ervâhı mezkûrenin temâsını yani alâka-i rûhaniyyelerini men eder. Bu büyük bir musîbettir. Sigara kullanımının manevî zararalarına, âhiret hayatı için sebep olduğu kayıplara gelince, o kadar çok, o kadar büyüktür ki; saymakla bitmez. En başta, kulun mânen terakkî etmesine, Allah katında değerli bir makâma ulaşmasına, mukaddes ruhlar arasına katılıp yüce mertebelere ulaşmasına mânîdir. Sigaranın pis kokusundan başta melekler olmak üzere, Allah’ın dostlarının güzel ruhları, kendilerine şiddetli azap edilir derecede rahatsız olurlar. Sigara kullanımı, Allah’ın sevgili kullarının himmetlerine, mukaddes ruhların manevî alâka ve yardımları sebebiyle gelecek olan Allah’ın rahmetine mânî olur. Bu ise; çok büyük bir musîbet, tarifi imkansız bir kötülüktür. Şu halde sigara içmek, mânen ve maddeten muzırdır. Haramdır. Böyle olunca da, sigara içmek maddî ve manevî olarak zararlıdır ve haramdır. Haram, Allah (C.C.)’ın nehyettiği emir’dir. Ona musîr olanlar, emrine isyan ve muhâlefet edenlerdir. Haram, Yüce Allah’ın yasak kıldığı bir emridir. Haram işlemeye devam edenler, Allah’a karşı isyan eden ve emrine karşı gelenlerdir. Iş bu neticeye müncer olur. Yevmiye 25-30 sigara içenler günde bu sebeple Allah-u Teâlâya 25-30 defa muhâlefet ediyor. Haram irtikâp eyliyor demektir. Netice olarak; günde 25- 30 kere sigara içenler, her gün 25- 30 kere Allah’a isyan ediyor, emrine karşı gelmekle, günah HARAM işliyorlar, demektir. Bu umûru teemmül etsinler. Sigarayı azm-i kavî ile terk etsünler. Sigara içenler, sonunda karşı karşıya kalacakları kötü sonucu iyi düşünsünler ve kuvvetli bir azim ve kararlılıkla sigarayı bıraksınlar. Mîzacda hâsıl olan muvakkat teşettütden dolayı korkmasunlar. Bu hal az bir müddet sonra sıhhati müstelzim olur. Rızâ-i Mevlâ’da inzimam eder. Azim ve iradenin musırren isti’mâli lazımdır. Sigara içenler, sigara denen illeti bıraktıkları zaman vücutlarında meydana gelecek geçici huzursuzluk, karşı karşıya kalacakları zorluk sebebiyle korkmasınlar. Zira, bu hal az bir zaman sonra geçecek, vücutta rahatlama meydana geleceği gibi, sağlığa da kavuşacaktır. Sigarayı bırakmak isteyenler, bırakmadıkları takdirde sonunda karşı karşıya kalacakları kötü sonucu iyi düşünsünler ve kuvvetli bir azim ve kararlılıkla sigarayı bıraksınlar. Unutmasınlar ki, kuvvetli bir irade ve azimle sigarayı bırakmak için gayret eder, sabırla israr ederlerse Allah’ın (c.c.) razısını da kazanırlar. Şehr-i Ramazan kesîrül berekâttır. Sigarayı terk’in bu ayda başlamış olması kat’î muvaffakiyetle tetevvüç etmesini mûciptir. Fırsatı ganîmet bilsünler. Ramazan-ı Şerif ayı çok bereketli bir aydır. Sigarayı bırakmak isteyenler, bu ay’da bırakmaya başlarlarsa, Allah’ın izni ve inâyeti ile kat’î netice alırlar. Fırsatı kaçırmasınlar, Ramazan-ı Şerif’in rahmet ve bereketini ganimet bilsinler, Ben de Mevlâ’dan bu beliyyeden katî surette kurtulmalarını niyaz ediyorum. Ba’demâ, velev bir sigarayı olsun ellerine almasunlar ve ağızlarına koymasunlar. Mevlâ’dan tevfîk ve meded istesünler. Mutlaka muavvak olurlar. Bundan sonra, hiç bir surette bir tek sigara bile olsa ellerine almasınlar, ağızlarına koymasınlar. Bu belâdan kurtulmak için Allah’tan yardım ve muvaffakiyet istesinler, mutlaka Allah muvaffak eder. Bu belâdan kat’î surette, tam olarak kurtulmaları için Yüce Mevlâ’ya onlar adına ben de samimi olarak duâcı olacak, muvaffak olmalarını niyaz edeceğim…

GİYİM KUŞAMLARI
Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri sakallı idi. Yaz-kış cübbe gibi uzun bir ceket giyerdi. Bugün talebeleri, bazı şartlardan dolayı sakal bırakmasalar da, ekseriyeti bıyık bırakırlar. Talebeleri arasında sakal bırakanlar da vardır. Ancak; sakal, sarık ve cübbenin Peygamber Efendimiz’in sünneti olduğuna dair itikatları tamdır. “Yakalı gömlek giyilmez, kravat takılmaz” gibi düşünceleri yoktur. Aşırıya kaçmayan kıyafetleri giymekte mahzur görmezler. Genelde; şık giyinirler, ancak sâde ve rahat kıyafetleri tercih ederler. Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri giyim kuşam hakkında talebelerine şu tavsiyede bulunmuştur. “Evlatlarım!: Şimdiye kadar Müslümanları hakir görmüşler; üstü başı pejmürde, kirli, paslı insanlar olarak millete tanıtmaya çalışmışlardır. Benim evladlarım tertemiz giyinip gezecekler, yolda, sokakta yürürken gâyet vakûr bir şekilde ilerleyecekler. Müslümanlığın şahsiyetini, bu millete tanıtacaklar, onu hakkı ile temsil edeceklerdir”.

SİYASÎ VE DÜNYA GÖRÜŞLERİ:
Dînî ve dünyâ ilimlerinde döneminde zirveye ulaşmış bir ilim adamı (Ordinaryüs Profesör), bizzat Padişah imzasını taşıması sebebiyle şimdiki “Devlet Sanatcısı” gibi bir taltif olan ve Istanbul Baş Müderrisliği anlamına gelen “Rüûs-u Hümâyun” pâyesi sahibi olan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri; “Dışımız halk ile, içimiz Hak ile” buyurur, günlük gazete alır, Dünya’daki ve Türkiye’deki hâdiseleri günü gününe takip ederdi. Talebeleri de; siyasî olayları her zaman yakından takip ederler. Seçim zamânı en uygun partiye, millete, memlekete ve bölgeye en iyi hizmet edeceğine inandıkları, güvenilir kimselere oylarını verirler. Zaman zaman Milletvekilliği, Belediye Başkanlığı ve Il Genel Meclisi üyeliği gibi hizmetlere aday oldukları vakîdir. Fakat bu, onların o partinin zihniyetini taşıdığı mânâsında kesinkle düşünülmemelidir. Kesinlikle partizanlık yapmazlar.

Hiçbir zaman partileşmeyi düşünmemişler, parti kurmak gibi bir çalışmaları ve niyetleri olmamıştır. Bu hususta, Üstazları Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri’nin şu sözü dâima rehberleri olmuştur ve olmaya devam edecektir.

Bizim; para, pul, mevki, makam, siyâset, politika, kavga ve gürültüyle işimiz yok. İstisnâsız her Müslümanın çocuğunu da okuturuz. Bir tek fert geri dönmüşse haber versinler.
Bizim işimiz, ümmet-i Muhammed’in evlâdınıa Iman, Islâm ve Ahlâk-ı Muhammedî’yi aşılamaktan ibarettir. Bunu yaparken de gâyemiz: Rıza-î Ilahîdir. Insanların dünyaya dalıp, istikbâl sevdasına düştükleri şu günde, Mevlâ’nın ilmini okudunuz. O, insana iki cihânda izzet ve şeref veren âlî bir iştir. Bu ilimleri okuyan dâima, “Ben Allah rızası için okuyacağım. Okuduklarımı da Ümmet-i Muhammed’in evlâdına Allah rızası için öğreteceğim. Bu suretle batağa düşmüş insanları kurtarmağa calışacağım diye düşünmeli ve gâyesi hep böyle olmalıdır.

BÜHTAN NE KADAR KERİH VE ÇİRKİN İSE, HAKİKATI TESLİM DE O KADAR GÜZEL VE SEVİMİLİDİR

“Bühtân ne kadar kerîh ve çirkin ise, hakikati teslim de o kadar güzel ve sevimlidir” diye bir başlık kullanılarak böyle bir yazının kaleme alımasının sebebi;
Türkiye Diyanet Vakfı’nın 1983 yılında yayınlamaya başladığı,gerçekten takdire şâ’yân ciddî ve büyük emekler harcanarak hazırlanan, “İslâm Ansiklopedisi”‘nin 41. Cildinin tamamlanması ve ” T ” maddesinde; Büyük Müceddid Ebulfârûk Süleyman Hilmi Silistrevî (k.s.) hazretlerine “TUNAHAN, Süleyman Hilmi (1888- 1959) Son dönem din âlimi ve Nakşibendî-Müceddidî şeyhi” başlığı altında yer verilmiş ve gerçeklerin ilmî bir uslup ile yazılmış olmasıdır.

Yazıda kullanılan başlığın daha net bir şekilde anlaşılabilmesi için biraz gerilere, 12 Eylül Harekâtından sonraki günlere giderek Süleyman Efendi Hazretleri, Talebeleri ve kendisinin başlatıp talebelerinin devam ettirdiği hizmetlerle alakalı bir kaç resmî belgeyi ortaya koymakta, bu suretle İslâm Ansiklopedisinin takdire şayan “Tunahan, Süleyman Hilmi” maddesi ile mukâyese imkanı sağlamak icabetmektedir.

12 Eylül harekâtından sonra, zamanın Diyânet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın tezvir ve jurnelleri neticesinde Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin talebelerine karşı büyük haksızlıklar yapılmıştır.

Burada (Kadir Mısıroğlu’nun Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri adlı eserinin III. Cildinin arka kapak içinde de yer verdiği) bir belgeyi dikkatlerinize arzetmek yeterli olacaktır.
Kadir Mısıroğlu’nun iafdeleri aynen şöyle:
Bir devrin Diyânet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç ve baş yardımcısı Hamdi Mert, Millî Güvenlik Konseyi üyeleri Kenan Evren ve arkadaşlarına bir BRİFİNG verdiler. Resimde o mâhud BRİFİNG’in kapağı görülmektedir. Mezkür BRİFİNG, son derece utanç verici bühtân ve iftirâlarla doludur. Şimdi, bu mezbûhâne niyet ve gayretlerle hazırlanarak Konsey üyelerine takdim edilen BRİFİNG’e âid bazı sahifelerin sûretlerini ve orada ileri sürülen iddiâlardan bazılarını dikkatlerinize arzetmek istiyoruz.

Bu BRİFİNG’in hedefinde, Merhûm Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin talebeleri tarafından ifâ edilen Kur’ân hizmetleri bulunmaktadır. Yani askerler tahrîk edilerek o meşkûr hizmetler yok edilmek istenilmiştir.

Tayyar Altıkulaç, BRİFİNG’e şu sözlerle başlamıştır.
Sayın Devlet Başkanım (…) Çok kıymetli zamanınızı alarak sözü uzatmamak için bu yıkıcı dînî akımlardan birinden kanaatimizce en tehlikelisinden, SÜLEYMANCILIKTAN söz etmek istiyorum.
BRİFİNG’de ileri sürülen bazı iddialar: “Süleymancılık Örgütünün Hedefleri: A- Devleti Yıkmak, B- Tarikata Dayalı Din Devleti kurmak.” “Belli Başlı Görüşleri: A- Süleymancı Olmayan Herkes Kâfirdir. B- Mustafa Kemal Deccaldır. C- Sğleymancı Olmayanlar Soğan Doğranır gibi Doğranacaktır!.”

Bu tezvirâttan sonra merhum Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin talebelerinin üzerine nasıl bir hınç ve öfkeyle çullanıldığını tahmin etmek hiç de güç olmasa gerek. Ver elini Antalya zindanları! Bunun tafsilâtı eserimizde nakledilmiştir…

SÜLEYMAN EFENDİ (K.S.) HAZRTELERİNİN TALEBELERİNE MÜFTÜ VE VAİZ GİBİ DİNÎ VAZİFE KADROSU YASAĞI KONULMASI
1965 senesinde yürürlüğe giren 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun” ile yeni bir hüküm getirilerek, Kur’ân Kursu mezunları (Süleyman Efendi hazretlerinin talebeleri) imtihanları kazansalar da, Diyanet İşleri Başkanlığında, müftü, vâiz, imam-hatip ve Kur’ân Kursu muallimi olarak vazife almaları, Dinî vazifelere ait kadrolara tayinleri kat’î olarak önlendi.

Böylece yeni bir devir başlıyor ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait Dinî hizmet kadroları, yalnızca İmam-Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüleri ile İlahiyat Fakülteleri menşe’li kimselere hasrediliyordu.

Ancak, ne var ki, İmam Hatip Okullarından, Yüksek İslâm Enstitülerinden ve İlâhiyât Fakültelerinden mezun olup Dinî vazifelere tayin edilenler, dînî ilimler noktasından yetersizlikleri başta olmak üzere, bazı sebeplerden dolayı vazifelerinde bir türlü muvaffak olup kendilerini halka kabul ettiremiyorlardı. Kur’ân Kursu menşe’li Din hizmetlileri karşısında bir hayli zorlanıyorlardı. Bu ise, bir takım kıskançlıklara ve neticede huzursuzluklara sebep oluyordu.

İşte bu sebeplerle, İmam- Hatip Okulu menşe’li kimseler tarafından, öncellikle Kur’ân Kursu menşe’li müftü, vâiz gibi üst düzey Din hizmetlilerine karşı bir mücâdele ve tasfiye hareketi başlatılmış oldu.

Zaman içinde bu mücadele ve tasfiye hareketine, bu Din hizmetlerlilerinin okuyup yetiştikleri Kur’ân Kursları ve çevrelerine karşı da girişildi.
Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kadrolarda vazife yapan bir takım Kur’ân Kursu mezunu Din hizmetlileri, (Müftülükten Vâiziliğe, hatta İmamlığa, bazıları da Müezzinliğe tenzil edilerek) çeşitli bahânelerle teker teker vazifeden uzaklaştırıldılar.

Derken, bu mücâdelenin giderek daha da alevlenip kızıştığı ve tamamen çığırından çıktığı görüldü.
Zira, Diyanet kadrolarına hâkim İmam-Hatip Okulu, İslâm Enstitüsü ve İlâhiyat Fakültesi mezunlarının; Diyanette muhtelif vazifelerde bulunan Kur’ân Kursu menşe’li Din hizmetlilerine karşı giriştikleri tasfiye hareketini halk ve idare nazarında haklı gösterebilmek için bu kimseleri yaftalamak gerekiyordu.

O gün için en geçerli yaftalar olan; Bunlar rejim aleyhtârı’dırlar, Atatürk düşmanı’dırlar, Tarikatcı’dırlar, Süleymancı’dırlar, Şeriatcı’dırlar, gibi yaftalarla Kur’ân Kursu menşe’li Din hizmetlilerini yaftalayıp, aleyhte kampanyalar başlatarak hücuma geçtikleri görüldü.

Aynı kişiler tarafından, mezkür şahıslar aleyhinde tanzim edilen ve resmî makamlara verilen raporlarda da son derece subjektif, afâkî ve o nisbette insafsız, ihtam, isnat, iftira, ve bühtanlara varan iddialara da yer verildiğini görüyörüz. Meselâ; “İnanacağımız Esaslar” başlığı altında tertiplenmiş, uydurma beyannamelerin; zina suçundan bir kaç defa mahkum olmuş bir imam’ın! isim ve imzasıyla; “Ben bir Süleymancı İdim” isimli bir kitab’ın bastırılıp Diyanet mensubu bir kısım Din adamları tarafından yurt içinde ve yurt dışında parasız olarak dağıtılması, bu kitabın resmî makam ve mercilere el altından binlerce adet postlanması, Hatta tâ Amerika, Kanada ve Avustralya’lara kadar götütülüp oralarda bedâva dağıtılması hep bu döneme rastlamaktadır.
Binâenaleyh, altını kalın çizgilerle çizerek belirtelim ki; Son asır Osmanlı Medreselerinde yetişmiş büyük bir allâme ve ulûm-u bâtına’da zirveye ulaşmış bir Mürşid-i Kâmil olan Süleyman Himi Tunahan (k.s.) Hazretlerine izâfeten, O Zâtın talebe ve bağlıları hakkında kullanılan “SÜLEYMANCILIK” (!) ve “SÜLEYMANCILAR” (!) tabirleri kelimenin tam mânsıyla bir İTHAM’dır.

İlk defa, 1967- 68 senelerinde Diyânet kadrolarına hâkim İmam- Hatip Okulu, İslâm Enstitüsü ve İlâhiyât Fakültesi mezunları tarafından kullanılmış olan bu işam, üzülerek ifade edelim ki, hâla resmî-gayriresmî ve bazı akademik çevrelerce, tabii ki bundan etkilenen medya ve ansikolpedilerce, aslı esâsı incelenmeden, ısrarla tekrarlanmakta ve bu hatâda ısrar edilmektedir..
Temennî ederiz ki, inşâAllah bundan sonra hiç olmaz sa resmî makamlar ile akademik çevreler bari, Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretlerinin şahsiyeti, başlattığı ve talebelerinin devâm ettirdiği Kur’ân hizmetleri hakkında İslâm Ansiklopedisi gibi değerli bir temel eserde yer alan gerçek bilgileri kullanırlar.

Kadir Mısıroğlu, Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri Cild III, S. 458 de, Eski Diyânet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın Süleyman Efendi hazretlerinin talebelerine karşı adâvetinin sebebi hakkında: “O’nun icrâatındaki asıl vahâmet akâiddeki sağlamlıkları ve Kur’ân-i Kerim öğretimindeki dâsitânî sebat ve gayretleri sebebiyle Süleyman Hilmi Tunahan hazretleri’nin talebelerine karşı güttüğü insaf dışı düşmanlıktır.” tesbitinde bulunur.

Bu tesbite aynen katıldığımızı ifade ettikten sonra, Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin talebelerine karşı Diyânet İşleri Başkanlığı’nın kullandığı “SÜLEYMANCILIK”! İşâmı belgesini, saygıdeğer okuyucularımızın dikkatlerine arzetmekte fayda görmekteyiz.

Ankara’da görülmekte olan bir dâvâ sebebiyle, Diyânet İşleri Başkanlığı tarafından; Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi C. Savcılığına gönderilen 1 Mayıs 1985 tarih ve K/214-06/840 sayılı yazıda, “SÜLEYMANCILIK”(!), Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959) tarafından 1930’larda İstanbul’da kurulup; vefâtına kadar Süleyman Efendi’nin, vefatından sonra ise, damadı Kemal KAÇAR’ın (doğrusu KACAR’dır) yönetiminde, yurt çapında geniş halk kitlesi arasına yayılıp gelişmesine çalışılan, Dînî, siyasî ve ekonomik amaçlara yönelik kadrolaşma ve zümreleşmeye dayanan bir tarikattır. SÜLEYMANCILIĞIN (!) AMACI: “Çeşitli kaynaklardan elde eilen bilgi ve belgeler birleştirilip toptan değerlendirildiğinde, Süleymancılığın amacının, eğitim ve dernek faaliyetleri görüntüsü altında, halkın sempatisini ve ekonomik desteğini sağlayarak, hiyararşik bir disiplin içinde, tek merkezden yönetilen “Dinî karakterli bir kadrolaşma hareketi”ni gerçekleştirdikten sonra, kendi görüşlerine uygun bir yönetim kurmak üzere devletin temel düzenini değiştirmek olduğu söylenebilir” denilmektedir. Yine Diyânet İşleri Başkanlığı’nın ; 2. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi Başkanlığına gönderdiği 1/10/1981 tarih ve Ö/4-2-340 sayılı yazı; ile 6. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi Başkanlığına gönderdiği 2/10/1981 tarih ve Ö/4-2-341 sayılı yazı ve eklerinde de bu istikâmette görüş bildirmiştir. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü ise, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesine gönderdiği 22 Nisan 1985 tarih ve 162685 sayılı yazı ekinde; “Süleymancılık” (!) ile alakalı olarak şöyle demektedir. “Devletin temel nizamlarını dinî esas ve inançlara uydurmayı amaçlayan, Süleymancılık tarîkatının esasları, küçük yaşta yurdumuza göçmen olarak gelen 1888 SİLİSTRE doğumlu Süleyman Hilmi TUNAHAN tarafından ortaya konmuştur”. İçileri Bakanlığı bu görüşünü bilhassa 12 Eylül 1980’den sonra, sivil ve askerî mahkemelerde görülmekte olan davalar sebebiyle tekrar etmiştir. Bunlardan bilhassa; Gölcük Donanma ve Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemsine gönderilen 19/1/ 1981 tarih ve 008529 sayılı; 2. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesine gönderilen 15/3/1981 tarih ve 001-31 sayılı; Antalya 1. Ağır Cezâ Mahkemesine gönderilen 19/7/1982 tarih ve 142953 sayılı; Bahçe C. Savcılığına gönderilen Kasım 1981 tarih ve 34041 sayılı yazıları ve eklerini burada zikretmek isteriz. Bu yazılarda da aynı görüş ve iddia ısrarla tekrar edilmektedir.

SÜLEYMANCILIK (!) İşAMLARINA EN GÜZEL CEVAP: KUR’ÂN HİZMETLERİ Hemen ifade etmek isteriz ki, gerek Diyânet İşleri Başkanlığı’na ve gerekse İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğüne ait bulunan bu görüş ve iddiaların gerçekle HİÇ BİR ALÂKA VE MÜNÂSEBETİ YOKTUR. Bunun en açık şekilde isbatı da, ilgili Devlet Güvenlik Mahkemesi, Ağır Cezâ ve Asliye Cezâ Mahkemeleri ile Sıkıyönetim Mahkemeleri, Yargıtay ve Askerî Yargıtay Mahkemeleri tarafından verilmiş bulunan BERÂET KARARLARI’dır. Şöyle ki; Diyanet İşleri Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından gönderilen yazılarla SÜLEYMANCILIK (!) mevzuunda görüş bildirilen ve yukarıda zikri geçen ilgili Devlet Güvenlik Mahkemesi, sivil mahkemeler ve Sıkıyönetim Mahkemeleri, yaptıkları geniş araştırma ve tahkikat neticesinde mezkür iddiaların GERÇEKLE HİÇ BİR İLGİSİNİN OLMADIĞINI TESBİT ETMİŞ VE BU HUSUSTAKİ BÜTÜN DAVÂLARI BERÂETLE NETİCELENDİRMİŞTİR. Böylece, bu iddiaların hiç bir esâsa dayanmadığı, asılsız olduğu, bir takım KİN, HUSÛMET VE GARAZ MAHSÛLÜ OLDUĞU 150’DEN FAZLA MAHKEME KARARI İLE ORTAYA ÇIKMIŞ BULUNMAKTADIR. DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİNDE, HUKÛKA SAYGISI OLAN VE HUKÛKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ KABUL EDEN KİMSELERE BUNDAN DAHA AÇIK VE NET, DAHA MUKNÎ HANGİ CEVAP OLABİLİR? Mahkemelerin verdiği berâet kararları, tarih ve sayıları ile tasdikli orjinal karar metinleri için,
ZARÛRİ BİR AÇIKLAMA: “SÜLEYMANCILIK (!) ile yaftalanan FEDARASYON VE DERNEKLER (İçel Eski Milletvekili Ali AK, Kartal Matbaası İstanbul 1987, Sayfa 27-29 ve 73-86’lara) bakılabilir.

Netice olarak; SÜLEYMANCILIK (!) SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) EFENDİ HAZRETLERİNE nisbetle O mübârek zâtın talebeleri hakkında UYDURULAN BİR İşAM VE ÇİRKİN BİR İFTİRÂNIN ADI’DIR. Hasımları tarafından ortaya atılan mahut işam ve iddialara karşı, arzedilen müdellel açıklama ve CEVAPLAR meyânında, kendisine uydurma “Süleymancılık Tarikatı”(!) nın kuruculuğu izâfe edilen Büyük Müceddid ve Mürşid-i Kâmil Süleyman Hilmi TUNAHAN (k.s.) Efendi Hazretlerinin küçük yaştan itibaren hârikûl’âdelikler ve tahsil dönemindeki üstün başarılarla dolu TERTEMİZ hayatı, hizmetleri ve talebelerinin fikrî yapıları, yaşayışları ve sadece ülke çapına değil, bütün dünya’ya yayılan, tarih’te emsalziz KUR’ÂN HİZMETLERİ en güzel cevab’tır.

DİYANET VAKFININ İSLÂM ANSİKLOPEDİSİNDE SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) HAZRETLERİ

TUNAHAN, Süleyman Hilmi(1888-1959) Son dönem din âlimi ve Nakşibendî-Müceddidî şeyhi.

Günümüzde Bulgaristan sınırları içinde bulunan Silistre’nin Hezargrad (Razgrad) kasabasının Ferhatlar köyünde doğdu.
Babası Silistre’de Hacı Ahmed Paşa Medresesi müderrislerinden Hocazâde Osman Fevzi Efendi, Dedesi Kaymak Hâfız diye bilinen Mahmud Efendi’dir.
Hocazâdeler diye tanınan ailesinin Fâtih Sultan Mehmed’in, kardeşiyle evlendirip Tuna bölgesine yönetici (Tuna hanı) olarak gönderdiği Hz. Peygamber neslinden Seyyid ıdris Bey’e dayandığı kabul edilir.

Kendisi de Hocazâde lakabıyla anılan Süleyman Hilmi, sonradanTunahan soyadını almış, üç yaşında ölen oğlu Fâruk’tan dolayı Ebülfâruk künyesiyle tanınmıştır
1902’de Silistre Rüşdiye Mektebi’ni bitirdikten sonra Satırlı Medresesi’nde Arapça derslerini tamamladı.
1907’de İstanbul’a gidip Fâtih’te Hâfız Ahmed Paşa Medresesi’nde dersiâm Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına katıldı ve 1913′ te icâzet aldı.
1914’te açılan Dârü’l-hilâfeti’aliyye Medresesi’nin dört yıllık âlî kısmına önceki eğitiminden dolayı üçüncü sınıftan başlayarak 1916’da mezun oldu.
Aynı yılın 30 Eylülünde Medresetü’l-mütehassısîn’in tefsir-hadis bölümüne girdi ve Mayıs 1919’da burayı birinci dereceyle bitirdi.
19 Kasım 1918’de imtihanla kendisine İstanbul müderrisliği ruûsu verildi, aynı yıl dersiâm sıfatıyla 400 kuruş maaş tahsis edildi.
Süleyman Hilmi, vâizlik belgesi için Diyânet İşleri Reisliği’ne yazdığı 14 Nisan 1948 tarihli dilekçesinde Medresetü’l-kudât’tan mezun olduğunu belirtmiştir.
1921 tarihli özgeçmiş bilgilerinde bundan söz etmediğine göre burayı Medresetü’l-mütehassısîn’den sonra tamamlamış olmalıdır.
Medresetü’l-kudât’a giriş imtihanını da birincilikle kazandı.

Bunu bildirmek için babasına yazdığı mektuba onun verdiği cevapta kendisine, “Üç kadıdan ikisi cehennemde, biri cennettedir” hadisini hatırlatarak kadılık yapmasını onaylamadığını söylemiş, Süleyman Hilmi de cevabında niyetinin hâkimlik yapmak değil devrin bütün ilimlerini tahsil etmek olduğunu ifade etmiştir.
1920’de Bulgaristan tâbiiyetinden Osmanlı tâbiiyetine geçti.

1922’de Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye’nin birinci kısmı olan ıbtidâ-i Hâric Medresesi’nde Türkçe dersi, 1923’ te Arapça ve tekrar Türkçe dersi müderrisliğine getirildi.
3 Mart 1924’te yürürlüğe giren Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu gereği ıbtidâ-i Hâric Medresesi, ımam Mektebi’ne çevrilince burada yeterli eğitiminin verilemeyeceğini düşünerek müderrislikten istifa etti.
Bu kanunla medreselerin Maarif Vekâleti’ne devredilmesi ve on üç gün sonra da kapatılması üzerine 500’ü aşkın müderris açıkta kaldı ve Cem’iyyet-i Müderrisîn’de hararetli tartışmalar yaşandı.
Süleyman Efendi tartışmalar sırasında her müderrisin fahrî olarak öğrenci yetiştirmesini, bu şekilde ıslâm’ın ömrünün en az bir nesil daha uzayacağını,bunu yapmayanların dinen sorumlu olacaklarını belirtti.

Ardından müderrislerle birlikte Ankara’ya telgraf çekip ıslâmî ilimleri fahrî olarak okutmak istediklerini bildirdiler.
Ancak Ankara’dan “Memlekette Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu yürürlüktedir, hilâfına hareket şiddetli cezâyı müstelzimdir” şeklinde cevap geldi.
1928’deki harf inkilâbının ardından din eğitimi açısından şartlar daha da olumsuz bir mahiyet kazandı.

İlk zamanlar ders okutma imkânı çok kısıtlandı, ayrıca uzun süre talebe de bulunamadı. Talebeler dinî ilimleri tahsil etmekten çekiniyor, bir müddet devam ettikten sonra bırakıp gidiyordu.
O günlerde sürekli polis takibi altında tutulan Süleyman Efendi, 1930’da İstanbul’dan ayrılıp babasından kalan külliyetli mirasla Çatalca’nın Kabakça köyünde Hâlid Paşa Çiftliği’ni kiraladı ve zirâatla meşgul olmaya başladı.

Çiftlikte çalışan işçilerden bazılarını seçerek onlara birkaç yıl ders okuttu. Bu durum jandarma tarafından tesbit edilince başka yerlerde aynı şeyi yapmayı denediyse de çok sıkı takip edildiğinden bir sonuç elde edemedi.
Talebe bulamadığı dönemlerde iki kızını okutarak onlara icâzet verdi.
Diyanet ışleri Reisliği teşkilâtını düzenleyen 16 Kasım 1937 tarihli nizamnâmede dersiâmların vâizlik görevi alabilecekleri belirtilince Süleyman Efendi 4 şubat 1938 tarihinden itibaren vâizlik görevine başladı.

İlk zamanlar Doğancılar, Aziz Mahmud Hüdâyi, Yağkapanı gibi İstanbul’un nisbeten küçük camilerinde vaaz etti; ardından şehzadebaşı, Süleymaniye, Sultan Ahmed, Beyazıt gibi camilerde yankı uyandıran vaazlarıyla çevresini genişletti.

Bu arada bazı cami odalarında ve evlerin bodrum katlarında ders halkaları oluşturdu.
Bunun üzerine karakola götürülüp ifadesi alındı; 1939’da Emniyet Müdürlüğü’nde “tabutluk” diye anılan nezâreşânede üç gün işkenceye tâbi tutuldu.
1943’te vâizlik belgesi ıçişleri Bakanlığı tarafından geri alındı.
1944’te tabutluklarda sekiz gün boyunca gördüğü işkenceden sonra kefâletle serbest bırakıldı.
1948’de vâizlik için yazdığı dilekçesine olumsuz cevap verildiyse de 24 Mart 1950 tarihinde bu izni aldı.
1957’de Bursa Ulucamii’nde Kütahya Tavşanlı’dan Âkif Efendi adlı bir şahsın taraftarları kılıçla ortaya atılıp “mehdîlik” gösterisi yapınca hiç ilgisi bulunmadığı halde Süleyman Efendi, Kütahya Emniyet Müdürlüğü’nde işkenceli sorgunun ardından tutuklandı.
Elli dokuz gün sonra idam talebiyle hâkim karşısına çıkarıldı. Ancak 29 Ağustos’ta kefâletle serbest bırakıldı ve 8 Kasım’da berâat etti.
Camilerdeki vaazlarıyla geniş halk kitleleri tarafından tanınan Süleyman Efendi,1950’deki iktidar değişikliğinin ardından meydana gelen kısmî özgürlükten yararlanarak din eğitimi faaliyetlerini yoğunlaştırdı.

Bu çerçevede 1951’de Konya Lezzet Lokantası’nın sahibi Mustafa Doğanbey’in Üsküdar Çamlıca’daki evinde yirmi beş civarında talebeyle ilk yatılı Kur’an Kursu’nu açtı.
Daha sonra kendi evinin müştemilâtında, Çamlıca ve çevresinde kiraladığı evlerde ders halkaları oluşturdu.
İstanbul’un Vefa semtindeki Taştekneler Camii’nde çevreden toplanan imam ve müezzinlere, Eyüp Topçular Camii’nin bitişiğindeki bir binada değişik yerlerden gelen talebelere ders verdi.
1956’da ders okuttuğu yerlere polis tarafından baskın düzenlenip Üsküdar Adliyesi’nde sorgulandıysa da ders gruplarını dağıtmadı.
Eskiden kalan hocalarla kendi yetiştirdiği talebelerden yararlanıp ders halkalarının sayısını arttırdı.
Başta Ramazan ayları olmak üzere talebeleri ülkenin çeşitli yerlerine gönderdi, oralarda Kur’an kursları açtırdı.
Talebelerini Diyanet ışleri Başkanlığı’nın yaptığı imtihanlara sokarak onların müftü, vâiz, imam ve Kur’an kursu hocası olmalarını sağladı.
Öte yandan 13 Ekim 1951 tarihinden itibaren açılmaya başlanan ımam- Hatip okullarında yeterli din eğitiminin verilemeyeceğini düşündüğünden bu okulların Diyânet İşleri Reisliği’ne bağlanması gerektiğini savundu ve talebelerini buralara göndermekten kaçındı.

Bu çerçevede kendisi ve daha sonra talebeleri İmam- Hatip okullarına karşı olumsuz tavırlarını uzun süre devam ettirdi.
16 Eylül 1959 tarihinde vefat eden Süleyman Efendi hükümetin izniyle Fâtih Camii hazîresine defnedilmek istendi, ancak olumlu cevap alınamayınca Karacaahmet Mezarlığı’nda gömüldü.
ılk gençlik yıllarında babasından Nakşibendiyye usulüyle tasavvuf eğitimi alan Süleyman Efendi, İstanbul’da Nakşibendiyye’nin Müceddidiyye koluna mensup Özbekistanlı şeyh Selâhaddin b. Mevlânâ Sirâceddin’in rehberliğinde Bursa Uludağ’da erbaîn çıkarmış ve seyrü sülûkünü tamamlamıştır.

Tarikat silsilesi Selâhaddin b. Mevlânâ Sirâceddin yoluyla ımâm-ı Rabbânî’ye varmaktadır.
Tasavvuf yolunda nefis terbiyesi için şeyhe râbıtanın önemini sıkça vurguladığı, varlık konusunda Müceddidiyye geleneğine uygun biçimde vahdet-i vücûda karşı vahdet-i şühûd anlayışını savunduğu kaydedilmektedir.
Onun üzerinde hassasiyetle durduğu bir başka husus, ımâm-ı Rabbânî’nin Ehl-i sünnet inancıyla tasavvufu mezcettiği eseri Mektûbât’ın okunması olmuştur.
Süleyman Efendi’nin, Kur’an’ın kısa sürede öğrenilmesini sağlamak üzere yazdığı “Kur’an Harf ve Harekeleri”: Kur’ân-ı Kerîmi En Kısa Zamanda Okumağı Öğreten Yepyeni Bir Tertip ve Usul adlı birkaç sayfalık elif cüzünün dışında basılmış bir eseri bulunmamaktadır.
Kendisi, kitap yazmak yerine mevcutları anlayıp anlatacak insan yetiştirmeyi tercih ettiğini belirtmiş, eski medrese öğretimini temel alarak öğrenci yetiştirmiş, öğrencileri de bir süre bu yolu izlemiştir.

Süleyman Hilmi Tunahan’la ilgili çalışmalardan bazıları şunlardır:
Mehmet Kahraman, Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimi ve Süleyman Hilmi Tunahan (mezuniyet tezi, 1992, Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi);
Mustafa Özdamar, Üstaz Süleyman Hilmi Tunahan (İstanbul 1995);
Önser Yeğin, Süleyman Hilmi Tunahan (ks) ve Tasavvufî şahsiyeti (mezuniyet tezi, 1996, Dokuz Eylül Üniversitesi ılâhiyat Fakültesi);
Ahmed Akgündüz, Arşiv Belgeleri Işığında Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan (İstanbul 1997);
Muhammed Osman Abdullah, eş-şeyh Süleymân HilmiTunahan (rahimehullâh) ve cühûdühû fi’d-da’veti’l-ıslâmiyye (yüksek lisans tezi, 2000, Sudan Ümmüderman ıslâm Üniversitesi Usûlüddîn Fakültesi).
Süleyman Hilmi hakkında 1997 yılında Antalya’da gerçekleştirilen paneldeki konuşmalar Çağımızı Aydınlatanlar II Süleyman Hilmi Tunahan başlığıyla yayımlanmıştır. (Ankara 1997).
BİBLİYOGRAFYA :
Sicil ve Hizmet Vesikası, DİB Arşivi, sicil nr. 23-
0383; BA, DH. EUM. ECB 23/33;
Hocazâde Ahmed Hilmi, Hadîkatü’l-evliyâ: Velîler Bahçesi, İstanbul 1979, s. 121-127, 148;
Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, İstanbul 1978, s. 274-284;
Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Ulemâsı, İstanbul 1981, V, 447; a.mlf.,
“Bir ınanç Abidesinin Çileli Öyküsü: Süleyman Efendi Gerçeği”,Yeni şafak, İstanbul 1-8 şubat 2001;
Vehbi Vakkasoğlu, Maneviyat Dünyamızda ız Bırakanlar, İstanbul 1987, s. 57-62;
Hasan Hüseyin Ceylan, Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet ılişkileri, Ankara 1992, III, 189-196;
Mustafa Necati Bursalı, Yakın Tarihin Din Mazlumları, İstanbul 1996, s. 174-182;
Osman Bülent Manav – Seyfettin Kurt, “Süleyman Hilmi Tunahan”, Sahabe’den Günümüze Allah Dostları, İstanbul 1996, X, 43-58; a.mlf.ler v.dğr.,
“Süleyman Hilmi Silistrevî, Genç Akademi Süleyman Hilmi Tunahan özel sayısı, sayı. 27, İstanbul 1995.
Salim Aydüz, “Osmanlı Devletinde Küçük Gözlemevleri ‘Muvakkişaneler'”,Osmanlı, Ankara 1999, VIII, 673;
Mehmed Emre, Üstadım Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) ve Hâtıralarım, İstanbul 2000, s. 5-61;
M. Ali Kirman, Türkiye’de Yeni Bir Dinî Cemaat Olarak “Süleymancılık” (doktora tezi, 2000), AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 48-59; Cerîde-I ılmiyye, sy. 41, İstanbul 1337, s. 1197;
“Büyük Müceddid ıçin Ne Dediler”, Ufuk: Haftalık Siyasî Gazete (Dizi-Röportaj; İstanbul 28 Aralık 1977- 15 Haziran 1979 tarihleri arasındaki sayılar);
Necdet Tosun, “Orta Asya Evliyasından Salâhaddin
Sâkıb bin Sirâcüddin”, Yüzakı, sy. 54, İstanbul 2009, s. 56-57;
“Süleyman Hilmi Tunahan”, Evliyalar Ansiklopedisi, İstanbul 1993, XI, 92-94;
Mübahat S. Kütükoğlu, “Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye Medresesi”, DıA, VIII, 508;
Halis Ayhan, “ılâhiyat Fakültesi”, a.e., XXII, 70; a.mlf., “ımam-Hatip Lisesi”, a.e., XXII, 191;
Mustafa Çağrıcı, “Kur’an Kursu”, a.e., XXVI, 425; Ödemişli Merhum ZiyaSunguroğlu’nun Notları, (baskı yeri ve tarihi yok), tür.yer.

Süleyman Efendi Cemaati.
Süleyman HilmiTunahan’ın özellikle 1940’lı yıllarda İstanbul camilerinde yaptığı vaazlar ve zor şartlar altında oluşturduğu ders halkaları onun kamuoyunda geniş çapta tanınmasına, çevresinde Kur’an öğrenimi ekseninde bir cemaat teşekkül etmesine sebep olmuştur.
1950 öncesinde irşad faaliyetleri elverişsiz şartlar yüzünden yaygınlık kazanamamışsa da sonradan ortaya çıkan özgürlük ortamı cemaatin hızlı bir gelişme sürecine girmesini sağlamış, bu yıllarda talebeler ve Kur’an kursları aracılığıyla din eğitimi faaliyetleri ülkenin çeşitli bölgelerine yayılmıştır.
1951’de açılan, Süleyman Efendi’nin talebe göndermekten kaçındığı ımam-Hatip okullarının 1958’den itibaren mezun vererek hızlı bir gelişme kaydetmesi, mezunlarının müftülük, vâizlik, imamlık, müezzinlik ve Kur’an kursu hocalığı gibi hizmet kadrolarında görev alması, daha önce bu görevlerin bir kısmını üstlenen Süleyman Efendi cemaatiyle ımam-Hatip Okulu mezunları ve taraftarları arasında gerginlikler yaşanmasına yol açmıştır.
Bazı kesimler cemaat mensuplarını tanımlamak için onların hoşlanmadığı “Süleymancı” tabirini kullanmış, sonuçta din görevlileri arasında ımam-Hatipliler ve Süleymancılar şeklinde iki grup ortaya çıkmıştır.

Bu süreçte taraflar birbirini incitici nitelemelerle anmış, yıpratıcı beyan ve iddialarda bulunmuştur.
Öte yandan 1965’te yürürlüğe giren 633 sayılı Diyanet ışleri Başkanlığı Teşkilât Kanunu’nda müezzinlik dışındaki din hizmetleri kadrolarına tayinde ımam-Hatip Okulu,Yüksek ıslâm Enstitüsü ve ılâhiyat Fakültesi’ni bitirme şartı getirilmiştir.
Bunun üzerine cemaat mensupları 1966 yılının Ocak ayında Kur’an Kursları Kurma, Koruma ve ıdame Ettirme Dernekleri Federasyonu’nu kurmuş ve Kur’an kurslarıyla ilgili daha sistemli bir çalışma süreci başlatmıştır.

17 Ekim 1971 tarihinde yayımlanan Kur’an Kursu Yönetmeliği gereği, Kur’an Kursu Yaptırma ve Yaşatma derneklerinin inşa ettirdiği Kur’an kursu binalarıyla yeni yaptıracakları binaların intifâ hakkının Diyanet ışleri Başkanlığı’na devredilmek istenmesi cemaat arasında yeni bir huzursuzluk doğurmuştur.
Bunun üzerine dernekler Kur’an kursuyla birlikte orta, lise ve yüksek öğretim kurumlarına devam eden öğrencilere yardım etmeyi amaç edinip adlarını Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Dernekleri şeklinde değiştirmiştir.

Federasyonun adı da 26 Nisan 1980 tarihinde Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Dernekleri Federasyonu olmuştur.
Böylece cemaat mensupları, 1971′ den sonra öğrenci yurtları inşa ederek Millî Eğitim Bakanlığı bünyesindeki öğrencilere hizmet veren bir konuma gelmiştir.
Süleyman Efendi cemaati 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye’den Batı Avrupa’ya çalışmaya giden, uzun süre dinî, sosyal ve kültürel ihtiyaçları ihmal edilen işçilerin dinî taleplerini karşılamak ve çocuklarına din eğitimi vermek amacıyla Avrupa’da faaliyet göstermeyi planlamış, ilk defa 1973’te Almanya’nın Köln şehrinde bir ıslâm kültür merkezi kurmuştur.
Daha sonra diğer Avrupa ülkelerine yaydıkları bu merkezler için cami, kütüphane, toplantı salonları yaptırmış, camilerin yanında Kur’an kursları açmıştır.
12 Eylül 1980 ihtilâlinin özel şartları içinde bazı hukukî sorunlar yaşayan Süleyman Efendi cemaatinin faaliyetleri günümüzde; lise ve üniversite talebeleri için il, ilçe ve köylerde kütüphane, etüt salonları, bilgisayar odaları gibi çok amaçlı eğitim öğretim imkânları sunan talebe yurtları ve Diyanet ışleri Başkanlığı’na bağlı Kur’an kurslarıyla devam etmektedir.
Yurt dışındaki bazı ülkelerde de benzer faaliyetlerin yapıldığı belirtilmektedir.

Cumhuriyet döneminin özel şartlarında diğer hareketler gibi Süleyman Efendi cemaati de sıkıntıların içinden geçerek varlığını sürdürmeye çalışmıştır.
Geçmiş dönemde ımam-Hatip okulları mensuplarıyla bir gerilim yaşanmışsa da zamanla dinî kesimler içinde uzlaşma kültürünün gelişmesinin yanı sıra Süleyman Efendi cemaati içindeki yeni kadroların da daha uzlaşmacı katkıları sayesinde cemaatle ımam-Hatipliler ve Diyanet mensupları arasındaki gerginlik önemli ölçüde ortadan kalkmıştır.
Son yıllarda ımam-Hatip liseleri ve ılâhiyat fakültelerine giden öğrencilerin de cemaat yurtlarında barındıkları, bazı cemaat mensupları ve ileri gelenlerinin de kendi çocuklarını bu okullara gönderdikleri bilinmektedir.
BİBLİYOGRAFYA :
Hasan Küçük, Osmanlı Devletini Tarih Sahnesin Çıkaran Kuvvetlerden Biri: Tarikatlar veTürkler Üzerindeki Müsbet Tesirleri, İstanbul 1976, s. 250-251;
Hızır Yılmaz, “Süleymancılık (?)” Hakkında Bir ınceleme, Köln 1977;
Ali Ak, Zarûri Bir Açıklama: “Süleymancılık” (!) ile Yaftalanan Federasyon ve Dernekler: ışamlar-Cevaplar, İstanbul 1987; a.mlf.,
Süleymancılık Uydurması, İstanbul 1987; Ahmet Güner, Tarikatlar Ansiklopedisi, İstanbul 1991, s. 338-346;
Fulya Atacan, “Anadolu Gazetesi ve Süleymancılar”, Toplum bilim, sy. 2, İstanbul 1993, s. 135-152;
şaban Sitembölükbaşı, Türkiye’de ıslâm’ın Yeniden ınkişafı (1950-1960), Ankara 1995, s. 126-129;
M. Ali Kirman, Türkiye’de Yeni Bir Dinî Cemaat Olarak “Süleymancılık” (doktora tezi, 2000), AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü;
Târık Abdülcelîl es-Seyyid, el-Hareketü’l-ıslâmiyye fî Türkiyye elmu£â½ıra, Kahire 2001, s. 212-258;
Mustafa Aydın, “Süleymancılık”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce: ıslâmcılık (haz. Yasin Aktay), İstanbul 2004, s. 308-322; I.
Weismann, şe Naqshbandiyya: Orşodoxy and Activism in a Worldwide Sufi Tradition, London 2007, s. 159-160;
Ahmet Turan, “Süleymancılık”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi ılâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 9, Samsun 1997, s. 35-39.
İSLAM ANSİKLOPEDİSİ C. 41, Sayfa 375-377
Reşat Öngören Şaban Sitembölükbaşı

TALEBESİ VE BAĞLISI OLMAYAN ÖNEMLİ DÂVÂ VE FİKİR ADAMLARININ DİLİNDEN SÜLEYMAN EFENDİ HAZRETLERİ
Süleyman Hilmi (Silistrevî) Tunahan (k.s.) Hazretleri, Osmanlı’nın son dönemiyle Cumhuriyetin ilk yılları (1888- 1959) arasında yaşamış; kendisini ümmet-i Muhammed’in mânen kurtuluşuna vakfetmiş ve bir ömür boyu bu uğurda mücâdele vermiş, çok büyük sıkıntılara ve takibatlara düçar olmuş, zahirî ve batınî ilimlerde yed-i tûla sahibi müstesna bir zât, bir Vâris-i Nebî’dir. Dînin garip dönemİnde, ömrünü ümmet-i Muhammed’in evlâdına İman, İslâm ve Ahlâkı Muhammedî’yi öğretme gayretine adamış, feyz-i İlâhî’yi, nûr-u İlâhî’yi aşılama dâvâsını üstlenmiş; Medreseleri kapatılmış, Ezanları susturulmuş, Dinleri unutturularak rûhundan, özünden koparılmaya çalışılan bir milletin maddî ve manevî ruh mimari olan ve “Hizmetler muvaffak olsun da, İsterse bizim yerimiz Caminin pabuçluğu olsun” diyen mütevâzî bir şahsiyettir. Süleyman Efendi (k.s.) Hazretleri, yakın bir zamanda yaşamasına rağmen maalesef pek çokları O muhterem zâtı lâyıkıyla tanıyamadı, bazıları da menfî düşünceli kimselerin maksatlı dedikodu ve iftiralarının neticesinde yanlış tanıdı. Biz sözü fazla uzatmadan, Muhterem okuyucularımızı Talebe ve bağlılarının dışında önemli dâvâ ve fikirr adamları Süleyman Hilmi (Tunahan) Efendi Hazretleri içinn ne dediler? başlığı altındaki mütevazî çalışma ile başbaşa bırakıyoruz.

SÜLEYMAN EFENDİ BÜYÜK BİR MÜCÂDELE VE DAVA RÛHUNA SÂHİPTİ
Süleyman Efendinin en büyük hususiyetlerinden biri de şüphesiz ki Allah’ın kelâmı olan Kur’an-i Kerim’e ettiği hizmetlerdir. Allah demenin bile yasak edildiği o karanlık günlerde bu işi başarabilmek için insanda Uhud Dağı gibi yürek olması gerek. Büyük insanların çileleri de büyük olur. Süleyman Efendi de pek çok ezâlar, cefâlar çekmiştir. O, hiçbir zulüm ve cefâdan yılmadı. Kur’ân caddesinde ömür arabasını son nefesine kadar sürdü.” Süleyman Efendi büyük bir mücadele ve dava rûhuna sahipti. O’nu, muasırlarında nâdiren rastlanan bir aksiyon insanı olarak müşâhede ediyoruz. Hatta sadece kendilerine değil, ondan feyz almış, rahle-i tedrisinde bulunmuş nice talebelerinde dahi günümüzde ayni hasleti müşâhede ediyoruz. O’nun aksiyon cephesini ifade etmesi bakımından talebelerine söylediği şu sözleri burada aynen zikretmek istiyorum: “Biz, ömrümüzde bir defa olsun sırtımızı yaslayıp rahat oturmadık, huzur-u ılhî’de böyle bir kaydımız yoktur. Allah (c.c) ve Rasûlü buna şahittir. Aklınızı başınıza alın.” Buradan da anlaşıldığına göre Süleyman Efendi, gecesi ve gündüzüyle bütün ömrünü Ümmet-i Muhammed’e hizmet için tahsis etmiştir. O, “aklınızı başınıza alın” derken fani olan bu dünyada yapılacak en iyi işin Allah’ın Dinine ve kitabına hizmet olduğunu, ümmet-i Muhammed’i hidayete erdirmek olduğunu tembih etmekte ve bu uğurda da talebelerinin gece-gündüz çalışmalarını, zevk ü sefa peşinde koşmamalarını istemektedir. Mustafa Necati Bursalı Araştırmacı Yazar

SÜLEYMAN EFENDİ (K.S.) ve TALEBELERİ HAKKINDA BÜYÜK MUHARRİR SULTÂNÜŞ-ŞÜARA ÜSTAD NECİP FAZIL’IN TESBİTİ
“Süleyman Efendi, beni bu gençlerle temasa geçirmiş ve bahçemizde yattığı halde farkında olmadığımız bir hazinenin keşfi gibi, hayretle karşılık bir takdir duygusuna boğmuştur.
Evet, o zamana kadar cansız bir ezber zemini üzerinde öne arkaya sallantılı, papağanvârî bir tekrarlama işinden ibaret zannettiğim ve ıslâm’ın, fezâyı milyonlarca projektörle delici kainât görüşlerine yabancı saydığım Kur’ân kursları faaliyetini hayret ve saâdetle gördüm ki: Gökten necâset yağan bir devirde üzerlerine tek kir bulaşmamış, zekâ ve irfanları her inceliğe ulaşmış güdücüler elindedir. Ve bu genç güdücüler, mevki ve istikâmet tayini noktasından bütün dost ve düşman kutupları, doktorların sıhhat ve marazı tanıdıkları gibi teşhis ehliyetindedir.
Diyebilirim ki, Türkiye’de, Kur’ân kursları topluluğu ayarında vahdet, merkeziyet ve dâvâlarında salâbet belirtici ikinci bir teşekkül mevcut değildir. Bu topluluk, terbiyesini Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan’dan alanların veya alanlardan alanların tablolaştırdığı kadrodur ve bu tabloda şahıs, fikir, ilim, usul, her unsurun doğrudan doğruya bağlı olduğu tek mihrak, tek kelimeyle “Şeriat’tır. ışte bağlılıklarındaki kuvvete bu manâyı verdiğim, bütün gençliğe tavsiyem gibi, şeriatı bu manâda idealleştirmelerini ve şeriat aşkını bu manâda şuurlaştırmalarını beklediğim ve kendilerini yeni iman neslinin en saf ve en temiz damarlarından biri saydığım Kur’ân kursları topluluğuna yakınlığım buradan geliyor.
Herkes pireler gibi deliklerine saklanır ve ortaya çıkmazken tam 33 yıl bu davânın çilesini çekmiş ve büyük meselenin nirengi noktalarını göstermiş biri olarak kaydedeyim ki; Din öğreticiliği bahsinde Süleymancılar (!) diye yaftalanan topluluğa dil uzatanlar ve onları köstekleyenler hakikatten uzak, sadece çekememe duygusuna bağlı, nefsine emin olmama uhdesinden gelen tepkilerden ibarettir.
Bu da pek çoklarınca gayenin ıslâm değil, şahıs ve zümre hırsı olduğunun şaşmaz ifadesidir.

TUNAHAN HAZRETLERİ ZAMANINDA HAKİKİ HÜVİYETİ İLE TANINMAYAN KADR-Ü KIYMETİ GEREKTİĞİ ŞEKİLDE BİLİNMEYEN ALLAH VELÎLERİNDEN İDİ
“Gök kubbenin (veyahut vücud kubbesinin) altında öyle kullarım vardır ki, onları benden başkası bilemez”. Hâkim olan Allah-ü Teâla böyle buyurdu. Cennet mekân Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri (k.s.) o bahtiyar Allah kullarından biri idi. Cenâb-ı Hak buyurdu: Gök kubbenin altında öyle kullarım vardır ki, yağmur onların yüzü suyu hürmetine yağar.
Nebat onların yüzü suyu hürmetine biter. Belâlar onların duâları sonucu ref’edilir. Ancak, mahlûk onlardan gâfildir. Onlar bir iş için bir yere gidince tanınmaz, reddedilirler. Ayrılınca unutulurlar… Tunahan Hazretleri (k.s.) zamanında hakiki hüvviyetiyle tanınmayan, şu halde kadr-ü kıymeti gerektiği şekilde bilinmeyen Allah velilerinden idi. Hak Teâla kitabında buyurdu: Onlar ki Allah’ın sevgili kullarıdır. Onlar için ne geçmişte hüzün ve ne de gelecekte korku vardır. Ve O (Tunahan Hazretleri (k.s.) geride bıraktıkları için mahzun olmayıp, istikbâle mâtuf korkusu da bulunmayanlardan… Şeriat sadece tarikat… Ve tarikat sadece şeriatın tatbiki… Şeriat öçülerinin dışında tarikat anlayışı olamaz.
Şeriattan bir santim ayrılan, tarikattan kilometrelerce sapmış demektir. Tarikat telakkisi aynı ile şeriat olan ve şer’i şeriften tek milim taviz vermeyen bir bâtın ulusu…. Tunahan Hazretleri budur…. Şeriat ilimlerinde ve batınî dahada uçucu (iki kanatlı- zülcenâhayn) olan O’nun hakkında iki yıl önce şöyle yazmıştık. EKMEL MÜRŞİD ALLAH RASÛLÜNÜN VÂRİSİ OLMAK HÜVİYETİYLE BİR KÂMİL MÜRŞİD….
Allah Rasûlünün hakikatını bugüne bağlayan uluların tasarrufu altında yetişmiş bir bâtın ulusu… Cemiyette en mükemmel nizamı te’sis için gönderilmiş Kur’ân’ı ve Kur’ân mahsûlü olan İslâm ilimlerini zâhirde de en mükemmel şekilde bilen ve yaşayan bir âmil âlim… Sünnet-i seniyyenin ihmal ve ihlâl edildiği bir zamanda eksiksiz bir Dînî salâbetle onu takviye eden bir yenileyici. Şu halde sırf bu himmetiyle ve yüzlerce şehid sevâbı almakta bulunan Mü’minlerin mürşidi… Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri (K.S.) budur… Altmışüçünden sonra yaşadığı yılları, Allah Rasûlünün altmışüçünde göçmüş olması realitesi karşısında terki edep kabul etmesi mi? Kur’ân emirlerini ihmal ve ihlâl edenlere tâbi olmuş kişileri, eksiksiz bir Dînî salâbetle gayrete davet edişi mi? Kur’ân ahkâmını ihyâ uğrunda çektiği ağır ibtilâlar mı? Bu ölçülerde İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinden (k.s.) İmamı Azam Ebu Hanife Hazretlerine (r.a) kadar zahiri ve batınî mânasıyla İslâmı tecdid edenlerin değişmez hususiyetleridir. Allah Rasûlü (s.a.v.) ekmel mürşid halifeleri ve mirascıları kâmil mürşidlerin manevî derecelerini de tesbit etmiş değilmi idi? O en büyük buyurmuştu ki; Belâların en şiddetlisi enbiya üzerinedir. Sonra ise her kula maneviyâtı nisbetinde dağıtılmıştır.
Yani Hazreti Rasûl-u Âzam, mürselîn, enbiyâ, evliyâ, âmil, ulemâ ve diğerleri… Demek oluyor ki, Allah’ın kuluna verdiği ibtilâ, onun mâneviyâtı ölçüsündedir.Ve en ağır ibtilâyı da Allah’ın en sevgili kulları çekmişlerdir. Âdetullahdır bu… Önce ibtilâ artmaktadır. Sonra ise tahammülle birlikte mânevî derece… Bu mânevî yükselme- nihâyet- mânevî kurbiyet (Hakka mânevî yakınlık) halini almakta ve bu yakınlık da kuvvetlenmektedir. Velenebüvenneküm biş şey’in… sırrı… Fenâfişşeyhi’ yaşayan, Hazreti Rasûlü Âzam’ın (s.a.v.) hakikatında yok olan (fenâfirrasûl) sonra fenâfillah’ı da yaşayıp bakâbillah’a yükselen kâmil mürşid için ölüm düşünülebilir mi? Hem bakâbillah makamında bulunmak, hem ölüm? Bu, fikir tarihinin en büyük tezadı değil midir?
İşte hakikat bu olduğu içindir ki, Allah kitabında buyuruldu:
Onlar için ne (geçmişte) hüzün ve ne de (gelecekte) korku vardır. Ve hakikat şudur ki, Allah velîleri için ölüm fiîlininn isti’mali terk-i edeptir.
Onlar bir âlemden başka bir âleme intikal ederler.
Kendilerine tam ve kâmil mânâda teslim olanlara karşı himmet ve tasarrufları da elektriğin ziyâsından daha serî bulunduğundan, bu sırra vâkıf olanlar için ortada bir kayıp va ayrılık mevcut değildir.
Ve onyedi yıl sonra: Sünnet-i seniyyenin tam mânâsıyla yaşanmadığı bir cemiyet ve cemiyet fertlerinin kalplerinin tedaviye muhtaç bulunması realitesi karşısında, zahirî ve batınî mânâda numûne yine O… İster Allah Rasûlü (s.a.v.)’i kendinize numûne almışsınız yahut O’nun mirascısı kâmil mürşidi. Fark var mıdır?… Allah Rasûlünden sonra enbiyâ mevcut değildir. O’nun vârisleri vardır ve “Onlar- vazife bakımından- İsrâil oğullarının Peygamberleri gibidir” hakikat budur. Ondokuz yıl sonra da O kâmil mürşid zâhirî ve batınî hüviyeti ve zülcenâhayn (iki kanat sahibi) bulunma haliyle cemiyetimize ışık tutuyor. Yol gösteriyor. O’nun bu himmetine karşı gece kuşu misali inat ve israrla gözlerini kapamakta bulunanlara acımaya da değmez.
Nûra karşı kalb gözlerini açık tutmakta bulunanlar ise bahtiyarlardır. Vefâtının değil, fakat fânî âlemden ebedî âleme göç edişinin yirminci sene-i devriyesinde bu ifadeleri aynen tekrarladıktan sonra,
O, bir karanlık devirde- hiç yoktan- gayret ve himmetleriyle “Kur’ân tâlipleri ordusu” kurdu. Peki, O’nun bıraktığı ölçülmez sermaye ile ve geçen yirmi yıl zarfında hangi mesafe alınmıştır? Her nefsin kendisini sigaya çekmesinin tam zamanıdır. Kemal Nail Anlar Ufuk, 20 Eylül 1978
SÜLYEMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) HAKKINDA İLGİNÇ BİR TELEFON GÖRÜŞMESİ
Merkezi New York’ta bulunan Amerika Müslümanlar Birliği’nin “Geleneksel Türk Büyüklerini Anma” programları çerçevesinde konuşmacı olarak Amerika’ya davet edilen Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Ahmed Akgündüz Hoca’nın 18 Ekim 1997 tarihinde Amerika Müslümanlar Birliği Konferans salonunda verdiği” ARŞİV BELGELERİ IŞIĞINDA SİLİSTRELİ SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.)” konulu konferans’ta anlattığı, aynı zamanda konferansın özeti olarak Amerika Müslümanlar Birliği’nin yayın organı Fetih dergisinin Eylül 1997 ve 57. sayısında yayınlanan makalesinde bahsettiği ilginç bir telefon görüşmesini muhterem okuyucularımıza duyurmak istiyoruz. Prof. Dr. Ahmed Akgündüz Hoca anlatıyor. 1993 yılının Eylül ayı öncesinde bana TGRT den bir teklif geldi. “İz Bırakanlar” isimli programda Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazreleri anlatılacaktı ve ilk defa televiz-yon ekranlarında, hakkında bir asra yakındır dedikodular yapılan ve sanki devlet ve cumhuriyet düşmanı imiş gibi gösterilen bu büyük Mürşid’in hayat hikâyesinden bazı sahneler aktarılacak: Sağlam kaynakların, bilim adamlarının ve talebelerinin diliyle O’nun hayat hikâyesinin bilinmeyen noktaları anlatılmaya çalışılacaktı. Çok kıymetli araştırmacı Vehbi Vakkasoğlu, yıllar önce Tercüman Gazetesi’nde aynı ad altında yine Bediüzzaman ve Süleyman Efendi gibi zatları tefrika halinde millete anlatmaya çalışmış ve o gün için her çevreden büyük bir takdir toplamıştı. İşte TGRT de aynı ananayi sürdürerek bu sefer aynı konuları televizyon ekranlarına aktarmak istiyordu ve sıra Süleyman Hilmi Tunahan Efendi’ye gelmişti. Birincisi; “kişi bilmediğinin düşmanıdır” kaidesince bu zamana kadar Süleyman efendi ve talebeleri hakkında söylenen ve yazılanların çoğunun yalan yanlış şeyler olduğunu, Süleymancılık diye bir mezheb, hatta bir Tarikat, hâşâ bir din olmadığını ve bu zâtın Osmanlı Medreselerinde yetişmiş büyük bir âlim ve ulûm-ı bâtınada zirveye ulaşmış bir Mürşid-i Kâmil olduğunu ifade etmeye çalıştım. İkincisisi; 1950 öncesi Türkiye’de siyasî olduğu kadar fikrî manada da muhalefeti kimsenin yapmadığını ve dolayısıyla bu dönemin Türkiye Cumhuriyeti açısından tam bir siyasî, ilmî ve fikrî istibdad devri olduğunu ifade ettikten sonra şunu belirttim. Evet bütün bunlar doğrudur, ancak bunun bir istisnâsı vardır. Zira siyasî olmasa da, Dinî, fikrî ve ilmî sahada Bediuzzaman ve Süleyman Efendi Hazrtelerinin tam bir muhalefet yaptıklarını ve işte bugün onların o gün için muhalefette bulunan fikirlerinin bugün ilmî ve fikrî alanlarda hâkim ve muktedir hale geldiğini ifade ettim. İşte bu iki mânâyı ifâde eden TGRT ‘deki program büyük bir yankı uyandırmış ve gelen fazla talep üzerine program ikinci defa yayınlanmıştı.
Ben de o sırada Bilecik İktisadi ve İdari İlimler Fakültesi Dekanı idim. İşte bu ikinci yayının hemen ertesinde özel kalem-deki arkadaşımız, Ankara’dan makam ve rütbe sahibi birisinin benimle görüşmek istediğini söyleyerek telefonu bağladı. Telefondaki ses ile aramızda geçen bu konuşma şu anda kaleme aldığım araştırmanın yazılış sebebini teşkil etti.
Şöyle ki;
Telefondaki ses: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz siz misiniz?
Akgündüz: Evet, buyurun.
Telefondaki ses:Yani Bilecik İktisat Fakültesi Dekanı olan Ahmed Akgündüz..
Akgündüz: Evet benim, doğru söylüyorum. Telefondaki ses: Akşamleyin bir televizyon kanalında o cahil (!) adam hakkında meşiyeler düzen sen misin?
Akgündüz: Kimi kastediyorsunuz?
Telefondaki ses: Tabii ki, Süleyman Efendi diye övdüğün o câhil ve devlet düşmanı adamı.
Akgündüz: Efendim, yanlış bir şey mi söyledim. Neden böyle söylüyorsunuz?
Ben arşiv vesîkaları ve doğru kaynaklara dayanarak konuştum. Eğer elinizde onun câhil ve cumhuriyet düşmanı olduğunu ispat eden belge varsa, onları bize ulaştırır ve yetkinizi de kullanarak devletin televizyonlarında imkân temin ederseniz, onun câhil ve millet düşmanı olduğunu anlatmaya da hazırım. Telefondaki ses: İlkokul mezunu olmayan ve kendini ayrı bir dinin Peygamberi gibi gören bir adam hakkında belgeye ne gerek var? Herhalde üniversite mezunu ve ilim sahibidir demeyeceksiniz.
Akgündüz: Efendim ben size aydın ve kültürlü adamın kim olduğunu sorabilir miyim?
Telefondaki ses: Üniversite mezunu, okumuş, görmüş insan demek tabii ki..
Akgündüz: Pekii, eğer bir insan ilahiyat fakültesini bitirse ve hatta o sahada doktora yapsa ve mezun olsa böyle bir insana din konusunda aydın ve kültürlü bir insan diyebilir miyiz?
Telefondaki ses: Elbette.. Bunun böyle olduğunu mu söyleyeceksin Allah aşkına!
Akgündüz: Muhterem efendim, Siz Osmanlı devletinin son zamanlarında bugünkü İlâhiyat Fakültesini karşılayan Dâr-ül Hilâfet’il Âliye medresesinin bulunduğunu, câhil dediğiniz bu insanın adı geçen okulun Tefsir Ve Hadis bölümünden birincilikle mezun olduğunu ve hatta Medresetü’l Mütehassisîn yani Yüksek Lisans ve Doktora kısmını da başarıyla tamamlayarak öğretim üyeliği yapabilecek duruma geldiğini ve resmi makamlardan diploma aldığını biliyor musunuz?
Telefondaki ses: Hayır olamaz, nasıl olur?
Akgündüz: Ama elimdeki Osmanlı arşiv belgeleri böyle diyor.
Ayrıca Hukuk Fakültesini bitiren bir insan sizin yanınızda câhil midir? Yoksa aydın ve kültürlü biri midir?
Telefondaki ses: Elbette ki aydın ve kültürlü bir insandır.
Akgündüz: Bu câhil dediğiniz insanın aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Medreset’ül Kuzât adıyla faaliyet gösterirken yüksek derece ile mezun olmuş birisi olduğunu da biliyor musunuz?
Telefondaki ses: Hayır bilmiyorum..
Akgündüz: Arşiv belgeleri bunu da ispat ediyor. Biz hangisine inanacağız?
Bütün bunları dinleyen telefondaki etkili ve yetkili şahıs, son noktayı şöyle koyuyordu: “Ahmed Bey! Biz bunların hiçbirisini bilmiyor ve bu insanlara câhil diyoruz. Halbuki bizler zır câhilmişiz, fakat farkında değiliz. Ne olur, bu bilgileri sağlam kaynaklara inerek ortaya koyun ve bizi doğru bilgilendirin.” dedi ve telefonu kapattı.

YAŞADIĞI ZAMANDA KIYMETİ TAKDİR EDİLEMEYEN BÜYÜK İNSAN SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN
Tarih bize gösteriyor ki, başta Peygamberler ve onların gerçek mirasçıları olan Din âlimleri olmak üzere, insanlık âlemi, büyük insanların kıymetlerini zamanlarında tam takdir edememişlerdir. Sonradan ise, bu takdir edememenin cezâsını, hem muâsırı olan insanlar ve hem de onların nesilleri çekmişlerdir.
Hemen hemen bütün Peygamberler, bu hükmümüze müşahhas birer misal olarak verilebileceği gibi, İmam-ı A’zam ve Ahmed bin Hanbel gibi İslam âlimleri de, bu acı hükmü te’yid eden canlı misallerdendir.
Tesbitlerimize göre, asrında tam anlaşılamayan şahsiyetlerin bu asrımızdaki misallerinden biri de Süleyman Efendi Hazretleridir. Maalesef, tıpkı Bediüzzamanda olduğu gibi, devletimizin istihbârât kaynakları, resmî kurumların hazırladıkları raporlar ve tabii ki, bunlardan etkilenen medya ve ansiklopediler, bu büyük İslâm âlimi hakkında yalan yanlış şeylerle doludur.
Süleyman Efendi ve talebeleri hakkında söylenen ve yazılanların çoğunun yalan yanlış şeyler olduğunu; Süleymancılık diye bir mezhep veya Din olmadığını ve bu zatın Osmanlı Medreselerinde yetişmiş büyük bir âllâme ve ulûm-ı bâtınada zirveye ulaşmış bir Mürşid-i Kâmil olduğunu araştırmalarımız ve belgeler ortaya koymuş bulunmaktadır. Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı
Bu ibretli telefon görüşmesi, aydın geçinen bazı kişilerin Din, Dinî meseleler ve Din büyükleri hakkında aslında ne kadar şartlanmış ve câhil olduklarına enfes bir misâldir.
“Aydınımızın bir utanç vesikası” da diyebileceğimiz bu görüşmeyi sizlerle paylaşırken, Ebul Faruk Süleyman Hilmi Tunahan’a bir kere daha, binler rahmet diliyoruz.. (KaddesAllahü sirrahül azîz)

SÜLEYMAN EFENDİ İSLÂM DİNİNİN ŞEREFİNİ CAMİNİN MİNARESİ GİBİ YÜKSELTTİ
Bizim bugün başlıca vazifemiz; îmânı muhâfazaya çalışmaktır. Bunu yapıyoruz. Biz tedris yapmıyoruz. ıslâm’ın esâsı, maddî ve mânevî kurtuluşun kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim’in okutulup, öğretilmesi ve yalnız Türkiye’ye değil, bu yolla bütün dünyaya yayılması işini, birâderim Süleyman Efendi ve O’nun tesis eylediği Kur’an Kursları yapıyor… Hem de çok kısa zamanda yapıyorlar. Eskiden 10-15 senede öğrenilen ıslâmî ilimleri, şimdi Kur’Ân Kursları 1-2 senede öğretiyor. Âlim yetiştiriyorlar, fakîh yetiştiriyorlar. Bu hâl, mu’cize-i Kur’âniye’dir.” Ben Süleyman Efendi’yi görmemişem. Fakat mânen tanırım. Ulemâ-i sû, ıslâm dininin şerefini ayak altına düşürdüler. Fakat o bunu minarenin şerefesi gibi yükseltti. O’nu ve talebelerini okuduğum evrâdın sevâbına ortak kılıyorum.” Bedî-üzzaman Said Nursî. SÜLEYMAN EFENDİ MÜBÂREK VELÎ BİR ZATTI, MÜHİM HİZMETLER İFÂ ETTİ Bedî-üzzaman Said Nursî’nin talebelerinden Mustafa Sungur Bey şöyle bir hâtıra nakletmektedir: “16 Eylül 1959 tarihiydi. Bedî-üzzaman Hazretleri âniden şiddetle rahatsız oldu. Bu rahatsızlığı üç gün devâm etti. Gazete okumadığından ve radyo dinlemediğinden hâl-i âlemden (memleket ve dünya’da neler olup bittiğinden) haberi yoktu. Üç gün sonra İstanbul’dan Rüşdü Bey isimli bir talebesi geldi. Onu görünce hemen ahvâl-i âlemden ve İstanbul’da ne olup bittiğinden sordu. O da “Üstadım, Süleyman Efendi vefat etti” deyince, üstad birden kalkarak “Kardeşim, şeyh Süleyman mı? şeyh Süleyman mı?” diyerek dikkatle sordu. “Evet üstadım, şeyh Süleyman” deyince Bediüzzaman şöyle dedi: “Kardeşim ne zaman vefat etti?” Bu soruya verilen cevap bizi daha da hayrete düşürmüştü. Zira tam vefat ettiği saat Bediüzzaman hastalanmış ve bu mânevî elemi hissetmişti. Bediüzzaman, devamla: “Kardeşim, Allah rahmet eylesin, Allah rahmet eylesin, mübârek velî bir zâttı, mühim hizmetler ifâ etti. Allah rahmet eylesin.” Arşiv belgeleri ışığında Süleyman Hilmi Tunahan Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları EŞÜNE ENDER RASTLANIR, YORULMA BİLMEYEN BİR MÜCÂDELE İNSANI SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN
Silistre’de soylu bir ailenin çocuğu.. Hoca oğlu hoca.. Rûhî zenginliğini İstanbul âfâkının irfânıyla kıvâmına getirince, ciddî bir vefâ hissiyle maskat-i re’si olan beldeyi müderrislikle kucaklar. O’nunla alâkalı derin bir beklenti içinde bulunan aile fertleri, etrafını saran talebe, dost ve kardeşlerinin sadâkat ve vefâsında o’nun misyonunu ve yarınlarını görür, talihlerine tebessümler yağdırırlar. Süleyman Efendi, aksiyonu önde, eşine ender rastlanır, yorulma bilmeyen bir mücâhede insanıdır. Hayatı boyunca, ehl-i sünnet ve’l-cemaat düşüncesinin sâdık ve kararlı bir müdâfii olarak yaşamış.. Dinî duygu ve Dinî düşüncenin üst üste sarsıntılar yasadığı bir dönemde “saş-ı mücâdele” demiş; Dinî düşünce ve tarih şuûrunu bir kanaviçe gibi kullanarak, rûhumuzun dantelini örmüş.. Bir baştan bir başa ülkenin her yanında açtığı kurslar, yurtlar ve pansiyonlarla gönüllerimize varlığımızın esaslarını duyurmaya çalışmış.. Ruhların ve ruhânilerin tayerân ettiği âleme yürüyeceği âna kadar da, bu misyonunu edâdan geri durmamıştır.. Ben, şu birkaç satırla bu büyük hareket adamını anlatma iddiasında değilim; olamam da. Bu kadar az bir zaman içinde, Edirne’den Ardahan’a kadar, ülkenin her yanını, hem de engellemelere rağmen, ilim ve irfanla bezeyen bir rûh ve mânâ insanını anlatmak, değil birkaç paragrafla, mücellitleri bile aşan bir mevzudur. M. Fetullah Gülen (Ruhumuzun Heykelini Dikerken adlı eserinden) Aleyhissalâtü vesselâm’dan sonra, aksiyoner olarak gördüğüm bir-iki şahıs var, bir tanesi de Tuna boylu SÜLEYMAN HİLMİ EFENDİDİR Fetullah Gülen Hocaefendi ızmir’de 1970’li yıllarda yaptığı bir sohbetinde bir soru münasebetiyle Süleyman Efendi’den şöyle bahseder. Benim bildiğim bir şey var, Türkiye’nin en ücrâ yerlerine, en ücrâ köylerine, dere dibindeki nahiyelerine, beldelerine, karyelerine kadar bu memleketin karanlık gecesinde bir tek şafağın çakmadığı günlerde, Süleyman Efendi merhumun talebeleri gitti, Kur’ân Kursu açtı, vatan evladına Kur’ân öğrettiler. ımam hatip yoktu, enstitü de yoktu, başka Dinî müessese de yoktu, ılahiyât da bir tane adam çıkarmıyordu. Müftü oldu, vâiz oldu, imam oldu, Kur’ân Kursu muallimi oldu bu işin bir yönüydü, böyle bir sâ’yi hafife almak bir mü’min için câiz değildir.. Ama sen daha makul, daha sistemli, devrin dönen çarklarına daha muvâfık bir hizmet şekli biliyorsan, çık Allah rızâsı için hizmet et, seni de ileride gelecek nesiller hizmetinle alkışlasın, duâlarıyla yâd etsinler. Fakat hizmet etmiş, görünüşü itibarıyla büyük işler yapmış kimselerin tâ’n ve teşnîini açık-kapalı ifade ve işmam eder şeylerden içtinap etmek lazım. Husûsiyle büyük hayırlara medâr olmuş kimseleri yapacağımız şey, sadece hayırla yâd etmektir, içimizi aşamıyorsak en azından hayırla yâd etmektir. Sâniyen, benim hayrânı olduğum bir husus var, bunu da belki elli defa nakletmişim. ınsanlık tarihinde diyorum, Aleyhissalatü vesselamdan sonra, aksiyoner olarak gördüğüm bir-iki şahıs var, bir tanesi de Tuna boylu Süleyman Hilmi Efendidir. M. Feşullah Gülen (ızmir’de 1970’li yıllarda yaptığı bir sohbetinden) SÜLEYMAN EFENDİ DAHA NE YAPSIN Kİ? Bu zat daha ne yapsın ki? Almanya’da ve yurtta her vilâyette bu kadar Kur’ân kursları var. Her çocuğu Kur’ân’a bağladı. Arapça’yı sevdirdi. Tedrisâtı sevdirdi. Bu kadar insanın kalbini Kur’ân’a bağlamak Hilmi Tunahan’a nasip oldu. Allah ondan râzı olsun. (Mehmed Kırkıncı Aksiyon Dergisi, Sayı 37) SÜLEYMAN EFENDİ ALLAH’IN HUSÛSÎ İNÂYET VE İHSANINA MAZHAR BİR DERSİÂMDIR
Mehmed Kırkıncı Hoca, dersiamlardan Dursun efendi’nin Süleyman Efendi hakkındaki bir sözünü de şöyle anlatmaktadır: 1970’li yıllarda dersiâmlardan ve Mahmud Efendi’nin hocası olan Of’lu Hacı Dursun Efendi, Erzurum’daki Kümbet Medresemizi ziyaret etmişti. Her yönüyle büyük bir âlim olan Dursun Efendi’ye herkesi sordum ve o da anlattı. Mesele Silistre’li Süleyman Efendi’ye gelince aynen şu cümleleri söyledi: Süleyman Efendi de dersiâmdır; ancak o Allah’ın husûsî bir inâyet ve ihsânına mazhardır ve akranlarından farklı bir sîmadır. Başından beri onun böyle olduğunu hissediyorduk. Of’lu Hacı Dursun Efendi (Prof. Dr. Ahmed Akgündüz (Arş. Bel. Iş. Süleyman Hilmi Tunahan, Osav yay.)

ZULÜM, BASKI VE İŞKENCE SENELERİNDE YALNIZCA ALLAH’IN RIZASI İÇİN ORTAYA ÇIKAN BİR İSLÂM KAHRAMANI SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN
Cumhuriyet döneminin ilk döneminde, İslâm demenin, Kur’ân demenin, yasak olduğu bir dönemde. Allahü ekber diyenlerin tutuklandığı. Kur’ân okutanların canîlerin dahi uğramadığı saldırıya maruz kaldığı bir zulüm sürecinde. Herkesin gizliden gizliye insanlara gidişâtın nereye doğru gittiğini soramadığı bir zaman diliminde. Cenâze namazını kıldıracak imam bulunmadığından cenazelerin köyden köye götürüldüğü, İman ehlinin sayısının elle sayılabildiği istibdat zamanında. Herkesin çocuklarını Kur’ân yerine modern müzik öğretilmesi gereğine inanmaya başladığı karanlık sürecinde. İşte bu zulüm, baskı işkence senelerinde, yalnızca Allah’ın rızası için ortaya çıkan üç beş kişiden birisi Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri olmuştur. Fatih Emin Milli Gazete, 4 haziran 1993

SÜLEYMAN EFENDİ BİZE MÜSLÜMAN OLDUĞUMUZU SÖYLEYEN İSLÂM BÜYÜKLERİNDENDİR.
Süleymaniye Camii’nde üç kişi ile namaz kıldığım devirlerde bir de baktık ki genç vâizler kürsüye çıktı. Âyet ve hadis okuduktan sonra doyurucu konuşuyorlardı. İlk defa bu tip konuşmalarla karşılaştık. Hemen kürsülerin dibinde yerimizi aldık. İslâmiyetin ictimâî hayat bakan yönlerini dile getiren bu şahıslar Süleyman Efendi’nin talebesi imiş. Ders gördüğü yerlere gittim. Sirkeci ile Unkapanı arasında bir demir mağazasında, demirlerin üzerinde çocuklar ders görüyordu. Meyhanelerin kapısı ardına kadar açıkken, bunların kapısı kapalı idi. İslâmiyet gizli gizli öğreniliyor, birşeyler öğrenen, hemen kürsüye fırlayıp halkı irşad ediyordu. Evet demokrasi vardı amma, İslâmiyeti öğrenenler gizli çalışıyordu. Beslenmeleri, giyinmeleri, her şeyleri fakirane idi. Bu imkansızlıklar içinde Müslüman halkın gönlünü feşetmek, imanını kurtarmak, onları ibâdete sevk etmek büyük başarı idi. Süleyman Efendi de herkes gibi insan dı amma, herkes evlerde Allah diyemezken, O, Camilerde talebeleri vasıtasıyla haykırıyordu. “Ey insanlar siz Müslüman’sınız, İslâm’a tâbî olun.” Süleyman Efendi, bize Müslüman olduğumuzu söyleyen İslam büyüklerindendir. Onlar vâsıtasıyla Müslüman olduğumuzu hatırladık veya Müslüman olduk.
Meyhânelerden, kumarhânelerden, barlardan adam çekti, camilere gönderdi. Batakhânelerin önüne geçti. Malıyla, canıyla, ilmiyle seferber oldu, çocuklarını kurtarıp kurslara sevk etti, Müslüman çocuklarına İslâmiyeti öğretti. Bugün Süleyman Efendi’ye ve talebelerine hücum etmek ” Neden camileri doldurdunuz? Neden Dindar veya Müslümanlar oldunuz? demektir. Ey Müslümanlar Dininize sâhip çıkın!” Hekimoğlu İsmail Zaman, 17 Mart 1988 SON

DEVRİN BÜYÜK DİN ÂLİMLERİNDEN YÜZBİNLERCE İNSANIN HİDÂYETİNE VESİLE OLAN SİLİSTRELİ SÜLEYMAN EFENDİ
Yıl 1957, Bursa’nın Ulu Camii’nde bir komedya ter-tiplenir. Düzmece bir Mehdilik hadisesi çıkarılır. Aynen Menemen’de olduğu gibi bir dolap döndürülmekte, Müslümanlar ezilmek istenmektedir. Ertesi günü leş kargası küfür gazeteleri kapkara manşetlerle feryâdı basarlar: İRTİCÂ!… Şu mâhut 31 Mart vak’asından beri belli aralıklarla oynanan iğrenç bir oyundur bu. Müslümanları sindirmek, küfür saltanatının devamını sağlamak, Lozan ruhunu korumak için… Ulu Cami’deki düzmece komplonun ardından bir Müslüman avı başlar. Bu tam bir devlet törörüdür. Bu arada Süleyman Efendi’nin evine ve damadı Kemal Kacar Beyin yazıhanesine de baskın tertiplenir. Her ikisi de Emniyet Müdürlüğü’ne götürülür ve oradan muhafazalı olarak Kütahya’ya yollanırlar. Necip Fazıl’ın kaleminden. “Süleyman Efendi, Kütahya Emniyet Müdürlüğü’nde… Bütün bir gün ve gece orada bekletiliyor. Sabaha kadar, bu yetmişine merdiven dayamış ihtiyar zât’a, tokat, edilmedik cefâ bırakılmıyor…” Evet son devrin büyük Din âlimlerinden, İslâmî devamlılık şuurunun önderlerinden, yüzbinlerce insanın hidâyetine vesîle olan Nakşî şeyhlerinden Silistreli Süleyman Efendi, yakın tarihimizde işte böyle işkencelere ma’ruz bırakılmıştı. Suçu mu?.. Çok büyüktü. Çünkü O İslâm için, iman, Kur’ân, şer’i şerif, sünnet-i seniyye, ümmet-i necîbe için çalışan bir Hak eriydi. Tür milletini iğrenç ve menfur bir masonluk diktatörlüğü altında idare etmek isteyen ateizm mürtecileri bu yüzden O’na ve O’nun paralelinde olanlara düşmandılar. M.?Şevket EYGİ Zaman, 6 Mart 1988

SÜLEYMAN EFENDİ, BAŞLATTIĞI KUR’ÂN EĞİTİMİYLE ÜLKEMİZİN MANEVÎ HAYATINDA CANLI BİR İZ BIRAKTI
Vefâtından sonra da, “SÜLEYMANCILIK” adı altında esrârengiz bir cereyan açmış olmakla suçlanan Süleyman Efendi hakkında, birçok yayın yapılmıştır.
Ancak, bunların büyük bir bölümü gerçeği yansıtmaktan uzak olmuştur.
En ciddî Türkçe Ansiklopedi sayılan Meydan Laroussa bile, bu konuda yanlışlıklarla dolu bilgiler vermiştir. Sağken mahkûm edilemeyen bir maneviyât büyüğü, adetâ öldükten sonra mahkûm edilmeye çalışılmıştır. Süleyman Efendi’nin yolunun ne olduğu? sorusuna hep muğlak ve hep esrârengiz senaryolar yakıştırılmıştır. Oysa ki, Süleyman Efendi’nin yolu hakkında en yakınlarının verdiği bilgiler şöyledir: 1) Süleyman Efendi, İslâm’ın nâçiz bir hizmetkârıdır. hayatını Kur’ân öğretimine vakfetmiş, Kur’ânı bilen ve yaşayan öğrenciler yetiştirmeye gayret etmiştir.
Öğrencileri de O’nun İslâmî çizgisini devam ettirme gayretindedirler. 2) Süleyman Efendi ve talebeleri itikatta ve amelde Sünnî’dirler. Amelde büyük ekseriyetle hanefî mezhebine, itikatta İmam Mansur Maturûdî Hazretlerine mensupturlar. Şu halde Süleyman Efendi ayrı bir mezheb teşkili için yola çıkmamıştır. Yolu da farklı bir mezheb olma iddiasında değildir. 3) Süleyman Efendi, kendisine bağlı olanların bütün hareketlerinden de anlaşılacağı üzere Nakşî idi. Nakşîliğin en büyük mümessili olan İmamı Rabbanî Hazretlerine bağlı ve O’nun yolunda irşâd’a izinliydi. Şu halde, “Süleymancılık” diye Süleyman Efendi’nin icâd ettiği, kendine göre esasların vazettiği bir tarikat da mevcut değildir. 4) Meydan Larousse’de şu ifadeler yer alıyor: “Nakşibendi tarıkatının bütün düşünce ve inançlarını olduğu gibi benimseyen Süleymancılık’ın esâsı ibadettir. Bu tarikata göre bütün gerçeklerin kaynağı Kur’ân’dır. İnsan her davranışında Kur’ân hükümlerine, Sünnî inançlarına bağlı kalmalıdır”. Süleyman Efendi’nin talebeleri, bu cümleleri hakikatin ifadesi olarak değerlendiriyorlar. Süleyman Efendi; başlattığı Kur’ân eğitimiyle şüphe-siz bir çığır açtı. O çığıra sahip çıkacak öğrenciler yetiştirdi. Ülkemizin manevî hayatında canlı bir iz bıraktı. Bunlar milletimizin gönül dünyasını zenginleştiren izlerdir. Vehbi Vakkasoğlu Tercüman, 11 Aralık 1986

RAHMETLİ SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN EVLÂD-I FÂTİHÂN YURDUNDAN ÇIKIP MUHTEŞEM GÖREVLE İSTANBUL’A GELMİŞTİR
Süleyman Hilmi Tunahan; O bir “Evlâd-ı Fâtihân” idi. Yani Fâtihler’in, Balkanlar’a İslâm’ın güneşini taşıyan mücâhidlerin torunuydu. Adı ile, Çanakkale Boğazı’nı bir sal üzerinde ilk defa geçerek bu topraklara adımını atan Süleyman Paşa arasındaki benzerlik, müstesnâ ve hayranlık uyandıran tevâfuktur.
Ve daha hayret veren tevâfuk karşısında ise insanın nutku tutuluyor. Süleyman Paşa ve beraberinde sala binip karşıya geçen 40 mücâhid, asırlar önce küffâra karşı, Allah’ın kitabını koyunlarına koymuş, tebliğ heyecânı ile yola çıkmışlardı. Bir gün, gittikleri yerde gürül gürül iman ırmakları oluşacağını bilmiyorlardı.
Ve hâlâ o iman ırmağının asırlar sonra tekrar Anadolu’ya dönüp, çoraklaştırılmak istenen gönüllere tekrar Kur’ânın şifâsını taşıyacağını hiç tahmin etmemişlerdi. Rahmetli Süleyman Hilmi Tunahan, takdiri İlâhî o ki, bu muhteşem görevle, Evlâd-ı Fâtihân yurdundan çıkıp İstanbul’a geldi. Lâik, hatta dinsiz zihniyetin pençesine düşmüş atayurduna Allah’ın Kitâbının sımsıcak güneşini taşıdı.
Değil Kur’ân, İslâm, Necip Fazıl merhûmun ifadesiyle, “ALLAH demenin bile yasaklandığı” devirde, sabırla genişleyen halkalar halinde, bütün yurdda Kur’ân’a dönüş hareketini başlattı. Tek tâlihsizliği, ya da Rabbımız’ın dikkat ve firâsetimizi sınadığı husus ise, yine bir Süleyman ile sokaktaki halkımızın zihninde oluşan kargaşa idi. Egemen lâik güçlerin desteğinde iktidarı ele geçiren bir ….. Süleyman’ın şöhreti ile, bu büyük âlimin bağlılarına ve-rilen ad zaman zaman karıştırıldı. “Süleymancılar” ibaresi kimileri tarafından ….. Süleyman’ın peşinden gidenler şeklinde analşıldı. Ama, ….. …….. geçip gitti; Allah’ın güneşi gönülleri her türlü gölgelemeye rağmen ısıtmaya devam etti ve edecek. “Süleymancılar” O büyük velî’den feyz alanlar, O’nu hiç görmemiş nesiller halinde Üstad’dan aldıkları tebliğ metodunu, Anadolu’nun her köşesinde nakış nakış devam ettiriyorlar. Artık, bu hareket tepeden inmeci, zorba, batıcı, köksüz ve taklitci eğitim sisteminin karşısında varılacak tek TERCİH haline geldi. Bu hareketi, İmam-Hatip liseleri ile çatıştırmak tegâhları da sonuç vermedi. Yep yeni bir nesil, büyük Velîlerimizin ruhlarını şâd ederek geliyor. Allah’tan O’na rahmet diliyorum. Fâtiha…. Yılmaz Yalçıner Cuma Dergisi, 24- 30 Eylül 1993

SÜLEYMAN EFENDİ RAHMETLİ, KUR’ÂN-I KERİM’İN KESE KAĞIDI YAPILDIĞI BİR DEVİRDE ORTAYA ATILIP KUR’ÂN-I KERİM ÖĞRETİLMESİ ÇALIŞMALARINI BAŞLATMIŞTIR
Müslümanların akla hayâle gelmedik zulüm gördükleri, Kur’ân-ı Kerim’in kese kağıdı yapıldığı, Camilerin satıldığı, Hocaların Jandarma dipçiği ile süründürüldüğü bir devirde Süleyman Efendi rahmetli ortaya atılmış ve bilindiği gibi, hâlâ devam edegelen şekilde Kur’ân-ı Kerim öğretilmesi çalışmalarını başlatmıştır. Görevini çok ağır şartlar altında yapabilmiş bir BATİYAR’dır. Süleyman Efendi, mücâdeleyi yapmasaydı bugün Kur’ân-ı Kerim’i ve İslâmiyet’i öğrenmiş insan sayısı bu kadar olamazdı. Hizmeti ÇOK BÜYÜK’tür. Mustafa Müftüoğlu Cuma Dergisi, 24-30 Eylül 1993

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN HAZRETLERİ GÜNÜMÜZDEKİ MÜSLÜMAN BİLİNÇLENMESİNE KAYNAKLIK ETMİŞTİR
Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca Müslüman olduğunu korkusuzca haykıran ve bu uğurda mücâdele eden bütün insanlar zulüm görmüşlerdir. Rejim bu insanların hayatlarının hemen bütün kesiminde ya işkenceye tabi tutmuş, ya takip ettirmiş, ya da çevrelerini toplumdan soyutlatmaya çalışmıştır. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri de Kur’ân öğretmenin ve öğrenmenin yasak olduğu, Cami’lere hayvan bağlandığı ve Cami’lerin içine kilise şekli verilmeye çalışıldığı bir dönemde kimsenin cesâret edemediği bir kutlu dâvâ’ya el atmış, memleket evlatlarının Kur’ân-ı öğrenmeleri ve öğretmeleri ile kurduğu ilim yuvalarında Kur’ân’ın öğretilmesini sağlamış, günümüzdeki Müslüman bilinçlenmesine kaynaklık etmiştir. Süleyman Efendi de bu gayretleri sırasında işkence ile karşılaşmış, hapis yatmış ve çeşitli zorluklara düçâr olmuştur. Ancak O, hiç bir zaman geri adım atmamıştır. Süleyman Efendi’nin talebeleri O’nun bıraktığı yerden hizmetlerine devam etmişlerdir.
Günümüzde kısaca “Süleymancılar” diye bilinen cemaatta faaliyetlerini sürdürmektedirler. Netice olarak “Süleymancılar”, Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin hizmetlerini günümüzde sürdüren, Ehl-i Sünnet vel Cemaat’e mensup insanlardır. Rejimin saldırılarına uğraması olmak bir yana, bazı kendini bilmez Müslüman geçinen insanlar tarafından cemaata saldırıda bulunulması üzüntü verici.

Cemaatın topluma kazandırdığı genç Müslümanların sayısı ve fonksiyonları göz önüne alındığında “Süleymancılar’a” yapılan haksız iftiraların mesnetsizlikleri ortaya çıkıyor. Kudret Yaşar Cuma Dergisi; 24-30 Eylül 1993

TEK PARTİLİ VE ÇOK PARTİLİ DÖNEMDE ZULÜMSÜZ BİR ÂNI OLMAYAN, OSMANLI MEDRESELERİNDE YETİŞMİŞ ENDER ÂLİMLERDEN BİRİ: SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN
Süleyman Efendi (r.a.) son devirde Osmanlı Medreselerinde yetişmiş ender âlimlerden biridir. hayatını kaynağında inceleyenlerden biri, belki de ilkiyim. Çünkü, Osmanlı’nın en yüksel ilim dairelerinden olan Dâr’ul Hilâfeti Ali Medresesi ve Süleymaniye’deki notlarını bile araştırdım. Dînî ilimlerdeki notları hep yüksek ve birincilikle okulları bitirmiş. Ben bunları mahzenlerden çıkardım. Bu bakımdan hayattayken yetişmesem bile kendisini çok iyi tanıyorum. Eğer T.C.’nin inkilapları ile başlayan dinsizlik cereyânı karşısında Din için bir nebze çalışanlar varsa, bunların başında gelir.
Kur’ân okumayı bırakın, evde saklanmasının dahi yasak olduğu bir devirde Kur’ân ve Kur’ânî ilimleri yaşayan, yaşatan ve yaygınlaştıran bir kimsedir. Şayet Dînî eğitim ve öğretimde etkili olmasaydı elli senedir üzerinde bu kadar durulmazdı.
Bu O’nun gücünü ve etkinliğini gösterir. Tek parti ve çok partili dönemde zulümsüz bir ânı yoktur. Mahkemesiz günleri geçmedi.
Tek parti döneminde köşeye sıkıştırılmak istendi, am O her türlü çileye göğüs ge-rerek Kur’ân’a tâlip olmuştur.
Kendisinden sonra gelen talebeleri, mîrâsını yaygınlaştırdılar ve bugün güçlü bir potansiyele sâhiptirler. Bu da büyüklüğünün diğer göstergesi.
Bunun nedeni, şer’î ilimler ile tasavvufî ilimleri birlikte etkinliğe kavuşturma mücâdelesi vermesidir. Bundan dolayı, Süleyman Efendi Rahmet-i Rahmân’a kavuştu, ancak mîrâsına sâhip çıkan talebeleri de çok önemli vazifeler ifâ edeceklerdir.
Sadık Albayrak
Cuma Dergisi, 24-30 Eylül 1993

YASAKLANAN KUR’ÂN-I DİLDEN DİLE TAŞIDI… GÖNÜL DOSTU, KUR’ÂN HÂDİMİ, YİĞİT İNSAN SÜLEYMAN EFENDİ. Cuma Dergisi Sayı 164, 24-30 Eylül 1993 Kapak HAZRET-İ MÜRŞİD Öğrendi.. Öğretti İlm-i İlâhî Âlim, Mücâhid, Vallahi, Billahi Sünnet ehli gönüllere tâc Sultan, Nur Mürşid Süleyman Hilmi Tunahan. Ömrünce yalnız Allah, Resul, Kur’ân Aşkıyle ve ilmiyle kalbi vuran, Sünnet ehli gönüllere tâc Sultan, Nur Mürşid Süleyman Hilmi Tunahan. İzzet Melih Korkut (Necip Fazıl’ın arkadaşı) Lubeck, Almanya 1977

TÜRK İNSANININ MANEVÎ HAYATININ KARANLIK VE SANCILI DÖNEMLERİNİ AYDINLATAN KAHRAMAN İNSANLARDAN SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN
1940’ ları takip eden yıllar Türkiye’nin sancılı yıllarıydı, zor yıllarıydı. Türkiye tek parti döneminden geliyordu. O tek parti o yıllarda, 40’ları takip eden yıllarda hâla devam ediyordu. Bu dönemler Türk insanının sancılı dönemleridir. Bu sancı sadece ekonomik ve sosyal alanlarda değil, her alanda Türk insanını âdetâ kuşatmıştı. Bunlardan biriside onun mânevî hayatı idi. Tek parti idaresi ve onun sorumluları insanlarımızın mânevî hayatı üzerinde büyük bir baskı yapıyorlardı. Bu sancı ve baskı zaman zaman büyük boyutlara ulaşıyor ve bir zulüm şeklinde tecelli ediyordu. Nitekim benim çocukluğum Ankara’da geçmiştir. Ankara’da belki merkezi hükümet olması, ülkenin baş şehri olması sebebi ile bu gayrî medenî davranışlar ve devletin insanlarımız üzerinde kabul edilemez baskısı çok fazla tezâhür ediyor denemez. Fakat hemence Ankara’nın dışından itibaren ülkemizde bu baskı her türlü çirkinliği ile ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir tanesi de Dinî hayat üzerinde yapılan baskıydı Evet, camiler açıktı, fakat Dinî eğitim, Dini yayma, Kur’ân-ı Kerimi öğretme yasak derecesine getirilmiş bir tatbikatla karşı karşıyaydı. Kısacası insanlar, Türk vatandaşları kendi öz Dinlerini öğrenmede, bir takım kendisini idare eden, ekol durumuna geçmiş insanların baskısıyla karşı karşıyaydı.

Kur’ân-ı Kerim öğretmek için bir araya gelen insanları yetkililer, polisi, jandarması alıp götürüyor ve bunlar icabında mahkemelere sevk ediliyorlardı. İşte böyle bir karanlık dönemi, hafif alacakaranlık hale getiren insanlar çıktı. Bu insanlar klasik manada Osmanlı kültürü içersinde yetişmiş ve yine o kültürün yerinde bir tabiri ile ulemâdan yani okumuş, yazmış akı karadan, karayı aktan ayırt eden iman ve bilgi sahibi insanlardır. Bir cümle ile Din ulularıydı. Bu Din uluları aynı zamanda bugün de farklı olarak hatları karekterleri itibariyle kahraman insanlardır. Neden kahraman insanlardır? Çünkü karşılarında devlet gücünü buluyorlar ve o devlet gücü ile uğraşmak, devlet gücü ile mücadele etmek zorunda kalıyorlardı. Bu mücadele onları zaman zaman hapishanelere sevk ediyordu, evet! kelimeyi yanlış kullanmıyorum hapishanelere. Bu insanlar tutuluyor ve çoğuda yaşlı başlı insanlar ve tek suçları da İslâmı yaymak, gençlere yeni yetişenlere Kur’ân-ı Kerimi, evet! kendi Dinlerini, kitaplarını öğretmekden ibaret olan bu Din uluları yakalanıyor, mücrimler gibi mahkemelere sevk ediliyor, falanca filanca kanun maddesi uyarınca ki, bu maddelerde çoğu zaman yabancı ülkelerden yalan yalnış tercüme edilmiş maddelerdi. Bu maddelere göre muhâkeme ediliyor ve hapishanelere konuyordu. Ülke bunlar ile çalkalanıyor, gazeteler bunları yazıyor ve bir sosyal çalkalanma ortaya çıkıyor. Bir bölücülük bizatihi devlet bölücülük yapıyor, devletle milleti ayırd ediyorlar. İşte bu kahramanlardan biriside SüLEYMAN HİLMİ TUNAHAN EFENDİ HAZRETLERİDİR . Ki, kendisi talebelerine Kur’ân-ı Kerimi öğretiyor ve bu talebelerde öğrendikleri Kur’ân -ı Kerimi, Dinî bilgileri Türk halkına öğretmek için ülkenin dört bir yanına yayılıyorlardı. Şimdi sohbeti dinleyenlerin çoğu anlamakta ve idrak etmekte güçlük çekiyor. Bu bir suç olabilir mi? Benim çocukluğumda, gençliğimde, hatta çok yakın zamanlara göre bu bir SUÇ idi! İnanamıyorsunuz! bu bir suç idi! Bu insanlar, bu zulüm ve baskıya dayandılar, göğüslerini gerdiler ve İslâm ışığını söndürtmediler. Devletin yaptığı bu yıkıcılık, tahribât karşısında bu insanlar Türk milletinin, şu Anadolu ve Rumeli üzerinde yaşıyan milyonlarca kardeşimizi bir arada tutan manevî bağları kuvvetlendiriyorlardı. O geçiş döneminin bir faykırığı gibi ülkenin tamamen tahrip etmesini ve halkı devleti ile tamamen ayrılmasını önleyen bu Din uluları olmuştur ve Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleride bu Din ulularından şüphesiz birisidir ve elbette en önde gelen, hizmet yapan bir kişi olmuştur.

Allah rahmet eylesin ve diğerlerinin hepsinin ruhları cennette olsun Bugün O’nun yetiştirdiği talebelerinin ve O’nun yolunu devam ettirenlerin kurdukları yurtlar Avrupa ayarında. Hatta Avrupadaki talebe yurtlarından daha iyi şartlarda. Ben Avrupa talebe yurtlarında da kalmış, okumuş bir insan, orayı ve burayı bilen bir insanım. Bu talebe yurtlarındaki rahatlık, imkan, yemek, te-mizlik, disiplin v.s. O kadar ileri bir derecededir ki o günleri görmüş insanların Süleyman Efendi Hazrelerinin talebelerinin böyle yerler kuracağı ve yeni neslin böyle güzel imkanlar içerisinde yetiştirileceğini söyleselerdi inanmakta güçlük çekilirdi. Ama yeterki insan hulûsi kalple bir iman yolunun hizmetçisi olsun, hizmetkârı olsun ve buna sadâkatla bütün bir kalbî bağlılık ile, ferâğatla, tam bir selâbetle devam etsin. Allahü teâla verir,vermiştir. Bugünkü talebeler bütün bunları unutmamalıdırlar. İçinde yaşadığı şartların, imkanların genişliğinin mükemmelliğini idrak etmelidirler. Ve bu günki Türk toplumuna karşı borçluluklarını, hizmet verme gerekliliğini bütün ruhlarında hissetmeliler. Ülkemizin birliği, bütünlüğü, yükselmesi ve İslâmın nürunun pırıl pırıl aydınlığının ülkemiz ve ülkemiz dışında parlamasını kendilerininde bir vazifesi olduğunu, bu yolda hizmet etmelerinin gerektiğine inansın ve idrak etsinler. Borçlarını ancak böyle ödeyeceklerİne kânîyİm. Ve şartlar 40’ların hatta 50’lerin şartları değildir. Türkiye bugün hür bir hava içersindedir. Devlet millet ilişkileri fevkalâde medenî normal bir zemine gelmiştir. O dönemin çilesini çekenler, şimdik rahmete kavuşmuşlardır. Hepsinin rûhu şâd olsun ve mekânları cennet olsun. Prof. Dr. Nezat Yalçıntaş Fetih, Sayı: 37, Eylül 1994 NY USA TGRT, 16 Eylül 1994 İz Bırakanlar Programı

SÜLEYMAN EFENDİ HAZRETLERİNİN ŞAHSİYETİ
O’nun emeli Kur’ân ilimlerini öğretmek ve yaymanın yanında, Kur’ân ahkâmını da yaşatmaktı. “Benim evlatlarım, İslâm’ın şerefini yaşayarak gösterecekler” diyerek, onların İslâm’ı özümsemelerini ve yaşayış tarzlarına sindirmelerini arzu ederdi. Etrafını ışık saçıp kendisini tüketen mum gibi değil, hem etrafını aydınlatan, aynı zamanda da kendi aydınlığını muhafaza eden ışık misali idi. Hayatla ilgili hususları öğrenmekle kalmayıp, aynı zamanda harfiyyen tatbik edilmesini de isterdi.

Kendisi bizzat yaşayarak MUHAMMEDÎ bir hayatın nasıl olması gerektiğini talebelerine gösterir, onların da gittikleri yerde, sadece “KÂL / söz” yoluyla değil, “HÂL” yoluyla da irşadda bulunmalarını ister ve tenbihlerdi. Ders için zaman ve mekân seçmezdi. Ders yeri ne kadar uzak olursa olsun, dersini aksatmazdı. Kısıklı’dan Topçular’a dört ayrı vasıtayla ulaşabilmesine rağmen hiç yüksünmeden gidip gelmişti. Uyku ve ihtiyaçları dışındaki bütün vakitlerini bu uğurda harcar, hatta az uyumalarına rağmen “Allah bizi az uyku ile kandırsa da keşke daha çok ders okusak” diyerek günün tamamını değerlendirmek isterdi. Günümüzde, kendilerinin vazifesi ve irşâd salâhiyeti, tamâmiyle ve kemâliyle devam etmektedir. Talebeleri de Üstazlarının himmet ve teveccühleri ile, hiç bir yanlışa sapmaya meydan vermeksizin, o’nun bizzat yaşarak gösterdiği “Ehl-i Sünnet” çizgisinde hizmetlerini sürdürmektedirler. Bugün, ülkenin her ilinde, ilçesinde, köyünde ve hatta sadece Türkiye’de değil, dünyanın dörtbir yanında, günbegün inkişâf etmektedir. O’nun evlatlarına emânet ettiği dâvâ’yı, kendilerinin bir sözü ile hatırlatalım. “Bu vazifeleri siz devâm ettireceksiniz. Buna mecbursunuz. Bunu yapmadığınız takdirde şu on parmağımı mahşerde yakanızda bulacaksınız. En nâmüsâit zamanlarda dahi talebe okutmaya devam edeceksiniz. Dağ başında olsanız elinize bir kişi geçse ona Kur’ân’ı ve Dîni öğreteceksiniz”. Uzun sözün kısası, “Kâmil” bir Mürşid ve eksiksiz bir âlim olmanın yanında, muhterem ve muhteşem bir “insan”dı… Sahabeden Günümüze Allah Dostları Bir heyet: Cild 9: S 78-81

TÜRKİYE’NİN İLK ÖZEL ÜNİVERSİTESİ VE SÜLEYMAN EFENDİ
Fâtih Sultan Mehmed’in Tuna Hanlığı ile ödüllendirdiği büyük bir aileden gelen Üstaz Süleyman Hilmi Tunahan, 1888’de Silistre’de dünyaya gelmiştir. Silistre’de ve İstanbul’da, bir hizmet adamı için gerekli olan ilimleri tahsil ettikten yani o devrin üniversitesinden mezun olduktan sonra, medreselerde yıllarca müderrislik, bugünkü anlamda profesörlük etmiştir. Daha sonraları, kaderin kavranmaz-yorumsuz akışı içinde- İstanbul’u merkez alarak Türkiye’yi Kur’an Kursları ile donatmaya başlamıştır.

Adları Kur’ân Kursu olan bu medreseler, Anadolu’da orta, İstanbul’da yüksek öğrenim veren, çok şubeli bir özel okul, hatta üniversiteydi bence. Şartları gere gere açılmış, yasağa rağmen eğitim-öğretim yapmış potansiyel üniversite! İstanbul’daki “Tekâmül Kursları” Üstaz Süleyman Efendi’nin bu faaliyetlerine bir çekirdek üniversite özelliği kazandırıyordu bence. Kendi kursları için Câmiul Efdal- Efdal Üniversitesi- tabirini de bizzat kendis kullanmıştı zâten Süleyman Efendi. İster katılın, ister katılmayın, ister muvâfık olun, ister muhâlif. Türkiye’de Dînin rafa kaldırıldığı, hatta zindanlara tıkıldığı dönemlerde, yasağa rağmen Din adamı yetiştiren ilk özel okullar topluluğu olması bakımından, Türk toplumunda önemli bir yeri vardı bu kursların. Adları ve statüleri – yapılanma biçimleri – ne olursa olsun, bir tür özel üniversite niteliği taşıyordu bu kurslar. Din ile devletin birbirinden koparıldığı noktada yer almaları ve yasağa rağmen hayâtiyet kazanmaları, bir tür fütûhattı. Türkiye’nin bu ilk özel üniversitesinin başında, Kurucusu ve Rektörü sıfatıyla Üstaz Süleyman Hilmi Tunahan’ın bulunması ve O’nun İmâm-ı Rabbânî kanalından feyz alan bir Nakşibendi Şeyhi olması da ayrı bir anlam taşıyordu. Vaktiyle “Dârul Fiten”de olmanın kaçınılmazlıkları içinde, Süleyman Efendi’ye bağlı bu özel okullarla, devlete bağlı tüzel okullar ve diğer bazı cemaatler arasında, gerekli, gereksiz bir dünya sürtüşme oldu. Hâlâ da oluyor zaman zaman. Ebul Fiten olan mühletli şeytanı söndürmek kolay olmuyor. Ama çok şükür ki eski şiddetini kaybetti o tartışmalar. Hatta bitti bile denilebilir. Şeytan sönercesine zayıfladı yani bu bapta. Çok cılız da olsa bazı yerlerde devam eden ufak tefek sürtüşmeler, taşra dedikoduculuğundan öte geçmiyor hamd olsun… 16 Eylül 1959’da 71 yaşında irtihâl-i dâri bekâ eden Süleyman Efendi’nin Karacaahmet’deki rûhâniyet merkezi, daha bir şendir şimdilerde bence, bundan, bu yumuşamadan, bu “tavr-ı leyyin”den dolayı. İnsanlar ve hele hele Müslümanlar arasındaki fitneler, halki ıyâlullah kabul eden Allah dostlarını çooook derinden üzer. Vaktiyle ne olduysa olmuş, kimin hangi kesimin ictihâdı daha isâbetliyse onu Allah biliyor. Vaktiyle olup bitenleri ve şimdilerde olmaya devam edenleri, “İnnemel a’mâlü binniyât” çerçevesinde ele alırsak, insafımız artar. İnsafın artması basîretin açılmasına vesîle olur. “Her şey niyete bağlı”. Niyetlerin neticelere çok büyük tesirleri vardır. İyi niyet esastır dâimâ…Niyetlerin iyileşmesi insafın artması, insafın artması basîretin açılması, basîretin açılması da ufukların genişlemesi ile sonuçlanır. “Hayrul umûr evsatuhâ” – herşeyin hayırlısı, ortası – noktasına bu ufuklarda ulaşabiliriz ancak. Bu nükteyi anlayana, Anlayıp ta dinleyene, Allah deyip inleyene, Selâm olsun! selâm olsun!… Mustafa Özdamar Selimiye 1995 Hâdimül Kur’ân Üstaz Süleyman Hilmi Tunahan

İSLÂM’I MODERNLEŞTİRMEKTEN ÇOK KORUMAYI ÖNEMSEYEN ULEMÂNIN MUHÂFAZAKAR BİR MENSÛBU SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN
İslâm’ı modernleştirmekten çok “korumayı” önemseyen ulemanın muhafazakar bir mensubu olan Nakşibendi şeyhi Süleyman Hilmi Tunahan (1888-1959), Türkiye’de, dört milyon izleyicisiyle en büyük ikinci ıslâmi hareketin manevî lideri ve kurucusuydu. Süleymancılar, Tunahan’ın izleyicileri, Tunahan kültü etrafında mezhep benzeri bir kimlik ve üyelerini sekula-rizm, siyasî ıslamcılık, ıslâmın şii ve Vehhabî yorumları ile tüketim kültürünün zehirleyici fikirlerinden koruyacak bir normlar dizisi geliştirdiler. Bu hareketin ana hedefi, Müslümanları ıslâm’ın “Sünni-Hanefi-Osmanlı” versiyonuna uygun olarak kontrol edip disiplin altına almak için vâizler “eğitmek”tir.

Kemalist dönemde Din eğitimi için en büyük çabayı Tunahan ortaya koymuştur. ıslâm’ın metinsel kaynaklarına dönüşe çağıran halk katındaki bir harekete öncülük etmiştir. Resmî tacize rağmen, öğrencilerine Kur’ân okumayı öğretme şeklindeki Dinî misyonundan hiçbir zaman geri durmadı. Evini bir Kur’ân kursuna döndürdü ve izleyicilerinin de aynı şeyi yapmasını istedi. Türk devleti bu hareketlerin faaliyetlerini sürekli olarak gözetim altında tuttu ve “korku ve müsamaha” siyaseti izledi.

Mesela, Tunahan 1939, 1944 ve 1957’de üç defa tutuklandı. Birincisinde üç gün cezaevinde kalırken, ikinci tutuklanışında bu süre sekiz gün oldu. ıkisi de beraetle sonuçlandı. Üçüncü tutuklanma en kötü deneyim oldu. 1957’de Bursa’daki tarihi Ulu Camide meydana gelen bir olay sırasında tutuklandı. Bu olay, bir adamın kendisini Mehdi ilan edip hükümeti devirme çağrısında bulunmasıydı. Tunahan bu olayı tasarlamakla suçlandı ve birkaç ay cezaevinde kaldı. Bu sırada 69 yaşlarında olmasına rağmen, polis tarafından kendisine eziyet edildi. Cezaevinden çıkışından birkaç ay sonra, 16 Eylül 1959’da, vefat etti. Damadı Kemal Kacar (1917-2000) hareketin örgütsel (manevî değil) lideri olarak O’nun yerine geçti. Erbakan’ın siyasî ıslâm’ının sözünü sakınmayan bir muhâlifi olan Kacar, Kütahya’dan (1965-1973) ve İstanbul’dan (1977-1980) AP milletvekili olarak parlamentoya seçildi ve Kur’ân Kurslarının yaygınlaşmasında önemli bir rol oynadı…

Kacar’ın vefâtından sonra, cemâatin yeni lideri Tunahan’ın torunu Arif Ahmet Denizolgun olmuştur. Islamic Political Identity in Turkey : Suleymancis OXFORD UNIVERSITY PRESS 2003 Dr. M. Hakan Yavuz, University of UTAH U.S.A. İSTİFADE EDİLEN ESER VE KAYNAKLAR AK Ali, Zarûrî Bir Açıklama: “Süleymancılıkla Yaftalanan Federasyon ve Dernekler” Kral Matbaası İstanbul 1987 AK Ali, “Süleymancılık Uydurması” Kral Matbaası. İstanbul 1987 AKGÜNDÜZ Ahmet, 1997, Tabular Yıkılıyor II, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul. AKGÜNDÜZ Ahmet, 1997, Arşiv Belgeleri Işığında Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan: Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul. AKGÜNDÜZ Ahmet, Fetih Dergisi Sayı 57, 1997 NY USA ALBAYRAK Sadık, 2001, “Bir İnanç Abidesinin Çileli Öyküsü:Süleyman Efendi Gerçeği”, Yeni Şafak 1-8 Şubat 2001. ALGAR Hamid, şe Naqshbandi Order In Republican TURKEY, Islamic World Report Vol,4, 1996 ALBAYRAK Sadık, Cuma Dergisi 24-30 Eylül 1993 ANLAR Kemal Nail, Ufuk 20 Eylül 1978 ANA BRİTANNİCA, Süleymancılık Maddesi. ARIKAN?Mustafa, Büyük Müceddid İçin Ne Dediler? Ufuk Mecmuası, Kasım 1978 İstanbul AYDIN?Mustafa, Modern Turkiyede Siyasi Düşünce: İSLAMCILIK: Bir Cumhuriyet Dönemi Gerçeği Olarak SÜLEYMANCILIK. İletişim Yayıncılık İstanbul 2004 BAŞER Alev Erkilet, 1999, Ortodoğuda Modernleşme ve İslâmi Hareketler, Yöneliş Yayınları, İstanbul. BURSALI Mustafa Necati, Alemlere Rahmet Hazreti Muhammed Aleyhisselamın Hayatı DARVISH? Huda, Al Islamiyyun Ve Türkiye al Ilmâniyyah, Dâru-l Âfak Al Arabiyyah, Mısır 1998 EREN Ali, Vefâtının 40. yılında Süleyman Hilmi Tunahan (Kuddise Sirruh) Hazretleri, Akit Yayınları 1999 EVLİYÂLAR?Ansiklopedisi, Cild 10, İhlâs Gazetecilik Holding A.Ş İstanbul 1992 EYGİ Mehmet Şevket, Zaman Gazetesi 6 Mart 1988 EMİN?Fatih, Milli Gazete 4 Haziran 1993 HEKİMOĞLU?İsmail, Zaman Gazetesi 17 Mart 1988 FETİH, Dînî, İlmî ve Kültürel Aylık Dergi Fetih Hayra Hizmet Vakfı Yayınları New York USA Sayı, 37,47,57 GENÇ AKADEMİ- Aylık Haber Yorum Araştırma Dergisi, (Süleyman Efendi ve Talebelerinin Fikri Yapısı Özel Sayısı, Kasım- Aralık 1995, GÜÇLÜ Salih, Büyük Müceddid İçin Ne Dediler? Ufuk Mecmuası, İstanbul 1978 GÜLEN?M. Fetullah, Ruhumuzun Heykelini Dikerken GÜVENÇ Bozkurt, 1984, İnsan ve Kültür, Remzi Kitabevi. ILICAK?Nazlı, Tercüman 9 Aralık 1989
İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, TD Vakfı, Cild 41 KISAKÜREK Necip Fazıl, 1990, Son Devrin Din Mazlumları, Büyük Doğu Yayınları (10.B), İstanbul. KISAKÜREK Necip Fazıl, : Mukaddes Hayattan Levhalar LAROUSSE ?MEYDAN: SÜLEYMANCILIK Maddesi MARDİN Şerif, 1995, Türkiye’de Din ve Siyaset, Makaleler 3 (4.B), İstanbul, İletişim Yayınları. KİRMAN M. Ali, 2000, Türkiye’de Bir Yeni Dini Cemaat Örneği Olarak Süleymancılık, Ankara Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara.

KIRKINCI Mehmed, Aksiyon Dergisi Sayı 37 MISIROÜLU Kadir, Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri III İstanbul, 2012
MÜFTÜOĞLU Mustafa, Cuma Dergisi Eylül 1993 NURSİ Said Bediuzzaman, Arşiv Belgeleri Işığında Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan: Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1997. ÖZDAMAR Mustafa, Hâdimül Kur’ân Üstaz Süleyman Hilmi Tunahan, Selimiye 1995 SATAR Burhan, Fetih Dergisi Sayı 57, 1997 NY,SAHÂBEDEN Günümüze Allah Dostları, Heyet.C.9 SİLSİLE-İ SÂDÂTIN 33. ve Son Halkası Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Fazilet Neşriyat SUNGUROĞLU?Ziya, Sohbet Notları UFUK? Haftalık Siyasi Gazete: Özel Sayı, 27 Eylül 1978 İstanbul VAKKASOĞLU Vehbi, “Maneviyât Dünyamızda İz Bırakanlar” İstanbul, Cihan Yayınları.1987 http://www.tunahan.org. ( Web Sitesi) Yılmaz Hızır, SÜLEYMANCILIK! Hakkında bir İnceleme Köln 1977 YALÇINER Yılmaz, Cuma Dergisi 24-30 Eylül 1993 YALÇINTAŞ Nevzat, Fetih Dergisi Sayı 34, 1994 YAŞAR Kudret, Cuma Dergisi 24-30 Eylül 1993 YAVUZ?Hakan, Islamic Political Identity in Turkey: SULEYMANCIS: OXFORD UNIVERSITY?Press 2003 University of UTAH, U.S.A.
33 – EBU’L FARUK SÜLEYMAN HİLMİ SİLİSTREVİ (K.S.)

Ezelî takdir olarak seyyidler zincirinin 33’üncü halkası kendilerinin nasibi olduğundan, bâtınları da ilâhî füyüzât ile alâkalanarak seyyitler zincirinin 32’inci halkası ve bu zincirin 9’uncu büyük rütbesi Selahüddin İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin (k.s.) Hazretlerinden seyr-i sûlûklerini tamamladılar.

Kendilerine vâki tecelliyâtın büyüklüğünden dolayı, Salâhü’d-dîn İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri tarafından Müceddid-i Elf-i Sânî İmam-ı Rabbanî Ahmed Fârukî-i Serhendî Hazretlerinin nisbet-i rûhaniyesine teslim edildiler.

Bu sûretle seyyidler zincirinin 33’üncü ve sonuncu halkasını teşkil ederek, dünyanın şu son zamanlarında ilâhî feyzden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle dalâl çukurundan, iman ve ihlas sahasına çekip çıkardılar, halen de çıkarmaktadırlar.

Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi Silistrevî (k.s.) Hazretleri, (H.1306) M. 1888 yılında Silistrenin Ferhatlar köyünde doğdu. 16 Eylül 1959’da (H.1379) İstanbul’da irtihal buyurdular. (Kaddesallahu Sirrahü’l-Eazz) Ancak, tasarruf ve irşâdları, yukarıda da zikri geçtiği gibi halen devam etmektedir.

Süleyman Efendi (Kuddise Sirruh) tahsili esnasında yüksek zekâ, çalışkanlık ve takvâsı ile talebeler arasında temayüz ederek hocalarının dikkat nazarlarını çektiler.

İlim tahsili hususunda irâdelerini o derece zorladılar ki, mübarek burunlarından, okuduğu kitapların sahifeleri üzerine, zaman zaman kan damladığı olurdu.

Yine bu hususta uyku ile akıllara durgunluk verecek şekilde mücadele ederek ilim tahsiline devam ederek derslerini tamamlamıştır. Kış günlerinde ise, pencerelerinden uzanarak aldıkları bir parça karı avuçları içinde sıkar ve enseleri ile gömleklerinin yakaları arasına koyarlardı. Enselerindeki kar topunun vücut hararetlerinde yavaş yavaş erimesi neticesi, sırtlarından aşağı inen ince su yolu, dâima uyanık bulunmalarını te’min ederdi. Bütün bunlarla Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.) evlatlarına, ilim tahsilinin zor olduğunu, ancak her türlü müşkilâta göğüs gererek ilim tahsiline gayret etmenin lüzumunu, muhteşem bir misal halinde anlatmak isterlerdi.

Bilâhare o zamanın tabiri ile dersiâm olarak yetişmek, yani ihtisasını (doktorasını yapmak üzere Süleymâniye Camii Medreseleri’nde “Medresetü’l-Mütehassisîn” ‘in tefsîr ve hadîs kısmına gidip oradan da birincilikle mezun oldular.

Medrese-i Süleymâniye’ye girmeden önce Medresetü’l-Kuzat (kaadî yetiştiren mektep) ‘in de giriş imtihanlarını birincilikle kazandılar, fakat bunu büyük bir sevinçle pederine bildirdiği zaman O’ndan aldığı telgraf şu oldu:

— Süleyman ben seni cehenneme göndermek için İstanbul’a göndermedim.

Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamber Efendimizin; “Üç kadîden ikisi cehennemde birisi cennettedir.” meâlindeki hadîs-i şeriflerini hatırlatmış oluyordu. Süleyman Efendi (k.s.) pederine verdiği cevapla, kendisinin asla kaadîlik (hâkimlik) mesleğine sülûk etmeye niyetli olmadığını, maksadının devrinin bütün zâhirî din ilimleri sahasında kemâle ermek olduğunu bildirdi ve Medrese-i Süleymâniye’nin, tefsîr ve hadîs kısmından diplomasını alıp dersiâm olduğu gibi, Medresetü’l-Kuzât’tan da diplomasını iyi derece ile alıp kaadîlik rütbesine ulaştılar. Böylece devrinin aklî ve naklî ilimlerinden de en yüksek dereceyi ihraz etmiş bulundular.

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri Ceddi, İdris Bey’e dayanan şerefli ve soylu bir âiledendir. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tara-fından, Tuna Han’ı nasbedilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tecviz edilmiş bir zât idi.

Süleyman Efendinin (k.s.) dedeleri (Kaymak Hâfız) namıyla mâruf bir zât olup 110 yaşına doğru vefat buyurmuşlardır. Muhterem Pederleri Osman Efendi ise, tahsilini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’nin Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik etmiş mâruf bir zattır.

Süleyman Efendi (k.s.) ilk tahsilini Satırlı Medresesi’nde ve Silistre Rüştiyesi’nde yaptı. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere pederleri tarafından İstanbul’a gönderildi. Pederleri kendisini İstanbul’a gönde-rirken:

— Oğlum! Usûl-ü Fıkıh ilmine iyi çalışırsan dininde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan ilminde kuvvetli olursun, diye tavsiyede bu-lundu.

İstanbul’da Fâtih Dersiâmlarından ve devrin meşhur âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına oturan Süleyman Efendi (k.s.) ondan da birincilikle icâzet aldılar.

 

Ebu’l-Fâruk Süleyman Hilmi Silistrevî Hazretleri’nin bâtın ilmi ile alâ-kalı olarak, damadı ve bağlısı muhterem Kemal Kacar tarafından (Son Devrin Din Mazlumları) isimli kitap için Necip Fâzıl Kısakürek’e verilen notlardan bir bölümü ehemmiyetine binâen okuyucularımızın ittilâına arzediyoruz.

“Süleyman Efendi’nin bâtın ilmine, yani tasavvuftaki mânevî cephe-sine gelince; Şüphesiz bu husus ehline mâlûmdur. Zâhirî akıl ve zekâ ile idrâki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir, hatta iç hayatı münkir olmaz da; yine tasavvuf ve irşada ehil bir zât ile karşılaştığı halde o zât, ilâhî irâde ile kendisini ona bildirmez ise, dünyalar bir araya gelse O’nun feyzlerinden haberdar olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı ” İlm–el–yakîn” biliyoruz.

Kendisinin tasarrufunu ve ruh melekeleri üzerindeki te’sirini, öz ruhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irşad hârikalarını fiil halinde ve hakkıyle müşahede etmiş bulunuyoruz. Allah’ın bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna, ” Silsile-i Sâdâd: Büyükler zinciri” kolunun 32’inci ferdi, Salâhüddîn İbni Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri’nin cismânî nisbet,İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin de rûhânî nisbetle varisleri bulunduğuna imanımız tamdır.”

Kendisinin bu cephesini anlamayanların, anlamakta acz gösterenlerin, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hali görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünya ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.”

Efendi Hazretleri’nin muhterem babası, Müderris Osman Efendi henüz evlenmeden önce bir gece mânâ aleminde şöyle bir şey gördü:
“Göğsünden bir ışık parçası koparak yükselmeye başladı. Bu ışık parçası, yükseldi, yükseldi, yükseldi… Tâ ki, bütün dünyayı ve belki de dünyaları aydınlatana kadar…”

Bu gördüğü rüya Müderris Osman Efendi’ye çok tesir etti. Bunu kendi sulbünden hayırlı bir evlat olarak yorumladı.

Aradan bir müddet geçti; Osman Efendi, Hatice hanım’la dünya evine girdi. Allah, kendisine, dört erkek evlât bahşetti. O da bunlara, sırasıyla, Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil isimlerini verdi. Çocuklar büyüyor, Osman Efendi de, rüyada kendisine işaret edilenin hangisi olduğunu anlayabilmek için onların hâl ve tavırlarını dikkatle takip ediyordu. Neticede bu dikkatini Süleyman Efendi üstünde yoğunlaştırdı. Artık onu yakından takip ediyor ve onun yetişmesi için daha fazla gayret gösteriyor ve yanından hiç ayırmıyordu. Nereye giderse yanında götürüyordu.

Bir gün birlikte giderlerken, bir manda yavrusunun, körpe bir fidana sürtünmekte ve onu hırpalamakta olduğunu gördüler. Osman Efendi bu kıymetli oğluna:

— “Süleyman, koş oğlum! O manda yavrusunu fidanın yanından kov” dedi. O da hemen gidip, manda yavrusunu fidandan uzaklaştırdı. Bunun üzerine Osman Efendi oğluna:

—”Oğlum, unutma! Ağzı dili olmayan canlılara yapılan iyilik de bir sadakadır” buyurdu.

Osman Efendi, bu kıymetli oğlunu Satırlı Medresesi’ndeki tahsilini tamamladıktan sonra Silistre Rüşdiyesi’ne verdi. Silistre Rüşdiyesinden mezun olduktan sonra da dini ilimlerin ve hilafetin merkezi İstanbul’a gönderdi. Giderken kendisine pek çok nasihat ve tenbihlerde bulundu.

Efendi Hazretleri İstanbul’da ilim tahsilinde iken birgün ağır şekilde hastalandı ve yatağa düştü. Hastalığı öyle ağırdı ki, hayatından ümidini kesti…O bu halde iken, üstazı Buhâra meşayıhından Nakşıbendî Şeyhi Salahuddin İbn-i Mevlana Süracüddin Hazretleri (k.s.) kendisini ziyarete geldi. Hayattan ümidini kesen Süleyman Efendi’nin gözlerinden inci gibi yaşlar süzülüyordu. Bunun üzerine üstazı:

—”Evladım, hiç üzülme! Bu hastalıktan iyileşeceksin, okuyup büyük adam olacaksın ve çok itibar göreceksin. Hatta sen, kaptanı gayri müslim olan bir gemiye binecek olsan, o dahi sana saygı gösterecek…” diye iltifatlarda bulundu.

Efendi Hazretleri, İstanbulda o zamanın en büyük dersiamlarından Büyük lakabı ile bilinen Bafralı Hamdi Efendinin ders halkasına girdi. Buradaki tahsil hayatı da çok başarılı geçti. Medrese muhitlerinde kendisi hakkında:

—” Yetişirse iyi bir âlim olacak” diye konuşuluyordu.

Efendi Hazretleri İstanbul’daki tahsili sırasında, bir yılda veya iki yılda bir ancak izine gidebiliyordu.

1916 senesinde Bafralı Hamdi Efendi’den birincilikle icazetnâmesini aldı. Bu sırada 28 yaşında idi.

İlmî kariyerine son noktayı koyabilmek ve dersiâm olabilmek için, Süleymaniye Medreselerinden Medresetü’l-Mütehassisîn’in “Tefsir ve Hadis” kısmına kaydoldu. Aynı yıllarda Medresetü’l-Kuzat’ın, yani Kadılık Mektebi’nin imtihanına girdi ve burayı da birincilikle kazandı.

Medrestü’l-Kuzat’tan iyi derece ile, Medresetü’l-Mütehassisin’in Tefsir ve Hadis bölümünden ise, 1919 yılında birincilikle mezun oldu.

Böylece, bir taraftan “İslam Hukukçusu” diğer taraftan “Dersiâm” olmuş oluyordu. O zamanın ilim muhitinde dersiâm, umumi müderris, yani icâzetnâme verebilen alim demekti ve bu ilmî en yüksek rütbe idi.

Bu senelerde ise Osmanlı Devleti son anlarını yaşıyordu. Birinci dünya harbinden mağlub olarak çıkmış, memleketin her tarafı Avrupalı istilacılar tarafında istila edilmişti. Ardından İstiklal harbi başlamış, neti-cede İslam halifeliğinin merkezi olan Osmanlı devleti yıkılmış halifelik kaldırılmış, yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Yeni devletin yeni yeni kanunları da oldu. Bunlardan biri de Tevhid-i Tedrisat Kanunu idi.

Bu kanuna göre Medreseler ve diğer dini eğitim müesseselerinin tamamı kapatıldı. Eğer gerekirse din eğitimi de lâik Türkiye Cumhuriyeti okullarında verilecekti…

Bu haber, İstanbul müderrisleri cemiyetinde hararetli tartışmalara sebeb oldu. O vakit, bu müderrislerin sayıları 500-520 civarındaydı. Bu kanunla, hepsinin asıl vazifesi olan “müderrislik”lerine son verilecek, kendileri de, yeni hükümet’in uygun göreceği müftülük, imamlık, vaizlik gibi yeni vazifelere tayin edilecekler veya emekli olacaklardı.

Müderrislerin hemen hepsi, bu durumu kabullenmiş gibi görünüyor-lardı.

Efendi Hazretleri ise, bu hadisenin, din ilimlerinin ve Kur-an ilimlerinin kaybolmasına sebeb olacağını düşünüyor ve durmadan diğer arkadaşlarını ikâz etmeye çalışıyor ve onlara şöyle diyordu:

—”Ey dersiâmlar! Sizler bu memlekette, bu gün için dinin teminatlarısınız. İkişer, üçer kişi okutup, bir iki nesil boyu, İslam’ın ömrünü uzatmış olacaksınız. Bunu yapmazsanız, huzur-u ilâhîde mesuliyetten yakanızı kurtaramazsınız.”

Fakat zamanın idaresinin dine bakış açısını bilen müderisler, hiç de istekli görünmediler.

Efendi Hazretleri sonunda, arkadaşlarından bazılarını güçlükle ikna ederek Ankaraya imzalı bir dilekçe gönderdiler. Bu tarihi dilekçede dersiamlar şöyle diyorlardı:

—”Biz, aşağıda isim ve imzaları bulunan dersiâmlar, Hükümetimizin Harb-i Umumi gibi büyük bir felaketten çıkması dolayısıyla, mâli muza-yaka (sıkıntı) içinde bulunduğunu dikkate alarak, dinî ve İslâmî ilimleri fahriyyen (maaşsız) okutmaya hazır olduğumuzu bildirir…” Bu dilekçeye Ankara’dan şöyle bir cevap geldi:

“Memlekette Tevhid-i Tedrisat Kanunu yürürlüktedir, hilafına hareket şiddetle cezayı müstelzimdir.”

Bunun üzerine dersiamlar çeşitli memuriyetlere tayin edildiler. Efendi Hazretleri de İstanbul’a Vaiz olarak tayin olundu.

Dersiamların “Artık hocalıkta bize ekmek kalmadı. Bize tevdî edilecek yeni mesleklere gidelim.” diye pek çokları da hakimlik ve savcılık gibi vazifeleri tercih ettiler.

Efendi Hazretleri bu arkadaşlarını şu tarihi sözleriyle ikaz etmeye çalıştı:

— “Efendiler, hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık Allah’ın, resûlullah’ın, kitâbullah’ın ve din-i mübin’i İslam’ın tebliğ me-murluğudur” .

Bu ikazlar hiç bir netice vermedi ve Efendi Hazretleri bu sahada yalnız kaldı.

Takatinin yettiği kadar İslamî ilimleri okutmaya karar verdi.

SILAİ RAHİM
1926 senesinde, şimdi Bulgaristan hudutları içinde kalan doğup büyüdüğü 200 hanelik Ferhatlar Köyü’ne bir ziyaret yaptı. Bu ziyareti 40 gün sürdü. Seneler önce ilim tahsili için ayrıldığında bir Osmanlı beldesi olan Ferhatlar ve tarihî Silistre şehrini son defa ziyaret ediyordu.

Efendi Hazretleri anne ve babası ile hasret giderdi. Geşmişleri birlikte yâd ettiler.

Kimbilir belki de, Müderris Osman Efendi, talebeyken gördüğü rüyayı, muhterem oğluna anlattı ve bu rüyada gördüğü nurun kendisi olduğunu ve buna layık olması için çalışması gerektiğini söyledi.

40 gün sonra, dünya gözü ile anne ve babasına son defa bakıp vedâ ederek İstanbul’a döndü.

DİNİ İÇİN VERDİĞİ MÜCÂDELE
Efendi Hazretleri İstanbul’a döndükten sonra yine bütün gayreti ile dinin yayılması hizmetlerine sarıldı.

Ancak talebe okutmak istiyor, fakat talebe bulamıyordu. O günkü idârenin İslam dini üzerine uyguladığı baskı ve zulümden korkan insanlar, bırakın okuyup yazmayı, seslice “Allah” demekten bile korkuyorlardı. İslam’ın 5 temel şartı yerine getirilmiyor, bir hatim duası veya bir yağmur duası merasimi bile tertiplenemiyor, babalar anneler kendi çocuklarına bile Kur’anı Kerimi ve dini bilgileri okutamıyorlardı. Özel mahkemeler kurulmuş şehir şehir dolaşmış, şehir ve kasabalarda hatırı sayılır ne kadar hoca buldularsa sudan bahanelerle idam etmişlerdi. Artık hoca da kalmamıştı. Ülkede yeni rejimi oturtmak uğruna tam bir hürriyetsizlik ve baskı hüküm sürüyordu. Hocalar hocalıklarını, müslümanlar müslüman-lıklarını gizlemek zorundaydı. “Herkes pireler gibi saklanıyor” ve kimse ortaya çıkmıyordu.

Efendi Hazretleri (k.s.), o günleri şöyle anlatıyor:

—” Okutma imkânı yoktu, fakat okuyan da bulamadım. Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim, bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı; çünkü korkuyorlardı. O zaman, ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Bunun üzerine kızlarımı okutmaya başladım. İleride torunlarım olursa onlara öğretirler ve böylece bu ilimler yeryüzünden kaybolmaz, dedim. Fakat sonradan Cenâb-ı Hakk sebepler halketti ve okutma imkânı buldum. Yaşlılardan başladık, gençler daha sonra geldi. Ve şimdi yürüyor… Bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın bize lûtfudur.”

Efendi Hazretleri, bir yandan İstanbul’un değişik camilerinde vaaz ediyor, bir yandan da camilerin müezzinliklerinde, apartman bodrumla-rında, bulabildiği her yerde talebe okutmaya çalışıyordu. 1936 senesinde gençlerden ilk talebesi Tüccar Halil Kacar Bey’in oğlu Mehmed Kemal Bey idi.

Neticede yavaş yavaş bir ilim halkası oluştu. İslâmî ilimleri tahsile Önce yaşlılar gelmişti. Gedikpaşa’daki Azakzâde apartmanının bodrumunda, Avukat Osman Bey, Tüccar Hacı Refik Bey, Biletçi Mehmed Efendi’yle oluşan halkaya sonra, biletçi Hüseyin efendi, Tüccar Çırpanlı Mustafa Efendi, Beypazarlı Terzi Ali Bey, Kalaycı Mustafa Efendi dahil oldu.

Çember zaman geçtikçe büyüyordu…Topçular’da, Kısıklı’da, Şehzâdebaşı’nda hayli talebe birikti.

Bu arada gizli polis teşkilatının amansız takipleri sürüyordu. Tutuklamalar, nezaretler, sorgular, işkenceler, zulümler, onun azimli ve şerefli direnişi karşısında eriyip gidiyordu. İstanbul’da bunalttılar, Kabakça’ya oradan Kuşkaya mağarasına gitti. Orada da yakaladılar, Toroslar’a gitti. Trende ve vapurda yolcu gibi oturup müteaddit gidiş gelişler yaparak bazı talebelerine dersler okuttu.

—”Bizim hiç duracak zamanımız yok. Ümmet-i Muhammed’in evlatları cehenneme bir sel gibi akıp giderken, biz onlara seyirci kalamayız. Bu selden ne kütük kurtarırsak kârdır” diyordu.

Bu defa vaizlik belgesini iptal ettiler. Hiç oralı olmadı. Gûya maddi imkânsızlıklarla yoracaklar, ona rahatsızlık vereceklerdi.

—”Biz, değil yorgunluk, rahatsızlık, mezara gidiyor dahi olsak, okumak, okutmak ve hizmet denince, koşarız” buyuruyordu.

Böylesine bir hal Silsile-i Sâdât-ı Nakşıbendiyye ricâlinden hiçbirinin devrinde vukubulmamıştı. Hatta dünya tarihinde bile yoktu. İşte Efendi Hazretlerinin irşad vazifesi ile vazifelendirildiği devir böyle bir devirdi.

Nihayet ne oldu ise ve nasıl oldu ise, 1949’da resmî Kur’an kurslarının açılmasına izin veren kanun çıktı. Nizamlı intizamlı, yerleşik olarak başlayan Kur’an kursları, 1950 Demokrat parti iktidarının getirdiği nisbeten rahat ortamda, hızla inkişaf etti…

1950 SONRASI
1950’lerde, dini faaliyetler kısmen rahatladı.

1951’de Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Beyin Çamlıca’daki evinin birinci katında ilk Kur’an kursu açıldı. ilk “resmî” Kur’an kursu ise 1952’de Aziz Mahmud Hüdaî hazretlerinin çilehânesinin yanında bulunan bir binada, Üsküdar müftülüğüne bağlı olarak faaliyete geçti.

Bir yandan yeni başlayanlara “ibtidaî” dersler okutulurken bir yandan da “Tekâmül” seviyesinde yüksek dînî dersler veriliyordu. Efendi Hazretlerinin iki aylık hızlı kurslara tabi tuttuğu talebeler, müftülük imti-hanına girip imtihanı kazanıyorlardı.

TALEBE İLE ÇOK YAKINDAN ALAKADAR OLUYORDU
Efendi Hazretleri (k.s.), talebenin her türlü ihtiyaç ve dertleriyle bizzat meşgul oluyordu.

Birgün talebe başkanını çağırmış, yemeklerinin durumunu sormuş-lardı. Talebe başkanı,

—” İyi efendim, aramızda biraz para da topladık. Onunla sirke aldım, yemeklerin yanında domates salatası yapıp yiyoruz” deyince, Efendi Hazretleri (k.s.), iç cebinden çıkardığı dörde katlanmış bir elli lirayı başkana uzatarak:

—” Bir daha aranızda para toplamayın, ihtiyacınız olunca bana haber verin” buyurmuştu.

—”Talebeden para alınmaz, talebeye para verilir” diyordu. Talebenin ihtiyacını bizzat kendisi temin ederdi. Vaizlik maaşı dahil, devletten aldığı ücrete hiç dokunmayıp, talebelerine sarfediyordu.

ANADOLUYA YAYILIYOR
Kurslar Anadolu’da açılmaya başladı. Antalya, Kütahya, Bolu, Düzce, Adapazarı, Çorum, Ankara, Konya ve İstanbul’da yetişen talebeler yeni açılan yerlere hizmete, talebe okutma ve halkı irşâd etmeye gönderiliyordu. 1952-1959 hizmetlerin patlama yılları oldu.

Memleketin dört bir yanında hizmet veren talebelerinden aldığı hizmet haberleri, onu en sevindiren şeydi. Hepsini tek tek dinler, onları teşvik ederdi. Her Kur’an kursu açılış haberi gelince, ziyadesiyle memnun olur, ders veya sohbet esnasında bile olsa, ara verip hemen:

— “Hadi bu nimetler karşısında iki rekat şükür namazı kılalım, diyerek yanındakilerle birlikte şükür namazı kılarlardı.

Bir gün Prof. Dr. Asâf Ataseven, Efendi Hazretleri’ni (k.s.) ziyarete gittiğinde, Efendi Hazretleri’nin arkasında işaretlenmiş bir harita görerek bunun mahiyetini sormuş, o da, bunların, açılan Kur’an Kurs’larının yerleri olduğunu ifade etmişti.

Onu en çok sevindiren olaylardan birisi de talebelerinin hizmete şevkle gitmesi idi.

Bolu’da, bir gün sonra hizmete dağılacak talebelere, yaşlıca bir zât:

—” Nereye gönderilse gider misiniz?” diye sormuş, talebelerin hepsi aynı cevabı vermişti:

—” Nereye olsa gideriz, çünkü Hazret-i Üstâz bizi yalnız bırakmaz.” demişlerdi. Bunun üzerine o zat;

—”Siz Hazret-i Üstâd’ı annenizden babanızdan daha mı çok seviyorsunuz.” dedi. Onlar da;

—”Evet, biz Hazret-i Üstâz’ı annemizden, babamızdan daha çok seviyoruz.” cevabını verdiler.

Bunun üzerine o zât, hadiseyi Efendi Hazretlerine anlatınca Efendi Hazretleri :

—”Tabii… Anne babaları onların bu denî dünyaya gelmelerine vesîle olmuştur. Biz ise onları Alem-i Ervahtan alıyoruz, dünya, kabir, mahşer ve sualden geçirip, cennet ve cemâl-i İlâhi’ye kadar götürüyoruz” buyurduar.

ZEVCELERİNİN YARDIMI
Bütün bu zorlu yıllarda, muhtereme zevceleri Vâlide Sultan Hafize Hanımefendi de, Efendi Hazretleri’ne tam destek olmuş, sıkıntıları, zorlukları efendisiyle paylaşmıştır.

Sıkıntıların çok olduğu senelerin birinde Vâlide Sultan:

—”60 talebenin bir arada, huzur içinde, sıkıntısız olarak ders okuduğunu görürsem 60 kurban keseceğim” diye nezr etmişti.

1955’lerde, sadece bir kursta 160 talebe bir arada huzur içinde ders okuyordu. Vâlide Sultan da her hafta bir kurban kestirip talebeye ikram ettirmek suretiyle nezrini yerine getirmişti.

CEZAYİR MÜSLÜMANLARI İÇİN YAPTIĞI DUA
Efendi Hazretleri, dünyadaki bütün müslümanların derdini kendine dert edinmişti. 1956’da Cezayir müslümanları Fransızlara karşı istiklâl mücadelesi verirken Türkiye hükümeti beynelmilel mahfillerde Fransızları desteklemiş ve Birleşmiş Milletler’deki oylamada Cezayirliler aleyhine oy kullanmıştı. Bu politika İslam dünyasında Türkiye’nin çok büyükitimat kaybına sebep olmuştu. Cezayirde, onbinlerce müslüman kanı Fransızlarca akıtılmıştı.

İşte bu yıllarda Efendi Hazretleri (k.s.), vaazlarında “Cezayirli kar-deşlerimize hiç olmazsa dua ile yardım edelim!” demiş bu dua üzerine savcılıkta ifadesi alınmıştı.

KÜTAHYA -BURSA HADİSELERİ
Türkiye’de1950’de demokrasiye geçilmesine rağmen 1956’larda müslümanlara tekrar baskı oluşmaya başlamıştı. Her ne kadar, iktidar partisi değişmiş ise de, zihniyet değişmemişti. Hükümet çeşitli uygulamaları ile müslümanlara nefes aldırmamaya başlamıştı.

Bursa’da o günün iktidarı tarafından düzmece Mehdî hadisesi tertip edildi.

Namaz kılmasını bile bilmeyen bir takım kişiler, akşam vakti Bursa Ulucami’ye geldiler. Ertesi gün cuma namazında, hutbe esnasında hadise çıkartıp, müdahele edenlere de saldırdılar. Yakalandıkları vakit, tertip icabı, kendilerini Süleyman Efendi Hazretleri’nin (k.s.) gönderdiğini iddia ettiler.

Bunun üzerine Efendi Hazretleri (k.s.) İstanbuldaki evinden alınarak 59 gün bazı talebeleri ile birlikte Kütahya Hapisanesinde tutuldu. Fakat o, hapishanede de Kur’ân-ı Kerîm’e hizmetten geri kalmayıp nice mahkumların hidayetlerine vesile oldu.

Mahkemede, Efendi Hazretleri (k.s.) tarafından gönderildiklerini iddia eden kimselere hakim :

— Siz Süleyman Efendi tarafından gönderildiğinizi iddia ediyorsunuz. Bakın bakalım; Şu insanlar içinde Süleyman Efendi hangisi diye sordu. Efendi Hazretleri’nin “hazırûndan hangisi olduğu”nu bilemediler ve hâkim tarafından kovuldular. Efendi Hazretleri (k.s.) de beraat etti.

TEKERİ PATLAYAN ARABA
1957 senesindeki bu 59 günlük hapisten çıkınca yakınlarından bazıları kendisine:

—”Efendim, rahatsızsınız, biraz dinlenseniz” diye söylediler. O ise onlara şu tarihi cevabı verdi:

—”Evladım, tekeri patlayan şöför, tamir bitince kaybettiği vakti kazanmak için daha hızlı gider. Biz de bu iki aylık kaybı daha fazla çalışıp kapatmamız lazım” buyurmuşlardı.

DÜNYADAN AYRILIŞI
Efendi Hazretlerinde şeker hastalığı vardı. O hastalığına rağmen hizmetten ve talebelerinden bir an ayrılmadı. Ömrünün sonuna kadar her gün, 4 vasıtayla Çamlıca’dan Topçular’a talebelerini okutmaya gitti. Topçular Kur’an Kursunu son teşriflerinde, Kur’an-ı Kerim hatmi yaptır-dıktan sonra talebelerine son derece veciz ve kıymetli nasihat ve tavsi-yelerde bulundu.

Bu konuşması onun veda sohbeti gibi idi. Vefatına işaretle:

— “Bir daha görüşmemiz mümkün değildir. Görüşmemiz inşaallah rûz-i cezâda olur, yevm-i mahşerde olur” buyurdu. Çıkarken de tekrar topluluğa dönüp,

—” Evlatlarımı, dünya gözü ile bir kere daha göreyim” diyerek, onlara baktı ve oradan ayrıldı.

Bu hadiseden kısa bir müddet sonra da madde âleminden mânå âlemine irtihal buyurdular.

CENAZE NAMAZI VE DEFİN HADİSELERİ
Gasil işleri Kısıklı’da evinde yapıldı. Naaşı şerifleri Fatih Camii avlusundaki Dersiamların bulunduğu kısma tevdi edilecekti.

Kısıklı’da, cenâze merasimine katılmak üzere mahşerî bir kalabalık toplanmıştı. Bir kısmı da Fatih camii’nde toplanmışlardı. Tabut, Üsküdar’a götürülecek, oradan da karşıya geçirilip Fatih Camii avlusundaki mezarlıkta dersiâmlara mahsus kısma defnedileceti. Bunun için Bakanlar Kurulu izni de alınmıştı.

Cenâze alayı, son anda, (Bakanlar Kurulu kararına rağmen) İçişleri bakanı Namık Gedik’in emriyle polisler tarafından durduruldu. Polisler, cenazenin “Karacaahmet Mezarlığına açtırdıkları yere gömülmesi” için zorladılar. Cenaze sahipleri de firaset ve dirayetle, hadise çıkarmadan (istemeyerek de olsa) bu zorlamaya rıza gösterdiler ve Efendi Hazretleri’nin (k.s.) mübârek na’şları Karacaahmet Kabristanı’ındaki makamına tevdi edildi.

Fâtih’te bekleyen kalabalık da bu hadiseyi duyar duymaz karşı tarafa geçmiş ise de çoğu defin merasimine yetişemedi.

Efendi Hazretleri vefatından senelerce önce bir vesile ile şöyle buyurmuşlardı:

— “Bizim dünya hayatımızdan korktukları gibi vefatımızdan da korkacaklar.”

………

Cenazelerini engelleyenlerin âkıbetleri ise; ayrıca incelenmeye değer bir konudur.

Namık Gedik’in 1960 ihtilalinde Harbiye talebeleri tarafından nasıl öldürüldüğü, sonra da alelâde bir çukura nasıl gömüldüğü, diğer mes’ul şahısların da iki sene sonra aynı güne tesadüf (!) eden (16-17 Eylül’deki) idam edilerek ölümleri tarihe mal olmuş bir hâdise olarak meşhurdur.

 

VEFATINDAN SONRA
Efendi Hazretleri’nin mânevî vazifesi ve irşad salâhiyeti, tamamiyle ve kemâliyle devam etmektedir. Bunu tasavvufî ta’birle ifâde edersek; tasarrufu mânen devam etmektedir.

Nitekim bağlıları, 1959’dan beri onun himmet ve teveccühleriyle hiç bir yanlışa ve sapmaya meydan vermeden “Ehl-i sünnet” çizgisinde hizmetlerini sürdürmektedirler. Bu yolla, dünyanın her yanında dînî hizmetler gün be gün inkişaf edip yayılmaktadır.

Bu istikrarlı hizmette onun çizdiği düsturlar çok mühimdir. Bir gün talebelerine :

—”Bu vazifeleri siz devam ettireceksiniz. Buna mecbursunuz. Bunu yapmadığınız takdirde şu 10 parmağımı mahşerde yakanızda bulacaksınız. En nâmüsait zamanlarda dahi talebe okutmaya devam edeceksiniz. Dağ başında olsanız, elinize bir kişi dahi geçse ona Kur’an’ı ve dini öğreteceksiniz…”

Onun hedefi, Kur’an ilimlerini öğretmek ve yaymanın yanında, Kur’an’ın hükümlerini de yaşatmaktı. Hayata taalluk eden hususları öğrenmekle kalmayıp, aynı zamanda harfiyyen tatbik edilmesini de isterdi. Kendisi, bizzat yaşayarak, Resülüllahın sünnetine uygun bir hayatın nasıl olması gerektiğini, talebelerine gösterir, sadece ” kâl” yani söz yoluyla değil, “hâl” yani şayarak irşadda bulunmalarını ister ve tenbihlerdi. Ders için zaman ve mekân seçmezdi. Ders yeri ne kadar uzak olursa olsun, dersini aksatmazdı. Kısıklı’dan topçular’a 4 ayrı vasıtayla ulaşabilmesine rağmen hiç yüksünmeden gidip gelirdi. Günün 24 saatinin uyku ve ihtiyaçları dışındaki bütün vakitlerini bu uğurda harcar hatta az uyumalarına rağmen “Allah bizi az uykuyla kandırsa da, keşke daha çok ders okusak” diyerek, günün tamamını değerlendirmek isterdi.

ÇOK SÜR’ATLİ BİR EĞİTİM
Efendi Hazretleri (k.s.), dinî eğitim ve tedrisata muazzam bir sür’at kazandırmıştır. Eskiden 10-15 yıl süren tedrisatı, Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, 2-3 seneye sığdırmıştır.

Hayattayken basılmış tek eseri “Kur’an Harf ve Harekeleri” isimli küçük elif-ba cüzüdür. Bu kiymetli eserle, Kur’an-ı Kerim’i öğrenmek, aylardan günlere, hatta saatlere inmişti.

—”Şimdi sürat zamanıdır, tahsili uzatma zamanı değildir” buyururdu.

DERS OKUTMA METODU
Bir müddet okuttuğu talebelerini, Anadolu’nun muhtelif yerlerine gönderir, va’z u nasihatler ettirir, oradaki müslümanlara Kur’an öğretmelerini tenbih ederdi. Vazifesini tamamlayıp gelenlere, okumadıkları kitapları okutarak, tedrisatlarını tamamlardı. Onun talebeleri bir taraftan ilim tahsil ederken, diğer taraftan da Ümmeti Muhammed’in evladına öğretirlerdi. O ve talebelerinde “hizmette emeklilik yoktu”. Peygamber Efendimizin, beşikten mezara kadar ilim tahsil etme düsturunu bizzat uygular ve talebelerine de uygulatırdı. Medresedeki, hocanın ibareyi okuyup mâna vermesi ve talebelerin dinlemesine dayalı öğretim metodu yerine, talebelerin önceden çalışarak ibâreyi okuma, manâ verme ve anlatmasına, hocanın da onların eksiklerini tamamlamasına dayalı yeni bir metodla tedrisat yapardı. İbareyi, ders halkasında bulunan bütün talebelere sırasıyla okuttuğundan, talebelerin dikkatini kitaba ve derse yoğunlaştırırdı. İbareyi okuyan talebeye;

—”Harf-i cer’e dikkat et, zamiri atlama” gibi ip uçları verdikten sonra okutur ve onların yaptığı küçük hataları görmezden gelirdi. İbârenin bütününü ve anlatılmak isteneni anlayabilmişlerse, telaffuz ve iğrab hatalarına kızmaz:

—”Dumanı doğru çıksın yeter” diye onları teşvik ederek ezbercilik yerine dersin özünü kavramalarına önem verirdi. Meseleleri izah ederken kaynak gösterir, delilsiz hüküm vermezdi.

Medreselerdeki 15-20 senelik tahsili 2-3 seneye sığdırması, sadece ilmî bir metodla olacak şey değildi. Her türlü ağır şartlar altında böyle bir başarı, ancak, Cenâb-ı Hakk’ın ona bir lütfu ve Vâris-i Nebî olmanın bir keremidir.

TALEBEYİ ÇOK SEVERDİ
Talebelerini çok severdi. İlim öğrenme ve talebe sevgisi onda aşk derecesindeydi. Her talebenin maddi mânevî rahatsızlıklarıyla ilgilenir incinmemeleri, örselenmemeleri için elinden gelen gayreti gösterirdi. Birisi biraz rahatsızlanacak olsa kendisi bizzat doktora götürür, ilaçlarını yaptırır, tedavileriyle uğraşırdı. Aslâ talebe seçmezdi. Talebelerin arasında zengin-fakir zeki – kıt anlayışlı ayrımı yapmaz, hepsiyle ilgilenirdi.

—”Evinin yolunu bulabilsin yeter; Allah’ın izniyle okuturuz”. derdi. Talebelerinin çekingenliklerini, korkularını, onlara sevgisini hissettirerek yenerdi. 10-12 yaşlarındaki çocukları, minberlere, kürsülere çıkarır; milletin dedikodusuna ve her türlü baskıya sabretmelerini telkin ederdi. Kendisine ve talebelerine yapılan bu baskılar karşısında:

— “Elhamdülillah! Bu çektiğimiz sıkıntılar, Resülüllah Efendimizin yolunda olduğumuzun delîlidir” buyururlardı.

O zamanın bazı hocaları iki üç senede adam yetiştirmesine bir türlü akıl erdiremezlerdi. Hele 1 saatte, Kur’an-ı Kerimi okuma kaidelerinin tamâmını öğretip, Kur’an okutmaya başlamasına hiç akıl erdiremiyorlardı. Bazı haset odakları, canlı eserleri boy boy, Camii kürsülerinde vaaz ederken, namaz kıldırırken, müftülük yaparken gördüler, fakat inanmadılar. İmtihan ettiler. Sarf’, Nahiv, Fıkıh, Kelâm, Ferâiz, Hadis ve Tefsir’den sorulan sorulara eksiksiz cevaplar alınca, bazı insaf sahipleri takdirle karşılarken, çoğu da hasedinden işi düşmanlığa kadar götürdüler.

İSTANBUL EFENDİSİ
Dersleri hiç sıkıcı olmazdı. Uzun derslerin aralarında bazan hatıralarını bazan da hikmetli hikâyeler anlatarak talebeleri rahatlatır, dersten soğumamalarını sağlardı. Talebelerinin din ilimleri sahalarında yetişmelerini arzu ettikleri kadar, dünya işlerine de vâkıf olmalarını arzu buyururlardı. Talebelerine sadece ilim öğretmekle kalmaz, onları her yönden eğitirdi. Onun tedrisatından geçen talebeler, hâl, konuşma ve giyimleriyle tam bir beyefendi olurlardı.

—”Benim evlatlarım, çarıklarını sürüye sürüye gelirler, birer İstanbul Efendisi olarak dönerler” buyurur ve bunu da kelimenin tam manasıyla gerçekleştirirlerdi.

Gerçek bir beyefendi, bir İstanbul efendisiydi. Tertemiz ve sade giyinişiyle, davranışlarıyla, vakarıyla, kendisini uzaktan tanıyan ve hatta tanımayıp ilk defa görenlere dahi, bir hürmet ve ta’zim hissi uyandırırdı.

İstanbul’un işgali sırasında, karşıya geçmek üzere bir vapura binmiş ve vapurun dolu olması sebebiyle ayakta kalmıştı. Yukarıdan, kaptan köşkünden kendisini gören gayri müslim kaptan, haber göndererek, yukarı gelmelerini istemiş ve:

—”Siz ayakta kalacak insan değilsiniz, buyurun buraya oturabilirsiniz” diyerek, kaptan köşkünde oturacak yer göstermiş ve uğurlarken de:

—”Bu vapura her bindiğiniz de, gelip buraya oturabilirsiniz” diye eklemişti..

Kendisini sevenler ve hürmet gösterenler bir yana, kendisine sıkıntı verenlere bile tebessüm ve muhabbetle yaklaşır, mümkün olduğunca gönüllerini alırdı. Evini aramaya gelen polis memurlarına kahve ikram etmesi ve ev halkının garipsemelerine karşı da:

—”Onlar memurdurlar, vazifelerini yapıyorlar, yorulmuşlardır” diye karşılık vermesi, bunun en güzel misallerindendir.

Bir Ramazan ayında, iftar öncesinde, evinin karşısındaki kahvede oturan ve kendisini takiple vazifeli sivil polis memuruna giderek :

—”Oğlum, sen oruçlusun, akşam da yaklaştı, benim arkamdan gel de, bizde iftar edelim. Daha sonra vazifene devam edersin” deyip evine davet etmesi, polis memurunu son derece şaşırtmış ve duygulandırmıştı.

Bu güzel hareketin neticesidir ki, daha sonra bu polis memuru da onun hizmet halkası arasına katılmışlardır.

İnsanlara ve bilhassa talebelerine karşı son derece nazik ve müşfikti. Okumak talebiyle Anadolu’dan gelen gençleri biraz bekletmiş ve yanlarına geldiğinde de:

—”Evlâdım, terli idim, o yüzden geciktim, özür dilerim” diye gecikme sebebini söyliyerek nezâketini ortaya koymuştur.

Ölçülü ve zekice olmak şartıyla lâtifeyi sever, zaman zaman talebeleri ve ehl-i beytiyle lâtifeleşir, şakalaşırdı.

Hayattaki zorlukları tebessümle karşılamasını bilirdi. Dini tedrisatın yasak olması yüzünden, Çatalca’da Kabakça’nın Kuşkaya mevkiinde, kovuklarda talebe okutmaya başlamıştı. Fakat, “idare” bir türlü yakasını bırakmıyordu. Kendisini sürekli tâciz ederek, her gittiği yerde bulan ve karakola sevk eden astsubay, orada da talebelerine ders okuturken bulmuştu. O ise, bu tatsız hadiseyle talebelerinin şevkinin kırılmasını önlemek ve durumun ne derece acı olduğunu ifâde edebilmek için, astsubaya bakmış, gülümsemiş ve:

—”Evladım, sen tazı olsan, dağda tavşan bırakmayacakmışsın” demişti.

İnsanın sabrını taşıracak hadiseler karşısında bile sakin bir şekilde geçiştirir, karşısındakine koz olacak tavırları asla sergilemezdi. En olumsuz şartlarda bile ye’se=ümitsizliğe düşmez, pes etmeden kararlılığını devam ettirirdi.

Gayeye vâsıl olmak için her türlü çileye göğüs gerer, aslâ makam ve mevki hırsı taşımazdı.

—”Hizmet muvaffak olsun da varsın bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun” derdi.

Peygamber Efendimizin örnek hayatını tam manasıyla yaşardı. Resûlullah (s.a.v.) Efendimize bağlılığı ve O’nun sünnet-i seniyyesine te-b’ıyyeti, tarif edilemiyecek kadar fevkalâdeydi. Resûlullah’ın sünnetlerini normal ibâdetlerde yerine getirdiği gibi, nafile ibâdetlere de çok dikkat ederdi. Her gece teheccüt namazına mutlaka kalkardı. Buna ilâveten duha ve evvâbin namazlarını da geçirmezlerdi. Sabah namazından önce ve sonra Evrâd-ı Bahâiyye ve Evrâd-ı Fethiye’yi okurlardı…

MÜBAREK SÖZLERİNDEN…İLİM VE İBADET
— Oğlum ilimsiz ibadetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz. İnsanların dünyaya dalıp, istikbâl sevdasına düştükleri şu günde, Mevla’nın ilmini okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren âlî bir iştir. İhlas ve samimiyetle Allah ve Rasulüne yönelen, gölge gibi dünyayı ve her hayrı kendine tâbi kılar. Âhirete çalışan, dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise âhireti kazanamaz. zîrâ âhiret hakikat, dünya haleftir. Ağacı kökünden götürürsen, gölge de beraber gelir. Âhirette ne varsa, dünyada onun misali vardır. Eğer olmasa âhiret yalan olur. Dünyada ne varsa, âhirette onun misali vardır. Eğer olmasa dünya yalan olur. Teyemmüm abdestin halefidir, dünya da âhiretin.

TALEBELERİNE VERDİĞİ EHEMMİYET
— Ben şu denî dünyayı, evlâtlarımın kirli tırnağına değişmem,

— Sizler, Allah’ın memuru, peygamberin memuru, dinin memuru, kitabullâhın memuru, füyüzât-ı ilâhîyi tevzi memurlarısınız.

—Allah’ın zâtını, sıfâtını, peygamberin sünnetlerini, dînin, şer’i şerîfin hükümlerini, Allah’ın kitabını bilmeyenlere kitabullahı öğretip, kalblerine feyzi ilâhî aşılamakla memursunuz. Vazifeniz, batağa düşmüş olan ümmeti bataktan kurtarmak. Gaye rızâ-i ilâhîdir.”

ÜNVANINIZ
— Sizler, El-mücâhid fî-sebilillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm, (Ünvanınız: Sizler, cemâli ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahitlersiniz), buyururlardı.

YUNUS EMRE

Yûnus Emre’den söz eden birine:
— Yûnus Emre ne yapmış; vahdeti vahdette aramış. Köşesine çekil-miş kendine hizmet etmiş. Biz, vahdeti kesrette (çoklukta), rızâ-i Hakkı halk arasında, halka hizmette arıyoruz. Enbiya-i Mürselîn yolundayız, buyurdular.

TEK HEDEF
— Bizim para, pul, mevki, makam, siyaset, politika, kavga ve gürül-tüyle işimiz yok. İstisnasız her müslüman çocuğunu da okuturuz. Bir tek fert geri dönmüşse haber versinler.

İLİM HAKKINDA
— İlim, nûr-ı ilâhîdir. İnsan ise kovan. Kirli bir kovanda arının durmadığı gibi, isyan ve zulmetle kirlenmiş vücud ve kalbde de ilim durmaz.

KORKU
— Hak’dan korkan, halktan korkmamalı. İşini düzgün yapanın, içi de düzgün olur.

TEFRİKA
— Vasiyetim olsun: Tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet gütmeyiniz. Ehl-i sünnetin gayri olan yanlış yollara sapmayınız.

HASET
Nefsin kuvvetli hastalıklarından biri hased olduğu gibi, şeytanın kuvvetli tasarruflarından biri de vesvesedir. Kur’an-ı Kerim’in, tertibinde hased ve vesvese ile nihayet bulması, bu işin ehemmiyetine işaret eder. Habis nefsin bütün arzuları menfaat olup, emel ve arzuların tavanı yoktur. Menfaatperest insanlar, nefsin köleleridir.

İmam-ı Rabbanî evladları ise, şöyle düşünür: Herkes müslüman olsun, Hak yolunu bulsun. Bizden evvel cennete girsin. Zengin ve âlim olsun. Bizler de Hak yolunda hâdim olalım, (hizmet edelim) derler.”

NEFS
—”Ana, meme verdikçe çocuk büyüdüğü gibi, nefis de, arzularına uyuldukça büyür. Hatta velî olsa, peygamber olsam der. Nefs-i emmare ancak râbıta ile terbiye olur.”

—” Nefis kepazeliği sever ve kötülük için rehberlik eder. Fransız kâfiri seni cehenneme götüremez lâkin nefs, seni cehenneme götürebilir. ”

HAKİKİ MÜRŞİD
—”Ağaç nasıl ki, gövdesinden değil de meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşid-i kâmil olan kişilerde, gösterişli zâhir hallerinden değil, meyve ve mensuplarından yani yetiştirdikleri kimselerin güzel hallerinden anlaşılır. Ve bu sûretle kendilerine tâbi olmak, manevî feyzinden her hususta istifade etmek câiz ve sahih olur. Şöhreti arşa çıksa, hakîki mürşidin misâli, meyvesidir.”

BÜYÜKLERİN ÖLÜMÜ
—”Âriflerin ölümüne üzülmeyin o gâfillerin gözünden kaybolmak içindir. Gâfil olmamaya gayret edin. Vazifede gevşek olanların kulakları Âlem-i emir’den çekilir.

Meyve veren ağaca kuru denilmediği gibi, eseri devam eden zevâta da ölü denmez.

Yılanın gömlek bıraktığı gibi, asıl olan cesed değil ruhtur. ”

İMAN BAHTİYARLIĞI VE EMANETLER
—”Yemin ederim, çocuklar, bu dünyanın en bahtiyar insanlarısınız. Daha size bazı şeyleri vermeyecektim. Amma benimle kara topraklara gitmesinler diye veriyorum. Bu civardan geçen bütün aktâb-ı kirâm, üzerlerindeki emânetleri, bugünün merkezine bırakmadan geçmediler. Çünkü geleceği biliyorlardı.”

NEME LAZIMCILIK
—“Her koyunu kendi bacağından asarlar” sözü yanlıştır. Dinimizde neme lâzım demek yok; bana lâzım demeli.”

DİN VE DÜNYA MENFEATİ
—”Dini dünyaya âlet eden hocalar, halkı kendilerinden soğuttu. Bir şey alır da para vermez diye, esnaf bunlara yüz vermez ve kaçar hâle geldi. Siz öyle olmayın. Maddeyi mâneviyata karıştırmayın.”

YEMEKTE NİYET
—”Yemek yerken, su içerken ibâdet için kuvvet olsun ya Rabbi diye, Mevlâ’nın huzuruyle olduğunu düşünmek lâzım.

EMİR VERMEK
—”Emir vermeye alışmayın. Ben validenizden su dahi istemem. Emir vermekle sözün ruhu ölür. İhbar, emirden daha müessirdir. Misâl: “Benim oğlum sigara içmez değil mi?” gibi.”

OKUMADA GAYE
—”Okuyup ne olacaksın? diyenlere, şöyle cevap vermeli: Öğrendiğimle amel edeceğim. İlmimi ikmâl edip de vazife verildiği vakit, batağa düşmüş olan ümmeti bataktan kurtarmayı vazife bileceğim. Ve rızâ-i ilâhiyi kazanmaya çalışacağım.

Zâhirî ilim, melekler arasında bulunup cennet ve cehennemi bilfiil gören şeytanı dahi kurtaramadı. zîrâ ilmi gırtlaktan yukarı kafada kalmış, kalbine inmemişti. Kıyas-ı fâside ile “Ben ateşten, Âdem ise topraktan halkolundu. Ateş şereflidir. Âlâ ednâya secde etmez.” dediğinden, rahmet-i ilâhiden ebediyyen mahrum oldu.”

AMELSİZLERİN DÜŞMANLIĞI
—”Amelsiz ilimde hayır olmadığından ehli ihlâsa hasedleri sebebiyle hasım olurlar. İlimleri Kur’an ilmi, güzeldir; lâkin amel etmediklerinden fayda yerine zarar verir. Cehenneme götürür. Ve aleyhinde şehadet eder. Ehli ihlâsa muhalefetleri, feyz-i ilâhiden mahrum ve nefs-i emmâreye mağlubiyetlerindendir. Böyleleri dokuz hac yapsa, Rasûlüllah dokuz defa kovar. Ve:

— Ümmetin irşadı için dokuz kuruş vermez, bu yolda dokuz bin harcarsın. Defol, sana farz olan şey, cehennem yolunu tutmuş olan efrad-ı ümmeti kurtarmaya çalışmaktır. Cephe bozulmuş, cihad umûma vacib olmuş. İlim tahsili farz-ı kifâye iken, bir miktar âlim kâfi idi. Şimdi düşman evimize kadar hulûl etmiş, bütün aile ferdlerini ifsad etmekte, hak yoldan sapıtmakta. İlmî cihadın farziyet ve zarûretini anlamak lâzım. Çoluk çocuğu başıboş bırakarak ateşe terkedip de buralara gelmek, rızâ-i ilâhiye muvafık değildir, diye Rasûlüllah (s.a.v.) kovar.”

ENEL HAK SÖZÜ
— “Hallâc-ı Mansur’un “Enel-hak” demesi (Ben hakkım) demek değil, (ene alel hak) ben hak üzereyim, mânâsındadır. Kur’ân-ı Kerim ve hadîs-i şerifte te’vilât yapıyoruz da evliyaullahın sözünü neden hüsnü te’vil etmiyoruz?”

SALEVATIN MANASI
—” Rasûlüllah’a salavât-ı şerife getirmek: O zaten rahmetle dolu. Dolu hazineden taşıp birçok itibar ve bereketlerle bize döner.”

İMAMLIK
—” Fâsık ve fâcirin fıskı, itikadda değil de amelde ise, imâmeti câiz-dir. zîrâ mihrabın kerâmetiyle, günahları üzerinden alınır. Tekrar günah işlemedikçe iâde edilmez. Eğer tekrar işlerse, merkebin semeri gibi diğer günahları ile birlikte bindirilir.

Fıskı, itikadda ise imameti câiz olmaz. Bozuk makineden düzgün kumaş çıkmaz.”

DÜNYA MALI
—”İnsan gölge peşinde koşmaz. Dünya gölge gibidir. Nasıl güneşe karşı gidilse, gölge seni takip eder, peşini bırakmazsa; güneşe arka çe-virirsen, gölge öne düşer, ne kadar koşsan yetişip yakalamak kaabil olmaz. Hakka dönüp (gölge misâli dünyayı) kendine tâbi kılmalı…”

VAHDETİ VÜCUT
— “Size ta’lim edilen Hak yolundan ayrılmayın. Vahdet-i vücud ve sair nuru sönmüş tarîklere aslâ rağbet etmeyin.

KERAMET
—” Her hâli kerâmetü’n – nebi olan yolumuzun gayrisinde, hiçbir kâr ve kerâmet aramayın.”

Ya Rabbi kalb gözümü açıp da beni perişan etme diye, duâ etmeli.”

DİN İLMİNDE İHMAL
—” Hiçbir zaman, his ve tecrübeden ibaret olan, ulûm-i müsbeteyi, ulûm-i ilâhî üzerine tercih etmeyin. Sizler, Allah’ın memuru, Peygamberin memuru, Din-i mübin’in memuru, Kitabullahın memuru, füyüzât-ı ilâhiyye’nin tevzi memurusunuz. ”

“Vazifeniz, batağa düşmüş olan, ümmeti bataktan kurtarmak. Gaye rızâ-i ilâhîdir. Buraya kadar getirdiğimiz emaneti ve kıyamete kadar devam edecek olan ulûm-i ilâhînin devamı, sizlerin uhdesindedir. Bu işi ihmal edip vazife yapmayanların, kıyamet günü on parmağım yakasında olacak. “Rütbesi yüce olan bu işin, mes’uliyeti de büyüktür.

“Şimdi üç kişi olduğuna bakmayın; yarın 30, daha sonra yüzbinler olacak. Bu asırda ilim bizim elimizden intişâr edecek. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın takdiri, Peygamberân-ı izâm ve Evliyâ-i kirâm’ın kararlarıdır.”

RIZIK MESELESİ
—” Rızka değil, Rezzâk’a bağlanmalı. Sebebe bağlanmak, sebebin sahibi olan Cenab-ı Hak’tan uzak kılar.

RABITA
—” Rabıtada geçen zaman ömre sayılmaz. Ömür dünya ile ölçülüdür. Râbıta ise uhrevîdir.”

—” Aklın inkişâfı için, râbıta ve zikr-i kalbî, zarûrîdir.”

NAMAZLARDA REKAT TAHSİSİ
— Namazlarda, iki rek’at, dört rek’at diye tayin etmemeli. Cenâb-ı Hakkın kaç rek’at mükâfat vereceği belli olmaz. İki rek’ata iki bin rek’at, dört rek’ata dört bin rek’at ve daha fazla sevabı verebilir.

MEHDİ
— “Mehdî bizim usûlumuz üzere gelecek, şimdi o devirdeyiz.”

ALEMİN BOZUKLUĞUNUN SEBEBİ
— “Biz iyi olursak her şey iyi olur.”

KERÂMET— “İmam-ı Rabbâni Hazretleri. İrşad için gönderdiği halifesinden gelen haberde:
“Burada bir müstedric var: Havada uçar, suda yürür, bir anda bir şehirden bir şehire varır. Halk peşinde” diyordu.

Cevap verdiler:

— Havada uçmak marifet ve kerametse, pis sinekler, karga ve çaylaklar da uçuyor. Suda yürümek kerametse, pis kaplumbağalar, yılan ve çıyanlar, hem dibinde, hem yüzünde yürür. Bir şehirden bir şehire gitmek kerametse, iblis ve ifritler de bir anda doğudan batıya giderler. Böyle şeylerin hükmü yoktur. Hakîki keramet: efrad-ı ümmetin kalbinde nuru imanı tutuşturmaktır.”

Prof.Dr.Ahmet Akgündüz’ün Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) hakkındaki konferansı
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri – Kur`ana Adanmış Bir Ömür
ŞECERESİ
Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sırruh Efendi Hazretleri 1888 (Hicri 1305/ Rûmi 1304) senesinde, günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Silistre’nin Hezargrad kasabasının (bugün Razgrad şehri) Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldiler. Babası Hocazâde Osman Fevzi Efendi (1845-1928) tahsilini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’de Satırlı ve Hacı Ahmed Paşa Medreselerinde yıllarca müderrislik yapmış mâruf bir dersiâmdır. Annesi Hadice Hanım’dır. Dedesi ise, Kaymak Hafız namı ile meşhur bir zât olup 110 yaşına doğru vefât etmiş olan Mahmud Efendi’dir.

Hocazâdeler olarak bilinen bu asil ailenin ceddi, Seyyid İdris Bey’e dayanır. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna Hanı nasb edilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zâttır.

Süleyman Efendi Hazretleri, babası gibi Hocazâde lâkabını kullanmış olup Soyadı Kanunu’yla birlikte “Tunahan” soyadını almış ve küçük yaşta vefât eden oğlu Fâruk’tan dolayı da “Ebu’l-Fâruk” künyesiyle tanınmıştır.

Babası Osman Efendi, İstanbul’da tahsiline devam ederken, dikkate şâyân bir rüya görür. Rüyasında, vücudundan kopan bir parçanın gökyüzüne çıkıp dünyaya ışık saçtığını görür ve rüyasını “sulbünden gelecek bir evladının dünyayı mânen aydınlatacağı” şeklinde tabir eder.

Silistre’ye dönünce evlenir. Dünyaya gelen Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil ismindeki dört oğlundan rüya tabirine muvafık düşecek istidâdı Süleyman Hilmi’de görür. Onun yetişmesi için hususî bir ihtimam gösterir.
TAHSİL HAYATI

Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.) ilk tahsilini 1902 (Rûmî 1318) yılında Silistre Rüşdiye Mektebi’nde tamamlar. Aynı sene Silistre’de bulunan Satırlı Medresesi’nde okumaya başlayarak burada temel Arabî ilimleri tahsil eder. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere babası tarafından 1907 yılında İstanbul’a gönderilir. Babası onu İstanbul’a gönderirken şu tavsiyede bulunur:
“Oğlum, Usûl-i Fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun.”

Süleyman Efendi Hazretleri İstanbul’da, Fâtih dersiâmlarından ve devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına devam eder. Bu yıllarda, yine Fatih’te bulunan Hâfız Ahmed Paşa Medresesi’nde ikamet eder. Dersleri ise Fâtih Medreseleri’nden (Sahn-ı Semân) Bahr-i Sefîd Çifte Baş Kurşunlu’da okur. Ahmed Hamdi Efendi’den bütün dersleri ikmal edip 1913 senesinde birincilikle icazet alır.

Ekim 1914’te (Teşrinievvel 1330) tedrisata başlayan Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi Kısm-ı Âli’ye kaydolup birinci ve ikinci sınıfları imtihanla geçerek Üçüncü Sınıf’tan okumaya başlar. Buradan 1916 yılında (Eylül 1332) mezun olur. (Üçüncü ve dördüncü sınıfları Fâtih Medreseleri’nde faaliyet gösteren dört senelik Kısm-ı Âlî’nin ismi 1917’de Sahn olarak değiştirilmiştir.)
30 Eylül 1916’da ihtisâsını (doktora) yapmak üzere, tedrisatı üç sene olan Medresetü’l-Mütehassısîn’in Tefsir ve Hadis şubesine kaydolur. (Fatih’te Yavuz Sultan Selim Câmii yanında Abdülhamîd-i Evvel Medresesi’nde faaliyet gösteren Mütehassısîn Medresesi’nin ismi 1917’de “Süleymaniye Medresesi” olarak değiştirilmiştir.)

İlk iki seneyi muvaffakiyetle tamamlayınca 1918 (1334) senesinde yirmi arkadaşıyla birlikte kendilerine Şeyhülislamlık makamının teklifi ve Padişah Mehmed Vahidüddin Han’ın irâde-i seniyyesi ile İstanbul Müderrisliği Ruûsu verilir ve dersiâm olur. Süleyman Efendi Hazretleri, 27 Mayıs 1919’da Süleymaniye (Medresetü’l-Mütehassısîn) Medresesi Tefsir ve Hadis şubesinden birinci derece ile mezun olur.

Medresetü’l-Mütehassısîn’e girmeden önce Medresetü’l-Kuzât’ın (Hukuk Fakültesi) da giriş imtihânını birincilikle kazanır. Fakat bunu büyük bir sevinç ile pederine mektupla bildirdiği zaman babasından şu telgrafı alır:

“Süleyman, ben seni Cehenneme göndermek için İstanbul’a göndermedim.”

Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in “Üç kadıdan ikisi cehennemdedir.” meâlindeki Hadis-i Şerif’lerini hatırlatmışlardır.

Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.), pederine verdiği cevapta, “Kendisinin asla kadılık (hâkimlik) mesleğine sülûk etmeye niyetli olmadığını, maksadının, devrinin bütün zâhirî din ilimleri sahasında kemâle ermek olduğunu” bildirirler ve Medrese-i Süleymaniye’nin Tefsir ve Hadis kısmından diplomasını alıp Dersiâm oldukları gibi, tedrisatı 4 yıl olan Medresetü’l-Kuzât’tan mezun olup kadılık rütbesini de alırlar. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmişlerdir.

Süleyman Efendi Hazretleri ayrıca, astronomi de tahsil etmiştir.

Kendilerinin Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi Kısm-ı Âli Üçüncü Sınıf’ta okuduğu dersler ve notları şöyledir:
Tefsîr-i Şerîf:10
Hadîs-i Şerîf: 10
İlm-i Fıkıh: 9
Usûl-i Fıkıh: 10
Hilâfiyât (Mukayeseli İslam Huk.): 10
İlm-i Kelâm: 10
Felsefe: 10
Hukuk ve Kavânîn: 9
Edebiyât-ı Arabiyye: 10
Yekûn: 88

27 Mayıs 1919 (14 Mayıs 1335) tarihinde mezun olduğu Süleymaniye Medresesi’nin son sınıfında okuduğu dersler ve notları şöyledir:
Tefsir-i Şerif: 10
Usûl-i Hadis ve Nakd-i Ricâl: 10
Hadis-i Şerif: 10
Tabakât-ı Kurrâ ve Müfessirîn: 10
Risâle (Doktora Tezi): 9 + 2/7
Aded-i Vasat (Ortalama): 9 + 9/14

Kezâ Medresetü’l-Kuzât’tan aldığı diplomada, okuyup imtihan verdiği derslerden bazıları şunlardır:
Roma Hukuku,
Sakk-i Şer’î,
Ticaret-i Berriye Hukuku,
Ticaret-i Bahriye Hukuku,
Hukuk-ı Düvel vb.

VAZİFE VE HİZMETLERİ

Süleyman Efendi Hazretleri, 1919 yılındaki mezuniyetini müteakip 1 Haziran 1920 tarihinden itibaren dersiâm olarak vazifeye başlar. Dersiâmlık vazifesine devam ederken ilk müderrisliğe de, 1922’de Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi’nin İbtidâ-i Hâriç kısmının birinci sınıfında Türkçe müderrisi olarak tayin edilir. Ardından 1923 yılında önce Arapça (Sarf-ı Arabî) daha sonra tekrar Türkçe müderrisliğinde bulunur.

Bu sırada 1 Kasım 1922’de Osmanlı saltanatı kaldırılmıştır. Ardından da 3 Mart 1924’te çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile medreseler önce Maârif’e (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlanmış, bir müddet sonra ilgâ olunmuştur.

Ancak vazife yaptığı İbtidâ-i Hâriç Medresesi İmam-Hatip Mektebi’ne çevrilince Süleyman Efendi Hazretleri, o zamanın şartları ve takip edilmekte olan siyaset sebebiyle burada yeterli din eğitimi verilemeyeceğinden, dersiâmlık uhdesinde kalmak üzere müderrislikten kendi isteğiyle istifa eder.

Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile müderrisler açıkta kalır. Süleyman Efendi Hazretleri, kendisinin de üyesi bulunduğu Cemiyet-i Müderrisîn’de sayıları 520 kadar olan İstanbul müderrislerini, “gelişmelerin dînî ilimlerin kaybolmasına sebep olacağını” ifade ederek devamlı surette şöyle ikaz eder:

“Ey dersiâmlar, sizler bu memlekette bugün için dinin teminatlarısınız, ikişer üçer kişi okutup onlara dini öğretirseniz asgari elli sene, bir iki nesil boyu İslam’ın ömrünü uzatmış olacaksınız. Bunu yapmazsanız huzur-ı İlâhîde mesuliyetten yakanızı kurtaramazsınız!”

Fakat müderrisler: “Artık hocalıkta bize ekmek kalmadı, bize tevdi edilecek başka mesleklere gidelim.” derler. Süleyman Efendi Hazretleri ise onlara:

“Efendiler; hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık; Allah’ın, Rasûlullah’ın, kitabullahın ve dîn-i celîl-i İslâm’ın tebliğ memurluğudur.” diye cevap verir.

Süleyman Efendi Hazretleri sonunda bazı müderrisleri ikna ederek hükümete şu mealde bir telgraf çekmeye muvaffak olur:

“Biz aşağıda isim ve imzaları bulunan dersiâmlar, hükümetimizin harb-i umûmî gibi büyük bir felaketten çıkması dolayısıyla mâlî müzâyaka içinde bulunduğunu dikkate alarak dînî ve İslâmî ilimleri fahriyyen okutmaya hazır olduğumuzu bildiririz.”

Ancak bu taleplerine:

“Memlekette Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu yürürlüktedir; hilâfına hareket şiddetle cezayı müstelzimdir!” şeklinde cevap gelir.

1926 senesinde son defa köyü Ferhatlar’ı ziyaret eder ve kırk gün kaldıktan sonra tekrar Türkiye’ye döner. İki sene sonra da (1928’de) pederleri Osman Efendi’nin vefât haberini alır.
Bütün menfi şartlar altında dîn-i mübîn-i İslâm için gayret gösteren Süleyman Efendi Hazretleri o zor günleri şöyle anlatır:

“Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim, bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Fakat sonradan Cenâb-ı Hakk sebepler halk etti ve okutma imkânı buldum. Yaşlılardan başladık, daha sonra gençler geldi. Ve şimdi yürüyor. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfudur.”

O günlerde devamlı olarak polis takibi altında bulunan Süleyman Efendi Hazretleri 1930’da İstanbul’dan ayrılarak talebe okutabilmek için Çatalca’nın Kabakça Köyü’nde bir çiftlik kiralar. Ayrıca bir ortakla birlikte, gaz yağı satan bir şirketin Trakya ana bayiliğini alır. Kiraladığı çiftlikte çalışan işçiler arasından seçtiği bazılarına ders okutur. Bu durum jandarma tarafından tespit edilince derse devam edebilmek için o muhitte bulunan Kuşkayası’na çıkar. Bilahare Silivri’de meşe kömürü yapmak üzere kiraladığı ormanın tenha bir bölgesinde ders okutmaya devam eder.

Bu faaliyetleri de fark edilince 1933’te Güney’e gidip Torosların bazı köylerinde mandıracılık yaparak talebe okutur. Yine talebe okutmak maksadıyla Adapazarı’nda bir kiremit fabrikası satın alır. Talebe bulamadığı zamanlarda iki kızını okutarak icazet verir. Süleyman Efendi Hazretleri, kiraladığı vasıtalarda şehir içinde dolaşırken ve şehirlerarası tren yolculuklarında da ders okutur.

Süleyman Efendi Hazretleri bir taraftan da İstanbul’da Doğancılar, Aziz Mahmud Hüdâyi, Yağkapanı, Softa Hatip, Üçmihraplı, Kasımpaşa Câmi-i Kebir, Piyâlepaşa, Ağa Câmii, Arap Câmii, Arpacılar Câmii, Asmalı Mescid, Kısıklı Câmii gibi nisbeten küçük câmilerin yanında Şehzadebaşı, Laleli, Fâtih, Süleymaniye, Sultanahmed, Bâyezid, Yenicâmi gibi büyük selâtîn câmilerinde vaaz ve irşad faaliyetlerine devam eder.

Süleyman Efendi Hazretleri bu hizmetleriyle beraber asıl faaliyeti olan talebe okutma hizmetlerine cami odalarında, evlerde, apartman bodrumlarında devam eder. Talebeleri arasında, genç-yaşlı çeşitli meslek erbâbı kimseler vardır.

Gerek vaazlarının tesiri gerekse Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akîdesine bağlılığı neticesinde geniş halk kitlesi tarafından büyük alaka gören Süleyman Efendi Hazretleri 1950’den sonra ortaya çıkan bazı imkân ve fırsatlardan istifadeyle kendisine gönül veren zenginlerin de desteğiyle din eğitimi faaliyetlerini daha da artırır.

Bu çerçevede 1951 senesinde bir iş adamının Üsküdar Çamlıca’daki eski köşkünün birinci katında, yirmi beş civarında talebeyle ilk yatılı Kur’ân Kursu’nu açar. Takip eden yıllarda başta kendi evinin bazı müştemilatı olmak üzere, Çamlıca ve çevresinde kiraladığı evlerde ve Aziz Mahmud Hüdâyî çilehânesi yanındaki bir binada ders halkaları oluşturur. Aynı yıllarda İstanbul’un Avrupa yakasında Şehzadebaşı ve Vefa’daki Taştekneler (Molla Hüsrev) Câmilerinde başta imam ve müezzinler olmak üzere gelen talebelere ders okutur.

Süleyman Efendi Hazretleri, eskiden medreselerde okutulması yılları alan dersleri, zamanın şartlarını dikkate alarak kısa sürede tamamlatır. Böyle kısa müddet zarfında talebe yetiştirmesinin tenkit edilmesi üzerine şöyle buyururlar: “Efendiler, Ümmet-i Muhammed’in evladı sel gibi cehenneme akıp giderken ümmetin, bu ilimlerin beş-on senede okutulmasını beklemeye tahammülü var mıdır? Biz evlatlarımıza ilmin anahtarını veriyoruz, onlar bu anahtarla kitapların ve kütüphanelerin kapılarını açacaklar.”

Süleyman Efendi Hazretleri tedrisata ilk olarak Kur’ân-ı Kerîm’i ve ilmihal bilgilerini öğreterek başlar, sonra Arapça sarf ilminden Emsile, Binâ, Maksûd, İzzî, Merâh; nahivden Avâmil, İzhâr, Kâfiye, Molla Câmî kitaplarını; kelâma dair Akâid-i Nesefiyye ve Emâlî kasîdesi; fıkıhtan Nûru’l-Îzâh, Kudûrî; usûl-i fıkıhtan Muhtasaru’l-Menâr; mantıktan Îsâgoci; ilm-i beyân ve bedi‘den Alâka Risâlesi ve Telhîsü’l-Miftâh gibi Arapça eserleri okuturdu. İleri seviyede derslerin okutulduğu tekâmül talebelerine ise ilm-i kelâmdan Sa’düddin Teftâzânî’nin Şerh-i Akâid’ini, fıkıhtan Molla Hüsrev’in Dürerü’l-Hükkâm’ını, usûl-i fıkıhtan yine Molla Hüsrev’in Mir’âtü’l-Usûl’ünü, mantıktan Ali el-Kazvînî’nin Şemsiyye’sini okutur, zaman ve imkan nisbetinde ferâiz, tefsir, usûl-i tefsir, hadis, usûl-i hadis, İslâm tarihi ve Farsçaya dair birer eser okutarak icazet verirdi. Talebelerine, din ilimlerinin yanı sıra astronomi ve tıbba dair bilgiler vermiş ve onları gelişmelerden haberdar etmiştir.

Yetiştirdiği talebelerini hocalık yapmak üzere çeşitli yerlere göndermek suretiyle ders halkalarının sayısını daha da artıran Süleyman Efendi Hazretleri, başta Ramazan ayları olmak üzere onları vaaz ve irşad için Anadolu ve Trakya’nın muhtelif köy ve şehirlerine göndermiştir.

Diğer taraftan yetişen talebelerini resmî imtihanlara göndererek birçoğunun müftü, vâiz, imam ve Kur’ân Kursu hocası olarak hizmet etmesini sağlamıştır. Talebelerini sadece ilmî ve manevî açıdan yetiştirmemiş, onların yeme-içme, barınma ve sağlık meseleleriyle de alakadar olmuştur.

Süleyman Efendi Hazretleri, vaaz ve talebe okutma faaliyetleri sırasında birçok defalar takibata uğrar, karakola çağrılır, ifadesi alınır, hatta muhtelif zamanlarda İstanbul Emniyeti Birinci Şube’sinin kötü şartlarından dolayı “tabutluk” diye anılan nezârethanesinde işkenceye tâbi tutulur.

1956 yılındaki bir vaazında “Cezayirli kardeşlerimize yardım edemiyoruz, hiç olmazsa dualarımızla destek olalım.” dediği için emniyette ifadesi alınır.

1957’de Kütahya Tavşanlı’dan bir şahıs, taraftarları ile Bursa Ulucamii’nde mehdîlik iddiası ile nümâyiş yapar. Süleyman Efendi bu hâdiseyle irtibatlandırılarak Kütahya Emniyet Müdürlüğü’nde sorgudan sonra altmış dokuz yaşında tutuklanıp elli dokuz gün sonra idam talebiyle hâkim huzuruna çıkarılır. Ancak diğerlerinde olduğu gibi bunda da hadisenin tezgâh ve şahitlerin yalancı olduğu anlaşıldığından 29 Ağustos 1957 tarihinde kefaletle serbest bırakılır ve ardından 8 Kasım 1957’de beraat eder.

Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını uğrunda feda ettiği talebe okutma ve insanları irşad etme hususunda çok ağır iftiralara ve emniyetin devamlı tacizine maruz kalır.

ESERLERİ

Süleyman Efendi Hazretleri, Osmanlı’nın son devrinde yetişen büyük bir İslam âlimi olmakla birlikte fazlaca eser telif etmemiştir. Kendilerine niçin kitap yazmadığı sorulduğunda bunu şöyle izah etmiştir:

“Selefin mum ışında yazdığı paha biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satıldığını, çöplüklere atıldığını ve bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmış ve çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm. Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda kitap yazmaktansa yazılan ilmî eserleri anlayarak anlatacak ve ilmi satırdan sadra indirip yaşatacak talebe, yani canlı kitap yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum.”

Bununla birlikte Süleyman Efendi Hazretleri’nin yazdığı eserleri Şunlardır:
Kur’ân Harf ve Harekeleri, Kur’ân-ı Kerîm’i En Kısa Zamanda Okumayı Öğreten Yepyeni Bir Tertip ve Usul: Hayattayken yazıp bastırdığı bu eser Kur’ân-ı Kerîm okumasını öğreten bir elifbâdır. Bu eserden bugüne kadar milyonlarca insan Kur’ân-ı Kerîm okumayı öğrenmiş ve halen de öğrenmeye devam etmektedir.
Risâle-i Kibrît-i Ahmer ve Risâle-i İksîr-i Ulûm ve Ma‘rifet
Mektuplar ve Bazı Mesâil-i Mühimme

Bu son iki eser tasavvufa dâir olup Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî’nin hulâsa ve zübdesi mâhiyetinde olarak mütalaa edilebilir.

Amme Cüzü’nü bizzat kendileri tefsir ederken talebeleri tarafından tutulan notlar.
Fatiha, Mülk, Nur, Ahzab, Kıyame ve bazı sureleri tefsir ederken talebeleri tarafından tutulan notlar.

VEFATI

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi (k.s.) Hazretleri, 16 Eylül 1959 (Hicri 12 Rebiulevvel 1379) Çarşamba günü ikindi namazından sonra Kısıklı’daki hanesinde dâr-ı bekâya irtihal buyurdular (kaddesallâhü sirrahü’l-e‘az). Ancak tasarruf ve irşadları tamamıyla ve kemâliyle ber-devamdır.

Süleyman Efendi Hazretleri, Fatih dersiâmlarından olduğundan Fâtih Câmii haziresine defni için Bakanlar Kurulu’ndan izin alınır. Ancak zamanın İçişleri Bakanı Namık Gedik’in karşı çıkması sonucu Karacaahmet Mezarlığı’nda polislerce kazılan kabre defnedilmeye mecbur edilir. Daha sonra yedi mermer sütun üzerinde etrafı açık bir kubbe ile örtülen kabr-i şerîfleri, ziyaretgâhtır.

Cenâb-ı Hak sevenlerini ve bütün müminleri şefaatlerine nâil kılsın.

KRONOLOJİ

Tarih (Miladi/Rumi)

1888/1304 Süleyman Efendi (k.s.), Silistre’nin Hezargrad kasabasının Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldi.
1902/1318 Silistre Rüşdiye Mektebi’ni bitirdi.
1907/1323 Tahsiline devam etmek üzere İstanbul’a geldi.
1913 Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icazet aldı.
1914/1330 Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medreseleri Kısm-ı Âli (Sahn) Medresesi’ne girdi. Doğrudan üçüncü sınıftan başladı.
1916/1332 Medresetü’l-Mütehassısîn’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir-Hadis bölümüne kaydoldu.
1918/1334 İstanbul Müderrisliği Ruûsu verildi.
1919/1335 Süleymaniye Medresesi’nin Tefsir-Hadis şubesinden mezun oldu.
1926 Doğduğu yer olan Ferhatlar’ı son defa ziyaret ederek 40 gün kaldı.
1928 Babası Osman Efendi vefat etti.
1936 Bilfiil irşad vazifesine başladı.
1939 İlk defa tevkif edilerek, birinci şubenin tabutluklarında 3 gün geçirdi.
1944 İkinci defa tevkif edildi. Birinci şube tabutluklarında 8 gün tutuldu.
1949 Kur’an Kursu açılmasına, sınırlı da olsa müsaade eden kanun yürürlüğe girdi.
1951 Şehzadebaşı’ndan Kısıklı’ya taşındılar. Çamlıca’da, bir iş adamının eski köşkünün birinci katında ilk Kur’ân Kursu faaliyeti başladı.
1952 Çamlıca’da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin Çilehanesinin yanında ilk resmi Kur’an Kursu, Üsküdar Müftülüğü’ne bağlı olarak açıldı.
1956 Cezayir Müslümanlarının Fransız sömürgeciliğiyle mücadelesi esnasında, vaazlarında “Müslüman kardeşlerimize dua edelim” dediği için, karakola çağrıldı ve ifadesi alındı.
1957 Bursa’da tertiplenen mehdilik hadisesi üzerine tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde, 69 yaşında iken 59 gün hapsedildi. Yargılandı, beraat etti.
1959 (16 Eylül Çarşamba) İstanbul Kısıklı’daki, Hane-i Saadetlerinde 72 yaşında oldukları halde dâr-ı bekâya irtihâl eylediler.

MANEVİ CEPHESİ

Süleyman Efendi Hazretleri amelde Hanefî, itikatta Matüridî mezhebine mensup olup meşreben Nakşî idi. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e son derece bağlı idi. Kendisinden feyiz alan talebeleri ile vaaz ve sohbetlerine devam eden kimselere en büyük tavsiyesi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesine ihlâs ve samimiyetle sarılmaları idi.

Ezelî takdir olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasibi olduğundan Seyyidler Zinciri’nin 32. halkası Salâhuddîn İbn-i Mevlânâ Sirâcüddîn (k.s.) Hazretleri’nde manevî seyr ü sülûkünü tamamladıktan sonra tecelliyâtın büyüklüğünden, Salâhuddin Hazretleri kendilerini İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sâni Ahmed-i Farukî es-Serhendî (k.s.) Hazretleri’nin nisbet-i ruhâniyesine teslim ettiler.

Dünyanın şu son zamanlarında ilâhî feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr ü dalâl çukurundan imân ve ihlâs sâhâsına çıkardılar. Halen de çıkarmaktadırlar.

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin talebelerine ve mensuplarına, hocalarına nisbetle “Süleymancı” denilmekte ise de hakikatte bu tamamen uydurma bir tabirdir ve “Süleymancılık” diye bir din, bir mezhep veya bir tarikat mevcut değildir.

Küfrün her çeşidi karşısında ilmî ve fiilî hizmetiyle mücadele veren son devrin büyük İslâm âlimi Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri, Ehl-i Sünnet’i müdafaa ve fırak-ı dâlle ile de mücadele ediyor, İslâm’ın içindeki fitnelerle savaşıyordu.

Şu sözüyle de İslâm dünyasına hitab ediyordu:
“Ey İslâm cemaati! Biz hayatta olduğumuz müddetçe Resûlüllah’ın ashâbına iftira ve yalan isnat edilebileceğini mi zannediyorsunuz? (Böyle bir zanna kapılmayınız). Çünkü biz (Ehl-i Sünnet cemaati) hayattayız.

Bir Üniversite Talebesine Nasihatleri;

Adapazarılı bir zât olan Osman Eslek, Ziraat Fakültesi’ne devam ettiği yıllarda, Süleyman Efendi (K.S.) Hazretlerinin yanında ve himâyesinde bulunuyordu. Süleyman Efendinin, akrabalarından olan bu genç talebeye, beş maddelik bir nasihatı vardır ki, bütün üniversite talebelerinin dikkatle öğrenmesi ve uyması gereken düsturları ihtivâ etmektedir.
Süleyman Efendi Hazretleri (K.S.), nasihatları sıralamadan önce de Evlâdım, bu beş hususa riâyet edersen, hem cemiyette îtibarın hem de âhirette yerin iyi olur buyurmuşlardır. Bu nasihatlere muhatap olan Osman Eslek tarafından Hasan Arıkan Hoca efendiye ve ondan da bize intikal etmiştir. Beş maddede toplanan bu güzel nasihatlar, şöyledir:

1) Allah (c.c.) yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol. Evlâdım, ağzın laf ediyorsa dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan söz olur ve seni Cennete götürür, tutmazsan köz olur. Elinle doğru ol. Kolunu, muzırda değil yardım işinde kullan. Tartıyla iş yapıyorsan terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülâlesine akseder, hepsini hayra götürür.

2) İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevâzu sahibi ol, zîra en hâlis ziynet alçak gönüllülüktür. Mütevâzi olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır. Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et, fakat haset etme. Zira Allah (c.c.)ın huzuruna fesatla çıkılmaz.Memur olduğun zaman, sana gelen vatandaşlara sakın yüksekten bakma, yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, daimâ bir sandalye bulundur ve oturtuver. Biraz dinlendirdikten sonra hâlini sor, işini hallet. Sakın ha, bugün git yarın gel deme İşini, o gün bitir. Eğer öyle yapmazsan on parmağım yakanda olacaktır.Eğer memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say, kıskanmadan sev.İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır. Ben niye onun yerinde olmayayım deme, elindekinden de olursun. Allah (c.c.) bana bir verirse, arkadaşıma, komşuma iki versin diye düşünürsen, seninki üç olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır.Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makâmını ona ver. İşte vatanperverlik budur.

3) Çalışkan ol, üretici ol. Zîra Peygamber Efendimiz çalışmak ibâ dettir buyuruyor. Evlâdım, alınteri olmadan hiçbirşeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı ek, mahsülünü al, komşuna ver, ağaç dik… Sadaka-i câriye, iyi evlat yetiştirmek, ilmi eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en efdalidir. Bunun için biz, heykel dikmeyeceğiz, yeşil ağaç, yeşil âbide dikeceğiz.Bir dut ağacı 400 sene, ceviz ağacı 700 sene, kestane ağacı 900 sene, çınar ağacı 1500 sene yaşar. Ihlamur ağacı dik, çiçeği şifalıdır. Bursa’da Osman Gazinin ve Orhan Gazinin diktiği bin senelik çınarlar var. Ben bekarken, her sene bir ağaç dikerdim. Şimdi evliyim ve yengen için de her sene bir ağaç dikiyorum. Ben reklam sevmiyorum, kendini methetmek gibi oluyor. Bu yüzden herkese söylemedim, fakat sen bil. Benim Fatih ve Beyazıt Camii yanında birer tane çınar ağacım var.

4) Bildiğini öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol. Münevver kişi, münevvir kişi demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden, kıskançlığından (dolayı) hiçbir şey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini yapan ve öğreten kişidir. Temizlik, ibadettir ve imanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa (yola pislik atmışsa) sen, onu ayağının ucu ile örtüver…

5) Günde en az bir kişiye iyilik et, gönlünü al. Çünkü cennetin yolu, gönül almaktan geçer. Gönül almak, Cennetin Firdevs kapısını açmaktır. Bu beş maddenin en kolayı, fakat en içten geleni de budur. Bir gönül kazanmak, 40 vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, 40 vakit namazın sevabını kaybettirir. Ben sabahları kalkarken, Ey Allah (c.c.)ım, bana, bugün bir kişiye iyilik yapmak nasip eyle diye dua ederim. Evden çıktığında veya eve dönerken karşından gelen ilk kişiye selam ver. Onun vermesini beklersen olmaz, evvela sen ver. İşte o zaman, o da sana karşılığını verecektir. Veren el, alan elden, sunan gönül, alan gönülden azizdir…

.

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’

33 Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: