Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Genel’ Category

Allah`ın diger isimleri ile dua edilirmi!

Posted by Site - Yönetici Ocak 11, 2021

Allah`ın diger isimleri ile dua edilirmi!

Rivayet olundu:
Sahabelerden bir adam namazında rahman ismiyle dua etti. (Orada bulunan) müşriklerden bir adam,
-“Muhammed ve ashabı, kendilerinin bir Rabbe ibâdet ettiklerini zannetmiyorlar mı? Bu adama ne oluyor ki, iki Rabbe dua ediyor?” dedi.
Bunun üzerine Allâhü Teâlâ hazretleri bu âyet kerimeyi ( A’râf Suresi 180. Ayet ) indirdi: (Ve;
-“Halbuki Allah’ındır en güzel İsimler (Esmâ-i hüsnâ)…
Onun İçin siz O’na onlarla çağırın… Ve O’nun isimlerinde sapıklık eden mülhidleri bırakın. Yarın onlar yaptıklarının cezasını çekecekler.” Buyurdu.

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de buyurdular: -“Allah’a dua edin! İsterseniz, Rahman’a dua edin (ister Allah diyerek dua ve isterseniz, rahman diyerek dua edin…)
Müşriklerin burunlarının yerde sürtünmesine rağmen (esmâ-i hüsnâ’dan dilediğiniz isimle Allah’a dua edin…)”
Zira isimlerin teaddüdü müsemmâ’run teaddüdünü lazım kılmaz…
(Allâhü Teâlâ hazretlerinin isimleri çoktur; ama kendisi birdir…)

Cenab-ı Allah’ı tanımak ve gereğince ona kulluk edebilmek için, onu Mübarek Sıfatları:
Sıfat-ı Zatıyye, Sıfat-ı Sübütiyye ve Esmâ-i Hüsnâ -güzel isimleriyle tanımak her Müslüman’a farzı ayındır.

Cenab-ı Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh’tir. Cenab-ı Allah’ın; Zâtında, Sıfatında, Ef âlinde, Esmâ’sında, Ahkâmında noksanlık yoktur.

Cenab-ı Allah, kemâl sıfatlarıyla muttasıftır. O kemâl sıfatlarının sahibidir. Cenab-ı Allah’ın sıfatları ne zâtının aynıdır ne de gayri… Bu Mübarek Sıfatlar, zatiyle kaimdir ve asla zeval bulmaz yani bir gün yok olmazlar.

Sıfat-ı zâtiye:
Cenab-ı Allah’ın Zatî sıfatları altıdır. Bu altı Mübarek Sıfatın hiçbiri varlıkların hiç birinde yoktur, Yalnız Allâhü Teâlâ Hazretlerine mahsusturlar, başkasında bulunmazlar. Bunların varlıklardan her hangi birine hiçbir surette bağlılıkları da yoktur. Çünkü Cenab-ı Allâhın zat ve sıfatlarında ortağı yoktur.

Zatî sıfatlar şunlardır:

VÜCÛD
Vücûd: Var olmak. Allah vardır. Varlığı ezelîdir. Vâcib’ül- Vücüd’dur yani varlığı muhakkak lâzımdır. Elbette var olması gerekir. Allah vardır ve varlığında başkasına muhtaç değildir.

KIDEM
Kıdem: Evveli olmamak; ezelî olmak. Yani Allâh’u Teâlâ’nın evveli yoktur. Allah, kadîm’dir. “O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır. O herşeyi bilendir.

BEKA
Beka: Sonu olmamak; ebedî olmak. Allah’ın sonu yoktur, yok olmayacaktır. Zat ve sıfatlarının yokluğu imkansızdır. “Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (zâtı) baki kalacaktır.”

VAHDÂNİYYET
Vahdaniyet: Birlik.., Zatında ve sıfatlarında tek olup, ortağı yoktur. “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, bunların ikisi de (yer ve göklerde ki nizam ve intizam) fesada uğrar, yok olurdu…”

MUHÂLEFETÜN LİL HAVADİS
Muhalefetin lil-Havâdis: Sonradan olanlara hiç benzememek Allâhü Teâlâ zat, sıfat ve işlerinde yaratıklarının hiç birine benzemez. Onun benzeri yoktur.

KIYAM Bİ-NEFSİHİ
Kıyam bi-Nefsihî: Var olmasında başka bir şeye muhtaç olmamak. Allâh’u Teâlâ zatı ile kaimdir. Var olmasında ve durmasında hiçbir şey ve yere muhtaç değildir. O, her türlü ihtiyaçtan uzaktır.

SIFAT-I SÜBÜTİYYE
Cenab-ı Allah’ın sübûtî sıfatları sekizdir. Bu sekiz sıfat Cenab-ı Allah’ın varlığını göstermektedir. Zâtında, sıfatlarında ve işlerinde kemâl, üstünlük bulunduğunu ve hiçbir kusur, karışıklık, eksiklik ve değişiklik olmadığını bildirmektedir.

Sübûtî sıfatlar şunlardır.

HAYAT
Hayât: Allâhü teâla diridir ve dirilticidir. Allâhü Teâlâ’nın hayatı mahIukatın hayatına benzemeyip, zatına mahsus olan hayat, ezelî ve ebedîdir. Hayatının başlangıcı ve sonu yoktur.

İLİM
İlim: Bilmesi olmak: Allâh’u Teâlâ her şeyi, hatta kalplerde gizlenen niyetleri dahi bilir. Allah’ın bilmesi mahlukatın bilmesine benzemez. Onun bilgisi ezelî ve ebedîdir. Onun bilgisinde eksilme, azalma ve çoğalma gibi değişiklikler olmaz.

SEMİ
Semi :İşitmesi olmak : Allâh’u Teâlâ her şeyi işitir. Cenab-ı Allah’ın işitmesi vasıtasız ve ortamsızdır. Onun işitmesi kullarının işitmesine benzemez. O, işitmekte başka bir şeye muhtaç değildir.

BASAR
Basar: Görmesi olmak: Allâhü Teâla her şeyi görür. Hatta, karanlık gecede, kara taşın üstünde, kara karıncanın yürüdüğünü görür ve ayağının sesini işitir. Çünkü onun görmesi aletsiz ve şartsızdır.

İRÂDET
İrâdet: Dilemesi olmak: İrade sahibidir ki, diler, ne dilerse onu dilediği gibi yapar. Ol emri ile her şey onun dilediği gibi olur. Onun irâdesine engel olacak hiçbir kuvvet yoktur. “Dilediğini yapandır.”

KUDRET
Kudret: Gücü yetmek. Allâh’u Teâlâ her şeye kaadir. Onun gücü her şeye yeter yani hiçbir şey ona güç gelmez.

KELAM
Kelâm: Konuşması olmak: Allâh’u Teâlâ’nın harf ve sese muhtaç olmadan söylemesi demektir. Cenab-ı Allah, âlet, harf, dil ve sese ihtiyacı olmadan söyler.

Kur’ân-i Kerim ve diğer ilâhî kitaplar, Kelâmü’llâh’dır. Allah’ın kelâmıdır. Cenab-ı Allâh Tur-ı Sina’da Musa Aleyhisselâm ve Mirac’ta Efendimiz (s.a.v.) ile konuştu.. Allah’ın kelâmı sonsuzdur.

TEKVÎN
Tekvin: Yoktan var etmek, meydana getirmek, yaratmak. Bütün kâinat ve mevcudat Onun “Ol emriyle yaratıldı. “Olma” derse her şey yok olur. Ondan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi O yaratır. “O’nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece “Ol!” demektir. O da hemen oluverir.

Kaynak;İsmail Hakkı Bursevi (k.s. ) Ruhu’l Beyan Tefsiri : 9/515-516.

Posted in Genel | 1 Comment »

Senden korkmayan kişiden korkuyorum!

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2020

 

Allâhü Teâlâ hazretleri, Davud Aleyhlsselâm’a vahyettl;
Ey Davud!
Benden başkatından korkuyor mutun?”
Davud Aleyhisselâm buyurdu:
– ‘Evet Ya Rabbi, Senden korkmayan kişiden korkuyorum!

Keşfü’i-Halâ: 2600,

Posted in Genel | Leave a Comment »

Sövene dilsiz, dövene elsiz gerek

Posted by Site - Yönetici Aralık 17, 2020

Erenler ne güzel buyurmuşlar: “Sövene dilsiz, dövene elsiz gerek….” İşte
tarikat budur… Bunu yapamayan, kin besleyen, eziyetlere tahammülü olmayan ve içinde benlik olan kışı, tasavvuf ve tarikata giremez,


Dıvân-ı Hafız-ı Şirâzî, s. 189,

Posted in Genel | Leave a Comment »

Hikaye ( Korku ).

Posted by Site - Yönetici Aralık 15, 2020

Hikaye ( Korku ).

Hazret-i Yahya bin Zekeriyya (a.s.)’dan hikâye edilen şu hadise korkulardandır:
Yahya Aleyhisselâm bir gün, arpa ekmeğinden yedi, tam olarak doydu ve uyudu. Ve o gece yapması gereken (gece ibâdetlerini tam olarak) yapamadı. Allâhü Teâlâ hazretleri ona vahyetti:
-“Ey Yahya! Sen benim (cennet yurdum ve) evimden senin için daha hayırlı bir ev mi buldun?
Veya daha hayırlı bir komşu bu buldun benim komşuluğumdan?
İzzet ve Celâlime yemin olsun ki, eğer sen bîr kere muttali olmakla Firdevs (cennetine) bir kere muttali olsan, elbette senin cismin erir ve elbette sen Firdevs-i alanın iştiyakından nefsini helak ederdin…
Ve eğer sen bir kere muttali olmakla cehennem ateşine mutalli olsaydın elbette göz yaşlarından kanlar akıttıktan sonra irin akıtırdın! Dokuma kalın elbise giydikten sonra demir elbise giyerdin!”

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/292-293.

Posted in Dini Hikayeler, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar | Leave a Comment »

Bu Senin Ümmetinin Göz Yaşlarıdır.

Posted by Site - Yönetici Aralık 12, 2020


Harpûtî (k.s.) hazretleri buyurdular: Rivayet olundu:
Kıyamet günü olduğu zaman, cehennemden dağ gibi bir ateş kütlesi çıkar. Ümmet-i Merhumenin üzerine hücum eder. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ümmetinden o ateşi defetmeye çalışır. Bir türlü ateş sönmez. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri:
-“Ey Cebrail! Yetiş! Yetiş! Ateş ümmetimi yakmak istiyor!” der. Cebrail Aleyhisselâm elinde bir bardak su ile gelir. Cebrail Aleyhisselâm, o bardak suyu, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine uzatır
ve şöyle der:
-“Bunu al, ateşin üzerine dök!”
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, o bir bardak suyu alır, dağlar gibi yükselip ümmetin üzerine gelen ateşin üzerine döker; ateş hemen o anda sönüverir, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Cebrail Aleyhisselâm’a sorar:
-“Ey Cebrail bu ne suyu idi? Ateşi söndürme yönünde bundan daha etkili bir su görmedim?” Cebrail Aleyhisselâm:
-“Bu senin ümmetinin göz yaşlarıdır. Halvette (yalnız kaldıklarında sırf) Allah korkusundan ağlayıp akıttıkları göz yaşlarıdır!
Allâh’ü Teâlâ hazretleri bana emretti; ben ümmetinin göz yaşlarını topladım, senin ona olan ihtiyaç vaktine kadar sakladım! Senin onlarla cehennem ateşini söndürmen için şu ana kadar muhafaza ettim!” der…

Düşünmek ve ibret almak lazım.


Kaynak:Şerhü’l-Kasîdetü’l-Bürde, s. 41, Ömer bin Ahmed el-Harbutî, Amira matbaası, (hicri) 1266- İst.

Posted in Genel, Tevbe | Leave a Comment »

Kavimlerin içinde Allâhü Teâlâ hazretlerine en çok iftira edenler Yahudîlerdir.

Posted by Site - Yönetici Aralık 9, 2020


Kavimlerin içinde Allâhü Teâlâ hazretlerine en çok iftira edenler Yahudîlerdir. Kur’ân-ı kerim bizlere,
Yahudilerin, Allâhü Teâlâ hazretlerine şu iftiralar ettiğini haber vermektedir:

1 – Altın ve gümüşten buzağı yapıp insanlara, işte bu sizin ve Musa’nın ilâhı’dır,
2- Allah fakirdir, biz zenginiz.
3- Allahın eli tutuktur.
4- Uzeyir Allah’ın oğludur demeleri.
5- İlâhî kitap Tevrâtı tahrif etmeleri,
6- Tevrâtta bulunan Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sıfatlarını değiştirerek, Allah’a iftira etmeleri,
7- Tevrâtta bulanan peygamberlerin kıssalarını değiştirerek İftira etmeleri.
8- İlâhî emir ve yasakları değiştirmeleri.
9- Ve benzeri şekillerde Allâhü Teâlâ hazretlerini inkâr ederek, ona iftira ettiler, Allâhü Teâlâ hazretlerine iftira eden Yahudiler, Allah’ın
1- Meleklere,
2- Peygamberlere,
3- Salih kullara,
4- Âlimlere,
5- Müslüman devlet adamlarına hayli hayli iftira ederler…

Bu konuda daha geniş bilgi için “YAHUDİ MEZÂLİMİ” isimli çalışmaya bakınız.


Kaynak :İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/279.

Posted in Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar | Leave a Comment »

Hikâye -Rahmet-i İlâhi

Posted by Site - Yönetici Aralık 9, 2020

Hikâye (Rahmet-i İlâhi)

Bazı tefsir ehli buyurdular:
Kabil kardeşi, Hâbili öldürdü. Bu, Âdem Aleyhisselâm’a çok zor ve tahammülsüz geldi. Allâhü Teâlâ hazretleri, Âdem Aleyhisselâm’a;
-“Ey Âdem! Yeryüzünü senin emrine verdim!
Oğlun Kabilin yerine (onun olduğu mekana) istediğin şeyi yaptırabilirsin!” buyurdu.

Bunun üzerine Adem Aleyhisselâm, (Kabil’in olduğu yere seslendi)
-“Ey arz! Kabili içine al!”
Yer, Kabili içine çekti. Kabil, yeryüzüne;
-“Ey arz! Allâhü Teâlâ hazretlerinin hakkı için bana mühlet ver! Ben sözümü söyleyinceye kadar!” dedi.
Yeryüzü, onun dediğini yaptı. Kabil;
-“Yâ Rabbi! Babam da sana âsî oldu onu neden yerin dibine geçirmedin? (Ben âsî olunca yer beni içine çekiyor?)” dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu:
-“Evet! Lakin baban tek bir emri terk etti. Sen ise hem benim emrimi ve hem de babanın emrini terk ettin! Ve sen kardeşini öldürdün!”
Adem Aleyhisselâm ikinci defa; -“Ey arz! Onu içine çek!” buyurdu.
(Yer harekete geçti, ona biraz daha içine çekti.) Kabil (yeryüzüne seslendi)
-“Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin hürmetine, ben söyleyeceğim sözlerimi söyleyinceye kadar bana mühlet ver!” dedi.
Yeryüzü onun dediğin yaptı.
Kabil;
-“Ya Rabbi! İblîs’te senin emrini terk etti! Sana düşmanlık etti yine de onu yerin dibine geçirmedinl Bana ne oluyor? Yer neden beni içine çekiyor?” dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri ona birincisi gibi cevap verdi.
Bunun üzerine Kabil;
-“Ey Allâhım! Sen doksan dokuz ismin yok mu?” Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu:
-“Evet!” Bunun üzerine kabil,
-“Rahman” ve “Rahîm” isimleri de bu isimlerin cümlesinden değil mi?” dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri,
-“Evet!” buyurdu. Kabil;
-“Sen rahmetinin çokluğundan, dolayı sen kendi zâtını “Rahman” ve “Rahîm” isimleriyle isimlendirmedin mi?” diye sordu. Allâhü Teâlâ hazretleri;
-“Evet!” buyurdu. Kabil,
-“Ya Rabbi! Eğer sen benim helakimi dilediysen bu iki ismi doksan dokuz güzel isimlerinin arasında çıkar da sonra beni helak et! Çünkü tek bir günahtan dolayı bir kulu, helak etmek, asla rahmet olmaz! ” dedi.
Allâhü Teâlâ hazretleri, yeryüzüne Kabili serbest bırakmasını emretti.
Allâhü Teâlâ hazretleri onu helak etmedi.


Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/275-276.

Posted in Genel, H.z Adem, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar | Leave a Comment »

Hz Mevlana raks ettimi ? Mevlevî tarikatında raksetmek varmı?

Posted by Site - Yönetici Aralık 8, 2020


Günümüzde ney çalarak rakseden, Mevlevî tarikatında da raksetmek ve sesleri yükseltmek yoktur.

Mevlânâ hazretleri Zikr-i Hafî ” (gizli zikir).yapardı.

Mevlânâ Hazretleri, Ney, rebap, tanbur gibi çeşitli çalgı aletlerini çalmamış ve onlarla zikir etmemiştir.

Mevlevî tarihine baktığımız zaman, Ney,-rebap, tanbur gibi çalgı aletlerinin çalınarak yapılan tören ve sema meclisleri, ilk defa onbeşinci asırda ortaya çıkmıştır. İlk mevlevî bestelerinin bestelenmesi de aynı zamana rastlar. Bu tarih Mevlânâ Hazretlerinin yaşadığı dönemden 3-4 asır sonradır. Çalgı aletleri, Mevlânâ tarafından değil”; ‘gerçek aşk, vecd ve cezbeden yoksun olan bazı cahil kişiler tarafından zamanla Mevlevî tarikatına sokulmuştur.

Mesnevî’nin birinci beytinde geçen “Ney” kelimesi bizim bildiğimiz çalgı aleti olan ney değil; mürşidi kâmil demektir. Mesnevî’nin “Dinle şu neyden nasıl şikâyet ediyor! O ayrılıklar hikâye ediyor..,!” diye başlayan birinci beytinde geçen “Ney” den maksad’m mürşidi kamil olduğunu, rahmetli Abidîn paşa dokuz türlü isbat etmiştir.

Mevlânâ Hazretleri, ney çalmak, ilâhi okumak, oynamak, zıplamak, dans etmek, semâ dönmek şöyle dursun yüksek sesle zikir bile yapmazdı. O, zikri hafi yani gizli zikir ile meşguldü.


Bu konuda daha geniş bilgi için; Merhum Abidîn Paşa’nin ‘Terceme ve Şerh-i Mesnevi Şerif c. 1, s. 17’ye ve Türkiye Gazetesi, Evliyalar Ansiklopedisi c. 4, s.273’ bakınız.

Posted in Genel, H.z Mevlana, Müzik - Musiki | Leave a Comment »

Mûsikî İlminin Başlangıcı

Posted by Site - Yönetici Aralık 7, 2020

Mûsikî İlminin Başlangıcı

Zikir olundu:
Hazret-i Ali (r.a.) bir gün, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine;
-“Ben ibâdetin lezzetini bulamıyorum?” dedi.
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de ona, tevhîdi telkin buyurdu. Ve ona, tevhidin eserlerinden kendisinde izhâr olan hâlleri hiçbir kimseye anlatmamasını vasiyet buyurdu.
Hazret-i Ali (r.a.)’ın Bâtınî âlemi tevhidin nurlarıyla dolunca, konuşmak mecburiyetinde kaldı. Bir kuyunun başına geldi. Kuyunun içinde konuştu. O kuyuda kamış yeşerdi.
Çobanın biri geldi. O kamıştan, kaval yaptı.
İşte bu “Mûsikî ilmi”nin başlangıcı oldu.


Posted in Genel | Leave a Comment »

Ömer bin el-Farid ( r.a.) Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 5, 2020

Ömer bin el-Farid ( r.a.) Kimdir ?

Ömer bin el-Farid: Asıl ismi Ömer bin Ali’dir. Künyesi Ebû Hafs olup, Sultân-ül-âşikîn (âşıkların sultânı) ve Şerefüddîn lakabları vardır. İbn-i Fârid diye meşhur oldu. Resûlullah efendimizin süt annesi Halîme’nin mensup olduğu Benî-Sa’d kabilesine mensuptur. 1180 (H.576) senesinde Mısır’da doğdu, İbn-i Fârid, aslen Suriye’nin Hama şehrindendir. Babası, buradan Mısır’a gelip yerleşmiştir. İbn-i Fârid’in babası, devlet kademelerinde, haksızlığa uğrayanların haklarını kazanmalarında yardımcı olduğu için kendisine “Fârid” denmiştir. Daha sonra, kadılık işi ile meşgul olmuştur. Fârid ailesi, ilim yanında, haramlardan ve şüphelilerden sakınma hususunda örnek olmaları ile tanınır. Bu ailenin mensupları dînin emir ve yasaklarına uymakta ziyadesiyle gayret gösterirlerdi. İbn-i Fârid, böyle bir ailede yetişti. Biraz büyüyünce, Şafiî fıkhı ile meşgul oldu. ibn-i Asâkir’den hadîs-i şerîf ilmini aldı. Büyük hadîs âlimi Münzirî ve başkaları kendisinden hadîs-i şerîf rivayet etti. Sonra tasavvuf yoluna ve yalnızlığa meyletti. Dünyâ sevgisinden ve bağlarından sıyrılmaya çalıştı. Babasından izin alır, Mukattam Dağı taraflarına, vadilere, Kâhire’deki Karafe harâbelerindeki terk edilmiş bir vaziyette bulunan mescidlerden birine gider, bir müddet oralarda kalırdı.
Babasının hakkına riâyet edip gönlünü almak için, günde bir-iki kere yanına giderdi. İbn-i Fârid, bundan sonrasını şöyle anlatır:
Babam vefat edince, her şeyden uzaklaşıp, tamamen kendimi bu yola verdim. Fakat bu şekilde bana hiçbir şey hâsıl olmadı. Nihayet bir gün, Mısır medreselerinden birisine girmek istedim. Bu sırada medrese kapısında, bakkal olan yaşlı bir zâtın abdest aldığını gördüm. Fakat, din kitaplarında, bildirilen şekilde abdest almıyordu. Önce kollarını, sonra ayaklarını yıkayıp, sonra başını mesh edip, daha sonra yüzünü yıkamıştı. Gönlümden; “Bu ihtiyar ne acayiptir. Bu yaşta, bir müslüman memleketinde, medrese kapısında, müslümanların âlimleri arasında bulunuyor da, şöyle usûlüne uygun bir abdest alamıyor.” düşüncesi geçti. Bunun üzerine o yaşlı zât bana bakıp: “Ey Ömer! Sana Mısır’da perdeler açılmaz, istediğini burada bulamazsın. Senin perdelerinin açılması ve istediğin Hicaz’da, Mekke-i mükerremede olsa gerek. Oraya git! İstediğin şeyin hâsıl olması yakındır.” dedi.
Ben, onun evliyâullahtan olduğunu bilememiştim. Meğer o, böyle usûlüne uygun olmayan abdest almakla hâlini setredip giziermiş. Bu durumları anlayınca, huzurunda oturup: ‘Efendim, ben nerede, Mekke-i mükerreme nerede? Hac mevsimi değildir ki, bana arkadaş olacak birisini bulayım.” dedim! Bunun üzerine eli ile işaret ederek; “İşte Mekke-i mükerreme önündedir.” dedi. Baktığımda, Mekke-i mükerremeyi gördüm. Sonra o ihtiyardan ayrılıp, Mekke-i mükerremeye doğru yöneldim. Mekke-i mükerreme benim gözümün önünden kaybolmadı. Nihayet Mekke-i mükerremeye vardım. Artık manevî perdeler bir bir açılıyordu. Bundan sonra, Mekke-İ mükerremenin dağlarında ve vadilerinde dolaşmaya başladım. Öyle ki, kendimi hiç bilmediğim bir vadide bulmuştum, Oradan Mekke-i mükerremenin uzaklığı, on günlük yoldu. Her gün Harem-i şerîfte beş vakit cemâatle namazda hazır bulunurdum. Bu yere gelip giderken, bir yırtıcı hayvan bana arkadaş olurdu. Deve gibi dizi üzerine çöküp: “Efendim! Bin, bin!” derdi. Her zaman binerdim. On beş yılım böyle geçti. Bir ara, ansızın o ihtiyar bakkalın sesi kulağıma geldi. “Ey Ömer! Kahire’ye gel. Vefatımda hazır bulun.” dedi. Bu söz üzerine Kâhire’ye gittim. O zâtın vefatı yakın bir vaziyetteydi. Selâm verdim. Selâmımı aldı. Bana birkaç dînâr verdi. Bunlarla teçhiz ve tekfinimi yap. Bir dînâr daha verip, bunu da tâbutumu taşıyanlara ver. Karâfe’de falanca yere tabutumu koy, dedi. Sonra şunları söyledi: “Bu sırada dağdan aşağıya bir kimse iner. Onunla namazımı kıl. Sonra Allahü teâlânın dilediği şeyin olmasını bekle.” Onun tavsiyesi üzerine hareket ettim. Tâbutunu dediği yere koydum. Dağdan bir kişinin aşağıya doğru indiğini gördüm. Kuş gibi süratliydi. Ayağının yere dokunduğunu görmedim. Fakat ben o şahsı tanıyordum. O, çarşıda dolaşır, herkes kendisiyle alay ederdi. Ensesine vururlardı. Yanıma gelince; “Ey Ömer, gel cenaze namazını birlikte kılalım.” dedi. Biraz ileri varınca, yerle gök arasında, yeşil ve beyaz kuşların bizimle birlikte namaz kıldıklarını gördüm. Namazı bitirdikten sonra, büyük bir yeşil kuş, o kuşlar arasından aşağıya indi. Tabutun alt yanına kondu. O, tabutu tutup, diğer kuşların arasına karıştı. Hepsi tesbîh ederek uçtular ve gözlerimizin önünden kayboldular. Ben bu hâle çok hayret ettim. Sonra yanımdaki o zât bana; “Ey Ömer! İşitmedin mi ki, şehidlerin ruhları yeşil kuşların kursakları içindedir. Cennet’ten çıkıp, istedikleri yerde uçarlar. Bunlar kılıç şehidleridir. Muhabbet ve İlâhî sevgi şehidlerinin hem cesedleri ve hem de ruhları yeşil kuşların kursakları içindedir. Bu zât da onlardan birisidir.” dedi, bn-i Fârid, Mekke-i mükerremeden Mısır’a dönünce, Ezher’de hatiplikle meşgul oldu. İbn-i Fârid’in bir Dîvan’ı vardır. Bu Dîvân çok derin mânâları ihtiva etmektedir. İbn-i Fârid, şiirlerinin çoğunu Mekke-i mükerreme vadilerinde yazdı. Dİvân’daki kasîdelerden birisi de, Kasîde-i Tâiyye’dir. 750 beyittir.


İbn-i Fârid şöyle der: Kasîde-i Tâiyye’yi tamamladıktan sonra, rüyamda Resûlullah efendimizi gördüm.
Buyurdular ki; “Kasîdene ne isim koydun?” Ben de: “Yâ Resûlallah! Levâîh-ül-Cinân (Revâîc-ül-cinân)
İsmini verdim.” dedim. O zaman Resûlullah; “Hayır, ona Nazm-üs-sülûk adını ver.” buyurdu. Ben de, Kasîde-i Tâiyye’ye bu adı verdim.


1238 (H.636) senesinde yine burada vefat etti. Mısır’da Karâfe denilen yere defnedildi.

Kaynak :İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/251-252 & Evliyalar Ansiklopedisi…

Posted in Genel | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: