Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Dini Hikayeler’ Category

Bir âyete bir servet bağışladı

Posted by Site - Yönetici Mart 22, 2017

Bir âyete bir servet bağışladı

Her Müslüman, “Kur’an-ı Kerim’e tâbîyim.” der. Ancak, Ashab-ı Kiram’dan öğreniyoruz ki asıl mesele, bu son mukaddes kitaptan bir ayet duyduğunda malını feda edecek kadar tabi olmaktır.

Bir gün Ashâb-ı Kirâm, Mescid-i Nebevî’de toplanmış, Rasûlullâh’ın feyizli sohbetini dinlemekteydiler. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir ara şu âyet-i kerîmeyi tilâvet buyurdular:

َ “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ “birr”e (yâni hayrın kemâli­ne) eremezsiniz! Her ne infâk ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)

Derin bir vecd hâlinde Rasûlullâh’ı dinleyen Ashâb-ı Kirâm, bu âyet-i ke­rîmeyi de kendi iç dünyalarının derinliklerinde hissedebilmenin ve bu ilâhî dâ­vetin muhtevâsından hareketle, ellerinde ne varsa hepsini infâk edebilmenin muhâsebesine dalmışlardı. Bu mübârek sahâbîlerden biri de Ebû Talha -radıyallâhu anh- idi. Onun Mescid-i Saâdet’e yakın, içinde altı yüz hurma ağacı bulunan kıymetli bir bahçesi vardı ve burayı pek se­verdi. Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’i sık sık dâvet edip ikramlarda bulunarak da bahçesini bereketlendirirdi.

ALLAH’IN GÖSTERDİĞİ İSTİKAMET

Ebû Talha -radıyallâhu anh-, bu âyet-i kerîmenin tesiriyle, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek şöyle dedi: “–Yâ Rasûlallâh! Cenâb-ı Hak kitabında: “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ “birr”e eremezsiniz!..” (Âl-i İmrân, 92) buyuruyor. Şüphesiz servetim içinde en kıymetli ve bana en sevimli olanı, Beyruhâ diye bilinen bahçemdir. Şu andan itibâren onu Allâh ve Rasûlü’ne bırakıyorum. Umarım ki bu sâyede Rabbim beni birre (hayrın kemâline) ulaştırır ve onu bana âhiret azığı eyler. Yâ Rasûlallâh, artık bu bahçede Allâh’ın sana gösterdiği istikâmette tasarruf et.”

Rivâyetlere göre bu sözlerinin ardından Ebû Talha -radıyallâhu anh-, bu güzel kararını derhal tatbik etmek için bahçeye gitti. Bahçeye vardığında hanımını bir ağacın gölgesinde otururken buldu. Ebû Talha bahçeye girmedi. Hanımı sordu: “–Yâ Ebâ Talha! Dışarıda ne bekliyorsun? İçeri girsen ya!”

Ebû Talha: “−Ben içeri giremem, sen de eşyanı toplayıp çıkıver.” dedi. Beklemediği bu cevâb üzerine hanımı şaşkınlıkla sordu: “–Neden yâ Ebâ Talha! Bu bahçe bizim değil mi?”
Ebû Talha: “–Hayır, artık bu bahçe Medîne fukarâsınındır.” diyerek, âyet-i kerîmenin müjdesini ve yaptığı fazîletli infâkı sevinç ve neşe içinde anlattı.

Hanımının: “−Bahçeyi ikimiz nâmına mı, yoksa şahsın için mi bağışladın?” suâline de: “−İkimiz nâmına” diye cevap veren Ebû Talha, bu sefer hanımından huzur içinde şu sözleri dinledi: “–Allâh senden râzı olsun Ebû Talha! Etrafımızdaki fakirleri gördükçe aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesaret edemezdim. Allâh hayrımızı kabul buyursun. İşte ben de bahçeyi terk edip geliyorum!” Ebû Talha’ya bu fedâkârlığı yaptıran ahlâk-ı hamîdenin ruhlarda kökleşmesi hâlinde ortaya çıkacak güzelliğin, insanlık sathında revaç bulmasıyla yeryüzünde nasıl bir asr-ı saâdet ikliminin oluşacağını tahmin etmek hiç de zor değildir.

Posted in Ashab-ı Kram, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Allah’ı ara da, bana cehennemde hangi odayı ayıracağını sor!

Posted by Site - Yönetici Mart 21, 2017

Allah’ı ara da, bana cehennemde hangi odayı ayıracağını sor!

Şehir içi dolmuşların birinde 20 yaşlarında ince elbiseler giyinmiş genç bir kız, utanma duygusunu parçalar bir şekilde,açılıp saçılmış fitne sergiliyordu. Arkasında saçı sakalı ağarmış ihtiyar, genç kızın halinden dolayı arkasında utançla oturuyordu. Kızın kulağına eğilerek edeple şöyle fısıldadı:

Ey kızım sana yakışan örtünmektir.Tesettür, insan kurtlarının iştahını kabartan bu şeffaf elbiseden daha faziletlidir. Hem bu hayâyı parçalar fitneye sürükler.”

Genç kız şöyle dedi: Sana ne? kabrime benimle beraber mi gireceksin? Cennete ve cehenneme koymak senin elinde mi?

Kız ahmaklaşmış, adamın üzerine gitmeye başlamıştı. Sonra cür’eti ve utanmaz tavırlarını artırdı,adamla alay ediyor şöyle diyordu: Al işte cep telefonum. Allahı arada, bana cehennemde hangi odayı ayıracağını sor!

Ve çirkin bir kahkaha attı. Adam çekindi. Allaha sığındı. Allah bana yeter. O ne güzel vekildir dedi ve sustu. Bu cahil kıza nasihat edeceğine pişman oldu. Sessiz geçen 10 dakikadan sonra şoför durağa gelmiş, herkes inmeye başlamıştı. Herkes genç kızın da inmesini bekledi. O arabanın kapısının yakınında oturuyordu ve uyuyup kalmıştı.

Adama onu uyandırmasını söylediler. Adam çekinerek onu hafifçe sarstı ve kız yere seriliverdi. Ruhunu yaradanına çoktaaan teslim etmişti. Yolcular, gördükleri duruma hayret ederek titrediler ve biz Allah’tan geldik ona dönücüleriz dediler. Genç kız yaratıcısıyla alay etmişti. İşte cep telefonum demişti, Allahı ara bana cehennemde hangi odayı ayıracağını söyle diyordu.Ve bu söylediklerinin ardından da Rabbine doğru yola çıkmıştı. İşte, hayatı Rabbiyle dalga geçtiği sırada sonlanmıştı. Bu ibret tablosu şu hadisi hatırlatıyor.

Şüphesiz kul ucunun nereye varacağını düşünmeden, Allah’ı gazaplandıracak bir söz söyler bu sayede cehennemi boylar.”

Unutmayın bilmeden önem vermeden söylediginiz sözler sizin helakınıza neden olabilir.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Edep.

Posted by Site - Yönetici Aralık 18, 2016

edepedebmesnevimevlanamesnevide-gecen-hikayelerdini-hikayeler

Edep

Musa aleyhisselâm zamanında, İsrâiloğulları’nın rızkı gökten gelirdi. Bir zahmete ve sıkıntıya girmeden, Allah Teâlâ’nın lutfu kereminden beslenirlerdi.

Musa aleyhisselâmın kavmi arasında bu ilâhî yardımın kıymetini ve değerini bilmeyen cahiller çoktu. Bunlar, verilen nimetlere nankörlük ederek, ” Biz toprakta yetişen soğan, sarımsak, mercimek gibi yeşilliklerden ve sebzelerden isteriz’‘ dediler.
Yaptıkları bu edepsizlik, gökyüzünden gelen sofranın kesilmesine sebep oldu. Ekmekleri gelmedi. Bıldırcın kuşunun etiyle kudret helvasını bulamaz oldular. Yemek ihtiyaçlarını karşılamak için toprağı işlemek zorunda kaldılar. Bahçe bellediler, tarla sürdüler, ekin ekip biçtiler. Yorgunlukları yanlarına kâr kaldı.

Musa aleyhisselâm bunlar için tekrar şefaatçi oldu. Rabbine niyazda bulundu. Keremi bol olan Allah, içinde çeşitli nimetlerin bulunduğu tabaklarla dolu sofrayı gökten indirdi.
Bu sefer Hz. Musa onlara yalvararak uyardı: ” Bu sofra devamlıdır. Yeryüzünden kalkmayacak ve eksilmeyecektir.
Âlemlerin rabbi olan Allah’ın sofrasında aç gözlülük etmek, hırsa kapılmak nankörlüktür.

Musa aleyhisselâm sanki onları hiç uyarmamış gibi, bu edep yoksulu küstahlar, kendileri için gelen sofradan yemek aşırdılar. Dilenci karakterli görgüsüzlerin hırsı yüzünden bu ilâhî rahmet kapısı kapandı.

***
Hırs yokluk sebebi ve Allah’a karşı edepsizliktir.
Kendimizi kontrol edelim. Cenâb-ı Hak’tan edepli bir insan olmayı dileyelim ve edebi elde etmek için rabbimize yalvaralım. Edebi olmayanın Allah’ın lutfundan mahrum kalacağını bilelim.
Edepsizliğin ve zararlarının bütün topluma, yayılacağını unutmayalım.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Tarihi Bir Hadise

Posted by Site - Yönetici Kasım 24, 2016

omer-bin-hattababdullah-bin-omerkalenin-emiresi-kralicesitarihi-bir-hadise

Tarihi Bir Hadise

Rivayet olundu:
Ömer bin Hattab (r.a.) hazretleri, Acem diyarının (Iran memleketinin) bazı kalelerini fethetmesi için bir ordu donattı. Bu ordu tam dört bin atlıydı. Ordunun başına oğlu Abdullah (bin Ömer) (r.a.)’ı komutan olarak tayin etti. Abdullah bin Ömer (r.a.) buyurdu:
Biz yüksek bir dağın üzerinde olan kaleyi kuşatıncaya kadar işimizi gizli tuttuk. Kale o kadar yüksekti ki, silâhlarımız ona ulaşmıyordu. Kalenin içinde kâfirlerden büyük bir ordu vardı.
Kalenin emîresi (kraliçesi) güzel bir kadın idi… 0 kaleyi kuşatmaktan bize şiddetli bir yorgunluk geldi. Günlerden bir gün, o şehrin emîresi (kadın idarecisi) bizim askerlerimizin manzarasına bakar. Askerlerin içinde, Arap gençlerinden güzel ve yakışıklı bir genci gördü. O genç, gerçekten ata binen, iyi silâh kullanan ve harp taktiklerini iyi bilen ve savaşta mahir bir gençti. Kadının bakışları, o genc’in üzerine toplanınca korkuya kapıldı. Onun etrafında bulunan bazı cariyeleri ona;
Ey Melike! Neden korktun? Halbuki sen onların gelmesine mâni olan kuvvetli bir kalenin içindesini?” dediler.
O;
Bizim bu kalemizi bu genç fethedecektir'” dedi. Cariyeler;
Nasıl?” dediler. O;
Bir saat sonra göreceksiniz!” dedi. Sonra o Melike (kraliçe) o genc’e bir elçi gönderdi ve ona;
Benim, senin olacağım ve senin de benim olacağın bir yol bulabilir miyim? (Böyle bir şey mümkün mü?)” dedi. Genç, ona;
Evet! (Böyle bir şey mümkündür) ama bunun iki şartı vardır:
1- Harici kaleyi bize teslim etmen;
2- Dahilî kaleyi de O’na (Allah’a) teslim etmendir…” Melike (kraliçe) yine elçiler gönderdi ve ona sordu:
Harici kaie’nin ne olduğunu anladık! Ama dahilî kalenin ne olduğunu anlamadık? (Bunu açıklar mısın?)”. Genç, o kadına;
(Dahilî kale’yi ona teslim etmen) senin kalbini Allâhü Teâlâ hazretlerine teslim etmendir ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin vahdaniyetini ikrar etmendir!” dedi.
Kadın bir gün o genç’e haber gönderdi:
Askerlerinle beraber şehre girin! Çünkü ben size kapıları açtım!” dedi.
Şehre girdiklerinde, o genç, emîre kadına İslâm’ı arzetti. Kadın, ona;
Biliyorsun ki, ben Kraliçeyim! Büyük himmet ve âlî mertebe sahibiyim! Senin askerlerinin içinde rütbe bakımından senden daha büyük kimse var mı? Varsa ben onun elinde Müslüman olayım!” dedi. 0 genç;
Evet! (Bu askerlerin içinde benden büyük kimse var. O da) bizim emırirniz ve büyüğümüzdür. Emîrü’l-mü’minin (mü’minlerin halifesi hazret-i Ömer r.a’ın) oğludur!” dedi.
Kadın, Abdullah bin Ömer (r.a.) hazretlerinin önüne huzura getirildiğinde, Abdullah bin Ömer (r.a.) ona İslâm dinini arzetti. Kadın birincisi gibi konuştu yani;
Müslümanların içinde senden daha büyük kimse var mı? Gidip onun önünde Müslüman olayım?” dedi.
Abdullah bin Ömer (r.a.) hazretleri;
Evet! Babam, emîrü’l-rnü’minin, (mü’minlerin halifesi Ömer r.a. var)” dedi. Kadın;
Öyleyse, beni ona gönder! Ta ki onun elinde Müslüman olayım?” dedi.
Bunun üzerine, Abdullah bin Ömer (r.a.) hazretleri, Kraliçeyi, beraberinde bir bölük asker ve bir çok mal ile beraber, kale’den çıkartıp, Hazret-i Ömer (r.a.)’a gönderdi.
Kadın (Medine-i münevvere’de) Hazret-i Ömer (r.a.)’ın huzuruna çıktı. Ve ona;
Ey mü’minlerin emîri burada senden daha büyük kimse var mı?” dedi. Hazret-i Ömer (r.a.);
Evet (benden daha büyük var! Benden büyük olan) Allah’ın Resulü Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretleridir! Ve bu da onun kabr-i şerifidir!” dedi. Ve hazret-i Ömer (r.a.), Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ravza-ı mutahharasını işaret etti.
Kraliçe;
Öyleyse ben ancak onun elinin önünde Müslüman olurum!” dedi. Onun söylediklerine icabet etti.
Kadın, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin nurlu kabri şerifine geldiğinde, selâm verdi. Büyük bir edep, vakar ve hürmetle Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin kabr-i şeriflerinin önünde diz çöküp oturdu. Ve;
Eşhedü en lâa ilâahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve raslûlühû”
Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Ve ben şehâdet ederim ki, Muhammed (s.a.v.) Allah’ın kulu ve resulüdür!” dedi. Sonra o kadın;
Ben zulmetlerden nur’a çıktım!
Ya Resûlallah (s.a.v.)! hazretleri! Ben imanımın günahlara bulanmasından ve inancımın ma’siyetlerle kirlenmesinden korkuyorum!
Seni hak peygamber olarak bize gönderen Allah’tan, bir daha günaha ve ma’siyete girmeden benim ruhumu almasını istiyorum!” diye dua etti. Sonra da, başını Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin eşiğine koydu. Ve ayni saatte vefat etti.
Bunun üzerine, o kadının güzel halinden dolayı, hazret-i Ömer (r.a.) (ve orada bulunanlar) ağladılar.
Sonra hazret-i Ömer (r.a.), kadının yıkanmasını, teçhizini ve Bakî mezarlığında, sahabelerin (r.a. hazerâtının) arasına defnedilmesini emretti…

Allah’ım bizleri, sırat-ı müstakîme girenlerden eyle!
Allah’ım bizleri, kalb-i selîm ile senin Cenabına vâsıl olanlardan eyle!
Allah’ım bizleri, elim azabından kurtar (ve bizleri azaba girmekten koru!) Âmin!

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri:8/123..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Ömer, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hazreti Ömer (r.a.)’in Nil Nehrine Emri !

Posted by Site - Yönetici Kasım 2, 2016

hazreti-omer-r-a-in-nil-nehrine-emri

Hazreti Ömer (r.a.)’in Nil Nehrine Emri !

Hazreti Ömer (r.a.)’in halifeliği döneminde Amr bin As Hazretleri Mısır valisiydi. Mısır halkı vali’nin huzuruna çıktılar:
Nil nehrinin bir adeti vardır. 0 adet yerine getirilmediği zaman onun suyu fazlalaşmaz.” -“Nedir o?”
Atalarımızdan gelen adete göre önümüzdeki ayın on ikisinde, bir çocuğu süsleyip, Nil Nehri’ne atmamız lazım.”

Bu kötü bir adettir… Dinimiz bütün kötü adetleri kaldırmıştır. Böyle bir şeye izin veremem.”

Aradan üç ay kadar bir zaman geçti. Gerçekten dedikleri gibi Nil’in suyu fazlalaşmadı. Gün geçtikçe suyun çekilmesiyle beraber Mısır halkı da başka memleketlere göç etmeğe başladılar. Amr bin As Hazretleri bu durumu Halife Hazreti Ömer Faruk (r.a.)’a rapor etti. Hazret Ömer (r.a.) verdiği cevapta:
Doğru hareket etmişsin. İslâm dininin hüküm sürdüğü yerlerde câhiliyet adetlerinin ve akıl dışı davranışların olması caiz değildir. Mektubumun içine bir kağıt koydum onu nehre at.” diye yazdı. Amr bin As Hazretleri mektubu alınca açtı, içindeki kağıtta:
Bİsmillahir-rahmanİr-rahım (Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adı ile “Ömer bin Hattab’dan Mısır Nil’ine, bundan sonra eğer sen kendi arzunla akıyorsan, akma, eğer sen tek ve kahhâr olan Ailâhü Teâlâ hazretlerinin İzniyle akıyorsan,, senin akmanı ondan istiyoruz ‘ma’nâsında bir yazı vardı. Amr bin As Hazretleri, o kağıdı Nil Nehri’ne bıraktı. Sabahleyin Nil’in suyu on arşın yükseldi. 0 dönemden sonra Mısır halkı o kötü adetten kurtuldu.

Kaynak : Çihâr yâr-i Güzîn (Dört büyük Halife) s. 119, Şemseddin Sivasî

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Ömer, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hikâye – Biz Efendimiz s.a.v. Hazretlerine İman Eden Cinlerdeniz…

Posted by Site - Yönetici Ekim 26, 2016

hikaye-biz-efendimiz-s-a-v-hazretlerine-iman-eden-cinlerdeniz-kabekabaarafatminahajjarabicarabianmadinahsunnatcincinler-hakkinda-mekke

Hikâye – Biz Efendimiz s.a.v. hazretlerini görüp, onunla görüşen ve ona iman eden Cinlerdeniz…

İbrahim Havas (k.s.) hazretlerinden hikâye olundu.
Buyurdular:
Senelerden birinde haccettim. Ben arkadaşlarımla yürürken arkadaşlarımdan ayrılmam, halvete çekilmem ve cadde (büyük) yoldan ayrılmamı gerektiren gizli bir hâl arız oldu. Bunun üzerine ben, insanların üzerinde bulunmuş oldukları yoldan sapıp başka bir yola girdim. Üç gün üç gece yürüdüm. Bu üç gün üç gece boyunca gizliden de olsa, herhangi bir yemek (yiyecek) içecek ve ihtiyaç hatırıma gelmedi…
Yeşil bir ova’ya ulaştım, içinde her türlü meyveler ve güzel kokulu reyhanlar vardı. Ovanın ortasında bir denizcik (büyükçe bir göl) vardı. Ben (kendi kendime);
Burası sanki cennet!” dedim.
Taaccub ettim,
Şaştım kaldım.
Ben bunu düşünürken, bir de bir nefer (dokuz- on kişi kadar bir topluluk) gördüm. Bana doğru yöneldiler.
Simaları, Adem oğlunun simâ’sıydı. Üzerlerinde güzel değerli elbiseler vardı. Etrafımı çevrelediler. Bana selam verdiler. Ben;
Allah’ın selâmı rahmeti ve bereketi sizin de üzerinize olsun!” dedim.
Hatırıma bunların cinlerden oldukları geldi. Onlardan bir tanesi;
Biz bir meselede ihtilâfa düştük! Bizler cinlerden bir neferiz! “Cin gecesi” nde, Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinden Kur’ân-ı kerim dinleyip işittik (yani biz Efendimiz s.a.v. hazretlerini görüp, onunla görüşen ve ona iman eden ashâb-ı kirâmdanız)….
Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin okumuş olduğu Kur’ân-ı kerimin nağmeleri bizi bütün dünyevî işlerimizden sıyırdı ve soyup aldı. Allâhü Teâlâ hazretleri, bu çölde (gördüğün bu gölün pınarlarını) bize yarattı….” dedi.
Ben ona;
Bizimle benim ashabımı (arkadaşlarımı) terk ettiğim yerin arası ne kadardır?” dedim.
Cinlerin bazıları tebessüm ettiler. Ve dedi:
Ey Ebû İshâk! Allâhü Teâlâ hazretlerinin bir çok acâib ve esrarı vardır. Senin bulunmuş olduğun yerde senden başka hiçbir Âdem oğlu asla gelip bulunmadı. Ancak ashablarından bir genç bulundu. Burada vefat etti. tşte bu da onun kabridir….”
Gölün kenarında bulunan bir mezar’a işaret etti. Mezarın çevresinde bahçe, güller ve güzel kokan reyhan çiçekleri vardır. Daha önce o mezar kadar güzel bir mezar görmemiştim.
Daha sonra cin konuşmaya devam etti:
Seninle kendilerinden ayrıldığın arkadaşların bulunmuş olduğu yer arasında şu şu kadar aylık mesafedir!… Veya seninle onların arasında şu şu kadar senelik uzaklıktır…” dedi.
Ben onlara;
O gençten bana haber verin?” dedim.
O cinlerden biri;
Biz gölün kenarında oturup muhabbeti müzâkere ederken, bir de baktık ki bir şahıs çıka geldi. Bize yöneldi. Yanımıza geldi. Bize selâm verdi. Biz onun selâmını aldık. Ve ona sorduk:
Nereden?” Genç bize döndü:
Nisâbûr şehrinden…” dedi. Biz ona sorduk:
Ne zaman şehirden çıktın?” O:
Yedi gün kadar bir zamandan beri…” dedi. Biz ona;
Seni vatanından ayrılmaya zorlayan şey nedir? Neden vatanından ayrıldın?” diye sorduk. O:
Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azap gelmeden evvel tevbe ile rabbinize dehalet edin ve O’na hâlis Müslümanlık yapın, sonra kurtulamazsınız..
Âyet-i kerimesini işittim….” dedi. Biz ona:
İnâbe” nedir?” “İslâm’ın manâsı nedir?” “Azabın manâsı nedir?” diye sorduk. O genç;
İnâbe, senin, senden senin sebebiyle tam varlığıyla O’na yönelmendir…
İslâm; senin nefsini O’na teslim etmen ve O’nun senden sana daha evlâ olduğunu kesin olarak bilmendir.
Azab, fikrat ve ayrılıktır,” dedi.
Sonra genç büyük bir sayha vurdu/ses çıkardı. Hemen düşüp vefat etti. Biz de onu göndük. İşte bu da onun kabridir. Allâhü Teâlâ hazretleri ondan râzî olsun.
İbrahim Havas (r.h.) buyurdular:
Onların vasfettiklerinden taaccub edip şaştım, kaldım. Sonra onun kabrine yaklaştım. Mezarının başında, bir Nergis çiçeği vardı. Sanki büyük bir şekilde kokuyordu. Ve mezarının başında şöyle bir yazı vardı:
Bu Allah’ın sevgili kuludur!”…
Reyhanın dallan değişmişti. Ve yapraklarının üzerinde de “inâbef’in sıfatı yazılıydı. Nergis’in üzerinde yazılı olanları okudum. Onlar bu yazıların tefsir edilmesini benden istediler. Ben de onları okuyup, kendilerine tefsir ettim. Onların içine heyecan ve depreşme girdi. (Cezbeye tutuldular.) Kendilerine geldiklerinde sükûnete kavuştular. Ve:
Biz meselelerimizin cevâbıyla iktifa ettik! (Senden yeterli cevaplar aldık)”
îbrâhim Havas (r.h.) buyurdular:
Bana bir uyku geldi. Ağırlık bastı. Uyudum. Uyandığımda kendimi “Hazret-i Aişe (r.a.) Mescidi”ne yakın bir yerde gördüm.
Baktım ki, kaplarımın (ve eşyamın) içinde reyhân’ın demetleri vardı. O reyhan çiçeği tam bir sene benimle kaldı. Hiç bozulmadı. Daha sonra onu kaybettim…
Allâhü Teâlâ hazretleri,kendisinden,onlardan ve bütün sâlihlerden râzî olsun….

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri:8/36-39.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Cinler Hakkında, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Ateşe Atılan Çocuk

Posted by Site - Yönetici Ekim 15, 2016

mesnevide-gecen-hikayeleratese-atilan-cocuk

Ateşe Atılan Çocuk

Dünyadaki gücünü İsâ aleyhisselâma inananlara zulüm etmek için kullanan yahudi bir padişah vardı. Veziri ile birlikte, hıristiyanları birbirine düşüren padişah ile aynı soydan geliyordu. Bu padişah, İsâ aleyhisselâma inananlardan kurtulmak için, zalimliğine uygun düşen bir yol bulmuştu.

Şehrin orta yerine azgın bir ateş yaktırarak yanına da bir put diktirmişti. O puta secde etmeyen hıristiyanları ateşe attırıyordu. Kucağında çocuğuyla bir kadın getirdiler ve puta secde etmesini istediler. Kadının secde etmekte isteksiz davrandığını gören padişahın adamları, çocuğu kadının elinden alarak kızgın ateşin içine attılar. ”Eğer secde etmezsen sen de ateşe atılacaksın” derler. Çocuğun ıstırabıyla yıkılmış olan zavallı anne, şaşkınlık içinde puta secde edeceği sırada çocuk ateşlerin içinden şöyle seslenir: ”Anne, puta secde etme, yanıma gel. Ben burada çok rahatım. Daha önce görmediğim güzellikler içerisindeyim.” Bunun üzerine anne içine düştüğü şaşkınlıktan kurtulur, koşarak alevlerin arasına dalar. Onun ardından oraya toplanan halk da kendini ateşe atmaya başlar.
Görevliler insanların kendilerini ateşe atmalarına engel olamazlar.

Gördüğü bu manzara karşısında dahi insafa gelmeyen padişah, ”Ne oldu senin yakıcılığın” diyerek ateşe kızar. Ateş dile gelerek padişaha cevap verir: ”Ben bir emir kuluyum. Allah’ın emri olmadan kimseyi yakamam.
İnananlara selâmet olan dünya ateşi, alevlerini artırarak etrafa yayılır. O zalim padişahı ve ona hizmet edenleri içine alır; yakar ve kül eder.

***
Allah’a inananlara bir çağrı var burada.
Ey inananlar! Nefse muhalefet etmek ve şeytana uymamak için zorluklara katlanın ve sabır ateşine girin. Böylece, Allah’ın İbrahim aleyhisselâma yaptığı gibi ikramlara ulaşacaksınız.
Ateşin içerisindeki nimet sofrasına oturacaksınız.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Zalim Padişahla Fitneci Vezir

Posted by Site - Yönetici Ekim 14, 2016

mesnevide-gecen-hikayelerzalim-padisahla-fitneci-vezir

Zalim Padişahla Fitneci Vezir

Eski zamanlarda yahudilerin zalim bir padişahı vardı. Hz. İsâ düşmanıydı. Hristiyanları çeşitli eziyetlerle yakar, yandırır ve öldürürdü.

Şaşkın padişah, Musa (a.s.) ile İsâ’nın (a.s) ikisinin de Allah yolunda yürüyen peygamberler olduğunu bir türlü kabullenemiyordu.
Bu padişahın kendisinden de kötü, düzenbaz, hilekâr ve fitneci bir veziri vardı. Hile yaparak akan suyu bile durdururdu.

Bir gün padişaha, ”Padişahım, hıristayanlar canlarını kurtarmak için dinlerini gizliyorlar. Hem öldürmekle de bunlarla başa çıkılmaz” dedi. Padişah, ”Söyle bakalım, bu Hıristiyanlığın yayılmasını ve hıristiyanların çoğalmasını nasıl engelleyeceğiz? Gizli ve açık dünyada hıristiyan kalmaması için gerekli tedbiri alalım” dedi.
Vezir bunun üzerine hile dolu planını anlattı. ”Padişahım! Güya bana kızarak, kulağımın ve elimin kesilmesini, burnumun ve dudağımın yarılmasını emredin. Sonra da beni idam etmek için dörtyol ağzında bir idam sehpası kurdurun. Tellâllar çıkartarak halkı toplayın. Son anda sizin kıramayacağınız biri benim affımı sizden istesin. Bunun üzerine siz de beni uzak bir yere sürgüne gönderin.
Böyle yaparsan hıristiyanlar benden şüphelenmez. Ben de rahatlıkla aralarında fitne ve fesadımı yayarım. Gittiğim yerde onlara derim ki: ‘Ben gizlice hıristiyan olmuştum.
Padişah bu sırrımı öğrendi. Bana bu zulmü yaptı. Eğer İsâ aleyhisselâmın mânevî yardımı yetişmeseydi Yahudiliğinden dolayı beni öldürecekti. Ben Hz. İsâ’nın uğruna canımı, başımı vermeyi canıma minnet sayarım. Onun dininin bütün bilgilerine sahibim. Hıristiyanlığın cahillerin elinde kalmış olması, bana büyük ıstırap veriyor. Üzülüyorum. Belimize Hıristiyanlığın kemerini bağladığımızdan beri, Yahudilik’ten kurtuldum.
Allah’a ve İsâ’ya şükürler olsun. Bu hak dinin yol göstericisiyim. Ey insanlar, devir İsâ’nın devridir. Onun dininin emirlerini candan ve gönülden dinleyiniz diyerek vaazlarıma başlarım.”
Padişah vezirin bu düzenini akıllıca buldu. Çok hoşuna gitti.
Derhal istediklerini yerine getirdi. Veziri hıristiyanların çok olduğu bir bölgeye sürdü. Halk vezirin başına gelenlerden dolayı çok şaşırdı. Vezir sürüldüğü yerde halkı dine davete başladı.

Hıristiyanlar azar azar onun çevresine toplandılar. Vezir onlara gizlice İncil’in, namazın sırlarını anlatıyordu.
Görünüşte Hıristiyanlığın emirlerini anlatsa da anlattıkları hıristiyanları tuzağa çekmek için bir yemdi. İmansız vezir badem ezmesinin içinde sarımsak saklar gibi, din nasihatçiliği yapıyordu. Sözleri, içine zehir katılmış şeker şerbeti gibiydi. Gerçek hıristiyanlar, o sözlerin ardındaki acılığı hissediyorlar ama tam çözemiyorlardı.
Cahil ve anlayışı az olan hıristiyanlar, gönüllerini hilekâr vezire tamamıyla kaptırmışlardı. Vezir Hz. İsâ’nın yeryüzündeki vekili, sözleri de boyunlarında birer halkaydı artık. Vezir, kısa zamanda bir emriyle ölüme gidecek kadar kendisine bağlı, yüz binlerce hıristiyanı etrafına topladı.
Aradan tam altı sene geçti. Yapılan plan adım adım uygulanırken, padişahla vezir arasında gizlice haberleşmeler yapılıyordu. Padişah bu işi bir an önce bitirmesini isterken, vezir padişahtan biraz daha sabretmesini diliyordu.O dönemde, Hz. İsâ’nın kavminin başında yöneticilik yapan on iki emîr vardı. Bu emîrlerin hepsi de vezirin tuzağına düştü.
Ona inanıyor ve güveniyorlardı. Onun için ölmeye bile hazırdılar. Samimiyetinden hiç şüphe etmiyorlardı.
Vezir bu arada her emîr için Hıristiyanlığın ilkelerini anlatan on iki kitapçık hazırladı. Her kitapçık birbirinden ayrı hükümlerle doluydu. Dinin emir ve yasakları birbirini tutmuyordu.
Kitapçığın birinde riyâzet ve açlığın tövbenin esası, Allah’a dönüşün şartı olarak bildirilirken, diğerinde açlığın insana bir fayda getirmeyeceği yazılıydı. O kitaba göre cömertlik Allah’ı bulmak için yeterliydi.
Bir diğer kitapta aç kalmanın da cömertliğin de Allah’a şirk koşmak olduğu ifade ediliyordu. O kitaba göre de her şeyin başı Allah’a tevekkül ve teslimiyetti.
Bir başka kitapçıkta da diğer kitapçıktaki belirtilen düşüncenin tamamen zıddına, kulun yapması gereken şeyin hizmet ve ibadet olduğu, ibadetsiz ve hizmetsiz bir tevekkülün suç olduğu belirtiliyordu.
Hilekâr vezirin hazırladığı, bu kitapçıkların hiçbiri birbirine uymuyordu. Birinde yapılması tavsiye edilen şeyler diğerinde yasaklanıyor, suç kabul ediliyordu.
Vezir bir müddet sonra hilesinin gereği olarak vaaz ve nasihati bırakarak yalnızlığa çekildi. Kırk-elli gün halvette kaldı. Kendine inananları ayrılık ateşiyle yaktı. Halk, onun insana huzur veren halinden, güzel konuşmalarından, sohbetinin zevkinden uzak düşmekten, deli divane oldu. Yanına vardılar ve yalvarıp yakardılar, sızlayıp dövündüler. Gözleri görmeyen bir âmâ gibi yolun ortasında rehbersiz kaldıklarını bildirdiler. Vezir onlara, ”Ruhum dostlarımla beraber fakat halvetten çıkmama izin yoktur’‘ dedi. Kendisine inananlar, ”Ey kerem sahibi! Senden ayrı düşünce, biz her şeyimizi kaybettik, gönülden de dinden de yetim kaldık. Bir kusurumuz varsa affedin. Bize cefa çektirmeyin” dediler. Vezir, ”Bana inanıyor ve güveniyorsanız, kemâlâtımı kabul ediyorsanız neden ısrarcı oluyorsunuz? Ben gönlümün halleriyle meşgul olmak istiyorum” dedi. İnananları, ”Ey vezir! Senin kemâlâtını inkâr etmiyoruz. Senden ayrı düşmenin ıstırabıyla, gözlerimizden yaşlar akıtarak yalvarıyoruz” dediler. Vezir onlara halvete girdiği yerden şöyle seslendi:
Hz. İsâ’dan bana emir geldi ve, ”Bütün dostlarından, yakınlarından ayrıl ve yalnız kal” dendi. Vezir sevenlerinin yalvarıp yakarmalarına, ah edip inlemelerine aldırmadı. Halvetine devam etti. Bir müddet sonra da emîrleri yanına çağırttı. Her biriyle ayrı ayrı görüştü ve her birine, ”Benden sonra yerime sen geçeceksin. Hıristiyanlığı insanlara sen anlatacaksın. Hak dinin senden başka temsilcisi yoktur. Yalnız ben hayatta olduğum sürece bu sırrı kimseye açıklamayacaksın” diyerek ellerine yazmış olduğu kitapçıklardan birer tane verdi. Kitapçıklar hususunda da şu tembihte bulundu: ”İsâ aleyhisselâmın insanlığa getirdiği gerçek hıristiyanlık bu kitapçıkta yazılıdır. Sana verdiğim bu kitabın dışındakiler yanlıştır.
Daha sonra vezir kırk gün kapısını kapadı. Kırkıncı gün de kendisini öldürdü.

Halk onun ölümünü duyunca, mezarının başı kıyamet yeri gibi oldu. Kabrinin başında bir ay oturdular, ağlayıp inlediler, matemini tuttular. Matem acısı hafifleyince halk dedi ki:
”Ey emîrler! Vezirin yerine sizlerden kim geçecek? Bize bildirin ki, ona uyalım. Elimizi, eteğimizi ona teslim edelim.
Batan güneşimizin yerine bir mum olsun.” On iki grubun liderlerinden bir emîr ileri atıldı ve, ”O büyük insan, yerine vekil ve halife olarak beni bıraktı. İşte elimdeki bu kitapcık sözlerimin delilidir” dedi. Bir başka emîr, ”Hayır, gerçek halife benim” diye ortaya çıktı. On iki emîr de gerçek halife ve vekilin kendisi olduğunu iddia ediyordu. Her emîrin bir elinde kılıç, diğerinde kitapçık vardı. Sarhoş filler gibi birbirlerine saldırdılar. Her emîr peşindekilerle birlikte halifelik mücadelesine girişti. Savaştılar, vuruştular yüz binlerce hıristiyan öldü. Kesik başlardan kuleler oluştu. Böylece vezirin ektiği fitne tohumları yeşerdi. Hz. İsâ’nın dinine inananlar arasında ayrılıklar meydana geldi. Vezir de canı pahasına muradına ermiş oldu.

***
Bu hikâyede şu âyet-i kerimelere işaret vardır: ”Onlar dinlerini parçaladılar, bölük bölük oldular. Her grup kendi inancı ile sevinmekte ve ferahlamaktadır’‘ (Rûm 30/32).
De ki! Ey kitap ehli! Geliniz, aranızda eşit olan tek söze, ancak Allah’a kulluk edelim. Ona hiçbir şeyi eş ve ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp birbirimizi rab edinmeyelim” (Âl-i İmrân 3/64).

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hz. Hud’un ve Şeybân-ı Râî’nin Çizgisi

Posted by Site - Yönetici Ekim 12, 2016

mesnevide-gecen-hikayelerhz-hudun-ve-seyban-i-rainin-cizgisi

Hz. Hud’un ve Şeybân-ı Râî’nin Çizgisi

Hz. Hud (a.s) kavmine Allah’ın azabı geleceği zaman, kendisine inananları bir araya topladı.
Onların etrafına bir çizgi çekti. İsyan edenleri helâk etmek için Allah’ın gönderdiği şiddetli fırtına, çizginin içindekilere sabah yeli gibi tatlı esti ve inananları incitmedi.
Çizginin dışında kalanları ise havalarda uçarak yerlere çarptı.

Ümmet-i Muhammed’in evliyalarından olan Şeybân-ı Râî de cuma namazına gideceği zaman, çobanlık yaptığı koyunların etrafına bir çizgi çekerdi.
Kurtlar sürüye saldıramadığı gibi, o çizgiyi aşıp koyunların yanına ulaşamazdı. Hiçbir koyun da çizgiden dışarı çıkmazdı.

***
Çizdiği çizgiyle kurtların ve koyunların arzularına engel olan Şeybân-ı Râî gibi, peygamberlerin yolundan giden Allah dostları da sevenlerini dinin ölçülerinin çizgisinde tutar.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Hud, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hikâye – (İhlas)

Posted by Site - Yönetici Ağustos 4, 2016

Hikâye - (İhlas)

Hikâye – (İhlas)

Mâlik bin Dinar (r.h.)’dan rivayet olundu:
Beyt-i Haram’ı haccetmek üzere yola çıktım. Bir de baktım ki yolda azıksız ve bineksiz olarak giden bir genç vardı. Ona selâm verdim. Selâmımı aldı. Ona sordum;
Ey genç! Nereden?” 0:
Onun yanından!” dedi. Sordum;
Nereye?” Genç cevap verdi:
Ona…” Ben;
Hani azık” dedim, o:
(Azık vermek) onun üzerine düşer!” dedi. Ben;
Yol azıksız ve susuz olarak bitmez; seninle beraber (yenilecek ve içilecek) bir şey var mı?” dedim. 0:
Evet! Ben yola çıkma anında beş harf ile azık hazırladım,” dedi. Ben;
Bu beş harf nelerdir?” dedim. O genç;
Bunlar Allâhü Teâlâ hazretlerinin şu kavl-i şerifidir:

Kef, He, Ye, Ayn, Sâd (Sure-i- Meryem:!,)

Ben sordum;
Kef He, Ye, Ayn, Sâd“” kavl-i şerifinin manâsı nedir?.
Genç, buyurdu:
Kef, Kâfî,
He, Hâdî,
Ye, Müeddî (edâ eden ulaştıran),
Ayn, Âlim,
Sâd, Sâdık (doğru söyieyen)dir….
Kimin arkadaşı, kâfî (yeterli), hâdî (yol gösteren), müeddi (ulaştıran, veren), âlim (her şeyi) bilen ve sâdık (vaadi ve sözü hak ve doğru olan) olursa; o kişi (çölde) kaybolmaz, korkmaz, azık ve su yükünü taşımaya muhtaç olmaz…”
Mâlik (r.h.) buyurdular: (O gençten) bu sözleri işittikten sonra ona giydirmek üzere gömleğimi çıkarttım….
O gömleğimi giymeyi kabul etmekten imtina etti, kaçındı. Ve buyurdu: Ey şeyh! Çıplak olmak; helâli hesap; haramı azab olan fânî dünyanın gömleğini giymekten daha hayırlıdır!” Gecenin karanlığı çöktüğünde, yüzünü semâ’ya doğru kaldırır ve şöyle der:
Ey taat ve ibâdet kendisine sürür veren ve ma’sıyetler, kendisine zarar vermeyen! Sana sürür veren şeyi bana nasîp et! Sana zarar vermeyen şeyden (günahlardan dolayı da) beni mağfiret kıl ve beni bağışla!” (diye hep dua ediyordu….)

İnsanlar, ihrama girip, telbiye getirdiklerinde (o genç zahirde ve sesli telbiye getirmedi… Bunun üzerine ben ona)

Neden telbiye getirmiyorsun?” dedim. O; Ey şeyh! Ben “Buyur Allâhım!” dediğimde,”

Sana Lebbeyk ve Sa’deyk yoktur. Ben senin sözlerini dinlemiyorum!” denilmesinden korkuyorum” dedi.

Sonra o genç yürüyüp gitti. (Bizden ayrıldı.) Onu bir daha görmedim.

Sonra Minâ’da onu gördüm. Şöyle dua ediyordu:

Allâhım! İnsanlar, hediy kurbanlarını kestiler. Udhıyye ve hediyleriyle (yani kurbanlanyla) sana yaklaştılar. Ya Rabbim! Nefsimden başka kendisiyle sana yaklaşacağım hiçbir şeyim yok! Onu benden kabul et!” dedi.

Sonra bir nâra attı.

Ölü olarak yere düştü.

Söz söyleyenin biri o an şöyle dedi:

Bu genç! Allah’ın sevgili kuludur! Bu Allanın öldürdüğüdür! Seyfullah (Allah’ın kılıcı) ile öldürüldü….”

Ben onun techîz ve tekfin işlerini yaptım. Onu götürüp kabre defnettim.

O gece, hep onu düşündüm. Onun durumunu tefekkür ettim. O hal üzere uyudum. O gece, o genci rüyamda gördüm. Ona;

Allâhü Teâlâ hazretleri sana ne etti (nasıl ve neyle muamele etti)” dedim. O;

Allâhü Teâlâ hazretleri, bana, Bedir şehidlerine ettiği gibi muamele etti! Bedir şehidleri kâfirlerin kılıçlarıyla şehid oldular ben de Cebbarın kılıcıyla Öldüm!” dedi….

Kaynak :İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri:8/309

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: