Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Bilim’ Category

Dünyanın dönerken çıkardığı ses

Posted by Site - Yönetici Şubat 17, 2009

Dünyanın dönerken çıkardığı ses

Dünyanın dönerken çıkardığı ses

Dünyanın dönerken çıkardığı ses 

Dünya kendi etrafında dönerken nasıl bir ses çıkarıyor, hiç merak ettiniz mi?

İşte o ses… 

Hiç Dünya kendi etrafında dönerken nasıl bir ses çıkarıyor merak ettiniz mi? 

Merak etmeseniz bile farklı gayelerle kainatın sırlarını çözmek için uzaya gönderilen uzay gemilerinin kaydettiği sesleri duyduğunuzda çok şaşıracaksınız!

Geceleri ağzımızdaki küçük bakterilerin dişlerimizde meydana getirdiği etkiyi, yani o sesi normal olarak duymamız nasıl imkansızsa, dünyanın kendi etrafında dönerken çıkardığı sesi de duymamız bir o kadar imkansız. Bu da bir büyük nimet; yoksa uyuyamaz, dinlenemezdik.

Bilim adamları işte bu noktada da boş durmayıp yeni keşiflere devam ediyor. 

Aşağıdaki linkte bulunan sayfada dünyanın dönerken çıkardığın sesi dinleyeceksiniz. 

Linkte ayrıca NASAnın uzaya fırlattığı Geminin, Mercury ve Apollo gibi araçların uzayda kaydettiği başka seslere de şahit olacaksınız.

Bu inanılmaz keşif için linki açtıktan sonra istediğiniz gezegenin üzerine tıklayın ve kendinizi uzayın derinliklerinden gelen seslerin esrarengiz atmosferine bırakın.  

http://spacesounds.com/navigator/index.html

 

….

Posted in Bilim, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar, İlginç | 2 Comments »

BİLİM DÜNYASI ZİKRİN FAYDALARINI KEŞFETTİ.

Posted by Site - Yönetici Mayıs 4, 2008

BİLİM DÜNYASI ZİKRİN FAYDALARINI KEŞFETTİ.

Hollanda’da Van der Hoven isimli bir profesör hastaları üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu Allah lafzını tekrar etmenin ruh ve beden sağlığına iyi geldiği tespitini yaptı.

Toplumsal, ekonomik ve teknolojik yönden yaşanan hızlı değişim ve dünyevi kaygılarımız nedeniyle iç alemimizde oluşan maneviyat yoksunluğu; stres, tansiyon, asabiyet gibi psikolojik sorunlara davetiye çıkarıyor. Bunlardan en yaygın görüleni ise, halk arasında kaygı, gerilim ve sıkıntı hali olarak bilinen “anksiyete”.

Günümüzde “küresel bir salgın” olarak nitelenen anksiyete durumunda, kişinin moral seviyesi en alt düzeye iniyor ve başına gelebilecek her şeyi en olumsuz yönüyle ele alıyor. Her an kötü bir haber alacak veya kötü bir şey olacakmış gibi hissediyor. Bu ruhsal belirtilere çarpıntı, nefes darlığı, terleme, titreme gibi bedensel belirtiler de eşlik edebiliyor. Yoğun anksiyetenin tedavisi için tıbbi ilaç ve nefes egzersizleri öneren Batılı uzmanlar, yaşanan maneviyat krizini atlatmak için şimdilerde farklı bir yönteme başvuruyor: Zikir… Rabbimiz’e yakın olmamızı sağlayan zikrin diğer hikmetleri bilim dünyasının sıkı araştırmalarına konu oluyor.

El-Vatan isimli Suudi gazetesinde yayınlanan habere göre; Hollanda’da Van der Hoven isimli bir profesör, hastaları üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu Allah lafzını tekrar etmenin ruh ve beden sağlığına olumlu katkıları olduğunu buldu. Düzenli olarak zikir ve Kur’an ile meşgul olmanın psikolojik rahatsızlıkları tedavi edebildiğini belirten Profesör Hoven, üç yıl süren araştırmaları souncunda Allah ism-i şerifini tekrarlamanın kişiler üzerindeki müspet etkisini bilimsel olarak ispatladığını belirtiyor.


ALLAH LAFZINDAKİ HER BİR HARFİN VÜCUDA ETKİSİNİ İNCELEMİŞ

Haberde, özellikle tansiyon ve stres problemi olan hastalara yaptırılan zikir esnasında, Arapça bilmeyenlere Allah lafzının düzgün şekilde telaffuzunun öğretildiğine yer veriliyor. Düzenli yapılan tekrarlar sonucu, hastalarda fark edilir bir iyileşme gözlemlendiği anlatılıyor. Allah lafzının harflerine dikkat çeken Hollandalı bilim adamı açıklamalarında, ismi şerifin ilk harfi ile çıkan “A” sesinin solunum sisteminden geldiğine ve nefes alışı kontrol ettiğine işaret ediyor. İkinci harf olan “Lam” harfi, dil ve üst damak ile yapılan kısa bir duraklamaya yol açıyar ve bu duraklamanın aynı şekilde tekrarlanması genel bir rahatlama ve gevşemeye sebep oluyor. Son harf olan “he”nin söylenişi ise, akciğerler ve kalp arasında bağlantı kuruyor, kalp atışlarını kontrol ediyor. Araştırmanın dikkat çekici bir başka özelliği de, Profesör Van der Hoven’ın bir gayri müslim olması. Zikrin hastaları üzerindeki olumlu etkisini gözlemleyen Hoven, Kuran-ı Kerim’i inceliyor ve İslami ilimler üzerine araştırmalar yapıyor.

SAĞLIKLI YAŞAM UZMANI DA ZİKRİ TAVSİYE EDİYOR


Medyada sıkça rastladığımız ve ünlülerin diyetisyeni olarak tanınan sağlıklı yaşam uzmanı Doktor Ender Saraç da zikrin sağlığımıza olumlu katkılarını keşfeden bilim adamlarından. Sağlıklı yaşam, doğal tıp, doğru beslenme, obezite ve stres gibi konularda danışmanlık yapan Saraç, kısa süre önce piyasaya çıkan “Ruhsal Gelişimimiz ve Kader” adlı kitabında, “Hiçbirimiz boşuna yaratılmadık ve hiçbir şey, hiçbir olay tesadüf değil…” alt başlığında Allah’ın 99 ismini yani Esma-ül Hüsna’nın insanın ruhsal gelişimine destek olduğunu ayrıntılarıyla açıklayan yazar, ayrıca ilginç bir tezde bulunuyor. “Ayetü’l-Kürsi, Felak ve Nas sureleri okunduğunda insanın aurasının kalınlaştığı yani korunduğu çok kısa süre içinde ince aletlerle tespit edilebilecek. insanlığa yararlı olabilecek enerji bizim inanç sistemimizde var” diyen Saraç, “Toplumda daha olumlu enerjiler veren insanların oranı arttıkça, Batı’ya bile meditasyon ve reikilerden çok daha güzel şeyler sunacağız” diye ekliyor.

EFENDİMİZ’İN SADIK ARKADAŞI HZ. EBU BEKİR’E İLK ZİKİR TALİMATI:

“Dilini damağına yapıştır ve kalben gizlice zikret: Allah, Allah, Allah…”

Efendimiz (s.a.v) ve onun sadık dostu Hz. Ebu Bekir (r.a), Medine’ye hicret ederken, izlerini süren Mekkeli düşmanlarından korunmak için Sevr Mağarası’na gizlenir. Gerek mağaraya giderken, gerekse mağaraya sığındıklarında Hz. Ebu Bekir’in tek korkusu vardır: Allah Rasulü’nün başına bir şey gelmesi… Becerikli bir iz sürücüsü, Mekke askerlerini Sevr mağarasına kadar getirir. Askerler mağaranın önüne geldiklerinde Efendimiz sakindir. Fakat, Mekkelilerin konuşmalarını ve ayak seslerini duyan Hz. Ebu Bekir’in endişesi hayli artar. Korkulu bir halde; “Ya Rasulallah, benim ölmemin önemi yok. Ama sana bir kötülük yaparlarsa, bütün ümmet helak olur” diyerek endişesini dile getirir. Efendimiz ise, huzur telkin eden haliyle onu en güzel şekilde teselli eder: “Tasalanma, Allah bizimle beraberdir…” Ve mağara arkadışına ilk zikir talimatını verir: “Dilini damağına yapıştır ve kalben gizlice haykır: Allah, Allah, Allah…” Peygamberimiz’in söylediği şekilde Allah’ı anan Hz. Ebu Bekir’in kalbi, dinginliğe kavuşur. Üzerlerine ilahi bir sekinet iner. Artık ne korku kalır gönlünde Hz. Ebu Bekir’in, ne de zerre kadar tasa…



ilahi-tr-forum

Posted in Bilim, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , , , , | 2 Comments »

PEYGAMBER (AS) DAN ÖNCE ve SONRA TIP

Posted by Site - Yönetici Nisan 22, 2008

PEYGAMBER (AS) DAN ÖNCE ve SONRA TIP

PEYGAMBER (AS) DAN ÖNCE ve SONRA TIP

Peygamber (as) dan önce Araplar’da tedavi için çok yanlış ve gülünç yöntemlere baş vuruluyordu. Bundan da insanlar çok zarar görüyor ve iyileşeceği yerde derdi artıyordu.

Araplarda hastalıkların sebebi kötü ruhlardı. Bunun için tedavi, sihirbazlara ve büyücülere kalmıştı. Hastaların iyileşmesi için tılsımlar yapılırdı. Hasta, ne tür hasta olursa olsun tılsım yapılır ve dağlanırdı.

Diğer yandan büyü ile sihir ile tapınaklarda kurban sunmakla tedavi yoluna gidilirdi. Hastalar iyileşmeleri için putlara yalvarırlardı.

Kemiklerden medet beklenirdi. Araplar, üzerlerinde hasta olma-maları veya iyileşmeleri ve korunmaları için hayvan kemikleri taşırlardı.

Prof Dr. Asaf Ataseven şöyle diyor:

“Araplar, beraberinde bir tavşan kemiği taşıdıkları takdirde hasta-lıklardan korunacaklarına inanırlardı; yılan sokmuş bir kimseyi zehir vücutta yayılmasın diye uyutmazlar, üzerine ziller takarlardı. Korkmuş bir kadının yüreğinin soğuduğuna inanarak sıcak su içirirlerdi. Çocukların çıkan dişlerini güneşe doğru attıkları takdirde yeni dişlerinin muntazam çıkacağına inanırlardı. Şaşıları değirmen taşına baktırarak tedavi yoluna giderlerdi. Yaraları kızgın demirle dağlarlardı. Vebadan korunmak için merkep gibi anırırlardı. Hastalıkları kahinlere gösterirler, sihir yaparlar, tapınaklarda putlara kurbanlar keserlerdi. Hastaların içine giren şeytanı bu şekilde çıkaracaklarına inanırlardı.” (Diyanet Dergisi, Özel Sayı:4/95)

Araplar, tedavi için ruh çağırırlar ve hastalıkları kovarlardı. Hastalara kurşun dökerlerdi. Zehirli hayvan sokmalarına karşı zil takarlardı… Daha bunlar gibi bir çok yanlış yollara başvururlardı.

Dünyanın diğer topluluklarında hastalar ve hastalıklar için uygulanan usul bundan pek farklı değildi.

Ölüleri diriltme, körleri iyileştirme mucizesi verilen İsa Peygamber, tıpla ilgili bilgiler vermemiş, korunma ve tedavi ile ilgili uygulamalar ortaya koymamıştı.

İncil’de: “Yıkanmamış eller insanı kirletmez.” (Matta:15/20) denilmekteydi.

Yüzyıllarca kilise, hastalara şeytan musallat olmuş muamelesi yaparak ateşlerde yakmıştır.

“Rahipler beden temizliğini ruh temizliğine aykırı saymış hep vücutlarını yıkamaktan kaçınmış-lardır. Rahip Antoni ömrü boyunca ayaklarını yıkama günahını irtikap etmemiştir. Övgüsünü almıştır.” (Ebul Hasan Ali Nedevi, Müslümanların gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti Sh.135)

“16.yyılın ünlü heykelcisi Michelangelo’ya babası yazdığı mektupta: “Yıkanmaktan sakın. Her türlü hastalık sudan gelir. Gerekirse adam tut, kirlerini kazıt. Ama sakın yıkanma.” Demiştir.

Avrupa’da insanlar ancak vaftiz olurken su ile yıkanırlardı. Yıkanmamaktan kaynaklanan kokuyu, ağır kokular sürerek vücut kokularını örtmeye çalışırlardı.” (Hayat Ansiklopedisi, Hamam Maddesi)

“17.yyıl Avrupa’da temizlik, banyo bilinmiyordu. Vaftiz suyu gitmesin diye yıkanılmazdı.” (Yılmaz Öztüna, Türkiye Tarihi:11/274)

“Avrupa’da temizlik soylular arasında bile bilinmiyordu. Çatal, kaşık bilinmiyor, banyo kullanılmı-yordu. Salgın hastalıklar yaygındı. Yıkanmak kutsal vaftiz suyundan mahrum kalmaktı.” (Age)

“1780’de sokaklardaki pis kokular karşısında yetkililer, Parislilerin evlerde lağım çukuru açmasını, lazımlıkları pencerelerden sokağa dökmemesi kararını aldı.” (Ahmet Gürkan, İslâm Kültürünün Garbı Medenileştirmesi:71)

19.y.yılın başına kadar Batı’da hastalar lanetli kimseler olarak kabul edilmiş, şeytanla işbirliği yaptığına inanılırdı; yakılır, öldürülür veya zincire vurulurdu.

19.y.yılın yarısına kadar Avrupa’da mendil kullanılmazdı. Sümük atma yarışları yapılırdı. Versay Sarayında tuvalet yoktu…

Hastalar, Hz.Peygamber (as) ile beraber şefkat, merhamet görmüş, hasta ziyareti sevaplı bir iş olarak tavsiye edilmiştir.

Peygamber (as)ın sünnetinde temizlik imanın yarısı kabul edilmiş, her türlü temizlik olmadan ibadet olmaz demiş ve abdest, gusül farz kılınmıştır. Bir şey yiyip içmeden ve yiyip içtikten sonra eller mutlaka yıkanacaktır.

Tıbb-ı Nebevi ışığında İslâm alimleri tıpta büyük buluşlar yapmışlardır. Bunlardan birkaç örnek verelim.

– İbni Sina: (980 – 1037) Tıbba çok yenilikler getirmiştir. “El-Kanun Fit-Tıp” adlı kitabı İslâm dünyasında ve Avrupa’da tıbbın temelini oluşturmuş, 600 yıl Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.

– Razi (864 – 925) Çiçek ve kızamık hastalıklarını keşfetmiş ve bu konuda ilk kitap yazan ilim adamıdır.

– Ali bin Abbas (? – 994) Kanser ameliyatı yapmıştır.

– Kamber Vesim (? – 1961) Verem mikrobunu bulmuştur.

– Ali Bin İsa, gözle ilgili kitap yazmış, 19.y.yıl ortalarına kadar ders kitabı olarak okutulmuştur.

– İbni Cessâs (? – 1009) Cüzam hastalığının sebep ve tedavilerini göstermiş, ilmi yollarla vebanın bulaşıcı bir hastalık olduğunu ortaya koymuştur.

– Akşemseddin (1389 – 1459) mikroptan gözle görülemeyen küçük canlılar diye bahsetmiş, mikrobu keşfetmiştir. Sirayet (bulaşma) ve kalıtım hakkında bilgiler vermiştir. (Daha geniş bilgi için Prof.Dr.İ. Canan Hadis Ans:10/539-540)

Mustafa Öselmis

Posted in Bilim, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Cep telefonu sigaradan tehlikeli

Posted by Site - Yönetici Mart 30, 2008

 

Cep telefonu sigaradan tehlikeli

Tıp alanında çok sayıda ödül sahibi İngiliz beyin cerrahı Prof. Vini Khurana, cep telefonlarının sigaradan da asbestten de daha zararlı olduğunu ve kansere yol açtığını öne sürdü.

Cep telefonu üreticilerine seslenen Khurana, cep telefonlarındaki radyasyon oranının mutlaka düşürülmesi gerektiğini savundu.

CEP TELEFONLARINI AZ KULLANIN

Halka dacep telefonlarınızı mümkün olduğu kadar az kullanın, mecbur olmadıkça kullanmayınçağrısında bulunan Prof. Vini Khurana, hükümetin de acil önlemler alması ve cep telefonu üreticilerinin radyasyon seviyesini düşürmesini sağlaması gerektiğini ifade etti.

Khurana’nın araştırmasının sonuçları, cep telefonlarının sağlığa muhtemel zararları konusunda bugüne kadar yapılmış en olumsuz tahmin olarak kabul edilirken, Khurana’nın araştırmasının sonucunda hazırladığı makale IoS adlı sağlık dergisinde yayımlandı.

Khurana, 10 yıl boyunca cep telefonu kullananların beyin kanserine yakalanma oranlarının iki kat arttığını öne sürdüğü araştırmasında, beyin kanserlerinin gelişmesinin de 10 yıl kadar süre aldığını belirtti.

Bilimsel araştırmalar alanında 16 yılda 14 ödül alan ve 40’a yakın makalesi bulunan Prof. Khurana’nın, araştırması sırasında cep telefonlarının etkileri konusunda bugüne kadar yapılmış 100’den fazla araştırmanın sonuçlarını da yeniden değerlendirdiği bildirildi.

Cep telefonlarının beyin tümörlerine yol açtığının gelecek 10 yıl içinde kesinlikle kanıtlanmasını beklediğini de belirten Khurana, hemen önlem alınmazsa gelecek 10 yılda beyin tümörü vakalarında büyük artış görülebileceğini ifade etti.

Posted in Bilim, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlginç | 1 Comment »

Güneş’in sıcaklığı derece

Posted by Site - Yönetici Şubat 14, 2008

Güneş’in sıcaklığı derece

Güneş, Güneş Sistemi’ndeki en büyük gök cismidir. Çok sıcak ve yanmakta olan bazı gazlardan oluşur. Bu nedenle, yüzeyinde her saniyede milyonlarca atom bombası patlamasına eşit güçte patlamalar olur. Bu patlamalarda boyu Dünyamız’ın büyüklüğünün 40-50 katı olan alevler fışkırır.

Ateşten bir topa benzeyen Güneş, yüzeyinden çok büyük bir ısı ve ışık yayar. Eğer, Güneş olmasaydı, her zaman gece olurdu ve her yer buzla kaplı olurdu. En önemlisi daha önce söylemiştik ya! Dünya’da yaşam yani biz olamazdık.

Güneş’in sıcaklığı derece 6000 dış yüzeyinde, içindeki sıcaklık ise 12 milyon derecedir.
Çünkü, uzay (uzay filmlerinden de hatırlarsınız) karanlık bir yerdir. Dünyamız da bu karanlık yerdeki bir gök cismidir. Bu karanlık yerin içinde Dünyamız’ı Güneş’ten başka aydınlatabilecek ve ısıtabilecek bir gök cismi yoktur.

Ancak, Güneş’ten yayılan ışık çok parlaktır. Havanın açık olduğu bir günde Güneş’e bakmayı denemişsinizdir. Hatırlayın bakalım. Birkaç saniye bakınca gözleriniz kamaşmıştı, değil mi? Aslında, Güneş’e bu parlak ışık nedeniyle doğrudan bakmak çok tehlikelidir. Gözlerimize bu parlak ışık zarar verebilir. Ayrıca, yazın uzun süre Güneş’te kalmak da tehlikelidir. Hatta, cildimizde uzun bir tedaviyi gerektirecek çok ciddi yanıklar oluşabilir. Çünkü, Güneş’ten yayılan ısı özellikle yazın çok yüksek olur. Oysa Güneş, Dünya’ya milyonlarca kilometre uzaktadır ve uzaya yaydığı ısının sadece binde ikisi Dünyamız’a ulaşır.
Peki Güneş’ten çok uzakta olmasına rağmen, Dünyamız’da sıcaklık bu kadar yükselebiliyorsa, acaba Güneş’in üzerindeki sıcaklık ne kadardır?

Bilim adamları, bu konuda yaklaşık sayılar verebilirler. Ama bu sıcaklığı, bildiğimiz herhangi bir şeyin sıcaklığıyla karşılaştırarak anlamak mümkün değildir. Bir düşünün! Güneş’in sıcaklığı derece 6 bin yüzeyinde olduğunu, içinde ise sıcaklığın 12 milyon dereceye kadar yükseldiğini… Bunu bildiğimiz neyle karşılaştırabiliriz ki? Elimizle sıcak suya temas ettiğimizde 50 dereceden fazlasına dayanamayız. En sıcak yaz günlerinde bile hava en fazla 40-50 derece civarındadır. Bu örnekten de anlıyoruz ki, Allah Dünya ile Güneş’in uzaklığını en uygun olacak şekilde yaratmıştır. Güneş bize biraz daha yakın olsaydı, Dünya üzerindeki herşey sıcaktan kavrulur kül olurdu. Ancak, biraz daha uzakta olsaydı, bu sefer de herşey buz tutardı. Tabi ki her iki şekilde de yaşam mümkün olmazdı.

Güneşimiz eğer bizim Dünyamız’a gereğinden fazla yakın olşaydı, Dünyamız bayağı ter dökerdi hatta erirdi. Tüm bu hassas dengeler Allah’ın kontrolündedir.
Aslında, benzer şekilde Güneş’in ısısını daha az alan kutup bölgeleri devamlı bir buz tabakası ile kaplı; daha çok alan Ekvator bölgeleri ise devamlı sıcaktır. Allah, bu bölgeleri bizlere örnek olsun diye yaratmıştır. Diğer yerler ise canlıların yaşamına en uygun şartlarda yaratılmıştır. Bu Allah’ın bize olan şefkatini gösterir. Çünkü, Allah Güneş ile Dünya arasındaki uzaklığı şu anki gibi en uygun şekilde yaratmasaydı, Dünya’daki yaşam çok daha zor olurdu. Hatta olmayabilirdi.

Posted in Bilim, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, İlginç | 1 Comment »

Parmak Uçlarındaki Kimlik

Posted by Site - Yönetici Kasım 20, 2007

Parmak Uçlarındaki Kimlik

Parmak Uçlarındaki Kimlik

İnsan, kemiklerini kesin olarak biraraya toplamayacağımızı mı sanıyor?
Evet, parmak uçlarını dahi düzenlemeye gücümüz yeter.  75 Kıyamet Suresi 3-4

Peygamberimiz’in yaşadığı dönemin insanları için parmak uçları önemli bir şey ifade etmezdi. 1856 yılında Genn Ginsen adında bir İngiliz, parmak uçlarındaki çizgilerin her insanda farklı olduğunu keşfetti. 1856 yılına kadar insanlar parmak ucunun önemli özelliğinden haberdar değillerdi. Tarih boyunca yaşamış tüm insanların parmak ucunun farklı olduğunun anlaşılmasıyla, parmak ucunun adeta bir kimlik kartı olduğunun farkına varıldı. Daha sonra bu bilgi polis örgütlerince suçluların yakalanmasında veya tanınmayacak duruma gelmiş ölülerin tespit edilmesinde kullanılmaya başlandı.

Parmak ucu öyle bir kimlik kartıdır ki aynı yumurta ikizlerinde bile farklıdır. Bu kimlik kartı asla sahtekarlık kabul etmez, elimizi değdirdiğimiz birçok eşyaya sahtekârlık kabul etmeyecek şekilde imzamızı atar. Hiç kimse de bu imzamızı taklit edemez. Bu mühürümüzün ne taklidi, ne de inkârı söz konusudur. ömür boyu bu mührü hiç kaybetmeden yanımızda taşırız. üst deri yanmalarından ve yaralanmalardan yaşlanarak vücudumuzun şekil değiştirmesine kadar tüm etkenler mührümüzün orjinalliğini bozmaz. İki santimetrekarelik bir alanda milyarlarca değişik deseni, silinmez çizgiler halinde bir mühür gibi işleyen Yaratıcımız ne kadar da büyük bir kudrete sahiptir.
Parmak ucumuzdaki bu kimlik kartımız, cenin henüz üç aylıkken anne karnında çizilir ve mezara kadar bizle gelir. Parmak ucunun şaşmaz bir kimlik kartı olmasının ötesinde vücudumuzdaki genetik bozuklukları da belirlemekte kullanılıp kullanılamayacağı üzerine çalışmalar vardır. Bizim saptamalarımıza göre bu çalışmalar, henüz bilimsel bir kesinlik ortaya koyacak düzeyde değildir, fakat parmak ucundaki çizgilerin öneminin şu anda bilinenden de daha fazla önemli olmasının olası olduğunu göstermektedir.

Kuran’ın indiği dönemde parmak ucu, önemsiz bir detay konumundaydı. Ahirette insanı yeniden yaratacak olan Allah’ın, parmak ucunun rastgele bir nokta değil, insanda önemli bir detay olduğuna işaret etmesi Kuran’ın bir mucizesidir. Yaratıcımız parmak ucunun bile önemsenmesi gerektiğinin dersini vermektedir.

PARMAK UCUNDAKİ DNA

Bu ayetin temel işaretlerinden biri parmak uçlarımızdaki izlerin özelliği olabilir. Tahminimizce ayetin diğer bir işareti de vücudumuzun her yerinde olduğu gibi, parmak uçlarımızda da vücudumuzun tüm özelliklerinin kodlu olmasıdır. Böylece ayette, yeniden yaratılışımızda vücudumuzun tüm detaylarının yaratılacağı söylendiği gibi, vücudumuzun parmak ucu gibi önemsiz gözüken bir noktasından tüm vücudumuzun yeniden yaratılabileceğine de işaret olabilir. Parmak ucunun burada örnek verilmesinin sebebi, parmak ucunun, vücudun geri kalan birçok bölümüne göre daha basit ve değersiz kabul edilmesidir. İnsanın en basit görünen parmak ucu bile içindeki DNA’sıyla aslında öyle bir bilgi bankasıdır ki, insanın sırf bu noktası alınarak bile tüm vücudu yeniden yaratılabilir.
DNA, kanaatimizce insanlık tarihinin en önemli keşiflerindendir. DNA’nın keşfiyle insan hücresini, ortası suyla dolu, etrafı zarla kaplı basit bir yapı zanneden zihniyet tamamen çöktü. Bu zihniyete göre detaylara inildikçe insanın yaratılışının basit olduğu anlaşılacaktı. Oysa hücrenin detaylı bir şekilde keşfedilmesiyle, detaylara inildikçe her şeyin nasıl kompleks bir şekilde planlandığı anlaşıldı.
DNA, üç milyar kodun arka arkaya gelmesinden oluşan bir şifreyi üzerinde taşır. Saç rengimizden, serçe parmağımıza kadar her özelliğimiz işte bu DNA’da kodludur. DNA’daki bilgileri yazılı hale getirmek istesek, bir milyon sayfadan oluşan yaklaşık bin ciltlik bir ansiklopedi dizisi elde ederiz. üstelik DNA tüm bu bilgilerini 20 ile 80 dakika arasında kopyalama yeteneğine sahiptir.
Tek bir DNA’mızın bin ciltlik bilgi hazinesinde, vücudumuzun bütün özellikleri yazılıdır. En basit parçalarımızdan biri gibi gözüken parmak ucumuzu ele alsak, buradaki tek hücrenin DNA’sı, tüm vücudumuzun bilgisini verecektir. Yaratıcımız için tüm bu bilgiyi ele alıp bizi yeniden yaratmak çok kolaydır. İlk yaratma nasıl kendisi için çok kolay olduysa, bu yaratış da kendisi için öyle kolay olacaktır.

*Ve kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi, dedi ki: “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek
*De ki: “Onları ilk kez kim yarattıysa, yine O diriltecek. O her türlü yaratılışı bilendir.”  36 Yasin Suresi 78-79

HAVVA’NIN MİTOKONDRİYAL DNA’SI

Sizi bir tek benlikten yarattı, sonra ondan da eşini var etti…
39 Zümer Suresi 6
Mikroskobun geliştirilmesi sayesinde hücrenin analiz edilmesi mümkün oldu. Hücrenin iyice analiz edilmesi insan bedeninin daha iyi tanınması demektir. Erkeğin veya dişinin her birinin DNA’larında hem erkeğin, hem dişinin genetik kodu vardır. Bunun anlaşılması Hz. Havva’nın sırf Hz. Adem’in vücudundaki bilgilerle, Hz. İsa’nın sırf Hz. Meryem’in vücudundaki bilgilerle nasıl yaratıldıklarının daha rahat anlaşılmasını sağlar.
Gerek Tevrat, gerek İncil, gerekse Kuran tüm insanların bir erkek ve bir dişiden yaratıldığını öne sürer. Hücre üzerinde sürdürülen araştırmalarda elde edilen bulgular, kutsal kitapların bu tezini doğrular niteliktedir.
Vücudumuzdaki enerji, hücrelerin içindeki mitokondri denen boyutça küçük, işlevce büyük enerji santrallerinde üretilir. Bu mitokondrilerin, hücrenin çekirdeğinde biraz önce bahsettiğimiz DNA’dan ayrı, özel DNA’ları vardır. Farklı ırklardaki, farklı boylardaki, farklı kıtalardaki insanların hepsi hücrelerinde bahsettiğimiz mitokondriye ve mitokondrilerinde, mitekondriyal DNA’ya sahiptirler. Bu molekülün diğer hücre moleküllerinden farkı sadece ve sadece anne vasıtasıyla yavrusuna geçmesidir. Bahsettiğimiz tüm ayrı ırklardaki ve farklı özelliklerdeki insanların mitekondriyal DNA’larının incelenmesi sonucunda, tüm bu insanların ortak tek bir dişiden doğdukları anlaşılmıştır.
Bu, Kuran’ın tek bir çiftten (tek bir dişiden) yaratıldığımızı söyleyen tezinin bilimsel araştırmalarla doğrulanması demektir. Bu aynı zamanda Kuran’la aynı tezi savunan Tevrat’ın ve İncil’in de bu ortak görüşünün doğrulanması demektir. Bu insanların suni olarak çıkardıkları ırksal ayrımların, ne kadar gereksiz olduğunun, aslında tüm ırkların kardeş olduğunun bilimsel bir delilidir. Hücrenin mikro dünyasındaki bu buluş, dini, bilimi, insanların kardeşliğini savunan, ırkçılığa karşı fikirleri birleştirmektedir.
Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışıp kaynaşasınız diye sizi ırklara ve boylara ayırdık. Şüphesiz Allah’ın katında sizin en değerliniz, en çok sakınanınızdır. Allah bilendir, haberdardır. 49 Hucurat Suresi 13

Posted in Bilim, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Türkiye, İbretlik, İlginç | Etiketler: | Leave a Comment »

Satürn Halkalarının Gizemi Çözülüyor

Posted by Site - Yönetici Ağustos 7, 2007

Satürn Halkalarının Gizemi Çözülüyor,Saturn_03

Satürn Halkalarının Gizemi Çözülüyor

Bilimadamları, Satür gezegeninin etrafındaki büyük halkalar sisteminin yapısını çözme yolunda önemli bir adım attı.

Uzmanları, özellikle G halkası olarak adlandırılan halkanın yapısı şaşırttı. G halkası, Satürn’ün etrafındaki halkaların en dışında yer alanı.
Halka, gezegenin merkezine 168 bin, en yakındaki uydusuna da 15 bin kilometre uzaklıkta.

Bilimadamları, yakınlarında bu halkayı oluşturan bu toz parçacıklarını bir arada tutacak manyetik alanı olan bir uydu olmadığı için, halkanın dağılması gerektiğini düşünüyordu.
Ancak Cassini uzay aracıyla yapılan gözlemler sonucu, halkanın Satürn’ün en uzaktaki, en büyük uydusu olan Mimas’la etkileşim halinde olduğu ve bu uydunun yarattığı manyetik alanın halkayı bir arada tuttuğu anlaşıldı.

Amerikan Uzay ve Havacılık dairesi NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve İtalyan Uzay Ajansı’nın ortak çalışması Cassini-Huygens uydusu sayesinde alınan veriler, bilimadamlarına G halkasıyla ilgili olarak daha önce hiç olmadığı kadar ayrıntılı araştırma imkanı verdi.
Bu veriler G halkasının yapısının diğerlerinden farklı olduğunu ortaya koydu.

Halkanın bütününe eşit olarak dağılan toz parçacıklarının yanı sıra, halkanın yaklaşık altıda birinin, büyüklüğü bir kaç santimetreden, bir kaç metreye kadar değişen buz parçalarından oluştuğu anlaşıldı.

Posted in Bilim, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler | 1 Comment »

3000 YILLIK FİRAVUNUN CESEDİ

Posted by Site - Yönetici Mayıs 23, 2007

3000 BİN YILLIK MUCİZE – İBRETLİK – VİDEO

3000 YILLIK FİRAVUNUN CESEDİ

İngiltere – Londra British müzesinde bulunmaktadır.

Süveyş kanalı açılırken denizin kenarında küçük bir tepecikte bulunmuş ve Londra’ya getirilmiştir

Saçlarının bir kısmı halen yerindedir.

Başının bazı azalarının etleri de halen yerlerindedir.

Alın kısmında et kalmamıştır.

Elleri ve ayakları secde eder vaziyettedir.

Firavunun Cürümeyen Cesedi,Firavun Cesedi Tüyler Ürpertti Foto Galerisi.jpg1111

Firavunun Cürümeyen Cesedi,Firavun Cesedi Tüyler Ürpertti Foto Galerisi50124_b.jpg22222

Firavunun Cürümeyen Cesedi,Firavun Cesedi Tüyler Ürpertti Foto Galerisi

Posted in Bilim, Güncel, Gündem, Genel, Resimler, Tarih, Türkiye, Tevbe, İbretlik, İlginç | Etiketler: | 295 Comments »

Ampulü patlatan Türk buluşu

Posted by Site - Yönetici Mayıs 16, 2007

Ampulü patlatan Türk buluşu

Türk araştırmacılar, Edison’un icat ettiği ampule alternatif nanoteknoloji ürünü ışık kaynağı üretti. Bu müthiş buluş Bilkentli araştırmacıların imzasını taşıyor.

”Ayarlanabilir beyaz ışık” teknolojisi ile Edison’ın icat ettiği Ampuller tarih olacak. Edison’ın keşfi olan ampuller ısıyı ışığa dönüştürüyordu. Türk imzası taşıyan buluş ise üretilen nanokristalli ledler ile elektrik enerjisini direkt ışığa çeviriyor.

LED (Light Emitting Diode, Işık yayan Diyot) tabanlı ışık kaynaklarının ömrü 23 yıl sürecek. Türklerin müthiş buluşu otomobillerin aydınlatma sistemini de kökten değiştirecek.

Üstelik bu yeni ışık kaynağı yüzde 90 oranında enerji tasarrufu sağlıyor. Yeni buluş, enerji tasarrufu ile küresel ısınma sorununa da çözüm yolunda katkı sağlayacak.

Bu müthiş çalışma, dünyanın en prestijli dergileri arasında bulunan ”NANOTECHNOLOGY” dergisinin 14 Şubat 2007 baskısında da kapak konusu oldu.

Müthiş buluş, Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü ve Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Hilmi Volkan Demir ile öğrencileri Sedat Nizamoğlu, Tuncay Özel ve Emre Sarı’nın imzasını taşıyor.

Demir, başkanlığını yaptığı araştırma grubunun, nanokristal kullanarak beyaz ışık üretimini dünyada ilk kez ayarlanabilir renk özellikleri ile başardıklarını kaydetti.

LED’lerin günümüzde ampulsüz trafik ışıkları, kamera, mikroskop ışık
kaynakları gibi kullanım alanları olduğunu ifade eden Demir, “LED’ler, evlerimizde kullandığımız ampuller ve florasan lambalarının yerine geçecek. Keşif, geleceğin iç mekan ve otomotiv aydınlatma fonksiyonlarını tamamen değiştirecek nitelikler taşıyor” dedi.

BİR ÖMÜRDE 4 AMPUL

Yeni teknoloji ürünü ışık kaynaklarının çok uzun yıllar dayanabildiğini ve elektrik enerjisini bire on oranında az kullandığını belirten Demir,
”Ampullerin dayanaksızlığını evimizde ne sıklıkta ampul değiştirdiğimizi
düşünerek kolayca anlayabiliriz. Bir LED’i günde 12 saatten 23 yıl süreyle kullanabilmemiz mümkündür, bu da ortalama yaşamda sadece 4 defa ışık kaynağını yenilemek anlamına geliyor” dedi.

LED’lerle tüm dünya elektrik harcamasının yüzde 50 miktarında azaltması öngörülüyor. Dünyada üretilen tüm elektriğin yüzde 20’si aydınlatmada kullanılıyor. Tüm bu nedenlerden dolayı nanokristal katkılı beyaz ışık kaynakları hem bilim dünyasında hem de endüstride büyük ilgi çekti. Bu müthiş buluşun tasarımı, modellemesi, fabrikasyonu, deneysel karakterizasyonu ve kuramsal analizi de dahil olmak üzere tüm basamaklarının Bilkent Üniversitesi’nde gerçekleştirildi. Şimdi geriye sadece üretmek kaldı.

Posted in Bilim, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Kıyamet ne zaman ve nasıl gerçekleşecektir ?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 16, 2007

Kıyamet ne zaman ve nasıl gerçekleşecektir ,kyametinartlarnbildirir

Kıyamet ne zaman ve nasıl gerçekleşecektir ?

Kıyamet Saati

“Kıyamet, filan tarihte kopacaktır.” demek haddime olmadığı halde, burada size tarih tahmin etme cüretinde bulunacağım. Elbette kimse yarın başına ne geleceğinden emin olamaz. Ama, ölüm yaklaştıkça, yakınlığını hissedersiniz. Yaratan, yaklaşarak iyice açıklanma noktasına gelen kıyameti “Neredeyse gizleyeceğim.”(1) diyor. Kıyamet iyice yaklaştığında da, geldi geliyor demeye başlarsınız ve tahminleriniz doğruya yaklaşır.

Allah şöyle uyarır: “Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun zamanını Ondan başkası açıklayamaz. O göklere de, yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.”(2)“Kıyametin zamanı hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.”(3)“Kıyamet yaklaştıkça yaklaşmıştır.”(4)“Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz. Habersiz oyalanıyorsunuz.”(5)

26 Ekim 1992 gecesi rüyamda kıyametin kopuşunu görmüştüm. Kıyametin başlayacağını anlayınca, caddelere daldım; karşılaştıklarımı kollarından tutup, ahirete hazırlanmamız gerektiğini anlatıyordum. Her kimi yakaladıysam, sözümü bitiremeden elimden sıyrılıp gitti. Anlatamamamın üzüntüsüyle koşuştururken, yıkılış başladı ve ben köşeme çöküp, ölümü izledim.

Dünya dalgalanıyor; çatlayıp parçalanan zeminlerden alevler fışkırıyordu.

Karanlıkta bedenimi kaybettim. Ardından, kömürleşmiş harabeler üzerinde gözlerimi açtım; bir yerlere doğru ilerliyordum. İçimden, “Neden dinlemedik, anlamadık.” diye üzülüyordum. Başımı çevirip, toprağı siyah, göğü karanlık gördüğüm anda uyandım.

Sabahleyin, TBMM Soruşturma Komisyonlarındaki görevime gittim. Bir elimde günün gazetesi, diğer elimde çayı yudumlarken, rüyamı anlamlandırmaya çalışıyordum. Gazetenin rasgele bir sayfasını açtım. Gözüm “Kıyametin tarihi belirlendi” şeklindeki başlığa takıldı. Heyecanlandım, ürperdim. Haber şöyleydi: “Herkesin merak ettiği kıyamet günü, sonunda açıklandı: 14 Ağustos 2126. İngiliz-Avustralya Rasathanesinde görevli ünlü gökbilimci Duncan Stell, üç mil genişliğindeki Swift Tuttle adlı bir kuyruklu yıldızın saniyede 37 mil süratle üzerimize geldiğini ve hesaplanan tarihte, bir milyon nükleer bombadan daha etkili bir patlamayla yeryüzüne çarpacağını açıkladı.”(6)

Haberin rüyamın üzerine gelmesinden etkilendim ve kıyametin tarihiyle ilgili araştırmalar yaptım. Hz. Muhammed’in (asm) “Ümmetimin ömrü bin seneyi geçecek; fakat bin beş yüz seneyi çok aşmayacaktır.”(7) dediğini okudum. Ebced hesabıyla yorumlanan bir hadisten de Hicri 1545 (Miladi 2120) tarihinin kıyamet yılı olabileceğinin bulgulandığını gördüm.(8) Bunlara benzer başka tarihleri de yan yana getirdiğimde, ilginç bir örtüşmenin yaklaşık aynı yıllara işaret ettiğini anladım.

Bu rüyadan dokuz yıl sonra, kıyamet hakkında bir kitap yazmak istedim; verileri toparladım.(9) Swift-Tuttle’la ilgili gelişmeleri konunun uzmanlarından Prof. Brian G. Marsden’e sordum. Prof. Marsden’in, 17 Nisan 2001 tarihli e-posta cevabı şöyleydi: “Eğer yörüngesi dünyanın yörüngesiyle kesişen Swift-Tuttle, gelecek geçişinde dünyaya çarpacak olsaydı, bu 14 Ağustos 2126’da olacaktı. Kuyruklu yıldız her geçişinde gecikme yapıyor. Çinlilerin M.Ö. 68 ve M.S. 188 yıllarındaki gözlemlerini de dikkate alarak yapılan hassas hesaplamalarda, o tarihte dünyaya çarpma ihtimalinin çok düşük olduğu anlaşıldı.” Prof. Marsden’e, 2120’de herhangi bir çarpışma ihtimali olup olmadığını da sordum. “O tarihte bir çarpışma olacaksa, bunun bizim henüz bilemediğimiz bir gökcismiyle olabileceğini” yazdı.

Bilemediğimiz göktaşlarının dünyaya yaklaşıyor olma ihtimalleri yüksekmiş demek. NASA bilim adamlarına göre, 2004 Haziran ayında keşfedilen 400 metre çapındaki 2004 MN4 adı verilen göktaşı 13 Nisan 2029’da üç yüzde bir ihtimalle dünyaya çarpabilirmiş.(10)(11)… Daha böyle ne haberler okuyacağız, hiç de ciddiye almadan…

Gerçekten de 2100 yılından sonrası tufan mı olacak? Artık önümüzdeki 50-70 yılın ardından, kıyamet saatine kadar çevresel dengesizlikler birbirini kovalayacak mı? Kıyamet dünyayı ne zaman yakalayacak? Her uyanık vicdan kendi cevabını bulur.

2004 yılında, 50 bin ışık yılı uzağımızda patlayan Nötron yıldızının saniyede yaydığı enerjiyi, Güneş’imiz ancak bir milyon yılda yayabiliyor. Bilimcilere göre, bu patlama 10 ışık yılı yakınımızda yaşansaydı, dünya hayatının çoğu sönecekti.(12) Bundan böyle, kıyamet haberleri de fırtınayı bildiren rüzgarlar gibi esip duracaktır. Sonunda asıl fırtına ansızın, umulmaz ve beklenmezken gelip çatacaktır.(13)

Alman Bild Gazetesinin manşetten verdiği bir haberde, bilim adamları kıyamet uyarısı yapıyorlardı. Bunlardan BBC’ye de konuşan Prof. Sir David King, “Eğer dünyanın bu kötü gidişi daha da hızlanmazsa, bize geriye sağ salim yaşayabileceğimiz 60 yıl kalıyor.” demiş.(14) Hatta Washington Worldwatch Enstitüsüne bakılırsa, torunlarımızdan sonrasına dünya yok.(15) Yani artık iş işten geçmiş demeye getiriyorlar.

Dünyanın yaşanmaz hale geleceği yıllar pek yakın diye korkmalı ve çabayı terk etmeli miyiz? Aksine, sonsuzluğa layık olmanın yolu, tamir etmeye, iyi izler bırakmaya çırpınmaktan geçer. Kıyamet bilgisi, çalışkanlığa ve iyiliklere yönelmemizi sağlamalıdır.

Evrenin Yıkılışı

Kıyamet nasıl kopacak? Sadece dünyayı ve güneş sistemini mi kapsayacak; yoksa tüm evreni mi kuşatacak? Dünyanın kıyameti ile güneş sisteminin ve evrenin kıyameti aynı zaman kesitinde mi gerçekleşecek?

“Onlar, kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar!”(16) Fakat, ne yazık ki, “insanların çoğu (kıyametin geleceğine) inanmazlar.”(17)

“Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. O saate / dünyanın sonuna ilişkin emirse, bir göz açıp yummak gibi, hatta ondan da yakındır. Allah’ın kudreti her şeye yeter.”(18) Yaratan evrene birden vücut verdiği gibi, kıyameti de birden başlatır. Yolunda gider gibi görünen her iş, aniden tersine döner. Üzerime serpilecek kaya, dağ veya alev yığınlarının korkusu içerisindeydim. Dizlerime kapanıp beklerken, “Allah’ım, bana acı verme!” diyordum. Göktaşı yaklaştıkça çarpışma ihtimali artıyor; hesaplanan son ihtimal otuz sekizde bir

Dünyamıza yönelen tehditler artıyor. Geçenlerde bir göktaşı dünyanın yakınından teğet geçmiş.(19) Bilimciler bir göktaşının çarpacağından emin olsalar, bunu bize açıklayabilirler miydi? Rusya Bilimler Akademisinden Mihail Smirnov “175 yıl içinde dünyamıza göktaşı düşmeyeceğini” açıklamış. Smirnov’a göre, “o zamana kadar zaten insanoğlu, göktaşlarını yok etmeyolunu çoktan bulurlarmış.”(20)

Science dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, 16 Mart 2880 tarihinde bir kilometre genişliğindeki bir göktaşının dünyaya çarpacağı “belirlenmiş.” Bilim adamları bu sürede göktaşının yörüngesini değiştirme teknolojisini geliştirebileceğimize inanıyormuş. Hatta Jet Propulson Laboratuvarından Jon D. Giorgini önümüzdeki uzun zamandan yararlanarak çaresine bakacağımızı düşündüğünden, endişelenmiyormuş.(21) Hep aynı kandırmaca ve aynı oyalanma…

Göktaşları, yer taşları işin bahanesidir. Evrenin yıkılışına yönelen İlâhî Kudret, evrensel meleklerden İsrafil’in (as) nefesi üzerinden evrene akar. İsrafil’in surundan yayılan enerji, evrenin enerji dengesini bozarsa sistem çökmeye başlar. Dengesizlik her zerreciğe ulaşır; evren galaksileriyle ve gök katlarıyla çökmeye başlar. O gün Sur üflenir; göklerde ve yerde kim varsa, Allah’ın dilediği kimselerden başka hepsi çarpılıp yıkılır.(22)

Evren gerilen bir kauçuk çarşaf gibi her yandan genişliyor; atomlardan galaksilere kadar tüm zerreler birbirinden uzaklaşıyor. Bilimciler bu durumun evrenin içerisinde gizli kara enerjiden kaynaklanabileceğini düşünüyorlar.(23) Evren, kendisinden onlarca kat büyüklükte gizli bir enerjinin elindeyse, o enerjinin geriye çekilmesinin sonuçlarını hayal edebilirsiniz.

İster gelmekte olan, isterse aniden yaratılan bir sebeple perdelenerek veya isterse de sebepsiz başlatılan yıkılış süreci dünyayı kuşatır. Bir göktaşı mı çarpar; evrenin enerji dengeleri mi bozulur; güneş sistemi ve galaktik sistemler mi çöker? Nasıl olacaksa, kıyamet başlar.

Allah, göklerin ve yerin gaybından elektronlara gönderdiği kuvveti geri çekiverse, o saniyede olacakları hayal edin. Evren saatinin tüm çarkları birbirinden kopar; madde makinesinin parçacıkları yay gibi yerlerinden fırlar. Tarifsiz bir başıboşluk ve beraberinde köpük gibi sönüp yok olma yaşanır.

Dünyanın ölümü ürkütücüdür: “Yer o sarsıntıyla sarsıldığında, yer ağırlıklarını çıkardığında…”(24) Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar serpildikçe serpildiği, hepsi dağılıp toz duman haline geldiği, (zaman)…(25) O gün yer ve dağlar sarsılacak, dağlar erimiş bir kum yığınına dönecektir!
Ölüm evrene yayılır. “Hani o yıldızlar silinip, o gök kubbe açıldığında,(27) gökyüzü çatlayıp, yıldızlar döküldüğünde…(28) Gök onun dehşetiyle çatlamıştır ve Onun vaadi yerine getirilmiştir.”(29) Ne zaman ki o göz kamaşır, Ay tutulur, Güneş ve Ay bir araya getirilir… O gün insan, “Kaçacak yer neresi!” diyecektir.(30)

Güneş’le aramıza bir perde girseydi karanlığa düşerdik. Yaratan, nurunun, kudretinin yansımasını bir an durdursa, o an evren yoktur. Boşuna kıyamet senaryoları üretiyoruz.

Yokluğa Dönüş

Kıyamet gününe ulaşıldığında, dünyada sadece cisimsel zevklerine saplanmış, ilgisiz ve duyarsız insanlar yaşıyor olacak. Tüm işaretleri gördükleri halde, hâlâ bir biçimde kurtulacaklarını hesaplayacaklar, oyalanacaklar, isyanlarını sürdürecekler.

Öyle bir deprem gürültüsüyle sarsılacaklar ki, birçok kalp göğüs kafesinde patlayıverecek. Pek çoğunun beyin damarları oracıkta çatlayacak. Ufkunuzdan Ay’a uzanan alevlerin üzerinize estiğini düşünün. Denizler göklerden boşalırcasına üzerinize akıyor. Dağlar temellerinden parçalanıyor, zeminler çöküyor, toprağın içinin dışına çıkışını izliyorsunuz. Yer ölüm, gök ölüm haykırıyor.

Kıyamet anında melekler, cinler, şeytanlar, ruhlar güçsüz ve çaresizdir, şaşkındır, ürperti halindedir. Evren doğdu doğalı, böyle inanılmaz bir dehşetle karşılaşmamıştı. “Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir!”(31)

Her canlı, ölünceye kadar kıyametin dehşetine tanıklık eder. İnsanlar öldükten sonra da olayları ruh gözleriyle görmeye devam ederler. Yıkılış berzahtaki ruhların huzurlarında yaşanır. Berzah evreni de parçalanır. Cehennemi umanların dehşeti, cenneti bekleyenlerin müjdeleşmelerine karışır.

Hani gece vakti idamlık mahkumları alıp darağacına veya kurşuna dizilecekleri meydana götürürler ya… Bir de, seçilmeyi başarmış liderlere büyük törenlerde taç giydirirler… O gün, herkes yakında yaşayacaklarını hissetmektedir. Her şey herkesin huzurunda açığa çıkacak; yakında tarihin en büyük hesaplaşması yaşanacaktır.

“O gün biz göğü kitapların sayfalarını dürüp büker gibi düreceğiz.”(32) emri gerçekleşir. Evrenin maddesi çöker, sistemler dağılır. Galaksilerin çöküşünü gök katlarının kapanışı izler. Ruhlar ve melekler de birer birer söner ve “O (Allah’ın) zatından başka her şey yok olucudur (olacaktır.)”(33) ayetinin nihaî hükmü gerçekleşir.

Kıyamet kopmuştur. Zaman biter ve Allah’tan başkasının vücudu yok olur. Artık her şey sadece Allah’ın bilgisindedir. Muhteşem bir romanın son sayfası da yaşanmış ve tarihe gönderilmiştir. Madde ve vücut adına her şey köpük gibi sönmüş; evren mum gibi eriyip tükenmiştir.

Posted in Bilim, Diger Konular, Din, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Genel, Soru Ve Cevaplar, Tavsiyeler, Türkiye, İbretlik, İlginç, İslam | Etiketler: | 6 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: