Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Dünya ve Ahiret – O gence söz verdiğin köşkü ve yetmiş katı ziyadesiyle verdik!

Posted by Site - Yönetici Nisan 21, 2015

Mâlik bin Dinar,Dini hikayeler,ibretlik hikayeler,ilginc hikayeler,sennet saraylari,cennet koskleri,Cafer bin Süleyman,endulus-

Dünya ve Ahiret – O gence söz verdiğin köşkü ve yetmiş katı ziyadesiyle verdik!

Cafer bin Süleyman (r.h.) buyurdular:
Ben ve Mâlik bin Dinar ( k.s.) hazretleri, Basra’ya uğradık. Şehrin sokaklarında gezerken bir sarayın yapılmakta olduğunu gördük. İmâr ediliyordu. Güzel bir genç, sarayın inşaatında çalışan işçilere emrediyordu. 0 genç;
-“Yapın! İşleyin!,” diyordu.
Yanına vardık. Kendisine selâm verdik. Selâmımızı aldı. Mâlik bin Dinar (k.s.) hazretleri ona sordu:
-“Bu sarayın inşaatına ne kadar altın harcamayı niyet ettin?” O: -“Yüz bin altın harcamaya niyet ettim!” dedi. Mâlik bin Dinar (k.s.) hazretleri ona:
-“Sen bu malı bana vermez misin? Ben onu hakkı olan yere koyayım (harcanması gereken yerde harcayım) ve onun yerine Allâhü Teâlâ hazretleri katından bu saraydan daha hayırlı bir saray tazmin edeyim. Öyle bir saray ki, vildânları, hizmetçileri, kubbeleri, çadırları ve güzel bahçeleri bulunsun. Kubbe ve haymaları kırmızı yakuttan olup, cevher ile süslenmiş olsun, toprağı zaferan, harcı miskten olsun. 0 sarayın binasına hiçbir el değmemiş olsun ve onu hiçbir usta bina etmemiş olsun. O sarayı; noksan sıfatlardan temiz Celil Teâlâ hazretleri, “ol” dedi oda oluverdi….” dedi.
Mâlik bin Dinar (k.s.) hazretlerinin bu sözleri, gence tesir etti. Söylenen parayı hazırladı. Kalem ve kağıt getirtti. Sonra yazdı:
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adı ile…
Bu (yazılı senet) Malik bin Dinar’ın falan oğlu falana olan taahhüt ve tazminidir. Hiç şüphesiz ki, ben Allah katında senin bu kasrına (sarayına) karşılık bir saraya kefilim. Sıfatı (şekil ve yapısı) benim vasfettiğim gibidir ve hatta daha ziyâdesini vermek Allah’a kalmıştır. Senin bu malın karşılığında, senin bu sarayından daha geniş ve daha güzel bir sarayı, cennette satın aldım. Koyu bir gölgede ve Aziz ve Celil’e yakın olarak…”
Sonra o yazılanı dürdü ve o gence verdi. Ve o gençten almış olduğu …bin altını da fakir fukaraya (Allah yolunda) infak etti. Hepsini dağıttı. Kırk gün sonra o genç öldü. O genç varislerine, Malik bin Dinar hazretlerinin kendisine yazmış olduğu mektubu bedeniyle kefeninin arasına koymalarını vasiyet etti.
O gencin vefat ettiği gece Malik bin Dinar (k.s.) hazretleri (namaz kıldığı) mihrabının üzerine konulmuş bir mektup gördü. Onu eline aldı, açtı. Mürekkepsiz yazılmış bir mektup idi. Ve şöyle yazılıydı:
Bu (belge), Aziz ve Hakîm olan Allah tarafından Malik bin Dinar’a (gönderilen bir) beraattır. O gence söz verdiğin köşkü ve yetmiş katı ziyadesiyle verdik!

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/345-346

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Receb-i Şerîf – ( Şehrullah )

Posted by Site - Yönetici Nisan 20, 2015

20Receb-i Şerîf (Şehrullah),Namazı Kılmayana Allah Onbeş Sıkıntı Verir,mosque,cami,

Receb-i Şerîf – ( Şehrullah )

Receb ayı “Eşhur-u hurum“dan olup ŞEHRULLAH yâni Allah’ın ayıdır. Bu aya oruçlu olarak girilmeli ve bu ayda Allah’a çok ilticâ etmelidir.
Recebin 1’inci günü oruç tutanlara 3 senelik, 2’nci günü oruç tutanlara 2 senelik, 3’üncü günü oruç tutanlara ise 1 senelik nâfile oruç sevâbı verilir. Bu, hadîs-i şerîf ile sâbittir.Üç günden sonra her gününe birer ay oruç sevâbı verilir.

Receb-i şerîf Cenâb-ı Hakk’a mahsus bir ay olduğu için yalnız Zât-ı İlâhî’yi bildiren İhlâs-ı şerîf sûresini çok okumalı; tevhîd, istiğfar ve salevât-ı şerîfeleri ihmal etmemelidir.

Bu ayda 2 kandil vardır:
1. İlk Cuma gecesi Regaib Kandili,
2. 27’nci gecesi Mi’rac Kandili.

1’inci gecesi bir tesbih namazı veya Receb-i şerîfin ilk onu zarfında bir defaya mahsus olmak üzere kılınan on rek’at namaz kılınabilir. Bu namazda, her rek’atte Fâtiha-i şerîfeden sonra 3 “Kul yâ eyyühel-kâfirûn...”, 3 İhlâs-ı şerîf okunur. Nitekim ileride kılınış şekli anlatılacaktır.

Receb ayında her gün başında ve sonunda 7’şer Fâtiha-i şerîfe okumak sûretiyle 100 İhlâs-ı şerîf okumak da çok sevaptır.
Bu ayda, mümkün olduğu kadar Hatm-i Enbiyâ yapmalı ve oruç tutmalıdır. 13, 14 ve 15’inci günlerinde oruç tutanlar, bu sünnet-i şerîfeyi yerine getirdiklerinden, nice hastalıklardan şifâ bulur.

Receb Ayında Kılınacak Namaz
Receb’in 1’i ile 10’u arasında, 11’i ile 20’si arasında ve 21’i ile 30’u arasında sadece birer defa olmak üzere kılınacak 10’ar rek’at Hacet namazı vardır. Hepsinin de kılınış şekli aynıdır. Bu namazlar, akşamdan sonra da, yatsıdan sonra da kılınabilir. Fakat Cuma ve Pazartesi gecelerinde ve bilhassa teheccüd vaktinde kılınması efdâldir.
Bu namaz, mü’min ile münâfığı ayırır. Bu 30 rek’at namazı kılanlar hidâyete ererler. Münâfıklar bu namazı kılamazlar. Bu namazı kılanın kalbi ölmez.
Bu 30 rek’at namaz, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in berberi Selmân-ı Pâk (r.a.) Hazretleri tarafından rivâyet edilmiştir.

Kılınış şekli
Hacet namazına şu niyetle başlanır:
Yâ Rabbî, beni dünyayi teşrifleri ile nûra gark ettiğin Efendimiz hürmetine, sevgili ayın Receb-i şerîf hürmetine, feyz-i ilâhîne, rızâ-i ilâhîne nâil eyle. Âbid, zâhid kulların arasına kaydeyle. Dünya ve âhiret sıkıntılarından halâs eyle, rızâ-i şerîfin için Allâhü Ekber.” [1]
Her rek’atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 “Kul yâ eyyühel-kâfirûn…”, 3 İhlâs-ı şerîf okuyup, 2 rek’atte bir selâm verilir. Böylece 10 rek’at tamamlanır.
Namazdan sonra 11 defa:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil-hayr. Ve hüve alâ külli şey’in kadîr
Receb’in 11’i ile 20’si arasında kılınan 10 rek’attan sonra 11 defa şu duâ edilir:

اِلهًا وَاحِدًا اَحَدًا صَمَدًا فَرْدًا وِتْرًا حَيًّا قَيُّومًا دَائِمًا اَبَدًا

İlâhen vâhiden ehaden sameden ferden vitran hayyen kayyûmen dâimen ebedâ
Receb’in 21’i ile 30’u arasında kılınan 10 rek’atten sonra da, şu duâ 11 kere okunur:

اَللَّهُمَّ لاَ مَانِعَ لِمَا اَعْطَيْتَ وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ وَلاَ رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ وَلاَ مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ وَلاَ يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ سُبْحَانَ رَبِّىَ الْعَلِىِّ اْلاَعْلَى الوَهَّابِ سُبْحَانَ رَبِّىَ الْعَلِىِّ اْلاَعْلَى الوَهَّابِ

سُبْحَانَ رَبِّىَ الْعَلِىِّ اْلاَعْلَى الْكَرِيمِ الوَهَّابِ يَا وَهَّابُ يَا وَهَّابُ يَا وَهَّابُ

Allâhümme lâ mânia limâ a’tayte ve lâ mu’tıye limâ mena’te ve lâ râdde limâ kazayte ve lâ mübeddile limâ hakemte ve lâ yenfeu zel-ceddi minkel-ceddü. Sübhâne rabbiyel-aliyyil-a’lel-vehhâb. Sübhâne rabbiyel-aliyyil-a’lel-vehhâb. Sübhâne rabbiyel-aliyyil-a’lel-kerîmil-vehhâb. Yâ vehhâbü yâ vehhâbü ya vehhâb

Regâib Gecesi

Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesi “Regâib gecesi”dir. Bu gece, oruçlu olarak karşılanmalıdır.
Regâib gecesi, akşamla yatsı arasında 12 rek’at “Hacet namazı” kılınır. 2 rek’atte bir selâm verilerek kılınan bu namazda, Fâtiha-i şerîfeden sonra her rek’atte 3 “İnnâ enzelnâhü…”, 12 İhlâs-ı şerîf okunur.
Namazdan sonra 7 Salât-ı Ümmiye okunup secdeye varılır.

Salât-ı Ümmiye:

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ النَّبِىِّ اْلاُمِّىِّ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim
Secdede 70 defa:

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلاَئِكَةِ وَالرُّوحِ

Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh” okunur.
Secdeden kalkıp 1 defa:

رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَتَجَاوَزْ عَمَّا تَعْلَمُ اِنَّكَ اَنْتَ اْلاَعَزُّ اْلاَكْرَمُ

Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ ta’lem. İnneke entel-eazzül-ekrem” okunur.
Tekrar secdeye varılıp yine 70 defa:

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلاَئِكَةِ وَالرُّوحِ

Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh” okunur.
Secdeden kalkıp duâ yapılır. Duâda Hz. Allâh’a şu şekilde de ilticâ etmelidir:

اَللَّهُمَّ بَارِكْ لَنَا رَجَبَ وَشَعْبَانَ وَبَلِّغْنَا رَمَضَانَ

Allâhümme bârik lenâ recebe ve şa’bân. Ve bellığnâ ramazân
Regâib gecesinden sonraki gündüzde (yani Cuma günü) öğle ile ikindi arasında, 2 rek’atte bir selâm verilerek 4 rek’at teşekkür namazı kılınır. Her rek’atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 7 Âyetü’l Kürsî, 5 İhlâs-ı şerîf, 5 “Kul eûzu birabbil-felak…”, 5 “Kul eûzu birabbin-nâs…” okunur. Namazdan sonra 25 defa:

لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ الْكَبِيرِ الْمُتَعَالِ

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîmil-kebîril-müteâl

25 defa:

اَسْتَغْفِرُ اللهَ الْعَظِيمَ وَاَتُوبُ اِلَيْكَ

Estagfirullâhe’l-aziym. Ve etûbü ileyk” denilip duâ yapilir.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mubarek Gün Ve Geceler, Regaib Kandili, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hikâye – Hak Dine Giren Rahip…

Posted by Site - Yönetici Nisan 19, 2015

Hikâye - Hak Dine Giren Rahip..

Hikâye – Hak Dine Giren Rahip...

Şeyh Abdulvâhid bin Zeyd (k.s.) hazretlerinden hikâye olundu. Buyurdular:

Bir gemide yolculuk yapıyordum. Gemi bizi bir adaya sürükledi. Orada puta tapmakta olan bir adam gördüm. Ona;
-“Ey adam! Sen kime tapıyorsun?” dedik. O gözüyle putu imâ ve işaret etti. Biz ona;
-“Senin mabudun bu mu? Bu bizim yanımızda yapma bir şeydir. Bunun benzerlerini yapanlar var! Yapma bir şey ma’bûd olamaz!” dedik. 0;
-“Peki siz kime tapıyorsunuz?” diye sordu. Biz:
-“Biz, arşı semâda, batşı (gücü ve kuvvetinin tezahürü) yeryüzünde, diriler ve ölüler hakkında kazası (ve hükmü) geçerli olan; isimleri mukaddes, azamet ve kibriyâsi yüce olan zâta (Allahü Teâlâ hazretlerine) tapıyoruz!” dedik. 0 yine sordu:
-“Bunu size kim bildirdi?”
-“Allahü Teâlâ hazretleri, bize kerîm bir resul gönderdi. 0 bunları bize bildirdil” dedik. O yine sordu:
-“Peygamber sizin aranızda ne yaptı?” diye sordu. Biz:
-“Resul (s.a.v.) hazretleri, risâleti (peygamberliği) edâ edince, Melik (Allahü Teâlâ hazretleri), onu kabzetti. Ona katında olan şeyleri seçti…” Sordu:
-“Yanınızda herhangi bir alâmet terk etti mi?” Biz:
-“Evet! dedik… Yanımıza Melik’in Kitabını bıraktı!” O:
-“Melik’in kitabını bana gösterin! Meliklerin kitabı çok güzel kitap olmalıdır!” dedi.
Ona Mushâf-ı şerifi (Kur’ân-i kerimi) gösterdik! O:
-“Ben bunu anlamıyorum (Kur’ân-ı kerim okuyup anlayamıyorum)” dedi
Bunun üzerine biz ona Kur’ân-ı Kerim’den bir sûre okuduk! Biz okudukça o ağlamaya başladı. Tâ sûre bitinceye kadar hep ağladı. Sonra:
-“Bu kelâmın sahibine yakışan asla isyan etmemektir!” dedi.
Sonra Müslüman oldu. Güzel bir islâmiyet yaşadı. Sonra birkaç gün içinde bu güzel hali üzere vefat etti.

Sabah ve akşam Melikü’l-Müteâl hazretlerine hamd-ü senalar olsunl Ma’bûd ve maksut O’dur. Mevcut olan bütün işler O’na döndürülür!

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/301-304.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

“KELAM” ve “FIKIH ” DÜŞMANLIĞI

Posted by Site - Yönetici Nisan 18, 2015

20,Dinler Arası Diyalog Tuzagı

“KELAM” ve “FIKIH ” DÜŞMANLIĞI

Büyük İslam âlimi İmam-ı Gazali hazretlerinin ölüm yıldönümleri her nedense, sönük geçiyor. İslam âleminin yetiştirdiği bu ender şahsiyetten yıldönümlerinde pek bahsedilmiyor; şatafatlı anmalar yapılmıyor.
Bu durum, zamanımızda İmamı Gazali hazretlerinin on asırdır felsefecilere, inançsızlara karşı savunuculuğunu yaptığı Ehli sünnet inancının zayıfladığını gösterir. Halbuki, İmam-ı Gazali’nin Osmanlı ve Anadolu coğrafyası üzerinde çok büyük bir hizmeti vardı. Bunun için şahsı ve kitapları çok sevilirdi. Katip Çelebi’nin bu büyük imamın İhya’sı hakkındaki “Eğer İslam hakkındaki bütün kitaplar kaybolsa ve sadece İhya kalsa, bu kitap diğerlerinin boşluğunu doldururdu” sözü bunun bir göstergesidir.
İmam-ı Gazali hazretleri bir mihenk taşıdır, insanların fikri yapısını gösteren çok önemli bir ölçüdür. Eğer bir kimse, bu büyük zatı tenkit ediyorsa, üstünlüğünü kabul etmiyorsa, mezhepsiz olduğu, dinin nakli olduğunu kabul etmediği; dine, felsefeyi, aklı, mantığı ortak etmek istediği fikri çıkar. Nakle dayalı olmayan yani vahiy kaynaklı olmayan, kişinin kendi düşünceleri din olmaz, şahsi fikir olur.

İşte İmam-ı Gazali hazretleri, bunun mücadelesini verdi. Gazali, Endülüs devleti ile başlayıp, daha sonra bütün İslam ülkelerine yayılan, İbni Sina, Farabi ve İbni Rüştün din haline gelen felsefi düşüncelerini yok etti. İslam âlemini büyük bir tehlikeden kurtardı. Eğer bu mübarek zat, bütün gücüyle ortaya çıkıp bunun mücadelesini vermeseydi on asır önce dinin yerini felsefe almış olacaktı.

Felsefeciler ve bunların etkisinde kalmış bazı cahiller bunun için, İmam-ı Gazali hazretlerini sevmezler, ona düşmanlık ederler. İmam-ı Gazali’ye karşı olan bir felsefeci profesör (Mehmet Aydın ) mealen diyorki, “ Tesettür, faiz, namaz… gibi konular tartışılmalı, bunlara akla, zamana uygun yeni yorumlar getirilmeli. Bir hükme takınılıp kalınmamalı. Bugüne kadar âlimler, Müslümanları, “kelam” ve “fıkıh” kitapları ile tek tip hükme uymaya zorladı. Yeni yorumlar yapıp, halkımız, inançta ve ibadette tek tip Müslümanlıktan kurtarılmalıdır”
Bu görüştüki kimseler, halktan çekindiği için ben reform kelimesine karşıyım deselerde bu sözleri, fikirleri tam bir “dinde reformdur”. Bu düşüncelerini, gerçekleştiremediklerinden İmam-ı Gazali ve diğer mezhep imamlarına düşman oluyorlar, halkın gözünden bunları düşürmek istiyorlar.
İslam alimleri, gece gündüz çalışarak, Peygamberimiz ve Eshabının nasıl inandıklarını nasıl ibadet ettiklerini araştırmışlar elde ettikleri nakle dayalı iman bilgilerini “Kelam” ve amel, ibadet bilgilerini de “fıkıh” kitaplarında toplamışlar. 14 asırdır, her müslüman bu bilgileri bu kitaplardan öğrenmiş ve buna göre ibadetini yapmıştır. Herkes kendi anladığı ile amel etmeye kalkarsa Müslümanların hali ne olur? İnsan sayısı kadar din(!) yani dinsizlik ortaya çıkar. Maksat ta zaten bu değil mi?

İmam-ı Gazâlî’nin, felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve felsefeci sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını işiten bir takım kimseler de onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemektir.
Felsefeciler aklı rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler, İslam âlimleri ise aklı kullanmakla berâber, akla da rehber olarak peygamberleri ve onların bildirdiği îmânı almışlardır. Göz için ışık ne ise, akıl için îman odur.Işık olmayınca göz göremediği gibi îman olmayınca akıl da doğru yolda yürüyemez.

İmâm-ı Gazâlî, filozof değil müctehiddir. Felsefenin değil, Ehli sünnetin yılmaz savunucusudur. Ehli sünnetin ne olduğunu bilmeyen, İmam-ı Gazali’yi ve diğer İslam âlimlerinin büyüklüğünü anlayamaz. Bunları anlayamayan da, İslam bilgileri ile felsefecilerin bozuk fikirlerini ayırt edemez.

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

YENİ İSLAMCILIK PROJESİ

Posted by Site - Yönetici Nisan 17, 2015

Dinler Arası Diyalog Tuzagı

YENİ İSLAMCILIK PROJESİ

Kanal 7’de, Türkiye’deki Müslümanların durumu tartışılıyordu. Aralarında ilahiyatçıların da bulunduğu birçok konuşmacı, Müslümanların bugünkü, dağınıklılığını, sıkıntılarını ve bunların sebeplerini konuşuyordu. Başka bir ifade ile suçlu aranıyordu Müslümanların bugünkü iç açıcı olmayan hallerine.
Ben kendi kendime, “ Suçu niçin şurada burada arıyorsunuz, dini kendi kafalarına göre yorumlayan, refomcu ilahiyatçılar değil mi?” diye söylenirken, ilahiyatçı Prof. Hayri Kırbaşoğlu söz alarak, katili bulmuş bir komiser edasıyla, kendine göre birçok safsata
gerekçeleri de sıralayıp, “ Bütün bu olumsuzlukların müsebbibi, ilmihal kitaplarıdır” demez mi?
Yine kendi kendime, “Pes! Doğrusu” dedim. Hani derler ya, “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır!” aynen öyle! Çok şükür başka bir ilahiyatçı söz alarak beni biraz olsun ferahlattı. Şükürler olsun ki, az da olsa insaf ehli ilahiyatçılar da varmış, dedim. Bu ilahiyatçı Prof. dedi ki:
“ Biraz insaflı olalım, Allahtan korkalım, eğer bugün öyle veya böyle memleketimizde Müslümanlık varsa, bu ilmihaller sayesindedir. Bir “Mızraklı ilmihal’in yaptığı hizmeti nasıl inkar edebiliriz. Halkımızın sahip olduğu din bilgilerinin esas kaynağı, “Mızraklı ilmihal’dir. Bugün halkımız islamiyeti yaşıyorsa, bu beğenmediğiniz ilmihaller sayesindedir. İlmihal kitaplarını şekilcilikle suçlamak, bu kitaplarda, ahlâk bilgisi, hikmet, şuur yok demek yanlış olur. İlmihal’lerin konusu zaten şekildir; yani namaz nasıl kılınır, abdest nasıl alınır… bunları anlatmak. Bir kitap konusu gereği anlattıkları ile nasıl suçlanabilir. Sonra din kitapları sadece ilmihallerden ibaret de değil ki. Ahlak kitapları, hikmet kitapları da var. Bunların hepsini ihtiva eden kitaplar da var. İsteyen bunları da alıp okuyabilir. Bunu engelleyen mi var?”
Eski ve günümüz ilmihallerine karşı çıkan ilahiyatçı Prof, kendisinin yeni bir ilmihal kitabı yazacağını söyleyince, bir başka konuşmacı hoşuma giden, yüzde yüz gerçeği yansıtan çok güzel bir söz söyledi: “ Zahmet etmeyin hocam, yazacağınız ilmihali hiç kimse okumaz. Niçin diyecek olursanız, sebebini de hemen söyleyeyim: Dini bir kitabın okunması için, yazanın, ihlaslı olması, ilmi ile amil olması, yani İslamiyeti yaşaması, takva sahibi olması lazımdır. Bugün bu vasıflarda din adamı kalmadı. Eski kitapların çok okunmasının hikmeti de burada zaten. Çünkü, onlar gerçekten takva sahibi samimi insanlardı. Söylediklerini, yazdıklarını eksiksiz olarak yaşayan kimselerdi. Sadece Allah rızası için yazıyor ve konuşuyorlardı. Bugünkü din adamları için bu söylenebilir mi?”
İlmihal, özellikle Mızraklı ilmihal düşmanlığı yeni değil. Fakat son yıllara kadar, bu düşmanlığı dinsizler, ateistler yürütüyordu. Mesela, Nazım Hikmet’in Mızraklı ilmihal düşmanlığını hedef alan bir şiiri vardır. İşin düşündürücü, ürkütücü yönü, ilahiyatçıların da bu kampanyaya katılmaları. Nazım Hikmet’in düşmanlığını anlıyorum; düşüncesi gereği dini ortadan kaldırmak istiyor. Zira kendisi inançsızdı. Peki, ya İlahiyatçılar ne yapmak istiyor acaba? İster istemez insanın aklına geliyor, yoksa bazı ilahiyatçıların da nihai hedefleri dini ortadan kaldırmak mıdır?
Bu konularda kafa yoran bir yazarın şu tespiti de bu şüpheyi doğrulamaktadır:
“Yeni İslâmcılık projesi, daha önce dinle ilgisi olmayan elitler, aydınlar tarafından yürütülüyordu. Bundan netice alınamayınca yeni proje yürürlüğe konuldu. Bu yeni projeye göre, “Yeni İslam” başka bir ifadeyle dinsizleştirme, İslâmcı elitler ve aydın din adamları(!) eliyle yürütülecek. İslâmı Protestanlaştırma Projesi ile de buna destek verilecek. Veya, İslamı protestanlaştırma projesine dönüştürülecek.”
Dış güçlerin özellikle de, İngilizlerin ve “Vatikan”ın yönlendirdiği bu projeyi önlemenin yolu, asırlardır olduğu gibi, dinimizi ilmihal, fıkıh kitaplarından öğrenmekten geçer.( Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye ve 2. Kısımda “Mızraklı İlmihal” olan İslam Ahlâkı kitapları fıkıh bilgilerini, İslâm ahlâkını, hikmet ve İslâmi şuuru çok güzel bir şekilde bildirmektedir. Sinsi oyunlara gelmemek için, bunlar mutlaka dikkatlice okunmalıdır.)

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

TEVHİD VE TEVEKKÜL

Posted by Site - Yönetici Nisan 15, 2015

201tevekkul,tevhid,iman,kelimei tevhid,Allah,Allah lafzi,

8.KONU: TEVHİD VE TEVEKKÜL

Tevekkül Yüce Allah’a yakın olanların derecesidir ve çok yüksek bir derecedir. Fakat tevekkülü öğrenmek zor, tatbik etmek ise daha da zordur.
Zira meydana gelen bir işte, Yüce Allah’tan başka bir şeyin etki ettiği düşünüldüğü an tevhide noksanlık gelir. Hiçbir sebep lazım değil denirse, şeriata aykırı davranılmış olur. Eğer “Başka bir şeyin etkisi biraz var” diye düşünülürse, o zaman tevhide noksanlık gelir.
Demekki tevekkülü hem akla, hem şeriata hem de tevhide uyacak şekilde anlamak lazımdır. Bu haliyle anlayabilmek için de derin bilgi ister. Herkes bunu anlayamaz.
Dünya belirli bir yörüngede güneşin etrafında dönüyor.
Biz önce tevekkülün üstünlüğünü, sonra aslını, sonra hallerini, en sonunda da tatbikatını açıklayacağız.

TEVEKKÜLÜN ÜSTÜNLÜĞÜ

Yüce Allah herkese tevekkülü emretmiş ve “Tevekkül imanın şartıdır” buyurmuş tur.
Yüce Allah buyuruyor ki:
Eğer inanır iseniz, Allah’a tevekkül ediniz.
(Maide suresi, ayet : 28)

Yüce Allah buyuruyor ki:
Yüce Allah tevekkül edenleri elbette sever.
(Ali İmran sures i, ayet: 159)

Yüce Allah buyuruyor ki:
Allah, kendisine tevekkül edene kafidir.
(Talak suresi, ayet: 3)

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Ümmetleri bana gösterdiler. İçlerinde en çoğu benim ümmetimdi; dağları ve sahraları doldurmuş lardı. Sevindinmi, dediler.
Evet , dedim. Fakat bunlardan ancak yetmiş bin adedi hesapsız cennete girer, dediler. Bunlar hangileridir? dedim. İşlerini büyü ve fala değil, Yüce Allah’a havale edip O’na güvenenler ve O’ndan başka bir şeye tevekkül etmeyenlerdir, dediler.”
Dinleyiciler arasında bulunan Ukkaşe ayağa kalkıp: “Ya Resulallah, dua et de Yüce Allah beni onların arasına katsın.” dedi. Resulullah: “Allahım, Ukaşe’yi onlara kat .” diye dua etti.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Siz hakkiyle tevekkül etseydiniz, Yüce Allah kuş ların rızkını gönderdiği gibi, sizin de rızkınızı gönderirdi. Kuş lar sabahleyin aç, mideleri bomboş olarak gider, akşamları tok ve dolu midelerle yuvalarına dönerler.”

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Yüce Allah kendisine sığınan kimsenin bütün sıkıntı ve ihtiyaçlarına yeterlidir. Dünyaya sığınan kimseyi, dünya ile başbaşa bırakır.

Hz. ibrahim’i ateşe attıkları zaman “Hasbiyallah ve ni’mel vekil = Allah bana kafidir ve O en iyi yardımcıdır.” dedi.

İbrahim (A.S.) ateşe atılmak üzere iken Cebrail (A.S.) gelip: “Bir ihtiyacın varmı?” dedi. İbrahim (A.S.): “Var, ama sana değil.” dedi. Böylece “Allah bana yeter” sözünün eri olduğunu gösterdi. Bunun için Kur’an’da “Sözünün eri İbrahim” diye övüldü.

Yüce Allah Davud’a (A.S.) şöyle vahyetti:
Ey Davud, Beni yardımcı edinen kimseye bütün yer ve gök ehli hile ve kötülük yapmaya çalışsalar, mutlaka onu hile ve kötülüklerden kurtarırım.

Said ibn Cübeyr diyor ki:
“Elimi akrep sokmuştu. Annem, elini uzat da efsun etsinler (uydurma şeyler okusunlar) diye and verdi. Ben diğer elimi uzattım. Zira Resulullah: “Efsun ve dağlama yaptıran kimse Yüce Allah’a tevekkül etmemiş olur.” buyurmuş tur.”

ibrahim Edhem bir rahibe sordu: “Ne ile geçiniyorsun?” Rahip: “Nereden verdiğini, rızkımı gönderenden sor.” dedi.

Birine sordular: “Her gün ibadetle meşgulsün. Ne yiyip içiyorsun?” Adam cevap olarak dişlerini gös terdi. Yani değirmeni yapan, suyunu gönderir demek istedi.

Harm bin Hayyan Üveys -i Karani’ye sordu: “Nereye yerleşeyim?” Üveys :
Şam’a yerleş ” dedi. Harm: “Orada geçim nasıldır?” dedi. Üveys :
Rızıklarından şüphe eden kalplere yazıklar olsun. Bunlara şüphe karışmıştır. Öğüt fayda vermez” dedi.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

“İslâm’ı Bozma Gayretleri”

Posted by Site - Yönetici Nisan 14, 2015

Dinlerarası diyalog,İslâm'ı bozma gayretleri

“İslâm’ı Bozma Gayretleri”

Dinlerarası diyaloğun, reformist faaliyetlerin dinimize verdiği zararı bilenlerin sayısı maalesef çok az. İşte bu az sayıdaki insanlardan biri de M.Şevket Eygi’dir. Sayın Eygi bir yazısında bu tehlikeyi şöyle dile getiriyor:

“İKİNCİ Meşrutiyet hareketi bir Mason-Dönme hareketiydi. O günden bugüne İslâm dinini tahrif etmek (bozmak) için birtakım gizli mihraklar sinsi bir şekilde hiç aralık vermeksizin çalışmaktadır.
Onlar gerçek İslâm’ı kaldırıp, yerine reforme edilmiş, yenilenmiş, ilahî bir din olmaktan çıkartılıp beşerî bir hümanizma veya ideoloji haline getirilmiş muharref bir İslâm koymak istiyorlar.

1950’li, 60’lı yıllara kadar imparatorluk devrinden kalma eski icazetli sünnî ulema, dersiâmlar, müftüler, hakikî hocalar vardı. Onlar dinde yenilik, reform, tağyir (değiştirme), tahrif (bozma), yeni bir din türetme hareketine karşı çıkıyorlardı. Halkı da uyarıyorlardı. Maalesef onlar gittikten sonra dengeler bozuldu ve reformcular, yenilikçiler, tahrifçiler hayli tahribat yaptı.
Reformcular, yenilikçiler, tahripçiler en büyük zararı Kur’ân tercümeleri, mealleri, tefsirleri sahasında vermişlerdir.
Eskiden dinsizler şöyle söyleyip yazıyordu:
Yobaz hocalar aradan çıksın, her Müslüman dinini kutsal kitabın Türkçe tercümesini, mealini, yorumunu bizzat okuyarak öğrensin…

Böyle bir öğrenme metodu elbette yanlış bir metottur. İslâm dinini öğrenmenin en güzel ve doğru yolu:
1. Hacimce küçük, orta, büyük ilmihal kitaplarını,
2. Ehl-i sünnet ve cemaat ulemasının tertip etmiş oldukları akaid (inanç bilgileri), fıkıh, ahlâk kitaplarını muteber, güvenilir hocalardan okuyup ders almaktır.

İslâm hakkında bilgisi olmayan bir kimseye on ciltlik bir tefsirle, yanında yine on ciltlik bir hadîs külliyatı verseniz, o bu iki kitabı kendi kafasına göre okuyarak abdest almasını, iki rekat namaz kılmasını öğrenemez. İslâm dininin temel bilgilerini öğrenmenin en güzel ve pratik yolu bir ilmihal alarak onları kolayca, kısa zamanda, açık ve seçik olarak öğrenivermektir.
1950’li yıllarda önemli bir mevkide bulunan kodaman bir Farmason ve dinsizin bir içki sofrasında şöyle demiş olduğu rivayet olunmaktadır:
Biz şimdiye kadar cepheden savaşarak dini yıkamadık, bu sefer işi mihraptan halledeceğiz…
Maalesef günümüzde İlahiyat fakültelerine birtakım reformcular, yenilikçiler yuvalanmıştır.
Hoca geçinen bazıları mezhepsizlik, fıkıh ve sünnet düşmanlığı, telfik-i mezahip (Fıkıh mezheplerinin dini hükümlerini karışık şekilde uygulayarak dini oyuncak etmek), Ehl-i Sünnet aleyhtarlığı yapmaktadır.
Sanki İslâm tarihinde doğru dürüst imam, müçtehid, büyük hoca kalmamış gibi azılı Farmason, yalancı, Müslümanları kandıran, İranlı olduğu halde kendisini Afganistanlı olarak tanıtan, şiî olduğu halde takiye yaparak sünnî görünen, arrivist ve maceraperest Cemalüddin Afganî’yi kurtarıcı olarak gösteren bir fırka bile türemiştir.

Ankara İlahiyat Fakültesinde Pakistanlı Fazlurrahman cereyanının hayli taraftarı bulunduğunu öğrendiğim zaman çok üzüldüm. Bu adam İslâm’daki, Kur’ândaki, Şeriat ve fıkıhtaki hükümlerin bir kısmının bu devirde geçerli olmadığını iddia ediyormuş. Böyle bir inanç sapıklık değil midir? Allah’ın inzal etmiş olduğu hükümlerin bir kısmını kabul etmek, bir kısmını reddetmek dalalet değil midir? İslâm bir bütün değil midir?
Tabiî ki, bütün ilahiyatçıları suçlamıyorum. Ehl-i Sünnet dairesi içinde olanlarını tenzih ederim, kendilerine hürmet beslerim.
Maalesef Diyanet İşleri Başkanlığı da hayli yara almıştır. 1970’li yıllarda, Farmason ve yalancı Afganî’nin tilmizi Abduh’un talebesi Reşid Rıza’nın Telfik-i Mezahib konulu bozuk ve kafa karıştırıcı kitabı maalesef Başkanlık yayınları arasında basılmıştır.
İslâm dini ilahî ve kutsal son dindir. Ana kaynaklarında bir kayıp yoktur, herhangi bir tahrifat olmamıştır. İslâm Şeriatının hükümleri Kıyamet’e kadar baki olacaktır. İslâm dininin gelmesi ile diğer dinlerin ve Şeriatların hükümleri ortadan kaldırılmıştır.
Son zamanlarda garip, acayip, şüpheli, şaibeli bir “Dinlerarası Diyalog” cereyanı çıktı. Zünnarlı papazlar, kippalı hahamlar, İslâm hocaları, Bahaîler, Dr. Moon dini temsilcileri bir araya geliyor ve “Diyalog” yapıyorlar. Nedir bu diyalog? Mahiyetini, içyüzünü bilen yok. Diyalog diyorlar ama fazla açıklamıyorlar. Müslümanlar daha önceki dinlerin peygamberlerini kabul ediyor ama ötekiler Hazret-i Muhammed’in hak peygamber olduğunu, Kur’ân’ın hak kitap olduğunu, İslâm’ın hak din olduğunu kabul etmiyorlar. Bu “Dinlerarası Diyalog“un bir tuzak olduğu besbellidir. Her bulaşık işte olduğu gibi bu işte de birtakım kimselerin birtakım rantlar yediklerinden, sebeplendiklerinden şüpheleniyorum.
Aklı başında ve vicdanlı Müslümanlar din konusunda yanlış işler yapmamak, bindikleri dalı kesmemek istiyorlarsa geleneksel Ehl-i Sünnet Müslümanlığına sımsıkı bağlı kalmalıdır. Reform, yenilik, mezhepsizlik, fıkıh ve sünnet düşmanlığı, Kur’ân’ı kendi heva, heves ve re’yi ile tercüme ve tefsir etmek bunlar İslâm’a ve Ümmet’e zarar veren işlerdir.

Dinde reform ve yenilik cereyanını Müslümanlar değil Dönmeler çıkartmıştır.
Nitekim menfi Türkçülüğü, milliyetçiliği de onlar çıkartmıştır. Tekin Alp, nâm-ı diğer Moiz Kohen efendiyi unutmayalım. İslâm’a karşı, dine saldıran bir Türkçülük ve milliyetçilik olmaz. Hakikî Türkçü ve milliyetçi, kendisi dindar olmasa bile dine saygılıdır.
Açıkça beyan ediyorum:
Dinde reform, dinde yenilik, Fazlurrahmancılık, telfik-i mezahip, mezhepsizlik, Sünnet düşmanlığı Mevla’ya götürmez, belaya götürür.
Amerika’nın, İsrail’in, Siyonizmin, Haçlıların, Dönmelerin gayesi İslâm’ı bozmaktır. Bunu yapamayacaklardır. Çünkü dinimiz ilahî koruma altındadır.
Müslümanlar! Din konusunda tartışmayınız, din konusunda hiziplere ve fırkalara ayrılmayınız. Din ticareti yapanlara yardım etmeyiniz. Ehl-i Sünnet çizgisinden bir milimetre bile ayrılmayınız.
Dinde reform ve yenilik yapılmasını istemek İslâm’ın ilahî, mükemmel bir din olduğundan şüphe etmek demektir.
Reform ve yenilik tuzağına düşmeyiniz.
Ehliyetsiz, icazetsiz, liyakatsiz kişilerin para kazanmak veya ortalığı karıştırmak için yazdıkları tercüme, meal, tefsirleri okumayınız.
Sizi akaid, taharet, ibadetler, kısaca muamelat, ahlâk bölümlerini ihtiva eden muteber bir ilmihal kitabı kurtarmaya yeter. Muteber din kitaplarındaki bilgileri öğreniniz ve hayata uygulayınız.”

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

YENİ BİR DİN KURMA GAYRETLERİ

Posted by Site - Yönetici Nisan 13, 2015

5 03 2015 - 1

YENİ BİR DİN KURMA GAYRETLERİ

Aslında bu değiştirme işi sadece kurbanla sınırlı değildir, bunların gerçek niyeti dini tamamen değiştirmek, kendilerine göre yeni bir din kurmak. Vahye dayalı, nakli esas alan İslamiyeti yok edip, Protestanlık gibi yeni bir dinin tarih sahnesinde yerini almasını sağlamak.
Bunun için önce dinin, temeli esası olan imandan başladılar işe. Dinlerarası diyalog çalışmaları ile, Hıristiyanlığın da Yahudiliğin de hak din olduğu, bunlara inanların da Cennete gideceği fikri gündeme getirildi.. Bu dinlerle, amentüde yani inanılacak şeylerde ittifak olduğu söylendi. Halbuki, ibadetlerde olduğu gibi iman konusunda da bunlarla ortak noktamız yoktur. Mesela, Hıristiyanlarda, üç tanrı inancı vardır, meleklerin Allahın kızları olduğuna inanırlar, biz Hz. Musa’ya, Hz. İsaya inanırız, onlar Muhammed aleyhisselama inanmaz.
Diyalogtan esas maksat, müslümanların imanını bozmak, özellikle de, imanın özü olan, “Hubbu fillah ve buğdu fillah” ı yani, Müslüman olanı Allah için sevmek, Müslüman olmayanı Allah için sevmemek, ona düşman olmak esasını yıkmak. Bir de, emri marufu, neyhi münker’i yani, dinimizin doğru inanışını yaymak, yanlış inanışlara, yaşayışlara mani olmak, emrini ortadan kaldırmak.
İmandan sonra sıra namaza geliyor. Burada da iddiaları şu: Namaz duadan ibarettir, Allahı hatırlayıp ona sığınmak kafidir. Namaz kılma imkanı olmayanlar, namaz vakitlerinde bunu yaparlarsa namaz şartı yerine gelmiş olur. Kur’an’da ne namazın şekli ve ne de vakitleri hakkında bir açıklık olmadığını söyleyerek dinimizi bu Arap hurafelerinden kurtarmak gerek diyorlar.
Halbuki namaz dinin direğidir. Peygamber efendimiz, en zor şartlarda mesela çetin savaş şartlarında bile beş vakit namazı bilinen şekliyle mutlaka kılmıştır. Peygamberimizin varisi olan âlimler de, namazı bedendeki başa benzetmişlerdir, başsız beden olamayacağı gibi namazsız din olamayacağını ve namaz kılmayanın dinini yıkmış olacağını bildirmişlerdir.
Zekat için de, zekat bir vergidir, vergisini veren zekatını da vermiş sayılır diyorlar. İlla vermek istiyenler de, Kur’an-ı kerimde oranı bildirilmediği için, gönlünden ne koparsa, sembolik bir şey vermekle zekat borcunu ödemiş olur, heyezanında bulunuyorlar.

Dinimizin hac şartını da, kurban meselesinde olduğu gibi, fakir, muhtaç kimseler varken hacca gidilmez, hac parasını onlara vermek lazım, fikrini ortaya attılar. Hac ibadetini bozmak için de, senenin belli günlerinde değil de senenin diğer günlerine yaymak gerekir, diyorlar. Ayrıca, şeytan taşlama da yok. O nefsinizdeki şeytanı taşlamaktır, diyorlar.
Oruca gelince; aslında o bir diyet ve kötü söz söylememe, yanlış iş yapmama konusunda yılda bir kez insanın kendi kendini otokontrole tabi tutması ve disiplin altına alması olayıdır. Bunu bir gün durup bir gün yapmak da mümkün. Aralıksız otuz gün tutmak ta şart değil diyorlar.
Sadece bu saydığımız ibadetlerde değil tabii ki, her konuda yeni projeleri var bunların. Bunlara göre kalb temiz olsun, herkese iyilik yap yeter. İbadete bile luzum yok. İsim vermeden hümanizmi din diye halkın önüne koymaya çalışıyorlar.
Peki, biz bu olup bitenlere seyirci mi kalacağız. Hayır, dinimizi fıkıh kitaplarından, ilmihal kitaplarından en iyi şekilde öğreneceğiz ve öğreteceğiz. Öğrendiklerimizi en güzel şekilde yaşayacağız ve yaşatacağız. Aksi takdirde, Cenâbı Hak, verdiği nimetin kıymetini bilmediğimiz için elimizden alır, dünya ve ahıretimiz harab olur.

Allahü teâlâ kıyamete kadar dinini devam ettireceğine göre, başka milletlerle de devam ettirebilir bu dini. Bu İslam nimetinin on asırdır, bizde olması bundan sonra da bizde kalacak manasına gelmez. Yüce Allah, “Gönderdiğim nimetlerin kıymetini bilir, şükrünü yaparsanız, nimetlerimi artırırım. Şükrünü yapmazsınız elinizden alır, şiddetli azab ederim” buyuruyor.
Unutmayalım, tarihte bunun örnekleri çoktur!..

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Şeyh Abdülhvâhid Bin Zeyd (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Nisan 12, 2015

Şeyh Abdülhvâhid Bin Zeyd (k.s.) Hazretleri Kimdir

Şeyh Abdülhvâhid Bin Zeyd (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Şeyh Abdülhvâhid bin Zeyd (k.s.) hazretleri. Tebe-i tabiînden olup, Basra’da Doğumu kesin olarak bilinmemektedir. Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri, Tabiîn devrinde meşhur hadîs ve fıkıh âlimleri olan, Ebû İshâk, A’meş, Hasan-ı Basrî, Âsım’ül-Ahval, Salih bin Han, Amr bin Meymûn, Ebû İshak Şeybânî gibi âlimlerden ders aldı.
Hadîs ve fıkıh öğrenerek bu İlimlerde söz sahibi oldu. Tebe-i tabiîn devrinde Basra’da yetişen meşhur hadîs ve fıkıh âlimlerinin ileri gelenleri arasında yer aldı.
Zamanını ilim öğrenmekle ve ibâdet yapmakla geçirdi.
Senelerce sabah namazını yatsı namazı abdestiyle kılıp, geceleri uyumamışttr.
Duası çok makbuldü. Hadîs ilminde sika, sağlam güvenilir bir râvi olup rivayetleri “Kütüb-i Sitte’de” yer alır.
Öğrendiklerini İnsanlara öğretmeye çalışırdı.
Cuma namazından sonra evinin çevresi hadîs ve fıkıh öğrenmek isteyen talebelerle dolardı.
Bıkıp, yorulmadan saatlerce ders verir ve onların yetişmelerini isterdi. Bir dakikasının boşa geçmesini istemez, ya öğrenir yahut da öğretirdi. Derslerine sâdece namaz vakitlerinde ara verdiğini talebeleri anlatmışlardır.
Abdülvâhid bin Zeyd, dünyâya değer vermemesi, devamlı ibâdet ve ilimle meşgul olması, herkese iyilik etmesi ile dikkati çekerdi. İnsanlar onu sever ve hürmet ederdi. Yaşayışı ve hikmetli sözleriyle pek çok kimsenin doğru yola girmesini sağlamış, herkese örnek olmuştur.
Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri yaşadığı ibret verici hadîselerden bâzılarını, insanlara nasîhat ve ders olması bakımından nakletmiştir.
Şöyle anlatmıştır: Bir rahibin odasının yanına yaklaşıp, ey rahip diye çağırdım. Fakat cevap vermedi. Üçüncü defa çağırışımda başını uzatıp:
“Ey kişi ben rahip değilim. Rahip, Allahü Teâlâdan korkan, O’na saygı gösteren, belâsına sabredip, kazasına razı olan, nîmetlerine şükredip onun için tevazu gösteren, izzet karşısında zilleti kabul eden, kudretine teslim olup, heybet ve azameti karşısında eğilen. hesap ve azabını düşünen, gündüzünü oruç, gecesini ibâdetle geçiren, Cehennem’i hatırladıkça uykusu kaçan kimseye denir. Ben ise saldırgan bir köpeğim. İnsanlara zararım dokunmasın diye kendimi buraya habsettim.” dedi. Bu sözleri üzerine şöyle sordum:
“Allahü Teâlâyı bildikten sonra insanları Allahü Teâlâdan uzaklaştıran şey nedir?”
“Kardeşim! İnsanları Allahü Teâlâdan ancak dünyâ malı ve sevgisi uzaklaştırır. Çünkü dünyâ isyan ve günah yeridir. Aklı başında olan dünyâyı kalbinden çıkarıp, günahlarına tövbe ederek kendisini Allahü Teâlâya yaklaştıracak şeye yönlendirir.” diyerek daha önce kendisinin îmân ettiğini söyledi.

Yine şöyle anlatmıştır: Hacca gitmiştim. Yanımda bir genç durmadan Peygamber efendimize salâtü selâm getiriyordu. Bâzı yerlerde okunması daha uygun dualar olduğu halde, genç her yerde duâ yerine salevât okuyordu. Dikkatimi çekti ve kendisine sordum. Genç şöyle dedi:
Babam ile birlikte hacca gitmiştik. Yolda uyudum. “Kalk baban Öldü.” dediler. Kalktım gerçekten babam ölmüştü. Aynı zamanda yüzü de kararmıştı. Ölümü ve ayrıca yüzünün kararması beni daha da üzdü. Bu üzüntü ile tekrar uykuya daldım. Bu sırada rüyamda siyah yüzlü dört kişi ellerinde demir kamçılar olduğu halde, babama yaklaştılar. Tam vuracakları zaman nur yüzlü bir zatın geldiğini, onlara dönerek; “Vurmayın!” dediğini, eli ile de babamın yüzünü sıvazlayarak nûrlandırdığını, sonunda bana; “Artık uyan, baban nûrlanmıştır.” diye söylediğini gördüm. “Sen kimsin?’ diye sorduğumda, “Ben Peygamberim, bana salevât getirdiği için ona şefaat ettim.’ dedi. Uyandım, söylendiğigibiydi. Bu sebeple ben de salevât-ı şerîfeyi devamlı okuyorum.

Yine buyurdular: Bir defasında Beyt-i Mukaddese gitmek üzere yola çıktım. Fakat yolu şaşırdım. Nereden gideceğimi bir türlü bilemedim. Bu şaşkın halde karşıma bir kadın çıktı. Bana yaklaştı; “Ey garib kimse, yolunu mu şaşırdın?” diye sordu. Sonra: “Allahü Teâlâyı tanıyan kimse nasıl garib olur? Onu seven nasıl yolunu şaşırır?'” dedi. Sonra da bana elindeki değneği uzatıp; “Bu asanın ucundan tut, Önümden yürü.” dedi. Asanın ucundan tutup önünde yürümeye başladım. Yedi adım kadar yürüdüm ve kendimi Mescid-i Aksâ’da buldum. Gözlerimi oğuşturarak kendi kendime;
“Herhalde yanlış görüyorum, nasıl olur?” dedim. Bunun üzerine bana yol gösteren kadın; “Ey kişil Senin yürüyüşün zâhidlerin, benimki de ariflerin yürüyüşüdür! Zâhid yürüyerek. arif ise uçarak gider. Yürüyerek giden uçarak gidene nasıl ulaşabilir?” dedi ve gözden kayboldu. Onu bir daha hiç görmedim.

Şeyh Abdülvâhid bin Zeyd (k.s.) hazretleri, . 793 (H. 177) veya 802 (H. 186)’de, bir rivayete göre de 805 (H. 189) senesinde vefat etmiştir.

Daha geniş bilgi için bakınız: Evliyalar Ansiklopedisi

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

CEDİTÇİLİK ( Dinde Reform ) ÇALIŞMALARI

Posted by Site - Yönetici Nisan 11, 2015

CEDİTÇİLİK ( Dinde Reform ) ÇALIŞMALARI

CEDİTÇİLİK ( Dinde Reform ) ÇALIŞMALARI

Bugün İslam âleminin içler acısı durumu ortada. Hıristiyan âleminin ve Vatikan’ın yoğun baskısı altında. İç ve dış düşmanlar, İslamiyeti tamamen ortadan kaldırmak için bütün güçleri ile saldırıya geçmiş durumdadırlar. Şunu unutmayalım ki, bu duruma hemen gelinmedi. En az üç yüz yıllık bir çalışma sonunda, İslam âlemi içeriden çökertilerek bugüne gelindi. Bu yıkımı gerçekleştirebilmek ve “Misyonerliği” kolaylaştırabilmek için dinde reform projeleri hazırlandı.
Her türlü yıkıcı akım yoğun faaliyette. İçerideki reform faaliyetleri yetmiyormuş gibi, dışarıdaki yıkıcı reformist akımlar da ülkemize getirilmeye çalışılmaktadır.
Bunlardan biri de, 20.yüzyılın başlarında ortaya atılan Rus idaresindeki Müslümanların “Ceditçilik” yani reform hareketleridir. Şimdi bu akımın ileri gelenlerinden Musa Carullah’ın kitapları piyasaya sürülmekte; bunun bozuk fikirleri “İslam” adı atında tanıtılmaya çalışılmaktadır. Bunun için bu akım hakkında biraz bilgi sunmak istiyorum.
19.yüzyılın ortalarından itibaren, Osmanlının iyice zayıflaması ile, Batı özellikle İngilizler İslamı içeriden yıkmak için harekete geçti. İslam âleminin ilim merkezi olan, Mısır (Ezher), İstanbul ve Buhara – Semerkant hedef seçildi. Önce, Ezher ele geçirildi. Yetiştirdikleri, (Abduh, Reşit Rıza gibi ) masonları buraya yerleştirdiler. Sonra burada eğittikleri kimseleri (Cemaleddin Efgani gibi ) Tataristan’a (Kazan şehrine) göndererek, Müslümanları Ceditçi- Kadimci diye ayırarak birbirlerine düşürdüler.
O tarihlerde ele geçiremedikleri sadece İstanbul kalmıştı. Osmanlıdan kalma Ehli sünnet kültürü buna mani oldu. Şu anekdot bu kültürün gücünü ortaya koymaktadır: Cumhuriyetin ilk yıllarında, Moskova’da görevli diplomatımız Rıza Nur, hatıralarında şöyle bir hadise anlatır:
“Musa Carullah ile zaman zaman görüşürdüm. Kendisi tuhaf bir adamdı; asabi, hislerine tâbi, ileriyi göremeyen biriydi. Bir kitap yazmıştı; müsveddelerini bana verip, Ankara’da bastırmamı ve Türkiye’de kendisine görev verilmesini istedi. Zamanın Adliye vekili Abdullah Azmi Bey’e dileğini ilettim. Cevap vermedi. Birkaç defa daha hatırlatınca, kitabın basılmasına razı olmadığı gibi bana şu cevabı verdi: Musa Carullah, içtihat kapısı açmak, dini değiştirmek isteyen, mezhepsiz, dinsiz biridir. Böylelerini burada hizmete alamayız!”

İşte böyle Osmanlıdan kalma sağlam bir alt yapı olduğu için İngilizlerin planı o tarihlerde Türkiye’de tutmadı. İstedikleri reformist fikir ortamına ancak seksen sene sonra, (18 Mayıs 2002 tarihli Diyanetin Şura Toplantısı kararları ile resmiyet kazandı)
getirebildiler. Son yıllarda dillerden düşürülmeyen, “Dinlerarası diyalog ve hoşgörü” faaliyetleri de bu çalışmanın bir uzantısıdır.
Şimdi Rusya’daki Müslümanlar arasındaki, Ceditçilik hareketlerine bir göz atalım:
19. yüzyılın ortalarından itibaren, 1917 yılına kadar, Tataristan’da, “hızlı bir “Dinde reform” hareketi yaşandı. “Cedidçilik” hareketi denilen bu akımdan önce, asırlardır bu bölgelerdeki medreselerde eğitim, tarihi Buhara ve Semerkant medreselerinde yetişip gelen âlimler tarafından yapılırdı. Asırlarca bu böyle devam etti. Gerek müderrislerin gerekse halkın Ruslarla doğrudan irtibatları yoktu.
Ruslar, bu içe dönük sağlam yapıyı yıkmak için Avrupa ile özellikle İngilizlerle bağlantılı olarak, Müslümanları parçalamak, aralarına nifak sokmak için faaliyete geçtiler. Kazan’da okul açarak, Tatar dili ile eğitim gören sınıflar oluşturdular. Buralarda yetiştirdikleri gençleri, Avrupa ile de irtibatlandırarak dini inançlardan koparıp, yeni bir inanç hareketine yönelttiler.
Bu hareketin öncüleri, medrese tahsilinden sonra Rus okullarında da okuyan, Rus, Avrupa pozitivist (maddeci, inançsız) ve Ezher’in (Mısır ) dinde reform fikirlerinden etkilenen kimselerdi. Mesela bunlardan biri olan Cemalettin Efgani 1888’de Petersburg’ta bulunmuş, ceditçilerle görüşerek onları yönlendirmiştir. Carullah ve Rızaeddin bin Fahreddin bundan çok etkilenmiştir. O kadar çok etkilenmiş olacaklar ki, daha sonra Rızaeddin bin Fahreddin, Efgani hakkında müstakil bir kitap neşretmiştir.
Musa Carullah, Ziya Kemali gibi reformcular Mısır’a giderek, Cemaleddin Efgani gibi reformcuların ders halkalarına katılmışlardır. Bunlar Ruslarla iç içe olmuşlardır. 1917’deki Komünist ihtilalinden sonra, milyonlarca Müslüman ve din adamının katledilmesine rağmen, Carullah’ın, 1930 yılına kadar, Rusya’da kalması ve Moskova’da imamlık yapması ve çeşitli dini toplantılara katılması bu bakımdan dikkat çekicidir. Hal böyle iken ülkemizdeki milliyetçi kesimin Carullah’a sahip çıkmaya kalkışmasını anlamak mümkün değildir.
Bu akımın organizatörlüğünü yapanlar, bu işte kullandıkları kimselerin eski ile tamamen irtibatlarını koparmak gayesiyle milli duyguları da harekete geçirdiler. O zamana kadar mevcut olan ümmetçilik düşüncesini yıkarak Milliyetçiliği dini inancın önüne çekmek istediler. Dini reformlarda, Kursavi, Mercani, Carullah gibi reformcuları kullandıkları gibi, Milliyetçilik hareketinde de, İttihatçılarla işbirliği yaparak Kırımlı İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura gibi kimseleri kullandılar.

Kadimciler ve Ceditçiler diye Müslümanları ikiye böldüler. Özellikle 1905’de Rusya’da meşruti idarenin gelmesiyle, bu ayrılık ve düşmanlık iyice hızlandı. Her iki grup da çıkardıkları yayın organları ile birbirlerini suçluyorlardı. Eskiyi savunan Kadimciler, Ceditçileri, dini konularda serbest fikirli, din reformcusu, dini bozmaya çalışan “misyoner” kişiler olmakla suçluyorlardı.

Ceditçilik, (Dinde reform) hareketinin öncüleri:
Abrurrahim bin Osman Otuzimeni (1754-1834)
Abdünnasır b. İbrahim Kursavi ( ö. 1812)
Şehabettin Mercani (ö.1889)
Ziyaeddin Kemali (ö.1942)
Alimcan Barudi ( ö.1921)
Musa Carullah Bigi ö.1949)
Rızaeddin b. Fahreddin (ö.1936)

Hareketin bütün temsilcileri bunlar değil tabii ki. Bunlar sadece meşhur olanları. Özellikle de, hareketi başlatan, Kursavi; tanıtan, sistemleştiren Mercani; hareketi yayan, taraftar toplayan Carullah’tır. Bunun için bu harekette daha çok bu üçünün ismi geçer. Musa Carullah, Batı’da “İslamın Luther’i” olarak tanınır.

Hareketin belli başlı fikirleri:
1- Bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün âlimler, bütün kitaplar, dört mezhebin fıkıh kitapları da dahil olmak üzere yok farz edilip, din Kur’an ve hadis ışığında yeniden yorumlanacak.

2- Bütün âlimlerin yok farzedilmesi ile beraber, dinin yeniden yorumlanmasında, İbni Teymiyye, İbni Kayyum el- Cezviye, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Cemalettin Efgani gibi reformcuların fikirlerinden ilham alınacak.

3- Medreseler yeniden yapılandırılacak; Batı ölçülerinde, eğitim reforma tabi tutulup Rusça okullarda mutlaka okutulacak. (İsmail Gaspıralı 1881’de yayınladığı, “Russkose Musulmanstvo” (Rus İslamı) kitabında bu eğitimin temel unsurlarını bildirmektedir)

4- Aklı esas alıp, vahiy ile eşit duruma getirilecek. Asırlardır devam eden Vahiy inancı yıkılarak; bütün dini bilgilerin nakle dayandırılması bırakılıp din akıl ile yorumlanacak. Bu konuda, Kindi, İbni Rüşt, Farabi, İbni Sina gibi felsefecilerin fikirlerinden ilham alınacak. Buna dayalı olarak Mercani, akıl-vahiy ikiz kardeş prensibini getirmiştir. Sonrakiler de buna sıkı sıkıya sarılmışlardır. Aslında bunların esas fikri aklı esas almaktır, çekindikleri için ancak bu kadarını söyleyebildiler.

5- İbni Sina, İbni Rüşt, Farabi gibi felsefecilerin, “dünya, âlem ebedidir, sonsuzdur” görüşü benimsenecek. İmam-ı Gazali hazretleri felsefecilerin bu fikirlerini çürütüp, onların küfre düştüklerini bildirdiği için onunla mücadele edilecek. İmam-ı Gazali hazretleri taassupçulukla suçlanacak.

6- Ehli sünnet inancına; kelâm, itikat kitaplarının bildirdiği şekilde iman edilmesine ve yine fıkıh kitaplarında bildirildiği gibi amel, ibadet yapılmasına karşı çıkılacak. Bu İslamın önünde en büyük engel olarak görülecek. Herkesin, istediği gibi inanması ve istediği gibi ibadet yapması teşvik edilecek. Herkes istediği gibi inanır, istediği gibi ibadet ederse ortada din diye bir şey kalmayacak; böylece bunlar da nihai maksatlarına ulaşmış olacaklar.

7- Kur’an-ı kerimde geçen, kafirlerin “ebedi” olarak Cehennemde kalacağı ifadesi , uzun süre manasında ele alınıp, Cehennemin sonsuz olmadığı, kafirlerin de sonunda cennete gireceği fikri savunulacak. Halbuki sadece Kur’an-ı kerimde değil hadis-i şeriflerde de, kafirlerin ebedi, sonsuz olarak Cehennemde kalacağı bildirilmiş, 15 asırdır, bütün alimler, müminler böyle inanmışlardır. Vahyi değil, aklı öne çıkarmalarının bir sebebi de budur. Herkes istediği gibi yorumlasın, din diye bir şey kalmasın.

8- Tasavvufa karşı çıkılacak, tasavvufun dini bir ilim olmadığı, İslama, Hint, Fars ve Yunan kültüründen geçtiği fikri savunulacak.

9- Kur’an-ı kerimin mutlaka tercümesinin yapılması ve namazlarda, her milletin kendi ana diline göre yapılan tercümenin okunması savunulacak. Carullah, bir makalesinde, tercümenin mukaddes bir vazife olduğunu hatta farz olduğunu dile getirmiştir. Kendisi de bir tercüme yapmış fakat bastıramamıştır. Bastırması için Cemal Kutay’a vermiş, daha sonra da bu tercüme kaybolmuştur. Cemal Kutay’ın ısrarla Türkçe ibadeti savunması fikri demek ki Carullah’tan geçmiş.

10- Miracın bir rüya olduğu, bedenen gerçekleşmediği fikri işlenecek

11- Bunlara göre, ictihadın terk edilip belli bir mezhebe uyulması yanlıştır, her Müslümanın gücüne göre, ictihad yapması farzdır. İctihad kapısı kapanmamıştır. Mercani, daha da ileri gidip, hadis varken fıkıh kitapları ile amel etmenin küfür olduğunu söylemiştir. Carullah da, bir mezhebe uymanın, bu mezhebi Kur’an yerine geçirmek olduğunu söylemiştir.

12- Kadınlar ön plana çıkartılacak. Eski fıkıh âlimleri, erkek oldukları için, taraf tutup, İslamiyetin bildirdiği hak ve hürriyetleri kadınların ellerinden aldığı söylenecek. Kadın ve erkeğin, nikahta, boşanmada, mirasta eşit hakka sahip olmaları gerekir fikri savunulacak. Carullah, hazırladığı raporda, birden fazla evliliğin yasaklanmasını istemiştir. Kadının, hukuki, sosyal,dini yönden eşit olduğu iddia edilerek. Kur’an-ı kerimde geçen, erkeklerin üstünlüğü ifadesini alimlerin yanlış anladıkları fikri yayılacak; bu konularla ilgili hadisi şeriflerin Yahudi inancını yansıttığı bildirilecek.

24-27 Nisan 1917’de Ceditçilerin Kazan’da yaptığı Kadınlar kurultayında, kadınların erkeklerle eşit oldukları ve çok evliliğin, insanlık ve adalete aykırı olduğu fikrine varılarak bitirilmesine karar verilmiştir. 1-11 Mayıs 1917’de Moskova’da toplanan genel kurultayda da bu kararlar aynen kabul edilmiştir.
Bu kurultayın tutanaklarında geçen şu ifade gerçek niyetleri açıkça göstermektedir. “ Efendiler, unutmayınız ki, Kur’anın bazı kuralları eskimiştir. Bunları tarihin malı saymak lazım…” ( Rusya’da Birinci Müslümanlar Kongresi Tutanakları- Kültür Bakanlığı yayınları sh.394)
Ancak bu kurultaydan altı ay sonra, meydana gelen komünist ihtilali, reformcuların yaklaşık 70 yıllık çalışmalarını yerle bir etti. Böylece “Dinsizin hakkında imansız gelir” sözü bir kere daha gerçekleşmiş oldu.
Bu ifadeler, bu iddialar sizlere bazı sözleri, bazılarının çalışmalarını hatırlattı zannederim. Bugün ülkemizde bu ve buna benzer sapık fikirleri, dinde reformu savunanların da aynı yolun yolcuları olduğunu unutmayalım!

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 536 takipçiye katılın