Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Osmanlı Tarihi’ Category

Medine’deki son hutbe

Posted by Site - Yönetici Nisan 18, 2012

Fahreddin Paşanmedine savunmasi, medine,

Medine’deki son hutbe

Mehmetçik tabiri ilk kez o gün duyuldu…

 Peygamber Efendimiz’in türbesine gidip ağlaya ağlaya dua ediyor, kutsal toprakların kurtuluşu için Allahu Teala’ya yalvarıyordu. 1918 Nisanının ikinci Cuma günü Mescid-i Nebevî’de hutbeyi bizzat kendisi okudu. Bu O’nun son hutbesiydi. Başına beyaz sarığını, göğsüne Türk bayrağını sararak Peygamber mimberine çıkıp, tıpkı Peygamberimizin hitabı gibi başlamıştı hutbesine. Ve bu son hutbesini şu cümlelerle tamamladı: “YA RASÛLALLAH! BİZ SENİ BIRAKAMAYIZ

Birinci Cihan Harbi’nde dört bir yandan saldıran bütün dünya ülkelerine karşı Türk askeri bir çok cephede savaşmak zorunda kalmıştı. Düşmanla birlikte her türlü imkansızlıklarla da savaşan Osmanlı Devleti’ne karşı bu kargaşayı fırsat bilen hainler de birer birer isyan etmeye başladılar. Bu isyancılardan biri de, İngilizlerle anlaşan Mekke Şerifi Hüseyin idi. İsyan haberi İstanbul’dan duyulunca 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa, 28 Mayıs 1916’da Medine’ye, oraya yakışan bir kumandan gönderdi: Fahreddin Paşa…

3 Hazîran 1916’da Medîne’ye ulaşan tüm demiryollarını ve telgraf hatlarını imha ederek şehrin ulaşımını ve iletişimini kesip, çölün ortasında hapseden Şerif Hüseyin ve 4 oğlu, Fahreddin Paşa’yı ve askerlerini de Medîne’ye hapsetmiş oldu. 5-6 Hazîran gecesi Medîne karakollarına da saldıran asîler 50 bin kişiden fazla, buna karşılık bütün Hicaz bölgesindeki Türk askeri ise sadece 15 bin kişiydi.

LAWRENCE, RAY PARÇASI GETİRENE ALTIN DAĞITTI

Mekke Muhafızı (Valisi) Galip Paşa’nın hakimiyeti sağlayamaması sebebiyle asîler 16 Hazîran 1916 da Cidde’ye, 7 Temmuzda Mekke’ye, 22 Eylülde Taif’e girdiler. Fahreddin Paşa’nın savunduğu Medîne dışında tüm Hicaz yarımadası isyancıların eline geçti. Tek direnen şehir Medîne idi. Şerif Hüseyin’in en büyük destekçisi olan İngiliz ajanı Lawrence, çöl bedevîlerini parayla kandırıyor, Sultan Hamid’in yaptırdığı Hicaz demiryollarından kim bir parça demir söküp getirirse, getirdiği demirleri altunlarla satın alıyordu. Böylelikle Medîne’yi Sûriye’ye bağlayan demiryolu hattı tamamen tahrip oldu. Böylece şehre erzak ve silah sevkiyatı engellenmiş oldu. Aynı hızda telgraf telleri de tahrip edilerek payitaht İstanbul’la iletişim kopartıldı.

İsyancılar Medîne Kalesi’ni de kuşatınca Türk askerleriyle çetin bir mücadele başladı. Bu sırada Mısır ve Filistin cephesindeki Kanal Harekatı da devam ettiği için Osmanlı Devleti, Hicaz için takviye güç gönderemiyordu. İstanbul hükümeti, kuşatma öncesi Fahreddin Paşa’dan, kaleyi tahliye etmesini istemiş fakat Paşa’dan şu cevabı almıştı: “Medîne Kalesi’ndeki Türk Bayrağı’nı ben indiremem. Bunun için başka birini vazifelendirmeniz gerekecek.”

Kızgın güneşin altındaki cehennem sıcağında bir damla suya hasret kalmış Türk askeri peygamber şehrinin, İngilizler ve uşaklarının eline geçmemesi için var gücüyle savaşıyor, birçoğu düşman kurşunuyla değil, şartların zorluğuyla ruhunu teslîm ediyordu. Her gün en az 5 asker hastalıktan, açlıktan, güneş çarpmasından vefat ediyor, Cennetül-Bakî mezarlığına defnediliyordu. Buna rağmen başta Fahreddin Paşa olmak üzere hiçbir Türk askeri, Medîne’yi terkedip gitmeyi düşünmüyordu.

Fahreddin Paşa bu hengamede ilk iş olarak Peygamberimizin türbesindeki kutsal emanetleri korumayı düşündü. İngilizlerin, Rasûlüllah’ın türbesini yağmalamalarından endişe etmesi sebebiyle, Osmanlı sultanlarının her sene hac kafileleriyle Ravza-i Tahire’ye gönderdikleri hediyelerle birlikte türbedeki kutsal emanetleri toplayıp, 2.000 kişilik bir muhafız alayıyla İstanbul’a gönderdi. Şu an Topkapı Sarayı Kutsal Emanetler ve Hazîne Dairesi’ndeki birçok emanet, Fahreddin Paşa’nın Medîne’den gönderdiği emanetlerdir.

Medîne ve çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet şeridi oluşturan Fahreddin Paşa, son derece kısıtlı imkanlarla 2 yıl 7 ay boyunca Medîne’yi savunmaya devam etti. Bu süre zarfında hiçbir yardım gelmediği için askerler çekirge yiyerek hayatta kalmaya çalıştılar.1. Cihan Harbi sonunda imzalanan Mondros mütarekesine göre Medîne’yi teslîm etmesi gereken Fahreddin Paşa anlaşmaya karşı gelerek, gücünün son raddesine kadar İngilizler ve onların kuklası olan bedevî isyancılara direndi.

ZOR GÜNLER: ÇEKİRGE YİYİN

Çevreyle irtibatı tamamen kesilen ve çölün ortasına hapsedilen Medîne’yi teslim etmemekte direnen Fahreddin Paşa, büyük ihtiyat tedbirleri almış, tarlalar ve hurma bahçelerini koruma altına almış, el-Ayun’da 6 ton buğday ektirmiş, kuyular açtırmış, çeşmeler yaptırmış, tek bir hurmanın dahi dışarıya çıkmasına izin vermemişti. Fakat öyle bir zaman geldi ki; etrafı kuşatılan ve hiçbir yerden yardım alamayan şehirde askerler ve yerli halk, açlık, susuzluk ve hastalıktan kırılmaya başladı. Cephane iyice azalmıştı. 9 Ekim 1918’de verilen bir emirle, et yerine pirinç lapası, ekmek yerine de peksimet verilmeye başlandı. İlaç ve gıda yokluğu, hastalıkları salgın haline getirmiş, ilaç olmadığından iskorpite karşı soğan sarımsak yenmesi ve sirke içilmesi, sıtmaya karşı da günde 2 kez kinin içilmesi emredilmişti. Hatta Fahreddin Paşa, emrindeki askerlere şu talimatı yollamak zorunda kaldı: “Tek bir hurma dahi Medîne dışına çıkmayacak. Ölen hayvanların kemiklerinden, kemik tozu üretilecek, temizlikte sabun yerine kül kullanılacak. Çok mecbur kalınmadıkça tek bir mermi dahi atılmayacak. Mümkün olduğunca hançerle kılıçla mücadele verilecek. Bedevîlerden yiyecek ve giyecek satın almak için uğraşılacak.”

Hatta Medîne’de çokça bulunan çekirgelerin yenmesini tavsiye eden Fahreddin Paşa, çekirgeleri hekimlere tetkik ettirdiğini söylüyor, bedevîlerin dayanıklı olmalarını çekirge yemelerine bağlıyordu. Fakat zor günler had safhaya varınca şehri tahliye etmekten başka çare bulamayan Fahreddin Paşa ilk iş olarak (Medîne’ye sığınmış olan) Mekke Emîri Şerif Ali Haydar Paşa ve ailesiyle birlikte 3-4 bin kişilik yerli halkı Medîne’den uğurladı.

YA RESÜLALLAH! BİZ SENİ BIRAKAMAYIZ

O günlerde sürekli Peygamber Efendimiz’in türbesine gidip ağlaya ağlaya dua ediyor, kutsal toprakların kurtuluşu için Allahu Teala’ya yalvarıyordu. 1918 Nisanının ikinci Cuma günü Mescid-i Nebevî’de hutbeyi bizzat kendisi okudu. Bu O’nun son hutbesiydi. Başına beyaz sarığını, göğsüne Türk bayrağını sararak Peygamber mimberine çıkıp, tıpkı Peygamberimizin hitabı gibi başlamıştı hutbesine:

Ey İnsanlar! Size 1300 yıl öncesinin bu kubbeleri çınlatan ilahî mukaddes sesiyle hitap ediyorum. Ve mübarek kabrinde hayatta olan Peygamber-i Zîşanımız Hz. Muhammed (SAS) huzurunda ahd-i peyman ederek diyorum ki; Biz ne kadar kuvvetli düşmanlar karşısında bulunursak bulunalım, Allahü Teala’nın izni ve Resûlü Ekremi’nin şefaati ile zerre kadar fütur getirmeden, mukaddes bildiğimiz mücadelemize devam edeceğiz… Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlıklar, şan ve şereflerle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zabitleri! Ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmeyerek daima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş cesur Mehmetçiklerim! Kardeşlerim! Evlatlarım! Gelip hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşû ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberinin karşısında hep beraber aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki:

MEHMETÇİK TABİRİ İLK KEZ ORADA KULLANILDI

Fahreddin Paşa son cümlesini söylerken sanki o anda gök gürlemiş, yer yerinden oynamıştı. Ahd-i Peyman nidaları kubbelerde çınladı. Minberden inerken dizlerinin bağı çözülen paşa, kendisini “Mehmetçiklerim” dediği askerlerinin kollarında buldu.

Mehmetçik” tabiri, ilk defa Medine Muhafızı Ömer Fahreddin Paşa tarafından kullanılmıştı. Türk askerinin Resulullah Efendimize nisbetini ifade eden bu güzel isim, o günden bugüne halkımız ve ordu tarafından yürekten benimsenerek kullanılagelmiştir.

İDAMA MAHKUM EDİLDİ

Fahreddin Paşa, Mondros mütarekesinden sonra Medîne’yi teslim etmemekte etmemek için 72 gün direnmişti. 27 Ocak 1919 da İngilizler tarafından savaş esîri olarak Mısır’a götürüldü. 5 Ağustosta Malta’ya sürgün edildi. Malta’nın Fort Salvadore Kışlası’nda 2 yıl 33 gün tutuklu kaldı. Esaret yıllarında dahi, İngilizlerin tüm zorlamalarına rağmen askerî üniformalarını hiçbir zaman üzerinden çıkarmamıştı. İngilizlerin, İstanbul’da savaş suçlularını yargılamak için kurdurduğu Nemrud Mustafa Divan-ı Harb’i diye isimlendirilen mahkeme tarafından îdama mahkûm edildi. 8 Nisan 1921 de Malta’dan kurtulan Fahreddin Paşa, Berlin’de karşılaştığı Enver Paşa’nın davetiyle Moskova’ya gitti. 2 Ağustos 1921 de Sarp sınır kapısından Türkiye’ye döndüğünde Kazım Karabekir Paşa tarafından askerî merasimle karşılandı. Ankara’ya geldiğinde de Mustafa Kemal, etrafındakilere “Sağlığında adını tarihe altun harflerle yazdıran kahraman” diye takdim etmişti Fahreddin Paşa’yı. 9 Kasım 1921 de Afganistan büyükelçisi oldu. 12 Mayıs 1926 da tekrar Türkiye’ye döndü. Askerî Yargıtay Divanı ikinci başkanlığı da yapan Paşa, 5 Şubat 1936 da tümgeneral rütbesinden emekli oldu. 22 Kasım 1948 de 80 yaşında iken trenle Ankara’ya gittiği esnada Eskişehir yakınlarında kalp krizi geçirerek vefat etti. Vasiyeti üzerine Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi. 4 çocuğundan ikisi askerliği seçerek general oldular.

KENDİSİNE VALİ DEĞİL MUHAFIZ DEDİ

Fahreddin Paşa her ne kadar Osmanlının son medîne valisi olarak bilinse de, hiçbir zaman bu unvanı kullanmamıştı. Zîra, Medîne peygamber şehriydi. Bu sebeple oraya gönderilen valiye dahi, şehrin hakimi anlamına gelen vali unvanını edebe mugayir gören ecdad, “Medîne Valisi” yerine “Medîne Muhafızı” unvanını kullanmıştı. Yine bir başka saygı buudunu da sancak dikme mevzuunda görüyoruz. Osmanlı Devleti Sultan Abdülaziz dönemine kadar Mekke ve Medine’ye Osmanlı sancağı dikmemiştir. Zîra onlar bu iki kutsal şehrin hakimi değil, daima hadimleri olarak görmüşlerdir kendilerini.

Fahreddin Paşa’ya Çöl Kaplanı lakabını veren, Hicaz Savaşları esnasında Arap bedevîsi kisvesinde, bedevîleri peşine takarak Türklerin amansız başdüşmanı olan İngiliz casus Lawrence idi. Lawrence, yardımcıları Şerif Hüseyin, Faysal ve Nuri Said ile birlikte Şam’daki Türkleri katlettikten sonra şöyle bir îtirafta bulunmuştu: “Evet, onları isyana ben kışkırttım. Ama böylesine vahşîce kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bazı mahalleleri gezerken, silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım. Tiksindim bu vahşetten.” Şerif Hüseyin ise çok arzu ettiği krallık tacına kavuşamadan bür süre sonra kendini sürgünde bulmuş, Osmanlı’ya isyan ettiği için çoktan pişman olmuştu.

M.Emin Ozler bey`e bu makaleyi gønderdigi icin tesekkur ederiz.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Türk- İslam Birliği Yolunda

Posted by Site - Yönetici Ağustos 1, 2010

Türk- İslam Birliği Yolunda

Türk- İslam Birliği Yolunda

“Tüm dünyada yaşanan sorunların çözülmesi için demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanacak bu birliğin kurulması acildir. Dünya, bugün bu birliğe muhtaçtır. Bu birliğin kurulması, tüm dünyada güzelliklere vesile olacaktır.”

Kur’an, gelecekte gerçekleşecek olan bazı olayları haber verir. Bu olayların zaman içinde gerçekleşmesi, Kur’an’ın mucizelerindendir. Kur’an ayetlerinde bildirilen haberlerden biri de Kur’an ahlakının yeryüzünde hakim olacağıdır.

Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, Kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile. Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O’dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam’ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile. (Saf Suresi, 8-9)

Samimi iman sahiplerinin yeryüzüne mirasçı kılınacakları da Kur’an’da haber verilen İlahi bir buyruktur. Bu konudaki Kur’an ayetlerinden bazıları şöyledir:

Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur. (Tevbe Suresi, 32-33)

Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. (Kasas Suresi, 5)

Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, her şeye güç yetirendir. (Ahzab Suresi, 27)

Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan ‘yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)

Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana ‘üstün ve onurlu’ bir zaferle yardım etsin. (Fetih Suresi, 1-3)

Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır).” (peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti. (İbrahim Suresi, 14-15)

Peygamberimiz’e (sav) Kur’an’ın vahyedilmesinden yaşadığımız döneme kadar, ayetlerde belirtildiği anlamda dünya çapında İslam ahlakı hakim olmamıştır. İslam ahlakı çok geniş topraklara yayılmış ancak yeryüzünün tamamında bir hakimiyet gerçekleşmemiştir. Allah’ın bu vaadinin ilerleyen yıllarda gerçekleşmesi beklenmektedir. Peygamberimiz’in (sav) hadisleri incelendiğinde de İslam ahlakının dünyada hakim olacağı dönemin oldukça yaklaştığı anlaşılır. (Kuşkusuz doğrusunu Rabb’im bilir.)

Bu dönem, barışın, adaletin, özverinin, yardımseverliğin en yoğun yaşandığı, kutlu bir dönem olacaktır. Bu paylaşmanın sonunda herkes eşit refah seviyesine ulaşacak, açlık, sefalet gibi sorunlar çözüm bulacaktır.

Bugün İslam dünyasının çarpık akımlardan, hurafe ve aşırılıklardan arındırılarak, Kuran’a dayalı bir İslam anlayışı ile yeniden eğitilmesi, Gazali’nin ifadesiyle “ihya edilmesi” gerekmektedir. Tüm dünyada yaşanan sorunların çözülmesi için demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanan bir birliğin, Türk – İslam Birliği‘nin kurulması acildir. Dünya, bugün bu birliğe muhtaçtır. Türk – İslam Birliği’nin kurulması, tüm dünyada güzelliklere vesile olacaktır.

Söz edilen birlik konusunda, bugüne kadar neredeyse hiç seslendirilmemiş hatta düşünülmesi garip karşılanmış fikirler ortaya atılmakta, Türk İslam dünyasında çeşitli yetkililer, İslam ülkelerinin birlik olması gerektiği konusunda daha önce kendilerinden duyulmamış açıklamalar yapmaktadırlar. Son zamanlarda Türk – İslam Birliği, İslam dünyasında diplomatik düzeyde yapılan tüm toplantılarda temel konu olarak işlenmekte, Müslüman aleminin dört bir yanından birlik sesleri yükselmektedir.

60 dan fazla ülkeyle aramızdaki vize uygulamasının kaldırılmış olması, toplantı ve konferanslarda birlik ve beraberlik mesajları verilmesi Türk İslam Birliği’nin ütopya değil, beklenen bir oluşum olduğunun kanıtıdır. Son dönemde Türk İslam Birliği ve bu birliğin liderinin Türkiye olması gerektiği konusunda en çarpıcı açıklamalar ise, Arap dünyasından gelmektedir. Arap dünyasının en etkili gazetelerinden Londra merkezli El Kuds El Arabi Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdulbari Atwan’ın, Haber Vaktim Dış Haberler Müdürü M. Nedim Aslan’a yaptığı açıklama şöyledir:

Türkiye, Avrupalı olmadığını anladı. Türkiye bir Ortadoğu ülkesi. Ortadoğulu olmak suç değil, utanç duyulacak bir şey değil. Siz 600 yıl boyunca dünyayı yönettiniz. Türkiye tüm Avrupa’dan daha büyük. Avrupa Türkiye’den korkuyor. Türkiye köklerine geri döndüğünde daha güçlü olacak. Bugün Türkiye’de işleyen bir demokrasi var. Güçlü ekonomisi, özgür medyası, demokratik bir hükümet ve farklı düşünceden partilerin yanı sıra güçlü bir ordusu var. Türkiye bu şekilde Müslüman dünyasına liderlik yapabilir…. Neden Türkler de Araplara demokrasi, insan haklarını öğretmesin ki! Ben bir Arap olarak Türkiye’nin Arapları yönetmesinden gocunmam. Bugün mesela Norveç, İsveç neden “Almanya ve Fransa bizi koloni haline getiriyor?” demiyor. Türkiye’nin liderliğinde kurulacak bir birlik, hem Türkiye’nin hem Arapların hem de tüm Müslüman dünyasının lehine olur. Eğer Müslümanların ezilen onurunu, gururunu koruyacaksa neden böyle bir birlik olmasın? Bunun Türk, Arap ya da başka biri olması önemli değil. Ben özgürlük, barış, demokrasi, gelişmişlik getirecekse Türkiye’nin liderliğini şimdiden kabul ediyorum.

Son olarak Türkiye, Kazakistan, Azerbaycan ve Kırgızistan’ın imza attığı Nahcıvan Anlaşması uyarınca kurulacak Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin, Türk dünyasının Birleşmiş Milletler’i konumunda olacağı, genel sekreterliğinin İstanbul’da bulunacağı ve ilk genel sekreterin de Türkiye’den olacağı açıklanmıştır.

Türk – İslam Birliği’nin ve Kur’an ahlakının yeryüzü hakimiyeti adım adım yaklaşmaktadır; bu Allah’ın Kur’an’da haber verdiği bir vaadidir. Ve hiç kuşkusuz Allah vaadinden asla dönmez. Bolluğuyla, bereketiyle, insanlara sağlayacağı refah ve huzur dolu ortamıyla her Müslüman’ın kavuşmayı arzu ettiği bu yaşam, iman eden insanlar için dünya hayatında çok üstün bir ödüldür. Bu güzel dönemle müjdelenmek, kuşkusuz tüm Müslümanlar için üstün bir şereftir. Bizlere düşen, gerçekleşmesi yönünde çaba göstermek ve içten dua etmektir. Bu, Allah’ın dilemesiyle zaten gerçekleşecek olan bir olaydır; o halde buna vesile olma yönünde ne kadar çaba gösterdiğimiz konusunda kendimizi samimiyetle gözden geçirmeliyiz.

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Türk – İslam Birliği, Türk ve İslam dünyasının büyük heyecanla beklediği bir birliktir. Kaydedilen gelişmeler, bu müjdeli döneme hızla yaklaştığımızın önemli bir müjdesidir. Bu Birliğin kurulması yalnızca İslam dünyasının değil, dini, milliyeti ve düşüncesi ne olursa olsun her insanın kurtuluşu olacaktır. Türkiye’nin liderliğinde kurulacak olan birlik, bolluk ve bereketin artmasına, sanat ve bilimin daha fazla gelişmesine, çok güçlü ve köklü bir uygarlığın kuruluşuna vesile olacaktır. Allah’ın dilemesiyle Türk – İslam Birliği kurulacaktır; bu, Allah’ın takdir ettiği bir kaderdir. (Doğrusunu Rabb’im bilir)

Fuat Türker

Bu makaleyi gønderen sayin M.Emin Øzler bey`e tesekkur ederiz.

 

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

İşte Abdülhamid’in tarihî mektubu!‏

Posted by Site - Yönetici Nisan 21, 2010

İşte Abdülhamid'in tarihî mektubu!‏

İşte Abdülhamid'in tarihî mektubu!‏

İşte Abdülhamid’in tarihî mektubu!‏

Tarihte 31 Mart Vakası olarak bilinen ayaklanmayla İttihatçılar tarafından tahttan indirilip Selanik’e gönderilen Sultan II. Abdülhamid’in, bu dönemde Suriye’deki şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a yazdığı mektup tarihe ışık tutuyor.

Yaklaşık 100 yıl boyunca şeyhin ailesi tarafından himaye edilen mektup, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın himayesine sunuldu. Cihan’a konuşan şeyhin torunu Ammar Ebu Şamat, yüklü para tekliflerine rağmen mektubu satmadıklarını anlattı. Ebu Şamat, Esad’a teslim ettikleri orijinal mektubun bir kopyasını da ilk kez Cihan haber ajansıyla paylaştı.

Mektupta Sultan II. Abdülhamid, İttihatçıların ve Yahudilerin tüm ısrarlarına ve 150 milyon altın tekliflerine rağmen Kudüs’ü nasıl satmadığını kendi ağzıyla anlatıyor. Abdülhamid Han, mektubunda özellikle Filistin’de Yahudilere toprak vermediği için tahttan indirildiğini dile getiriyor.

Sultan Abdülhamid’e bir cevap mektubu yazan Mahmut Ebu Şamat da halifeye hitaben “Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun.” diyerek kendisini teselli ediyor. Şeyh Mahmut Abuşamat’ın yakınları tarafından günümüze kadar kutsal bir emanet gibi korunan iki mektup da güvence altına alınmak üzere Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a sunuldu.

31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilen Sultan Abdülhamid, sürgün kaldığı Selanik’teki Alatini Köşkü’nde belki de hayatının en zor günlerini yaşadı. II. Abdülhamid, bu dönemde yaşadıkları sıkıntıları Şam’da bulunan ve mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat ile yazdığı bir mektupla paylaştı. Tahttan indirilişi, olayların arka planı, sebepleri ve o şartları anlatan bir mektup yazan Sultan Abdülhamid, mektubu gizlice köşkün muhafızı ile Şam’da bulunan şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a gönderdi.

ŞEYHİN ABDÜLHAMİD’E CEVABI…
Mahmut Ebu Şamat, gelen mektubu büyük inkisarla okuduktan sonra cevaben bir mektup ele aldı. Şeyh Ebu Şamat’ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat dedesinin ele aldığı mektupta, şu ifadeleri yazdığını naklediyor: “Müslümanların Halifesi; Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Allah sana sabredenlerin ecrini versin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun… Ey mülkün sahibi ve maliki olan Allah’ım! Sen mülkü istediğine verirsin, mülkü istediğinden çeker alırsın. İstediğini aziz kılarsın, istediğini zelil kılarsın. Hayır senin elindedir. Muhakkak sen her şeye Kadir’sin.”

Yaklaşık 100 yıllık tarihi mektup Mahmut Ebu Şamat’ın yakınları tarafından büyük özenle saklanmış. Kutsal bir emanet gibi korunan ve geleceğe adeta ışık tutan Sultan Abdülhamid’in bizzat kendi eliyle yazdığı mektup Suriye’de büyük özveri ile korunuyor. Sultan Abdülhamid’in mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat’ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat, büyük bir özveri ile korudukları mektup için ayrı bir ihtimam gösterdiklerini anlatıyor. Çıktığı hutbelerde Sultan Abdülhamid’in ne kadar büyük bir Sultan olduğunu anlatmak amacıyla birçok kez bu mektubu okuduğunu anlatan torun Ebu Şamat, “Sultan Abdülhamid, Yahudiler tarafından 150 milyon İngiliz altını teklif edilmesine rağmen ‘dünya dolusu altın verseniz bu teklifinizi kabul etmem’ diyerek huzurundan kovuyor. Gün geçtikte bu yüce insanın önemini anlıyoruz.” diyerek büyük sultana sevgisini anlatıyor.

MEKTUBU SATIN ALMAK İÇİN YÜKLÜ PARA TEKLİFİ YAPILDI; AMA AİLE MECLİSİ ESAD’DA KARAR KILDI
Mektubun tarihi ve manevi bir boyutunun olduğunu kaydeden torun Ammar Ebu Şamat, “Mektuplar yıllarca büyük bir özveri ile saklandı. Büyük dedem Ebu Şamat, İttihatçılar döneminde de mektubu korudu. Şam’ın Fransız işgalinde de bu emanet korundu. Şimdi torunları olarak bu güne kadar muhafaza ettik. Ancak aile fertlerine büyük para teklifleri gelmeye başladı. Bu teklifler üzerine aile fertleri bir araya gelerek alınacak kararı tartıştık.” şeklinde konuşuyor.

Ammar Ebu Şamat, büyük dedesine gönderilen mektubun önemli ve tarihî bir bölge olduğu için güvenilir bir mekanda muhafaza edilmesine karar verdiklerini söyledi. Ebu Şamat, “Aile fertlerine büyük paralar teklif edildi. Önemli ve tarihi bir belge olduğu için aile meclisi bunu reddetti. Ardından bu emanet mektubu emin ve güvenilir bir yere vermeye karar verdik. Aile fertlerinden Dr. Faruk Ebu Şamat bu mektubu Devlet Başkanı Beşşar Esad’a gönderdi. Kendisi korusun diye.” diyerek mektubu güvence altına aldıklarını söyledi.

Sultan Abdülhamid’in, şeyhi ve mürşidi Ebu Şamat’a gönderdiği mektup aynen şöyle:

Ya Hû…

Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain

Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.

İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cümlenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamat Hazretlerine ref ediyorum:

Mübarek ellerini öperek ve dualarını rica ederek selam ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selamette daim olduğunuzdan dolayı Allah’a hamd ve şükürler ettim… Efendim, evrad-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah’ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edaya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teala Hazretlerine hamd ederim ve davet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilafet-i İslamiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim.

Ancak ve ancak ‘Jön Türk’ ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti’nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilafet-i İslamiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.

Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilahare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: ‘Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslamiye’ye ve Ümmet-i Muhammediye’ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslamiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem’ diye kat”î cevap verdikten sonra hal’imde ittifak ettiler.

Ve beni Selanik’e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teala’ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslam’a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevla-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.

Bu mühim meselede şu maruzatım kafidir.

Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selamlar ederim.

Ey benim muazzam üstadım! Bu babda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin malûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.

Veselamualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.

Hadim-i el-Müslimin

Abdülhamid “

(CİHAN)

Bu yazıyı gönderen M.Emin Özler bey’e teşekkür ederiz

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Dünya’nın En Büyük Donanması

Posted by Site - Yönetici Ekim 3, 2009

Dünyanın En Büyük Donanması

Dünya'nın En Büyük Donanması

Dünya’nın En Büyük Donanması

Osmanlı Devleti’nin birçok liman şehrinde tersanesi vardı. Ama en büyüğü olan ve şöhreti dünyayı kaplayan Haliç üzerindeki İstanbul Tersanesi’ydi. Bu tersanenin dünyada eşi yoktu. Hiç bir tersane burası kadar gemi kızaklayamaz, işçi çalıştıramazdı. Akla gelebilecek her türlü sanat erbabı mevcuttu. İşçilerin çoğu hristiyan esirlerdi. Ama bedava değil, ücretle çalıştırılırlardı. Ücretlerini biriktirenler değerlerini öderler, hür olur, memleketlerine dönerlerdi. Ustaların ve mühendislerin hepsi Türk’tü. Tersanede çalışanların sayısı yaklaşık 20.000’di. İstenildiği an, bir yıl içinde, Venedik donanmasının bir eşini inşa etmek ve donatmak mümkündü. Denizci bir ülke olan Venedik bile, Osmanlı Devleti ile barış halinde olduğu zamanlarda bu tersaneye kadırga ısmarlardı.

Barbaros’un vekili Hasan Reis’in Cezayir’i almak için gelen Haçlı Kuvvetlerini bozguna uğrattıktan sonra Padişah’a sunulmak üzere gönderdiği hediyeleri getiren leventlerin bir kısmı İstanbul’a ilk kez gelmişlerdi. Çoğu Anadolu’nun küçük köylerinden Cezayir’e gittiklerinden İstanbul’u büyük bir şaşkınlık, heyecan ve hayranlıkla gezmişlerdi. Tersane-i Hümayun’da yaklaşık 20.000 kişinin 100’e yakın gemiyi inşa etmek için hep birlikte karınca gibi çalıştıklarını görünce, hayretlerinden dilleri tutuldu ve bu derece kudretli bir devletin tebası oldukları için Allah’a şükrettiler.

Türk Denizciliği, bu göz kamaştırıcı başarısını; üst düzeydeki denizcilik bilgisine, gemi yapımındaki üstün tekniğine, günümüzde bile hayranlık uyandıran lojistik destek sistemi ve üs zincirine, sahip olduğu mükemmel düzeydeki deniz haritalarına ve en önemlisi tüm bu konuları değerlendirip uygulayabilecek, inançlı ve üstün nitelikte denizciler yetiştirmesine borçludur. Osmanlılar, kadırgaları, barçaları, pergendeleri, baştardeleri ile mavi enginliklerde dolaşan usta denizcileri, ünlü haritacıları, gök bilimcileri ve savaş kahramanları ile tarih yazmış ve dünya denizcilik tarihine tartışmasız olarak damgalarını vurmuşlardır.

Alinti : i-medya.blogspot.com

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

HUTBE: İSTANBUL’UN FETHİ

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2009

Fatih Sultan Mehmet`in BedduasıAkşemseddin ( k.s.) Hazretlerinin Nasihatlerinden

HUTBE:   İSTANBUL’UN FETHİ

 

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّهِ وَالْفَتْحُ  وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فى دينِ اللّهِ اَفْوَاجًا  فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

 

وَقاَلَ رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ وَلَنِعْمَ الأَمِيرُ اَمِيرُهَاوَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ

 

Muhterem Müslümanlar!

İstanbul’un fethinin 556’ncı sene-i devriyesi olması se­bebiyle bu şehrin alınmasında müessir olan maddî ve manevî sebep­leri dile getirmek istiyoruz.

Milâttan altı buçuk asır önce, Sarayburnu’nda küçük bir köy olarak kurulan İstanbul, zamanla genişleyip büyük bir şehir hâlini almıştır Kostantiniyye şehri hâline gelişi, Milâdî tarihle 300 yılına tesadüf eder. Bundan altmış beş yıl sonra da Şarkî Roma İmparatorluğu’nun merkezi hâline gelince önemi daha da artmıştır.

İstanbul; lâtif havası, denizi, pırıl pırıl manzarası, suları, yeşillikleri ve Asya ile Avrupa arasında köprü teşkil edecek konumu itibariyle pek çok milletlerin hayalini doldurmakta idi. Hükümdarlar ve krallar, orayı elde etmek için açık ve gizli tertipler hazırlıyor, ordular toplayıp İstanbul’u muhasara altına alıyorlardı.

İstanbul, Müslüman Türk milleti tarafından beş defa kuşatılmış­tır. Bunlardan ikisi Yıldırım Bâyezid, biri onun şehzadesi Musa Çelebi tarafından olmuş fakat kendilerine fetih müyesser olmamıştı.

Dördüncü defa Sultan ikinci Murad tarafından yapılan kuşatma da neticesiz kalmıştı. Fakat onun mahdumu İkinci Mehmed, bu zor işi başaracak ve «Fâtih» unvanını alacaktı.

Fatih, 29 Mart 1432 tarihinde İsfendiyar Beyin kızı ve Sultan İkinci Murad’ın zevcesi Hatice Sultan’dan doğmuştu.

O günün saray teamüllerine göre Fatih’in yetişmesine büyük bir dikkat gösterilmekte idi. Manisa Valisi bulunduğu sırada, büyük âlim Molla Gürâniyi hoca tayin eden İkinci Murad, oğlunun yetişmesinde büyük bir titizlik göstermiş idi.

Hazret-i Fatih, din ve dünya ilimlerinin her ikisini de öğrenmek» te idi. O, küfrün bulutlarım darmadağın edecek iman ve İslâm şuuru­na; Bizans’ın surlarını taş taş sökecek teknik bilgilere, tarihte çığır açıp, çığır kapayacak siyasî dehâya ve anadilinden başka beş yabancı lisana vâkıf bulunmakta idi.

Döktürdüğü topların menzil hesaplarını bizzat yapacak kadar hendeseye vâkıf bulunan Fatih, o gün «Müderris» adı verileri bir pro­fesör seviyesinde İslâmî bilgilere sahipti.

İkinci Mehmed’i İstanbul’u fethetme hevesine sevk eden âmil, ci­hangirlik sevdası değildi. Resûlullah Efendimizin asırlarca evvel müj­delediği fetih ve «Orayı fetheden kumandan ne hoş kumandandır» hadîsindeki medhe lâyık olmak arzusu idi.

Buna ilâve olarak, İstanbul’un fethi Osmanlı saltanatının Asya ile Avrupa kıtalarındaki ülkeleri birleştirecek, muvasala ve müdafaa imkânlarını kolaylaştıracak ve her iki kıt’ada genişlemeye yardım edecekti.

Fatih sultan mehmet hazretleri

Aziz mü’minler!

Azmi önünde alınmayacak kal’a, yıkılmayacak sur tanımayan İkinci Mehmed, fethi kolaylaştırmak için boğazı kontrolü altına al­mak zaruretine inanmış bulunuyordu. Dört ay gibi kısa bir zamanda Rumelihisarı’nı yaptırdı.

Din ile tekniği, hacimle şekil gibi ruhunda mezceden Fatih, biz­zat hazırladığı sur plânını, Peygamber Efendimizin ismi bulunan «Muhammedi» şeklinde çizmiş; mim harfinin geleceği yerlere kuleler koydurmuş ve Hazret-i Muhammed’in yoluna baş koyduğunu açıkla­mış ve:

Avni Hakkı himmet-i cünd-i Ricâlüllah ile,

 Ehl-i küfrü serseter kahreylemektir niyyetim,

beyti ile, Allah’a olan tevekkülünü ve Ricâlüllah’a olan güvenini dile getirmiş oluyordu.

iki yüz altmış beş bin kişilik ordusunun içinde serâmedân-ı evli­yadan ve ilmin zirvesindeki ulemâdan yetmiş yedi kişi vardı. Bu muh­terem zatlar; yaptıkları vaaz ve öğütlerle cihadın faziletini, kulaklar­dan gönüllere, hayat iksiri gibi akıtmışlar ve islâm askerlerini birer «Serdengeçti» İslâm gazisi hâline getirmişlerdi. Hayatını istihkar eden İslâm askerleri, bu uğurda şehid olmayı, yaşamaya tercih etmekte idiler.

İslâm şuuru ile yetişmiş ve cihad hevesiyle bilenmiş bu ordu, 7 Şubat 1453’te Edirne’den hareket etmiş, 5 Nisan’da İstanbul surları önüne varmış bulunuyordu.

Şair, âlim, abid ve istikbalin Fatihi; seccadesini Eyüp tarafına serdirip ordusuna imam olarak öğle namazını bizzat kendisi kıldırdı. Şükür secdesine kapanıp Allahü Teâlâ’ya, muzaffer kılması için dua­larda bulundu ve ordusuna muhasaranın başladığını ilân ettirdi.

Celallendiği zaman, atını denize sürüp düşmanı kahretmek iste­yen Fatih yetmiş parçalık bir donanmayı, karadan yürüterek Haliç’e indirmiş, dünya tarihinde ilk ve son defa görülmüş bir işi başarmıştı. Verdiği kararda en ufak bir fikir zaafı göstermeyen Fatih, fası­lasız olarak surları yirmi gün top ateşine tutturdu. Atını ateş hattına kadar sürerek askerlerinin kuvve-i maneviyelerini takviye ediyordu. Kan dökmek gayesi gütmeyen Fatih, İsfendiyaroğlu’nu, Şarkî Roma imparatoru’na elçi olarak gönderip şu haberi ulaştırdı: «Kan dökül­mesini istemiyoruz şehri teslim ediniz». İmparator bu teklifi redde­dince muharebeye devam emrini verdi.

Muhasara devam ediyor ve şehrin alınması gecikiyordu. Devrin sadrazamı, padişaha, muhasaranın kaldırılmasını teklif edince tarih­lere şan veren su cevabı âldı: «Hayır!.. Muhasara asla kaldırılamaz. Ordularımın önünde düşmeyecek bir kal’a, mağlup olmayacak bir or­du yoktur. Ya ben Bizans’ı alırım, ya Bizans beni!».

O günün harp tekniğine göre kanlı bir muharebe başlamıştı. Tü­neller açılıyor, temeller barutla tahrip ediliyor, toplarla kale bedenle­ri dövülmeye devam ediliyordu.

İslâm askeri, dâsitani bir feragatle dövüşmekte «Ya gazi veya şehîd» olmaya azmetmiş bulunmaktaydı.

Berâet Gecesi

Din kardeşlerim!

Takvimler 29 Mayıs 1453 tarihini gösteriyordu. Fatih’in sabrı son raddeye gelmişti Artık İstanbul, İslâm beldeleri aralarına katılmalıydı. O günün gecesinde hiçbir kimse uyumamış, herkes dua ederek or­dunun zaferine niyazda bulunmuşlardı.

Sabah namazı kılınmış, güneş ortalığı aydınlatırken Fatih hücum emrini vermişti. Mü’minlerin ağızlarından çıkan tekbirler, Allah Allah sesleri, kal’a duvarlarında akisler yaparak etrafa yayılıyordu.

Allah’ın Resulü, ins-ü cin Peygamberi Hazret-i Muhammed’in, «Allah, Rum (ların elinde bulunan) Kostantiniyye’nin fethini tekbir ve tesbih ile nıü’minlere müyesser kılmadıkça kıyamet kopmaz» (1) hadîs-i şerifindeki müjdesi yaklaşmış bulunuyordu.

Fatih, vezirlerin muhalefetine rağmen, atını ön saflara kadar sü­rüyor, «Vurun cengâverlerim, koman kurtlarım! Allah büyüktür» diyerek kılıç sallıyordu.

Enbiya ve evliyaya istinadım var benim.

Lutf-ı Haktandır hemen ümidi fethi nusretim.

diyen Fatih, son gayreti sarfetmekte idi. Ulubatlı Hasan, tırnakları ile kal’aya tırmanmaya muvaffak olmuş, Türk bayrağını surların üze­rine dikmişti. Bunu gören İslâm askeri coşmuş ve hiçbir engel tanı­maz hâle gelmişti. Surlarda büyük boşluklar açılmış ve buralardan içeri giren askerlerimiz kale kapısını açmışlardı. Kostantiniyye fetholunmuş, artık İstanbul diye anılacak bu şehir, Müslüman Türk’ün malı olmuştu. Peygamber Efendimiz «İstanbul elbette ve muhakkak fetholunacaktır. (Orayı fetheden ordunun) kumandanı ne hoş emir­dir, onun askerleri ne hoş askerdir» övgüsüne Hazret-i Fatih ve askerleri şayan olmuşlardı

 

Kaynak :  Mehmed EMRE – Büyük Hutbe Kitabı – cilt: 1, sayfa: 214 – 

(1)     Deylemi

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Tarih, Türkiye, Yorumlar | 4 Comments »

OSMANLI`NIN İLKLERİ

Posted by Site - Yönetici Nisan 5, 2008

Osmanlı’da ilk fethedilen ada, 1308 yılında alınan ve şimdi Apo’ya cezaevi olan İmralı Adası’dır.

Osmanlı tarihinde ilk savaş, 1284 yılında Bizans tekfurlarıyla yapılan Ermeni Beli savaşıdır.

Osmanlı Devleti ilk borcu Kırım Savaşı sırasında İngiltere’den almıştır. Sultan Mecid dönemidir. 28 Haziran 1855 günü Londra da imzalanan anlaşma ile İngiltere ve Fransa dan beş milyon İngiliz altını borç alınmıştır.

Avrupa seyahatine çıkan ilk ve tek Osmanlı Padişahı Sultan Aziz’dir. 21 Haziran 1867 tarihinde başlayan bu yolculuk 44 gün sürmüştür. Fransa’dan başlayıp, sırasıyla Belçika, Almanya, Avusturya-Macaristan’ı gezip geri dönmüştür. İlk posta pulunu da yine Sultan Abdülaziz kullanmıştır.

Osmanlı Devleti, uçağı ilk kez I. Dünya Savaşı’nda kullanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin Afrika’da kaybettiği ilk toprak parçası Cezayir’dir.

İlk vapur, İkinci Mahmud zamanında ve 1827 yılında satın alınmış olup halk arasında “Buğu gemisi” adıyla anılmıştır.

Osmanlılarda ilk matbaa, Üçüncü Ahmed zamanında ve 1327 yılında faaliyete geçen İbrahim Müteferrika Matbaası’dır.

İlk gazete İkinci Mahmud döneminde ve 1 Kasım 1831 Salı günü yayınlanan Takvim-i Vakayi’dir.

Devşirmeyken Sadrazamlık makamına yükselen ilk kişi, fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından tayin edilen Veli Mahmud Paşa’dır

İlk Osmanlı madeni parasının adı “Sikke”dir ve Orhan Gazi adına 1327 yılında basılmıştır.

Osmanlı tarihinde ilk şair padişah Fatih Sultan Mehmed’in babası İkinci Murad’dır.

Osmanlı tarihinde savaş meydanında şehit olan ilk (ve tek) padişah Birinci Murad’dır. 1389 yılında, 1. Kosova Savaşı’nda şehit düşmüştür.

Osmanlı Devleti’nin toprak kaybettiği ilk antlaşma Karlofça’dır. Karlofça Antlaşması ile Banat ve Temeşvar hariç, bütün Macaristan ve Erdel Beyliği Avusturya’ya, Ukrayna ve Podolya Lehistan’a, Mora ve Dalmaçya kıyıları Venediklilere bırakıldı.

İlk Boğaziçi Köprü Projesi de Sultan İkinci Abdülhamid döneminde yapıldı. 1900 yılında, Anadoluhisarı ile Rumeli Hisarı arasında bir köprü kurulması için Bosphorus Railroad Company adlı şirket çalışmalara başladı. Köprü üzerine demiryolu döşenmesi de planlanmıştı. Böylece, Avrupa’dan kalkan bir tren Bağdat’a kadar gidebilecekti. Ancak iç karışıklıklar ve Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi o zaman için bu projenin gerçekleştirilmesine engel oldu.

İstanbul’a ilk tünel yine Sultan Abdülaziz zamanında Fransız Mühendis Emile Gavand tarafından yapıldı ve bu tünel 17 Ocak 1874 günü hizmete girdi. Dünyanın üçüncü yeraltı treni olan bu tünel 575 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğindedir.

İstanbul’a defnedilen ilk padişah Fatih Sultan Mehmed’dir

İstanbul’da öldürülen ilk padişah, “Genç Osman” adıyla bilinen İkinci Osman’dır.

İlk daimi ordu 1328 yılında Orhan Gazi Bey’in emriyle kurulmuş olup, bu orduya “Yaya” adı verilmiştir.

Osmanlı padişahlarından İstanbul’u ilk kuşatan 1391 yılında Yıldırım Bayezid olmuştur.

İlk telgraf da Sultan Mecid döneminde kurulmuş, 9 Eylül 1855 Pazar günü faaliyete geçmiştir. Kırım’dan İstanbul’a çekilen ilk telgrafta Kırım şehri olan Sivastopol’un Rus işgalinden kurtarıldığı bildirilmekteydi.

Osmanlı Devleti’nde ilk tershane Yıldırım Bayezid devrinde Gelibolu’da oluşturulmuştur.

“Rumeli” adı verilen Avrupa yakasında ilk ele geçirilen yer, Gelibolu’da Orhan Gazi’nin büyük oğlu Süleyman Paşa tarafından alınan Çimpe limanıdır.

Osmanlıların ilk Beylik merkezleri ve bir bakıma ilk başkentleri Söğüt Kasabası’dır. Daha sonra sırasıyla Yenişehir, Bursa, Edirne ve İstanbul başkent oldu.

İlk barış anlaşması, 1330 yılında Orhan Gazi ile Bizans İmparatoru Üçüncü Andronikos arasında imzalanmıştır.

“Valide Sultan” adıyla anılan ilk padişah anası, İkinci Selim’in hanımı ve Üçüncü Murad’ın anası olan Nur Banu dur.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk…)

Posted by Site - Yönetici Mart 20, 2008

BU UNUTULUR MU ? (Ama malesef unuttuk…)

Birinci Dünya Savaşı”nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kismi da Mısır”ın Iskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı”na hapsedildi.

Kampın tam adı, ”Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı” idi. Bu kampta, 1918”de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen”in 48. Alayı”na baglı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12Haziran 1920”ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, agır hakaret ve aşagılamaya maruz kaldılar.

Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…

Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savas bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, Ingilizler”in işine gelmiyordu. Cünkü, olasi yeni bir savasta, bu askerlerin yeniden karşılarına cıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı… Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak Ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Cünkü gözler yanmıştı…

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM”de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır”da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan Ingiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM”nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar…

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması…

ERMENİLER SOYKIRIM YAPILDI DIYE DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIYOR BİZİM TARİHİMİZDEN HABERİMİZ YOK.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye | 1 Comment »

Osmanlı’nın ilkleri

Posted by Site - Yönetici Şubat 26, 2008

Osmanlı_nın ilkleri

Osmanlı’nın ilkleri

Osmanlıların ilk Beylik merkezleri ve bir bakıma ilk başkentleri Söğüt Kasabası’dır. Daha sonra sırasıyla Yenişehir, Bursa, Edirne ve İstanbul başkent oldu. Osmanlı tarihinde ilk savaş, 1284 yılında Bizans tekfurlarıyla yapılan Ermeni Beli savaşıdır. İlkler önemlidir… İşte size Osmanlı’nın diğer ilkleri…

1285 – 1389

– Osman Bey’in ele geçirdiği ilk kale Kolca Hisar Kalesi’dir (1285).

– Osman Bey’in ilk askeri anlaşması 1306 yılında yılında Ulubad Tekfuru ile yapılan anlaşmadır.

– İlk fethedilen ada, 1308 yılında alınan İmralı Adası’dır.

– İlk barış anlaşması, 1330 yılında Orhan Gazi ile Bizans İmparatoru Üçüncü Andronikos arasında imzalanmıştır.

– “Rumeli” adı verilen Avrupa yakasında ilk ele geçirilen yer, Gelibolu’da Orhan Gazi’nin büyük oğlu Süleyman Paşa tarafından alınan Çimpe limanıdır.

– Osmanlılarda ilk matbaa, Üçüncü Ahmed zamanında ve 1327 yılında faaliyete geçen İbrahim Müteferrika Matbaası’dır.

– “Sikke” adı verilen ilk Osmanlı madeni parası Orhan Gazi adına 1327 yılında basılmıştır.

– İlk daimi ordu 1328 yılında Orhan Gazi Bey’in emriyle kurulmuş olup bu orduya “Yaya” adı verilmiştir.

– Osmanlı tarihinde ilk şair padişah Fatih Sultan Mehmed’in babası İkinci Murad’dır.

– Osmanlı padişahlarından İstanbul’u ilk kuşatan ‘Yıldırım Bayezıd’dır (1391).

– Osmanlı tarihinde savaş meydanında şehid olan ilk (ve tek) padişah Birinci Murad’dır (1389), 1. Kosovo Savaşı.

1829 -1863

– İlk kıyafet kanunu 3 Mart 1829 yılında ve İkinci Mahmud zamanında yayınlanmıştır. Bu kanuna göre sarık ve cüppe ilmiye sınıfına ayrılmış olup devlet memurlarının fes, setre, pantolon ve kaput giymeleri kararlaştırılmıştır.

– İlk gazete yine İkinci Mahmud döneminde ve 1 Kasım 1831 Salı günü yayınlanan Takvim-i Vakayi’dir.

– Osmanlı tarihinde ilk borçlanma Sultan Mecid döneminde ve 1855 yılında olmuştur. 28 Haziran Perşembe günü Londra’da imzalanan anlaşma ile İngiltere ve Fransa’dan beş milyon İngiliz altını borç alınmıştır.

– Türkiye’de ilk telgraf da yine Sultan Mecid döneminde kurulmuş, 9 Eylül 1855 Pazar günü faaliyete geçmiştir.

– Avrupa seyahatine çıkan ilk ve tek Osmanlı Padişahı Sultan Aziz’dir 21 Haziran 1867 tarihinde başlayan bu yolculuk 44 gün sürmüştür.

– Türkiye’nin yurt dışında katıldığı ilk sergi 1851 yılında Lonra’da düzenlenen Tarım ve Sanayi Ürünleri Sergisi’dir.

– Türkiye’de ilk sergi ise 27 şubat 1863 tarihinde Sultan Ahmed Meydanı’nda Sultan Abdülaziz’in de katıldığı bir törenle açılan “Sergi-i Osmani” dir. Çeşitli el sanatları ile tarım ve sanayi ürünlerinin yer aldığı bu sergiye İmparatorluk sınırları içinde kalan ülkelerden olduğu gibi bazı Avrupa ülkelerinden de katılımlar oldu.

1453 – 1827

– Fethin sembolü olan Ayasofya’da ilk Cuma Namazı fetihten üç gün sonra 1 Haziran 1453 günü Akşamseddin tarafından kıldırılmış olup cemaat arasında Fatih ve O’nun şanlı askerleri hazır bulunmuşlardır.

– Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’a tayin edilen ilk vali Karıştıran Süleyman Bey’dir.

– İlk İstanbul Kadısı Hızır Bey Çelebi olup; bugünkü Kadıköy semti O’na tahsis edildiği için bu adı almıştır.

– Devşirmelerden olup da Sadrazamlık makamına yükselen ilk kişi, fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından tayin edilen Mahmud Paşa’dır.

– İstanbul’a defnedilen ilk padişah Fatih Sultan Mehmed’dir. – Önceleri Asya ve Avrupa’da toprakları bulunan Osmanlı İmparatorluğu’na ilk defa Afrika’da toprak kazandıran padişah Mısır Fatihi Yavuz Sultan Selim’dir.

– İstanbul’da öldürülen ilk padişah, “Genç Osman” adıyla bilinen İkinci Osman’dır.

– “Valide Sultan” adıyla anılan ilk padişah anası, İkinci Selim’in hanımı ve Üçüncü Murad’ın anası olan Nur Banü’dur.

– İlk vapur, İkinci Mahmud zamanında ve 1827 yılında satın alınmış olup halk arasında “Buğu gemisi” adıyla anılmıştır.

1876 – 1900

– Türkiye’de Meşrutiyet’in ilk ilanı, 23 Aralık 1876 (Sultan İkinci Abdülhamid).

– İlk olarak Sultan İkinci Abdülhamid döneminde açılan okullar: Mekteb-i Hukuk-i Şâhâne (Hukuk), Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne (Tıp), Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne (Siyasal Bilgiler), Mekteb-i Şâhâne Hendese-i Mülkiye (Teknik Üniversite), Halkalı Yüksek Ziraat Mektebi, Orman ve Madenler Mektebi.

– Haydarpaşa – İzmit – Ankara demiryolu ilk olarak 1888 yılında İkinci Abdülhamid’in Almanya’dan aldığı mâli destekle gerçekleştirildi. Ankara – Bağdat demiryolu hattının yapımına girişildi.

– İlk Boğaziçi Köprü Projesi de Sultan İkinci Abdülhamid döneminde yapıldı. 1900 yılında, Anadoluhisarı ile Rumeli Hisarı arasında bir köprü kurulması için Bosphorus Railroad Company adlı şirket çalışmalara başladı. Köprü üzerine demiryolu döşenmesi de planlanmıştı. Böylece, Avrupa,dan kalkan bir tren Bağdat’a kadar gidebilecekti. Ancak iç karışıklıklar ve Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi o zaman için bu projenin gerçekleştirilmesine engel oldu.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye | Leave a Comment »

PÎRÎ REİS VE ANTİLYE’NİN (AMERİKA) KEŞFİ

Posted by Site - Yönetici Şubat 13, 2008

PÎRÎ REİS VE ANTİLYE’NİN (AMERİKA) KEŞFİ

Tarih kitaplarında bu kıt‘anın 1492 yılında Kristof Kolomb tarafından keşfedildiği yazılıdır. Halbuki Türkler, Ondan çok önce, Amerika’nın mevcudiyetini biliyorlardı. Bu gerçek, 6 Mart 1554 yılında vefat eden meşhur Türk denizcisi Pîrî Reis’in (r.aleyh) “Kitâb-ı Bahriye” isimli eserinde kaydedilmiş ve Amerika’nın Hicrî 870 (Miladî 1465) yılında bulunduğu bildirilmiştir. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman Hân’a (rahmetullâhi aleyh) arz olunan eserde, şu mısralar yer almaktadır:

Lodos üstünde bulundu o diyâr
Septe*den dört bin mil uzar
Hangi tarihte bulundu işbu yer
Anlatayım, tarihçiler bak ne der:
Târih-i hicret bu idi o zaman
Tâ SEKİZ YÜZ YETMİŞ idi tam o an
İşbu tarihte bulundu o zemin
İsmine ANTİLYE dediler hemin

Fakat Pîrî Reis‘in (rahmetullâhi aleyh) büyüklüğü, çizdiği iki dünya haritasıyla, ancak 20’nci yüzyılın ikinci yarısında anlaşılabildi. 1513 ve 1528 tarihli bu haritalar, ilim dünyasında hâlâ şaşkınlık uyandırmaya devam etmektedir. Amerika’da yapılan çeşitli incelemeler, Pîrî Reis haritalarının hususiyetlerini şöyle ortaya koydu:

“Pîrî Reis kıt‘aları; kıyıları, adaları, dağ sıralarını, ova ve nehirleri son derece doğru çizmiştir. Öyle ki, bu doğruluk, ancak uydulardan ve fezâ vâsıtalarından (uydurma: uzay araçlarından) çekilen fotoğraflarla anlaşılmıştır.

“Haritalarda gösterilen Antartika dağları, 1592 yılına kadar bilinmiyordu. Bu tarihte, ancak ses yansıtıcı cihazlarla keşfedilmişlerdir.

“Grönland’ın tek bir ada olduğu sanılırken, Pîrî Reis, onu üç ada hâlinde göstermiş… Ve uydulardan çekilen fotoğraflar, Grönland’ın gerçekten de üç adadan meydana geldiğini ortaya koymuştur.

“Dünyaya fezâdan bakıldığında, aşağılara doğru gelen kıt‘alarda bir büzülme görülür. Pîrî Reis’in haritalarında da aynı hususiyet mevcuttur.
***

Günümüzde, ancak uydular vâsıtasıyla doğru-dürüst bir dünya haritası çizmek mümkün olabilmişken, Pîrî Reis, hem de 16’ncı yüzyılın ilk çeyreğinde bunu nasıl yapabilmiştir? Batılı bir yazar (Erich Von Daniken), meseleyi îzah edemeyince, şöyle demekten kendini alamamıştır:

“Haritaların çizildiği çağlarda, fezâ gemileri veya uydular olmadığından, hangi usûllerle ve nasıl bu kadar doğru olarak çizildiğini açıklayamamaktayız. Düşünce sınırlarımızı aştığı ve mantık kâidelerine uymadığı için cevap veremiyoruz. Veya bütün cesaretimizi toplayarak, haritaların, bir fezâ gemisinden çekilen fotoğraflardan faydalanmak suretiyle çizildiğini ileri süreceğiz!”

DİPNOT
* Septe: Kuzey Afrika’da Fas’ın kıyı kesiminde Cebel-i Târık’ın karşısında bir şehir. Hâlen İspanyol hâkimiyetinde olup askerî karakol ve serbest liman olarak kullanılmaktadır.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Tarih, Türkiye, İlginç | 1 Comment »

Osmanlı kışlası otopark oldu

Posted by Site - Yönetici Aralık 15, 2007

Osmanlı kışlası otopark oldu

Suudi Arabistan yönetimi, Ecyad Kalesi, cumbalı Türk evleri, garlar, köprüler, cami minarelerinin ardından 2. Abdülhamit’in kendi parasıyla yaptırdığı binayı da yıktı!

Suudi Arabistan yönetimi, Osmanlı dönemine ait ne varsa yok ediyor. 2. Abdülhamit’in kendi parasıyla 1893’te fakir hacılar için misafirhane olarak yaptırdığı, daha sonra askeri kışlaya çevrilen tarihi bina yerle bir edildi. Yönetim, 1770’te inşa edilen Ecyad Kalesi, cumbalı Türk evleri, garlar, köprüler, cami minarelerinin ardından yıktığı Osmanlı kışlasını otopark yaptı.
2. Abdülhamit, Hicaz’da sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi çalışmaları çerçevesinde, Eylül 1893’te Mekke’de fakir hacılara mahsus 6 bin kişilik bir misafirhane, bir hastane ve bir eczanenin inşaatıyla, bunlar için harcanması gereken tahmini 30 bin lirayı kendi şahsi hesabından karşıladı.

Misafirhanenin inşaatıyla önce Teftiş-i Askeri Komisyon azası Asaf Paşa görevlendirildi. Daha sonra inşaat onun yerine tayin edilen Miralay Münir Bey tarafından tamamlandı. Kâbe’ye yaklaşık yarım saat mesafedeki Cervel mevkiinde bulunan misafirhanenin inşaatına Ocak 1894’te başlandı. İstanbul ve Avrupa’dan getirtilen malzemelerle 1896’da birinci kat bitirildi. Haziran 1897’de ise bina tamamlandı. Altı bin kişilik misafirhanenin inşaatı 50 bin liradan fazla bir sarfiyatı gerektirdi, yıllık giderinin de 15 bin lira civarında olacağı hesaplandı. 2. Meşrutiyet’in ilanına kadar hizmet veren misafirhane bu dönemde kışlaya çevrildi.

HERKES KORKUYOR!
Ancak yıllarca ayakta kalmayı başaran binanın, geçtiğimiz yıllarda Suudi Arabistan yönetimi tarafından yerle bir edildiği ortaya çıktı. Kışlayı bulmak için bir tercümanla Cervel’e doğru yola koyulduk. Durdurduğumuz ilk taksinin şoförüne, “Cervel mevkiindeki Osmanlı kışlasına gitmek istediğimizi” söyledik. Ancak taksi şoförü bilmediğini söyleyip, korku dolu bakışlarla bizi dinlemeden uzaklaştı. Daha sonra durdurduğumuz ikinci taksinin şoförüne de isteğimizi yineledik. Onun da tepkisi, “Eskiyi bırakın, yenilere bakın” oldu.
Şoförlerin tepkisi üzerine üçüncü taksi şoförüne sadece Cervel mevkiine gitmek istediğimizi söyleyerek yola çıktık. Cervel’e vardığımızda oradaki taksi şoförlerinden Osmanlı kışlasının yerini sorduk. Kimi bilmediğini söyleyip yanımızdan uzaklaşırken bir kısmı ise oranın otopark olduğunu belirtip oraya gitmenin yasak olduğunu ifade etti.

Sonunda bir taksi şoföründen yeri tarif etmesini isteyerek otopark yapılan tarihi kışlayı bulduk. Ancak önünde bekleyen asker çekim yapmamıza engel oldu. Biz de çareyi havanın kararmasında bulduk. Hava kararınca da gizlice otoparka girip fotoğraflamayı başardık.

.

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: