Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Fatihleri Doğuracak Olan Kadın Nerede ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 30, 2016

Fatihleri Doğuracak Olan Kadın Nerede ,fatih-sultan

Fatihleri Doğuracak Olan Kadın Nerede ?

Fatih nesli nerede? Fatihleri doğuracak olan kadın çok az kaldı. Hepsini şehvetin, zinanın ve fuhşun zebunu haline getirdiler.

Nerede Sultan Fatihler doğuracak kadınlar?
Bacağına geçirdiği daracık kot pantolonuyla şehevî gıcıklanmalarla, akşama kadar şehvet arayan kadınlar mı Fatihleri hayata getirecekler?

Deniz kıyılarında, şehvetten başka bir şey görmeyen, hayvanî duygularla çalkalanan adi kadınlar mı Fatih yetiştirecek?

Sırtına kadar soyunup, televizyon aynasında, yüz binlerce gafilin arasında insanları hayvanlar gibi eğlendiren şantözler ve dansözler mi Fatihler meydana getirecek?
Kim getirecek?
Neslimizi harap etmişlerdir bizim!
Bizi fetih ruhundan koparmışlardır! Kur’an’ı kerimin ruhunu hükmünü kaldırıp atmışlardır!
Hangi Fatih’ten bahsediyorsunuz?!
Kur’an’ı kerimden başka bir gayesi olmayan Sultan Fatih, yirmi iki yaşında Bizans’ın binlerce yıl sökülüp atılamayan surlarını söküp atıyordu! Üç kıtaya hükmediyorlardı ama Kur’an’sız bir hayat kuranlar şimdi üç tane anarşist ile başa kalkamıyorlar, başa çıkamıyorlar! Benim ceddim üç kıtaya hakimdi, bunlar üç tane serseriye hakim olamıyorlar!

Nerede Fatih’ten, nerede fetihten bahsediyorlar!
Bunların Fatih’ten ve fetihten bahsetmeye ne hakları var?
Hangi fetihten bahsediyorlar ..

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Ali Şeriati Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 29, 2016

Ali Şeriati Kimdir

Ali Şeriati Kimdir ?

Ali Şeriati Aslen şiî olup şiîlerin bile tasvip etmediği Ali Şeriatî diye biri var. Birileri, Peygamberimiz örnek olarak yetmezmiş gibi onu örnek bir şahsiyet gibi göstererek, müslüman gençlerin zihinlerini onun bozuk fikirleriyle doldurmak peşinde. Bu gayretkeşlerden biri de Mustafa İslamoğlu…

Allayıp pullayarak gençlere sundukları Ali Şeriatî’nin Peygamberimiz’e bile hakaret ettiğini geçen sayımızda anlattık. Bu yazımızda, onu kendi sözleriyle daha yakından tanıtacağız. Tanınmalı ve hangi derekelerde olduğu bilinmeli ki, onu yüceltenler de tanınmış ve bilinmiş olsun.

Şeriatî’nin MUHAMMED KİMDİR isimli kitabına bakıyoruz. Görelim bakalım, Mustafa İslamoğlu’nun öve öve bitiremediği bu mahlûk, İslâm büyükleri hakkında neler yazmış. Başlıyoruz. Bismillah:

1- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkındaki iftiraları şöyle:

Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

“Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır.” (s: 318)

2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:

“…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”
“… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”
Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:

“Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”
Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:

“…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları –ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:

“Ali’ye karşı beslenen kinler.”

4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e dil uzatmaya. Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:

“Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”

Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:

“Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

“…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)

Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:

“Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur.” (s: 323)

6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ediyor: “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)

Bu yalanı söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin. Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç?

7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:

“Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)

Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersidir. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.

8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:

“Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)

Hâşâ, Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i başkalarına küfür eden biri olarak gösteriyor.

9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği iftirasını yapıyor: “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)

10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali şöyle anlatıyor:
“Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)

Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor.

Değerli okuyucular! Ali Şeriatî’nin bir de Hac isimli kitabı var. Bir de ona göz atalım.
Kitap, Ejder Okumuş tarafından tercüme edilmiş. Elimizdeki 2. baskı Şûrâ Yayınları’na ait. Nisan 2001…

4. sahifede “Yayıncının Notu” olarak şu cümleler göze çarpıyor:

“Bu kitap, Şehid Ali Şeriatî’nin bizzat gözden geçirip ilâveler yaptığı ve “Öğretmen Şehid Dr. Ali Şeriatî’nin Eserlerini Derleme Bürosu”nun külliyat arasında yayımladığı Farsça son Hacc baskısının tam çevirisidir.”

Demek ki neymiş? Ali Şeriatî bu kitabı bizzat kendisi gözden geçirmiş. Aşağıda madde madde verilecek bilgileri lütfen bunu bilerek değerlendiriniz.

1- Daha başta zehirini kusuyor. Diyor ki: “Ve yine biz, aynı yöntemle, İslâm mezhepleri arasında bir mukayese yapsak, İslâm dâhilinde bulunan Şia’yı, dinler arasında İslâm’ı nasıl görüyorsak öyle görürüz.” (s: 8)

2- Şeriatî’nin, Hac hakkındaki şu ifadesine bilhassa dikkat: “Ve Hacc: Müslümanlar arasında her yıl tekrar edilen en çirkin, en mantıksız eylem!” (s: 9)

Bu söz üzerine biz de diyoruz ki, bu sözün sahibi en alçak en rezil insan…

3- Müslümanları şöyle suçluyor: “Kur’an’ı yok edememiş kapatmışlardır. “Kitab”ı “teberrük edici şey” haline getirmişlerdir.” (s:11)

Açıkça, müslümanları Kur’an’ı yok etmek için uğraşmakla suçluyor. Teberrük/bereketlenmek kötü bir şeymiş gibi, Kur’an’ı teberrük edilen şey haline getirmekle suçluyor.

4- Bakın hacda tavaf eden Müslümanlara nasıl hakaret ediyor:

“Yemenliler, saçları perişan ve pis, gözleri çökmüş, bellerine ip bağlamışlar, her biri mezardan çıkmış tıpkı bir hortlak gibi. Ve siyahlar; iri, uzun boylu ve kazık gibi, dudaklarını köpük bürümüş…” (s: 71)

Bu sözler, bir Müslümanın din kardeşleri hakkında söyleyeceği sözler olamaz. Onların görüntüleri böyle olsa bile bu ifadeler kullanılamaz. Öbür taraftan hacda, kötülükler görülmez, gizlenir, iyilikler anlatılır.

5- İmanî bakımdan uygun olmayan öyle benzetmeleri var ki, aşağıda da göreceğiniz gibi, bu teşbihlerin her biri en hafifinden insanın imanını sarsar. Yazının fazla uzamaması için bunları kısa değerlendirmelerle verelim:

a) Hacer Vâlidemiz’den câriye diye bahsederek şöyle diyor: “Allah, Afrikalı siyah bir câriyenin evinde.” (s:49) Allah, -hâşâ- Hz. Hacer’in evindeymiş.

b) “Allah, dünyanın kalbi, varlığın mihveridir.” (s:50) Allah –hâşâ- dünyanın kalbiymiş.

c) “Allah ve insanlar/topluluk bir cihette, bir saftalar.” (s:50) Allah –hâşâ- insanlarla aynı saftaymış.

d) “Allah’ın çevresinde tavaf yapıyorsun.” (s: 54) Kâbe’ye Allah diyor. Hâşâ! Tavaf Allah’ın çevresinde yapılıyormuş.

e) “Vay be! Bu tevhid …seni Allah’la diz dize oturtuyor. …Allah’ın benzeri olarak görüyor. “ (s:56) Allah’la diz dize oturmak, Allah’ın benzeri olmak… Bu benzetmelerin insanı ne hale getireceği ehlince malum.

f) “İlâhî özün, içinde, Allah’ın ruhu girdaptan doğup başını kaldırıyor. Nereden? Allah’ın elinin sağ elinin altından.” (s: 59)

Altı çizili yerlere dikkat.

g) “.. sa’y et. Fakat çember çizerek değil, çembersel çaba, değirmen eşeğinin sa’yi gibidir, kısır döngüdür, sonuçta başa dönersin. Böyle bir şey, “abes”, “anlamsız”, içi boş daire, içeriksiz, hedefsiz: Tıpkı sıfır gibi.” (s: 67)

Sa’y ile tavafı karıştırıyor. Sa’y istense de zaten çembersel yapılamaz. Değirmen eşeğinin sa’yi gibi diye bir benzetme yapanın kendisi eşekten aşağı olmaz mı!
Kâbe’nin etrafında yapılan tavafı da sıfır olarak görüyor.

h) “Ey insan! “Allah’ın ruhu”! (s:80) Burada insana, “Allah’ın ruhu!” diye hitap ediyor.

i) “Ey hacı, yolun sonunda Allah seni beklemekte…” (s: 91) Bu söz de sâfî küfrî bir benzetme…

j) Müzdelife’den Mina’ya hareket edecek hacıları, yıkılmaz bir duvara benzettikten sonra şöyle diyor:
“Bu çelik duvarı dünyada yıkabilecek hiçbir güç yoktur. İbrahim ve Muhammed dahi yıkamaz.” (s: 106)

Görüyor musunuz hâinliği!.. Böyle bir duvarı yıkmayı hedeflese hedeflese ancak kâfirler hedefler. İbrahim (Aleyhisselâm) ile Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i bu çelik duvarı yıkmak istiyor gibi gösteriyor. Bu çelik duvarı yıkma cürmünü Hz. İbrahim’e ve Peygamberimiz’e yüklemek ise, olsa olsa imansızlık alâmetidir.

k) “Ki sen, tek bir “varlık”sın: Kendi “mahiyet”ini kendin yaratmalısın.” (s: 112) Allah’a ait olan yaratmak kelimesini insana izafe ediyor.

l) “Savaş İbrahim’in içinde, Allah’la İsmail arasında savaş.” (s: 119) Eh, bu artık sapıklığın dik âlâsıdır.

m) “Hâtemül Enbiya dahi kendini korumasaydı sarsılabilir düşebilir, yaptıklarını heba edebilirdi. O bile şirkten masum değildir!” (s: 129)

Değerli okuyucular. Peygamberler hakkında bu ifade kullanılamaz. Çünkü peygamberler Allah tarafından korunmakta olup şirke düşmek şöyle dursun sıradan günah işlemekten bile uzaktırlar. Böyle sözler, ancak imansız ağızlardan çıkar.

6- Ali Şeriatî’nin cahilliklerine gelince:

a) Haccın başlangıcını zilhiccenin 9. günü olarak anlatıyor. (s: 79)
Halbuki hac, Zilhiccenin 8. günü başlar.

b) “Âdem doğduğu zaman” (s: 84) diyor
Hazreti Âdem doğmamış, topraktan yaratılmıştır…

c) “Hacta ilk hareket Arafat’tan başlar” (s: 86) diyor.
Yanlıştır. Hac Mina’dan başlar.

d) Şeytan taşlamak için toplanacak taşları şöyle tarif ediyor: “Cevizden daha küçük, fıstıktan daha büyük” (s: 101)

Yanlıştır. Doğrusu şöyle: Nohuttan büyük, fındıktan küçük.
Milyonlarca hacı cevizden küçük taşlar toplasa Mina’da taş dağı meydana gelir.

f) “Demek Allah için insan kurban etmek yasak oluyordu. Oysa geçmişte bu, yaygın bir dinî gelenek ve ibadetti.” (s: 135)
Dinî gelenek derken hak dini kastetmektedir. Oysa hak dinde insan kurban etmek gibi bir gelenek ve ibadet yoktur.

g) “Şimdi her şey sona erdi. Nerede? Mina’da!” (s: 146)

Yanlış. Hac Mina’da bitmez. Çünkü daha ziyaret tavafı yapılacaktır.

h) “Bugün Zilhiccenin onu. Kurban Bayramı, Hacc sona erdi.” (s: 146)
Yanlıştır. Taşlama devam etmektedir.

i) “Bu üç günde (bayramın üç günü) Mina bölgesinden dışarı çıkmak yasak! Ka’be’yi tavaf için bile geceleyin dışarı çıkmaya hakkın yok.” (s: 147)

Bu da ancak zır câhillerin düşeceği bir yanlış. Böyle bir yasak yok.

7- Şeriatî’nin Hac kitabında bazı mübârek isimler geçiyor.
Meselâ:
Harun kelimesi 1 defa,
Peygamber kelimesi (Peygamberimiz kastedilerek) 3 defa,
Musa kelimesi 4 defa,
Ali kelimesi 5 defa,
Hüseyin kelimesi 6,
Hacer kelimesi 9 defa,
Muhammed kelimesi 10 defa,
Âdem kelimesi 21 defa,
İsmail kelimesi 90 defa,
İbrahim kelimesi 131 defa geçmektedir.
Buna rağmen hiç birini “Hazret” kelimesiyle anmıyor. Hiç birinde “Hazret” kelimesi veya “Aleyhisselâm” da yok…

Ali Eren Hoca
Gazeteci – Yazar

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

KİLİSEDE İFTAR YEMEĞİ

Posted by Site - Yönetici Ağustos 25, 2016

Kilisede iftar yemegi

KİLİSEDE İFTAR YEMEĞİ

Son yıllarda Ramazanlarda komik, komik olduğu kadar da düşündürücü olaylara şahid oluyoruz. Bunlara değinmek istiyorum bugün. Geçen sene ilk defa değişik kesimlerden iftar daveti aldım. Daha doğrusu davetleri aldım. Kimlerden mi, söyliyeyim. Çeşitli gayri müslim cemaatlerden. Üç dinin mensupları iftara çağırılıyordu. Davetiyelerin hepsinin ortak özelliği; hoşgörü, sevgi, saygı, savaşsız dünya vs.
İftar, oruç tutan müslümanlar içindir. Oruçla, İslamiyetle ilgisi olmayan kimseleri, iftar adı altında kilisede toplamanın mantığını anlamak mümkün değil. Bir araya gelip yemek mi yemek istiyorsunuz, Ramazanın dışında gelip yiyin, diyaloğunuzu sağlayın. Hoşgörülerinde, diyaloglarında bile samimiyetsizlik, iki yüzlülük var. Merak ediyorum, daha sonraki senelerde Müslüman temsilcileri istavroz merasimine çağırıp, boyunlarına haç takacak olurlarsa, bizimkiler ne yapacak? Onlar bizim orucumuza saygı gösterdiler, biz de saygı gösterelim deyip haç mı takacaklar?
Aslına bakarsanız, bu şekilde bir diyalog aynı zamanda dinlere saygısızlıktır. Oruç, İslama ait bir ibadettir. Kilisede iftarın işi ne? Dinlerdeki ibadetleri birbirine karıştırmak, dine hizmet değil, dine kötülüktür. Dini bozmaktır.

Papa işi, bir adım daha öteye götürüp, Hıristiyanları oruç tutmaya davet etti. Terör ve savaş kurbanları adına iyi niyetli her dine saygısı olanları oruç tutmaya çağırdı. ‘‘Burada Hıristiyan, Musevi ayrımı yok. Lütfen dünyada barış ve dayanışma adına bu önerimi kabul edin. Adalet adına dünyada bir barışın egemenliği için bu girişimi gerçekleştirin. Ancak sağlık nedeni ile veya başka nedenlerle oruç tutamazsanız o zaman bağışta bulunun”. İlave etti: ‘‘Orucu, sadece ekmek yiyerek ve su içerek gerçekleştirebilirsiniz. Yeter ki gönüllü olun. Müslüman kardeşlerinize destek verin” dedi.
“Kardeşlerimize destek verin” diyor. Siz gerçekten inanıyor musunuz, asırlardır Müslümanlara yaptıkları zulümleri, katliamları, kinlerini unutup bizi “Kardeş” kabul ediyorlar!
İnsanın aklına geliyor, bu işte bir bit yeniği var diye. Ne oldu da, 15 asırlık düşmanlık birden dostluğa, kardeşliğe, dönüştü.

Bugün,sanki, farklı din mensubu insanlar arasındaki diyalog kopmuş, dinler savaşı yaşanıyormuş gibi, Vatikan’ın diyalogla yatıp, diyalogla kalkması Müslümanları haklı olarak endişelendirdi. Acaba, altından nasıl bir çapanoğlu çıkacak diye merak edildi.
Sonunda bulutlar dağıldı; Vatikan’ın gerçek niyeti diyalog değil, bunu istismar ederek, Hıristiyanlığın propagandasını yapmak olduğu ortaya çıktı. Papa 2. Jean Paul, Sen Pietro Kilisesinde pazar günü düzenlenen ayinde , “Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek, gerçek maksadını, nihai hedefini açıkca ortaya koydu. Bütün bunlara rağmen hâlâ, hoşgörü, diyalog balonundan fayda uman Müslümanlar varsa, bunlara, Allah akıl fikir versin, demekten başka çare kalmıyor.

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 3 Comments »

Evlilikte İlk Gece Okunacak Dua ..

Posted by Site - Yönetici Ağustos 24, 2016

Evlilikte İlk Gece Okunacak Dua

Evlilikte İlk Gece Okunacak Dua ..

Dâmad, gelinin yanına girince, ikisi de, iki rek’at namaz kılmalıdırlar. Sonra dâmad, gelinin kâkülünden tutup: “Allahümme bârik lî fî ehlî ve bârik lî ehlî fiyye, Allahümmerzuknî minhâ verzukhâ minnî. Allahümmecma’beynenâ mâ cema’te fî hayrin ve ferrik beynenâ izâ ferrakte fî hayrin” düâsını okur.

Onunla cima’ edeceği zaman: “Allahümme bismike estahleltü fercehâ ve bi emânetike ehaztühâ. Allahümme femâ kadayte şey’en min rahmihâ fec’alhü bârren takıyyen, vez’alhü müslimen seviyyâ ve lâ tec’alhü müfsiden şerîken liş-şeytanî” der.

Biri de, cima’ ederken şeytandan Allahü teâlâ’ya sığınmaktır.
Bu esnâda şöyle der: “Bismillâhi Allahümme cennibnâ-ş-şeytâne ve cennibi-ş-şeytâne mâ razaktenâ”, ya’ni şeytanı bizden ve bize verdiğin çocuktan uzak eyle der. Bu durumda kendilerine çocuk verilirse, şeytan ona zarar vermez.

Kayak : 365 Gün Dua – Mehmet Oruç

Posted in 365 Gün Dua, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

HOŞGÖRÜNÜN PERDE ARKASI

Posted by Site - Yönetici Ağustos 22, 2016

HOŞGÖRÜNÜN PERDE ARKASI

HOŞGÖRÜNÜN PERDE ARKASI

Alman Der Spiegel Dergisi’nde, Fransız düşünür Bernard Henri Levy,’in bir yazısı yayınlandı. Levy, bu yazısında, İslam aydınlanmasında din adamlarına büyük görev düştüğünü belirterek şöyle diyor: ‘‘Hıristiyan ve Yahudi din adamları yüzyıllarca önce nasıl kendi kutsal kitap ve yazılarını gözden geçirip onunla hesaplaştıysa, şimdi de kendi kutsal kitapları üzerinde çalışma sırası İslam bilginlerinde.’’
Şimdi size bu sözü tercüme edeyim: Yahudilik ve Hıristiyanlığın ilahi olma, yani Allah tarafından gönderilen orijinal mesaj özelliği yok edildi. Şimdi sıra İslamiyette. İslamiyetin orijinalliğini bozmak, ilahi özelliğini yok etmek şart, diyor.
İşte, Papa’nın, Hıristiyan aleminin, hoşgörü, diyalog, sevgi, saygı vs. kampanyaları başlatmasının perde arkasındaki gerçek sebebi bu.

Bunu yapabilmeleri için de, İslamiyetin dinamizmini yıkmaları, dinde reform, değişiklik yaptırmaları gerekiyor. Onların ifadeleri ile, İslamiyetin yumuşatılması, “ light” leştirilmesi lazım. Bu, “Barış” adı altında yeni bir “Haçlı seferi” başlatılması demektir.
Zaten tarih boyunca, Vatikan hiçbir zaman tavrını net bildirmedi. Sözü ile özü bir olmadı. Gerçek niyetleri hep saklı kaldı. Başarırlar veya başaramazlar, ama bu defa gerçek niyetlerinin; dinlerarası diyalog, hoşgörü adı altında, dinleri birleştirmek, sonra da bütün dünyayı Hıristiyanlaştırmak olduğu ortaya çıktı artık.
Çünkü, bütün baskılara, zorlamalara rağmen hâlâ İslam, sadece İslam dünyasında değil tüm küresel bazda yegane adres ve cazibe merkezi. Bu Batı’yı korkutuyor. Çünkü, Hıristiyanlık diye bir din kalmadı. Çünkü Avrupalılar, Hıristiyanlığı işlerine nasıl geliyorsa öylece değiştirme yoluna giderek, yani dini kendilerine, çıkarlarına ve keyiflerine uydurarak, Hıristiyanlık din olmaktan çıktı.
Öte yandan Hinduizm, Budizm ve Şintozim gibi Doğu dinleri, bu dünyaya söyleyebilecekleri bir şeyleri olan dinler olmaktan çok çok uzaklar: Fosilleşmiş, sadece birer aksesuar veya terapi işlevi görebilecek durumda bu dinler.

Şu an dünyada onca baskıya, sindirmeye ve zulme rağmen dinamizmini, canlılığını ve hayatiyetini sürdüren ve insanlığa umut ve ufuk verebilecek olan tek din İslam dinidir. Batılılar bu gerçeği gördüler ve o yüzden, komünizmden sonra, İslamı hedef seçtiler.
Bunun için şu iki şeyi yapmayı planlıyorlar: Birincisi, ne yapıp edip İslamı terörle, özdeşleştirerek mahkum etmek. Müslümanları terörist, zararlı kimseler olarak göstermek. İkincisi de, İslamın içini boşaltarak sadece ferdi bir inanç meselesi haline getirerek dünyaya, hayata ilişkin entelektüel, siyasi, ekonomik, kültürel taleplerini iptal etmeye çalışmak.

Bunu sağlamak için de, İngiliz Sömürge Bakanlığı Hıristiyan misyonerlerine üç asır önce şu gizli talimatı verdi:

1- İslâm alimleri, toplum nezdinde küçük düşürülerek saf dışı edilmelidir.

2- Peygamberin dinden maksadı sadece İslâm dini değildir. Hıristiyanların ve Yahudilerin dinleri de Müslümanlıktır. Çünkü kaynakları birdir. Bu konu ısrarla vurgulanmalıdır.

3- Müslümanlar ibadetlerden alıkonulmalıdır. “Allah’ın ibadete ihtiyacı olmadığı” gibi gerçekler her an onlara telkin edilmelidir. Böylece ibadetten soğumaları sağlanmalıdır.

4-Müslümanların kılık kıyafetiyle, yaşayışıyla, yazı, karikatür ve fıkralarla alay edilmeli.

5- Müslümanların ellerinde gerçek Kur’an’ın olmadığı… Hadislerin uydurma olduğu söylenmeli… Ve onlar Kur’an ve Sünnet hakkında şüpheye düşürülmelidir.

Özetlemek gerekirse, Hıristiyan aleminin hedefi, dinin temeli olan iman esaslarını bildiren kelâm ve fıkhı ilmini yok edip, İslamiyeti emir ve yasakları olmayan bir hümanizma, bir felsefi ahlâk sistemi haline getirmek…

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Örnek Bir Hanım: ÜMMÜ SÜLEYM (R.ANHÂ)

Posted by Site - Yönetici Ağustos 19, 2016

Örnek Bir Hanım ÜMMÜ SÜLEYM (R.ANHÂ)

Örnek Bir Hanım: ÜMMÜ SÜLEYM (R.ANHÂ)

Hanım sahabîlerden Ümmü Süleym bint-i Melhan (r.anhâ) kanaatkâr, dindar, dirâyetli bir hanımdı. Ashabdan Enes bin Mâlik hazretlerinin annesidir. Benî Neccâr kabilesinden olan Ümmü Süleym (r. anhâ) kavmiyle beraber Müslüman olmuştu. Kocası ve Enes’in babası olan Mâlik bin Nadr onun Müslüman olmasına kızarak Şam’a gitmiş ve orada müşrik olduğu halde ölmüş, Ümmü Süleym (r. anhâ) bir zaman dul kalmıştı.

Zengin ve hatırı sayılır kimselerden Ebû Talha, kendisiyle evlenmeye talip olmuştu. Lakin henüz Müslüman olmamıştı. Ümmü Süleym (r. anhâ) ona:

Senin gibisi reddolunmaz. Ancak sen müşriksin. Ben ise -Elhamdülillah- Müslümanım. Eğer Müslüman olursan mehrimi de sana bağışlarım. Bilmez misin ki senin taptığın şey yerden biter, sonra onu dülger yontar. Bu halde sen bir tahta parçasına tapmaktan utanmıyor musun?” dedi.

Ebu Talha, bu sözlerden insafa gelip Müslüman oldu ve Ümmü Süleym (r. anhâ) ile evlendi. İslam mücâhidlerinin en meşhurlarından oldu.

Enes bin Mâlik (r.a.) anlatıyor: Uhud Harbi’nde Müslümanlar bir ara Resûlullâh’ın (s.a.v.) yanından dağılmış, ancak on kişi kalmıştı. Bu çok tehlikeli anda Hz. Ebûbekir’in kızı (ve Resûlullâh’ın zevcesi) Hz. Âişe ile annem Ümmü Süleym aralıksız ve süratle kırbalarla su taşıyorlar ve yaralılara su veriyorlardı.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Bana cennet gösterildi. Orada Ebû Talha’nın hanımı (Ümmü Süleym’i) gördüm.” buyurmuştur.

Peygamberimiz (s.a.v.): “Bir keresinde uyurken kendimi cennette gördüm. O sırada bir kadın (Ümmü Süleym) bir köşkün yanında abdest almakta idi.” buyurmuştur.

Resûlullâh veda haccında başını tıraş ettiği zaman saçından ilk alan Ebû Talha oldu. Aldığı saçları Resûlullâh’ın emri üzerine, saklaması için zevcesi Ümmü Süleym’e teslim etti. (Tecrid-i Sarîh Terc. ve Meşâhiru’n-Nisâ) …

 Efendimiz aleyhissalatü vesselam hazretleri bu hadis-i şerifinde, böyle mübarek bir zat olan, İslam’a ve Peygamber Efendimiz’e samimiyetle bu derece bağlı bir hanım olan Ümmü Süleym’in (r. anha) ahirette ne kadar büyük bir mertebe sahibi olduğunu ifade etmiştir.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

LANET ETMEK

Posted by Site - Yönetici Ağustos 18, 2016

Lanet etmek,lanet-hakkc4b1nda-hadislerlanet-etmek-lanet-ne-demek-hocaeefendiden-dua-copy

LANET ETMEK

Lanet ister insan, ister hayvan ve ister bitkilere olsun, kötüdür.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Mümin lanet etmez.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:
Allah’ın gazabiyle, lanetiyle ve cehennemle lanetleşmeyin.

Kuteyde diyor ki:
Birbirlerine lanet okuyan kavim, laneti hak eder.

Peygamberimiz (s.a.v.) seferde iken bir kadın devesine kızarak ona lanet okudu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Devenin yükünü alın, semerini çıkarın. Zira o lanatlenmiştir” buyurdu .

Ebu Derda (R.A.) diyor ki:
Yere lanet okuyana yer şöyle der: Kim Allah’a karşı geliyorsa, lanet ona olsun.

Hz. Aiş e (R.A.) diyor ki:
“Hz. Ebu Bekir (R.A.) kölelerinden bazılarını lanetliyordu. Peygamberimiz (s.a.v.) ona dönerek şöyle buyurdu:
Ey Ebu Bekir, hem sıddıklık, hem de lanet edicilik bir arada olur mu?
Kabe’nin Rabbine yemin ederim ki olamaz.
Bunun üzerine Ebu Bekir kölelerine hürriyetlerine bağışladı ve bir daha lanet etmiyeceğine dair Resulullaha söz verdi.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Lanet edenler, kıyamet gününde ne şefaatçı olabilirler ne de şahit.

Lanet , Allah’tan kovulmak, uzaklaştırmak anlamındadır. Onun için ancak bu sıfata sahip olanlara lanet okunabilir. Başka türlü caiz değildir. O sıfatlar da küfür ve zulümdür.

Laneti gerektiren sebepler:
Laneti gerektiren üç sebep vardır:
1-Küfür,
2-Bid’at ve
3-Fısk.

Her birine lanet de üç dereceye ayrılır.

1- Genel lanetleme: “Allah’ın laneti, Kâfirler, bid’at sahipleri ve fasıklar üzerine olsun” gibi.

2- Özel bir sıfata lanetlemektir. “Hıristiyanlara, yahudilere, putperest lere,faiz yiyenlere lanet olsun” gibi. Yalnız bid’at sahiplerine lanet okumak tehlikelidir. Zira Bid’ati bilmek zordur.

3- Belli bir şahsa lanet okumaktır. “Kemale Allah lanet etsin. Kâfir fasık veya – bid’at sahibidir” gibi bu, çok tehlikelidir. Gerçi şer’an küfrü sabit olan kimseye okumakta zarar yoktur. “Allah ‘ın laneti Firavun ve Ebu Cehilin üzerine olsun” gibi. Bunların küfür üzere öldükleri sabittir. Fakat zamanında yaşıyan biri için Müslüman değilse bile lanet okumak çok kötüdür. Zira lanet edilen şahısa Müs lüman olarak ölebilir.

SORU: Bir Müslümana, dinden çıkma tehlikesi bulunduğu halde rahmet okunabildiği halde Kâfire, Müslüman olma ihtimali var diye Kâfir olduğu zaman neden lanet okunmasın?

CEVAP: Müslümana rahmet okumak yani “Allah ratmen etsin” demek, İslam dininde ve itaatte Allah onu sabit kılsın demektir. Fakat Kâfir için, Allah onu o kötü halinde sabit kılsın demek mümkün değildir. Çünkü böyle demek, küfrü istemektir. Küfrü
istemekle küfürdür. Ancak “küfür lehinde ise Allah lanet etsin, Müslüman olursa lanet etmesin” denilebilir. Bu da bilinemez. Gerçek durumu ancak Allah bilir. Ne olursa olsun lanette tehlike var, fakat laneti terketmekte tehlike yoktur.

Kâfir için durum böyle olunca, fasık veya bid’at sahibi için laneti terketmenin ne kadar açık olduğu meydandadır. Onun için lanet tehlikelidir.
Zira her an durumları değişebilir.
Hz. Muhammed’in lanet etmesi başkalarının da lanet etmesi gerektirmez.

Allah dilediğini ona bildirir. Bunun için belli kavim lanetlemiş , Ebu Cehil ve Utbe’ye beddua etmiştir. Onlar da Bedir savaşında küfür üzere ölmüşlerdir, hatta Resulü Ekrem bile ne olacaklarını bilmediği kimseleri lanetlemekten nehyedilmiştir. Rivayete göre maune kuyusunda ashabını öldürenlere bir ay kunut duasında lanet okudu. Bunun üzerine:
Yüce Allah buyuruyor ki:
Allah’ın onların tevbelerini kabul etmesi veya onlara azap etmesi işiyle senin bir ilişiğin yok. Çünkü onlar, muhakkak zâlim kimselerdir.” ALİ İMRAN SURESİ, Ayet : 128
Yani onlar belki Müslüman olurlar, sen lanetlenmiş olduklarını nereden biliyorsun .
Peygamber (S.A.S.) Taif’e giderken gördüğü bir mezarın kime ait olduğunu sormuş Hz. Ebu Bekir: “Bu Allah ve Resulüne asi olan sa’d b. As’ın mezarıdır” demiş . Orada bulunan sa’dın oğlu Ömer üzülmüş ve şöyle demiş :
“Ya Resulallah, bu mezar yemek yediren ve Ebu Kuhafenin açlığını gideren adamın mezarıdır.” Ebu Bekir: “Bu adam bana sataşıyor” (Zira Kuhafe Ebu Bekirin babasıydı) deyince Resulü Ekrem İbni Saide “Ebu Bekir’den dilini çek” buyurdu ve sonra da Ebu Bekir’e dönüp şöyle dedi.
Kâfirleri umumi bir şekilde anın, yalnız birisini ele almayın çünkü eğer böyle yaparsanız evlatları babaları için kızarlar.”
Onun için kesin olarak küfürde bulunduğunu bildiğimiz kimselere bile, eğer Müs lüman yakınları alınacaksa lanet okumak caiz değildir.
Nuayman adında biri birkaç defa içki için her defasında peygamberin (S.A.S.) huzurunda cezalandırıldı. Ashabtan biri:
Lanet olası ne çok içiyor” deyince Peygamber (S.A.S.):
Kardeşin hakkında şeytana yardımcı olma” başka bir rivayete göre de:
Böyle deme. Zira o Allah ve Resulünü seviyor” buyurdu.
Böylece içki içen adama lanet okumayı yasakladı.

SORU: Hz. Hüs eyin’i öldüren veya öldürten Yezid’e lanet caiz midir?

CEVAP: Yezid’in Hz. Hüseyini öldürdüğü veya öldürülmesini emrett iği hususu kesin olarak belli değildir. Onun için o öldürdü, veya o emretti demekte caiz değildir. O halde nasıl lanet edilebilir; zira kesin olarak bilinmedikten sonra bir Müslümana günah yüklemek caiz değildir. Onun için iyice araştırmadan bir Müslümanı fısk veya küfürle karalamak caiz değildir. Nitekim:
Peygamberimiz buyuruyor ki:
Bir kimse başkasını küfür veya fısk ile suçlar da bu suçlamasında haksız olursa, suçlamaya çalıştığı suç kendisine döner.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Bir kimse başka birinin küfrüne şahitlik ederse, ikisinden biri Kâfir olur.
Eğer söyleyen doğru söylüyorsa, hakkında şahitlik yapılan Kâfirdir. Eğer doğruyu söylemiyorsa o zaman kendisi Kâfir olur.
Yani Müslüman olduğunu bildiği halde onu küfürle suçlarsa, kendisi Kâfir olur. Eğer bid’at davranış veya hareketlerinden dolayı Kâfir olduğunu sanarak onu küfürle suçlarsa o zaman Kâfir olmaz, belki hataya düşmüş olur.

Peygamberimiz (S.A.S.) Muaz (R.A.) şöyle buyurdu:
Müslümana kötü söylemekten ve adil yöneticiye isyan etmekten seni menederim.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölüler aleyhine konuşmayınız. Zira onlar daha önce gönderdiklerine ulaşmışlardır.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölüler için kötü konuşmayın. Zira hayattaki yakınlarını incitmiş olursunuz.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ey insanlar; Ashabım, kardeşlerim ve yakınlarım hususunda beni düşünün, aleyhlerinde konuşmayın. Ey insanlar; ölenin arkasından (kötülüklerini değil) iyiliklerini anın.”

SORU: “Hz. Hüseyin’i öldürene veya öldürülmesini emredene Allah lanet etsin” demek doğrumudur?

CEVAP: Hz. Hüs eyin’i öldüren veya öldürülmesini emreden kimse, eğer; tevbe etmeden öldü ise, lanet etmek caizdir. Fakat ölmeden önce tövbe etmiş ise lanet caiz olmaz. Çünkü, Kâfiriken Hz. Hamza’yı öldüren Vahşi, sonradan tevbe ettiği için artık ona lanet caiz olmamıştır. Adam öldürmek büyük günahlardan olmakla beraber, küfür derecesinde değildir. yani o da tevbekar olabilir. Onun için tevbe etmişse, kaydını koymadan Hz. Hüseyin’i öldüren veya öldürülmesini emredene lanet okumak tehlikelidir. Oysa lanet etmemekte hiçbir tehlike yoktur ve doğru yol da budur.
Lanet konusunu bu kadar çok işlememizin nedeni, insanların bu kelimeyi çok kullanmalarıdır. Halbuki mümine lanet etmek yakışmaz. Her ne kadar önceki satırlarımızda kati küfür üzere ölenlere lanet etmenin caiz olduğunu söylediysekte üstelik şeytana bile olsa lanet etmemekte bir mesuliyet bulunmadığına göre laneti terk edip onun yerine zikirle meşgul olmak daha iyidir. Bunu yapamıyanın susması gerekir.

Mekki b. İbrahim diyor ki:
” İbn Avn’ın yanında, valiliği sırasında kendisine eziyet eden Bilal b. Ebu Burde’yi lanetliyorduk. Kendisi ise hiç sesini çıkarmıyordu. Bir ara kendis ine:
Sana eziyet etti diye bir adamı lanetleyip duruyoruz. Sen ise hiç sesini çıkarmıyorsun.” dedik. Şu cevabı verdi:
La ilahe illallah” ile “Allah şunu lanet etsin” sözlerinin ikisi de amel defterimize geçirilecektir. Kıyamet günü amel defterimde “La ilahe illallah” kelimesinin yazılmış olması diğer kelimenin yazılmış olmasından daha iyidir.. Onun için lanet kelimesini değil de tevhid kelimesini söylüyorum.”

Birisi Resulü Ekreme:
Bana öğüt ver” dedi. Resulü Ekrem şöyle buyurdu:
Lanetçi olmamanı tavsiye ederim.”

İbni Ömer (R.A.) diyor ki:
Allah katında en sevimsiz insan, başkası için kötü konuşup lanet eden kimsedir.

Başka bir mü’mine lanet etmenin, o nu öldürmek kadar ağır olduğunu söylemiştir.

Hammad b. Zeyd: “Bu sözün, Peygamberimize (S.A.S.) ait bir hadis olduğunu söylesem, mübalağa etmiş olmam” demiş .

Beddua etmekte lanete yakın bir şeydir. Hatta zâlime “Allah onu dertten kurtarmasın, onu refaha çıkarmasın” şeklinde beddua etmekte iyi değildir.

Kaynak : Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Ağrı, Sancılarda Okunacak Dualar

Posted by Site - Yönetici Ağustos 16, 2016

Ağrı, Sancılarda Okunacak Dualar

Ağrı, Sancılarda Okunacak Dualar

Resûlullah efendimiz hasta ziyaretine gitmişti.
Hastanın, çok ağrısı ve sancısı vardı. “Ağrıyan yeri sağ elin ile yedi kere mesh eyle!
Her defasında E’ûzü bi’izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ-ecidü ve ühâzirü oku!” buyurdu. (Bostân-ül-Ârifin)

Resûlullah yine buyurdu buyurdu ki: “Yağmur suyunu toplayıp, üzerine, Fâtiha-i şerîfe, Âyet-el-kürsi, İhlâs-ı şerîf ve Kul-e’ûzü sûreleri yetmişer kere okunur.
Bu sudan aralıksız yedi sabâh içenlerin hastalıkları, ağrıları zâil olur.” Bunları, beş, on sâlih müslümân toplanıp, aralarında taksim ederek okuyup, suya üfleyebilirler” (Hazînet-ül-esrâr)

Aişe validemiz buyurdu ki, bir yerinde ağrı olduğunuda, Resulullah iki Kûl e’ûzü (Felak ve Nâs) sûresini okuyup, mübarek avcuna üfler, elini ağrı olan yere sürürerdi.

Kalb ağrısı için de, “Ellezîne âmenû ve amilussalihâti tûbâ. Lehüm ve husnü meâb.” Duasının okunması tavsiye edilmiştir.

Kayak : 365 Gün Dua – Mehmet Oruç

Posted in 365 Gün Dua, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

PATRİK SELÇUK ERENOL’UN CENAZE MERASİMİ

Posted by Site - Yönetici Ağustos 15, 2016

PATRİK SELÇUK ERENOL’UN CENAZE MERASİMİ,cenaze1

PATRİK SELÇUK ERENOL’UN CENAZE MERASİMİ

Bundan önce Prof. Dr. Zekeriya Beyaz ve diğer bazı ilahiyat mensuplarının, Patrik Selçuk Erenerol’un cenazesine katılıp, dua ettiklerini ve ruhuna Fatiha okudukları haberini bildirmiştim. Şimdi de dinimizin buna dair hükümlerini bildirmek istiyorum. Dinimize göre bu yapılanlar caiz değildir, böyle davranışlar, onlara rahmet dilemeler küfürdür, dinden çıkmaya sebeptir. Bunun delili çoksa da biri şudur:
Hz. Ali, Resûlullaha gelip, babasının öldüğünü haber verdiğinde Resulullah efendimiz, “Yıka, kefen içine sar ve defnet! Men olununcaya kadar onun için duâ ederiz” buyurdu. Birkaç gün onun için çok duâ etti. Eshâb-ı kirâmdan bazıları bunu işitince, onlar da, kâfir olarak ölmüş olan akrabâları için duâ etmeye başladılar. Bunun üzerine, Tevbe sûresinin yüzonüçüncü âyet-i kerimesi nazil oldu. “Kâfir olarak ölüp cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, onlar için af dilemeyin!” mealindeki bu ayet-i kerime ile dua etmesi men edildi. Seksen dördüncü ayette de, “Onlardan ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı başında da durma!” buyuruldu.
Peygamber efendimiz, Eshabına, akrabaları bile olsa Müslüman olmadan ölmüş kimselerin kabir ziyaretini, onlara dua edilmesini yasakladı. (Ebu Talibin daha sonra, diriltilerek iman ettiğini büyük âlim İbni Haceri Mekki bildirmektedir.)

Peygamber efendimiz, ister kitap ehli dediğimiz Hıristiyan ve Yahudiler olsun, ister bunların dışındaki inançlara tabi olan insanlar olsun, Müslüman olmayan her insanın kafir olduğunu ve Allahın düşmanı olduklarını bildirmiştir. 14 asırdır bütün Müslümanlar bu doğrultuda hareket etmişlerdir. Bunda ittifak vardır.
Çünkü, Kur’an-ı kerimde; Resulullaha inanmayan, O’na tabi olmayan kâfirlerin Allahın düşmanı oldukları açıkça bildiriliyor. Kâfirleri sevmek, Allahü teâlâyı sevmemektir. İki zıt şey, birlikte sevilemez. Ayeti kerimede mealen, “Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allahtan ilişiği kesilmiş olur.” buyuruldu. (Ali İmran -28) Başka bir âyeti kerimede de, “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin, sevmeyin!” buyuruldu. (Maide 54)

Dinimize göre, İmanın alâmeti, (hubb-i fillah ve buğd-i fillah)tır. Bunun için Peygamber efendimiz ”İmanın temeli ve en kuvvetli alâmeti, hubb-i fillah ve buğd-i fillahtır, yani müslümanları sevmek ve dine düşmanlık edenleri sevmemektir.” (İ. Ahmed), “İnsan, dünyada kimi seviyorsa, ahırette onun yanında olacaktır” (Buharî) buyurdu.

Büyük islam âlimi, ikinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbanî hazretleri bu konuyu şöyle dile getirmektedir:
“Doğru imanın alâmeti, kâfirleri sevmeyip, onlara mahsus olan ve kâfirlik alameti olan şeyleri yapmamaktır. Çünkü islâm ile küfür, birbirinin aksidir. Bunlardan birisine kıymet vermek, diğerine hakaret ve kötülemek olur.

Allahü teâlâ, kâfirlerin, kendi düşmanı ve Peygamberinin düşmanı olduklarını bildiriyor. Bir kimse, kendini müslüman zanneder. Kelime-i tevhidi söyleyip, inanıyorum der. Namaz kılar ve ibâdet yapar. Hâlbuki, bilmez ki, böyle, Allahın dostlarını sevmemek veya Allahın düşmanlarını “şu iyilikleri de var” diye sevmek gibi çirkin hareketleri, onun imanını temelinden götürür. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek, insanı Allahtan uzaklaştırır. Onun düşmanlarından uzaklaşmadıkça, sevgiliye dost olunmaz.” (Gayri müslimleri sevmemek kalb ile olur. Bu, onlarla görüşmeye, dünyalık işler için iş birliğine, iyi münasebetlere mani değildir.)
Büyük İslâm âlimi İmam-ı Gazali hazretleri de bu konu ile ilgili şu kıssayı anlatır:
Allahü teâlâ, Hz. Musa’ya, “Ya Musa, benim için ne amel işledin, diye sorunca, “Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, zikrettim” diye cevap verdi. Allahü teala, “Ya Musa, namazların, seni cennete kavuşturur, oruçların seni cehennemden korur, zekâtlar, kıyamette gölgelik olur. Zikirlerin de, o günün karanlığında ışıktır. Ya Musa, sırf benim için müslümanları sevip, kâfirlere düşmanlık ettin mi? buyurdu. Musa aleyhisselam, Allahü teâlâyı sevmenin, Onun için olan en kıymetli amelin, Hubb-i fillah ve Buğd-i fillah olduğunu anladı.

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

VATİKAN ARTIK RAHAT UYUYOR!

Posted by Site - Yönetici Ağustos 13, 2016

600

VATİKAN ARTIK RAHAT UYUYOR!

Tarih boyunca hep öyle olmuş; hakim kültür, hakim güç, diğerlerini kendi potasında eritmeye çalışmıştır. Bu tehlikeyi gören, bilen, tedbirini alan kendini koruyabilmiş, en azından bozulmaktan, yok olmak kurtulmuştur

Bugün de yapılan budur. Batı kültürünü, bütün dünyaya enjekte etmekte, kendi örf ve adetini, yaşayışını, dinini hakim kılmaya çalışmaktadır. Batı görünüşte, biz laikiz, Hıristiyan dininin etkisi altında değiliz dese de, her insan kendi dinin yayılmasını, dindaşlarının çoğalmasını ister, bu insanın tabiatında vardır.
Son zamanlarda iyice ortaya çıkmaya, açıkca ifade edilmeye başlandı. Batı, teknolojisi ile beraber mensubu olduğu Hıristiyan dinini el altından empoze etmektedir. Misyoner teşkilatının yoğun faaliyetleri, Hıristiyan Moon tarikatının”Dinlerarası diyalog” adı altında, lüks otellerde toplantılar düzenlemesi ve kendilerine üye olan veya yakınlık duyan entelleri, aydın din din adamlarını (!) yurt dışında lüks ortamlarda ağırlamaları, potada eritme çalışmalarının bir parçasıdır.

Bu faaliyetler, Osmanlının zayıfladığı son dönemlerde başlamıştı. İngilizlerin rehberliğinde başlayan bu çalışmaların geçmişte olduğu gibi hezimete uğramaması için çok ince planlar yapıldı. İslamiyete orijinal haliyle kaldığı müddetçe zarar veremeyeceklerini iyi anladıkları için onu içeriden çökertmeye karar verdiler.
Bunun için İslam adı taşıyan sapık fırkalara el altından destek verdiler. Ehli sünneti bozmak, parçalamak için de, kademeli plan hazırladılar. İslam ülkelerindeki maşaları vasıtasıyla birinci safhada, alimleri, evliyaları kötüleyerek halkın nezdinde itibarlarını kaybettirdiler. İkinci safhada, İslâm dininin ana kaynaklarından biri olan ictihadı ve mezhep imamlarını hedef seçtiler. Bunu yaparken de çok sinsice hareket ettiler. “Bu büyük imamların büyük hizmeti olmuştur fakat, bugün de ictihad yapacak kimseler vardır, onlar da ictihad yapmalıdır, ictihad kapısı artık aralanmalıdır” dediler.
Daha sonra gelenler, kapı aralığını kafi görmeyip, kapıyı sonuna kadar açtılar. Daha sonrkiler ise kapıyı tamamen söküp bir tarafa fırlattılar. Mezhepleri inkar ettiler. Böylece dinimizde Kur’an-ı kerimden sonra gelen kaynak olan Hadis-i şeriflerin kapısına dayandılar.

Yine aynı taktikle önceleri, Hadis-i şerifler olmadan, Peygamberin rehberliği olmadan din öğrenilemez, Peygambersiz din olmaz dediler. İşi bu noktaya getirdikten yani, alimleri, mezhepleri yok ettikten bir müddet sonra da, hadisleri tartışmaya açtılar. Tartışmaya açmalarının sebebi, bir müddet sonra hadisleri yani hazret-i Peygamberi ve tatbikatını da ortadan kaldırmaktı.
İşte bugün gelinen nokta budur. Bugün artık rahat bir şekilde, “ Bir Müslüman için, Kur’an-ı kerim kafidir. Herhangi bir kimse, Kur’an-ı kerim mealini alıp, okuyarak öğrendikleri ile, anladıkları ile dinini yaşayabilir. Anladığı doğru veya yanlış ne olursa olsun, yaptıklarından ahirette hesaba çekilmez, azaba düçar olmaz, ayrıca peygamberin açıklamalarına da ihtiyaç yoktur. Peygamberin açıklamalarına ihtiyaç vardır diyen dinden çıkar. Çünkü, Peygamberin görevi, Kur’an-ı kerimi getirmekle bitmiştir.“ diyebiliyorlar.

Maalesef bu düşünce bütün ilahiyat fakültelerinde hakim görüştür. Geçenlerde birkaç ilahiyat talebesi ziyaretime geldi. Anlattıkları tüyler ürperticidir: “Kırkbeş kişilik sınıfta, ehli sünneti, âlimleri, mezhepleri, savunan 3-5 kişi kaldık. Hocalar her fırsatta bizi aşağılıyorlar, çağ dışı kalmakla suçluyorlar. İmam-ı a’zamla, diğer eski âlimlerle, fetvaları ile alay ediyorlar. Ondört asırlık birikimi bir çırpıda ret ediyorlar. Her fırsatta bunları kötülüyorlar. Hadislere şüphe ile yaklaşıyorlar. Kur’an-ı kerimi de sanki kendilerine inmişcesine, istedikleri gibi yorumluyorlar. Tabii ki, biri başka türlü diğeri başka türlü yorumluyor. Hal böyle olunca da öğrencide dine karşı şüphe, soğukluk meydana geliyor. “
Şimdi sıra Kur’an-ı kerimde. Şu âyet tarihsel sürecini tamamlamıştır, bu âyet çağımıza uymaz, şu ayet sonradan ilavedir gibi sözlerle şüphe uyandırarak, Kur’an-ı kerimi geçersiz, hükmünü tamamlamış bir kitap haline getirmek.

Artık bu son safhadan sonra, Müslümanların Hıristiyan olmasında bir engel kalmamış olacak. Vatikan’ın uykuları kaçmayacak, rahat bir uyku uyuyacak. Ondört asırlık intikamını almış olacak. Vatikan intikamını almış olacak da, bu işlere âlet onların hali ne olacak, nasıl can verecekler, nasıl hasap verecekler?

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 662 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: