Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Dini Hikayeler’ Category

Dünyayı Terk…

Posted by Site - Yönetici Ocak 17, 2016

colde kuyu, dini hikayeler, h.z yusufun kuyuya atilmasi,Çölde bir kuyunun başına geldi,hz-yusuf-kuyu copy

Dünyayı Terk…

Onların (tasavvuf ehlinin kâmillerinin) bazılarından rivayet olundu.

Ben bir fakîr (sofu) bir kişiyi gördüm.
Çölde bir kuyunun başına geldi.
Su tulumunu kuyuya saldı.
İpi koptu.
Tulum koyunun içine düştü.
Uzun bir zaman öyle orada kaldı. Ve şöyle dedi:
(Ya Rabbi!) Senin izzetine yemin olsun ki, (su) tulumumu almadan buradan ayrılmam! Ya da buradan ayrılmam için bana izin verirsin!” dedi.
(Bu hadiseyi rivayet zât buyurdu:)
Sonra susamış bir Ceylân gördüm.
Ceylân, kuyunun başına geldi. Ceylân kuyunun suyuna baktı. Kuyu kaynamaya başladı. (Çok kısa bir süre içinde) kuyunun üzerinde sular taştı. Bir baktım ki, o fakirin su tulumu kuyunun ağzının üzerindeydi.
Adam su tulumunu aldı. Ve ağlamaya başladı. Şöyle dedi:
-“Ya Rabbi! Senin katında benim bir Ceylân kadar bile yerim yokmuş?” O anda gizliden şöyle bir ses geldi:
-“Ey miskin! Sen kuyunun başına su tulumu ve ip ile geldin! Ceylân ise bize tevekkül ettiği için bütün sebeplerden tecrip edip (her şeyden arınarak) kuyunun başına geldi!”

Bu hikâyede, Allâhü Teâlâ hazretlerinin gayrisinden tamamen kesilmeye delâlet eden (hikmetler ve manâlar) var.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri :8/210..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Çocuklarını Öldürmek – İbretle Okuyun.

Posted by Site - Yönetici Ocak 13, 2016

Cahiliye döneminde kız çocuğu kuyuya atılarak

Çocuklarını Öldürmek

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden rivayet olundu;

-“Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ashabının içinde ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin önünde (yanında) sürekli üzüntülü olan bir adam vardı. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ona sordu:
Sana ne oluyor? (Bu kadar) mahzun oluyorsun?” O zat; -“Ya Resûlallah (s.a.v.)! Ben câhiliyet dönemimde bir günah işledim! Müslüman olduktan sonra o günahımın af ve mağfiret kılınamayacağını düşünerek üzülüyorum! (O günahım beni mahzun ediyor, onu hatırladıkça üzülüyorum!)” dedi. Efendimiz (s.a.v.) Hazratleri,
Bana günahından haber ver?” buyurdular: O kişi: -“Ben kız çocuklarını öldürenlerdendim!
Bir kız çocuğum doğdu. Eşim, onu öldürmemem ve terk etmem üzere şefaatte bulundu. Ben de onun isteğini kabul ettim. Kızı ona terk ettim.
Kızım büyüdü. Gelinlik çağına ulaştı. Kadınların en güzellerinden oîdu. Onu istemeye geldiler…
Hamiyet (taassub, kıskançlık ve câhiliyet damarım) kabardı.
Kalbim onu evlendirmeye tahammül etmedi.
Veya onu hiç evlendirmeden öyle evde bırakmaya da râzî olmadım.
Bir gün eşime;
Ben şu şu kabilelerde bulunan akrabalarımı ziyarete gitmek istiyorum! Kızımı da benimle beraber gönder!” dedim. Eşim, buna çok sevindi. Kızı elbise ve ziynetlerle süsledi… Benden de ona ihanet etmemem (öldürmemem) üzere bir çok misâk (yemin ve ahidler) aldı. Kızımı aldım onunla (çölde) bir kuyunun başına gittim. Kuyuya baktım. Kız, kuyuyu görünce benim, onu kuyuya atacağımı hissetti. Bana sarıldı ve ağlamaya başladı. Yalvardı, yakardı. Göz yaşları içinde;
Ey babacığım! Ey babacığım! Bana ne yapmak istiyorsun?” dedi. Ona acıdım.
Sonra kuyuya baktım hamiyet (câhiliyet ve kıskançlık) bana galip geldi.
Kızım yine sımsıkı bana sarıldı.
Hüngür hüngür ağlamaya başladı ve bana;
Babacığım! Annemin emânetini zayi etme! (Anneme verdiğin sözü bozma! Ben annemden sana emânetim, annemin emânetini yitirme!”)
Ben bir kuyuya bakıyorum; bir birde kıza…
Kuyuya baktıkça hamiyet damarım kabarıyor; kıza baktıkça da merhamete geliyordum.
Sonuçta şeytan bana galip geldi.
Kızımı (kendi elimle) baş aşağı kuyuya attım!
Kızım kuyunun altında hâlâ ağlıyor ve bağırıyordu:
Baba! Beni öldürdün! Baba beni öldürdün?
Orada uzun süre kaldım.
Ta ki kızımın sesi tamamen kesildi. (Öldüğüne kanaat ettikten sonra) ayrıldım.
Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ağlamaya başladı. (Mübarek gözlerinden yaşlar aktı…) Bütün sahabeler ağladılar.
Ve Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
Eğer câhiliyet döneminde yaptığından dolayı, bir kişiyi cezalandırmayı emretmiş olsaydım; elbette senin yaptıklarından dolayı seni cezalandırırdım!.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: Muhakkak ki İslâm mâ kablini (kendisinden önce işlenen günahları) siler.

Başka bir hadis-i şerifte de; Tevbe de kendisinden önce işlenen günahları siler…
.

Kaynaklar : Bahrû’l-Ulûm: c. 1, s. 517,
Kurtubî Tefsiri: c. 7, s. 88,
Kenzu’l-Ummâl:33664;
lbni Kesîr tefsiri, c.4, s. 644.
İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri:8/183-186.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik | Etiketler: | Leave a Comment »

Gerçek Tevekkül ve Kurtuluş

Posted by Site - Yönetici Ocak 4, 2016

Şeyh Ebû'l-Hamza el-Horasânî,,Gerçek Tevekkül ve Kurtuluş

Gerçek Tevekkül ve Kurtuluş

Şeyh Ebû’l-Hamza el-Horasânî (k.s.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular:
Senelerden bir sene haccettim. Ben yolda yürürken, bir kuyuya düştüm. Nefsim, yolda gidenlerden imdat istemek konusunda benimle münakaşa etti. Ben (kendi kendime);
-“Yok! Vallahi imdat istemeyeceğim!” dedim. Bu benim hatırıma tamam olmadan; kuyuya iki adam uğradı. Biri diğerine;
-“Şu yol üzerindeki kuyunun ağzını kapatalım ki, kazara bir kimse düşmesin,” dedi.
Odun, kamış ve bitkilerle kuyunun ağzını kapattılar. Yerle bir oluncaya kadar toprakla örttüler.
Bu sırada feryat etmek aklına geldi. Ben kendi nefsime;
-“Ey, şu adamlardan bana daha yakın olana iltica et!” dedim. Nefsim sustu.
Ben, işimi ve hâlimi Allâhü Teâlâ hazretlerine ısmarladım. Bir saat sonra baktım bir şey (hayvanın biri) geldi. Kuyunun ağzını ayaklarıyla açtı. Sonra;
-“Bana sarıl.” der gibi iki ayağını aşağıya doğru sarkıttı.
Onun beni kurtarmak için geldiğini ve benim için ayaklarını sarkıttığını anladım.
Onun ayaklarına sarıldım. O hayvan beni kuyudan çıkarttı. Bir de baktım ki o arslan idi. Geçti gitti. O zaman gâibden bir ses işitim:
Ey Ebû Hamza! Seni kuyuda mahvolmaktan arslanla bir tehlikeden başka bir tehlike ile kurtarmamız güzel bir şey değil mi?
Allâhü Teâlâ hazretleri, kadirdir. O her şeye kadir ve gerçek vekîl’dir…

Kayak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/685-687.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hikâye – Lisân-ı Hâl ile nasihat

Posted by Site - Yönetici Ekim 17, 2015

Ramazan, Eğlence Değil İbâdet Ayıdır,Oruç Üç Çeşittir

Hikâye – Lisân-ı Hâl ile nasihat

Abdullah Ahnef (r.h.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular:
Mısır’dan çıktım: Rûd el-Bâdî (k.s.) hazretlerini ziyaret etmek için, Remle’ye gitmek istiyordum.
Yolda beni İsa bin Yunus el-Mısrî gördü. Bana:
-“Sana delâlet edeyim mi?” dedi. Ben
-“Evet” dedim. 0 buyurdu:
-“Sana “Savr”a gitmeyi tavsiye ederim. Orada bir şeyh ve bir genç var. Murakabe halinde toplandılar. Eğer sen bir kere onlara bakacak olursan; bu bakışın bütün ömrün boyunca sana yeter…” Bunun üzerine Abdullah bin Ahnef buyurdular:
-“Ben onların ikisinin bulunduğu yere girdim. Aç ve susuzdum. Beni güneşten örtüp koruyacak bir şey de yoktu üzerimde. İkisini kıbleye dönmüş bir halde otururken gördüm. Onlara selâm verdim ve konuştum. Ama onların ikisi de benimle konuşmadılar… Bunun üzerine ben;
-“Allah adına size yemin veriyorum; mutlaka benimle konuşmalısınız!” dedim. Bunun üzerine şeyh başını kaldırdı. Ve buyurdu:
Ey İbni Ahnef! Senin çalışman ne azdır! Hatta bize gelmeye boş vakit buldun! Sonra yine başını eğdi…
Ben onların ikisinin önünde durdum. Tâ ki öğlen ve ikindi namazlarını kıldık. Benden açlık ve susuzluk gitti. Gence dedim ki.
-“Kendisiyle menfaat göreceğim bir şeyle bana vaaz et!” O genç:
-“Bizler musibet ehliyiz! Bizim vaaz edecek dilimiz yoktur!”
Ben onların yanında tam üç gün ve üç gece ikâmet ettim.’Bu üç gün içerisinde ne bir şey yedik ve ne de içtik… {Tabi ne acıktık ve ne de susadık…)
Üçüncü günün akşamında ben kendi kendime;
-“Bunlardan bir şeyler sormalı; bir vasiyet ve öğüt almalı ömrümün kalan kısmında ondan faydalanmalıyım!” dedim. (Ben daha bir şey sormadan) genç başını kaldırdı:
-“Nazarıyla sana Allâhü Teâlâ hazretlerini hatırlatan kişinin sohbetini dinlemeyi; dil ve sözlerle nasihat eden değil; iş ve hâl lisânı ile vaaz verenlerin; sohbetini dinlemeyi, tavsiye ederim….”
Sonra dönüp baktığımda ikisini de göremedim. (Yerlerinde yoklardı…) Lisân hâlim şöyle diyordu:
-“Yüklerini bağladılar; sabahın birazcık öncesinden…
Göçtüler…
Beni harabelerin üzerinde geride bıraktılar. Bu hâle ağlar halde…”

Sohbeti Kabul

Sonra gerçekten nasihat etmek çok kolay; ama kabulü müşkül ve çok zordur. Allâhü Teâlâ hazretleri, kimin hidâyetini dilerse; Allâhü Teâlâ hazretlerinden o kişi için inayet cezbeleri sebkat eder ve daha önce geçerse hiç şüphesiz o kişi zahiri ve bâtını hakkında kendisine nasihat edecek bir nasihatçiye muhtaçtır. Vaaz, tezkîr ve hatırlatmanın nuruyla, habîr olan Allâhü Teâlâ hazretlerine ulaşmanın yolunda hidâyet bulur. Ve böylece çocuklar gibi oynayan o nefsin hevâ-ü heves çukurundan (çıkıp) vakar, imtihan ve yüce şan sahibi olan ruhun hidâyetinin burcuna yükselir…
Bu âyet-i kerimeler, nefsin hastalığını, deva ve ilacını ilân etmektedirler. Nefsin İslahında yardım Allâhü Teâlâ hazretlerindendir…

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k. s.) Ruhu’l –Beyan Tefsiri : 7/511-512.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.

Posted by Site - Yönetici Ekim 12, 2015

Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.

Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.

Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:

“-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!..”

Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:

“-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!..” dedi.
Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:

“-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!” dedi.

Evin gelini:

“-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer.” dedi. Yaşlı kadın:

“-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır.”

Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:
“-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti… Anlat bakalım, merak ettim!..” dedi.

Yaşlı kadın söze başladı:
“-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.

Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe… Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!..”

Torunu:
“-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!” dedi.

“-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi.

Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı.

Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı..
Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı.”

Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti.

“-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz…

Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla…

Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.

Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde…

Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.

Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde… Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar… Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı.

Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!..” dedi gelinine… Leylâ mahcup bir şekilde:
“-Evet anneciğim.” diyebildi.

Torunu:

“-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!..”

“-Aayy ne ayıp… İnsan hiç yediğini söyler mi?”

“-Âh anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar…”

“-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene… Evler çırılçıplak kaldı desene…” dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:

“-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük… Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada…

Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım.

Hikâye dedimse, adı hikâye… Aslında bir hadîs, hadîs-i kudsî hem de… Yani mânâsını Allâh’ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis…

Bu hadîs-i kudsîye göre:
“Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm’ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..»
Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:

“-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz.
Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!..” diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti.”

İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak…”

Gelini:
“-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı.” dedi.

Torunu kaşığı sessizce bırakıp:
“-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!” dedi.
Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh’a hamd etti.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Dil Bilginiyle Gemici

Posted by Site - Yönetici Ekim 11, 2015

Dil Bilginiyle Gemici, Mesnevide Geçen Hikayeler

Dil Bilginiyle Gemici

Kendini beğenmiş bir dil bilgini gemi ile seyahat ediyordu.
Yolda gemiciye sordu: ”Hiç dil bilgisi okudun mu?” Gemici, ”Hayır, okumadım” dedi. Dil bilgini, ”Ömrünün yarısı boşa geçmiş” cevabını verdi.
Gemici, dil bilgininin bu davranışından rahatsız oldu ama sesini çıkarmadı. Kızdığını belli etmedi.
Bir zaman sonra, denizde fırtına çıktı. Rüzgâr gemiyi dalgaların üzerinde bir girdaba doğru sürüklüyordu. Dalgalarla
boğuşan gemicinin, gözü dil bilginine takıldı. Gemici yüksek sesle sordu: ”Hocam yüzme bilir misiniz?” Dil bilgini korku
içerisinde büzüldüğü yerden cevap verdi: ”Hoş sözlü, güzel gemici bilmiyorum.” Gemici; ”Yazık, ömrünün tamamı gitti.
Çünkü, gemi bu girdaptan kurtulamaz, batar” diyerek dil bilginine iyi bir ders verdi.

***

Dil bilgininden maksat; dedikodudan ibaret ilmine mağrur olan, kimseyi adam yerine koymayan gafillerdir. Böyle lüzumsuz
bilgilere sahip olanlar, o bilgiyle dünyada biraz işe yarasalar da, hayat gemileri ölüm girdabına girince o bilgilerinin bir işe yaramadığını anlarlar. Ölüm girdabında âhiret bilgisine vâkıf olanlar yüzebilir.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Bedevînin Hediyesi

Posted by Site - Yönetici Ekim 8, 2015

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Bedevînin Hediyesi

Çok eski zamanlarda iyilik sever ve cömert bir halife vardı.
Halife olması gereken bütün güzelliklere sahipti. Yaşadığı Bağdat şehri onunla dört mevsim baharı yaşardı.

Bu halifenin zamanında, bir bedevî ile karısı çölde son derece fakir bir durumda yaşıyordu. Bir gece bedevînin karısı, kocasına söylenmeye başladı: ”Herkes rahat içinde yaşıyor, biz yoksulluk çekiyoruz. Ekmeğimiz yok, dert katığımız, suyumuz göz yaşı. Gündüzleri güneş ışığı elbisemiz, geceleri yorganımız ay ışığı. Ay gökte görününce, pide zannedip elimizi uzatırız. Fakirliğimizden fakirler bile utanmakta.
Bedevî hanımına cevap verdi: ”Gelir için sızlanarak, ömrünü boşa harcama. Zaten ömrümüzden geriye ne kaldı? Çoğu gitti,
azı kaldı. Allah bütün yarattıklarının rızkını verir. Akıllı olan, rızkın azına çoğuna bakmaz. Hırsının esiri olmaz.
Çektiğimiz bütün sıkıntılar ve dertler ölümün habercisidir.
Bize ölümü kolaylaştırır. Bolluk içinde tatlı bir ömür sürenin ölümü acı olur.

Benim güzel karıcığım, bak sabah oldu. Sen, daha ne zamana kadar bu yoksulluk masalını anlatacaksın?
Ben, bana verileni yeterli buluyorum. Rabbime olan güvenim sonsuzdur.Yolum kanaat yoludur.”
Kanaat sahibi bedevî, türlü iltifatlarla hanımını sakinleştirmeye çalıştı. İhlâsla yüreği yana yana, sabaha kadar hanımına nasihat etti. Fakat kâr etmedi. Hanımı, ”Ey adam! Bu kanaatten sen ne elde ettin? Ne kazandın? Kanaat bizim için bitmez tükenmez sıkıntıdan başka ne getirdi?
Kadın kocasına daha nice sert ve acı sözler söyledi. Bedevî karısına, ”Hanım, sen kadın mısın? Dert ve üzüntü kaynağı
mısın? Ben anlamadım. Sana yoksulluğumla övündüğümü söylüyorum, sen tutup yoksulluğumu başıma kakıyorsun. Kimseden bir isteğim ve ümidim yok. Gönlümde kanaatten bir dünya var.
Ne olurdu? Sen de yoksullukla kucaklaşıp dost olsan. Mânevî değerler kazansan. Allah’ın izzeti, ikramı ve lutufları sana yetmez mi?
Hanım yoksulluğumla uğraşma, kavgayı bırak. Yolumu kesme. Ya yakamı bırak ya da ben evi terkedeyim.’

Kadın kocasının öfkelenip sinirlendiğini görünce, ağlamaya başladı. Taktik değiştirdi. Gönül alıcı yumuşak bir konuşma
tarzını seçerek kocasını ikna etmeye çalıştı:
”Biliyorsun ki ben senin ayağının toprağıyım. Bedenim, canım, varım, yoğum hepsi senin. Senin emrindeyim. Bu şekil
konuşmalarım yoksulluk yüzünden ve sabrımın kalmamasındandır.
Senin rahatını düşünüyor, yoksul kalmanı istemiyorum. Sen benim canımsın. Her şeyimi senin yoluna feda edecek kadar,
seni çok seviyorum. Senin iyiliğini istediğimden dolayı, benden ayrılıp uzaklaşmayı düşünmen ne kadar yanlış. Yine de
bir hata yaptıysam özür dilerim.”

Kadın bu çeşit güzel ve tatlı sözler söylerken bir yandan da ağlıyordu. Güzel kadının göz yaşları kocanın gönlüne tesir
etti. Bedevî, ”Hanım, seni üzüp kırdımsa, özür diliyorum.
Bilmeni isterim ki ben de Allah için seni çok seviyorum. Şimdi bana yoksulluktan kurtulmamız için ne çare düşündüğünü açıkça
söyle.” Kadın, ”Bağdat’taki halifeye git. Onun kapısı, ateşe tapana da müslümana da açık. İhtiyaç sahiplerine ihsanları
dillere destan. Bereketli nisan yağmurları gibi herkes ondan faydalanır.” Bedevî, ”Halifenin yanına varmak için bir bahane bulmamız lâzım. Eli boş gidilir mi?” Hanımı, ”Halifeye bir testi tatlı yağmur suyu götür. Padişahın hazinesinde çok değerli malları vardır. Fakat böyle tatlı suyu yoktur.”

Hanımının teklifi adamın da aklına yattı. Hanımına, ”Sen testinin ağzını iyice kapat. Dışını güzel bir keçeye sarıp dik. Padişahım orucunu bu su ile açsın.Doğrusu dünyanın başka bir yerinde de böyle güzel su bulamaz” dedi.

Bedevî ertesi gün yola düştü. Gece gündüz yol aldı. Testinin başına bir iş gelmesin diye de çok dikkat ediyordu. Sağ salim
Bağdat’a ulaştı. Halifenin sarayını sorup, öğrendi. Sarayın kapısındaki görevliler kendisini güler yüzle karşıladılar.
Ona, ”Yoksullar cömertlere, cömertler de yoksullara muhtaçtır” gibi tatlı sözler söyleyip içeri aldılar.
Görevliler bedevîye sordu: ”Ey Araplar’ın şereflisi, nereden geliyorsun? Yolculuğun nasıl geçti? Yorgun musun?” Bedevî,
Beni iltifatınızla sizler şereflendirirsiniz. Yüz çevirirseniz mahrum kalırım. Sultanın lutfunu ümit ederek, çölden gelmiş bir garibim.”
Bedevî, dinlenmiş yağmur suyu dolu testiyi görevlilere uzatarak, ”Bu yeşil ve yeni testiyle birlikte, içinde dinlenmiş tatlı yağmur suyu padişahıma hediyemdir. Bu armağanı padişaha götürün. Padişahımın ihsanıyla bir fakir yoksulluktan kurtulsun.”
Bedevînin bu safiyeti karşısında görevlilerin gülesi geldi.
Gülmediler. Çünkü, padişahın güzel huyları bütün memurlarına da tesir etmişti.
Halife bedevînin hediyesini kabul edip teşekkür etti. Testiyi altınla doldurarak geri vermelerini emretti. Adamlarına, ”Çöl
yolu uzun ve meşakkatlidir. Bu zavallıyı, Dicle nehri üzerinden gemiyle memleketine gönderin. Kestirme olur” diye tembihledi.
Görevliler gemiye bindirmek için, bedevîyi Dicle nehrinin kenarına götürdüler. Bedevî taptatlı suyuyla gürül gürül akan
Dicle’yi görünce çok utandı. Padişahın kendisine bir testi altın ihsan etmesinden çok, testiyle götürdüğü yağmur suyunu
kabul ederek alicenaplık gösterdiği, incelik ve nezâket dolu davranışına hayran oldu.

***
Mevlânâ hazretleri, bu hikâyede geçen kişilerin neyi sembolize ettiğini kendisi açıklamıştır. Bedevî aklın, hanımı da nefsin sembolüdür. Nefis ve akıl iyiyi kötüden ayırt edebilmek için gereklidir. Bu ikisi topraktan yaratılmış olan beden evinde otururlar. Birbirleriyle gece gündüz mücadele ederler. Kadın, yani nefis devamlı beden evinin ihtiyaçlarını dile getirir. Şeref ister, makam ister, giyecek ister, ekmek ister, sofra ister. Hikâyedeki kadının yaptığı gibi nefis de arzularına ulaşabilmek için değişik taktikler uygular. Bazan büyüklenir, bazan yüzünü toprağa sürer, bazan da tevazu gösterir.
Akıl cismanî arzu ve iştiyaklardan uzaktır. O Allah sevgisiyle ve Allah sevgisini kaybetmenin korkusuyla yaşar.
Bedevînin destisinden maksat sâlikin vücududur. İçindeki sudan murat sâlikin pek az olan amel ve ilmidir. Halife mürşid-i kamili temsil eder. Dicle nehri mürşid-i kâmilin sahip olduğu mârifetullahtır. Mürşid-i kâmilin sahip olduğu mârifetullah
ilminden istifade etmek için, kapısına testisi boş olarak gitmek gerekir.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Lokman ( a.s.) ve Köleler

Posted by Site - Yönetici Eylül 6, 2015

Mesnevide Geçen Hikayeler,Lokman ( a.s.) ve Köleler

Lokman ( a.s.) ve Köleler

Lokman Hekim’in Kur’an’da ismi geçer. Peygamber olup olmadığı bilinmeyen üç kişiden biridir (Üzeyir, Zülkarneyn ve Lokman).
Habeşli veya zenci olduğu, memleketinden getirilip köle olarak İsrâiloğulları’na satıldığı rivayet edilmiştir.
Lokman Hekim efendisinin hizmetindeyken, diğer köleler tarafından çok kıskanılırdı.

Bir gün, efendisi Lokman’ı diğer kölelerle birlikte bahçeye gönderdi. Vazifeleri, bahçeden topladıkları meyveleri efendilerine getirmekti. Köleler topladıkları meyveleri yağma eder gibi büyük bir iştahla yediler.
Efendilerinin yanına varınca da, ”Meyvelerin hepsini Lokman yedi” dediler.
Bunun üzerine, efendi Lokman’a kızdı, söylendi. Lokman efendisinin kızgınlığının sebebini araştırıp anlayınca dedi ki: ”Ey kerem sahibi olan efendim! Kölelerin hakkında bir karar vermeden önce, onları bir imtihan et.Hepimize bol bol sıcak su içir. Sen atlı, biz yaya olarak kırda koşalım. O zaman, meyveleri kimin yediği anlaşılır ve hakkımızda doğru kararı verirsin.”

Efendisi Lokman’ın dediği gibi yaptı. Sonra onları kırda aşağı yukarı koşturdu. Köleler yorgunluktan kusmaya başladılar. Yiyip içtiklerini çıkartınca, kimin yalancı olduğu ortaya çıktı.

***

Bu kıssadan anlamamız gereken:
Aynaya beni çirkin gösterme demen fayda vermez.

Teraziye ne koyarsan onu tartar.

Kıyamet günü de, Allah bütün gizlediklerimizi güzel çirkin demeden ortaya dökerek, hesap görür.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hz. Yusuf’un Dostu

Posted by Site - Yönetici Ağustos 1, 2015

Hz. Yusuf'un Dostu,Mesnevide Geçen Hikayeler

Hz. Yusuf’un Dostu

Çok uzaklardan, şefkatli bir dostu Hz. Yusuf’a ziyaret için geldi. Misafiri oldu. Hz. Yusuf, çocukluk arkadaşıyla oturup sohbete başladı. Hz. Yusuf’un kardeşlerinin kıskançlığından, kuyuya atmalarından, zindanda geçen yıllardan, çekilen sıkıntıların sonunda ilâhî yardımın yetişmesinden, uzun uzadıya konuştular.

Sonunda Yusuf aleyhisselâm misafirine sordu: ”Dostun kapısına eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmek gibidir. Bize ne hediye getirdin?
Misafir utana sıkıla, ”Sana armağan getirmek için birkaç şeye baktım, fakat hiçbirini sana lâyık görmedim. Altın madenine, altın kırıntısı götürülemez. Denize bir damla su hediye verilmez. Sana gönlümü ve canımı getirdim desem, Kirman’a baharat satmaya gitmiş gibi olurum. Senin güzelliğinden başka, Mısır ülkesinin ambarında
olmayan bir şey yok.

Ey gözümün nuru Yusuf’um! Sana armağan olarak ayna getirdim. Güneş gibi parlayan güzelliğine baktıkça, sevinir beni hatırlarsın. Zaten güzeller, hep aynaya bakar” dedi. Koltuğunun altından çıkardığı aynayı Yusuf’a sundu.

***
Cenâb-ı Hak mahşer gününde insanlara, ”Kıyamet günü için, ne armağan getirdiniz?” diye soracak. Eğer o güne inanıyorsan, inkâr etmiyorsan, neden hazırlık içerisinde değilsin?
Azıcık olsun yemeyi içmeyi bırak da Hak’la buluşacağın gün için bir armağan hazırla. Geceleri az uyuyanlara katıl. Seher vakti günahlarının bağışlanmasını dileyenlerden ol.

Sûfîlerin Yeri

Padişahların meclislerinde, sol tarafa, yiğitler, pehlivanlar, kahramanlar oturur. Çünkü yiğitlik ve cesaret duygusunun yeri olan yürek, insan bedenin sol tarafındadır.

Hesap, kitap ve yazma işiyle uğraşanlar ile idareciler padişahın sağ tarafında otururlar. Kayıt tutmak, yazı yazmak, defter taşımak sağ elin işidir.

Sûfîlere ise padişahın karşısında yer verirler. Zira sûfîler, canın aynasıdır. Aynaya bakmak, karşısında olmakla mümkündür. Ayna ruhu parlatır, kalbi kuvvetlendirir.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Yusuf, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Sağırın Hasta Komşusunu Ziyaret Etmesi

Posted by Site - Yönetici Temmuz 31, 2015

Sağırın Hasta Komşusunu Ziyaret Etmesi

Sağırın Hasta Komşusunu Ziyaret Etmesi

Komşuluk ilişkilerine ve insanlığa önem veren bir zat, tanıdığı bir sağıra, komşusunun hasta olduğunu haber verdi.

Bunun üzerine o sağır, komşusunun hatırın sorması gerektiğini, fakat bu sağır kulakla nasıl yapacağını düşündü. Kendi kendine, ”İnsan hasta olunca sesi de zayıflar. Komşudur gitmek lâzım. Fakat, söylediklerini bu kulakla duymam mümkün değil. En iyisi dudakları kıpırdayınca söylediklerini tahmin eder, ona göre konuşurum” dedi.

Ziyarete gittiğinde komşusuyla arasında şöyle bir konuşma geçebileceğini düşünerek, hazırlık yaptı. ”Ey benim dertli komşum! Nasılsın?’‘ derim. O da bana, ”İyiyim, hoşum” der. Ben, ”Allah’a şükürler olsun” derim.
Sonra ne tür yemekler yediğini sorarım. O da herhalde bana, ”Şerbet içtim veya mercimek çorbası yedim” der. Ben de, ”Afiyet olsun’‘ dedikten sonra, tedavi için hangi doktorun geldiğini sorarım. O, ”Filan hekim” deyince, ”O doktorun ayağı çok uğurludur. İşini bilen biridir. İyi ki onu çağırmışsınız. O doktorla hastalığın iyileşti sayılır” derim.

Sağır kafasında kurguladığı bu senaryoya göre komşusunun ziyaretine gitti. Selâm verip bir köşeye oturduktan sonra, ”Nasılsın komşum?” diye sordu. Hasta, ”Çok fenayım, ölüyorum.” Sağır, ”Allah’a şükürler olsun” deyince, hastanın canı sıkılır. Komşusunun bu sözü onu kırar. Şükrün sırası mı diye düşünürken, sağır sorar: ”Ne yiyorsun?” Hasta o kızgınlıkla, ”Zehir zıkkım” diye cevap verir. Sağır yine önceden tasarladığı gibi tebessüm ederek: ”Afiyet olsun” der. Bunun üzerine hasta iyice sinirlenir, fakat belli etmez.

Sağır sormaya devam eder: ”Tedavi için hangi hekim geliyor?
Artık dayanamayan hasta bütün öfkesiyle, ”Kim gelecek? Azrâil geliyor. Sen nasıl komşusun? Defol git başımdan” diye bağırır. Bunun üzerine sağır olanca sakinliğiyle, ”O mu geliyor? Onun ayağı çok uğurludur. Sevin neşelen. Hastalığın iyileşti sayılır” diye cevap verir.

Hasta, böyle bir komşusu olduğu için çok üzülür. ”Meğer biz bu komşuyu tanıyamamışız. Can düşmanımızmış” diye düşünür.

Sağır, bir müddet sonra müsaade isteyerek kalkar ve komşuluk hakkını ödediğini düşünerek sevinçle komşusunun evinden ayrılır.

Sağır vazifesini yapmanın mutluluğuyla evine giderken hasta komşusu, onun hakkında, ”Hasta ziyareti hatır sormak, gönül almak için yapılır. Adam hatırımızı kırdığı gibi, hastalığımızı artırdı” diye düşünmektedir.

***

Bu kıssadan anlamamız gereken:

Sağır, komşusunu Allah rızâsı için değil, âdet yerini bulsun diye ziyaret ediyor. Sevap işlediğini zannederek ayrılıyor.
Halbuki, komşusunu teselli edemediği gibi, dostluklarının bozulduğunun farkında değil.
Bunun gibi kulun ihlâsla yapmadığı ameller de Allah katında aynı neticeyi verir. Gösteriş olsun diye yapılan işler, kulu gizli şirke düşürebilir.
Sevap yerine günah kazandırır.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 624 takipçiye katılın