Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Genel’ Category

Mûsikî İlminin Başlangıcı

Posted by Site - Yönetici Aralık 7, 2020

Mûsikî İlminin Başlangıcı

Zikir olundu:
Hazret-i Ali (r.a.) bir gün, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine;
-“Ben ibâdetin lezzetini bulamıyorum?” dedi.
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de ona, tevhîdi telkin buyurdu. Ve ona, tevhidin eserlerinden kendisinde izhâr olan hâlleri hiçbir kimseye anlatmamasını vasiyet buyurdu.
Hazret-i Ali (r.a.)’ın Bâtınî âlemi tevhidin nurlarıyla dolunca, konuşmak mecburiyetinde kaldı. Bir kuyunun başına geldi. Kuyunun içinde konuştu. O kuyuda kamış yeşerdi.
Çobanın biri geldi. O kamıştan, kaval yaptı.
İşte bu “Mûsikî ilmi”nin başlangıcı oldu.


Posted in Genel | Leave a Comment »

Ömer bin el-Farid ( r.a.) Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 5, 2020

Ömer bin el-Farid ( r.a.) Kimdir ?

Ömer bin el-Farid: Asıl ismi Ömer bin Ali’dir. Künyesi Ebû Hafs olup, Sultân-ül-âşikîn (âşıkların sultânı) ve Şerefüddîn lakabları vardır. İbn-i Fârid diye meşhur oldu. Resûlullah efendimizin süt annesi Halîme’nin mensup olduğu Benî-Sa’d kabilesine mensuptur. 1180 (H.576) senesinde Mısır’da doğdu, İbn-i Fârid, aslen Suriye’nin Hama şehrindendir. Babası, buradan Mısır’a gelip yerleşmiştir. İbn-i Fârid’in babası, devlet kademelerinde, haksızlığa uğrayanların haklarını kazanmalarında yardımcı olduğu için kendisine “Fârid” denmiştir. Daha sonra, kadılık işi ile meşgul olmuştur. Fârid ailesi, ilim yanında, haramlardan ve şüphelilerden sakınma hususunda örnek olmaları ile tanınır. Bu ailenin mensupları dînin emir ve yasaklarına uymakta ziyadesiyle gayret gösterirlerdi. İbn-i Fârid, böyle bir ailede yetişti. Biraz büyüyünce, Şafiî fıkhı ile meşgul oldu. ibn-i Asâkir’den hadîs-i şerîf ilmini aldı. Büyük hadîs âlimi Münzirî ve başkaları kendisinden hadîs-i şerîf rivayet etti. Sonra tasavvuf yoluna ve yalnızlığa meyletti. Dünyâ sevgisinden ve bağlarından sıyrılmaya çalıştı. Babasından izin alır, Mukattam Dağı taraflarına, vadilere, Kâhire’deki Karafe harâbelerindeki terk edilmiş bir vaziyette bulunan mescidlerden birine gider, bir müddet oralarda kalırdı.
Babasının hakkına riâyet edip gönlünü almak için, günde bir-iki kere yanına giderdi. İbn-i Fârid, bundan sonrasını şöyle anlatır:
Babam vefat edince, her şeyden uzaklaşıp, tamamen kendimi bu yola verdim. Fakat bu şekilde bana hiçbir şey hâsıl olmadı. Nihayet bir gün, Mısır medreselerinden birisine girmek istedim. Bu sırada medrese kapısında, bakkal olan yaşlı bir zâtın abdest aldığını gördüm. Fakat, din kitaplarında, bildirilen şekilde abdest almıyordu. Önce kollarını, sonra ayaklarını yıkayıp, sonra başını mesh edip, daha sonra yüzünü yıkamıştı. Gönlümden; “Bu ihtiyar ne acayiptir. Bu yaşta, bir müslüman memleketinde, medrese kapısında, müslümanların âlimleri arasında bulunuyor da, şöyle usûlüne uygun bir abdest alamıyor.” düşüncesi geçti. Bunun üzerine o yaşlı zât bana bakıp: “Ey Ömer! Sana Mısır’da perdeler açılmaz, istediğini burada bulamazsın. Senin perdelerinin açılması ve istediğin Hicaz’da, Mekke-i mükerremede olsa gerek. Oraya git! İstediğin şeyin hâsıl olması yakındır.” dedi.
Ben, onun evliyâullahtan olduğunu bilememiştim. Meğer o, böyle usûlüne uygun olmayan abdest almakla hâlini setredip giziermiş. Bu durumları anlayınca, huzurunda oturup: ‘Efendim, ben nerede, Mekke-i mükerreme nerede? Hac mevsimi değildir ki, bana arkadaş olacak birisini bulayım.” dedim! Bunun üzerine eli ile işaret ederek; “İşte Mekke-i mükerreme önündedir.” dedi. Baktığımda, Mekke-i mükerremeyi gördüm. Sonra o ihtiyardan ayrılıp, Mekke-i mükerremeye doğru yöneldim. Mekke-i mükerreme benim gözümün önünden kaybolmadı. Nihayet Mekke-i mükerremeye vardım. Artık manevî perdeler bir bir açılıyordu. Bundan sonra, Mekke-İ mükerremenin dağlarında ve vadilerinde dolaşmaya başladım. Öyle ki, kendimi hiç bilmediğim bir vadide bulmuştum, Oradan Mekke-i mükerremenin uzaklığı, on günlük yoldu. Her gün Harem-i şerîfte beş vakit cemâatle namazda hazır bulunurdum. Bu yere gelip giderken, bir yırtıcı hayvan bana arkadaş olurdu. Deve gibi dizi üzerine çöküp: “Efendim! Bin, bin!” derdi. Her zaman binerdim. On beş yılım böyle geçti. Bir ara, ansızın o ihtiyar bakkalın sesi kulağıma geldi. “Ey Ömer! Kahire’ye gel. Vefatımda hazır bulun.” dedi. Bu söz üzerine Kâhire’ye gittim. O zâtın vefatı yakın bir vaziyetteydi. Selâm verdim. Selâmımı aldı. Bana birkaç dînâr verdi. Bunlarla teçhiz ve tekfinimi yap. Bir dînâr daha verip, bunu da tâbutumu taşıyanlara ver. Karâfe’de falanca yere tabutumu koy, dedi. Sonra şunları söyledi: “Bu sırada dağdan aşağıya bir kimse iner. Onunla namazımı kıl. Sonra Allahü teâlânın dilediği şeyin olmasını bekle.” Onun tavsiyesi üzerine hareket ettim. Tâbutunu dediği yere koydum. Dağdan bir kişinin aşağıya doğru indiğini gördüm. Kuş gibi süratliydi. Ayağının yere dokunduğunu görmedim. Fakat ben o şahsı tanıyordum. O, çarşıda dolaşır, herkes kendisiyle alay ederdi. Ensesine vururlardı. Yanıma gelince; “Ey Ömer, gel cenaze namazını birlikte kılalım.” dedi. Biraz ileri varınca, yerle gök arasında, yeşil ve beyaz kuşların bizimle birlikte namaz kıldıklarını gördüm. Namazı bitirdikten sonra, büyük bir yeşil kuş, o kuşlar arasından aşağıya indi. Tabutun alt yanına kondu. O, tabutu tutup, diğer kuşların arasına karıştı. Hepsi tesbîh ederek uçtular ve gözlerimizin önünden kayboldular. Ben bu hâle çok hayret ettim. Sonra yanımdaki o zât bana; “Ey Ömer! İşitmedin mi ki, şehidlerin ruhları yeşil kuşların kursakları içindedir. Cennet’ten çıkıp, istedikleri yerde uçarlar. Bunlar kılıç şehidleridir. Muhabbet ve İlâhî sevgi şehidlerinin hem cesedleri ve hem de ruhları yeşil kuşların kursakları içindedir. Bu zât da onlardan birisidir.” dedi, bn-i Fârid, Mekke-i mükerremeden Mısır’a dönünce, Ezher’de hatiplikle meşgul oldu. İbn-i Fârid’in bir Dîvan’ı vardır. Bu Dîvân çok derin mânâları ihtiva etmektedir. İbn-i Fârid, şiirlerinin çoğunu Mekke-i mükerreme vadilerinde yazdı. Dİvân’daki kasîdelerden birisi de, Kasîde-i Tâiyye’dir. 750 beyittir.


İbn-i Fârid şöyle der: Kasîde-i Tâiyye’yi tamamladıktan sonra, rüyamda Resûlullah efendimizi gördüm.
Buyurdular ki; “Kasîdene ne isim koydun?” Ben de: “Yâ Resûlallah! Levâîh-ül-Cinân (Revâîc-ül-cinân)
İsmini verdim.” dedim. O zaman Resûlullah; “Hayır, ona Nazm-üs-sülûk adını ver.” buyurdu. Ben de, Kasîde-i Tâiyye’ye bu adı verdim.


1238 (H.636) senesinde yine burada vefat etti. Mısır’da Karâfe denilen yere defnedildi.

Kaynak :İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/251-252 & Evliyalar Ansiklopedisi…

Posted in Genel | Leave a Comment »

Hangi Tarikata Girilmelidir

Posted by Site - Yönetici Aralık 2, 2020

Hangi Tarikata Girilmelidir

Akıllı kişiye düşen, en salim olan tarikatı tercih etmelidir.
Kıy-u kâl’dan (sözlerden- dedi kodu ve benzerî düşüncelerden) kaçınmalıdır.
Onların (gerçek tasavvuf ehlinin) şu sözlerinin üzerine bak ve üzerinde düşün:

Tarikat arayan bir Müslüman kardeşim şunlara dikkat etmelidir.
1.En sağlam,
2. En sahih,
3. En faydalı,
4. Dünyevî ve şahsî çıkarlardan uzak,
5. Kitab ve sünnete en uygun,
6. Ehl-i sünne’t ve’l-cemaat’e en bağlı,
7. İlim ile irfanı birleştiren,
8. İslâm ve Kur’ân-ı kerime hizmeti vazife edinen,
9. Şerîat-i Garra-i Ahmediyye’nin reşv-ü neması için çalışan,
10. Şeyhi mürşid-i kâmil olan,
11. Mürşid-i zamanın müceddidi olan,
12. Varisi Muhammedi olan,
13. İnkıta’a uğramamış olan tarikat-i âliye-yi Muhammeddiyye’yi), Ara bul ve tercih et.
Allâhü Teâlâ hazretlerinin sana zamanın mürşid-i kâmilini bulmayı nasip etmesi için her gün beş vakit namazdan sonra dua et!

İlim ve Kur”ân talebelerine sadakalar ver. Çünkü bu sırf aramakla bulunmaz.


Kaynak : Dipnot – İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/259.

Posted in Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hacı Bayramı Veli ve Raks

Posted by Site - Yönetici Kasım 30, 2020

Hacı Bayramı Veli ve Raks

Şeyh Üftâde Efendi (k.s.) hazretleri buyurdular:
Bizim tarikatımızda, raksetmek yoktur.

Hacı Bayramı Veli (k.s.) hazretlerinin tarikatında da raksetmek yoktu .

Muhakkak ki, raksetmek ve sesler (bazı kişiler tarafından) hatıra gelen (düşünceleri) defetmek için konuldu (ihdas olundu). Halbuki akla gelen hatıraları (vesveseleri ve şeytanî düşünceleri) defetmekte tevhîd’ten daha tesirli hiçbir şey yoktur.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, tevhîd’ten başka bir şey telkin etmedi.

Kaynak :İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/257.

Posted in Genel | Leave a Comment »

Şems-i Tebrizî Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Kasım 25, 2020

Şems-i Tebrizî: Asıl ismi Muhammed bin Ali’dir. Tebriz’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Şems-i Tebrîzî lakabıyla meşhur oldu.
Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri, Tebriz’de ilim öğrendi ve edeb üzere yetişti. Daha küçük yaştayken manevî hallere, üstün derecelere kavuştu. Kendisi şöyle anlatır:
“Henüz ilk mektepteydim. Daha bulûğ çağına girmemiştim. Peygamber efendimizin sevgisi bende öyle yer etmişti ki, kırk gün geçtiği halde, O’nun muhabbetinden aklıma yemek ve içmek gelmedi. Bazen yemeği hatırlattıklarında, onları elimle yahut başımla reddederdim. Göklerdeki melekleri ve yerele gayb âlemini, kabirdekilerin hallerini müşahede edebilirdim. Hocam Ebû Bekr, hallerimi başkalarına haber vermekten beni men ederdi. Bir gün babam bu hallerimden ürktü ve beni karşısına alıp; -“Yavrucuğum! Ben senin acayip işlerinden bir şey anlamıyorum. Bunun sonu nereye varacak? Korkarım ki sana bir zarar erişir?” eledi. Ben de ona;
– “Babacığım! Bir tavuğun altına konan bir ördek yumurtasından çıkan ördek yavrusunun dereye dalıp yüzdüğü gibi ben de manevî deryaya dalmış bir haldeyim.” diye cevap verdim.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri, Ebû Bekr-i Kirmânî’den ve Bâbâ Kemâl-i Cündî’den feyz aldı. Şems-i Tebrîzî hazretleri seyahat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulunması için duâ ederdi. Kendisi anlatır:
-“Bir zaman Rabbime, beni kendi velîleri arasına koyup onlara arkadaş et diye yalvarırdım. Bunun üzerine bir gece rüyama bana; -“Seni bir velîye arkadaş edeceğiz.” dediler. Ben de; -“Peki o velî zât nerede bulunur?” dedim. Bana;
-“Aradığın velî Rum diyarındadir.” dediler. Sonra onu bir zaman aradım. Bana rüyamda; -“Daha bulacağın zaman gelmedi.” dediler. Bir zaman geçtikten sonra bana; -“Ey Şems-i Tebrîzî! Senin en şerefli dostun ve arkadaşın Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleridir.” diye ilham edildi. Bundan sonra Rum diyarına gitmek ve o sevgili zât ile görüşmek ve yolunda başımı feda etmek üzere yollara düştüm.”


Şems-i Tebrîzî hazretleri uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 1244 senesi Ekim ayında Konya’ya geldi. Büyük kapıdan şehre girerek bir han sordu. Gösterilen Şekerrîzân Hanına yerleşti. Şems-i Tebrîzî hazretleri Konya’ya geldiğinde halk onun hakkında;
-“Acaba bu zât Allahü teâiânm bir velîsi midir?” dediler ve onun sohbetlerini dinlemeyi arzu ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri kimseyle görüşmek istemedi. Konuşmalar çoğalınca, mecbur kalıp; -“Benim bir huyum vardır. Nedir derseniz! Ben bir yahûdî ve hıristiyan gördüğümde onlara Hak teâlânın hak yola kavuşturması için duâ ederim. Bir kimse ki bana sövse, rencide etse ben yine ona duâ edip; “Yâ Rabbî! O kimsenin dilini sövmekten kurtar, iyiye çevirip sövmek yerine teşbihle, tehlille meşgul olsun demekten başka işim yoktur. Ben velî olsam olmasam size ne?” buyurdu ve bir zaman insanlarla görüşmekten uzak durdu.


Şems-i Tebrîzî hazretleri günlerini orada geçirirken, bir gün kapıda oturmuş Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. O sırada Mevlânâ hazretleri talebeleriyle oradan geçerken, kapı önünde tefekkür hâlindeki, Şems hazretlerine baktı, ona selâm verdi. Ve yoluna devam etti. Kendi kendine de; -“Bu, yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nurlu bir yüzü var.” diye düşünürken aniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Atı durduran Mevlânâ hazretleri, elin sahibinin o yabancı olduğunu görünce; -“Buyurunuz! Bir arzunuz mu var?” dedi. O da; -“İsminizi öğrenmek istiyorum.* deyince, Mevlânâ; -“Celâleddîn Muhammed.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî;
-“Bir suâlim var. Acaba Muhammed aleyhisselâm mı, yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür?” diye sordu. Böyle bir soruyu ilk defa duyan Mevlânâ hazretleri;
-“Elbette ki Muhammed aleyhisselâm büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd O’nun hürmetine yaratıldı.” dedi. Bu cevâbı bekleyen Şems-i Tebrîzî; -“Peki, Muhammed aleyhisselâm “Biz seni lâyıkıyla bilemedik yâ Rabbî!” dediği hâlde, Bâyezîd-i Bistâmî, niçin “Sübhânî, benim sânım ne yücedir” diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz?” diyerek tekrar sordu. Mevlânâ hazretleri, buna da şöyle cevap verdi:
-“Peygamber efendimizin mübarek kalbi öyle bir derya idi ki, ona ne kadar marifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet, Allahü teâlânın sevgisi dolsa onu İçine alır, kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip;
-“Yâ Rabbî! Verdiğin bu nimetleri daha da arttır.” buyurdu. Fakat, Bâyezîd-i Bistâmî’nİn kalbi o kadar geniş olmadığı için, İlâhî feyzlere tahammül edemeyerek ufak bir tecelli ile dolup taşardı. Az bir feyzle taşınca da böyle şeyler söylerdi.” Bu îzâhata hayran kalan Şems-i Tebrîzî, “Allah” diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlânâ hazretleri, hemen atından İnerek Şems-i Tebrîzîyi kucakladı, ayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta çok ısınmıştı, kalbinde o kadar muhabbet hâsıl olmuştu ki, ayılınca büyük bir hürmet ve edeb İle evine götürdü.


Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin zahiri ve bâtını çalışmaları devam ederken, onların bu sohbetlerini hazmedemeyen ve Mevlânâ’nın kendi aralarına katılmamasına üzülen bâzı kimseler, Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söylentiler, Mevlânâ’nın kulağına kadar geldi. Diyorlardı ki: “Bu kimse Konya’ya geleli, Mevlânâ bizi terk etti. Gece gündüz hep birbirleriyle sohbet ediyorlar da, bizlere hiç İltifat göstermiyorlar, Yanlarına kimseyi de koymuyorlar. Mevlânâ, Sultân-ül-ulemâ’nın oğlu olsun da, Tebrîz’den gelen ve ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağı ile (Mevlânâ hazretlerinin memleketi) Tebrîz toprağı bir olur mu? Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir.” Bu söylentilere Mevlânâ; “Hiç toprağa îtibâr olunur mu? Bir İstanbullu, bir Mekkeliye galip gelirse, Mekkelinin istanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?” diyerek cevap verdi. Fakat söylentiler durmadı. Şems-İ Tebrizî hazretleri artık Konya’da kalamıyacağını anladı. O çok kıymetli dostunu, o mübarek ahbabını bırakarak Şam’a gitti. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin gitmesi Mevlânâ’yı çok üzdü.


Şems-i Tebrîzî hazretleri, Mevlânâ’yı velîlik makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor, her türlü riyazet ve mücâhedeyi yaptırıyordu. Günler bu şekilde devam ederken, halk, Mevlânâ’nın hiç görünmemesinden dolayı Şems’e kızmaya başladı. Bir gün bu söylenenleri Şems-i Tebrîzî işitince, Sultan Veled’e; “Ey Veled! Hakkımda yine sû-i zan etmeye başladılar. Beni Mevlânâ’dan ayırmak için, söz birliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!” dedi.
1247 senesi Aralık ayının beşine rastlayan Perşembe gecesiydi. Mevlânâ ile Şems hazretleri yine odalarında sohbet ediyorlar, Allahü teâlânın muhabbetinden ve çeşitli velîlik makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı çağırdılar. Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ’ya; “Beni katletmek için çağırıyorlar.” dedi ve dışarı çıktı. Dışarda bir grup kimse, bir anda üzerine hücum ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ‘Allah!” diyen sesi duyuldu. Mevlânâ hemen dışarı çıktı, fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled’i uyandırıp, durumun tetkîkini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda Şems-i Tebrîzî hazretlerinin mübarek cesedini bulamadılar. Bu cinayeti işleyenler yedi kişi idi. İçlerinde, Mevlânâ’nın oğlu Alâeddîn de vardı.Yedisi de kısa bir süre sonra çeşitli belâlara yakalanarak öldüler. Bir gece Sultan Veled, rüy.asında Şems-i Tebrîzî’nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Şems-i Tebrîzî hazretleri ona;
“Ben falan yerdeki kuyudayım. Beni buradan alıp defneyleyin,” buyurdu. Sultan Veled uyanınca, yanına en yakın dostlarından birkaçını alarak, gördüğü kuyuya gittiler. Cesed hiç bozulmamıştı. Bulunduğu yerden alıp cenaze hizmetlerini gördüler ve Mevlânâ’nın medresesine defnettiler. Tarih: 1247 (H.645), daha geniş bilgi İçin Türkiye gazetesi Evliyalar ansiklopedisine bakınız. Mütercim.

Kaynak Dipnot :İsmail Hakkı Bursevi (k.s. ) Ruhu’l Beyan Tefsiri : 9/427-430.

Posted in Genel | Etiketler: , | 1 Comment »

Yaşarken rakı içerde ölürken zemzem ister.

Posted by Site - Yönetici Eylül 5, 2020

Yaşarken rakı içerde ölürken zemzem ister.

Yaşarken mini etek giyerde ölürken kefen ister.

Yaşarken şarkı dinlerde ölürken yasin ister,

Cehennem yolcusu gibi yaşarda cennete gitmek ister.

Allahım sen bizlere doğru yolu göster ve bizleri doğru yola ilet.
Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hastalık Günahlara Keffaret Olur

Posted by Site - Yönetici Eylül 4, 2020

Hastalık Günahlara Keffaret Olur

Evliyâdan Yazıcızâde Mehmed Hazretleri Meğâribü’z-Zamân kitabında şöyle nakleder:
Mümin bir kimse hasta olduğu zaman Hak Teâlâ (c.c.) o kimseye dört melek gönderir:

Birine o kimsenin kuvvetini almasını emreder, o kimse zayıflar.

Birine o kimsenin ağzından yemeğin lezzetini almasını emreder, o kimse de yemek iştahı kalmaz.

Birine de yüzünün nûrunu almasını emreder, o kimsenin benzi sararır.

Diğerine ise o kimsenin günahlarını almasını emreder. Melekler de bunları yaparlar.

Cenâb-ı Hak, o kulunu iyileştirmeyi dilediğinde, vazifeli meleklere emreder, kuvvetini, yüzünün nûrunu, tad ve lezzet alma melekesini iâde ederler.

Günâhını alan meleğe ise günahlarını geri verdirmez.
O melek, Mevlâ’ya secde edip: “Yâ Rabbi, biz dört melek idik. Diğerleri aldıklarını geri verdiler. Ben aldığımı geri vermedim.” der.

Cenâb-ı Hak buyurur ki: “Kulumu hastalıkla imtihan edip günahlarını bağışladıktan sonra onları tekrar iâde etmek şânımdan değildir.”

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Sahabe-i Kiram ve Bizler

Posted by Site - Yönetici Ağustos 30, 2020

Sahabe-i Kiram ve Bizler

Hasan (Basrî k.s.) hazretleri buyurdular:
Bedir savaşına katılmış olan yetmiş kadar sahabe-i kiram (r.a. ecmeîn) hazerâtını gördüm. Onlar, Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendilerine helal kıldığı şeylerden (öyle kaçınırlardı ki,) Allâhü Teâlâ hazretlerinin size haram kılmış olduğu şeylerden sizin zahid olmanız (çekinmenizden) daha çok zâhid idiler…
Onlar, sizin rahatlığa sevinmenizden çok daha şiddetli bir şekilde belâlara seviniyorlardı.
Eğer sizler, onları görmüş olsaydınız, elbette;
-“Muhakkak bunlar deli!” derdiniz.
Eğer o sahabeler, sizin en seçkinlerinizi ve en hayırlılarınızı görmüş olsalardı elbette ki;
-“Bunlar için asla kurtuluş yoktur!” derlerdi.
Ve eğer onlar, sizin en şerlilerinizi görmüş olsalardı; onların hesap gününe iman etmediklerine hükmederlerdi.
O sahabelere, eğer dünya malı arz olunsaydı, kalblerinin bozulma korkusundan onu terk ederlerdi.

İsmail Hakkı Bursevi (k.s. ) Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/421-422.

Posted in Ashab-ı Kram, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

İnançsız Bir Kavim

Posted by Site - Yönetici Ağustos 11, 2020

İnançsız Bir Kavim

Rivayet olundu:
Musa Aleyhisselâm, İsrail oğullarına Tevrat’ı getirdiğinde; onlara Tevrat’ı okudu. İsrail oğulları, Tevrâtın içinde bulunan ağır ve meşakkatli mükellefiyetleri işittiklerinde, onu kabul etmekten kaçındılar ve onun içinde olanları din olarak kabul etmekten imtina ettiler..

Bunun üzerine Allâhü Teâlâ hazretleri, dağa emretti, dağ yerinden söküldü. Yükselip, Yahudilerin başlarının üzerinde (gökte) havada durdu. Öyle ki, dağ, Yahudilerin askerlerinin ve fertlerinin olduğu her yere yayıldı. Onlardan hiçbir kimse kalmadı; mutlaka dağ onun başının üzerindeydi.
İsrail oğullarına;
-“Eğer bunu kabul ederseniz; kabul edin! Yoksa bu dağ; sizin üzerinize yıkılacaktır!” denildi.
Yahudiler, dağa baktılar.
Onlardan her biri, sol tarafları üzerine hemen secdeye kapandılar. Dağın üzerlerine düşme korkusundan dolayı da sağ gözlerinin ucu ile de dağa bakıyorlardı. Bundan dolayı Yahudilerin hepsinin sol gözlerinin ucu ile secde etmekte olduklarını görürsün.
Ve :
-“Bu kendisiyle bizim üzerimizden azabın kalktığı secdedir!” derler.
Bunun üzerine Yahudiler, bir şeyi zorla kabul eden ve ilk flrsatta gerisin geriye dönen kişinin bir şeyi kabul edişiyle cebren (istemeyerek zorunlu) olarak, Tevrat’ı kabul ettiler.

İşte bundan dolayı Tevrat ehli, onu zorla kabul ettiklerinden dolayı ilk fırsatta da Tevrat’ı tamamen tahrif ettiler.

kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k.s. ) Ruhu’l Beyan Tefsiri : 9/423-424.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Şems-i Tebrizî Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Mart 10, 2020

Şems-i Tebrizî Hazretleri Kimdir ?

Şems-i Tebrizî: Asıl ismi Muhammed bin Ali’dir. Tebriz’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Şems-i Tebrîzî lakabıyla meşhur oldu.

Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri, Tebriz’de ilim öğrendi ve edeb üzere yetişti. Daha küçük yaştayken manevî hallere, üstün derecelere kavuştu.

Kendisi şöyle anlatır:
“Henüz ilk mektepteydim. Daha bulûğ çağına girmemiştim. Peygamber efendimizin sevgisi bende öyle yer etmişti ki, kırk gün geçtiği halde, O’nun muhabbetinden aklıma yemek ve içmek gelmedi. Bazen yemeği hatırlattıklarında, onları elimle yahut başımla reddederdim. Göklerdeki melekleri ve yerele gayb âlemini, kabirdekilerin hallerini müşahede edebilirdim. Hocam Ebû Bekr, hallerimi başkalarına haber vermekten beni men ederdi. Bir gün babam bu hallerimden ürktü ve beni karşısına alıp; -“Yavrucuğum! Ben senin acayip işlerinden bir şey anlamıyorum. Bunun sonu nereye varacak? Korkarım ki sana bir zarar erişir?” dedi. Ben de ona;
– “Babacığım! Bir tavuğun altına konan bir ördek yumurtasından çıkan ördek yavrusunun dereye dalıp yüzdüğü gibi ben de manevî deryaya dalmış bir haldeyim.” diye cevap verdim.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri, Ebû Bekr-i Kirmânî’den ve Bâbâ Kemâl-i Cündî’den feyz aldı.

Şems-i Tebrîzî hazretleri seyahat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulunması için duâ ederdi.

Kendisi anlatır:
-“Bir zaman Rabbime, beni kendi velîleri arasına koyup onlara arkadaş et diye yalvarırdım. Bunun üzerine bir gece rüyama bana; -“Seni bir velîye arkadaş edeceğiz.” dediler. Ben de; -“Peki o velî zât nerede bulunur?” dedim. Bana;
-“Aradığın velî Rum diyarındadir.” dediler. Sonra onu bir zaman aradım.
Bana rüyamda;
-“Daha bulacağın zaman gelmedi.” dediler.
Bir zaman geçtikten sonra bana;
-“Ey Şems-i Tebrîzî! Senin en şerefli dostun ve arkadaşın Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleridir.” diye ilham edildi. Bundan sonra Rum diyarına gitmek ve o sevgili zât ile görüşmek ve yolunda başımı feda etmek üzere yollara düştüm.”

Şems-i Tebrîzî hazretleri uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 1244 senesi Ekim ayında Konya’ya geldi. Büyük kapıdan şehre girerek bir han sordu. Gösterilen Şekerrîzân Hanına yerleşti. Şems-i Tebrîzî hazretleri Konya’ya geldiğinde halk onun hakkında;
-“Acaba bu zât Allahü teâiânm bir velîsi midir?” dediler ve onun sohbetlerini dinlemeyi arzu ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri kimseyle görüşmek istemedi. Konuşmalar çoğalınca, mecbur kalıp;
-“Benim bir huyum vardır. Nedir derseniz! Ben bir yahûdî ve hıristiyan gördüğümde onlara Hak teâlânın hak yola kavuşturması için duâ ederim. Bir kimse ki bana sövse, rencide etse ben yine ona duâ edip; “Yâ Rabbî! O kimsenin dilini sövmekten kurtar, iyiye çevirip sövmek yerine teşbihle, tehlille meşgul olsun demekten başka işim yoktur. Ben velî olsam olmasam size ne?” buyurdu ve bir zaman insanlarla görüşmekten uzak durdu.

Şems-i Tebrîzî hazretleri günlerini orada geçirirken, bir gün kapıda oturmuş Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. O sırada Mevlânâ hazretleri talebeleriyle oradan geçerken, kapı önünde tefekkür hâlindeki, Şems hazretlerine baktı, ona selâm verdi. Ve yoluna devam etti. Kendi kendine de;
-“Bu, yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nurlu bir yüzü var.” diye düşünürken aniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Atı durduran Mevlânâ hazretleri, elin sahibinin o yabancı olduğunu görünce;
-“Buyurunuz! Bir arzunuz mu var?” dedi. O da;
-“İsminizi öğrenmek istiyorum.” deyince, Mevlânâ;
-“Celâleddîn Muhammed.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî;
-“Bir suâlim var. Acaba Muhammed aleyhisselâm mı, yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür?” diye sordu.
Böyle bir soruyu ilk defa duyan Mevlânâ hazretleri;
-“Elbette ki Muhammed aleyhisselâm büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd O’nun hürmetine yaratıldı.” dedi. Bu cevâbı bekleyen Şems-i Tebrîzî;
-“Peki, Muhammed aleyhisselâm”Biz seni lâyıkıyla bilemedik yâ Rabbî!” dediği hâlde, Bâyezîd-i Bistâmî, niçin “Sübhânî, benim sânım ne yücedir” diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz?” diyerek tekrar sordu.
Mevlânâ hazretleri, buna da şöyle cevap verdi:
-“Peygamber efendimizin mübarek kalbi öyle bir derya idi ki, ona ne kadar marifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet, Allahü teâlânın sevgisi dolsa onu İçine alır, kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip;
-“Yâ Rabbî! Verdiğin bu nimetleri daha da arttır.” buyurdu. Fakat, Bâyezîd-i Bistâmî’nİn kalbi o kadar geniş olmadığı için, İlâhî feyzlere tahammül edemeyerek ufak bir tecelli ile dolup taşardı. Az bir feyzle taşınca da böyle şeyler söylerdi.” Bu îzâhata hayran kalan Şems-i Tebrîzî, “Allah” diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlânâ hazretleri, hemen atından İnerek Şems-i Tebrîzîyi kucakladı, ayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta çok ısınmıştı, kalbinde o kadar muhabbet hâsıl olmuştu ki, ayılınca büyük bir hürmet ve edeb İle evine götürdü.

Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin zahiri ve bâtını çalışmaları devam ederken, onların bu sohbetlerini hazmedemeyen ve Mevlânâ’nın kendi aralarına katılmamasına üzülen bâzı kimseler, Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söylentiler, Mevlânâ’nın kulağına kadar geldi.

Diyorlardı ki: “Bu kimse Konya’ya geleli, Mevlânâ bizi terk etti. Gece gündüz hep birbirleriyle sohbet ediyorlar da, bizlere hiç İltifat göstermiyorlar, Yanlarına kimseyi de koymuyorlar. Mevlânâ, Sultân-ül-ulemâ’nın oğlu olsun da, Tebrîz’den gelen ve ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağı ile (Mevlânâ hazretlerinin memleketi) Tebrîz toprağı bir olur mu? Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir.” Bu söylentilere Mevlânâ; “Hiç toprağa îtibâr olunur mu? Bir İstanbullu, bir Mekkeliye galip gelirse, Mekkelinin istanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?” diyerek cevap verdi.

Fakat söylentiler durmadı. Şems-i Tebrizî hazretleri artık Konya’da kalamıyacağını anladı. O çok kıymetli dostunu, o mübarek ahbabını bırakarak Şam’a gitti.
Şems-i Tebrîzî hazretlerinin gitmesi Mevlânâ’yı çok üzdü.

Şems-i Tebrîzî hazretleri, Mevlânâ’yı velîlik makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor, her türlü riyazet ve mücâhedeyi yaptırıyordu. Günler bu şekilde devam ederken, halk, Mevlânâ’nın hiç görünmemesinden dolayı Şems’e kızmaya başladı. Bir gün bu söylenenleri Şems-i Tebrîzî işitince, Sultan Veled’e; “Ey Veled! Hakkımda yine sû-i zan etmeye başladılar. Beni Mevlânâ’dan ayırmak için, söz birliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!” dedi.

1247 senesi Aralık ayının beşine rastlayan Perşembe gecesiydi. Mevlânâ ile Şems hazretleri yine odalarında sohbet ediyorlar, Allahü teâlânın muhabbetinden ve çeşitli velîlik makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı çağırdılar. Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ’ya; “Beni katletmek için çağırıyorlar.” dedi ve dışarı çıktı. Dışarda bir grup kimse, bir anda üzerine hücum ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ‘Allah!” diyen sesi duyuldu. Mevlânâ hemen dışarı çıktı, fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled’i uyandırıp, durumun tetkîkini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda Şems-i Tebrîzî hazretlerinin mübarek cesedini bulamadılar. Bu cinayeti işleyenler yedi kişi idi. İçlerinde, Mevlânâ’nın oğlu Alâeddîn de vardı.Yedisi de kısa bir süre sonra çeşitli belâlara yakalanarak öldüler. Bir gece Sultan Veled, rüyasında Şems-i Tebrîzî’nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Şems-i Tebrîzî hazretleri ona;
“Ben falan yerdeki kuyudayım. Beni buradan alıp defneyleyin,” buyurdu.

Sultan Veled uyanınca, yanına en yakın dostlarından birkaçını alarak, gördüğü kuyuya gittiler. Cesed hiç bozulmamıştı. Bulunduğu yerden alıp cenaze hizmetlerini gördüler ve Mevlânâ’nın medresesine defnettiler. Tarih: 1247 (H.645),

Kaynak : Daha geniş bilgi İçin Türkiye gazetesi,
Evliyalar ansiklopedisine bakınız.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Etiketler: , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: