Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Dost’ Category

İnsanın Dostları Dörttür

Posted by Site - Yönetici Kasım 19, 2015

İnsanın Dostları Dörttür

İnsanın Dostları Dörttür

İnsanın sadık dostları dört tanedir.
Onlar:
1- Kelime-i şahadet,
2- Namaz,
3- Oruç (hac, zekat, öşür ve sadakalar…)
4- Zikrullah (ilim ve salih amel…)
Bunlar;
1- Kişiyle birlikte kabre girerler.
2- Allâhü Teâlâ hazretleri katında ona şefaatçi olurlar.
3- Ölüye arkadaşlık ederler…
Böylece ölü mezarında yalnız kalmamış olur….

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k. S.) Ruhu’l –Beyan Tefsiri: 7/637

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dost, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

DOST – Guzel søzler

Posted by Site - Yönetici Ocak 16, 2008

11247 copy

Dostları şair Baki’ye kaç çeşit dost olduğunu sorarlar.

Baki üç çeşit dost vardır der;

Bir dost vardır; gıda gibidir; onu her gün ararsın.

Bir dost vardır; ilaç gibidir; gerektiğinde ararsın .

Bir dost daha vardır; hastalık gibidir; o seni arar.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Düşündüren Sözler, Diger Konular, Dini Konular, Dost, Güncel, Gündem, Güzel Sözler, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, İlginç | 1 Comment »

Sözün Yalanına Verilen Servet

Posted by Site - Yönetici Mayıs 20, 2007

Şems, Mevlana

Sözün Yalanına Verilen Servet.

Bir gün Tebriz’de bir yahudi, Şems’e gelerek:
Müjde ya Şems, Mevlana geliyor !…

Şems, bu müjde üzerine elinde ne v ar ne yoksa bu yahudiye hediye eder.

Biraz sonra başka biri Şems’e gelerek:
Yahudi seni aldattı ve bütün malını aldı. Ortada ne Mevlana var, ne birşey… Gelen giden yok… Yahudi seni aldattı.
Şems :
Biliyorum, ben malımı ve mülkümü bu sözün yalanına verdim, doğrusuna canımı vermek lazımdı.

Dostluk…. Büyüklerin dostluğu….

Posted in Diger Konular, Din, Dini Hikayeler, Dost, Güncel, Gündem, Genel, H.z Mevlana, Türkiye, İlginç, İslam, İslam Alimleri | Leave a Comment »

Veysel Karâni Hazretleri

Posted by Site - Yönetici Mayıs 16, 2007

Veysel Karâni Hazretleri

Veysel Karâni Hazretleri

Karen’de parlayan pırlanta ….

Efendimiz’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) bilinen iki hırkası vardır. Bunlardan biri Kaside-i Bürde’nin yazarı büyük şair Kaab bin Züheyr’e verilir ki, Topkapı Sarayı’nı ziynetlendirir. Diğeri de Kareli Üveys’e gönderilir. Hasılı bu iki kutlu miras da İstanbulumuz’a nasip olur. Belki de ona bu yüzden İslambol derler… Kimbilir? Peki siz Karen adında bir yer duydunuz mu? Yalanı yok ya, ben duymamıştım. Ta ki Veysel Karani hakkında bir şeyler okuyana kadar.

Karen, Yemen taraflarında adı bilinmedik bir beldedir. Etrafı kum dağları ile çevrilidir, kuraktır, çoraktır. Ortalıkta birkaç kuyu vardır, üç beş ağaç. Sonra hepsi birbirine benzeyen toprak damlı evler… Sadece develerin ve bedevilerin yaşayabildiği bu kavurucu coğrafyanın sakinleri kervan ağırlamakla geçinirler. Bir şey ekip biçmezler, hayvanlarını ise Üveys isimli bir çobana emanet ederler.

Üveys garip biridir. Dünyadadır, ama ne dünyalığı vardır, ne de dünyalık gibi bir kaygısı. Güttüğü develer için ücret istemez. Verenden alır, vermeyene sormaz bile. Adı üzerine çobandır işte, fakirdir. Ama iş cömertliğe geldi mi onunla yarışmak kimsenin harcı değildir. Paylaşacak çok şeyi yoktur, ama hayırda daima başı çeker.

Üveys, bizim bildiğimiz ismi ile Veysel Karani Hazretleri mütevazı yaşar. Ama halinden memnundur. Sessiz, dostları arasında yalansız, dolansız bir hayat sürer. Issız vadilerde, kaya kovuklarında ibadet eder. İnsanlar ona hep divane gözüyle bakarlar, ama aldıran kim?

ANASININ KÖLESİ

Mübareğin çok yaşlı bir annesi vardır. Hem kör, hem de kötürümdür. Veysel Karani onun eli ayağı, gözü kulağıdır. Yedirir, içirir, yıkar, paklar. Kadıncağıza bebek gibi bakar. Ne derse, ama ne derse yapar. En olmayacak arzularını bile ikiletmez. Bir yüz ifadesinden bin mânâ çıkarır ve hepsini de getirir yerine. Tabiri caizse, anasına kölelik eder.

Veysel Karani Hazretleri haram bilmez, yalan söylemez. Hoş, sahrada bir başına dolanan böylesi bir insanın günaha girme şansı da azdır ya. O, gün boyu zikreder, af diler. Ümmet-i Muhammede dua eder. Ama en bilinen özelliği Allah ve Resulüne duyduğu tarifsiz aşktır. Veysel Karani’nin tek arzusu vardır. Yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Server’i görebilmek. Efendimizi düşündükçe burnunun direği sızlar, yüreği bir hoş olur. Yumruk iriliğinde bir şeyler gelir, oturur boğazına. Hani o, anlaşılamayan ve anlatılamayan şeyler.

Ve gün gelir muhabbet ve Muhammed kelimeleri yüreğinde buluşur, dışarı taşar. Efendimizin hasreti kor olur, ciğerini yakar. Onu bir kez, ama bir kez görebilse, bir solukluk olsun sohbetinde bulunabilse ve adına sahabe denilen kutlu kadroya katılabilse…

Annesi itiraz etmese de, bu yolculuğa razı değildir. Omuzlarını kaldırıp boynunu büker. Mahzun bir üslupla ‘İstiyorsan git!’ der, ‘Git bakalım, beni kime emanet edeceksen?’ Doğrusu onu bırakabileceği kimse yoktur. Bu yaşlı kadına incitmeden kim bakabilir ki? Onun nazını kim çeker sonra?

HASRETİNİ YÜREĞİNE GÖMER

Üveys hasretini yüreğine gömer. Bir daha bu konuda tek kelime etmez. Ama o günden sonra daha fazla ağlar, daha fazla yalvarır. Aşkını kayalara, kumlara, anlatır. Kuşlarla, develerle dilleşir, serin seher yeliyle selâmlar yollar Haremeyn’e. Ve ufuklar perde perde açılır, dağlar çekilir aradan. Artık o günboyu ibadet eder, sürüyü melekler bekler. Hayvanlar mı? İnanın muma döner.

Evet Üveys, Allah Resulünün muhteşem sohbetine (madde planında) erişemez, ama mânâ aleminde çok şeye kavuşur. Efendimizle aralarında imrenilecek bir dostluk başlar. Hoş onlar için mesafelerin ne önemi vardır. Öyle ya alan uygun, veren olgun olduktan sonra ‘feyz’ nehir olur akar.

Serveri Kainat zaman zaman mübarek yüzlerini Karen taraflarına döndürür ve ‘Yemen cihetinden rahmet rüzgarları esiyor’ buyururlar, ‘İhsan ve iyilikte Tabiinin en iyisi Üveys-i Karni’dir!’

MÜJDELER

Yine Efendimiz buyururlar ki: ‘Ümmetimden bir kimse vardır ki, Kıyamet günü Rabia ve Mudar kabilelerinin koyunlarının kılları adedince insana şefaat edecektir.’ (ki bu iki kabile sürülerinin çokluğu ile tanınırlar)
Eshab-ı kiram sorar:
– Ya Resullallah kimdir bu nasipli?
– Allahın kullarından biri.
– Peki adı nedir?
– Üveys!
– Ya memleketi?
– Karen!
– O sizi gördü mü?
Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser, ‘Baş gözü ile hayır!’ derler. Sahabeden ‘Hayret!’ diyenler olur, ‘Size böylesine aşık olan biri nasıl oluyor da koşmuyor huzurunuza?’ Efendimiz izah eder: – Onun gelmemesi de bana olan bağlılığındandır. İhtiyar bir annesi vardır. İman etmiştir. Ancak gözleri görmez, hareket edemez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, kazandığını annesine harcar’.
Hazret-i Ebubekir sorar:
– Ya Resulallah biz onu görür müyüz?
Efendimiz mübarek kafalarını ‘ne yazık ki hayır’ manasında sallar, ‘Sen göremezsin’ buyururlar, ama Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali’ye dönüp müjdeyi verirler: ‘Onu, siz göreceksiniz!’ Sonra bir bir vasıflarını tarif ederler ki, bu işaretlerden biri avucunun içindeki gümüşi beyazlıktır.

‘Aşık için zaman geçmez’ derler, ama aradan yıllar geçer. Hani o dakikaları asırlaşan yıllar… Efendimiz hayatlarının son soluklarını aldıkları demlerde mübarek hırkalarını çıkarır ve ‘Bunu Üveys-i Karni’ye verin!’ buyururlar.

Resullullah’ın (Sallallahü aleyhi ve sellem) dar-ı bekaya göçmelerinin ardından Hazreti Ömer ve Hazreti Ali yollara düşer, Veysel Karani’nin izini bulurlar. Ahali böylesine şerefli iki kimsenin böylesine köhne bir yeri ziyaretine mânâ veremez. Hele ‘Üveys’i arıyoruz!’ cümlesine çok şaşırırlar. ‘O divanenin tekidir’ derler, ‘İnsanlardan kaçar. Kimseyle konuşmaz, kimseye karışmaz. Ağladıklarımıza güler, güldüklerimize ağlar. Neşe nedir bilmez. Aradığınız sakın başka biri olmasın!’
Hazret-i Ömer dikkatle dinler, ‘Bilakis!’ der, ‘Aradığımız o olmalı!’

Karenliler iki şanlı sahabenin önüne düşer, onları Arne Vadisi’ne getirirler. Veysel Karani’yi namaz kılarken görürler. Develer akıllı uslu dolanmakta, çobanlarını üzecek hareketlerden sakınmaktadırlar. Namazı biten Üveys misafirlerine döner. ‘Hoşgeldiniz!’ der. Hazret-i Ömer önce müsafaha eder, sonra gülümseyerek sorar ‘Kimsin sen?’
– Abdullah! (Allah’ın kulu)
– Evet hepimiz Abdullah’ız, ama seni ne diye tanırlar?
– Üveys derler.
– Sağ elini açar mısın?
Açar. Efendimiz’in belirttiği işaret ayan beyan ortadadır. Büyük sahabe ‘Ben Hattapoğlu Ömer’im’ der, ‘Arkadaşım Ali bin Ebu Talip!’
Vadiyi kısa ama mânâlı bir sessizlik kaplar. Sükutu yine Hazreti Ömer bozar: – Efendimiz sana selâm ettiler ve mübarek hırkalarını gönderip buyurdular ki ‘Alıp giysin, ümmetime dua etsin!’

BEN GÜNAHKARIN BİRİYİM

Veysel Karani ağlamaklıdır. Şaşkınlıktan titreyen bir sesle ‘Ya Ömer’ der, ‘Ben aciz ve günahkar bir kulum. Sizin aradığınız başka Üveys olmasın?’
Hazret-i Ömer ‘Hayır sensin!’ buyurur. ‘Zira Efendimiz çizgi çizgi eşkalini verdi ve sen tamı tamına uyuyorsun buna.’
O büyük mücahide, o koca Ömer’e itiraz ne mümkün. Hele müjdenin böylesini getiriyorsa.

Üveys-i Karani mübârek hırkayı hasretle koklar, (ki ziyaret edenler iyi bilirler, Efendimizin gül teniyle ıtırlanan Hırka-i Şerif aradan geçen asırlara rağmen tarif edilemeyecek kadar güzel kokar) sonra yüzüne gözüne sürerek bir kuytuya çekilir. Mübarek alnını toprağa koyar ve ağlayarak yalvarır. ‘Ya Rabbi !’ der ‘Bu ne nimettir. Yüzü suyu hurmetine kâinatı yarattığın Server benim gibi bir acizi hatırlıyor ve mübarek hırkalarını Ömer ve Ali gibi iki güzide sultanla bu günahkâra yolluyor. Senden bir tek dileğim var: Ümmet-i Muhammedi affeyle. N’olur. Bu hırkanın hakkı için!’

Gaibden bir ses gelir. ‘Şu kadarını sana bağışladım. Haydi giy hırkayı!’
– Hepsini ya Rabbi! Hepsini.
– Şunları, şunları, şunları da bağışladım.
– Diğerlerinin hali n’olacak Ya Rabbi? N’olur, hırkanın ve hırkanın sahibinin hatırına…

HIŞŞT BAKSANA GİDİYORLAR

Tam bu sırada Karenlinin biri gelir ve o muhteşem huzuru bozar. ‘Misafirlerin dönmeye niyetliler’ diye ikaz eder güya, ‘Onlara diyeceğin bir şey yok mu?’
Veysel Karani ‘Ahh!’ der, ‘Ahh bu hali bozmayacaktın işte. İnanın az kalmıştı. Bütün ümmeti Muhammed affedilmedikçe giymeyecektim hırkayı.’

Aradan günler geçer. Karenliler şaşkın, hatta pişmandırlar. Öyle ya, elinin altında Üveys gibi bir cevher olsun da, sen onun kıymetini bilme. Ama bu kez mübareği hurmet ve ilgiyle bunaltırlar. Huzurunda el pençe divan durur, ısrarla nasihat isterler. Hele bazıları aşikare keramet bekler. Veysel Karani gibi mütevazı biri, ilginin böylesinden sıkılır. İşte tam o günlerde biricik annesi vefat eder ve onu Karen’e bağlayan hiçbir şey kalmaz. İşte şimdi yollara düşebilir.

Mübâreğin ilk hedefi elbette Haremeyndir. Önce hacceder, sonra Medine’ye gider. Ancak o münevver şehrin hüzünlü yüzünü görür ve Resullulah’ın yaşamadığı Peygamber beldesinde duramaz. Çeker çarığını, yürür uzaklara. Bir ara Basra’da eyleşir, bir ara Kufe’ye yerleşir. Yine eskisi gibi deve güder. Aç kalır, açıkta kalır. Horlanır, aşağılanır. Garip bu ya milletin gücü hep ona yeter. Hatta ufacık veledler bile sataşır, taş yağdırırlar. Büyük veli, çığlık çığlığa saldıran afacanlara gülümser ‘N’olur ayaklarımı kanatacak kadar büyükleri atmayın’ der, ‘Abdestim bozulmasın e mi?’ Zira o güne kadar bir kez olsun abdestsiz basmamıştır zemine.

MELEKLERİN İBADETİ

Veysel Karani Hazretleri bazen sehere kadar secdede, bazen sabahlara kadar rükûda kalır. ‘Bırakın üç kere Sûbhane rabbiyel âla demeyi, ben bir keresini bile beceremiyorum’ diye yakınır. Eh onun özlediği ibadet meleklerinkinden farksız olmalıdır. ‘Namazda huşu öyle olmalıdır ki’ der: ‘Bağrına bıçak sokulsa duyulmaya.’

Biri sorar: ‘Nasılsın?’ Cevap manidardır: ‘Akşama çıkacağını bilmeyen biri nasıl olursa!’ Sevenleri ısrarla nasihat isterler. O gülümser:
– Allahü teâlâyı bilir misiniz?
– Evet biliriz.
– Öyleyse başka şeyleri bilmeseniz de olur.
– Aman efendim bir nasihat daha.
– Allahü teâlâ sizi bilir mi?
– Elbette bilir.
– Öyleyse başkaları bilmese de olur.
Mübarek, Allahü teâlâdan çok korkar ve buyururlar ki: İnanın Allahü teâlâ’yı tanıyana gizli kalmaz.

Veysel Karani hazretleri hayatını kendi ifadesiyle şöyle hülâsa eder. ‘Yüksekliği tevazuda buldum, liderliği nasihatte… Nesebi takvada buldum, şerefi kanaatte… Rahatlığı zühdde buldum, zenginliği tevekkülde.’

Bizde ne takva, ne zühd, ne de tevvekkül. Eh bir şey bulamıyoruz tabii. Allahü teâlâ o büyüklerin yüzü suyu hürmetine sonumuzu hayreyliye.

Veysel Karani Hazretlerinin kutlu hırkası elden ele geçer ve Van civarında hüküm süren İrisan Beyleri’ne gelir. Hicri 1028 yılında 2. Osman Han’a hediye edilen nurlu emanet İstanbul’da heyecanla karşılanır. Asitane halkı ona ‘Hırka-ı Şerif’ der, ramazanlarda ziyaret ederler. Buğulu gözlerle ilmeklerine dalar, Efendimizi hatırlarlar.

Gel zaman git zaman büyük izdihamlar yaşanır. Hırkanın saklandığı ve sergilendiği küçük bina kalabalığı kaldırmaz olur. Abdülmecid Han bu mübarek hırkanın şerefine, Fatih’te koca bir mahalleyi istimlak eder ve biblo güzelliğinde bir cami yaptırır. Bu uğurda şahsi servetini fedadan çekinmez. Belki de şu ferah mabedi böylesine sevimli kılan, temelindeki ihlâstır, kimbilir?

ASIRLIK GELENEK

Ve asırlık gelenek yaşar. Hırka-i şerif, gözü yaşlı aşıkların ziyaretgahı olur. Medine’ye, Mescid-i Nebi’ye ulaşamayanlar hasretlerini burada dindirmeye çalışırlar. Cami çalışanları şirin mescidi güllerle bezerler, ki tasavvufta gül O’na işarettir. Efendimiz’e!

Hele Ramazan günleri civar coğrafya Hırka-i Şerif’e akar. Müminler kar demez, kış demez ziyarete koşarlar. Anadolu’nun dört bir yanından gelen aşıklar yaşlı gözlerle yüce Serverin kutlu mirasına bakarlar.

Allahü teâlâ bizleri yalan dünyayı Veysel Karani gibi görenlerden ve Resulü Ekrem’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) şefaatine erenlerden eylesin!

Posted in Diger Konular, Din, Dini Hikayeler, Dini Konular, Dost, Güncel, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Veysel Karani, İlginç, İslam, İslam Alimleri | Leave a Comment »

Yirmibin Altın

Posted by Site - Yönetici Mayıs 14, 2007

20120603_194237 copy.jpggy (2)

Yirmibin Altın

Hazret-i Ebû Bekr ‘r.a.’ bütün mal ve mülkünü fîsebilillah sadaka verip, bir hırka ile evinde otururken, bir kimse gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Ebû Bekr dışarı çıkıp, kapıda duran kimdir diye bakdı.
– Ne istersin
– Yâ Ebâ Bekr! Onikibin akça borcum var. Bugün vermemin son günü. Muhakkak vermem lâzım. Şimdi, lutuf ve kerem edip, benim bu borcumu ödeyip, beni kurtar.
– Görmez misin beni, bütün malımı, giyeceklerimi Allahü teâlâ yoluna verdim. Hattâ arkamdaki elbisemi de bir fakîre verdim. Şimdi bir hırka giyip, oturuyorum. Mal ve giyecek kalmadı. Senin borcunu nereden ödeyeyim.
– Biliyorum ve işitdim ki, sende mal kaldı. Senin fadlından ümîd ederim ki, benim bu borcumu ödeyesin.

Hazret-i Ebû Bekrin yapacak bir şeyi kalmadı. Bir yehûdîye vardı. Onikibin akçe istedi.
– İnşâallahü teâlâ yarın öğleden sonra malını vereyim.
– Yâ Ebâ Bekr, yarınki gün malımı bulup vermez isen, ne olur.
– Eğer yarın öğleden sonra senin malını bulup, vermezsem, kendimi sana köle eyledim. Dilersen satıp, parasını al, istersen beni köle gibi kullanırsın.
Bu sözleşme üzerine o yehûdî çıkarıp, hazret-i Ebû Bekre onikibin akçe verdi. Ebû Bekr-i Sıddîk ‘radıyallahü anh’ da o akçeyi o borçlu fakîre verip,
– Borcunu ver, dedi.
Kendisi, oturup, Allahü teâlâ hazretlerine tevekkül eyledi. Yarın vaktinde ödemeği va’d etdiğim, bu borcu ben nereden alıp, ödeyeceğim, diye düşündü. Hiçbir çâre bulamadı. Varıp, o yehûdîye köle olayım diye kalbinden geçdi. Bu şekilde düşünürken, hazret-i Âişenin evine vardı. Selâm verip,
– Yâ kızım Âişe. Bilmiş ol ki, dün bir yehûdîden onikibin akçe alıp, bir fakîrin borcunu ödedim. Bugün öğleden sonra, akçeleri ödemem lâzım. Akçeleri bulup, ödemezsem, kendi nefsimi o yehûdîye verdim. Şimdi vâcib oldu ki, kendimi o yehûdîye köle eyliyeyim. Yâ kızım, âhıret hakkını halâl eyle. Sağ ve asân ol. Ben gidiyorum.
Hazret-i Âişenin ‘radıyallahü teâlâ anhâ’ kalbi mahzûn olup, ağladı. İkisi berâber ağladılar. Hazret-i Ebû Bekr kızının yanından ağlıya ağlıya çıkdı, gitdi.
Hazret-i Âişe annemiz ağlarken, mübârek gözünden bir damla yaş indi. Yere düşdü. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kudretinden bir nûrânî cevher halk oldu. Hazret-i Âişe bu cevheri görüp, sevindi. Babasını çağırdı. Hazret-i Ebû Bekr dönüp geldi.
– Ne dersin yâ kızım!
– Allahü teâlâ bana merhamet eyledi. Gözümün yaşından bir cevher yaratdı. Şimdi var, bu cevheri alıp, pazara götür, satıp, borcunu edâ eyle.

Ebû Bekr-i Sıddîk da o cevheri alıp, pazara gitdi.
Hak Sübhânehü ve teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma emr eyledi ki,
“Yâ Cebrâîl, Habîbim ve Resûlüm Muhammed Mustafânın zevcesi Âişenin göz yaşından kudretim ile bir cevher halk eyledim. Kulum Ebû Bekr o cevheri, pazara satmağa gidiyor. Şimdi çabuk var. Cennetde, kudret hazînemden yirmibin altın al. Bir nûrdan tabak içine koyup, Ebû Bekrin önüne var. O cevheri satın al. Bana getir ki, o cevher bana gerekdir. Arşıma o cevheri koyayım ki, onun nûru arşımda ışık saçsın. Ve de mü’min kullarımın kabri o cevher ile münevver olsun [aydınlansın].”
Cebrâîl aleyhisselâm da yetişip, Cennetin hazînesinden yirmibin altını, bir nûrdan tabak içine koydu. İnsan sûretinde, hazret-i Ebû Bekrin pazar içinde önüne geldi.
– Yâ Ebâ Bekr! Elindeki nedir, satar mısın.
– Satarım.
– Kaça verirsin.
– Onikibin akçaya veririm.
– Bunun değeri onikibin akça değildir. Yirmibin altın vereyim.
– Eğer o fiyâta alır isen sen bilirsin.
– Şimdi aç eteğini.
Ebû Bekr hazretleri eteğini açdı. Cebrâîl aleyhisselâm eteğine altınları dökdü. Hazret-i Ebû Bekr alıp, evlerine geldi. Gördü ki, akça aldığı yehûdî kapı önüne gelmiş. Çağırıp der ki,
– Yâ Ebâ Bekr, gel akçamı ver; yâhud kölemsin; seni hizmetde kullanırım.
Ebû Bekr hazretleri, ardından varınca; o yehûdî ayak sesini duyup, arkasına bakdı. Gördü ki, gelen Ebû Bekrdir.
Yehûdîye dedi ki,
– Aç eteğini.
Açdı. O yirmibin altını yehûdînin eteğine dökdü.
Yehûdî dedi ki,
– Bu altın nedir.
– Yirmibin altındır. Borcuna tut.
– Senin bana borcun onikibin akçadır.
– Bu altın senin akçenin berekâtıdır.
Sonra o yehûdî altının birini eline aldı. Gördü ki, bir yanında, (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah) yazılmış. Diğer tarafında (Kulhüvallahü ehad sûresi.) yazılmış. Kudret kalemi ile yazı yazılmış. Yehûdînin kalbine bir hâl gelip, hidâyet-i rabbânî yetişdi. Dedi ki,
– Yâ Ebâ Bekr! Bildim ki, senin dînin hakdır, gerçek evliyâsın. Muhammed aleyhisselâm da hak Peygamberdir.
Şehâdet kelimesi söyleyip, sadakatle müslimân oldu. O altını din aşkına cümle fakîrlere dağıtdı. Kendisi ehl-i havâsdan oldu ‘radıyallahü anh’. Ma’lûmdur ki, Ebû Bekr ‘radıyallahü teâlâ anh’ hazretlerinin menâkıbı ve keşfi ve kerâmetleri nihâyetsizdir. Had ve hudûdu mümkin değildir.

Posted in Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Dost, Genel, H.z Ebu Bekir, İbretlik, İlginç, İslam | Leave a Comment »

DOSTUN DEĞERİ

Posted by Site - Yönetici Nisan 25, 2007

10959310_935761129780858_8507020603114192296_n

DOSTLAR VARDIR BİZİ TAMAMLAYAN

Olmasa da olur dediğimiz insanlarla doludur hayatımız; tanıştığımız, selamlaştığımız;

Klasik cümlelerle iletişim kurduğumuz, cevaplarını merak etmediğimiz sorular sorduğumuz…

İyi insan olmadıkları için mi uzak dururuz onlardan?

Hayır, hiç de öyle değil! Gönülde biter her şey; akla faydalı gelse de samimi bir ilişki,

gönlün hayır dediğine ısınmak mümkün olmaz.

İster dünyanın en yakışıklısı, ister en güzeli olsun; ister en zengini, ister en komiği;

sevmek büyük bir sorumluluktur; emek vermek lazımdır, ilgilenmek…

Sevdiğin her insanın hayatına bir anlam katmalısınız; zorlu ve vazgeçilmez bir serüven olmalı;

Dostlar vardır; Çiçek gibi; koklar koklamaz alır götürür bütün yüklerinizi…

Dostlar vardır; Soba gibi; yüreğindeki ateşle ısıtır ellerinizi…

Dostlar vardır; Yağmurda, fırtınada sığınak, güneşte gölge;

Dostlar vardır; Yıldız gibi; hava kapalıyken bile, kapkara bulutların bekçisidir gökyüzünde..

Dostlar vardır; arada bir uğrayıp alt üst eder hayatınızı; dili zehir zemberek, bakışları keskindir.

Dostlar vardır; İyi bir öğretmen gibi, nasıl sorulacağını öğretir size.

Dostlar vardır; Dağ gibi vakur, toprak kadar bereketli, mert…

Dostlar vardır; Tanıştığınız gün doğar, yittiği gün ölürsünüz!

Dostlar vardır; Zamana ve darbelere, yollara ve hasretlere dirençli….

Dostlar vardır; Yüreğine kök salmış bir çınardır, hiçbir şey deviremez; gönülden gönüle kurulmuştur köprüler,

ne yaşansa atılamaz!

Dostlarımız vardır; bizlere benzerler biraz…

Dostluklar vardır; Erken dolar vadesi;

Dostluklar vardır; Devam eder dünyada da, ahrette de!

İşte böyle dostlardır; hayatını güzel kılan…

Gönül, her yerde onları arar.

Posted in Dost | 7 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: