Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Fetvalar’ Category

Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin Düzelttiği Fetva

Posted by Site - Yönetici Ağustos 8, 2016

rawda,ravzai mutahhara

Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin Düzelttiği Fetva

Hazret-i Ali kerremallahü vechehû buyurdular:
Kim, ilimsiz olarak fetva verirse, gök ve yer melekleri ona la’net ederler. Kenzu’l-Ummâl: 29018,

Bu manada bir çok hadis-i şerif mevcuttur:

Kim ilimsiz olarak (bilmeden câhilce) fetva alırsa, onun günahı kendisine fetva verenin (müftinin) üzerinedir.

Kim doğru olanında söylediğinin gayrisinde olduğunu bildiği halde; kardeşine bir işi işaret eder (bir tavsiyede bulunursa) o kişi, kardeşine ihanet etmiştir.” Sünen-i Ebû Davud: 3173, Câmiu’s-sagîr: 8390,

Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin Düzelttiği Fetva

Aliyyü’l-Belhî (r.h.)’ın kızı babasına boğaza kadar çıkan kusmadan sordu. 0 da;
Abdestin yenilenmesi gerekir!” diye fetva verdi.
Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini rüyasında gördü. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ona;
Hayır Ya Ali! Ağız dolusu olmadıkça (abdestin yenilenmesi gerekmez)”
Bunun üzerine Aliyyü’l-Belhî (r.h.) buyurdular: “Anladım ki, fetvalar, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine arz olunur. Bunun üzerine ben nefsime “ebediyyen bir daha fetva vermemesi” sözünü verdim…

Kime Fetva Sorulur?

Avâm’a (halka) düşen vazife, zahir işlerinde (şeriat ile ilgili konularda) mümkün mertebe, memleketinin veya (başka şehirlerde de olsa) asrının en “âlim”ine (zahiri ilimleri en iyi bilen ve en fakîh kişiye gidip) fetva sormaktır

Âlimlerin bir çokları, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini kendisine mahsus bir âlemde görüşüp, kendisine danışmışlardır.

Tasavvuf ve ilim tarihi bu tür güzel menkibelerle doludur:
Muhammed Hâdimî Hazretleri. Efendimizin (s.a.v.) yüce ruhâniyetiyle görüşüp. kendilerinden bilgi ve irfan almışlardır.

Imam-ı Birgivî Hazretleri’nin “Tarikat- Muhammediyye” isimli kitabına şerh yazarken, ihtiyaç duyduğu zaman “tayyı mekan” kerametiyle Medine-i Münevvereye gidip, Efendimizin yüce ruhâniyetinden yardım istemişlerdir.

Osmanlı Padişahlarından Birinci Mahmud, yıllarca Medine’de Harem muhafızlığı görevinde bulunan Hacı Beşir Ağa’ya; (bu zatın kabri. Istanbulda, Eyyûb Sultan (r.a.) hazretlerinin naziresinde ve hemen caminin giriş kapısındadır} Harem-i şerifte kaldığın zaman içerisinde fevkalâde bir hadise görüp görmediğini sorar. Harem-i Şerifin eski emniyet âmiri Beşir Ağa başından geçen bir hadiseyi Padişaha, şöyle anlatır. “-Ravza-i Mutahharedeki, Cibril (Cebrail) kapısı bazı geceler seher vakti kendiliğinden açılır, fakat içeriye kimsenin girdiğini görmezdim. Bir defasında kararımı verdim, bu gece sahaba kadar uyanık kalacak ne pahasına olursa olsun gelenin kim olduğunu öğrenecektim. 0 gece kapı yine açıldı. Hemen kapıya koştum, içeriye bir zât girdi. Heyecan ile;
Kimsin? diye sordum.” 0 zât:
Konya’nın Hâdimî kazasından Muhammed Hadimî’yim,” diye cevap verdi. -“Ziyaret sebebin nedir?
İmam-i Birgivî Hazretlerinin; “Tarikât-ı Muhammediyye’ isimli kitabına bir şerh yazıyorum. Şüphe ettiğim bazı yerleri Rasûlullah’ın bizzat kendisinden öğrenmeye geldim.
Kendisini odama götürdüm. Sohbet ettik. Bir müddet yanımda kaldıktan sonra kibar bir şekilde izin istediler:
Beşir Ağa! Müsâde ederseniz gidip biraz çalışayım?” Ben de;
Hay! Hay! Gidin çalışın, dedim ve Sabah namazından sonra yine odama teşrif ediniz, diye rica ettim.” 0:
Memleketimde imamlık vazifem var! Bana izin ver… ” dedi ve ayrılıp gitti. Birinci Mahmud heyecan ile sordu: –0 zâtı bir daha gördün mü?
Evet Efendim! Bundan sonra da arada sırada gelirdi, kendisiyle çok görüştüm.” Padişah, yine hayretle sorar: -“0 zâtı görsen tanır mısın?” -“Tanırım.”
Padişah bu hadisenin doğruluğunu öğrenmek için, Muhammed Hadîmî hazretlerine benzeyen kişileri tesbit etti. Memleketin bir çok âlimleri ile beraber Muhammed Hadimi Hazretlerini de İstanbul’a davet etti. Hadimi Hazretlerine benzeyen kişiler toplandı.
Sonra Hacı Beşir’i çağırarak gelen topluluğu ona gösterdi.
Bunların içinde Hadîmî hangisidir?” diye sordu.
Hacı Beşir Ağa o kadar topluluk içinde Muhammed Hadimi Hazretlerini tanıyarak yanına gitti.
Hoşgeldiniz Hoca!” deyip Muhammed Hâdimî Hazretlerinin mübarek ellerini öptü.” Padişah ve orada bulunan bütün devlet erkânı da hâdisenin doğruluğuna inandılar. Hızır Aleyhisselâm” isimli eserime bakınız, Mütercim.

Bu konuda İmam Buhârî hazretlerinin. Askalânî hazretlerinin ve bir çok âlimin hikâyeleri vardır. Bu şekilde bir Çok evliya ve âlim Efendimiz {s.a.v.) hazretlerinin ruhâyetinden ilim ve irfan almışlardır….

Dİvân-ı Sâlihîn” de, Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle manevî olarak görüşürler…

İslâm’ın edep, terbiye, hayatından yoksun, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnetinden uzak ve şeriat dışı yaşayan ve işin ehli olamayan bazı zındıkların, bu işi sû-i istimal ederek; “istedikleri ân Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle görüştüğünü ve ona fetva danıştığını…” iddia etmelerine de kulak vermemek lazım.
Bu konuda ileri ve geri konuşanlar çok… Mütercim…

İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri:8/50.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Sehiv (Yanılma) Secdeleri ile İlgili Meseleler

Posted by Site - Yönetici Haziran 10, 2016

Sehiv (Yanılma) Secdeleri ile İlgili Meseleler,sehiv_secdesiz_namaz_kabul_olur_mu_h8768 copy

Sehiv (Yanılma) Secdeleri ile İlgili Meseleler

327- Sehiv secdeleri, bir namazın vaciblerinden birini yanılarak terk etmekten veya geciktirmekten dolayı, o namazın sonunda yapılması gereken iki secde ile teşehhüdden, salavat ve duaları okumaktan ibarettir. Şöyle yapılır: Son oturuşta yalnız “Tahiyyat” okunduktan sonra iki tarafa selam verilir. Ondan sonra “Allahü Ekber” denilerek secdeye varılıp üç kez “Sübhane Rabbiye’l-ala” okunur. Ondan sonra “Allahü Ekber” denilerek kalkılır. Bir tesbih mikdarı duraklamadan sonra tekrar “Allahü Ekber” deyip ikinci secdeye varılır. Yine üç kez “Sübhane Rabbiye’l-ala” okunduktan sonra “Allahü Ekber” denilerek kalkılır ve oturulur. Tahiyyat ve Salavatlarla “Rabbena atina” okunup önce sağ tarafa, sonra sol tarafa selam verilir.
Yalnız sağ tarafa selam verdikten sonra sehiv secdelerinin yapılması daha faziletlidir, ihtiyata uygundur. Bundan dolayı cemaatla kılınan namazlarda cemaatın yanlışlıkla dağılmaması için, yalnız sağ tarafa selam verdikten sonra sehiv secdesi yapılması tercih edilmiştir.

328- Sehiv secdeleri vacibdir. Bilindiği gibi, gerek farz, gerek vacib veya sünnet olan herhangi bir namazın kıraat, rükü ve sücud gibi farzları ve Fatiha, Sure ilavesi, sırayı gözetme gibi vacibleri, Kadelerde (oturuşlarda) salavatları okumak gibi sünnetleri vardır. Bunun için bunları gözetmek gerekir ki, namaz tam olarak kılınmış olsun.
O halde farz olsun, olmasın herhangi bir namazda bir farzın kasden veya sehven terk edilmesi, o namazın yeniden kılınmasını gerektirir. Böyle büyük bir noksanı gidermek için sehiv secdeleri yeterli değildir.
Bir vacibin kasden terki veya geciktirilmesi bir günahtır. Bundan dolayı sehiv secdeleri gerekmez, böyle bir namazı iade etmek uygundur. Bir vacibin sehven terk edilmesi veya geciktirilmesi, sehiv secdelerini gerektirir. Bu şekilde o noksan düzeltilmiş olur. Bir sünnetin kasden veya sehven terk edilmesi, sehiv secdelerini gerektirmez. Fakat kasden terk edilmesi bir kusurdur. Sevab ve faziletten mahrum olmayı gerektirir.
(Malikilere göre sehiv secdeleri sünnettir. Şafiî’lere göre de sünnettir. Ancak imam sehiv secdelerini yaparsa, cemaatın imama uyması vaciptir. Hanbelilere göre sehiv secdeleri bazan vacib, bazan sünnet ve bazan da mubah olur. Namazın terk edilen bir sünnetinden dolayı yapılacak sehiv secdelerinin mubah olması gibi…
İmam Şafiî ve İmam Ahmed’e göre, iki tarafa selam vermeden önce yapılır. İmam Malik’e göre sehiv (yanılma), bir ziyade sebebiyle ise, sehiv secdeleri selamdan sonra yapılır. Eğer bir noksan veya bir noksan ile ziyade sebebiyle ise, selamdan önce yapılır. Bu bir fazilet meselesidir; yoksa hepsi de caizdir.)

329- Bir namazın tam bir rüknünü, bir farzını öne almak veya sonraya bırakmak sehiv secdelerini gerektirir. Çünkü bu öne almak ve sonraya bırakma işi, vacibi terk etmekten sayılır. Kıyamda “Sübhaneke”den sonra, henüz kıraat yapmadan rükûa varılıp ondan sonra hatırlanarak kıyama dönmekle farz olan kıraatin yerine getirilmesi, buna bir örnektir. Bu durumda önceki rükü geçerli olmaz. Kıraattan sonra yeni bir rükü yapılır. Böyle dönüp kıraat yapmadan ve ondan sonra rüküa varmadan kılınacak namaz bozulur. Çünkü böyle bir rekatta rükü gibi tekrarlanmayan rükünler arasında sıraya riayet edilmesi farzdır.

330- Namazın rekatlarından birindeki iki secdeden biri yanılarak terk edilip ondan sonraki rekatın veya kadenin sonunda hatırlansa, bunun geciktirilmesinden dolayı namazı iade gerekmez, hemen o secde kaza edilir. Eğer son oturuşta iken hatırlansa, bu secde yapılır ve ondan sonra bu oturuş (kade) iade edilir. Ondan sonra da sehiv secdeleri yapılır. Bu durumda son rekatta beş secde ile üç kade bulunmuş olur. Çünkü bir rekatta iki secde vardır. Böyle tekrarlanan bir rüknün kısmen sonraya bırakılması, farzı terketmek sayılmadığından namazın iadesini gerektirmez.
Fakat bir rekattaki iki secdeden ikisi de yanılarak öne alınsa, önce iki secde ve ondan sonra rükü yapılmış bulunsa, bu halde farz olan tertibe riayet için tekrar rükü ve ondan sonra secdelere gidilir. Bu tekrar ve iadelerden dolayı da namazın sonunda sehiv secdeleri yapılır.

331- Herhangi bir namazın bir rüknünü tekrar etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Bir rekatta iki defa rükü veya üç defa secde yapılması gibi.
Birinci ve ikinci rekatlarda Fatiha’nın tekrarlanarak okunması veya arka arkaya okunması veya rüku, secde ve teşehhüdde Kur’an okunması da böyledir. Fakat üçüncü veya dördüncü rekatlarda Fatiha’nın iki defa okunması veya bunlarda Fatiha ile beraber başka bir surenin de okunması yahut yalnız başka bir sürenin okunması sehiv secdelerini gerektirmez. Çünkü bu takdirde bir vacib terk edilmiş veya geciktirilmiş ve Kur’an da meşru olan yerin başkasında okunmuş olmaz. Ancak bu halde rekatlar, önceki, rekatlarden daha fazla uzatılmış ve cemaata da ağırlık verilmiş olursa, kerahetten korunmuş olmaz.

332- Bir vacibi yanılarak terk etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Birinci oturuşu veya vitirde Kunut’u veya bayram namazlarında ziyade tekbirleri yahut birinci ve ikinci oturuşlarda Tahiyyat’ı okumayı terk etmek gibi.
Vitir namazında rüküdan sonra Kunut duasının unutulduğu hatırlanmış olsa, artık onu okumak için geri kıyama dönülmez. Rükudan sonra okunması da gerekmez. Çünkü yeri kaçırılmıştır. Rüku halinde hatırlandığı halde de okunması gerekmez. Sahih olan rivayet böyledir. Bununla beraber okunsun veya okunmasın, her iki halde de sehiv secdeleri gerekir.
Kunut tekbirini unutup yapmamak, bir görüşe göre sehiv secdesi gerektirir, bir görüşe göre de gerektirmez.

333- Bir vacibin yanılarak geciktirilmesi de sehiv secdesini gerektirir. Birinci veya üçüncü rekattan sonra biraz oturulması, dördüncü rekattan sonra beşinci rekat için ayağa kalkılması, sabah namazının ikinci rekatinden sonra üçüncü bir rekata ve akşam namazının üçüncü rekatından sonra dördüncü bir rekata kalkılması gibi…
Birinci oturuşta (Kade’de) teşehhüd mikdarından fazla oturulup üçüncü rekata kalkmanın geciktirilmesi de böyledir.

334- Bir vacibin vasfını değiştirmek, sehiv secdesini gerektirir. İmamın aşikare okuması gereken ayetleri gizlice okuması veya gizlice okunacak ayetleri aşikare okuması gibi. Bu okuma mikdarı, namaz sahih olacak kadar okumaktır. Fatiha süresinin ilk ayetlerini okumak bu kısımdandır. Bununla beraber kısa bir ayet okunması da İmamı Azam’a göre bu hükümdendir. İki imama göre ise, bu hükümde değildir.
Aşikare okumanın en az derecesi, başkasının işiteceği mikdardır. Gizlice (hafiyyen) okumanın en aşağı derecesi de, yalnız okuyanın işiteceği mikdardır.

335- Gizli okunacak yerde, Fatihanın çoğu yanılarak aşikare okunsa, geri kalanı yine gizlice okunur. Aksine olarak aşikare olarak okunacak bir namazda Fatiha’nın bir kısmı gizli okunup ondan sonra aşikkare okunacağı hatırlansa, Fatiha yeni baştan aşikare okunur. Böylece bir rekatta hem aşikare, hem de gizli okumak toplanmış olmaz. Fakat diğer bir görüşe göre, Fatiha yeniden okunmaz, yalnız geri kalan kısım aşikare okunur.

336- Tek başına namaz kılanın aşikare veya gizli okumasından dolayı, tercih edilen görüşe göre, sehiv secdesi gerekmez. Ancak öğle namazı gibi gizli okunacak yerde kasden aşikare okursa, günah işlemiş olur.
Tek başına namaz kılanın gündüzün kılacağı nafile namazlarda aşikare okuması mekruhtur.

337- İmam sabah namazında Fatiha suresini sehven gizlice okuyup sonra hatırlasa, ekleyeceği süreyi aşikare okur, Fatiha’yı iade etmez.

338- Cemaat halinde aşikare Kur’an okunacak bir namaza başlamış olan ve Fatiha’yı gizli okumuş bulunan bir kimseye, başkası gelip uysa, o kimse imam olmayı arzu ederse sureyi aşikare okur, arzu etmezse, aşikare okuması gerekmez.

339- Farz bir namazda ikinci rekattan sonra oturulmayıp da üçüncü rekata yanılarak kalkmaya yeltenenin durumuna bakılır: Eğer kalkışı oturmaya yakın ise, oturur, sehiv secdesi gerekmez. Fakat doğrulması kıyama yakın ise, kalkar ve ondan sonra sehiv secdelerini yapar. Çünkü bu durumda vacib olan birinci oturuş terk edilmiştir.
Bununla beraber bir rivayete göre de, namaz kılan henüz tam kıyama doğrulmamış ise, kadeye (oturuşa) döner, vacibi terk elmez. İmam tam doğrulup kalktıktan sonra kadeye dönerse, namazı bozulur. Çünkü bu takdirde farz olan kıyam bozulmuş ve namazın sırası büsbütün değiştirilmiş olur. Diğer bir görüşe göre, bu durumda namazı bozulmaz, kendisi günah işlemiş olur ve sehiv secdeleri gerekir.

340- Sünnet namazlarda ikinci rekatın arkasında oturulup da Tahiyyat okunmadığı üçüncü rekatta hatırlanırsa bakılır: Eğer bu üçüncü rekat daha secde ile bağlanmamış ise, oturmaya dönülür, eğer secde ile bağlanmışsa, dönülmez. Diğer bir görüşe göre, secde ile bağlansın veya bağlanmasın, artık oturmaya dönülmez. Her iki durumda da sehiv secdeleri yapmak gerekir.

341- Dört rekatlı farzlarda ikinci oturuş yapılmaksızın beşinci rekata kalkılacak olsa, henüz beşinci rekat için secde edilmedikçe oturuşa dönülür. Teşehhüdden sonra selam verilip sehiv secdeleri yapılır. Çünkü farz olan son oturuş geciktirilmiştir. Bu geciktirme ise, vacibi terk sayılır. Fakat beşinci rekat için secde yapılmış olursa, bu namaz nafileye dönmüş olur. Artık buna bir rekat daha ilave edilir ve tam altı rekatlı bir nafile namaz kılınmış olar. Sahih olan görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi gerekmez. Bu mesele İmamı Azam ile İmam Ebû Yusuf’a göredir. İmam Muhammed’e göre, beşinci rekatın secdesinden baş kaldırılınca, namaz tamamen batıl olmuş olur.

342- Dört rekatlı, bir farz namazın son oturuşunda selam vermeden yanılarak ayağa kalkılsa, hemen oturuşa dönülüp selam verilir ve sehiv secdesi yapılır. Fakat beşinci rekat için secdeye varılmış olunca, buna bir rekat daha ilave edilir. Bu durumda önceki dört rekat ile farz tamamlanmış olur; Diğer iki rekat da nafile sayılır, İstihsan olarak da sehiv secdeleri yapılır.
Akşam namazında ikinci oturuştan sonra bir dördüncü rekata, sabah namazında da oturuştan sonra bir üçüncü rekata kalkılması da bu hükümdedir. Onun için bunlara eklenen ikişer rekat da, nafile olmuş olur. Bu hareketler kasıdlı olarak yapılmadığı için mekruh sayılmaz. Tercih edilen görüş budur.

343- Dört veya üç rekatlı farz ve vitir namazlarında birinci oturuştan sonra yanılarak: “Allahümme Salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed” denilmesi, İmamı Azam’dan bir rivayete göre de, bu teşehhüdden sonra bir harf bile ziyade edilmesi sehiv secdelerini gerektirir. Fakat son duruşlarda teşehhüdden sonra Kur’an okunması, dua edilmesi ise sehiv secdelerini gerektirmez. Çünkü bu oturuş dua ve hamd yeridir. Kur’an ise hem duayı hem de hamdi kendisinde toplar.
Namazda zikirlerin, duaların ve teşehhüdün (Tahiyyat’ın) aşikare okunması da sehiv secdelerini gerektirmez.

344- Farz namazların son üçüncü ve dördüncü rekatlarında kasden susarak Fatiha veya diğer bir süre okunmaması bir hatadır; fakat sehiv secdelerini gerektirmez. Yanılarak sükuti edilip Fatiha veya başka bir süre okunmaması sehiv secdelerini gerektirir. İmam Ebû Yusuf’a göre, her iki halde de sehiv secdelerini yapmak gerekir.

345- Namaz içinde bir rükün yerine getirilecek kadar düşünceye dalınsa başlangıç (iftitah) tekbirini aldım mı, almadım mı diye o kadar düşünülse de sonra tekbir alındığı hatırlansa, veya alınmamış olması sanılarak tekrar bir tekbir daha alınsa, sehiv secdesi gerekir.
Yine: Üç rekat mı, dört rekat mı kıldığında şübhelenip durulsa, veya Fatiha okunduktan sonra hangi surenin okunacağı üzerinde düşünülse, yine sehiv secdeleri gerekir. Çünkü bu durumlarda vacib geciktirilmiş olur.
Bir rüknü veya bir vacibi yerine getirirken meydana gelecek bir dalgınlık ve bir düşünce ise, sehiv secdelerini gerektirmez. Tam bir kalb huzuru ile namaz kılmak, öyle herkese nasib olacak bir fazilet değildir.

346- Bir kimse, kıldığı bir namazın rekatlarında şübhelense bakılır: Eğe bu şübhe kendisine ömründe ilk kez olmuşsa, o namazı yeniden kılar. Fakat birkaç defa olmuşsa araştırır ve kanaatine göre hüküm verir. Namazı yeniden kılması icab etmez. Araştırmada kalbin şahidliği yeterlidir.
Örnek: Sabah namazını kılarken bir rekat mı kıldım, iki rekat mı? diye şübhelenip de bir rekat kılmış olduğuna kalben hüküm verse, ihtiyaten buna bir rekat daha ilave eder. Bu husustaki tereddütlerinden dolayı da sehiv secdeleri yapar. Aksine olarak iki rekat kılmış olduğuna hüküm verdiği takdirde oturur. Teşehhüdden ve selamdan sonra sehiv secdelerini yapar. Hiç birine karar veremediği takdirde de, az olanı esas alır, çünkü az olanda kesinlik vardır. Bu durumda bir rekat daha kılar; ancak bu takdirde şübhelendiği rekatin sonunda oturur. Ondan sonra kalkıp o bir rekatı kılar. Çünkü önce iki rekat kılmış olması ihtimali vardır. Bu takdirde de namazın sonunda sehiv secdelerini yapar.

347- Dört rekatlı bir namaza başlamış olan kimse, kıldığı rekatın birinci rekat mı, ikinci rekat mı? olduğunda şübhe edip bir tarafı seçemezse, kendisini bir rekat kılmış sayar ve her bir rekatın sonunda ihtiyat olarak bir kere teşehhüd mikdarı oturur; bu şekilde dört defa kade yapılmış olur. Çünkü birinci sayılan rekatın ikinci ve üçüncü sayılan rekatın dördüncü rekat olması ihtimali vardır.

348- Bir kimse kıldığı rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı? olduğundan şübhelense, sahih olan görüşü göre, bu rekatın sonunda oturmaz. Bir tarafı tercih edemezse, bunu ikinci rekat sayar. Geri kalan rekatları da tamamlar. Akşam namazı ile vitir namazı bu hükmün dışındadır. Bu şübhelenme bu namazlardan birinde olsa, oturmak gerekir. Çünkü şübhelenilen rekatın üçüncü rekat olması muhtemeldir. Bu halde teşehhüdden sonra bir rekat daha ilave edilir. Çünkü şübhelenilen rekatın ikinci rekat olması da mümkündür. Bunların sonunda da sehiv secdeleri yapılır.

349- Dört rekatlı namazlarda, kılınan rekatın dördüncü rekat mı, beşinci rekat mı olduğunda ve sabah namazında kılınan rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı olduğunda, akşam ile vitir namazlarında da kılınan rekatın üçüncü rekat mı, dördüncü rekat mı, olduğunda şübheye düşülse, sonunda oturulur ve teşehhüdden sonra kalkılıp bir rekat daha kılınır. Çünkü bu rekatların üçüncü, dördüncü veya beşinci rekat olması muhtemeldir. O halde ilave edilen birer rekat ile fazla olan mikdar nafile olmuş olur. Sonunda da sehiv secdeleri yapılır. Bu şübhe, kıyam veya rükü veya rükudan kıyama geçiş halinde olduğuna göredir.
İlk secde yapıldıktan sonra şübhelenme olursa, ittifakla namaz batıl olur. Çünkü şübhe edilen rekatın ziyade olup son oturuşun terk edilmiş bulunması muhtemeldir. İlk secde halinde şübhe olursa, yalnız İmam Muhammed’e göre, namaz batıl olmaz.

350- Namazda Fatiha’dan önce başka bir sure bir harf olarak dahi yanılarak okunsa, iade edilerek önce Fatiha, sonra da o sure okunur. Namazın sonunda da sehiv secdeleri yapılır. Bu sırada işinde yapılan noksan rüku halinde bile hatırlansa, kıyama dönülerek iadesi gerekir. Böyle bir yanılma çok olmaz. Onun için bunun az mikdarı da bağışlanamaz. Fakat bir namazda okunan bir surenin altında bulunan sure okunmak istenirken üstündeki sure okunsa, bundan dolayı sehiv secdeleri gerekmez.

351- Bir kimse namazda, Fatiha okuyup okumadığında şübhe etse, bakılır: Eğer henüz başka sure okumamış ise, Fatiha’yı okur. Fakat başka sure okumuş ise, artık Fatiha’yı okumaz. Çünkü surenin Fatiha’dan sonra okunması meydandadır. Bununla beraber namaz kılanın bir görüşü varsa ona göre hareket eder.

352- Bir kimse, ilk rekatlerde birer sure okuyup da Fatiha’yı okumamış bulunduğunu secdeye vardıktan sonra hatırlarsa, son rekatlerde Fatiha’yı iade etmez. Çünkü son rekatlarda zaten Fatiha okunacaktır. Bir rekatte iki Fatiha okunması ise meşru değildir. Yalnız Hasan İbni Zeyyad’a göre, son rekatlarda Fatiha kaza edilir.

353- Dört veya üç rekatlı farz namazların ilk iki rekatinde Fatiha’dan sonra birer sure veya bir mikdar ayet eklenmemiş olsa, bu sure veya ayetler üçüncü ve dördüncü rekatlarda Fatiha’dan sonra ilave edilirse bu namaz cemaatle kılınan bir akşam veya yatsı namazı ise, üçüncü ve dördüncü rekatlarda hem Fatiha, hem de ilave edilecek sure aşikare olarak okunur. Çünkü bir kıyamda olan kıraat birdir; bunun bir kısmı gizli olarak, bir kısmı da aşikare olarak okunamaz. Yalnız surenin aşikare okunacağını söyleyenler de vardır. İmam Ebû Yusuf’a göre, ikisi de gizlice okunur. Çünkü son rekatlarda gizlice okumak sünnettir. İmam Ebû Yusuf’dan diğer bir rivayete göre de, artık son rekatlarda bu süre okunmaz. Çünkü bunun yeri geçmiştir. Bununla beraber her halde de sehiv secdeleri yapılır.

354– İmamın yanılması, kendi hakkında asaleten ve cemaat hakkında da uymuş olma bakımından sehiv secdelerini gerektirir. Fakat imama uyan cemaatten birinin yanılması ile ne kendisine ne de imama sehiv secdesi yapmak gerekmez.

355- Sehiv secdelerini yapmakta olan bir imama uymak sahihtir. Gerek sehiv secdelerinin herhangi birinde ve gerek teşehhüdünde olsun eşittir. Sehiv secdelerinin ikincisinde imama uyan kimseye birinci secdeyi ve teşehhüdünde uyana her iki secdeyi kaza etmek gerekmez.

356- Mesbuk, imamla beraber sehiv secdelerini yapar, imamın yanılması, mesbukun imama uymasından önce de olsa hüküm aynıdır. Çünkü mesbuk imama bağlıdır.
İmam teşehhüdde iken daha selam vermeden önce mesbuk kalkarak kıraat veya rüküda bulunduktan sonra, imam selam verip sehiv secdelerine varacak olsa, mesbuk da hemen bu secdelere uyar ve evvelce yaptığı kıraatla rüküu aradan çıkar, bunları sonradan kalkıp tekrar yerine getirir. Bununla beraber mesbuk bu secdelerde imama uymasa namazı bozulmaz. Namazı bitirince bu sehiv secdelerini kendi başına yapar.
Yine mesbuk secdeye vardıktan sonra, imam sehiv secdelerini yapacak olsa, imamına uymaz, namazını bitirir ve sonra sehiv secdelerini yapar. Eğer bu durumda imama uyacak olursa, namazı bozulur.

357– İmam selam verdikten sonra, noksan kalan rekatlarını tamamlamak için ayağa kalkan bir mesbuk, bu rekatlarda yanılmış olursa, sehiv secdelerini yapması gerekir. Önceden imamla beraber sehiv secdeleri yapmış olsa bile bu hüküm değişmez. Çünkü mesbuk, noksan kalan rekatları tamamlarken tek başına namaz kılan gibidir.

358- Mesbuk imamla beraber yanılarak selam verse ona sehiv secdeleri yapmak gerekmez. Fakat imamın selamından sonra selam verecek olsa, sehiv secdesini gerektirir. Çünkü birinci halde henüz muktedi, ikinci halde ise, münferid (yalnız başına namaz kılan) olmuştur. Muktediye, kendi yanılmasından dolayı sehiv secdesi lazım gelmez.

359– Bir namazda yanılmaların birkaç tane olması ile sehiv secdelerinin o kadar yapılması gerekmez. Bir defa bunlar için sehiv secdelerini yapmak yeterlidir. Onun için bir kimse, bir namaz içinde iki ve üç defa yanılsa, bunlar için namazın sonunda yalnız bir defa sehiv secdelerini yapmak kafidir. Sehiv secdelerindeki bir yanılma da başka sehiv secdelerini gerektirmez.

360- Sehiv secdeleri kasden veya yanılarak terk edilse, namaza aykırı bir hal olmadıkça, yine bunlar yapılır. Fakat teşehhüdden sonra gülmek, konuşmak gibi, namaza aykırı bir durum meydana gelirse veya kerahet vakti girerse, sehiv secdeleri düşer. Sabah namazında selamın arkasından güneşin doğması veya ikindi namazında yine selamdan sonra güneşin (sarararak kamaştırıcılığının) değişmesi gibi…

361- Bir imam, sehiv secdesini terk edecek olsa, cemaat da terk eder. Cuma ve bayram namazlarında da, fazla kalabalıktan dolayı bir karışıklığa meydan vermemek için bu sehiv secdeleri terk edilir.

362- Sehiv secdesindeki iki secde ile Tahiyyat ve selam vacibdir. Tahiyyattan sonra Salavat ve dua okunması, bu secdelerdeki tekbirler, secde halindeki tesbihler ve iki secde arasındaki oturuş sünnettir.

363- Bir kimse, namazını tam olarak kıldığını kesinlikle bildiği halde, sözüne inanılır bir adam ona eksik kıldığını haber verse, bunun sözünü kabul etmez. Fakat iki güvenilir adamın haber vermesine uyulur. Çünkü böyle bir haber, (iki kişinin şehadeti ile doğruluğu gerçekleşen) bir haldir. Böyle bir haber çok yerlerde geçerli ve bağlayıcıdır. İmam ve cemaat ihtilaf ettikleri takdirde, imamın bilgisi varsa, cemaatın sözü ile hareket etmez, kesinliği yoksa cemaatın sözünü kabul eder.

Eserin yazarı: Ömer Nasuhi Bilmen Eser: Büyük islam ilmihali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Genel, Namaz, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Dar-ül Harbde……

Posted by Site - Yönetici Kasım 18, 2013

Dar-ül Harb

Dâr-ül Harbde……

Dâr-ül-harbde, Kâfirlerin Mal, Can ve Irzlarına Saldırmak Harâmdır.

Kâfir Kadınların Başlarına, Kollarına, Bacaklarına Bakmak Harâmdır.

Kâfirin Malını Almak, Kalbini Kırmak, Müslüman’ın Malını Almaktan Daha Büyük Günâhtır.

Kâfirlerin Haklarına Dokunmamak, Kimseyi Dolandırmamak, Müslümanlık İcâbıdır.

Kâfirlerden de Gasp, Hırsızlık Gibi Gâyrîmeşrû Yol ile Alınan Şey, Mülk-i Hâbistir, Kullanılması Harâmdır, Sahibi Bulunmazsa, Fakirlere Sadaka Olarak Vermek Lâzımdır.

Hayvan Hakkı, İnsan Hakkından, Kâfirin Hakkı da Hayvan Hakkından Daha Büyük Günâhtır.

Başkasının Malını Ondan İzinsiz Alıp, Kullanıp, Zarar Yapmadan Yerine Bırakmak da Harâmdır.

[Kaynak : Hâdika]

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Kendisinde hem erkeklik hem de kadınlık aleti bulunan kişiler hakkında.

Posted by Site - Yönetici Haziran 25, 2013

Kendisinde hem erkeklik hem de kadınlık aleti bulunan kişiler hakkında.

HUNSA:

Kendisinde hem erkeklik hem de kadınlık aleti bulunan veya her ikisi de bulunmayan kişidir. Böyle birisi eğer idrarını erkeklik organından yaparsa erkek, kadınlık aletinden yaparsa kadın sayılır.

Şayet her ikisinden de idrar yaparsa, daha önce işemeye başladığı organa göre hüküm verilir. Ama önce işeme bakımından aralarında fark yoksa o zaman bu hunsâyı müşkildir. Bir taraftan çıkan idrarın öbüründen çıkandan fazla olmasına itibar edilmez. Sahibeyn ise, idrarın fazlalığına itibar edileceğini söyler. Bu hükümler, büluğdan önce söz konusudur. Ama büluğa erer de kendisinden sakal çıkarsa veya kadınlarla birleşebilirse, yada erkeklerin ihtilam olduğu gibi ihtilâm olursa erkek hükmündedir. Ama göğsü büyürse veya kendisinden süt gelirse yahut hayız olursa yada hamile kalırsa veyahutta kendisine cinsi temas mümkün olursa kadın sayılır.

İ Z A H

Allah (c.c.) İnsan oğlunu ya erkek yada kadın olarak yaratmıştır. Nitekim âyeti kerime de : «O ikisinden birçok kadın ve bir çok erkek üretti», başka bir âyette de: «Dilediğine kız çocuk, dilediğine erkek çocuk verir.» buyurmuştur. Bunların her birine ait ahkâmı da ayn ayrı beyan etmiş ama hem erkek hem de kadın olana ait bir hüküm bildirmemiştir. Bu hal, erkeklik ve kadınlık vasıflarının bir şahısta toplanamıyacağına delalet eder. Aralarında zıtlık bulunan iki özellik bir arada nasıl bulunabilir ki?! Kîfâye. «Yahut her ikisi de bulunmayan ..» İtkâni, bunun karışıklık yönlerinin en açığı,olduğunu, onun için İmam Muhammed’in önce bu izahı zikrettiğini söyler. Ama bana göre. «kendisinde hem erkeklik hem de kadınlık âleti bulunan..» şeklindeki tarif, hunsânın lügat bakımından yapılmış tefsiridir. Bu ise, Zeylai ve daha başka âlimlerin bildirdiklerine göre hunsa’ya mülhaktır. İmam Muhammed’in sözü de buna delalet eder. Bize göre hunsa ile hunsâyı müşkil işinde eşittirler. Muhammed bunları delâlet açısından değil de, hüküm açısından eşit tutmuştur. Kendisinde hiçbir cinsel uzuv bulunmayan kişinin her iki tarafa da benzemesi yönünden daha üstün olması, ona lûğaten hunsâ denilmesine delalet etmez. Onun için Kuhıstânî; «Bir kimsenin hiçbir aleti bulunmazsa da göbeğinden işese, kendisine hunsâ denmez» demiştir. Bu yüzden İhtiyar’da denildiğine göre Ebû Hanife ve Ebu Yûsuf «biz, iki aleti de olmayana ne denilir bilmiyoruz» demişlerdir. İmam Muhammed ise onun hunsâ hükmünde olduğunu söylemiştir. Anla. «Eğer idrarını… yaparsa ilh…» Yâni hali karışık olurda ne olduğu bilinemezse, işediği organa göre hüküm verilir. Çünkü çocuk annesinden çıkınca, cinsiyet aletinin menfaatı işemektir. Aletin esas menfaatı budur. Diğer menfaatler daha sonra meydana gelirler. Bu cahilhane bir hükümdür.Meseleyi Hz. Peygamber (s.a.v.) belirtmiştir. Tamamı mufassal kitaplarda vardır. «Daha önce işemeye başladııı alete göre hüküm verilir.» Çünkü bir aletle daha önce işemiş olmak, onun esas organ olduğuna delildir. Bir de, bir aletten idrar çıkınca onun gereği ile hükmedilir. Zira bu tam bir alâmettir. Bu hüküm, daha sonra öbür aletten idrar çıkması ile değişmez. Zeylaî. «Bir taraftan çıkan idrarın, öbüründen çıkandan fazla oluşuna itibar edîlmez.» Çünkü bu, o aletin kuvvetine delil değildir. Çıkış yerinin dar veya geniş olmasından dolayıdır. îdrarın çok çıktığı organın esas organ olmasından değildir. Üstelik idrarın çıkışı bir delildir, çokluk da aynı cinstendir. Dolayısıyla iki şahitle dört şahid meselesinde olduğu gibi, (bir davada hasımlardan birisinin dört, öbürünün iki şahidi olsa, birisinin şahidinin fazla oluşu onun beyyinesini güçlendirmez) bu, muaraza esnasında tercih sebebi olmaz. Ebû Hanife de, idrar fazla çıkan uzvu tercihi doğru bulmamış ve «sen hiç okka ile idrar ölçen bir kadı gördünmü?!» demiştir. Zeylaî. «Erkeklerin ihtilâm olduğu gibi…» Yâni menînin erkeklik organından çıkması suretiyle. «Veya kendisinden süt gelirse…» Yâni memesinden, kadın sütü gibi süt gelirse kadın hükmündedir. Ama kadın sütü gibi olmazsa bu kadınlığına delalet etmez. Çünkü bazan erkekten de süt çıkar.Cevhere’de şöyle denilmektedîr: «Eğer memelerin çıkması başlı başına bir alâmettir, öyleyse sütün anılmasına ihtiyaç yoktur, denilirse şöyle cevap verilir: Bazan, meme olmadığı halde süt gelir. Bazan da meme görünür ama erkek memesinden ayırdedilemez. Ama süt gelirse, memenin erkek memesi mi yoksa kadın memesi mi olduğu ayırdedilir.» Tatavî, Hamevî’den naklen. «Hamile kalırsa.. ilh…» Yâni erkek menîsini bir pamuk parçası ile alır ve kadınlık aletine koyar ve hamile kalırsa T. Seriyyüddin’den.

Buradaki hamile kalmasından maksat, cinsi temasla hamile kalması değildir. Çünkü hunsânın cinsi temasa uygun olması zaten onun kadınlığına müstakil bir delildir. O durumda hamile kalmasına ihtiyaç yoktur. (Mütercim)

«Kendisiyle cinsi temas mümkün olursa…» Bu, kadınların onun durumuna muttali olup da anlatmaları suretiyle bilinir. Bunu Tahtâvi söylemiştir. Başka kitapların ibaresi: «Yahut da, kadınlarla kurulan ilişki gibi ilişki kurabilirse» şeklindedir.

M E T İ N

Hunsâ da (erkek veya kadın olduğuna delâlet eden) hiçbir alâmet bulunmazsa veya her ikisine eşit seviyede delalet eden alâmetler bulunursa o zaman hunsâyı müşkül’dür. Çünkü tercihi mümkün kılacak bir şey yoktur. Hasen’den rivayet edildiğine göre; bu durumdaki kişinin kaburgaları sayılır. Çünkü erkeğin kaburgaları kadınınkinden daha fazladır.

Hunsâ’nın hunsâya müşkil olması durumunda, bütün hükümlerde, kendisine ait işlerde ihtiyatla amel edilir. Ama ben derim ki: «Biz daha önce, ondaki deliğe tenasül uzvunu sokan birisine gusül icabetmez ve onun sütü ile süt kardeşliği olmaz» demiştik. Dikkatli ol.

Hunsâ (namazda) şehvet duyulacak döneme gelmişse erkeklerin saffı ile kadınların saffı arasına durur. Onun için kendi malından bir cariye satın alınır. Ta ki onun cariyesi olsun da, bunu sünnet etsin. Çünkü bu cariye, (hunsâ erkekse) onun cariyesi, (kadınsa) kendisi gibi bir kadındır. Hunsâyı bir erkeğin veya bir kadının sünnet etmesi mekruhtur. Bu ihtiyattır. Sünnet için bakmak bir zaruret değildir. Çünkü bize göre sünnet olmak, sünnettir. Eğer Hunsânın malı yoksa, parası hazineden ödenerek bir cariye satın alınır ve sünnetten sonra bu cariye satılır.

Hunsânın sünnet edilmesinde bir de şu yol vardır: Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Manto-Pardesü giymek caiz midir?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 27, 2013

Manto-Pardesü giymek caiz midir?

Manto ve pardesüyü giymek, dinimizin aradığı vasıfları haiz ise, tesettür için elbette kafidir. Fakat şurasını açıkça ve üzerine basarak ifade edelim ki, bu elbiseler, güzel görünmek, dikkatleri çekmek, kadının tabii zinetlerini ortaya dökmek için değil, örtünmek, kadının ancak helaline göstermesine izin veri­len tabii güzelliklerini gizlemek ve kaybetmek için giyilir. Bu da ancak kalın kumaştan, uzunca, bolca ve koyu renklerden yapılmış mantolarla mümkündür. Dikkati çeken renklerden yapılmış, cazibeliliği yine cazip olan bir eşarp ile ziyadeleştirilmiş, modeli garip olan ve bizzat kendisi, rengiyle mo­deli ile zinet haline gelen manto ve pardesülere gelince, firaset sahibi müslümanların bunları giymesi ve giydirmesi dini nok­tadan münasip olmaz.

Biz bu hususta müslüman hanımlara, pardesü ve eşarplarını giyerken vücutlarının endamını tamamlayan bir aksesuar olarak giyenleri değil de İslami iffet ve hayanın tim­sali olan islam büyüklerini, sultanlarımızı taklit etmelerini tavsiye ederiz.

Müslüman kadınlar kafire ve müşrike olan kadınlara zinetlerini gösteremezler. Başlarını onların yanında açamazlar.

Çünkü bu kadınlar müslüman kadınların zinetlerini erkeklere anlatırlar. Bunun içindir ki Hz. Ömer (ra) vali olan Ebu Ubeyde hazretlerine mektup yazarak, müslüman olmayan kadınların müslüman kadınlarla beraber hamamlara girmelerine mani olmasını emretmiştir.

Araplar İslamiyetten evvel de başlarını örterler, fakat eşarplarının uçlarını arkalarına, boyunlarına bağlayarak, ger­danlarını ve boyunlarındaki zinetlerini gösterirlerdi. Hz. Allah (c.c.) bu şekilde bir kapanmayı kafi görmeyip, çene altlarının, gerdanlarının, boyun ve boğazlarının da sıkıca kapatılmasını emir buyurmuşlardır. Kanaatimizce geniş ve kalın bir eşarbı çene altına iğnelemek veya sıkıca bağlanmış eşarbın uçlarını mantonun altına sokmak en muteber örtme şeklidir. Bu tak­dirde boyun ve boğazın tamamı ile omuzlardan bir kısmı ör­tülmüş olacak, sağa ve sola dönüldüğü zaman boyun ve boğazlar açılmayıp görülmeyecektir.

Şunu da ilave etmek lazımdır ki CİLBAB’ı bazı müfessirler, kadının başını ve vücudunun bir kısmı (omuzları ve göğüsleri)ni örten örtü diye tarif etmişlerdir. Buna göre, bazı müslüman hanımların başlarına örttükleri küçük ve ince eşarpların, bu manada CİLBAB vazifesi gördüğü düşünülemez. Çünkü Cilbab, başörtüsünün üzerine örtülen dış örtüdür ve bü­yüktür. Başörtünün bu manada Cilbab yerine geçmesi için başı iki örtüyle örtmek icab etmektedir. Birincisi ince ve küçük olan ve sıkıca bağlanan başörtüsü, ikincisi de onun üzerine örtülen büyük ve kalın olan, kadının başını, omuzlarını ve bedeninin yu­karısından bir kısmını örten dış örtü (Cilbab, poşu, şal vb.) dir.

Manto ve pardesü giyen hanımlar bunları Cilbab (dış örtü) diye giyiyorlarsa (ki öyledir) bunlar başı örtmediklerine, ancak boyundan aşağısını örttüklerine göre başlarını, boyun, boğaz, yaka ve gerdanlarını sıkıca örtebilecek şekilde olan büyük ve kalın bir eşarbı başlarına örtüp bağlamaları, gevşeyip çözül­memesini temin için de iğnelemeleri icap etmektedir. Halbuki kadınlarımızın bazısının kullanmakta oldukları eşarplar, ince, küçük, bağlandıktan kısa bir zaman sonra gevşeyiveren, kü­çüklüğünden dolayı da saçlarının uçlarını zaman zaman gösteren, asri hanımların canları istediği zaman canları istediği şekilde bir nevi aksesuar olarak kullandıkları ve tesettür nok­tasından, basit eşarplardır. Bu nevi eşarpların müslüman kadınların tesettürü için kafi geldiğini söylemek ve iddia etmek, aklı selim sahiplerini güldürür. Abdurrahman Bin Avf Hazretleri’nin kızı Hafsa (r.a.), Aişe Validemiz’in (r.a.) yanına ince bir eşarpla gittiğinde, Aişe Validemiz (r.a.) onun eşarbını ikiye katlayarak kalınlaştırmıştır.

İlerdeki sahifelerde görüleceği gibi, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde, Aişe Validemizin kız kardeşi Hz. Esma’ya (baldızına) hitaben, Kadın baliğa olduktan sonra şurası ve şurasından başka yerlerinin görülmesi caiz değildir” buyurarak mübarek ellerini ve yüzünü işaret buyurmuşlardır.

Başka bir hadis-i şeriflerinde de ALLAH’a (c.c.) ve ahi­ret gününe iman eden hiç bir kadın, elleri ve yüzü ha­riç bir yerini mahremi olmayan erkeklere gösterme­sin” buyurmuşlardır.

Netice olarak Hz. ALLAH (c. c.) erkek ve kadınların, avret olan yerlerini göstermemelerini emretmiş, kimlere hangi zinet­lerini gösterebileceklerini de ifade buyurmuşlardır.

Kaynak : Ali Eren – İzdivaç ve Mahremiyetleri
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

KİMLER FETVA VERMEYE EHİLDİR‏!

Posted by Site - Yönetici Mayıs 6, 2013

KİMLER FETVA VERMEYE EHİLDİR‏vasiyetvasyetmdrvasiyet

KİMLER FETVA VERMEYE EHİLDİR‏

Fetva, sorulan İslâmî bir soruya yetkili bir kimsenin verdiği cevap, bir meselenin hükmünü belirten veya zorlukla karşılaşılan bir olay hakkında güçlükleri çözmek için verilen kuvvetli cevap.

Fetva veren kimseye müftî denir. İslâm hukuku metodolojisinde müftî, müctehid anlamında kullanılmıştır. Kendisi bizzat içtihad edecek durumda olmayan bir ilim sahibinin, diğer müctehidlerin söz ve fetvalarını alıp aktarmasından dolayı mecâz yoluyle müftî denir (ö. Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, I, 246). Fetva, içtihada göre daha özel bir anlam taşır. Çünkü içtihad herhangi bir soru sorulsun veya sorulmasın fıkhı hükümleri kaynaklarından çıkarmak anlamına gelirken, fetva gerçek veya muhayyel bir soruya verilen cevaptır. Gerçek fetva, içtihad şartları ile birlikte diğer şartları da taşıyan müctehid tarafından verilir.
Bir kimse muhtaç olduğu İslâmî bilgileri ya kaynaklarından bizzat alır. Yahut bunu yapamıyorsa bilenlerden sorarak öğrenir. Kur’an-ı Kerîm de,
“… Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorunuz.” (Nahl, 16/43)
buyurulur. Ayet!erde fetva kökünden “yesteftûneke = sana soruyorlar” ve “yüftîkum = o size açıklıyor” gibi ifadeler kullanılmıştır .
Bir ayet veya hadisi yorumlamak ve yeni çıkan bir problemi çözmek, bir takım ön bilgileri ve özel yetenekleri gerektirdiği için bunu yapacak kişilerde bazı vasıfların bulunması öngörülmüştür. Ahmed b. Hanbel (hz.) bir kimsenin müftî olabilmesi için kendisinde şu beş vasfin bulunması gerektiğini söyler:
a) İyi niyet sahibi olmak ve yalnız Allah rızasını gözetmek. Çünkü kötü niyet, düşünceyi de kötüleştirir,
b) İlim, hilim, vakar ve ciddiyet sahibi olmak,
c) Kendisinden ve bilgisinden emin olmak,
d) Halka kendi otoritesini kabul ettirmek,
e) Fert ve toplum olarak insanları tanımak.
Bu şartlardan da anlaşılacağı gibi müftînin fetva isteyenin psikolojik durumunu dikkate alması, halk nazarında itibar sahibi, basîretli vereceği fetvânın fert ve toplum üzerindeki etkisini kavrayacak bir görüşe sahip olması gerekmektedir (Muhammed Ebû Zehrâ, İslâm Hukuk Metodolojisi, Terc. Abdülkadir Şener, Ankara .).

Fetva geleneği İslâm dininin doğuşu ile birlikte ortaya çıkmıştır. Sahâbe problemlerini bizzat Allah rasülü(asm)’ne sorar, O da bu problemleri âyeti kerime veya kendi buyurduğu hadisle çözümlerdi. Fetva verme ve yargı (kaza) fonksiyonu Hz. Peygamber (asm) de toplanmıştı. O’nun vâli olarak Yemen’e gönderdiği Muâz b. Cebel r.a) ve Mekke’ye gönderdiği Attâb b. Esîd . (r.a) o yörelerde fetva verme ve kendilerine gelen davaları hükme bağlama yetkisine sahiptiler (Ahmed b. Hanbel, ; Tirmizî, Ahkâm, 3; İmam es-Şâfiî, el-Ümm, ; es-Serahsı, el-Mebsût, ).
Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Ömer b. Abdülaziz gibi halifeler hem devlet başkanı, hem müftî ve hem de kadı idliler. Bu üç sıfat tek kişide toplanıyordu. Daha sonra devlet başkanlığı ile fetva ve kaza fonksiyonları birbirinden ayrılmıştır.

Mezheplerin oluştuğu II. ve III. Hicrî yüzyılda, üzerlerinde genellikle devlet memurluğu gõrevi bulunmayan müctehidlerce İslâm hukuku tedvin edilmiş ve fıkıh kaynaklarına intikal etmiştir. Sahabei kiram devrinde doğrudan âyet ve hadislere başvurulurken artık fıkıh kaynakları kanun yerini almaya başlamıştır. Ancak hukukî bir problemin hükmünü fıkıh kitaplarından çıkarmakta kimi zaman güçlük vardır. Bu nedenle daha önceden verilmiş hazır cevaplar (fetvalar) toplanarak fetva kitapları meydana getirilmiştir. Bunlar kadılerın elinde hazır bilgiler olup, uygulamada kolaylık sağlamıştır. Osmanlılar devrinde tertip ve tedvin edilen fetva kitapları sayısının yüzleri astığı düşünülürse, İslâm hukukunun ne kadar işlendiği ve bilgilerin çokluğu ortaya çıkar (Kâtip Çelebi, Keşfüz-zunûn, fetva kitabı niteliğindeki eserler; Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, .

Fetva ile meşgul olmak çok önemli bir iştir. Çünkü müftî, helâl, haram, sıhhat, fesat ve benzeri hükümleri İslâm adına açıklamış olur. Bu konuda gerekli araştırmayı yapmadan, kendi hevasına uyarak fetva vermek sorumluluğu gerektirir. Hele fetva, kul hakları ile ilgili ise daha dikkatli olmak gerekir. içtihad ve fevta vazifeleri büyük bir ilim ve ihtisas işidir. Ayet ve hadislerin manalarını sathi bir şekilde anlayabilen, hâfızalarında sınırlı birkaç hadis bulunan kimselerin bir müctehide tabi olmayıp da şer’î delillerden hüküm çıkarmaya kalkışmaları ve kendi namlarına fetva vermeleri caiz olmaz (ö. Nasuhi Bilmen, Hukûkî İslâmiyye ve İstilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, I / 250).
Müftî, içtihad yapabilecek ve delillerin kuvvetli olanını seçebilecek durumda ise, mezheplerin görüşleri arasından tercih yapabilir. Ancak bunu yaparken üç şarta bağlı kalması gerekir: Delil bakımından zayıf olan görüşü seçmemelidir. Tercih ettiği görüş insanların yararına olmalı ve onları ne şiddete ve ne de gevşekliğe sevketmemelidir. Bu görüş, iyi niyete dayanmalı, sırf insanları memnun etmek ve onların keyfi arzularını tatmin etmek için seçilmiş olmamalıdır (Ebû Zehrâ islam hukuku).
İçtihad yapabilen müftî bütün dikkat, iyi niyet ve gayretini sarfettikten sonra, verdiği fetvada isabet etse de yanılsa da sevap kazanır. Hadiste şöyle buyurulur:
“Hâkim(fetva veren müftü) içtihad yaparak hükmedip, bunda isabet ederse, onun için iki mükâfat vardır. içtihadla hükmedip de yanılırsa, onun için bir mükâfat vardır.” (Buhâri, el-İ’tisâm, 21; Müslim, el-Akdiye, 15; Ahmed b. Hanbel, III / 187).

Fetva kitaplarından bazıları:
a) Hindiyye: “el-Fetâvâ’l-Hindiyye ve el-Alemgîriyye” ismini taşıyan bu meşhur fetva kitabı, Sultan Muhammed Evrengzîb Bahâdır Âlemgîr ‘in emriyle, Hindistan âlimlerinden bir kurul tarafından te’lif edilmiştir. Hanefi mezhebine ait, arapça olup, hükümleri delillerini kapsamına almaz. Meseleler fıkıh bablarına göre düzenlenmiştir. Eser birkaç defa basılmıştır (Bulak, I-VI, 1310/1892, el-Meymeniye, 1323/1905).
b) Hâniyye: Ferganalı Fahruddin Hasan b. Mansûr () tarafından te’lif edilmiştir. Hanefi mezhebi’ne göre verilen fetvalardan ibarettir. Çok yaygın olan ve sık sık meydana gelen meseleleri kapsamına alır. Hindiyye’nin kenarında basılmıştır.
c) Bezzâziyye: Harezmli Muhammed b. Muhammed el-Kerderî () tarafından te’lif edilmiş olup, el-Câmiu’l-Vecız adiyle yine Fetevây-ı Hindiyye’nin kenarında basılmıştır.
d) Hulâsatü’l-Ecvibe: Çeşmizâde Muhammed Hâlis () tarafından on beş yıllık bir çalışma sonucu tertip edilmiş olup, bazı rumuzlar kullanılarak Feyziyye, İbn Nüceym, Abdurrahım, Behce, Ali Efendi ve Netice adlarını taşıyan altı fetvâ kitaplarının fetvalarını bir araya getirmiştir. “Cevapların özeti” anlamına gelen bu eser iki cilt hâlinde basılmıştır.
e) Mahmud Şeltut, el-Fetâvâ: Muâsir Ezher âlimlerinden Mahmud Şeltut hz. tarafından te’lif edilen bu eser, tek cilt olup, bazı çağdaş problemlere verilen fetvaları kapsamına almaktadır.
* * *
Konuyla ilgili detaylı bilgi için şu açıklamaları da okumanızı tavsiye ederiz:
Fetvâ kavramı
Kur’ân-ı Kerim’e göre insanın yaratılış amacı hz.Allah’a kulluktur. Kulluğun nasıl yapılacağı hz.Allah’ın peygamberleri aracılığıyla gönderdiği vahiy yoluyla anlaşılabilir. Ancak vahyin getirdiği talepler bazen açık ve detaylı olabildiği halde çoğu kere çerçeve prensipler ve ana ilkeler şeklindedir. Bu da dinamizmi sağlayan temel unsurdur. Bu sebeple ana kaynaklardan gerekli hükmü elde edebilmek bilgiyi ve uzmanlığı gerektirmektedir. Hayatın karmaşık problemleri, insanın kabiliyet ve imkânları onun bütün alanlarda yeterli donanımı sağlamasına ve uzmanlık derecesinde bilgi elde etmesine fırsat vermez. Bu gerçek, zorunlu olarak iş bölümünü beraberinde getirmektedir. Bu sebeple her toplumun kabiliyetlerine göre uzmanlaşmak üzere bireylerini organize etmesi ve onları ihtiyaç duyduğu alanlara yönlendirmesi esaslı bir görevdir.

Tanım ve İlgili Kavramlar
Fetvâ, kelime olarak bir olayla ilgili hükmü açıklayan kuvvetli cevap anlamına gelir. Çoğulu “fetâvâ” veya “fetâvî”dir (fetvâlar). Bir fıkıh terimi olarak sözlük anlamıyla yakınlık arzeder ve bir meselenin dinî hükmünü yazılı veya sözlü olarak açıklayan cevap manasında kullanılır. Yapılan bu işe de “iftâ” denir. Cevabı açıklayana yani fetva verene “müftî”, soruyu sorup cevabını isteyene de “müsteftî” denir. Aynı konuda verilen bir çok fetva içinde tercihe esas alınan görüşe ise “müftâ bih” denir ki, daha çok mezhep içi ihtilaflarda kullanılan bir kavramdır. Fetva verirken uyulması gereken kurallara da genellikle “âdâbü’l-müftî” veya “âdâbü’l-fetvâ” adı verilir. Buna göre fetvâda dört unsur söz konusudur: fetvâ veren (müftî), fetvâ isteyen (müsteftî), sorulan soru (mesele), verilen cevap (fetvâ).

Dinî bir konuda soru (fetvâ) sorma ya da sorunun cevabını (fetvâsını) verme hususunda fetvâ kelimesinin tercih edilmesinde kelimenin Kur’ân’ı kerimde ve hadislerdeki kullanımın etkili olduğunu belirtmek gerekir. Fetvâ kelimesi ve türevleri Kur’ân’ı kereimde sözlük anlamına paralel olarak, görüş sorma veya görüş bildirme (4:127, 4:176, 18:22, 27:32), soru sorma (37:11, 37:149), rüyayı yorumlama (12:41, 12:43, 12:46) anlamlarında dokuz ayeti kerimede kullanılmıştır. Aynı anlamda kelime hadislerde de türevleriyle birlikte genişçe kullanılmış1, daha sonraki dönemlerde de kavramsal bir çerçeveye oturarak ilk başta verilen manada terimleşmiştir.

Fetvâ Sorumluluğu
Fetvâ vermek ya da dinî bir meseleyi aydınlatmak ehli açısından ne kadar büyük bir sevap getiriyorsa, yeterli birikim ve donanıma sahip olmayanların fetva vermeye yeltenmesi de bir o kadar günahtır hatta büyük günahlardandır ve haramdır. Hz. Peygamber (asm):
“Bilgisi bulunmadığı halde fetvâ veren onun günahını üstlenir.”2
“Sizin fetva vermeye en cüretkâr olanınız, cehenneme atılmaya en cesaretli olanınızdır.”3
şeklindeki hadisleriyle uyarıda bulunmuştur. Bu sebeple büyük âlimlerinden birçoğu bilmedikleri meseleler kendilerine getirildiğinde “Bilmiyorum” diyebilmişler ve onun sorumluluğu altına girmemişlerdir. Hatta “Lâ edrî nısfü’l-‘ilm/ bilmiyorum sözü ilmin yarısıdır.” ifadesi ulema arasında meşhur olmuştur.

Müftî’de Aranan Şartlar

Müftî, Müslüman, mükellef (akıllı ve bulûğa ermiş), dinî hassasiyete sahip, zeki, duyguların etkisinden uzak objektif kriterlere göre hareket edebilen, ilkeli, vardığı sonucu karşı tarafın kimliğine bakmaksızın açıklayabilen bir kişiliğe sahip olmalıdır. Müslüman olmayan, akıl hastası, küçük ve alimlerin çoğunluğuna göre fâsık’ın fetvası geçerli değildir. Çünkü fetvâ şer’î hükmü haber vermek demektir. Fâsık’ın haberi ise muteber değildir.
Fetva, dinin açık hükmünün bulunduğu bir konuda isteniyor ise bu hükmün aktarılması/beyan edilmesi, açık hüküm bulunmayan konularda ise istinbat/ictihad yoluyla verilir. Buna göre gerçek anlamda müftî içtihad şartlarını taşıyan âlim demektir. Bir başka ifadeyle müftî ile müctehid aynı anlama gelir. İçtihad ise kısaca söylemek gerekirse Kur’ânı kerim ve Sünnet’i seniyye temel ilkeleriyle karşılaşılan meselenin bağlantısını kurarak şer’î hükme ulaşmak demektir. İctihâd bir çok şartı bulunan bilimsel bir faaliyettir ki usûl-i fıkıh kitaplarında bu şartlar geniş şekilde sayılır. Dolayısıyla müctehid derecesinde birikimi bulunmayan ve mevcut fetvaları ya da içtihadları aktaran kişiye (mukallit) ancak mecazi anlamda müftî denilebilir.

İctihadın şartlarını da kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür: Kur’ânı kerim ve sünneti seniyye Arap dilinde kayda geçtiği için Arapçayı bilmek, Kur’an’ı kerimi ve özellikle ahkam ayetlerini ve tefsirlerini bilmek, hadîs ilmini, yani ahkâm hadisleri ve hadis usûlünü bilmek, üzerinde icmâ hasıl olmuş yani İslam alimlerinin görüş birliğine vardığı hükümleri bilmek, dinin maksat ve gayelerini bilmek, Kur’ânı kerim, sünneti seniyye ve diğer delillerden hüküm çıkarma tekniklerini öğreten fıkıh usûlü ilmine hakkıyla vakıf olmak ve içtihad melekesine/kabiliyetine sahip olmak.
Bunlar dışında müftî açısından şu hususlar da önemlidir: Müftî sorulan soruyu iyi anlamalı ve derinlemesine düşünmelidir. Cevabını müsteftînin anlayabileceği şekilde açık bir biçimde anlatmalı, gerekirse delillerini zikretmeli, verdiği fetvalarda orta yolu tercih etmeli, bilmediği konularda gelen sorulara cevap vermemeli, araştırmalı ve bilenlere danışmalı ya da müsteftîyi onlara yönlendirmelidir.

Müftînin soruyu soranın özel hallerini ve sırrını ifşa etmemesi temel bir görevdir ve fetvânın adabındandır.
Örf-âdetin etkin olduğu konularda sorunun geldiği yörenin gelenek ve anlayışını, kelimelere yüklediği anlamı iyi bilmek bunları öğreninceye kadar fetvadan uzak durmak esastır. Bu konu hususiyle yemin ve talak gibi konularda büyük önem arzetmektedir. Çünkü belli bir örfe göre belirlenmiş olan hükümler farklı bir örfün geliştiği ortamlarda değişebilmektedir. Mesela satılan bir malın eve teslim yükümlülüğünün satıcıya ait olup olmadığını belirleyen örftür. Bu yörelere göre değişebilir. Akit tamamlandıktan sonra bu konuda bir ihtilaf çıksa da müftîye sorulsa vereceği cevap yöre uygulamasına göre olacaktır. Mesela örfe göre Erzurum’da teslim yükümlülüğü satıcıya Balıkesir’de alıcıya aitse her iki yörede de birbirine zıt hüküm vermesi gerekecektir.
“Örfen ma’rûf olan/bilinen şey konuşularak şart kılınmış gibidir.”4;
“Âdet muhakkemdir/hakem kılınır.”5;
“Nâsın/insanların isti’mali/uygulaması bir hüccettir/delildir ki onunla amel vâcib olur.”6
kaideleri burada belirleyicidir. Keza dayalı-döşeli olarak kiraya verilen evlerin bulunduğu yörelerde evde bulunması standart eşya konusunda bir örf oluşmuşsa akit esnasında konuşulmasa da kiraya veren bu eksiklikleri tamamlamakla yükümlüdür.
Müftî, fetvayı maksadının dışında kullanmak isteyenlere ya da vereceği fetvanın maksadı aşacak durumların ortaya çıkmasına vesile olabileceği hallere karşı uyanık olmalıdır.

Müsteftînin Durumu

Müsteftî iyi niyetli olmalı ve cevabı aranan soru ya da çözümü istenen sorun şer’î hükmü öğrenme ve uygulama amacı taşımalıdır. Başkasının bilgisini denemek, cehaletini ortaya çıkarmak, tartıştıkları kişiyi mağlup etmek, elde edilen bilgiyi haksız yere kullanmak amacıyla soru sorup fetva istemek erdemli bir davranış değildir.
Müsteftî, sorusunu sorabileceği birden fazla müftî varsa alimlerin çoğunluğuna göre hangisinin daha bilgili olduğunu araştırmasına gerek olmaksızın dilediğine sorarak aldığı cevaba göre hareket edebilir. Kur’ân-ı Kerîm’in
“… Bilmiyorsanız bilenlere/uzmanlarına sorun.” (Nahl, 16/43; Enbiya, 21/7)
ayeti bu görüşün delilidir. Bu konuda mezhep farkı da çok önemli bir husus değildir.
“Âmmî’nin (müctehid olmayan halktan insanlar/avâm) mezhebi müftünün fetvasıdır.”7
ifadesine fıkıh kitaplarımızda açık bir şekilde yer verilir. Çünkü içtihada açık konularda usûlüne uygun şekilde istinbât edilen hükümler dinin mutlak görüşü diğer bir ifadeyle hz.Allah’ın kesin muradı olarak kabul edilmemiştir. İslam âlimlerinin birbirlerine bakışlarında belirleyici rol oynayan bu husus şu şekilde formüle edilmiştir:
“Bizim mezhebimizin görüşü isabetlidir, ama hatalı olma ihtimali vardır. Muhalifimizin mezhebinin görüşü hatalıdır, ama isabetli olma ihtimali vardır.”
Buna göre hiçbir içtihad mutlak anlamda dinin kendisi değildir ama usulüne uygun yapılmış her içtihad dinin içinde bir yere sahiptir ve hz.Allah katında bir değeri vardır. Delilini bilmeksizin bir müctehide uyan (mukallid) sormakla üzerine düşeni yapmıştır.

Müsteftî birden fazla müftîye sormuş bulunursa ve onlardan farklı cevaplar alırsa nasıl hareket etmelidir? Bu konuda bir çok görüş bulunmakla birlikte müsteftî müftînin bilimsel donanımını ölçebilecek birikime sahip bulunmadığı için ilmine güvendiği ve kalbinin yattığı görüşe uyar.
Müsteftî sorduğu soruda sübjektif bir tavırla müftîyi yönlendirmiş ve müftü de buna göre bir cevap vermiş ve aldığı cevap da vicdanını rahatsız ediyorsa müsteftî aldığı cevaba göre hareket edip etmeme hususunda vicdanının sesine kulak vermeli ve böyle bir fetva ile haksızlığa yol açmamalıdır. Çünkü müftî olayın içyüzünü bilmediği için sadece kendisine sorulan soru çerçevesinde konuya muttali olur ve dinlediğine göre cevabını verir. Müsteftî sorusunda bazı hususları açıklamaz ya da yönlendirici davranırsa aldığı cevap o konunun şer‘î hükmünü ortaya çıkarmaz. Hz. Peygamber (asm)’in
“Müftüler sana fetva verse de sen yine de fetvanı kalbinden al.”8
mealindeki hadisi şerif bu hususa işaret eder.
Müsteftînin aldığı fetvaya göre amel ettikten sonra müftînin fetvası değişmiş ve öncekine aykırı yeni bir hüküm ortaya çıkmışsa ameli geçerlidir ve bâtıl olmaz. Hz. Ömer (ra) bir olay üzerine verdiği bir hükmün üzerinden yaklaşık bir yıl geçtikten sonra aynı konuda farklı bir görüş ortaya koymuş ve kendisine önceki verdiği hüküm hatırlatılınca
“O geçen sene verdiğimiz hükümdü, bu ise şimdiki hükmümüzdür.”9
şeklinde cevap vermiştir. İslâm hukukunun “İçtihad içtihad ile nakzolunmaz/içtihad içtihadı bozmaz.” kaidesi10 bunu ifade eder. Ancak müsteftî, müftînin rücû ettiği (döndüğü) görüşünden sonra ona göre davranamaz.

Fetvada Hata

Fetvada hata iki şekilde olabilir. Eğer gerekli donanıma sahip olmayan birisi “Bana göre” diyerek fetva vermiş ve hatası ortaya çıkmış ise bu şahıs günahkârdır, tövbe etmelidir ve eğer Allah haklarından birisinin ihlaline sebep olmuş ise ve verdiği fetvadan doğan hatanın telafisi de söz konusu ise ilgili kişiyi derhal ikaz ederek yükümlülüğünü hatırlatmalıdır. Mesela, şu kadar malı olan birisine zekât gerekmediği yönünde fetva vermiş ve daha sonra da bunun bilgisizliğinden kaynaklanan bir hata olduğunu anlamış ise zekâtla yükümlü olan kişiye bunu hatırlatmalıdır. Böyle bir kişi maddi bir zarara ya da cezaya vesile olmuşsa bu zarardan sorumlu olmakla birlikte hangi şartlarda ne tür bir tazminle yükümlü olduğu fukaha arasında tartışma konusudur. Bazı alimler de sorumluluğu, ehil olmayana soru sorana yüklemekte ve fetva verenin yükümlülüğünün bulunmadığını dile getirmektedirler. Hata müctehidin içtihadında ise fetvayı verene de alana da sorumluluğun bulunmadığı hadislerde açıkça ifade edilmekte ve sahabe tatbikatında görülmektedir. Bu durumda müftînin başkalarının bu fetvaya göre davranmalarını engellemek için sadece ictihâdından rücû ettiğini beyan etmesi yeterlidir.

Fetvâ-Kazâ İlişkisi

Fetvâ ve kazâ fonksiyon olarak şer’î hükmü açıklama noktasında birleşirler. Ancak bazı hususlarda birbirlerinden ayrılırlar. Fetvâ, bütün dini meselelerde şer’î hükmü açıklamayı hedefler ve sırf bilimsel kriterlere göre harici etkilerden uzak gelişen sivil bir çabanın ürünü olarak ön plana çıkar. Bu sebeple belli insanların tekelinde değildir. İslâm’da Tanrı adına hareket eden din adamları sınıfı (ruhbân sınıfı) bulunmadığı için bilimsel birikimi yeterli olan herkes (âlim) fetvâ verebilir. Günlük hayatta bir Müslümanın karşılaştığı her türlü dinî soru ya da sorun bu sahayı ilgilendirir ve bu açıdan kazadan daha geniş bir alanı vardır. Ancak sorunun sorulduğu âlim açısından verdiği cevap bağlayıcı olmakla birlikte soranın aldığı cevaba uyma zorunluluğu yoktur, vicdanını ilgilendirir. Kazâ ise yargı alanını ilgilendirdiği için, devlet otoritesini temsil eden kadının mahkemeye intikal eden davada verdiği kararı şer’î hükmü açıklamış olsa da aynı zamanda resmîdir ve tarafları bağlayıcı karakter arzeder. Bununla birlikte kadıların hüküm verirken fetvalardan faydalandıkları ve müftülerle istişare ettikleri bilinen bir husustur. Mesela Samanoğulları döneminin ünlü vezir ve âlimlerinden Hâkim eş-Şehîd el-Mervezî (ö.334/945) Hanefî fıkhının en muteber kaynaklarından birisi olan Serahsî’nin (ö.483/1089) el-Mebsût’unu fetva verirken müftülerin yararlanmaları, karar verirken kadıların esas almaları, günlük işlerinde halkın müracaat etmeleri için el-Kâfî adıyla özetleyerek hizmete sunmuştur. Keza Osmanlılar döneminde Molla Hüsrev’in Dürerü’l-hükkâm’ı ile İbrahim el-Halebî’nin el-Mültekâ’sı aynı yönde işlev görmüştür.

Fetvânın Değişmesi Çeşitli faktörlere bağlı olarak içtihada dayalı hüküm ve fetvalarda değişiklik söz konusu olabilir. Belli bir maslahat ya da örf ve illete göre verilmiş olan hükümler/fetvalar o maslahatın veya örf ve illetin değişmesiyle değişir. Keza belli maksatları gerçekleştirmek üzere öngörülmüş vasıta türünden hükümler de daha uygun vasıtaların ortaya çıkmasıyla değişir. Mesela; – Başlangıçta Kur’ân öğretme, imamlık, müezzinlik vb. ibadet nev’inden görevler için ücret alınması caiz görülmezken, daha sonraları bu hizmetlerin aksaması ve ihtiyaç sebebiyle bu meslek erbabına maaş bağlanması caiz görülmüştür. – Başlangıçta Hz. Peygamber (asm)’in soyundan gelenler zekat almazken, daha sonraki dönemlerde bu caiz görülmüştür. – Başlangıçta birisinin yanında emanet olarak bırakılan malların –o şahsın kusursu yoksa– herhangi bir sebeple telef olması durumunda, malın yanında bulunduğu kişinin tazmin sorumluluğu bulunmazken, sonraları ahlakın bozulmasından dolayı tazmine hükmedilmiştir. – Başlangıçta bütün mü’minler güvenilir sayıldığından dava şahitleri araştırılmazken, bir müddet sonra araştırılması gerektiği hükme bağlanmıştır. Bu ve benzeri hükümleri çoğaltmak mümkündür. Mecelle 39. maddesinde açıkça “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkar olunamaz.” şeklindeki kaidesiyle bu konuyu ele alır. Fıkıh kitaplarında rücû edilen görüşler mevcut olduğu gibi değişen hükümlerden de bahsedilmektedir. Hatta İmam Şâfiî’nin eski ve yeni iki mezhebi bulunmaktadır. Hükümlerin ve fetvaların hangi faktörlere bağlı olarak değişebileceği ayrı bir araştırma konusudur.

Şerife Şevval Kardelen Kardeşimize Bu Güzel Yazı İçin Teşekkür Eder Sizlerdende Dua Bekleriz.

KAYNAKLAR
1 bk. Wensinck, Concordance, “f.t.v.” md.
2 Ebû Dâvûd, İlim, 8
3 Dârimî, Mukaddime, 20
4 Mecelle, md. 43
5 Mecelle, md. 36
6 Mecelle, md. 37
7 bk. İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik, Beyrut, ts. (Dâru’l-Ma‘rife), II, 316
8 Ahmed b. Hanbel, I, 194
9 Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, XVI, 84
10 Mecelle, md. 16

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: , | Leave a Comment »

Sandalye`de Namaz Olmaz…

Posted by Site - Yönetici Mart 11, 2013

Sandalye`de Namaz Olmaz..

Sandalye`de Namaz Olmaz…

Diyanet, “Hasta ve engellilerin, namazlarını sandalyede değil, yere oturarak kılmaları uygundur” dedi.

Din İşleri Yüksek Kurulu, sandalyede namaz kılınmasıyla ilgili fetvasında “Hastalık ve özürlülük gibi herhangi bir rahatsızlığı bulunan kimselerin, mecbur kalmadıkça namazlarını sandalyede değil yere oturarak kılmaları uygundur” dedi. Kurul, “Namazı normal şekli ile ayakta kılmaya gücü yetmeyen kimse için asıl olan, namazını oturarak kılmaktır. Böyle bir kişi namazını kendi durumuna göre diz çökerek veya bağdaş kurarak yahut ayaklarını yana ya da kıbleye doğru uzatarak kılar. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi vessellem) nasıl namaz kılacağını soran hasta bir sahabeyeNamazını ayakta kıl. Eğer gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan üzere kıl’ (Buhari, Taksiru As-Salat, 19) buyurmuştur.

Özellikle üzerinde namaz kılmak amacı ile camilerde sıralar halinde sabit oturakların yapılması, cami doku ve kültürüyle bağdaşmamaktadır” denildi.

 

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Genel, Namaz, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Başka Mezhebi Taklit

Posted by Site - Yönetici Kasım 19, 2012

20120603_194237 copy.jpgko

Başka Mezhebi Taklit

Dünyalığa, şehvetine kavuşmak için, başka mezhebi taklit caiz değildir. (Ukud-üd-dürriyye)

Muhammed Bağdadi hazretleri buyurdu ki:
Başka mezhebi taklit etmek için üç şart vardır:
1– Kendi mezhebine göre başladığı bir işi, başka mezhebe uyarak tamamlayamaz. Mesela, Şafii’nin şartlarına uymadan, sadece Hanefi’ye göre aldığı abdestle, Şafii’ye göre namaz kılamaz.
2– Taklit ettiği iki mezhep de, bu işe bâtıl dememeli. Bir Şafii, (Şafii’de abdestte uzuvlarını ovmak farz değil, Maliki’de de kadına dokunmak abdesti bozmaz) diyerek, yabancı kadına dokunarak ve uzuvlarını ovmadan aldığı abdestle namaz kılarsa, bu iki mezhebe göre de namazı sahih olmaz; çünkü yabancı kadına dokunmak Şafii’de abdesti bozar. Ovmak ise Maliki’de farzdır.
3– Mezheplerin kolaylıklarını toplamak caiz değildir. Mesela, Hanefi’de velisiz veya Maliki’de şahitsiz yapılan nikâh sahihtir; ama hem velisiz, hem de şahitsiz olan bir nikâh sahih olmaz. (Taklid risalesi)

Taklidin zaruret olduğu durumlara örnek:
1– Şafii’ye göre zekâtın, Kur’an-ı kerimde bildirilen sekiz sınıfın her sınıfına verilmesi gerekir. Bunlardan, müellefe-i kulub sınıfı [ve zekât toplayan memur sınıfıyla, kölelikten kurtarılacak borçlu sınıfı] bugün yoktur. Bunları bulup zekât vermek imkânsız olduğu için, Şafiilerin bu sınıflardan sadece birine verebilmek için, Hanefi’yi taklit etmeleri gerekir. (Mektubat-ı Rabbani 3/22)

2– Hacda kadınlara dokunarak, abdestinin bozulma ihtimali olan Şafiilerin, Hanefi veya Maliki’yi taklit etmesi gerekir.Zaten tatbikat da böyledir.

Taklidin caiz olduğu durumlara örnek:
1– Şafii’de sütkardeş olmak için, ayrı ayrı 5 kere, doya doya emmek gerekir. 1–2 kere emen bir Hanefi, (Şafii’de sütkardeş olmaz) diye, sütkardeşiyle evlenemez; ancak evlendikten sonra sütkardeş oldukları meydana çıkmışsa, o zaman bir yuvanın yıkılmaması için, Şafii taklit edilerek evliliğe devam edilebilir.

2– Üç talakla boşanan kadın, başka bir erkekle evlenip, o erkek de, bunu boşamadıkça, eski kocasıyla evlenemez. Böyle bir durumda, ilk nikâhları Şafii’ye uygun yapılmamışsa, Şafii mezhebi taklit edilerek, Şafii’ye uygun nikâh yapmaları caiz olur. (Redd-ül-muhtar)

3– Şafii’de, fitre için, buğdayın veya diğer maddelerin kıymeti kadar altın, gümüş vermek caiz değildir. Hanefi taklit edilerek, buğday yerine, değeri kadar altın veya gümüş vermek caizdir. (Şemseddin-i Remli fetvası)

4– Hanefi’de lavman, orucu bozar. Ancak şiddetli kabızlık çeken, Maliki’yi taklit ederek, oruçluyken lavman yaptırırsa, oruca devam edebilir; çünkü Maliki’de lavman orucu bozmaz. (Mizan-ül-kübra)

5– Hanefi’de, ödünç verirken ödeme tarihi belirlemek caiz değildir. Ödeme tarihi koyabilmek için, Maliki’yi taklit etmek caiz olur. (Eşbah)

6– Şafii’de, ölü için iskat yapılmaz. Hanefi taklit edilerek iskat yapılabilir. (Neful-enam)

7– Şafii’de, oruca imsak vaktinden önce niyet etmek şarttır. Uyumak, unutmak gibi herhangi bir sebeple bunu yapamayan bir Şafii, hatırlayınca, orucunu kurtarmak için, (Bu orucumu Hanefi mezhebine uyarak tuttum) derse oruç sahih olur.

8- Bir işi yapmakta harac [zorluk, sıkıntı] olursa, zayıf kavle uyulur. Buna uymakta da harac [zorluk, sıkıntı]olursa, başka mezhep taklit ederek yapılır. (İbni Abidin, Hadika)

Zaruret halinde taklit gerektiği gibi, ihtiyaç halinde de taklit gerekir. Bir farzı yapmanın veya bir haramdan sakınmanın imkânsız veya meşakkatli, güç olması durumunda, önce kendi mezhebimizde çare aranır. Kendi mezhebimizde çare yoksa, diğer üç mezhebe bakılır. Hangi mezhepte çare varsa, o iş için, o kohnuda o mezhep taklit edilir. Bu konuda muteber kitaplardaki bilgiler şöyledir:
Bir kimse, kendi mezhebine göre yapamadığı veya güçlükle yaptığı bir işi, o işin başka bir mezhepte yapılması kolaysa, o mezhebin şartlarına uyarak, o mezhebe göre yapması caizdir. (Redd-ül-muhtar, Mizan, Hadika, Berika)

Zaruret olsa da, olmasa da, harac [zorluk, sıkıntı] olduğu zaman, diğer üç mezhepten biri taklit edilir. (Redd-ül-muhtar)

Zaruret olmasa da, bir ibadeti yapmakta güçlük olunca, bunu yapmak için, başka mezhebi taklit caizdir. (Mizan, F. Hayriye, F. Hadisiye, Mafüvat)

Tâbi olduğu mezhebe uyarak bir işi yaparken harac hâsıl olursa, bu iş, diğer üç mezhepten, harac bulunmayan birini taklit ederek yapılır. (İbni Emir Hac)

Bir Hanefi’nin kendi mezhebine göre yapamadığı bir işi yapabilmesi için, Şafii’yi taklit etmesinde bir mahzur yoktur. (Bahr-ür-raık, Nehr-ül-faık)

Âlimlerimiz, zaruret olunca, Maliki’ye göre fetva verdi. Bir mesele Hanefi’de bildirilmemişse, Maliki taklit olunur. (Redd-ül-muhtar)

Şafii âlimleri, kendi mezheplerinde yapılması güç olan şeylerin, Hanefi’ye göre yapılmasına fetva vermişlerdir. (Mektubat-ı Rabbani)

İkinci mezhebe göre de özrü olanın, üçüncü mezhebi taklit etmesi caizdir. (İ. Hümam)

Abdest ve gusülde, başka mezhebi taklit etmek için, o mezhebin o konudaki şartlarına da, mümkün olduğu kadar uymak gerekir. Sebepsiz uymazsa, taklit caiz olmaz. Kendi mezhebine uymayan işi yaptıktan sonra bile, taklit yapmak caiz olur. İmam-ı Ebu Yusuf’a, Cuma’yı kıldıktan sonra, abdest aldığı suyun necis olduğu söylenince, (Şafii kardeşlerimize göre, guslümüz sahihtir) buyurdu. (Hadika) [Müctehid, müctehidi taklit edemez. Bir müctehid olan İmam-ı Ebu Yusuf’un ictihadı, burada İmam-ı Şafii’ye uygun gelmiştir.]

Herkes, kendine kolay gelen, dilediği bir mezhebe uyabilir. İhtiyaç halinde, bir işini bir mezhebe, başka işini başka mezhebe göre yapabilir. Ancak bir işin hepsini, bir mezhebin o konudaki bütün şartlarına uyarak yapması gerekir. (Redd-ül-Muhtar)

Bir işi bir mezhebe göre yaparken, bu mezhebin, bu işin sahih olması için koyduğu şartlardan, yapılabilmesi mümkün olanların hepsini yapması gerekir. Bunlardan biri yapılmazsa, bu iş sahih olmaz. (Hulasat-üt-tahkik)

Bir işi bir mezhebe göre yaparken, başka bir mezhebi de taklit etmek gerekiyorsa, iki mezhepte de bâtıl olacak bir şey yapmamak şarttır. Mesela abdestte, Şafii mezhebini taklit ederek uzuvlarını ovmayan kimse, kadına eli dokununca, Maliki’ye göre abdest bozulmaz diyerek namaz kılsa, bu namazı batıl olur; çünkü kadına dokunduğu için Şafii’ye göre, uzuvlarını ovmadığı için de Maliki’ye göre abdesti sahih değildir. (Tahrir)

Bir iş için, başka mezhep taklit edildiği zaman, o mezhebin bu iş için koyduğu şartların hepsine uymak gerekir. Bu şartlardan biri eksikse, ibadet sahih olmaz; çünkü meşakkat olunca, mezheplerin kolaylıklarını yapmak, zaruret olmadıkça, ancak bütün şartları yerine getirmekle caiz olur. (Mizan-ül-kübra)

İsmail Nablüsi hazretleri buyuruyor ki:
İhtiyaç olunca, başka mezhebi taklit ederek işini yapabilir; fakat bu iş için, o mezhepte olan şartların hepsini, uyabildiği kadar yerine getirmesi gerekir. (İkd-ül-ferid)

Bu yaziyi gønderen Şerife Şevval Kardelen Hoca Hanıma Teşekkür Ederiz.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Bir kimse “bilmem ki bunun yaratıcısı kim?” dese kafir olurmu?

Posted by Site - Yönetici Kasım 5, 2012

20120603_194237 copy.jpggjhk

Bir kimse “bilmem ki bunun yaratıcısı kim?” dese kafir olurmu?

Ebu Muti Hakem b. Abdullah el-Belhi, Ebu Hanife’ye Fıkh-ul Ekberi sordum şöyle dedi:

Soru Ebu Muti: Eğer yaratılmışlardan bir şeyi inkar etse “bilmem ki bunun yaratıcısı kim?” dese ne olur?

Cevap Ebu Hanife: O kimse “Allah herşeyin halıkı(yaratıcısı)dır” (En’am/103) ayetinden dolayı kafir olmuştur.

Sanki o kimse, o şeyin Allahtan başka yaratıcısı vardır demiştir.

Keza Allah’ın bana namaz, oruç ve zekatı farz kıldığını bilmiyorum dese yine kafir olur. Çünkü Allah “Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin“(Bakara/43) ve “Sizin üzerinize oruç farz kılındı“(Bakara/178) buyurmuştur.

Eğer o kişi ben bu ayete inanıyorum fakat tefsirini bilmiyorum derse kafir olmaz. Çünkü o kimse ayetin Allah tarafından indirildiğine inanmış ama tefsirinde yanılmıştır.

Kaynak : FIKH-UL EKBER ( İmam-ı Azam Ebu Hanife ) Ehl-i Sünnet İnançları

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Genel, Soru Ve Cevaplar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Azam | Leave a Comment »

ERKEĞİN ÖRTÜNMESİ

Posted by Site - Yönetici Ocak 16, 2011

ERKEĞİN ÖRTÜNMESİ

ERKEĞİN ÖRTÜNMESİ

Erkeklerin kendi eşleri dışındaki kimselerin yanında ya da namazda, göbekle diz kapağı arasını örtmeleri farzdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da avret yeri kapsamına girer. Allahü Teala, “Irzlarını da korusunlar.” (en-Nur, 24/30) buyurur. Burada “ferc, çoğulu furûc” sözcüğü kadının cinsel organı anlamına geldiği gibi, her iki cins için “apışarası” anlamım da kapsar. İffet yerini en iyi koruma, örtme ile mümkün olacağı için “avret yerini örtme” de bu kapsama girer.

Elmalılı Hamdi Yazır (ö. 1358/1939) erkeğin avret mahalli ile ilgili olarak şöyle der: “İnsanın avret mahalli, bilinen cinsel organdan ibaret değil, apışarası denilen açıklık boyunca uzar ki, bunun azamisi topuklara kadar varırsa da en yakın bilinen azı, diz üstü oturulduğunda belirleneceği üzere göbek altından dizlere kadardır. Bunun için erkeklerde korunması ve örtülmesi farz olan bir avret mahalli bu bilinen en az miktarıdır. Fazlasını örtmek ise müstehaptır.” (Elmalılı, a.g.e., VI, 12, 13)

Erkeğin avret yerinin sınırları hadisle belirlenmiştir: “Sizden biriniz kölesini veya işçisini evlendirince artık onun göbekle dizleri arasına bakmasın.” (Ebu Davud, Salat, 26, Libas, 34) Başka bir rivayette; “Göbekle iki diz arası avret yeridir” ilavesi vardır.” (Ahmed b. Hanbel, II, 187) Darekutnî’nin naklettiği şu hadisle diz kapakları da kapsama girer: “Diz kapakları avret yerlerindendir.” (ez-Zeylai, Nasbu’r-Raye, 2. baskı, Kahire 1357/1938, I, 297)

Malikîlere göre, erkekler için avret yeri yalnız ön ve arka, yani “galiz avret” sayılan yerlerdir. Onlara göre uyluk kısmı avret sayılmaz. Delil Enes b. Malikten (ö. 91/709) nakledilen şu hadistir: “Hz. Peygamber Hayber günü izarını (alt peştemal) uyluğunun üzerinden kaldırdı, öyle ki ben onun uyluğunun beyazlığını görür gibiyim.” (eş-Şevkani, Neylü’l-Evtar,II, 64) Şu hadis de aynı anlamı desteklemektedir: “Rasülullah (s.a.s) uyluğunu açmış olarak oturuyordu. Ebu Bekir, yanına girmek için izin istedi, ona bu durumda iken izin verdi. Ömer izin istedi, ona da izin verdi. Sonra Hz. Osman izin isteyince, uylukları üstüne elbisesini örttü.” (eş-Şevkani, a.g.e., II, 63)

Ancak Hanefilerin de içinde bulunduğu çoğunluk fakihlere göre ön ve arka ile diz kapakları arasında kalan uyluklar da avret yeri kapsamına girer. Çünkü uyluğun avret yeri olduğunu bildiren başka hadisler de vardır.
(bk. Buhari, Salat, 12; Ebu Davud, Hammam, 1; Tirmizi, Edeb, 40; İbn. Hanbel, III, 478, 479, V, 290.)

Posted in Adab-ı Muaşeret, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, İslamda Örtünme - Tesettür | Etiketler: , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: