Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Bunları Biliyormuydunuz’ Category

Şems-i Tebrizî Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Mart 10, 2020

Şems-i Tebrizî Hazretleri Kimdir ?

Şems-i Tebrizî: Asıl ismi Muhammed bin Ali’dir. Tebriz’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Şems-i Tebrîzî lakabıyla meşhur oldu.

Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri, Tebriz’de ilim öğrendi ve edeb üzere yetişti. Daha küçük yaştayken manevî hallere, üstün derecelere kavuştu.

Kendisi şöyle anlatır:
“Henüz ilk mektepteydim. Daha bulûğ çağına girmemiştim. Peygamber efendimizin sevgisi bende öyle yer etmişti ki, kırk gün geçtiği halde, O’nun muhabbetinden aklıma yemek ve içmek gelmedi. Bazen yemeği hatırlattıklarında, onları elimle yahut başımla reddederdim. Göklerdeki melekleri ve yerele gayb âlemini, kabirdekilerin hallerini müşahede edebilirdim. Hocam Ebû Bekr, hallerimi başkalarına haber vermekten beni men ederdi. Bir gün babam bu hallerimden ürktü ve beni karşısına alıp; -“Yavrucuğum! Ben senin acayip işlerinden bir şey anlamıyorum. Bunun sonu nereye varacak? Korkarım ki sana bir zarar erişir?” dedi. Ben de ona;
– “Babacığım! Bir tavuğun altına konan bir ördek yumurtasından çıkan ördek yavrusunun dereye dalıp yüzdüğü gibi ben de manevî deryaya dalmış bir haldeyim.” diye cevap verdim.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri, Ebû Bekr-i Kirmânî’den ve Bâbâ Kemâl-i Cündî’den feyz aldı.

Şems-i Tebrîzî hazretleri seyahat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulunması için duâ ederdi.

Kendisi anlatır:
-“Bir zaman Rabbime, beni kendi velîleri arasına koyup onlara arkadaş et diye yalvarırdım. Bunun üzerine bir gece rüyama bana; -“Seni bir velîye arkadaş edeceğiz.” dediler. Ben de; -“Peki o velî zât nerede bulunur?” dedim. Bana;
-“Aradığın velî Rum diyarındadir.” dediler. Sonra onu bir zaman aradım.
Bana rüyamda;
-“Daha bulacağın zaman gelmedi.” dediler.
Bir zaman geçtikten sonra bana;
-“Ey Şems-i Tebrîzî! Senin en şerefli dostun ve arkadaşın Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleridir.” diye ilham edildi. Bundan sonra Rum diyarına gitmek ve o sevgili zât ile görüşmek ve yolunda başımı feda etmek üzere yollara düştüm.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 1244 senesi Ekim ayında Konya’ya geldi. Büyük kapıdan şehre girerek bir han sordu. Gösterilen Şekerrîzân Hanına yerleşti. Şems-i Tebrîzî hazretleri Konya’ya geldiğinde halk onun hakkında;
-“Acaba bu zât Allahü teâiânm bir velîsi midir?” dediler ve onun sohbetlerini dinlemeyi arzu ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri kimseyle görüşmek istemedi. Konuşmalar çoğalınca, mecbur kalıp;
-“Benim bir huyum vardır. Nedir derseniz! Ben bir yahûdî ve hıristiyan gördüğümde onlara Hak teâlânın hak yola kavuşturması için duâ ederim. Bir kimse ki bana sövse, rencide etse ben yine ona duâ edip; “Yâ Rabbî! O kimsenin dilini sövmekten kurtar, iyiye çevirip sövmek yerine teşbihle, tehlille meşgul olsun demekten başka işim yoktur. Ben velî olsam olmasam size ne?” buyurdu ve bir zaman insanlarla görüşmekten uzak durdu.

Şems-i Tebrîzî hazretleri günlerini orada geçirirken, bir gün kapıda oturmuş Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. O sırada Mevlânâ hazretleri talebeleriyle oradan geçerken, kapı önünde tefekkür hâlindeki, Şems hazretlerine baktı, ona selâm verdi. Ve yoluna devam etti. Kendi kendine de;
-“Bu, yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nurlu bir yüzü var.” diye düşünürken aniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Atı durduran Mevlânâ hazretleri, elin sahibinin o yabancı olduğunu görünce;
-“Buyurunuz! Bir arzunuz mu var?” dedi. O da;
-“İsminizi öğrenmek istiyorum.” deyince, Mevlânâ;
-“Celâleddîn Muhammed.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî;
-“Bir suâlim var. Acaba Muhammed aleyhisselâm mı, yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür?” diye sordu.
Böyle bir soruyu ilk defa duyan Mevlânâ hazretleri;
-“Elbette ki Muhammed aleyhisselâm büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd O’nun hürmetine yaratıldı.” dedi. Bu cevâbı bekleyen Şems-i Tebrîzî;
-“Peki, Muhammed aleyhisselâm”Biz seni lâyıkıyla bilemedik yâ Rabbî!” dediği hâlde, Bâyezîd-i Bistâmî, niçin “Sübhânî, benim sânım ne yücedir” diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz?” diyerek tekrar sordu.
Mevlânâ hazretleri, buna da şöyle cevap verdi:
-“Peygamber efendimizin mübarek kalbi öyle bir derya idi ki, ona ne kadar marifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet, Allahü teâlânın sevgisi dolsa onu İçine alır, kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip;
-“Yâ Rabbî! Verdiğin bu nimetleri daha da arttır.” buyurdu. Fakat, Bâyezîd-i Bistâmî’nİn kalbi o kadar geniş olmadığı için, İlâhî feyzlere tahammül edemeyerek ufak bir tecelli ile dolup taşardı. Az bir feyzle taşınca da böyle şeyler söylerdi.” Bu îzâhata hayran kalan Şems-i Tebrîzî, “Allah” diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlânâ hazretleri, hemen atından İnerek Şems-i Tebrîzîyi kucakladı, ayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta çok ısınmıştı, kalbinde o kadar muhabbet hâsıl olmuştu ki, ayılınca büyük bir hürmet ve edeb İle evine götürdü.

Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin zahiri ve bâtını çalışmaları devam ederken, onların bu sohbetlerini hazmedemeyen ve Mevlânâ’nın kendi aralarına katılmamasına üzülen bâzı kimseler, Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söylentiler, Mevlânâ’nın kulağına kadar geldi.

Diyorlardı ki: “Bu kimse Konya’ya geleli, Mevlânâ bizi terk etti. Gece gündüz hep birbirleriyle sohbet ediyorlar da, bizlere hiç İltifat göstermiyorlar, Yanlarına kimseyi de koymuyorlar. Mevlânâ, Sultân-ül-ulemâ’nın oğlu olsun da, Tebrîz’den gelen ve ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağı ile (Mevlânâ hazretlerinin memleketi) Tebrîz toprağı bir olur mu? Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir.” Bu söylentilere Mevlânâ; “Hiç toprağa îtibâr olunur mu? Bir İstanbullu, bir Mekkeliye galip gelirse, Mekkelinin istanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?” diyerek cevap verdi.

Fakat söylentiler durmadı. Şems-i Tebrizî hazretleri artık Konya’da kalamıyacağını anladı. O çok kıymetli dostunu, o mübarek ahbabını bırakarak Şam’a gitti.
Şems-i Tebrîzî hazretlerinin gitmesi Mevlânâ’yı çok üzdü.

Şems-i Tebrîzî hazretleri, Mevlânâ’yı velîlik makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor, her türlü riyazet ve mücâhedeyi yaptırıyordu. Günler bu şekilde devam ederken, halk, Mevlânâ’nın hiç görünmemesinden dolayı Şems’e kızmaya başladı. Bir gün bu söylenenleri Şems-i Tebrîzî işitince, Sultan Veled’e; “Ey Veled! Hakkımda yine sû-i zan etmeye başladılar. Beni Mevlânâ’dan ayırmak için, söz birliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!” dedi.

1247 senesi Aralık ayının beşine rastlayan Perşembe gecesiydi. Mevlânâ ile Şems hazretleri yine odalarında sohbet ediyorlar, Allahü teâlânın muhabbetinden ve çeşitli velîlik makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı çağırdılar. Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ’ya; “Beni katletmek için çağırıyorlar.” dedi ve dışarı çıktı. Dışarda bir grup kimse, bir anda üzerine hücum ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ‘Allah!” diyen sesi duyuldu. Mevlânâ hemen dışarı çıktı, fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled’i uyandırıp, durumun tetkîkini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda Şems-i Tebrîzî hazretlerinin mübarek cesedini bulamadılar. Bu cinayeti işleyenler yedi kişi idi. İçlerinde, Mevlânâ’nın oğlu Alâeddîn de vardı.Yedisi de kısa bir süre sonra çeşitli belâlara yakalanarak öldüler. Bir gece Sultan Veled, rüyasında Şems-i Tebrîzî’nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Şems-i Tebrîzî hazretleri ona;
“Ben falan yerdeki kuyudayım. Beni buradan alıp defneyleyin,” buyurdu.

Sultan Veled uyanınca, yanına en yakın dostlarından birkaçını alarak, gördüğü kuyuya gittiler. Cesed hiç bozulmamıştı. Bulunduğu yerden alıp cenaze hizmetlerini gördüler ve Mevlânâ’nın medresesine defnettiler. Tarih: 1247 (H.645),

Kaynak : Daha geniş bilgi İçin Türkiye gazetesi,
Evliyalar ansiklopedisine bakınız.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Etiketler: , | Leave a Comment »

Yâ Rabbi! Bu Bedevi’nin Senden istediğini ben de istiyorum

Posted by Site - Yönetici Şubat 16, 2020

Yâ Rabbi! Bu Bedevi’nin Senden istediğini ben de istiyorum

Hz. Ömer (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’in kabrini ziyaret eder.
Kabri önünde bir bedevinin dua ettiğini görür ve arkasında durup duasını dinlemeye başlar.

Şöyle dua etmektedir bedevi:
Yâ Rabbi! Bu senin Habibin, ben de kulunum. Şeytan da düşmanın. Eğer beni bağışlarsan habibin sevinir, kulun kazanır, düşmanın üzülür.
Beni bağışlamazsan habibin üzülür, düşmanın sevinir, kulun helak olur.
Yâ Rabbi! Sen habibini üzmekten, düşmanını sevindirmekten, kulunu helak etmekten daha cömertsin.
Yâ Rabbi! Araplar arasında asil insanlar vefat ettiklerinde kabri başında kölesini azat etme geleneği vardır. İşte Alemlerin Efendisi vefat etti. Kabri başında Beni cehennemden âzât et”.

Bunun üzerine Hz. Ömer avazı çıktığı kadar:
Yâ Rabbi! Bu Bedevi’nin Senden istediğini ben de istiyorum” diye bağırır.

Sakalı ıslanıncaya kadar hıçkıra hıçkıra ağlar. Bedevî dayanamaz ve:

Ey Müminlerin Emiri! Sen de mi ağlıyorsun! der ……..

Merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım

Bizi de, ana-babamızı da, sevdiklerimizi de, üzerimizde hakları olanları da cehennemden âzât et.

Ya Rabbi! Biz de o bedevinin istediğini istiyoruz kabul eyle Allah’ım..! Amin…

” Not: istediğiniz gibi alabilirsiniz, paylaşabilirsiniz, “Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.” (Hadis, Tirmizî,14.)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri -Talebesi Üftâde Hazretleri ve bir keramet.

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2020

Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri -Talebesi Üftâde Hazretleri ve bir keramet.

Aziz Mahmud Hüdâî hazretlerinin erdemliğine ve yüce mertebeye ulaşmasına yol açan hadiselerden biri de şudur:

Bir kış günü akşamı Üftâde Hazretleri, talebelerini toplamış onlara sohbet ediyordu.
Bir ara “Dostlarım! Canımız taze üzüm istedi. Acaba bulmak mümkün müdür? Buyurdu.
Talebe ve müridleri içlerinden:
-Bu kış günü bu karda taze üzüm olur mu? Diye düşünüyorlardı,
Aziz Mahmud Hüdâî Hazretleri de kendi kendine mademki hocam söyledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır.” Diye düşünerek ayağa kalktı. Saygı İle;
-Efendim!
Müsâade ederseniz bendeniz getireyim, dedi.
Talebe, mürid, muhibban ve orada hazır olan bütün cemaat Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerinin yüzüne baktılar. Üftâde Hazretleri, Aziz Mahmud Hüdâî’nin yüzüne sevgi ve tebessüm ile baktı:
-iyi olur, buyurdular.

Aziz Mahmud Hüdâyi Bağ yolunu tuttu:
Karlar altında kalan bağda bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümler gördü. Bunun Hocasının bir kerameti olduğunu anlayıp üzümleri sepete koymaya başladı. Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuştu. Sepeti omuzuna alarak dergâha doğru yürüdü.
O da heyecanlanmıştı. Büyük tevekkül ve Hocasının isteğini yerine getirme düşüncesiyle, çıktığı yolda bir sepet dolusu taze üzümü omuzuna alarak dergâha doğru yürüdü. Hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştıysa da başaramadı.
Çukur kar doluydu. Göbeğine kadar karların içindeydi.
Çaresiz kalınca hocası Üftâde Hazretlerinden yardım istemek aklına geldi. Ve içinden, candan ve gönülden ihlas ile;
-Meded Yâ Üftâde Hazretleri Biiznillah! İmdat ya mübarek hocam, der demez, çukurun başından bir ses;
-“Ey Mahmud! Uzat elini de yukarıya çekeyim” dedi.
Aziz Mahmud Hüdâî Hazretleri, bu sesin sahibine baktı. Tanımadı. Hayatında görmediği bir insandı.
Çukurun başındaki kimsenin kendisine gülümsediğini gördü. Utanarak elini uzattı. Yukarı çıktığında o kimseyi görmez oldu.
Aziz Mahmud Hüdâî Hazretleri, sepetini omuzuna alarak, dergahın yoluna koyuldu.

Acaba bu zatı şerif kimdi?
Neden hemen kayıplara karıştı?
Keşke elini öpüp hayırlı duasını alsaydım?
Kendisine teşekkür bile edemedim, gibi düşüncelerle dergâha geldi.

Üftâde Hazretleri hâlâ sohbet ediyorlardı. Aziz Mahmud Hüdâî Hazretlerinin omuzunda taze üzüm dolu sepeti gören talebe, mürid, muhibbân ve cemaat şaşırıp kaldılar.

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, başından geçenleri ve çukurda kendisine meçhul bir kişinin yardım ettiğini söyleyeceklerdi ki, Üftâde Hazretleri tebessüm ederek söze başladılar:
-Sana yardım eden Hızır Aleyhisselâm’dı.

Bu hadise, bize hocalarımıza ve üstadımıza karşı nasıl bir edep içinde olmamız gerektiğini öğretiyor.

Kaynak : Evliyalar Ansiklopedisi, 12/ 93 -94

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | 1 Comment »

Bu ümmetin başına gelen bela ve musibetler….

Posted by Site - Yönetici Ocak 24, 2020

Bu ümmetin başına gelen bela ve musibetler….

Müslümanlar, Cenab-ı Allah’ın emir ve yasaklarına uymadıkça ve Efendimiz (s.a.v.)’in feyizli ve nurlu yolunda sevgi ve barış sahiline doğru yürümedikçe fitne, fesat, kan, düşmanlık ve belâlardan kurtulamazlar.

Efendimiz (s.a.v.) bir hadisi şerifinde;
“Benim şu ümmetim, esirgenmiş bir ümmet (-i merhume) dir. Onların üzerine âhirette azap yoktur. Onların azabı, dünyada fitne, zelzeleler ve birbirlerini öldürmeleri (ölüm hadiseleridir.)”
Ebu Davud: 3730, Müsned-i Ahmed: 18848,

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Muhakkak ki bu ümmet, ümmet-i merhumedir, (rahmet olunmuş bir ümmettir. Bunların azabları, kendi ellerindedir. Kıyamet günü olduğu zaman, Her bir Müslümana bir adama müşriklerden bir adam verilir ve ona;
-“Bu adam, cehennem ateşinden senin fidyendir…” denilir.
İbni Mace: 42482,

-“Muhakkak ki bu ümmet, ümmet-i merhumedir. (Rahmete nail olmuş bir ümmettir.) Allâhü Teâlâ hazretleri, onların azablarını kendilerinin arasında kıldı. Kıyamet günü olduğu zaman, Mü’minlerden her bir kimseye, diğer dinlerden (gayr-i Müslimlerden) bir kişi verilir ve ona; -“Bu kişi, senin cehennem ateşinden kurtulmana bir fidyedir!” denildi. ”
Müsned-i Ahmed: 18837,

Eğer biz, her karış toprağında bir şehidin yattığı bu mukaddes vatanı ve bu necip milleti seviyor, güzelim yurdumuzda insanlarımızın birlik ve beraberlik içerisinde yaşamalarını istiyorsak, mutlaka Allâha ve Resulüne itaat etmeliyiz.

Çünkü, Müslümanların arasına birlik, beraberlik, sevgi ve kardeşliğin yerleşmesi için; Müslümanların Cenab-ı Allah’ın emirlerine bağlanmaları ve Yüce Rasûl (s.a.v.)in sünnetine sarılmaları şart.,..

Manen yükselmenin yolu Resûlullah’ın sünnetine sarılmaktan geçer.

Havada uçan, suyun üzerinde yürüyen veya ateş yiyen veyahut da bunlardan başka harikulade haller gösteren bir şeyhi gördüğün zaman onu iyi araştır. O şeyh, eğer Allanın farzlarından ve Resûlullah’ın sünnetlerinden birini terkediyorsa yalancıdır, düzenbazdır. O evliya değildir .0 şeyhin işleri asla keramet değildir; belki istidrâçtır….

Mukaşefetu’l- Kulub el-Mukarribu ila allamul-ğuyub S. 48 İmam Ebu Hamid el- GAZALİ Dar’ul -Ma’rife 1996 Beyrut….

Önemli olan gerçek bir mü’min olmaktır… Mütercim.

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/404-405

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Biz böyle olsaydık,böyle olmazdık..

Posted by Site - Yönetici Ocak 23, 2020

Biz böyle olsaydık,böyle olmazdık..

Eskiden İstanbul’da ve bir çok Müslüman şehirlerde sadaka taşları vardı.
Sadaka taşları yaklaşık bir adam boyunda ve ortası para konması için oyuktu.
Varlıklı insanlar, kimseye göstermeden, riyakârlık yapmadan, sadakalarını bırakıyordu. Fakirler de ihtiyaçları kadar oradan alıyorlardı.
Hepsini almak gibi bir tamahkârlık ve aç gözlülük etmiyordu, Sakada taşları sokaklarda dimdik durdukça insanlık her gün
biraz daha onurlanıyordu. Sevgi ve hoşgörü ile birbirlerine kenetleniyordu. Sadaka taşları, mü’minleri sevmenin ve onları saymanın bir nişânesiydi.

Hüzeyfet’ül-Adeviye Hazretleri anlatıyor:
-Yermük muharebesinde bir matara su ile yaralılar arasında amcamoğlunu arıyordum. Onu buldum.
Kanlar İçindeydi. Son demlerini yaşıyordu. Şehâdet şerbetini içmek üzereydi. Kulağına eğildim:
-“Ya amcamoğlu! Benden bir isteğin var mı? Sana su içireyim mi?” dedim.
İştiyakla ağzını açtı. ‘Su, su” der gibiydi. Matarayı açtım. Henüz bir damla içmişti ki, başka bir yaralının ıztıraplı sesi işitildi:
“Su! Su! Yok mu bir damla su?”
Amcamoğlu suyu içmedi, Mataradan ağzını çekti. Gözleriyle “Ona götür”, diyordu. Koşarak gittim. Gördüm ki, Hişam ibni As kanlar ve kumlar içinde kıvranıyor ve son anlarını yaşıyordu.
-‘Ya Hişâm kardeşim! Benden bir isteğin var mı? Sana su içireyim mi?” dedim.
Ağzını açtı. Susuzluktan dudakları morarmış ve çatlamıştı. 0 anda onun için su’dan daha kıymetli bir şey olamazdı. Eğildim, su matarasını ağzına verdim. Bir damla su İçmeden diğer bir yaralmın iniltisi işitildi:
“Su! Su!”
Hişâm ibni As Hazretleri de suyu içmedi.
Mataradan ağzını çekti. Gözleriyle ” Ona götür” diye bana işaret etti.

Üçüncü kişiye koşarak gittim. Daha ben yetişmeden ruhunu teslim etmişti.

Bari Hişâm’a yetişeyim ona son anında su içireyim diye döndüm. O da rahmete kavuşmuştu.

Amcamoğluna suyu ulaştırmak istedim koşa koşa yanına geldim. O da çoktan şehâdet şerbetini içmişti.

Bir çok sofu ve evliyâ’yı toplayıp, başlarını vurmak için hükümet konağının önüne getirdiler. Bunların içinde, Ebü’l-Hüseyin Nurî, Cüneydî Bağdadî, imam Şiblî, Ebû Hamza ve Rakkâm gibi devrin büyük âlim ve velîleri de vardı. Devletin aleyhinde teşekkül oluşturdukları düşüncesiyle hiç muhakeme edilmeden hâkim yerine cellâda teslim edildiler. Cellâd, önce Rakkâm Hazretlerini idam edecek iken, Ebû’l-Hüseyin Nurî Hazretleri.öne atıldı. İdam sehpasına geldi ve cellada;
-Önce beni idam et, dedi.
Cellâd hayret etti, acı acı güldü;
-Sen deli misin?
-Neden?
-Kılıç kendisine koşulacak şey değildir…
Hiç ölüme koşulur mu? Niçin acele ediyorsun, sana henüz sıra gelmedi. Sana sıra gelesiye kadar git biraz daha hayatta kal, dedi.
Ebü’l-Hüseyin Nurî Hazretleri;
-Sizin sandığınız gibi ben deli değilim. Elhamdülillah ben müslümanım. Bizim yolumuz isâr yoludur. Arkadaşını kendine tercih etme ve fedâkârlık yoludur.
Bir insan için en kıymetli şey canıdır. Ben kendimi feda edip kısa bir süre de olsa kardeşlerimin yaşamalarını istiyorum.
Öteden bir ses yükseldi:
-Önce beni İdam et,
Başka gür bir ses:
-Hayır önce beni idam et,
Etraftan sesler gelmeye başladı:
-Önce beni idam et,
-Önce beni idam et,
-Önce beni idam et.

Cellad’ın benzi sarardı, takati kesildi, olduğu yere yıkıldı.
-Yâ Rabbi! Sen aklımı koru, diye kendi kendine mırıldandı. Sanki dağ, taş dile gelmişti. Herşey ‘Önce beni idam et” diye sesleniyordu. Cellâd çıldırdı, avazı çıktığı kadar bağırdı: “Önce beni idam et”. Olup bitenleri gören halife, onların gerçek Müslümanlar olduklarını kabul etti, kendilerinden özür dileyerek onları serbest bırakıp, hediyelerle uğurladı.

Tarihimiz bu tür hadiselerle doludur. Mütercim.

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/356-357.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Ahir zamanda en çok terk edilecek şey…..

Posted by Site - Yönetici Ocak 22, 2020

Bil ki, âhir zamanda en çok terk edilecek şey; Kur’ân-ı kerim ile amel etmektir.
Zira muhakkak ki saidlerden sonra eşkiyâ gelecektir. Bu eşkiyâ dünyanın süsleri (ve mallarına) aldandılar.

İsmail Hakkı Bursevi (k.s. ) Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/421.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Genç ve günahkar bir kızın azaptan kurtuluşu…

Posted by Site - Yönetici Ocak 20, 2020

Genç ve günahkar bir kızın azaptan kurtuluşu…

Tabiinden Hasan-ı Basrî Hazretleri zamanında bir kadın, Hazret-İ imamın huzuruna gelip:
-Ya îmam! Benim genç bir kızım vardı. Birkaç ay evvel vefat etti. Fakat onun hasretine dayanamıyorum, öldükten sonra rüyamda da görmedim. Bana bir dua öğretiniz de, hiç olmazsa onu rüyamda görüp teselli olayım, dedi.

Hasan-ı Basrî kadına lâzım gelen duaları talim etti.
-inşallah görürsün, diyerek gönderdi.

Kadın öğretilen duaların tamamını okudu.
Cenab-ı Allah’a kızını göstermesi için hayli yalvardıktan sonra, göz yaşları ile yatıp uyudu. Uykusunda kızını gördü. Gördü ama gördüğüne de pişman oldu. Çünkü kıza öyle azap ediliyordu ki, onu görünce kadının ciğeri parça parça oldu.

Kıza ateşten bir elbise giydirmişler, şiddetli şekilde azap olunmakta idi.
-Kadın heyecanla uykusundan uyandı, sabah olduğunda da, Hazreti imamın huzuıuna tekrar çıkarak gördüğünü anlattı.
Kızının bu azaptan kurtulması için ne yapması lâzım geldiğini, ne gibi hayır hasenat ederse günahlarının affedileceğini sordu.
Hasan-ı Basrî Hazretleri, ona bazı tavsiyelerde bulundu ve geri gönderdi.

Fakat bir müddet sonra Hasan-ı Basrî Hazretleri kendisi bir rüya gördü. Rüyasında genç ve son derece güzel bir kız, Cennet
bahçelerinden birinde altın bir tahtın üzerinde oturmakta ve etrafına güneş-gibi parlaklık saçmakta idi.

Kız Hasan-ı Basrî Hazretlerine:
-Beni tanıdın mı? diye sordu.
Hazreti imam, tanımadığını ve hangi peygamberin kızı yahut zevcesi olduğunu sual etti. Kız şöyle dedi:
-Hani sana gelip de beni görmek için senden yardım isteyen ve rüyasında azap içerisinde görünce de, tekrar size durumu anlatıp günahımın affı için ne yapması lâzım geldiğini soran kadın var ya, işte ben onun kızıyım, dedi;
Hazreti imam:
-O kadın bana senin azap İçinde olduğunu söylemişti.
Ne oldu da kurtuldun o azaptan? diye sorduğunda, kız şöyle dedi:
Ya imam!
Allah’ın sevgili kullarından biri bizim bulunduğumuz kabristandan geçti ve oradan geçerken bir Fatiha üç ihlâsla beraber üç kere de salavat getirip biz kabir ehlinin ruhuna hediye etti. işte ondan sonra, “Bu kabristanda kabir azabı çekenlerden azabı kaldırın!” diye bir nida geldi ve benimle beraber 550 kişiden kabir azabı kaldırılıp, Cennet nimetleri bize ihsan olundu, diye anlattı.

Hasan-ı Basrî Hazretleri, gördüğü bu güzel rüyayı o kadına anlatıp kızının azaptan kurtulduğunu müjdeledi ve ondan sonra bol bol Salavat-ı Şerife okumasını tavsiye etti.

Bizler de âhirete göç eden atalarımıza, ölülerimize mutlaka bir şeyler okumalıyız. Onların ilâhî rahmete gark olmaları için salavatlar okumalı, Kur”ân-ı kerim okumalı ve onların ruhlarına hayır ve hasenat yapmalıyız. Mümkün mertebe.
Mütercim.

Kaynak ; Dipnot – İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri : 9/350.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Bir bardak süte bir çay kaşığı öğütülmüş karanfil ekleyin ve günlük tükettiginiz takdirde..

Posted by Site - Yönetici Kasım 18, 2019

Bunları Biliyormuydunuz ?

•Bir bardak süte bir çay kaşığı öğütülmüş karanfil ekleyin ve günlük tükettiginiz takdirde;
1. Kısırlık.
2- Cinsel İktidarsızlık.
3 – Zayıf kalp, mide, karaciğer, dalak ve böbrekler.
4- Kalbin ve eklemlerin romatizması.
5 – Eklem ağrısı.
6 – Astım, balgam, öksürük ve burun tıkanıklığı.
7 – Hıçkırık
8. Zayıf sindirim.
Zayıf hafıza ve yanlış anlama.
10 – Mide ve bağırsaklardaki gazlar.
11 – Mesane kaslarının zayıflığı ve idrar yapma ve idrar kaçırma.
12 – Diş etlerinin ve dişlerin zayıflığı ve ağrıları.
Genel halsizlik ve uyuşukluk.
14. Zayıf adet döngüsü.
15 – Zayıf görme ve göz
16 – Akne, cilt enfeksiyonları ve böcek ısırıkları.
17 – Kan şekerini düzenler ve seviyelerini korur.
18 – Soğuk algınlığı ve bronşit.
19 – boğaz ağrısı ve bademcik iltihabı.
20. Kanseri önlemeye yardımcı olur.
21 – Kaygı ve depresyon ve psikolojik durumlar.
22 – Hemoroit ve anüs.
23 – Daha fazlası da var….

( Rahmetli ) Dr.Aidin salih

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sağlık, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Çocuğunu bir tüfeğe değişen Antep`li Azap Osman`ın hikayesi

Posted by Site - Yönetici Ekim 3, 2019

Çocuğunu bir tüfeğe değişen Antep`li Azap Osman`ın hikayesi

KINALI KIZ TÜFEĞİ…

Azap Osman Antep Savunmasının kahraman yiğitlerinden birisi…

Gaziantep’te o günlerde şehirde kime dokunsan patlayacak bir barut gibiydi. Fransızlar Antep’i işgal etmiş; kadın, çocuk, yaşlı demeden Ermenilerin yardımı ile önüne geleni öldürüyorlardı. Sokaklarda patlama sesleri çığlıklara karışıyordu. Bir gün tüfekçi Yusuf’un dükkânına sinirden yumruklarını demir gibi sıkmış bir adam girdi. Ve derdini anlatmaya başladı. “Ağam adım Osman. Köylüler bana Azap Osman derler. Anlayacağın rençperim. Aynı zamanda da iyi avcıyım. Düşman çocuk, kadın demeden öldürüyor. Bana bir tüfek lazım. Elimde bir tüfeğim olsa attığım gâvuru indiririm aşağıya” diyordu. “Ama en başından söyleyeyim cebimde hiç param yok.”

Tüfekçi Yusuf karşısında dimdik duran adama uzun uzun baktı adeta boğazı düğümlenmişti. Ama ne yazık ki hiç tüfek yoktu elinde, olan tüfekler de direniş çetelerine dağıtılmıştı. Yeni tüfek bulmak da imkânsızdı. Daha Yusuf sözünü bitirmeden Osman dükkândan ayrılmıştı. İçinden söylene söylene yürüyordu. ‘’Düşman bomba yağdıracak, ben de ölümleri izleyeceğim ha… Olmaz olmaz mutlaka silah bulmalıyım.‘’ Eve gelmişti ve evde dört dönüyordu, mutlaka silah bulmalıydı ama satıp para edecek hiçbir eşyası da yoktu. Derdini karısına anlattı “Şehre bomba yağıyor mutlaka silah bulmayalım!”

Azap Osman bir çözüm bulmuştu. Ancak bulduğu çözüm müydü yoksa çözümsüzlük mü onu bilmiyordu. Hanımına çözümü anlattığında kadının gözleri doldu. Boğazı düğümlenmişti kadının ama başka bir çaresi yoktu. Hemen suyu ısıttı ve bahçede oynayan kızı Ayşe’yi çağırdı ve sımsıkı sarıldıktan sonra güzelce yıkadı. Kınalar yaktı… Gece kızını yanına aldı uyudu ve sabah en güzel elbiselerini giydirdikten sonra “hadi kızım baban seni biraz gezdirecek sakın babanın sözünden çıkma” dedi ve ikisini arkalarından ağlayarak uğurladı. Kadın konuşamıyordu, adeta hayat durmuştu o an kadın için..

Azap Osman’ın tüfekçi Yusuf’un yanına uğramasının üstünde tam 15 gün geçmişti ve yine uğradı. Ama bu sefer yüzü gülüyordu. “Yusuf usta silah dedim yok dedin. Ben silahı buldum ama mermi almaya param yetmedi, bari mermiler senden olsun” dedi.

Yusuf usta şaşırmıştı “Nereden buldun bu tüfeği?” dedi, “Uzun hikâye anlatırım” dedi Osman. Yusuf usta “Tamam mermiler benden ama tüfeği nerden bulduğunu anlatırsan. Sen anlat bakalım nerden buldun bu tüfeği?” Osman derin bir nefes aldı ve biraz da sıkılarak anlatmaya başladı.

“Baktım ki şehirde her yaşta çocuk öldürülüyor. Benimde elinden öper bir kızım var, annesi akşamdan yıkadı, kınalar yaktı, sabah da en güzel elbiselerini giydirdi ve evden çıktık. Beraber Halep’e gittik. Orada çocuğu olmayan zengin bir aileye evlatlık olarak verdim. Halep’ten de o parayla bu silahı aldım ama mermiye param yetmedi” dedi.
Yusuf ustanın o an gözleri doldu. Sanki o mermileri kendisi yemişti. Buğulu gözleriyle gitti içerden zulaya sakladığı mermilerden Osman’a verdi. Osman dükkândan silahına sarıldığı gibi çıktı, koştuğu yerde sarıldığı silah değildi adeta kızına sarılır gibi sımsıkı sarılıyordu…

İşte Gaziantep bu anlatılması güç kahramanlar sayesinde kurtuldu. Şehitliği göze almış kahramanlardan daha kahramandı Azap Osman…

Bu ve bunun gibi onlarca kahramanlık destanlarıyla düşmana teslim edilmedi Antep, daha fazla ne söylenebilir…

Bu öyküyü yıllar yılı bizzat babasının yaşlı gözlerle anlatımından bilen Tüfekçi Yusuf ustanın kızı, Şule Yıldırımdemir Tüfekçi, yıllar sonra yazdığı Kınalı Kız şiirinde şöyle anlatıyor:

KINALI KIZ

Anamın kucağından aldın…
Tut elimi gidiyoruz dedin…
Nasıl sevindim baba…
Daha dün anam,
Parmaklarımı tek tek öpüp,
Kına yakmıştı…
Kınalı ellerim ne güzeldi…
Sen görmedin…
Bir elinle beni tuttun…
Diğer elinle anamı savurdun…
Sahi, anam niye çok ağladı baba?
Ben yeni öğrendim yürümeyi…
Senin adımlarına yetişemem ki…
Ne olur biraz yavaşla…
Hem bak,
Ellerim kınalı baba…
Bütün evler arkamızda kaldı…
Belki, aha şu tepeye çıkarsak…
Oradan görürüm, çökmeye yüz tutmuş evimizi…
Nasılda yoruldum…
Bilsem konuşmayı,
Sana dönelim diyeceğim…
Anamı özledim, acıktım…..
Ama sen durmuyorsun ki baba…
Beni sırtına aldın,
Uyu kızım dedin…
Çok üşümüşüm…
Sen beni ısıttın baba…
Yüksek dağların ötesine geçtik…
Bir başka diyara geldik…
Beni öptün kokladın…
Geldik kızım dedin…
İşte yeni evin burası…
Bir tüfek parası berdelin olsun,
Kızım Antep’e kurban olsun….
Bıraktın ellerimi…
Kınalı ellerim ne güzeldi…
Sen görmedin baba…
Bilirim, sevgini koydun gittin bana…
Fakirliği onuruna yediremedin…
Herkes çabalarken, sen durup seyredemedin…
Anladım artık neden kınalı ellerim?
Bir haksız savaşa kurban oldum ama
Sen bir daha dönmedin baba…
Koca başlı dağların ardında,
Bırak bir kızın olsun…
Gözyaşlarım…
Berdel ettiğin tüfeğe kurşun olsun…
Bu dünyada haksızlık son bulsun…
Benim adımı Antep’li yüreğine sorsun…
Baba, hakkım sana helal olsun!..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | 2 Comments »

Ashab-ı Kehf Mağarası -Tarsus – Mersin

Posted by Site - Yönetici Ekim 1, 2019

Ashab-ı Kehf Mağarası -Tarsus – Mersin

Posted in Ashab-ı Kehf, Belgesel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Video, Yorumlar, İbretlik, İlahi Ve Kasideler, İz Bırakanlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: