Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

ZAHİD, DÜNYADA NE İLE YETİNMELİDİR?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 31, 2015

imam gazali,kimyayi saadet,zuhd,takva,dini sorular,ilmihal,takva,

ZAHİD, DÜNYADA NE İLE YETİNMELİDİR?

İnsanlar dünyaya sarılmışlar. Oysa dünya sevgisinin sonu yoktur. Ancak önemli olan altı şey vardır:
1-Yemek, içmek,
2-Giyinmek,
3-Ev edinmek,
4-Ev eşyası,
5-Evlilik,
6-Mal ve mevki.

1- Yemek; Cinsine ve miktarına göre ayırıma tabi tutulabilir. Cins bakımından en aşağı gıda kepektir. Arpa ve çavdar ekmeği orta hallidir.
Elenmemiş buğday, zahid yemeklerinin en iyisidir. Elenmiş undan ekmek yiyen zühdün dışına çıkar.
Miktar bakımından en az ölçü yaklaşık 600-700 gramdır. Normali yarım men, en üst miktarı bundan fazlasıdır. Şeriatın fakirlik takdiri budur. Bundan fazlası mide için zühd olmaz. Gelecek zamanda lazım olan azığın en yüksek derecesi, açlığı giderecek miktardan fazlasını saklamamaktır. Zira zühdün esası kısa emelli olmaktır. (Fazla yaşamayı ummamaktır.) Hırsın esası da uzun emeldir. Orta derecesi bir aylık veya kırk günlük yiyeceği saklamaktır.
En aşağı derecesi bir yıllık yiyeceği saklamaktır. Bundan fazlasını bulunduran zühdden mahrum olur.

Katık hususuna gelince, en aşağı derecesi yeşillik ve sirkedir. Orta derecesi yağ ve yağlı şeylerdir. En yüksek derecesi ise ettir. Ete devam edenin zühdü kalmaz. Haftada bir – iki defa et yiyen tamamıyla zühdden dışarı çıkmaz.

Yemek vakitlerine gelince, günde bir defadan fazla yememek gerekir. İki günde bir defa yemek yemek daha iyidir. Ama bir günde iki defa yemek zühd olmaz.

2- Elbise; Zahidin birden fazla elbisesi olmamalıdır. Yıkandığı zaman elbisesiz durmalıdır. İki elbisesi olan zahid olmaz. Elbisenin en az derecesi bir gömlek, bir külah ve ayakkabıdır. Bundan fazlası tülbend ve dondur.

Orta derecesi yünden olanıdır. İyisi ise pamuklu olanıdır. Eğer pamuk ince ve yumuşak olursa zühd olmaz. Peygamberimiz (S.A.S.) vefat ettiği zaman Aişe (R.A.) bir kilim ve eski bir tülbend getirdi ve: “İşte Resulullah’ın elbisesi bunlardandı” dedi.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Allah’ın dostu da olsa, şehvet elbisesini ( zevk için giyilen elbiseyi ) giyen herkes , onu sırtından çıkarıncaya kadar, Allah ondan yüz çevirir.

Bir defasında Resulullah’a nakışlı bir kaftan hediye ettiler. Giydi ve hemen çıkarıp: “Bunu satın, parasını fakirlere dağıtın, bana da o kıldan yapılan kaftanı getirin. Bu kaftanın nakışları beni meşgul etti.

Birgün Peygamberin (S.A.S.) nalınlarının kayışını yenilediler. “Eskisini getirin. Namazda bunlara gözüm takıldı.” buyurdu .

Peygamberimiz (S.A.S.) Aişe’ye şöyle buyurdu:
Kıyamet günü beni bulmak istersen, dünyadan bir yolcu azığı kadarıyla yetin ve sırtındaki elbiseyi yamalamadan çıkarıp atma.”

Hz. Ömer’in elbisesinde on dört yama vardı.

Hz. Ali diyor ki:
Yüce Allah doğru yol üzere olan halefilere, en düşük insanlar gibi giyinmelerini emretmiş ki, zenginler de onlara bakıp öyle giyinsinler ve böylece fakirlerin kalbi kırılmasın.

Mısır Valisi Fedale’nin bir gün yalın ayak ve sırtında adi bir elbise ile gezdiğini görenler dediler ki: “Sen valisin, şehrin efendisisin. Niçin böyle geziyorsun?” şu cevabı verdi: “Resulullah bana zevki yasakladı ve “Arasıra yalın ayak gez” buyurdu.”

Selman’a “Niçin güzel elbise giymiyorsun?” dediler. Şu cevabı verdi:
Kölenin güzel elbise ile ne işi var? Bağışlandığım zaman güzel elbise giyerim.”

3- Ev edinmek: en aşağı derecesi kendine ait bir eve sahip olmamak, mescid ve misafirhanelerde kalmakla yet inmektir. En fazla derecesi, kendi evinde veya kirada oturmaktır. Ev kendine yetecek kadar olmalı, yüksek ve süslü olmamalıdır. Eğer tavanı altı arşından yüksek olur ve kireçle sıvanmışsa zühdden çıkmış olur. Evden gaye, soğuktan, sıcaktan ve yağmurdan koruyan bir yer demektir. Bunlara cevap vereninden fazlası istenmemelidir.

Hz. Abbas yüksek bir bina yaptırmıştı. Resulullah yıktırmasını emretti. O da yıktırdı. Bir defa yüksek bir çatının yanından geçti: “Bu kimindir?” dedi. “Filan kimsenindir” dediler. Sonra o şahıs Resulullah’ın yanına geldi. Ona bakmadı. Adam sebebini sorunca, yüksek çatıyı yıkmasını buyurdu. O da yıktı. Sonra Resulullah onun gönlünü aldı.

Hasan (R.A.) diyor ki:
Resulullah (S.A.S.) bütün ömründe kerpiç üzerine kerpiç, tahta üzerine tahta koymadı.”

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Yüce Allah kime kötülük isterse onun malını su ve toprağa harcatır.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
İhtiyacından fazla bina yapana kıyamet gününde bunu yüklen denir.”

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Soğuktan ve sıcaktan korunmak için yapılan bina hariç kulun yaptığı her bina kıyamet gününde ona vebaldir.

Hz. Ömer Şam’a giderken yolda tuğladan yapılmış bir saray gördü. “Bu ümmetten olan kimsenin bunu yapacağını ummam. Zira böyle binayı Haman Firavun için yapmıştı.” dedi.

4- Ev eşyası: Bu husustan en yüksek derece İsa’n ın (A.S.) derecesidir.
Bir tarak ile bir ibrikten başka bir şeyi yoktu. Birinin sakalını eliyle taradığını görünce, “tarak lazım değilmiş ” diyerek tarağını attı. Birisinin de eliyle su içtiğini görünce “ibrik de lazım değilmiş ” diyerek onu da attı.

Orta derece ağaç veya topraktan olan çok gerekli eşyadan birer tane bulundurmaktır. Eşya bakır ve pirinçten olursa zühd olmaz. Geçmiş büyüklerimiz bir şeyi birçok yerde birden kullanmaya gayret etmişlerdir.
Peygamberimizin (S.A.S.) yastığı deriden, yastığının içi hurma lifindendi. Döşeği iki kat kilim idi.
Hz. Ömer (R.A.) birgün Resulullah’ın mübarek vücudunda hurma hasırının izlerini görünce ağladı. Resulullah “Ey Ömer niçin ağlıyorsun?” dedi. Ömer “Nasıl ağlamayayım. Kayser (Bizans imparatoru) ve Kisra (İran imparatoru) Allah’ın düşmanı oldukları halde zevk ve refah içindeydiler. Allah’ın Resulü ise Allah’ın sevgilisi ve dostu olduğu halde bu kadar sıkıntıdadır.” dedi. Resulullah şöyle buyurdu: “Ey Ömer, dünyada onlara, ahirette ise bize olmasına razı değilmisin?” Ömer: “Razıyım” dedi. Resulullah buyurdu: “O halde bil ki gerçek budur.

Birisi Ebu Zer’in evine geldi: Evde eşya olarak birşey görmedi. “Bu evin eşyası yok mudur?” dedi. Ebu Zer şu cevabı verdi: “Bizim bir evimiz var. Elimize geçeni oraya gönderiyoruz.” Ahirete gönderiyoruz demek istedi.

Has an-ı Basri diyor ki:
Yetmiş sahabe ile görüştüm. Hiçbirinin sırtındaki elbiseden başka elbisesi yoktu ve hiçbirisi toprak ile arasına bir örtü yaymazdı. Toprağın üzerine uzanır ve üzerlerindeki elbise ile örtünürlerdi.

5- Evlenmek. Bir kısım zahidler evlilik hususunda zühd yoktur demişler.
Zira insanların en büyük zahidi Resulullah idi. O ise kadınları severdi.
Dokuz hanımı vardı. Hz. Ali tam bir zahiddi. Yine dört hanımı ve on iki cariyesi vardı.

Evlenmekte zühd, güzel ve şehveti tahrik edici bir kadınla değil, teskin edici bir kadınla evlenmektir. Evlenmek bir kimseyi Allah’ın emirlerinden alıkoyabilecekse, evlenmemek daha iyidir. Ama şehvetine hakim olamayanın evlenmesi gerekir ki normal yol budur.

6- Mal ve mevki: Mal ve mevkinin ikisi de öldürücüdür. Mühlikat bölümünde bunu genişçe anlatmıştık. Azı ve ihtiyaç miktarı ilaçtır, dünyadan sayılmaz. Zira dine lazım olan her şey dindendir. İbrahim Halil bir dostundan borç istedi. Vahiy geldi: “Ey Halil, niçin gerçek dostundan istemedin?” İbrahim Halil: “Ya Rabbi, dünyayı sevmediğini biliyorum. Senden dünyalık istemeye korktum.” dedi. Yüce Allah buyurdu ki: ” İhtiyaç olan bir şey dünyadan sayılmaz.

Dünya arzuları gerekenden fazlasını terkedip mal ve mevkiden gerekli kadariyle yetinen kimsenin kalbi dünyadan kesilir. Dünyayı dinlenme ve rahat etme yeri olarak gören kimse dünyadan kopamaz.
Ama ihtiyaç miktarı ile yetinen kimselere göre dünya hela gibidir. Onu ihtiyaç anından başka aramaz. Böyle kimseler ölünce ihtiyaçtan kurtulur.

Kaynak – Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Ebû İshâk el-Ferâzî (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 30, 2015

11696790_10153479029864421_1975971586_n copy

Ebû İshâk el-Ferâzî (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Ebû İshâk el-Ferâzî (k.s.) hazretlerinin asıl ismi, İbrahim bin Muhammed bin Hâris’dir. Ebû İshâk künyesiyle ve Ferâzî nisbesiyle meşhur olmuştur. Kûfe’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Ebû İshâk el-Ferâzî, küçük yaşta tahsile başladı. Şam’a gelerek, o beldenin âlimlerinden ilim tahsîl etti. Hadîs ve fıkıh ilimlerinde imâm ve sika, güvenilir bir zât oldu. Pek çok kimse ondan ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf rivayetinde bulundu. Bidatlere yani Peygamber efendimiz ve ashabı zamanında olmayıp da sonradan dîne ibâdet olarak sokulan şeylere şiddetle karşı çıktı.
Şöhretini duyan halîfe Hârûn Reşîd, insanlara İslâmiyet’i anlatması için onu Bağdat’a davet etti. Bağdat’a giderek insanlara faydalı olmaya çalışan Ebû İshâk el-Ferâzî’ye, halîfe çok iltifat ve ihsanlarda bulundu. Bağdat’ta bulunduğu sırada namaz vakitlerinin hesaplanmasında ilk defa usturlap âletini kullandı. Namaz vakitlerinin hesaplanmasıyla ilgili geniş çalışmalar yaptı.

Astroloji üzerine bir kaside yazdı. Gerçek zeval (öğle} vaktinin ölçümüyle ilgili bir eser hazırladı. Halîfenin ve sarayın çevresinde yaşadığı hayat onu sıktığı için insanlardan uzak bir hayat yaşamayı tercih ederek Bağdat’tan ayrıldı. Masîsa şehrine yakın bir yerde, insanlardan uzak münzevî bir hayat sürdü. Tenhâ yerlerde sâde olarak yaşamayı tercih etti. Fudayl bin İyâd hazretleri de; “Rüyamda Peygamber efendimizi gördüm. Oturuyorlardı. Yanlarında, oturulacak boş bir yer vardı. O yere oturmak üzere yaklaştım. Bana buyurdu ki: “Bu boş yer Ebû İshâk Ferâzî içindir.” Üstün ilmine ve şöhretine rağmen insanlar tarafından methedilmekten hoşlanmayan Ebû Ishak el-Ferâzî’nin siyer ve megâzî ilmine dâir Kitâbü’s-sîre fil-Ahbâr vel-Ahdâs adlı iki ciltlik bir eseri vardır.

Masîsa’da bulunduğu sırada 802 (H.186) senesinde vefat etti. Vefat târihi hakkında başka rivayetler de vardır.

Kaynak : Evliyalar Ansiklopedisi
İsmail Hakkı Bursevi (k. S.) Ruhu’l –Beyan Tefsiri: 7/508.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

NİYET, İHLAS VE SIDK ( Dos doğruluk ) – NİYETİN ÜSTÜNLÜĞÜ

Posted by Site - Yönetici Ağustos 29, 2015

imam gazali,kimyayi saadet,rose-flower-wallpaper copy.jpgdop

NİYET, İHLAS VE SIDK ( Dos doğruluk )

Kesin görüş sahipleri, samimi bir kalple ibadet edenler hariç bütün insanların ve âlimlerin mahvolduklarını bilirler.
Muhlisler (samimi olanlar) da büyük tehlikededirler. O halde niyetin ne olduğunu bilmeyen kimse ihlaslı olamaz. Onun için biz üç bölüm halinde niyet , ihlas ve sıdkı ayrı ayrı açıklayacağız.

NİYETİN ÜSTÜNLÜĞÜ

Bütün işlerin esası niyettir. Yüce Allah`da yapılanları değerlendirirken niyete bakar. Bunun için ,Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Yüce Allah sizin malınıza ve görüntünüze bakmaz, kalbinize ve halinize bakar.” Kalpten kastedilen şey niyettir.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Bütün ameller niyete göredir; herkese ibadetinin karşılığı niyetine göre verilir. Allah için yola çıkanın (kendi vatanını bırakıp gurbete çıkan veya hacca gidenin) göçü Allah için olur. Bir malı kazanmak veya bir kadın ile evlenmek için yola çıkanın göçü Allah için olmaz belki isteği ne ise onun için olur.”

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Benim ümmetimin şehitlerinin çoğu yastık ve yatakta ölür.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Kulun çok güzel amelleri olur. Melekler onları Allah’a sunduklarında, Yüce Allah meleklere, “o amelleri onun defterinden silin. Zira o o amelleri benim için yapmadı. Şu amelleri onun defterine yazın” diye emreder.
Melekler “Ya Rabbi, o amelleri yapmadı” dediklerinde Yüce Allah şöyle buyurur: “Evet yapmadı, fakat yapmaya niyetlendi.
Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Dünyada malını şeriatın emrettiği işlere harcayan kimse ile, onu görüp de kalbinden “benim de mâlim olsa bu hayırlı işlere harcardım” diyen kimse aynı sevabı alırlar. Şeriata göre malını harcamayan kimse ile onu görüpte “mâlim olsaydı bende öyle yapardım” diyen kimsenin günahı aynı olur.”

Enes (R.A.) diyor ki:
“Resulullah Tebük gazasında şöyle buyurdu: “Özürleri olduğu için bizimle gelmeyip Medine’de kalan birçok insan, niyetleri bizimki gibi olduğu için sevapta bize ortakt ırlar.

İsrailoğulları arasında kıtlık vardı. Birisi bir kum tepesine çıktı ve: “Keşke bu kum tepesi buğday olup benim olaydı; hepsini fakirlere verirdim.” dedi.
O zamanın peygamberine vahiy geldi: “O kuluma de ki Yüce Allah senin sadakanı kabul etti ve o kum tepesi kadar buğdayı fakirlere vermişsin gibi sana sevap verdi.

Âlimler diyorlar ki:
Önce amelin niyetini, sonra ameli öğren.
Birisi “Bana öyle bir amel öğretin ki, gece-gündüz onunla meşgul olayım ve hiçbir zaman hayır yapmaktan geri kalmayayım” dedi. Ona şöyle dediler:
Hayır yapmadığın zaman hayra niyet et , o hayrın sevabını kazanırsın.

Hasan Basri diyorki:
Sonsuz cennet bu birkaç günlük amelle değil, sonsuz iyi niyetlerle elde edilir.

Kaynak – Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

NİYETİN ASLI

Posted by Site - Yönetici Ağustos 28, 2015

niyet,kimyai saadet imam gazali,ramadan_kareem_by_e_dexign copy

NİYETİN ASLI

İnsanda şu üç sıfat oluşmadan hiçbir hareket meydana gelmez:
1- İlim (bilgi),
2 – İrade (dilemek)
3 – Kudret (güç).

Mesela insan yemeği görmeyince yemez. Görse arzu etmese yine yemez.
Görüp istese fakat gücü yetmese, örneğin elleri felçli olsa yine yiyemez. O halde her hareketin başında bu üç sıfat insanda oluşmalıdır. Hareket güce, güçte istek ve iradeye bağlıdır. Fakat istek ilme bağlı değildir. Zira öyle şeyler varki göz onu gördüğü halde gönül istemez. Fakat ilimsiz istek meydana gelmez. Zira insan bilmediği şeyi isteyemez.

O halde niyet de bu üç şeyden ibarettir. İnsanı hareket geçirip iş yaptıran bunlardır. İşte bu harekete geçişe gaye, kasd ve niyet denir. Bu üç şeyde aynı anlama gelir. İnsanı harekete geçirip işe sevkeden bazen bir gaye olur, bazende iki gaye birden bulunur. Gaye bir olursa buna halis (temiz, saf) gaye denir. Örneğin kendisine aslan saldıran kimsenin yalnız bir gayesi olur, oda aslandan korunmaktır. Yine bunun gibi, saygı değer bir insan içeri girse, ev sahibi hemen ayağa kalkar. Onun o andaki gayesi yalnız
saygıdır, başka bir şey değil. O halde bu gaye saf ve temizdir.

Amma gaye iki olursa, bu üç şekilde olur:
1. Yalnızda olsa aynı işi aynı gaye ile yapar. Nitekim fakir olan bir akrabası ondan biraz para istese , o parayı hem fakir hem de akrabası olduğu için verir. Bilirki fakir olmasaydı akrabası olduğu için akrabası olmasaydı fakir olduğu için yine deverirdi. Burada iki gaye bir niyette birleşmiştir.

2. Eğer fakir olup yakını olmasa veya yakını olup fakir olmasa o parayı ona vermez. Bu iki gayenin birleşmesi onu parayı vermeye itmiştir.
Birinci gaye iki kişiden her birinin yalnız başına kaldırabildikleri bir taşı beraber taşımalarına, ikinci gayede iki zayıf adamın yalnız olarak taşıyamadıkları bir taşı beraberce taşımalarına benzer.

3. Niyetin biri zayıf olur yalnız başına iş yapamaz. Diğeri de kuvvetli olur, yalnız başına iş yapabilir fakat zayıfın yardımıyla bunu daha kolay başarır.
Örneğin gece yalnız başına olsa namaz kılar fakat yanında başkaları olursa namaz kılmak kendisine daha rahat gelir ve neşeli olur. Üçüncüsü buna benzer. Bu kişinin namaz kılması diğerlerine gösteriş yapmak veya takdirlerini kazanmak için değildir. ikinci bölümde yazdığımız örnekle şöyle anlatabiliriz: Kuvvetli bir adam bir taşı kaldırabilir, fakat zayıf birisi ona
yardım ederse daha kolay kaldırır.

Bunların her birinin hükmü başkadır. İhlas konusunda anlatılacaktır.
Gayemiz niyetin sebep ve tahrik edici öğe olduğunu anlatmaktır. Bu bazen saf olur, bazen de karışık.

Kaynak – Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

MÜ’MİNİN NİYETİ YAPTIKLARINDAN ÖNEMLİDİR

Posted by Site - Yönetici Ağustos 27, 2015

Mü'minin niyeti amelinden (yaptıklarından) önemlidir., kimyai saadet,imam gazali,

MÜ’MİNİN NİYETİ YAPTIKLARINDAN ÖNEMLİDİR

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Mü’minin niyeti amelinden (yaptıklarından) önemlidir.”Bununla amelsiz niyet , niyetsiz amelden daha üstündür demek istememiştir.Zira niyetsiz amelin ibadet ve amelsiz niyetin de itaat olmayacağı açıktır.

Demek istenen şudur: İbadet iki şeyle yapılır: Biri kalp, diğeri de vücutla.
Kalp ile yapılan ibadet , vücut ile yapılan ibadetten daha üstündür.
Bunun sebebide, amelden gayenin kalbin sıfatını değiştirmesidir. Oysa, kalbin niyet ve amelinden gaye, vücudun sıfatını değiştirmektir değildir.
İnsanlar niyetin amel için gerekli olduğunu zannederler. Oysa aslında amel niyet için gereklidir. Zira bütün gaye kalbin değişmesidir. Kurtuluş ve felaket kalptedir. Vücut araya girse bile, aslına yani kalbe bağlı olarak girer.

Vücut hacca giden kişinin bindiği deve gibidir. Gayeye kavuşup hacı olan deve değil, ona binin kişidir. Kalbin değişmeside, aslında yüzünü dünyadan ahirete belki de Yüce Allah’a çevirmekten başka birşey değildir.
Yüz çevirmekde istek ve iradeden meydana gelmiştir. Kalbe dünya hakim olunca yüz dünyaya döner, ilgi ve arzu dünyaya olur. Zira insan yaratılışının başlangıcında dünyaya yöneliktir.

Kalbe Yüce Allah’a olan eğilim ve istek hakim olunca kalbin sıfatı değişir, kurtuluşa döner ve ahirete yönelir. O hale bütün amellerden gaye, kalbin Yüce Allah’a gerçeğe yönelip değişmesidir. Mesela secdeden gaye, Allah ‘ın yerini değişt rip havadan yere indirmek değil, kalbin sıfatını değiştirmek, kibirden tevazuya yöneltmektir. Allahü Ekber demekten gaye dilin değişik şekillere girip hareket etmesi değil, kalbin kendini yüksek görmekten vazgeçip, Yüce Allah ‘ı yüceltmeye yüz tutmasıdır. Hacta şeytanı taşlamaktan gaye ellerin hareket etmesi veya küçük taşların bir araya atılması değil, kalbi kullukta pekiştirmek, nefsin ve kendi aklının dediklerine uymayı terketmek, böylece irade zincirini şeriatın emrine terketmektir.

Kurban kesmekten gayede hayvanın kalbine son vermek değil, kalbin cimrilik pisliğinden temizlenmesi ve hayvanlara şefkati kendi aklına göre değil, emre göre yapmasıdır.

Bütün ibadetlere niyet, iyilik istemektir. Yani dünyadan yüz çevirip, ahirete yönelmektir. Bu niyetle amel etmek, istek ve iradeyi kuvvetlendirir. O halde her ne kadar amel niyetten doğuyorsa da, istek ve niyeti kuvvetlendirmek içindir. İş böyle olunca, niyetin amelden üstün olduğu anlaşılır. Zira niyet kalbin kendisindedir. Amel ise kalbe geçmek için başka organlarda olur.
Eğer kalbe ulaşırsa işe yarar. Ulaşmazsa gaflet ve boşuna olur. Bu şuna benzer; Midesinden hasta olana verilen ilaç hastalık yerine ulaşırsa faydalı olur. Eğer göğsüne sürülürde etkisi mideye ulaşırsa, yine faydalı olur.
Fakat midenin içine giren ilaç gibi faydalı olmaz. Burada olduğu gibi ilacın göğüse sürülmesinden gaye göğüs değil, midedir. Demekki ilaç mideye ulaşmazsa boşuna olur. Mideye ulaşırda, kalbe ulaşmazsa o zaman boşuna olmaz.

Kaynak – Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hallâc-ı Mansûr’un Öldürülme Hadisesi.

Posted by Site - Yönetici Ağustos 26, 2015

20,Hallâc-ı Mansûr'un Öldürülme Hadisesi.,H.z. Muhammed (s.a.v)’in Çocukları,Süleyman (a.s)`ın Hayatı ve Peygamberliği

Hallâc-ı Mansûr’un Öldürülme Hadisesi.

(Tarih, tabakat ve tasavvuf âlimleri) buyurdular:
(Abbasî halifelerinden Müktedir’in veziri Hâmid bin Abbâs’ın meclisinde ve Kâdî Ebû Amr’ın huzurunda, Hallac-ı Mansûr (k.s.)’dan cereyan eden söz cereyan ve kendisinden bir kelâm sadır oldu. Kâdî Efendi, (şeriatın zahirine göre) Hallac-ı Mansûr’un kanının helâl olduğunu (öldürülmesi gerekli olduğuna) dair fetva verdi. Ve bu fetvasını kaleme aldı. (Resmiyet kazandırdı
O an mecliste hazır olan diğer alimler de, kadi’nın fetvasını imzaladılar. Hallaç ona;
-“Benim sırtım korunmuş ve kanım haramdır.
(Öldürülmem caiz değildir. Söylemiş olduğum bir sözü yanlış) tevil ederek, kanımı mubah saymanı (ve bu şekilde fetva vermeniz) size helal değildir. Zira muhakkak ki;
Benim itikadım (dinim) islâm,
Mezhebim ehl-i sünnet ve’l-cemaat,
Dört büyük hülefâ-i râşidîni üstün tutarım.
Onlardan sonra cennetle müjdelenin on zâtı (aşere-i mübeşşereyi r.a. hazretlerini) faziletli kabul ederim.
Benim sünnet-i seniyye hakkında yazmış olduğum bir çok kitabım var sahaflarda… (Siz bunları biliyorsunuz).
Kanım hakkında Allah’tan kork! Allah’tan kork!…”

Hallâc-ı Mansûr sürekli bu sözleri tekrarladı.
(Zahiri âlimler) Hallâc’ın ölümü hakkında yazılarını yazıyorlardı. (Kimse onun sesine kulak vermedi…) Onlar, Hallâc’ın öldürülmesi için muhtaç oldukları delilleri mükemmel edip, tamamlıyorlardı. Meclis dağıldığında Hallaç tutuklandı; hapse atıldı.
Bunun üzerine Vezir, Halife Muktedir’e bir yazı yazarak cereyan eden hadiseyi kendisine bildirdi.
Muktedir, kendisine;
-“Eğer kadılar, Hallâc’ın öldürülmesi hakkında fetva verdilerse; onu polise teslim et. Kendisine bin kamçı vurulsun; eğer ölürse, ne a’lâ… Ölmezse, bin kamçı daha vurulsun… Sonra da boynu vurulsun...” diye cevap yazdı.
Bunun üzerine vezîr, Hallacı polise teslim etti. Ve ona (polis müdürüne) Halifenin kendisine yazdığını söyledi. Ve sonra da ona;
-“Eğer bu dayakların altında telef olmazsa, elleri kesilsin, sonra ayaklan sonra da başı kesilsin. Sonra da cesedini yak! Eğer o hile yaparak sana;
-“Ben senin için Fırat ve Dicle nehirlerini altın ve gümüş olarak akıtacağım!” dese bile bunu ondan kabul etme. Ve ondan cezayı kaldırma!” diye emir verdi.

Hallâc-ı Mansûr’u geceleyin polise teslim etti. Hicrî üç yüz dokuz, Zilhiccenin yirmi yedinci gününe rastlayan bir Salı günü {Zilhicce 27. 309, M. 28.04. 922) sabahında onu “Bâbü’t-Tâk” mevkiine götürmek için zindandan çıkarttılar. Kendisi kayd (el ve ayaklarının bağlandığı zincirler) içinde sallanıyordu. Sayılmayacak kadar halk toplanmıştı. Herkes onu seyrediyordu.
Cellât Hallâc (k.s.)’ya tam bin kamçı vurdu. Hallaç, inlemedi bile…
Cellat, ona bin kamçı atmayı bitirdiğinde, bu kez dört tarafını (iki el ve iki ayağını) kesmeye başladı.
Sonra da başını kesti. Sonra da onun cesedini ateşe verip yaktı.
Hallaç (k.s.) tamamen kül olduktan sonra cellat onun külünü Dicle nehrine attı. Onun başını da Bağdat’ta köprünün üzerine dikti….

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k. S.) Ruhu’l –Beyan Tefsiri: 7/494-496.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Karı-Kocanın Karşılıklı Vazife Ve Mükellefiyetleri

Posted by Site - Yönetici Ağustos 25, 2015

Karı-Kocanın Karşılıklı Vazife Ve Mükellefiyetleri,abdestin-fazileti

Karı-Kocanın Karşılıklı Vazife Ve Mükellefiyetleri

Kur’an-ı Kerim’de Mevlâmız, “Ey insanlar! Sizleri bir tek kişiden (Âdem’den) yaratan ondan da eşini (Havvâ’yı) vücûda getirerek, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun.” (S. Nisâ, 1) “Size nefislerinizden, kendilerine ünsiyet etmeniz için zevceler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının-birliğinin) âyetlerinden (delillerinden)dir. Şüphe yok ki bunda, düşünen bir kavim için elbette ibretler vardır.” (S. Rûm, 21)

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz de buyuruyorlar ki: “Dikkat edin! Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır; kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, sevmediğiniz kimseleri serginiz üzerine ayak bastırmamaları ve hoşlanmadıklarınıza evlerinize girmeye izin vermemeleridir. Dikkat edin! Onların sizin üzerinizdeki hakları ise, giyimleri ve yiyecekleri hususunda onlara iyi davranmaktır.” (İbn-i Mâce, Nikâh 3)
Evet, İslâmiyet’te kadının da, erkeğin de ayrı ayrı hakları ve vazifeleri vardır. Kısaca bunların üzerinde durmaya çalışalım.

Karı ile koca arasında her şeyden evvel, karşılıklı samimi bir sevgi ve saygı olmalıdır. Her birisinin diğerini, kendisine ölünceye kadar hayat yoldaşı, öldükten sonra da her türlü kötü huylardan arınmış cennet arkadaşı olarak kabul etmesi lâzımdır.
Evlenmiş olan bir erkek, evinden-âilesinden başka yerlerde gözü-gönlü olmamalı, düşünmemelidir. Kurduğu yuvayı sağlamlaştırmak için elinden geldiğince çalışmalıdır. Evine yan bakarak âile bağlarını gevşetmek, çok çirkin bir harekettir. Dînimiz bunu yasak etmiştir.
Erkek, âile reisi olduğu cihetle, bütün hârîci işleri düşünmek, evin ve âilenin her türlü ihtiyaçlarını tamamlamaya çalışmak, ona ait bir vazifedir. Sonra hanımının dîni bilgisini; inanç, ibâdet ve ahlâkını murâkebe ederek bu hususta bir eksiği, noksanı varsa, onu da öğretmek, tamamlamak erkeğin vazifesidir.

Erkek, aynı zamanda hanımına karşı nezâketle ve yumuşaklıkla muâmelede bulunmalıdır. Kadının olur olmaz sözlerinden rahatsız olup da kavga yapmaya kalkışmamaya gayret göstermelidir. Âile bağlarının zayıflamaması için, böyle davranılması şarttır. Nitekim Peygamber-i zîşân (s.a.v.) Efendimiz, “Müminlerin îmanca en kâmil olanları, ahlâkı güzel olan ve âilesine nezâketle muâmele edenlerdir. Sizin hayırlınız, karısına hayırlı olandır. Ben âileme karşı sizin en hayırlınızım.” (S. Nesâî, Nikâh 4) buyurmuşlardır. Diğer bir hadîs-i şeriflerinde de şöyle buyururlar: “Kadınlara kerîm, yani, iyi insanlardan başkası ikram etmez; onlara ihânet ve hürmetsizlik edenler de, ancak leîm, yani, kötü adamlardır.” (Minhâcü’s-Sâlikîn, min Ehâdîsi ve Sünneti Hâtemi’l-Enbiyâi ve’l-Mürselîn 2/267)
İşte Müslümanlık, kadın hakkında bu derece yumuşak ve nâzik muâmelede bulunmayı emretmektedir.

Âile bağının kuvvet bulması için, kadın da; Kocasını evin reisi tanımak, ona sevgi ve saygı ile bağlanmak, tesettür-nâmus ve ibâdetine riâyet etmek, ev idaresine ve çocukların terbiyesine dikkat etmek, kocasının kazandıklarını israf etmekten kaçınmak ve evine sahip çıkmak lâzımdır.
Ümmü Seleme (r.a.)’den rivâyet olunan bir hadîs-i şerifte Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, “Hangi kadın, kocası kendisinden râzı olduğu halde vefât ederse, cennete girer.” (S. Tirmizî, Radâ’ 10) buyururlar. Namazını kılan, orucunu tutan, giyimine-kuşamına dikkat eden, iffetini-nâmusunu haramdan koruyan, kocasına itaat eden bir kadından kocası râzı olur. Kocasının rızâsını kazanan kadının da gideceği yer, doğruca cennettir.

Hulâsa edecek olursak; Müslümanlık’ta âilenin ehemmiyeti büyüktür. Âilenin temelini teşkil eden karı ile koca, kendi vazifelerini ve haklarını bilir ve her birisi vazifesini eksiksiz yerine getirir, hakkına da râzı olursa, âilede devamlı bir huzur ve saâdet olur. Âilenin huzur ve saâdeti ise, cemiyetin âsâyiş ve intizâmına vesîle olan unsurların başında gelir.

Bir kimse hanımına iyi davranmalı, onu kırmamalı, kaba davranışlardan sakınmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Ey ümmetim! Kadınlara hayırla muamele etmenizi tavsiye ederim. Çünkü onlar sizin emriniz altındadır. Tahakküme hakkınız yoktur. Ancak açıktan fuhuş irtikâb etmiş olmaları müstesnâ.

Koca, hanımına, hanım da kocasına alâka göstermelidir. Saâdeti evlerinde aramalıdırlar. İffet ve nâmûs konusunda titiz davranmalıdırlar: “Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını zinadan korusunlar.” (Sûre-i Nur, âyet 30)

Erkek, hanımına ve çocuklarına dînî emirleri hatırlatmalı ve öğretmelidir. “Âilene namaz kılmayı emret.” (Sûre-i Taha, âyet 132) âyeti ve “Yedi yaşındaki çocuğa namaz kılmayı öğretiniz. On yaşına vardıklarında (kılmazlarsa) cezalandırınız.” hadîs-i şerîfinin mucebince hareket etmelidir.

Koca, kendi mal varlığı ve imkânlarına göre hanımının nafakasını sağlayıp her türlü ihtiyacını görmekle mükekleftir. Koca, hanımına aslâ “çirkinsin” dememeli, yaptığı işte sürekli kusurlar aramamalı, hanımını zan altında tutmamalıdır.

Hanımın Kocasına Karşı Vazifeleri:

Hanım, âilenin reisi olan kocasını bütün meşrû hususlarda dinlemelidir. Kadın, eşinin malını, ailesinin her türlü sırrını, nâmûsunu, çocuklarını, korumalıdır. Kadın mücbir sebep olmadan kocasından boşanmayı istememelidir. Çok zor durumda kalmadan kocasından ayrılmak isteyen kadına cennet kokusu haramdır. (Ebû Dâvud, Talak 18) Kadın kocasından izinsiz olarak evinden dışarı çıkmamalıdır. (Buhârî, Nikâh, 116)

Kadının kocasını memnun etmesi onun en mühim vazifesidir. Bu mevzûda Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Herhangi bir kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse cennete girer.” (Riyâzu’s-Salihîn, 1/326) başka bir hadislerinde Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.); “Kadın kocasının yatağını (mazeretsiz) terk ederek gecelerse o kadına melekler sabaha kadar lanet ederler.” (Riyâzu’s-Salihîn, 1/ 323) buyurmuşlardır. Kadın, zenginliği ve güzelliği ile övünmemeli, ev işlerini düzenlemeli, çocuklarına bakmalı, kocasının malını israf etmemelidir.

Kaynak : Tecrîd-i Sarih Terc. 74

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

EMANET.

Posted by Site - Yönetici Ağustos 24, 2015

Muhammed mustafa,Emanete hiyanet,emanet islam dini,dinimizislam,

EMANET.

Ulu Allah (C.C.) buyuruyor ki:

mk-013-1

Biz emaneti göklere, yeryüzüne ve dağlara arzettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan ürktüler« (43)

Âyet-i kerimedeki «emanet» in mânası, karşılığında sevap yahut ceza tahakkuk eden ibadet ve farzlardır.

Kurtubî’ye göre «emanet» bütün din görevlerini içine alır,âlimlerin çoğunluğunun görüşü ve sahih fetva bu şekildedir. Fakat ayrıntılarda çe-şitli görüşler vardır. îbni Mes’ud’a göre âyet-i,kerime, mal güvenliği ile ilgilidir, emanetler ve benzeri gibi. Yine ona isnad edilen başka bir görüşe göre âyette bütün farzlar kasdedilmekle birlikte özellikle mal güvenliği sözkonusudur.

Ebu Derda «cünübluktan arınmak emanettir» der. İbni Ömer «insan vücudunda Allah’ın ilk yarattığı organ cinsiyet uzvudur. Sanki Allah kuluna «bu uzuv,senin uhdene tevdi edilmiş bir emanettir, onu mutlaka yerinde kullan,onu koruduğun müddetçe ben de seni korurum» demiştir. Buna göre cinsiyet uzvu bir emanettir, söz gibi emanettir, kulaklar birer emanettir,dil bir emanettir,karın,eller ve ayaklar birer emanettir.Emaneti korumayanın imanı yoktur.

Hasan der ki, «emanet göklere, yere ve dağlara arzedildi, bunların hepsi içindekilerle beraber titrediler. Çünkü Allah onlara teker teker «eğer emaneti iyi kullanırsan seni mükâfatlandırırım, eğer kötüye kullanırsan cezalandırırım» diye buyurdu.

Bunun için her biri «hayır» cevabını verdi.

Mucahid (rehimehullahu) der ki, «Allah Hz. Adem’i yarattığı za-man emaneti ona da ayni şartlarla teklif etti. Adem «onu yükleniyorum» dedi.

Hiç şüphesiz Allah emaneti göklere, yere ve dağlara mecbur tutarak değil, onları gönüllü bırakarak arzetmiştlr. Yoksa eğer onu onlara, mecbur tutarak teklif etmiş olsaydı, onlar da onu üzerlerine almaktan kaçınmazlardı.

Kaffal ve onun görüşünde olanlara göre âyetteki «arzetme, teklif etme» ifadesi sembolik (temsilî) dir. Yani gökyüzü, yer ve dağlar, bütün iriliklerine rağmen, eğer emaneti yüklenmeye elverişli olsalardı, karşılığı olan mükâfat ve azabın önemi yüzünden, şeriatı omuzlamak bunlara ağır gelirdi Demektir ki, şeriatı yüklenmek, göklerin, yeryüzünün ve dağların kaçınmasını haklı çıkaracak kadar dev bir iştir.

Bununla birlikte ulu Allah’ın «insan onu yüklendi» diye belirttiği üzere, insanoğlu bu yükün altına girmiştir. Yani Hz. Adem tohum âleminde zürriyeti belinden çıkarken ve onlardan Allah’ı tanıyacaklarına dair söz alınırken kendisine arzedilen emanetin sorumluluğunu benimsemiştir.

Ulu Allah âyet-i kerimenin devamında «hiç şüphesiz o, (yani insan) çok zalim ve pek cahildir» buyuruyor. Demektir ki, o, bu yükü yüklenirken nefsine ağır şekilde zulmetmiştir, ayrıca yüklendiği sorumluluğun ağırlığı hususunda pek cahildir veya Allah’ın emirlerinin ne olduğunu bilmemektedir.

İbni Abbas’dan (R.A.) rivayet edildiğine göre şöyle buyuruyor: Emanet, Hz. Adem’e arzedildi, «bunu içindekilerle birlikte al, eğer itaat edersen seni affederim. Eğer emrimi kırarsan seni azaba çarptırırım» denildi. Hz. Adem «peki, onu içindekilerle birlikte kabul ediyorum» diye cevap verdi. Fakat o günün ikindisi ile akşamı arasındaki kadar bir zaman henüz geçmişti ki, Hz. Adem yasak ağacın meyvasını yedi. Ne var ki, Allah hemen rahmetini arkasından yetiştirdi de kusuruna karşılık tevbe «ederek yine doğru yola döndü.

«Emanet» kelime olarak «iman» kelimesi ile ayni köktendir. Buna göre Allah’ın emanetini koruyan kimsenin Allah da imanını korur. Peygamber’imiz (S.A.S.) şöyle buyurur:

« — Emanete karşı titizlik göstermeyenlerin imanı yoktur.Sözünde durmayanın dini de yoktur

Bu konuda bir şair şöyle der:

Korkarak hiyanete razı olanın boynu devrilsin!

O yüzden emaneti korumaya yan çizenin

Dini ve insanlığı bir yana bırakarak başını alıp gitmiştir.

Yaşadıkça başına gelecek belâlar birbirini takip edecektir.

Diğer bir şair de şöyle der:

Hıyanete boyun eğmeği huy edinen kimse

Pek kısa zamanda sıranın kendisine gelmesine lâyıktır.

Zilletler durmadan elemlerini yağdırırlar

Zimmetine hıyanet edenler ile sözünü tutmayanlara.

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

Mü’min hıyanet ve yalan ile ilgisi olmayan her huyu edinebilir.»

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

Ümmetim, emaneti ganimet ve sadakayı angarya saymadıkça iyi yoldadır»

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

Emaneti güvendiğin kimseye teslim et, sana hainlik edene sen de karşılık verme

Buharî ile Müslim’de Ebu Hureyre’den (R.A.) rivayet edilerek nakledildiğine göre Peygamber’imiz (S.A.S.) şöyle buyuruyor:

Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, verdiği sözü tutmaz, uhdesine verilen emanete hiyanet eder

Demektir ki, münafık bir kimseye birisi güvenip bir sır verse hemen hıyanet ederek onu başkalarına açar, uhdesine maddî bir emanet tevdi edilse onu inkâr ederek veya korumayarak veyahut izinsiz kullanarak ona karşı hıyanet eder.

Emaneti korumak, mukarreb meleklerin, peygamberler’in sıfatı ve Allah korkusu taşıyan iyilerin huyudur. Ulu Allah (C.C.) şöyle buyurur:

Hiç şüphesiz Allah size emanetleri lâyık olanlara vermenizi emreder.» (44)

Bütün tefsir âlimleri, bu âyet-i kerimenin şeriatın bir çok temel prensibini kapsadığı görüşündedirler. Âyet-i kerimenin muhatabı idare eden olsun, idare edilen olsun, bütün mükelleflerdir.

Buna göre idarecilerin mazlumu destekleyip hakkını ortaya çıkarmaları gerekir, bu bir emanettir. Başta yetimler olmak üzere müslümanların mallarını korumaları gerekir, çünkü o bir emanettir. Âlimlerin halka dinin hükümlerini öğretmeleri gerekir, bu âlimlerin koruyuculuğuna teslim edilmiş bir emanettir.

Ana-babanın çocuğuna iyi terbiye vererek göz – kulak olması gerekir, çünkü çocuk ana – babaya teslim edilmiş bir emanettir.

Nitekim Peygamber’imiz (S.A.S.) şöyle buyuruyor:

Hepiniz ayrı ayrı birer çobansınız, herkes sürüsünden sorumludur

Zehr-ur Riyaz adlı kitapta anlatıldığına göre bir kul Kıyamet günü getiririlerek ulu Allah’ın huzuruna dikilir. Ulu Allah ona «falanın emanetini geri verdin mi» diye sorar. Kul «hayır, ya Rabb!» diye cevap verir.

Bunun üzerine Allah bir meleğe emir verir, elinden tutar, onu cehenneme götürür ve cehennemin dibine düşmüş olan o emaneti adama gösterir ve onu ateşe atar. Adam, cehennemin dibine ininceye kadar yetmiş yıl ateşte batmaya devam eder. Dibe inince orada duran emaneti alıp yükselmeye başlar. Cehennemin ağzına çıkınca ayağı kayar, yine batmaya başlar. Sonra yine yükselir, yine batar. Peygamber’imizin (S.A.S.) şefaati sayesinde Allah’ın lütfu imdadına yetişerek emanet sahibi ona hakkını helâl edinceye kadar bu iniş – çıkışlar ayni şekilde devam eder.

Ebu Seleme (R.A.) şöyle rivayet ediyor, «bir gün Peygamber’imizle (S.A.S.) birlikte oturuyorken bir cenaze getirildi, namazı kılınacaktı. Peygamber’imiz «üzerinde borç var mı» diye sordu, «hayır» diye cevap verdiler. Bunun üzerine cenaze namazını kıldırdı.

Arkasından bir başka cenaze getirdiler. Peygamber’imiz yine «borcu var mı» diye sordu, «evet, var» diye cevap verdiler. Peygamber «arkada bir şey bıraktı mı» diye sordu, «evet, üç dinar» dediler. Bunun üzerine Peygamber’imiz bu cenazenin de. namazını kıldırdı.

Derken üçüncü bir cenaze getirdiler, Peygamber’imiz (S.A.S.) «borcu var mı» diye sordu, «evet,» diye cevap verdiler. Peygamber’imiz «arkada bir şey bıraktı mı» diye sordu, «hayır» dediler. Bunun üzerine «arkadaşınızın cenaze namazını siz kılınız» dedi.

Kaynak : KALPLERİN KEŞFİ – MÜKÂŞEFETÜ’L-KULÛB – İmam Gazali

(43) Kur’an-ı Kerim/Ahzab Sûresi,72
(44) Kur’an-ı Kerim/Nisa Sûresi, 58

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Gazali | Etiketler: | Leave a Comment »

AŞK !

Posted by Site - Yönetici Ağustos 23, 2015

Allah aşkı,Sevgi,sevgilisi,Züleyha,Hz. Yusuf,leyla.mecnun,ask,

AŞK !

«Sevgi» canlı varlığın, haz veren bir nesneye karşı meyil duyması-dır. Söz konusu meylin pekişip güçlenmesi haline «aşk» denir.

Aşk duygusu, aşkın sevgilisine kul olması ve sahip olduğu her şeyi uğrunda feda etmesine yol açacağı bir dereceye varabilir.

Züleyha’nın Hz. Yusuf’a (A.S.) karşı duyduğu aşkın ne dereceye var-dığına bir baksana! Kadının bütün servet ve güzelliği bu uğurda gitmiş. Yetmiş deve yükü mücevher ve gerdanlığının var olduğu söylenir, hepsi-ni Hz. Yusuf’un (A.S.) aşkı uğruna harcamış, «Bu gün Hz. Yusuf’u gör-düm» diyen herkese eline geçeni zengin edecek değerde bir mücevher vere vere elinde hiç bir şey kalmamış.

Aşırı aşkından dolayı diğer her şey aklından çıktığı için karşılaş-tığı her şeyi «Yusuf» diye çağırır olmuş, o kadar ki, başın göğe kal-dırdığı zaman Hz. Yusuf’un (A.S.) adını yıldızların üzerinde yazılı görürmüş.

Rivayete göre Züleyha iman edip Hz. Yusuf (A.S.) onunla evlendik-ten sonra eski aşığı ve yeni kocasından ayrı yaşamaya yönelerek kendi-sini ibadete vermiş, varlığını tamamen Allah’a adamış. Hz. Yusuf (A.S.) kendisini gündüz yatağa çağırsa «akşama» diye savar, akşam çağırınca da «yarına» diye ertelermiş.

Nihayet bir gün Hz. Yusuf’a (A.S.) demiş ki, «ben sana Allah’ı tanı-madan önce aşık olmuştum, fakat O’nu tanıyınca kendisine karşı duydu-ğum muhabbet, diğer her şeyin sevgisini gönlümden giderdi. O’nun sev-gisine bedel istemiyorum.»

Hz. Yusuf Züleyha’nın bu sözlerine şöyle karşılık verdi, «seninle bir-leşmemi emreden ulu Allah’dır. Senden iki çocuğumuz olacağını ve bun-ları Peygamber olarak görevlendireceğini bana bildirdi

Bunun üzerine Züheyla, «Allah sana böyle emrettiğine ve beni de böyle bir neticeye vesile olarak seçtiğine göre Allah’ın emri başım üze-rine!» demiş. Bundan sonra ancak kendini Hz. Yusuf’a (A.S.) teslim et-miştir.

«Leylâ ile Mecnun’un aşk hikâyesini herkes duymuştur» Mecnuna adın nedir diye sorarlar, «Leylâ» diye cevap verir. Bir gün yine Mec-nuna «Leylâ ölmedi mi» derler. «Hayır, Leylâ kalbimde yaşıyor ölmedi, Leylâ benim» diye karşılık verir.

Yine bir gün Mecnun, Leylâ’nın evi önüne gider ve gözlerini gök yü-züne diker. Ona «ey Mecnun, gök yüzüne değil, Leylâ’nın odasının du-varına bak, belki onu görürsün» derler. O böyle diyenlere «gölgesi Ley-lâ’nın evine düşen yıldız bana yeter» diye cevap verir.

Anlatıldığına göre Hallac-ı Mansur’u (rehimehullahu) seksen gün hap-setmişler, İmam-ı Şiblî (rehimehullahu) bir gün ziyaretine gitmiş ve «ey Mansur, Muhabbet nedir» diye sormuş. Mansur «bu soruyu bana bugün değil, yarın sor» demiş. Ertesi gün olunca Mansur’u zindandan çıkarır-lar, ve üzerinde boynunu vurmak üzere yere yaygı yayarlar, bu sırada İmam-ı Şibli çıka gelerek karşısında dikilir. Bu anda Mansur ona sesle-nir, «ey Şiblî! Sevginin başı yangın, sonu ise ölümdür.

Hallac-ı Mansur’un nazarında Allah’dan başka her şeyin batıl oldu-ğuna kesin kanaat gelince ve yalnız Allah’ın hak olduğunu bilince, hak isminin onun kendi adı olduğunu unutmuş ve sen kimsin sorusuna muha-tap olunca «ben hakkım» diye cevap vermiştir.

Anlatıldığına göre sahici muhabbet, şu üç davranışta belli olur:

1 – Aşık, sevdiğinin sözünü diğerlerinin sözlerine tercih eder.

2 — Aşık, sevgilisi ile oturup kalkmayı başkaları ile birarada olma-ya tercih eder.

3 — Yine aşık, sevgilisinin rızasını kazanmayı, başkalarının hoşnut-luğunu elde etmeye tercih eder. (El Münteha – Nam Kitapta da böyledir.)

Söylendiğine göre «aşk» perdeyi yırtmak ve sırları keşfetmektir. «Vecd» hali ise zikrin lezzetine varıldığı anda ruhun, arzunun taşkınlığı-na katlanamamasıdır, öyle ki, bu hali yaşayan kimsenin azalarından biri kesilse hiç bir şey duymaz.

Anlatıldığına göre adamın, biri Fırat nehrinde yıkanıyormuş, bu ara-da:

mk-010-1

«ey günahkârlar! Bugün seçiliniz» mealindeki âyet-i kerimeyi okuyan bir adamı duymuş (35). Ayetin içine saldığı dehşetin etkisi ile çırpınmaya başlamış ve sonunda boğulmuş ve ölmüş.

Muhammed İbni Abdullah el-Bağdadî (rehimehullahu) diyor ki, «Basra şehrinde iken bir gün yüksek bir çatıya çıkmış bir delikanlı gördüm, yüzünü halka dönmüştü, şöyle diyordu: «Aşık olarak ölen kimse işte böy-ledir. Uğrunda ölüm olmayan aşkın hiç bir değeri yoktur.»

Bu sözlerin arkasından kendini boşluğa attı. «manzarayı hayretle seyreden halk» tarafından «ölüsü» alıp götürüldü.

Cüneydül Bağdadî (rehimehullahu). «Tasavvuf, ihtiyarı terketmektir» demiştir.

Hikâye edildiğine göre Zünnun’ül Mısrî (rehimehullahu) bir gün Mes-cid-i Haram’a girer, sütunlardan birinin altında çırılçıplak, yerde yatan hasta bir delikanlı görür, delikanlı yanık bir sesle inlemektedir. Bundan sonrasını Şeyh’in kendisinde dinleyelim:

«Yanına sokuldum, selâm verdim ve «ey delikanlı, sen kimsin» diye sordum. «Ben aşık bir garibim» diye cevap verdi. Ne demek istediğini anlamıştım, «ben de senin gibiyim» dedim.

Bu sırada ağlamaya başladı, onun ağlaması beni de ağlattı. Bana «sen de mi ağlıyorsun» diye sordu, «ben de senin gibiyim» diye karşılık verdim. Bunun üzerine daha yüksek bir sesle ağlamaya başladı ve gür, yüksek bir nara attı, hemencecik ruhunu teslim etti.

Elbisemi üzerine örttüm, kefen bulmak için yanından ayrıldım, kefen satın alıp dönünce onu yerinde bulamadım. Şaşkınlık içinde «sübhanel-lah» dedim. Bu sırada kulağıma gizli bir ses geldi, şöyle diyordu: «Ey Zün-nun! O öyle bir garibdir ki, onu dünyada şeytan aradı, bulamadı. Malik aradı/bulamadı, cennette Rıdvan aradı, o da bulamadı.» «O nerededir?» diye seslendim. Kulağıma şu cevap geldi: «Samimî muhabbeti, çok iba-det etmesi ve hatasından derhal tevbe etmesi sayesinde Muktedir Mâ-lik’in (ulu Allah’ın) yanında sadakat koltuğundadır (36).

Şeyhlerden birine «Allah’ı seven nasıl olur, alâmetleri nelerdir» di-ye sormuşlar, şu cevabı vermiş: «İnsanlarla az münasebet kurar, zama-nının çoğunu kendisi ile başbaşa geçirir, devamlı düşünme halindedir, çok az konuşur, bakar fakat görmez, çağrıldığında duymaz, kendisine söyleneni anlamaz, başına gelen belâya üzülmez, acıktığını hissetmez, vücudunun bir yeri çıplak kalsa farkına varmaz, kendisine ağır söz söylense korkmaz.

Yalnızlığında Allah’a nazar eder. O’nunla ünsiyet kurar, O’na yal-varır. Dünya ehliyle dünya işleri için hiç bir tartışmaya girişmez.

Ebu Türab al-Nahbaşî (rehimehullahu) Allah sevgisinin alâmetleri hak-kında şu beyitleri söylemiştir:

«Sakın aldanma! Sevenin alâmetleri vardır.

Onun üzerinde sevgili tarafından armağan edilmiş nişanlar vardır.

Bunlardan biri ondan gelen belâdan haz duymasıdır.

Onun her yaptığına sevinmesidir.

Ondan gelen yokluk, makbul bir hediyedir.

Yoksulluk ise bir ikram, bir geçici ihsandır.

Delillerden biri, onun kararlı görmedir.

Sevgilisine itaat hususunda bütün kışkırtıcı kınamalara rağmen

Delillerden biri güler yüzlü görünmesidir.

Kalbinde sevgiliden gelen heyecan kaynaşır

Delillerden biri anlayışlı görünmesidir

Nazarında sevgi sahibi olan bir soranın sözüne karşı

Delillerden biri de tedirgin görünmesidir

Söylediği her sözü tartarak konuşan.

Nakledildiğine göre Hz. İsa (A.S.) bir gün bahçe sulayan bir delikan-lı ile karşılaşır. Delikanlı Hz. İsa’ya «Rabb’inden, sevgisinin zerre ağırlığın-daki bir kısmını bana bağışlamasını dile» der. Hz. İsa ona «sen zerre ka-darına dayanamazsın» diye karşılık verir. Delikanlı «o halde zerre kadarı-nın yarısını versin» der. Bunun üzerine Hz. İsa onun için «ya Rabb’i! bu gence sevginin zerre kadarının yarısını bağışla» diye dua eder ve yolu-na devam eder.

Epeyce bir müddet sonra Hz. isa’nın (A.S.) yolu yine oraya düşer, delikanlıyı sorar, «delirdi, dağlara çıktı» derler. Hz. İsa delikanlıyı ken-disine göstermesi için Allah’a dua eder. O sırada delikanlıyı dağlar ara-sında görür; onu gözlerini gök yüzüne dikmiş ve bir kaya üzerinde dim-dik ayakta dururken bulur.

Hz. İsa (A.S.) delikanlıya selâm verir, selâmını almaz, «ben İsa’yım» diye kendisini tanıtarak delikanlının ilgisini çekmeye çalışırken ulu Allah’-dan kendisine şu vahiy gelir: Kalbinde benim sevgimin yarım zerresini taşıyan kimse insanoğlunun sözünü hiç duyar m»? İzzet ve celâlim hak-kı için sen onu testere ile ikiye biçsen onun acısını bile duymaz.»

Üç şeyden kendini kurtarmaksızın şu üç şeyi iddia eden kimse al-danmıştır:

1 — Dünyayı sevmesine rağmen Allah’ı zikretmekten lezzet aldığını söyleyen kimse,

2 — İnsanları pohpohlamayı sevdiği halde amelde ihlâsı sevdiğini id-dia eden kimse,

3 —Nefsinin burnunu kırmaksızın Allah’ı sevdiğini ileri süren kimse

Peygamber’imiz (S.A.S.) şöyle buyuruyor:

— Öyle bir gün gelecek ki, ümmetim beş şeyi unutarak beş şeyi se-vecektir:

1 — Dünyayı sevecek, ahireti unutacaklardır.

2 _ Malı sevecekler, fakat ahiret günü hesaplaşmasını unutacak-lardır.

3 — Mahlukatı sevecekler, yaratıcıyı unutacaklardır,

4 — Günahları sevecekler, tevbeyi unutacaklardır.

5 – Köşkleri sevecekler, mezarları unutacaklardır.

Mansur İbni Ammar (rehimehullahu), bir delikanlıya öğüt verirken ona der ki, «ey delikanlı! Gençliğin seni aldatmasın. Boş kuruntulara dala-rak tevbe etmeyi hep ileriye bırakan ve öleceğini düşünmeyen nice genç vardır ki» «Yarın, ya da öbür gün tevbe edeceğim» diye cevap verir. Oy-sa tevbeye sıra getirmeden ölüm meleği ona geliverir ve kabrin boşluğu-na yuvarlanır, artık orada ona ne malın, ne kölenin, ne çoluk-çocuğun ve ne de ana-babanın bir faydası vardır.

Nitekim ulu Allah (C.C.) şöyle buyuruyor:

2

— Ne malın ve nede çoluk-çocuğun fayda vermediği gün. Yalnız Allah’a temiz kalb ile gelen müstesna» (36).

Allah’ım! Bize ölmeden evvel tevbe etmeyi nasib eyle, gaflette iken bizi ikaz buyur ve elçilerin önderi olan Peygamber’imizin şefaatinden fay-dalanmamızı müyesser eyle.

Müminin özelliği, günah işler-işlemez hemen o gün, hatta o anda tevbe etmesi, işlediği kusura karşı pişmanlık duyması, dünyadan azık edecek kadar bir paya razı olarak onun ile oyalanmaması, kendini ahiret için amel etmeye vermesi ve Allah’a ihlâs içinde ibadet etmesidir.

Anlatıldığına göre münafık ve cimri bir adam varmış, karısına hiç kimseye sadaka vermeyeceğine dair yemin verdirmiş, aksi halde boşa-yacağını söylemiş.

Günün birinde kapıya bir dilenci gelmiş ve «ey hane halkı! Allah hakkı için bana bir şey verir misiniz,» diye seslenmiş, kadın da dilenci-ye üç çörek vermiş, dilenci yolda münafıkla karşılaşmış, adam «bu çö

rekleri sana kim verdi» diye sormuş, dilenci de «işte şu evin hanımı» di-ye cevap vermiş, dilencinin tarif ettiği ev, kendi eviymiş.

Münafık koca öfke ile eve girmiş ve karısına sen «hiç kimseye bir şey vermeyesin diye yemin etmedin mi» diye bağırmış. Kadın «Allah için verdim» diye cevap vermiş.

Adam kalkmış, tandırı yakmış ve tam kızınca karısına «kalk, kendini Allah için şu tandıra at bakalım» diye emretmiş. Kadın kalkmış ziynetleri-ni almış Münafık ziynetlerini bırak» diye bağırmış, kadın «seven sevgi-lisi için süslenir, ben sevgilimi ziyaret etmeye gidiyorum» diyerek yeni el-biselerini giymiş olarak kendini kızgın tandıra atmış, adam da kapağını kapatarak oradan uzaklaşmış.

Aradan üç günün geçmesi üzerine münafık, tandırın başına gel-miş kapağını kaldırınca kadının Allah’ın izni ile yanmadan içerde sapa-sağlam durduğunu görerek şaşkına dönmüş, o sırada gizliden kulağına şöyle bir ses gelmiş, «ateşin sevdiklerimizi yakmadığını bilmiyor muydun?»

Nakledildiğine göre Firavun’un karısı Asiye kocasından gizli olarak iman etmiş, imanını saklıyormuş. Fakat Firavun sonunda durumu öğ-renince, ona işkence edilmesini emretmiş, çeşit çeşit işkencelerden ge-çirildikten sonra Firavun ona «imanından dön» diye teklif etmiş, fakat Asiye dönmemiş.

Bunun üzerine Firavun bir tomar kazık getirtmiş, bunlarla Asiye’nin vücudunun çeşitli yerlerine vurmuşlar sonra. Firavun karısına bir daha «dininden dön» diye teklif etmiş. Asiye ona şöyle cevap vermiş, «senin zorbalığın ancak benim nefsime hükmedebilir, kalbim ise Allah’ın hima-yesindedir. Beni kıymık kıymık doğrasan bile sadece Allah’a karşı duy-duğum sevginin artmasına sebep olabilirsin.»

Derken Hz. Musa (A.S.) Asiye’nin yanma varmış, Asiye onu görün-ce «ey Musa! Söyle bana, Rabb’im benden hoşnut mu, yoksa bana kızgın mı?» diye seslenmiş. Hz. Musa ona şu cevabı vermiş, «ey Asiye! Göklerin melekleri senin yolunu gözlüyor, yani hepsi senin özlemini çekiyor, ulu Allah seninle iftihar ediyor, ne istiyorsan bana söyle, mutlaka yerine ge-tirilecektir.»

Bunun üzerine Asiye şöyle dua etmiş, Asiye’nin bu duası Kur’an-ı ke-rimde Allah tarafından bize nakledilmektedir. Ulu Allah şöyle buyuruyor:

3

<<—EyRabb’im! Bana Cennette senin yanında bir ev yap. Beni Fira-vundan ve onun amelinden kurtar. Beni zalimler gürühundan kurtar» (37).

Selman-ı Farisî’den (R.A.) rivayet edildiğine göre Firavu’nun karısı Asiye’ye uygulanan işkencelerden birisi de kızgın güneş altında yanmaya bırakılması idi» fakat işkenceciler çekilip gidince, melekler onu kanatları-nın gölgesi altına alırlardı, bu sırada cennetteki evini görürdü.

Hz. Ebu Hüreyre’den (R.A.) rivayet edildiğine göre Firavun, karısı Asiye için yere dört kazık çakmış, kadını bunların üzerine yatırmış, göğ-sünün üstüne bir değirmen taşı bindirerek bu durumda onu kızgın güneşe doğru çevirip yanmaya bırakmış. Asiye bu halde iken başını göğe kal-dırarak az önce naklettiğimiz ayetteki dua ile Allah’a seslenmiş ve «Ey Rabbim bana cennette senin yanında bir ev yap...» demiş.

Hasan-ül Basrî (rahimehullahu) der ki, «Allah O’nu en şerefli bir şe-kilde kurtararak cennete çıkardı. O orada yer, içer.» Bundan anlaşıldığına göre Allah’a (C.C.) sığınmak, O’ndan yardım dilemek, sıkıntı ve belâ anın-da O’ndan kurtuluş istemek salihlerin bir geleneği ve müminlerin bir gö-reneğidir.

Kaynak : Kalplerin Keşfi / Mükaşefetül Kulub – İmam Gazali
Dipnotlar:
(35) Kur’an-ı Kerim/Yasin Sûresi, 59
(36) Zehr-ur Riyaz
(36) Kur’an-ı Kerim/Şuara Sûresi, 88—89
(37) Kur’an-ı Kerim/Tahrifti Sûresi. 11

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Gazali | 1 Comment »

Hallâc-ı Mansûr Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 22, 2015

Hallâc-ı Mansûr Kimdir İbretlik Bir Vasiyet,Nasihat ve Öğütler

Hallâc-ı Mansûr Kimdir ?

Hallâc-ı Mansûr: Sofiyye-i aliyye denilen büyük velîlerdendir.
Asıl ismi Hüseyin bin Mansûr,
künyesi Ebü’l-Mugis’tir.
858 (H.244) yılında İran’ın Beyzâ şehrinde doğduğu rivayet edilmektedir.
Hüseyin bin Mansûr’un büyük babası Mahamma adında bir zerdüştîdir. Tüster’de büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsteri hazretlerinin sohbetinde iki sene bulundu. Onun ruhlara hayat veren sohbetleri bereketiyle tasavvufa yöneldi. On sekiz yaşında Basra’ya gelerek, Amr bin Osman-ı Mekkîye bağlandı. On sekiz ay da onun sohbetinde ve derslerinde bulundu. Her iki velînin yanında da nefsi ile büyük mücâdele yaptı ve her isteğine sırt çevirdi. Nefsin istemediği, rağbet etmediği işlere sarıldı. Samîmi ve bağrı yanık bir âşık idi. Kendisini çok seven Ebû Yâkûb-ı Akta’ kızını ona verdi. Bundan sonra bir müddet daha Basra’da kaldı.

Hüseyin bin Mansûr’a Hallâc denilmesine şu olay sebeb olmuştur. Bir gün o, dostu olan bir hallacın dükkanına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun tavassutunu rica etti. Fakat hallacın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde;
Yâ Hüseyin! Gördün mü başımıza gelenleri. Senin için bugün kendi işimden oldum.” diye söylendi. Hüseyin bin Mansûr onun endişeli hâline bakarak tatlı tatlı gülümsedi ve; “Üzülme senin işini de biz hallederiz.” dedikten sonra parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. 0 anda henüz atılmamış pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallacın gözleri fal taşı gibi açılmış şaşkınlıktan sanki ayakta donmuş kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bu târihten sonra da Hüseyin, Hallâc-ı Mansûr diye anıldı.

Hallâc-ı Mansûr daha sonra Basra’dan ayrılarak Bağdat’a Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin yanına geldi. Cüneyd-i Bağdadî ona susmayı ve insanlarla görüşmemeyi emretti. Daha sonra Hicaz’a giderek, bir sene Ravda-i mutahherada kaldı. Zİkr ve ibâdetle meşgul oldu. Sonra tekrar Bağdat’a geldi. Burada yine Cüneyd-i Bağdadî hazretleri ile görüştü ve bâzı suâller sordu. Cüneyd-i Bağdadî suâllerine cevap vermedi ve; “Galiba bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyaman yakındır” dedi. Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bu sözü ile ilerde onun şehit edileceğine işaret ediyordu. Mansûr, sorduğu meselelerin cevâbını alamayınca, izin alarak Tüster’e gitti. Bir sene orada kaldı. Burada büyük kabul ve ilgi gördü. Sonra buradan ayrılıp, beş yıl ortadan kayboldu. Horasan ve Mâverâünnehr gibi beldelerde bulundu ve Ahvaz’a geldi. Burada da nasihatlarda bulunup. Ahvaz halkı içinde büyük kabul ve ikram gördü. Ahvaz’da ilâhî esrardan çok bahsettiğinden, kendisine “Hallâc-ı Esrar” denildi. Tekrar hacca gitti. Dönüşte Basra’ya geldi. Oradan tekrar Ahvaz’a gitti. Bir müddet daha burada Kaldı. Sonra;
Halkı Hakk’a davet için şirk beldelerine gidiyorum.” diyerek Hindistan’ın yolunu tuttu. Buradan Mâverâünnehr’e geldi. Çin’i Maçin’i dolaştı. Gittiği her yerde halkı Hakk’a davet etti. Hint, Çin ve Türk kavimlerinden pek çok kimsenin İslâmiyet’le şereflenmesine vesile oldu. Onların İslâmiyet’i tanımaları İçin pek çok eserler telif etti. Dönüşünde dünyânın dört bir yanından ona mektuplar yazılmaktaydı. Hintliler, ona; Ebû Mugis, diye mektup yazarlardı. Çinliler Ebû Muîn, Türkler; Ebû Mihr. Farslilar; Ebû Abdullah Zâhid, Huzistanlılar; Hallâc-ı Esrar diye hitab ediyorlardı.

Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin İslâmiyet’i yaymak için yıllarca dolaştığı, şehir şehir gezdiği bu seyahatleri sırasında pek çok kerametleri, harikulade halleri görüldü. Kerametlerinden daha mühimi de onun marifet, hikmet ve ince mânâlar dolu sözleridir. Bunlar, onun ilim ve marifette ulaştığı kıymetli dereceleri gösteren birer delildir. Kerametlerinden ve hikmet dolu sözlerinden bazıları şu şekildedir: Semerkant’lı Reşid-i Hurd, Kabe’ye gitmek üzere yola çıkmıştı. Yolda konak yerlerinde meclisler teşkil edip sohbette bulunuyordu. Yine bir konak yerinde şunu anlattı: Hallâc-ı Mansûr dört yüz sûfî ile birlikte çöle açılmıştı, Birkaç gün geçti. Gıda nâmına hiçbir şey bulamadılar. Açlıktan perişan bir hâle geldikleri sırada Hallâc-ı Mansûr’a gelerek şimdi kelle kebabı olsa da yesek dediler. Hallâc, hemen elini arkaya uzatıp, kebap olmuş bir kelle ile iki pide alıp, birine verdi. Dört yüz kişiydiler. Her defasında elini arkaya uzatıp, bir kelle iki pide aldı. Neticede 400 kelle, 800 pide almış ve her birine bir kelle iki pide vermiş oldu. 0 topluluk bunları yedikten sonra, taze hurma olsa da yesek dediler. Kalktı ve beni silkeleyin buyurdu. Hurmalar döküldü. Doyuncaya kadar yediler. Bundan sonra yolda ne zaman sırtını bir dikenli ağaca dayasaydı, taze hurma verirdi.

Hallâc-ı Mansûr yanına gelenlere yazın kış meyveleri, kışın yaz meyveleri çıkarır ikram ederdi. Elini havaya uzatınca, avucu, üzerinde “Kul hüvallahü ehad” yazılı gümüş paralarla dolardı. Bunlara “kudret paralan” ismini verirdi. İnsanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalplerinden geçenleri Allahü Teâlâ’nın bildirmesi ile haber verirdi.
Hakîkî hürriyet Allah’tan başkasına kulluk yapmamaktır.”
Azîz ve celîl olan Allah’tan başka bir şeyden korkan veya bir şeyi ümit eden kimsenin yüzüne, Allahü Teâlâ bütün kapıları kapatır, ona âdî bir korkuyu (Allah korkusunun dışında kalan korkulan) musallat eder. Kendisi de onun arasına yetmiş perde çeker, bu perdelerin en incesi şüphe, vesvese olur.” Bir gün kendisine;
Sabır nedir?” diye sorduklarında; 0:
Sabır odur ki; iki elini ayağını keserler, onu köprünün üzerine asarlar ve hattâ bundan daha acâib muameleler yaparlar da bir kere âh etmez.” buyurdu. Kendisinin ölümü ve idamı böyle cereyan etmiştir. Nitekim Hallâc-ı Mansûr Allahü Teâlâ’nın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; ( “Enel-Hak= (Ben Hakkım)” sözünü söyledi. Bu sözünü, zahir âlimleri, dalâlete ve ilhâda hükmedip katline fetva verdiler.

Hallâc-ı Mansûr, Enel-Hak sözünü söyleyince tasavvuf ilmine vâkıf olmayan zahir ulemâ bu söze şiddetle karşı çıktı. Sözünü Halîfe Mu’tasım’ın yanına götürerek fesâd Çıkardılar. 0 sırada vezir olan Ali bin îsâ’yı ona karşı kışkırtarak aleyhine çevirdiler. Halîfe, Hallâc’ın bir sene zindana atılmasını emretti. Fakat halk yine ona gidip bâzı meseleler soruyordu. Daha sonra, insanların onu ziyareti de yasaklandı. !bn-i Atâ’nın ve Ebû Abdullah bin Hafifin yaptıkları ziyaretler müstesna beş ay müddetle kimse onu ziyaret edemedi.
Nakledilir ki: bir gece Mansûr hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mansûr… Üçüncü gece, zindan da Mansûr da yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti suâl edildiğinde;
-“İlk gece Onunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece. her şey yerli yerindeydi. Tâ ki mukaddes dînimizin emrini yerine getiresiniz. Beni idam edesiniz diye.” buyurdu. Naklederler ki, Hallâc-ı Mansûr
hapishanedeyken üç yüz kişiydiler. Bir gece diğerlerine;
-“Ey mahpuslar! Gelin sizi kurtarayım.” dedi.
Peki sen kendini niçin kurtarmıyorsun. Gücün olsa kendini kurtarırsın.” dediklerinde;
-“Biz himaye ve selâmet içindeyiz. Eğer dilersek bir işaretle bütün kelepçeleri açarız” dedi. Sonra parmağıyla işaret edince, bütün kelepçeler yere döküldü. Bunun üzerine;
-“İyi ama hapishanenin kapısı kilitli, şimdi biz nereye gidelim?” dediler. Bunun üzerine bir daha işaret etti. Duvarlarda bir takım gedikler ortaya çıktı. Bu hali gören mahpuslar. hemen Hallâc’ın ayaklarına kapanarak kendileriyle gelmesi için yalvarmaya başladılar. Fakat o reddetti. Neden diye sorduklarında;
-“Bizim Onunla öyle bir sırrımız vardır ve sır sahibinden başkasına söylenmez.” buyurdu. Bu haberler halîfeye ulaşınca;
-“Fitne çıkarmak istiyor, onu katlediniz veya Enel-Hak sözünden dönene kadar sopalayınız.” emrini verdi. Bunun üzerine Hallâc-ı Mansûr hazretlerini Bağdat’ta Tâkkapısına götürdüler. Evvelâ yüz kırbaç vurdular. Kendisinden en küçük bir ses çıkmadı. Ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler. Naklederler ki: Onu darağacında astıkları vakit iblis yanına geldi ve;
-“Bir Ene (ben) sen dedin, bir Ene de ben. (Sen Ene’l-Hak dedin, ben: “Ene hayrun minhü= Ben ondan hayırlıyım.” dedim) Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lanet yağdırıyor?” diye sordu. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı verdi:
“Sebep şudur. Sen “Ene” dedin, kendini ortaya koydun, ben Ene dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin iyi olmadığını, benliği ortadan kaldırmanın ise gayet iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lanet etti.”

Hallâc-ı Mansûr, zamanındaki bâzı zahir âlimlerinin anlayamadığı sâdık, Allahü Teâlâ’nın aşkı ile yanan bir Hak âşığıdır. Şiddetli mücâhedeler ve çetin riyazetler çekmiş, himmeti yüksek, kerârhetler sahibi bir velîdir. Sözleri güzel, konuşması fasih ve belîğ. fırâseti üstün, hakikat, esrar, mânâ ve marifetler sahibi olup, yaşadığı müddetçe, dâima ibâdet ve riyazetle meşgul olurdu. Günde bin rekat namaz kılardı, şehit edildiği günün gecesinde de 500 rekat kılmış olup, her gece en az dört yüz rekat namaz kılmaya kendisini mecbur tutardı.

Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin idamına sebeb olan “Enel-Hak” sözü, onun tasavvuf yolunda sahip olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zahiren kelime mânâsı; “Ben Hak’ım” demek olan bu sözün hakîki mânâsı: “Ben yokum. Hak vardır.” Veya ben hak üzereyim, demektir. Nitekim Imâm-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının 2. cilt 44. mektubunda bu hususu şöyle açıklamaktadır:
-“O büyüklerin “Her şey O’dur” demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız 0 vardır demektir. Meselâ, Hallâc-ı Mansûr Enel-Hak (Ben Hak’ım) dedi. Böylece, ben Hak’ım, Hak Teâlâ ile birleştim. demek istemedi. Böyle diyen kâfir olur ve öldürülmesi lâzım olur. Onun sözünün mânâsı “Ben yokum, Hak Teâlâ vardır.” demektir. İşte sofiyye (evliya) her şeyi Hak Teâlâ’nın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zâttn (kendisinin) bunlarla birleştiğini, zâtında değişiklik olduğunu söylemez. Meselâ, bir insanın gölgesi. kendinden hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. 0 kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir. Yâni gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki. sofıyye, eşyaya, Hak Teâlâ’dan meydana gelmiştir. Hak Teâlâ değildir, diyor. O halde, sofıyyenin: “Her şey O’dur.” sözleri; “Her şey O’ndandır.” demektir ki, âlimler de böyle söylemektedir, iki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki. sofiyye. eşyaya, Hakk’ın görünüşü diyor. Âlimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşya ile birleşmek, eşyanın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor.”Hallâc-i Mansûr hazretleri halleri doğru, zamânıncfakilerin, kadrini ve derecesini anlamayacak derecede yüksek bir velî idi. 0. hiçbir zaman Âllahlık iddia etmedi. Tam tersine Allah aşkının sarhoşu bir kul olarak yaşadı, gündüz ve gecelerini ibâdetle geçirdi. Elli yaşındayken; -“Bu güne kadar bin senelik namaz kıldım.” buyurdu, islâmiyet’in bütün emir ve yasaklarına en ince hususlara kadar titizlikle uyar. mubahları zaruret miktarı kullanırdı. Ömrünün temeli sıkıntı üzerine kurulmuştu. Bu da, Allah aşkına tutulanlarda çeşitli şekil ve derecelerde görülen bir husustur.
Ali Râmitenî (k.s.) hazretleri, Hallâc-ı Mansûr hakkında buyurdular: -“Hüseyin bin Mansûr zamanında, Hâce Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’nin oğullarından biri bulunsaydı. Mansûr idam edilmezdi.” Buyurdu.. Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’nin manevî oğulları olan talebelerinden biri bulunsaydı. Hüseyin bin Mansûr’u terbiye ederek, o makamdan daha yukarılara geçirir, idam edilmesi lâzım gelmezdi. Çünkü Hallâc-ı Mansûr, her ne kadar büyük velî olmakla birlikte, tasavvuf yolunun en nihayetine ulaşabilmiş değildir. Bulunduğu mertebe nihayetten çok uzaktır. Hallac-ı Mansûr hazretlerinin idam edilmesinin ana sebebi onun bir gün Mansûr’un hatırından;
– “Peygamber efendimiz, Mîrâc gecesi, sâdece müminleri diledi de, neden bütün insanları dilemedi ve, yâ Rabbî. cümlesini bana bağışla demedi.” diye geçti. Böyle düşünürken, Resulallah efendimiz içeri girdi ve;
-“Biz kimi dilersek Hakk’ın fermanı ile dileriz. Bizim gönlümüz Hakk’ın ferman evidir. O’nun irâdesinin ve fermanının gayrisinden pâk ve masumdur. Eğer 0. hepsini dilerse, ben de hepsini dilerim.” buyurdu…. Onun idam edilmesine hakikatte, sebep, bu hüküm oldu. 919 (H.306) yılında ise idam olunarak şehit edildi.

Kaynak :
Evliyalar Ansiklopedisi ve Ruhü’l-Beyân Tercümesi c. 2. s. 135.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 578 takipçiye katılın