Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Sahabeler – Ashab-ı Kram’ Category

Sa’d İbn Ubade

Posted by Site - Yönetici Ocak 18, 2015

Sa'd İbn Ubade

Sa’d İbn Ubade

Ensar’ın sancağının taşıyıcısı

Sa’d İbn Muaz zikredilsin de onunla birlikte Sa’d İbn Ubâde zik-redılmesın, bu olamaz…

Onlar Medine halkının liderleriydi…

Sa’d İbn Muâz, Evs’in,

Sa’d İbn Ubade ise Hazrec’in lideriydi.

Her kişi de erkenden müslüman olmuşlar, Akabe biatına katılmış­lar, itaatkâr, inançlı ve ihlâslı birer asker olarak Resûlüllah’la (s.a.v.j birlikte yaşamışlardı…

Belki Sa’d İbn Ubâde, bütün Ensar arasında, Kureyş’in Mekke’de müslümanlara reva gördüğü işkenceden payını alan tek kişiydi!…

Kureyş’in Mekke’de oturanlara işkence etmesi tabii idi…

Fakat Medine’den bir adamın, sadece bir adam değil, büyük bit liderin böyle bir işkenceye maruz kalması, hastı.

Bunun sebebi şöyledir: Akabe biati gizlice yapılıp Ensar yolculu­ğa hazır hale geldikten sonra Kureyş, Ensar’ın biatini ve Resûlüllah’la, Es.a.v.) onunla ve onun arkasından şirk ve karanlığın güçlerine karşı durdukları Medine’ye hicret konusunda anlaştıklarını öğrendi…

Kureyş deliye döndü ve yolda gitmekte olan kafileyi kovalamaya başladı. Nihayet kafiledekilerden Sa’d İbn Ubâde’ye yetişti. Müşrik­ler onu yakaladılar. Ellerini hayvanının yularıyla boynuna bağlayıp Mekke’ye götürdüler. Orada, onu dövmek ve istedikleri işkenceyi yapmak için etrafında toplandılar…

Kureyş’ten sığınma hakkı isteyip sığınanları uzun zaman koruyan,

yaptıkları ticarete karışmayan ve onlardan birisi Medine’ye gittiğinde sadece İbnu Ubâde’ye ağırlayan, Medine’nin en ileri gelen zatlarından birisi olan Sa’d İbn Ubâde’ye böyle mi davramlacaktı?.

Onun ellerini bağlayıp dövenler kendisini ve kavmi arasındaki yerini bilmiyorlardı…

Fakat, eğer bilselerdi, acaba onu serbest bırakırlar mıydı?. Onlar müslüman olan Mekke ileri gelenlerine de işkence etme­mişler miydi?.

O günlerde Kureyş delirmişti. Cahiliyye döneminin bütün imti­yazlarının, hakkın balyozları altında ezilmeye hazırlandığını görüp kin ve intikamlarını kusmaktan başka bir çare tanımıyorlardı…

Müşrikler anlattığımız gibi sopa ve zulümle Sa’d İbn Ubâde’-nin başına üşüşmüşlerdi…

Hikâyenin geri kalanını bırakalım da Sa’d anlatsın:

«— …Vallahi artık ellerine düşmüştüm. Çünkü Kureyş’li bir grup

tepeme dikilmişti. Aralarında temiz yüzlü, beyaz ve uzun boylu bir

adam vardı.

Kendi kendime: Eğer bunlardan birinde hayır varsa bunda vardır, dedim…

O adam yanıma gelince elini kaldırıp bana bir tokat patlattı…

Yine kendi kendime; tamam vallahi, bundan başka hiçbirinde ha­yır yok, dedim!.

Aralarında çekiştirirlerken, onlardan birisi beni evine götürdü ve şöyle dedi: ‘Vah sana! Daha önce, Kureyş’ten himaye ettiğin birisi yok mu?’.

Ben de: ‘Var, Cübeyr İbn Mut’îm’in gönderdiği tacirieri himaye edi­yordum ve onları memleketimde onlara zulmetmek isteyen kimseler­den koruyordum. El-Harîs İbn Harb İbn Ümeyye’yi de ben himaye edi­yordum’ dedim.

O adam: ‘O iki kişinin adını bir daha söyle ve onlara yaptığın hi­mayeyi anlat, dedi.’ Anlattım.

Adam o iki zatın yanına gidip onlara: ‘Kendilerinin adlarını söyle­yen ve aralarındaki himayeden bahseden Hazredi birisinin Mekke’de dövülmekte olduğunu söyledi…’

O iki zat ona adımı sordular. O da Sa’d İbn Ubâde, dedi. Onlar: ‘Vallahi, doğru dediler ve gelip onların elinden kurtardılar.’ Sa’d, daha işin başlangıcında karşılaştığı bu zulümden sonra Mek­ke’den ayrıldı. Böylece Kureyş’in savunmasız, iyiliğe, hakka ve barışa davet eden bir topluluğa karşı ne kadar acımasız olduğunu da öğren­miş oldu…

Bu zulüm onun azmini biledi ve kendini Resûlüllah’a (s.a.v.) asha-ba ve İslâm’a yardıma adamaya karar verdi:..

Resûlüllah (s.a.v.) Medine’ye hicret eder. Ondan önce ashabı hic-ret eder…

Sa’d mallarını muhacirlerin hizmetine verdi..

Sa’d doğuştan ve irsi olarak cömertti…

O, cahiîiyyedeki cömertliğinin ünü bütün ünlerden yaygın o Ubâde, îbn Duleym ve İbn Harîse’ydi…

Sa’d’ın İslâm’daki cömertliği onun güçlü ve sağlam imanının delil lerinden birisiydi…

Raviler onun bu cömertliği hakkında şöyle demişlerdir:

– Sa’d’ın tabağı Peygamberin (s.a.v.) bütün odalarında dqyordu…»

Yine şöyle demişlerdir:

«— Ensar’dan bazıları bîr, iki veya üç muhacirle evlerine giderlerdi.

Sa’d İbn Ubâde ise sekiz kişiyle giderdi!..» İşte bunun için, Sa’d Rabbinden daima iyiliğini ve rızkını artır masını isterdi…

O şöyle derdi:

«— Allah’ım az bana lâyık değildir ve ben de ona lâyık deği

İşte bu yüzden o, Resûlüllah’ın (s.a.v.) kendisine yaptığı şu duaya lâyıktı:

«— Allah’ım! Salâvatını ve rahmetini Sa’d İbn Ubâde’nin ailesi üzerine kıl…»

Sa’d İslâm’ın hizmetine sadece servetini değil, gücünü ve maha-retini de vermişti.

O çok iyi ok atardı. Resûlüllah’la (s.a.v.) birlikte çıktıkları savaş­larda onun tam bir fedaisiydi…

İbn Abbas (r.a.) şöyle der:

«— Resûlüllah’ın (s.a.v.) bütün savaşlarında iki sancağı vardı.

Muhacirlerin sancağı Ali İbn Ebî Talib’teydi…

cağı da, Sa’d İbn libâde’deydi

Katılığın bu güçlü şahsın karakteri olduğu görülür.

O, Hakk’ta katıydı…

Kendisi için hakk gördüğü şeyde sebat etmede katıydı…

Yapılması gereken bir şeyin açıkça ilân edilmesine inandığında dalkavukluğu, yapmaya karar verdiğinde de kimseye hoş görünmeyi bilmezdi…

İşte bu katılık veya aşırılık, Ensar’ın büyük liderini lehine olanlar­dan ziyâde, aleyhine olan davranışlara sevketmiştir…

Mekke’nin fethi günü Resûlüllah (s.a.v,) onu, müslüman ordusun­dan bir birliğe komutan yapmıştı…

O, mukaddes beldenin kapılarını görür görmez şöyle haykırdı: «— Bugün kahramanlık günüdür… Bugün haram helâl kılınır…»

Ömer İbnu’l-Hattab onun sözlerini duyunca hemen Resûlüllah’a (s.a.v.) koştu ve şöyle dedi: «— Ya Resûlellah!.

Sa’d İbn Ubâde’nin söylediğini dinle…

Kureyş içinde onun bir taşkınlık yapmasından emin değiliz…»

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Hz. Ali’ye, ona yetişip elinden sancağı almasını ve onun yerine komutan olmasını emretti…

Sa’d, Mekke’nin, muzaffer İslâm ordusuna teslim olup boyun eğ­diğini görünce mü’minlerin ve birgün kendisinin üzerine yağdırdığı bütün işkence çeşitlerini hatırladı.

Bütün günâhları, ‘Lâ ilahe illallah’ demek olan zayıf kimselere kar­şı Mekke halkının açtığı savaşları hatırlayınca katılığı onu, Kureyş’in başına gelen sevinmeye ve büyük fetih gününde onları tehdide sevketmişti…

Bu katılık veya başka bir deyişle Sa’d’ın karakterinin bir parça­sını meydana getiren bu aşırılık onu Saklfe [1] günündeki bilinen ye­rinde durdurmuştur…

Peygamber’in (s.a.v,) vefatından hemen sonra, Resûlüllah’ın (s.a.v.) halifesinin Ensar’dan olmasını söyleyerek Benî Said’e Sakife’sinde En-sar’dan bir grup onun etrafında toplandı…

Resûlüllah’m (s.a.v.) halifesi olmak ona sahip olanlar için dünya­da ve ahirette bir şerefti…

Bu bakımdan Ensar’dan olan bu grup, onu elde etmek istemişti…

Fakat, Resûlüllah (s.a.v.) hastalığı esnasında Hz. Ebû Bekir’in arka­sında namaz kılmıştı. Sahabe Resûlüllah’ın [s.a.v.) başka olaylarla da teyîd etmiş olduğu Ebû Bekir’i imam yapma olayından, halîfenin «ma­ğaradayken ikinin ikincisi» olan Ebû Bekir olduğunu anlamıştı…

Diyoruz kî: Oniar, Ebû Bekir’in halifeliğe başkasından daha lâyık olduğunu anlamışlardı.

Böylece Ömer Îbnu’l-Hattab [r.a.) bu görüşteydi ve onu savundu. Yine Sa’d İbn Ubâde (r.a.) başka bir görüşteydi ve onu savundu. İşte bu görüş Resûlüllah’ın (s.a.v.) ashabından bir çoğunu red ve inkâr maka­mında olan bu tavrı takınmaya sevketmişti.

Ancak Sa’d îbn Ubâde bu tutumuyla samimi bir şekilde kara ve ahlâkını yansıtıyordu…

O anlattığımız gibi kanaatinde sebat etmede çok katı, açık ol­mada çok inatçıydı…

Huneyn savaşından az önce Resûlüllah’ın [s.a.v.) huzurundaki tu­tumu onun bu huyuna delâlet etmektedir…

Müslümanlar bu savaşı muzaffer olarak bitirdiklerinde, Resûlüllah (s.a.v.) savaş ganimetlerini müslümanlara taksim etmeye başladı. O gün, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenlere özel bir ilgi gösterdi. Çün­kü onlar kısa süre önce İslâm’a girmiş olan eşraftı. Resûlüllah (s.a.v.) gösterdiği bu ilgiyle, savaşa katılanlardan ihtiyaç sahibi olanlara ver­diği gibi onların da kalplerini kazanmayı düşünmüştü.

Ama sağlam müslümanlan müslümanlıklanna havale edip onlara bu savaşta elde edilen ganimetlerden hiçbir şey vermemişti.

Resûlüllah’ın (s.a.v.) verdiği hediye sadece hediye herkesin çok arzu ettiği bir şerefti,..

Savaş ganimetleri müslümanların geçimlerinin ona dayandığı önemli bir geliri teşkil ediyordu…

Böyle olunca,1 Ensar devamlı şunu soruyordu: Resûlüllah (s.a.v.) haraç ve ganimet paylarını onlara niçin vermemişti?.

Ensar’ın şairi Hassan İbn Sabit şu şiiri söylemiştir: «Resûl’e git ve onu insanlar sayıldığı zaman, mü’minler için gü­venilenlerin en hayırlısı de.

Uzakta olduğu halde, bir kavmin önüne geçirilip, niye Süleym ter­cih ediliyor? Onlar barındırdılar ve yardım ettiler. Savaş ateşi tu­tuşmuşken hidâyet dinine yardım ettikleri için Allah onları Ensar diye adlandırdı…

Onlar Allah yolunda koştular, felâket ve musibetlere göğüs ger­diler. Yüz çevirmediler ve bıkıp usanmadılar». Hz. Peygamberin (s.a.v.) ve Ensar’ın şairi olan Hassan bu beyit­lerde Ensar’ın çektiği sıkıntıyı ifade etmiştir. Halbuki Peygamber (s.a.v.) sahabeden bazılarına vereceğini vermiş onlara hiçbir şey ver­memişti…

Ensar’ın lideri, Sa’d İbn Ubâde kabilesinin bu meseleyi araların­da konuştuğunu görüp duydu ve bu durum onu memnun etmedi. Bu onun kapalı olmayan ve açık karakterini yansıtıyordu. Hemen Resû-lüllah’a (s.a.v.) gidip şöyle dedi:

«— Ya Resûlellah;

Ensar ganimet mallarının bu şekilde dağıtılmasından dolayı size karşı gönüllerinde teessür duymuşlardır.

Sen kendi kavmine dağıttın, Arap kabilelerine bol bol verdin de, Ensar’a hiçbir şey vermedin…»

Böylece, herşeyi açık bu adam, kendi gönlünden geçen ve Ensar’­ın içinden geçen her şeyi anlattı… Hz. Peygamber’e durum hakkında güvenli bir tablo verdi…

Resûlüllah (s.a.v.) ona sordur

«— Ey Sa’d! Sen de bu fikirde misin?»

Sa’d aynı açıklıkla, «— Ben de kavmimin bir ferdi olmaktan başka birşey değilim» dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) ona:

«—; Öyleyse haydi kavmini benim için topla» dedi.

Hikâyeyi sonuna kadar takip etmemiz lâzım. Çünkü onun dayanıl­maz bir dehşeti vardır!

\ Sa’d kavmi Ensar’ı tepladr:

Resûlüllah (s.a.v.) onlara gelip üzgün yüzlerini süzdü, anlayış takdirle parlayan bir gülümseme attı…

Daha sonra şöyle konuştu:

«— Ey Ensar topluluğu!

Sizden bana gelen dedikodu ve bana karşı gönlünüzde duyduğu­nuz teessür nedir?

Siz dalâlet içindeyken ben size gelmiş değil miyim ve benim va­sıtamla Allah’ın hidâyeti erişmiş değil midir?

Sîz fakirken, benim hicretimle Allah sizi zenginleştirmedi mi?

Siz birbirinize düşmanken benim gelmemle Allah kalplerinizi bir estirmedi mi?»

Onlar şöyle cevap verdiler:

«— Evet, Allah ve Resûlü’nün üzerimizdeki lûtfu daha büyüktür.;

Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

«— Cevap vermiyor musunuz, ey Ensar topluluğu »

: Onlar:

«— Ya Resûlüllah! (s.a.v.) Sana nasıl cevap verelim, minne şükran Allah’a ve elçisine aittir» dediler,

Resûlüllah (s.a.v.) şöyle dedi:

«— Siz benim sorularıma şöyle cevap verseydiniz daha doğru söylemiş ve tarafımdan daha çok tasdik edilirdiniz!

Sen yalanlanmış olarak aramıza geldin de biz sana inandık.

Sen terkedilmiş, yalnız bırakılmış olarak bize geldin de biz sana yardım ettik.

Koğulmuş olarak geldin de, seni biz evimize aldık.

Ey Ensar topluluğu! Bazılarının kalplerini ısındırmakla müslüman olmaları için verdiğim ve sizin müslümanlığmızın sağlamlığına güve­nerek size vermediğim önemsiz dünya malından dolayı canınız mı sıkıldı?

Ey Ensar topluluğu! İnsanlar aldıkları koyun ve develeri götürür­lerken, siz de Resûlüllah’la (s.a.v.) yurdunuza dönmek istemez misi­niz? Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, eğer hicret fazileti ol­masaydı, mutlaka ben Ensar’dan birisi olmak isterdim.

Halk bir vadiye yönelse hiç şüphesiz ben de Ensar vadisine yö-

Allah’ım! Sen Ensar’a, Ensar’ın çocuklarına ve çocuklarının ço­cuklarına rahmet eti»

Bunun üzerine Ensar sakallan ıslanıncaya kadar hüngür hüngür ağladılar…

Yüoe Resulün sözleri onların gönüllerine selâmet, ruhlarına zen­ginlik ve afiyet doldurdu.

Hepsi birden, Sa’d İbn Ubâde de onlarla birlikte:

«— Biz kısmet ve pay olarak Allah’ın Resûlü’ne razı olduk» dîye haykırdılar …

Hz. Ömer’in halifeliğinin ilk’ günlerinde Sa’d Emirülmü’minin’e gitti ve aynı aşırı açıklığıyla ona şöyle dedi:

«— Arkadaşım Ebû Bekir bizim yanımızda senden daha sevim­liydi… Vallahi, senin himayene girmek istemiyordum!…»

Hz. Ömer ona sakin bir şekilde şu cevabı verdi:

«— Komşusunun himayesini istemeyen kimse, ondan uzaklaş­mıştır…»

Sa’d tekrar şöyle cevap verdi:

— Ben senden daha iyi olanın himayesine sığınıyorum!…»

Sa’d (r.a.) Emirülmü’minin Hz. Ömer’e söylediği bu sözleriyle ha­karet etmek veya bir hoşnutsuzluğu ifade etmek istemiyordu.

Kısmet ve pay olarak Resûlüllah’a (s.a.v.) razı olan kimse, uzun zaman Hz. Peygamber’in {s.a.v.) sevgi ve takdirini gören Ömer gibi bir adamın halifeliğini reddedemezdi…

Sa’d, Kur’ân’in kendilerini «Aralarında merhametlidirler» diye ni­telendirdiği sahabilerden birisi olarak, bazan kendisiyle Emîrülmü’minin arasında istemediği ve razı olmadığı bir ihtilâfı doğuracak hal ve şartları beklememek istemişti…

Devesini Suriye’ye doğru sürdü…

Oraya ulaşıp Huran bölgesinde konakladığında eceli hemen onu çağırdı ve o Rahim olan Rabbinîn himayesine kavuştu… [2]

——————————————————————————–

[1] Sakife: Arapça’da ‘sofa, gölgelik’ aniamianna gelir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.} vefatından sonra halifenin kimden olacağı konusunda görüşmelerin yapıldığı yer. Bu olaya Sakife Günü denilmiştir. (Çeviren)

[2] Halil Muhammed Halil, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/61-69.

Kaynak : Sahabe Hayatından Tablolar

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

2 – Selman-ı Farisi – Silsile-i Saadat- Altun Silsile

Posted by Site - Yönetici Ocak 2, 2015

2 – Selman-ı Farisi – Silsile-i Saadat- Altun Silsile ,Selman-ı Farisi kabri,Selman-ı Farisi  kimdir

2 – Selman-ı Farisi – Silsile-i Saadat- Altun Silsile

Selman-ı Farisi hazretleri, esbabı kiramın büyüklerinden ve meşhurlarındandır. Silsilet-üz Zeheb diye bilinen “Altun silsilenin” (Büyük veliler silsilesinin) ikinci halkasıdır. Aslen İranlı olup, isfehan yakınında bir köyde doğup, büyüdü. Gençliğinde Mecusi iken, Hıristiyan rahipleriyle tanışıp, Mecusiliği terk etti. Kiliseye girip hıristiyan oldu. Çok ilim öğrenip âlim oldu. Sonra da uzun yıllar değişik yerlerde kaldı.
Nihayet Medine’ye gelip Peygamber efendimiz (aleyhisselam) hicret edince maksadına kavuşup müslüman oldu ve Ehl-i beytten sayıldı.
Müslüman olmadan önce, ismi Mabeh idi. Müslüman olunca, Peygamberimiz O’na Selman ismini verdi, İran’lı olduğu için de Farisi denildiğinden ismi Selman-ı Farisi olarak meşhur oldu. Nesebi ise; Mabeh bin Buzahşah bin Mursilan bin Behbudah bin Firüz’dur. Lakabı Selman-ül Hayr, künyesi ise Ebü Abdullah’tır.
Ebü’l-Ferec buyurdu ki: Abdullah ibn-i Abbas’ın yanında idim. Bana Selman-ı Farisi’nin bir gün hayatını şöyle anlattı:
Selman dedi ki: “Ben Faris (İran)’ın, İsfahan şehrinin Cey köyündenim. Babam köyün en zengini olup, arazimiz ve malımız çoktu. Ben babamın tek çocuğu idim. Beni herkesten çok severdi. Bunun için beni kız gibi yetiştirdi. Evden çıkmama izin vermezdi. Babam Mecusi (ateşperest) olduğu için Mecusiliği de bana evde tam bir şekilde öğretti. Evde devamlı bir ateş yanar biz ona tapar secde ederdik. Babamın malı ve mülkü çok olduğu için beni bir ara dışarıya çıkardı ve dedi ki: “Yavrum ben öldüğüm zaman bu malların sahibi sen olacaksın, onun için git mallarını ve arazilerini tanı”.
Ben de “peki” deyip bahçelerimizi dolaştım. Bir gün tarlalara bakmaya gittiğimde bir Hıristiyan kilisesine rastladım. Onların seslerini işittim, gidip baktım ki, içerde ibadet ediyorlar. Ben daha önce öyle bir şey görmediğim için çok hayret ettim. Zira bizlerin ibadeti bir miktar ateş yakar ve ona secde ederdik. Fakat onlar görünmeyen bir Allah’a ibadet ediyorlardı ve kendi kendime dedim ki, bunların dini haktır ve bizimki batıldır. Onun için akşama kadar onları seyrettim. Tarlalarımıza gitmedim, akşam oldu. Onlara dedim ki: “Bu dinin aslı nerededir?” Bana, “Bu dinin aslı Şam’dadır” dediler, “Peki dedim. Ben de Şam’a gitsem beni de bu dine kabul ederler mi?” “Evet kabul ederler” dediler. “Sizlerden yakında Şam’a gidecek kimseler var mıdır?” diye sordum “Bir müddet sonra bir kervanımız Şam’a gidecektir.” Diye cevap verdiler (İsfahan’daki bu Hıristiyanlar, İsfahan’a Şam’dan gelmişlerdi ve sayıları da az idi.)
Ben bunlarla meşgul olurken vakit geç oldu. Babam benim dönmediğimi görünce, beni aramak için adam göndermiş. Beni aramışlar bulamamışlar ve bulamadıklarını babama söylemişler. Tam bu sırada, ben de eve döndüm. Babam “Bu zamana kadar nerede kaldın. Seni aramadığımız yer kalmadı” dedi. Ben de “Babacığım ben bu gün tarlaları dolaşmak için yola çıktım, fakat yolda karşıma bir Nasrani kilisesi çıktı. Ben de içeri girdim, baktım ki; görmedikleri ve herşeye hakim ve kadir olan bir Tanrıya iman ediyorlar. Onların ibadetlerine şaştım kaldım. Akşama kadar onları seyrettim. Anladım ki onların dini daha doğrudur.” dedim. Babam “Ey oğlum sen yanlış düşünüyorsun senin babalarının ve dedelerinin dini, onların dininden daha doğrudur. Onların dini bozuktur. Sakın onlara aldanma, inanma” dedi. Ben de “Hayır babacığım onların dini bizimkinden daha hayırlıdır ve onların dini haktır. Bizimki (ateşperestlik) ise batıldır.” dedim. Babam buna çok kızdı ve beni el ve ayaklarımdan bağlayıp eve hapsetti. Ben daha önce “kilisede hıristiyan rahiplere; bu dinin aslının nerede olduğunu sormuştum. Onlar da Şam’da olduğunu söylemişlerdi. Ben evde hapis iken devamlı Şam’a gidecek olan kervanı beklerdim. Nihayet hıristiyan rahipler Şam’a gidecek kervanı hazırlamışlardı. Bunu haber alınca beni bağlayan iplerimi çözüp kaçtım ve kervanın bulunduğu kiliseye gittim.
Buralarda duramayacağımı anlattım. O kervanla beraber Şam’a gittim. Şam’da hıristiyan dininin en büyük âlimini sordum. Bana bir âlimi tarif ettiler. Onun yanına gittim. Ona durumu anlattım.
Onun yanında kalmak istediğimi, ona hizmet edeceğimi söyleyip, ondan bana Nasraniliği öğretmesini rica ettim. O da kabul etti.
Ben de Ona hizmet etmeye, kilisenin işlerini yapmaya başladım. O da bana dini öğretmeye başladı. Fakat sonradan Onun kötü kimse olduğunu anladım. Çünkü hıristiyanların fakirlere vermesi için getirdikleri sadaka altın ve gümüşleri kendine alır, fakirlere vermezdi. Böylece şahsına yedi küp altın ve gümüş biriktirdi. Fakat bunu benden başka kimse bilmezdi. Bir müddet sonra o âlim vefat etti. Nasraniler onu defn etmek için toplandılar. Onlara “Neden buna bu kadar hürmet ediyorsunuz, o hürmete layık bir insan değildir.” dedim, “Sen bunu nerden çıkarıyorsun” dediler ve bana inanmadılar. Ben de biriktirdiği altınların yerini bildiğim için onlara gösterdim. Nasraniler yedi küp altını ve gümüşü çıkardılar ve “Bu, defne ve techize layık bir kimse değildir dediler ve bir yere atıp üzerini taşla kapattılar. Sonra onun yerine başka bir âlim geçti. Çok âlim zahid bir kimse idi.
Dünyaya hiç ehemmiyet vermezdi. Hep ahiret için çalışıyordu. Gece-gündüz hep ibadet ederdi. Onu çok sevdim ve uzun zaman yanında kaldım. Onun ve kilisenin hizmetini yapar ve de onunla ibadet ederdim. Vefat zamanı geldi ve ona “Ey benim efendim, uzun zamandan beri yanınızdayım ve sizi çok sevdim. Çünkü sen Allahın emirlerine itaat ediyorsun ve men ettiklerinden kaçıyorsun. Sen vefat ettiğin zaman ben ne yapayım. Bana ne tavsiye edersin” diye sordum. Bana “Oğlum Şam’da insanları ıslah edecek bir kimse yok. Kime gitsen seni ifsad ederler. Fakat Musul’da bir zat vardır. Ona gitmeni tavsiye ederim” dedi.
“Ben de peki efendim” dedim. O zat vefat edince Şam’dan Musul’a gittim. Onun tarif ettiği zatı buldum, başımdan geçenleri anlattım. Beni hizmetine kabul etti. O da diğer zat gibi çok kıymetli zahid, abid bir kimse idi. Onun vefat zamanı aynı soruları ona da sordum. O da bana Nusaybin’de bir zatı tavsiye etti. O vefat ettikten sonra ben de derhal Nusaybin’e gittim. Bahsedilen kimseyi bulup yanında kalmak istediğimi söyledim, isteğimi kabul etti ve bir müddet de onun hizmetinde kaldım. Bu zat da vefat etmek üzere iken, beni başka birine göndermesini söyledim. Bu sefer bana Amuriye’deki bir Rum şehrinde bulunan başka bir kimseyi tarif etti. Vefatından sonra da oraya gittim. Tarif edilen bu son şahsı da bulup, hizmetine girdim. Uzun bir zaman da onun yanında kaldım. Artık onun da vefatı yaklaşmıştı. O’na da beni birine havale etmesini rica edince, şimdi böyle bir kimse bilmiyorum. Fakat ahir zaman Peygamberinin gelmesi yaklaştı. O Arablar arasından çıkacak, vatanından hicret edip, taşlık içinde hurması çok bir şehre yerleşecek. Alametleri şunlardır: Hediyeyi kabul eder, sadakayı kabul etmez, iki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır, diyerek alametlerini saydı.
Yanında bulunduğum son zat da vefat edince, onun tavsiyesi üzerine, Arab diyarına gitmeye hazırlandım.
Ben Amuriye’de çalışıp, bir kaç öküz ile bir miktar koyun sahibi olmuştum. Beni Kelb kabilesinden bir kafile Arap beldesine gitmek üzere idi. Onlara dedim ki, bu sığırlar ve koyunlar sizin olsun, beni Arap vilayetine götürün. Kabul edip beni kafilelerine aldılar. Vadiyül Kura denilen yere gelince bana ihanet edip, köledir diyerek beni bir yahudiye sattılar. Yahudinin bulunduğu yerde hurma bahçeleri gördüm. Ahir zaman Peygamberinin hicret edeceği yer herhalde burasıdır diye düşündüm. Fakat kalbim oraya ısınmadı. Bir müddet yahudinin hizmetinde kaldım. Sonra beni köle olarak amcasının oğluna sattı. O da alıp Medine’ye getirdi. Medine’ye varınca, sanki bu beldeyi önceden görmüş gibiydim, öylesine ısındım. Artık günlerim Medine’ de geçiyor, beni satın alan yahudinin bağında bahçesinde çalışıp, ona hizmetçilik yapıyordum. Bir taraftan da asıl maksadıma kavuşma arzusuyla bekliyordum.
”Bir gün beni satın alan yahudinin bahçesinde bir hurma ağacı üzerinde çalışıyordum. Sahibim, yanında biri ile bir ağaç altında oturup konuşmakta idi. Bir ara dediler ki, Evs ve Hazreç kabileleri helak olsunlar. Mekke’den bir kimse geldi. Peygamber olduğunu söylüyor. Ben bu sözleri işitince kendimden geçip az kalsın ağaçtan yere düşüyordum. Hemen aşağı inip, O şahsa ne diyorsun? dedim. Sahibim bana bir tokat vurdu ve “Senin nene lazım ki soruyorsun, sen işine bak” dedi. O gün akşam olunca bir miktar hurma alıp, hemen Kuba’ya vardım. Resulullah’ın yanına girip “Sen salih bir kimsesin, yanında fakirler vardır. Bu hurmaları sadaka getirdim” dedim. Resulullah yanında bulunan Eshaba “Geliniz hurma yeyiniz” buyurdu. Onlar da yediler. Kendisi asla yemedi. Kendi kendime işte bir alamet budur. Sadaka kabul etmiyor dedim. Eve dönüp bir miktar hurma daha alıp, Resulullaha getirdim. Bu hediyedir dedim. Bu defa yanındaki Eshab ile birlikte yediler, işte ikinci alamet budur dedim. Götürdüğüm hurma yirmibeş tane kadar idi. Halbuki yenen hurma çekirdekleri yüzlerceydi. Resulullahın mucizesiyle hurma artmıştı. Kendi kendime bir alameti daha gördüm dedim. Resulullahın yanına ikinci defa varışımda bir cenaze defnediyorlardı. Nübüvvet mührünü görmeyi arzu ettiğim için yanına yaklaştım. Benim muradımı anlayıp, gömleğini kaldırdı. Mübarek sırtı açılınca Nübüvvet mührünü görür görmez varıp öptüm ve ağladım. O anda Kelime-i şehadeti söyleyerek müslüman oldum. Sonrada Resulullaha uzun yıllardan beri başımdan geçen hadiseleri bir bir anlattım.
Hâlime teaccüb edip, bunu Eshab-ı kirama da anlatmamı emir buyurdu. Eshab-ı kiram toplandı, ben de başımdan geçenleri bir bir anlattım..”
Selmani Farisi iman ettiği zaman Arap lisanını bilmediği için tercüman istemişti.
Gelen yahudi tercüman, Selman-ı Farisi’nin Peygamber efendimizi meth etmesini aksi şekilde söylüyordu. O esnada Cebrail aleyhisselam gelip Selman’ın sözlerini doğru olarak Resulullaha bildirdi. Durumu yahudi anlayınca, Kelime-i şehadet getirerek müslüman oldu.
Selman-ı Farisi müslüman olduktan sonra, köleliği bir müddet daha devam etti.
Peygamber efendimizin, “Kendini kölelikten kurtar ya Selmân” buyurması üzerine sahibine gidip, azad olmak istediğini söyledi. Buna zorla razı olan yahudi, üçyüz hurma fidanı dikerek yetiştirip ve hurma verir hale getirmeği ve kırk rukye altın (o zamanki ölçüye göre bir miktar altın) vermesi şartıyla kabul etti.
Bunu Resulullaha haber verdi. Resulullah eshabına; “Kardeşinize yardım ediniz” buyurdu. Onun için üçyüz hurma fidanı topladılar. Resulullah “Bunların çukurlarım hazır edip, tamam olunca bana haber ver” buyurdu. Çukurları hazırlayıp, haber verince Resulullah teşrif edip, kendi eliyle o fidanları dikti. Bir tanesini de Hz. Ömer dikmişti. Hz. Ömer’in diktiği hariç, hepsi, Allahü teâlânın izni ile, o sene hurma verdi. O bir taneyi de söküp, kendi mübarek eli ile yeniden dikti ve diktiği anda hurma verdi. Bundan sonra Ehl-i suffa arasına katıldı.
Buyurdular ki: Bir gün bir zat beni arıyor ve “Selman-ı Farisi’yi Mükatib-i fakir (Efendisi ile hürriyetine kavuşmak için belli miktarda anlaşan köle) nerdedir” diye soruyordu. Beni buldu ve elindeki yumurta büyüklüğündeki altını verdi. Bunu alıp Peygamberimize gittim ve durumu arzettim.
Resulullah altını tekrar Selmân-ı Farisi’ye verip, “Bu altını al borcunu öde” buyurdu. Selman-ı Farisi, “Ya Resulallah, bu altın yahudinin istediği ağırlıkta değil” deyince, Resulullah o altını alıp, mübarek dilinin üzerine sürdü. “Al bunu! Allahü teâlâ bununla senin borcunu eda eder” buyurdu. Selman-ı Farisi, “Allah hakkı için o altını tarttım, tam istenilen miktarda geldi. Götürüp onu da sahibime verdim. Böylece kölelikten kurtuldum” dedi.
Uzak diyarlardan geldiği için Eshab-ı kiramdan biriyle kardeşlik kurması emir buyurulunca, Ebü Derda ile kardeş oldu. Hendek savaşından itibaren bütün gazalara katıldı. Bedir ve Uhud savaşından sonra, Medine üzerine üçüncü defa yürüyen müşriklere karşı nasıl bir savunma yapılması gerektiği istişare ediliyordu. Bütün müşriklerin birleşerek hücum ettiği bu savaşta Selman-ı Farisi, Resulullaha hendek kazmak suretiyle savunma yapmayı söyledi. O’nun bu teklifi kabul edilip, hendek kazıldı. Bu sebeple bu savaşa, Hendek Savaşı denildi. Selman-ı Farisi, içlerinde Amr bin Avf, Huzeyfe bin Yeman, Nu’man bin Mukarrin ile Ensar’dan altı kişinin bulunduğu bir grubla beraber bulunuyordu. Kendisi güçlü ve kuvvetli bir zat idi. Hendek kazma işinde gayet mahir ve becerikli idi. Yalnız başına on kişinin kazdığı yeri kazardı. Cabir bin Abdullah: “Selman’ın kendisine ayrılan beş arşın uzunluğunda, beş arşın derinliğinde yeri vaktinde kazıp bitirdiğini gördüm.” buyurmuştur. Hz. Selman’ın çalışmasına Kays bin Sa’sa’nın gözü değmiş ve Hz.Selman birden bire yere yıkılmıştı. Eshab-ı kiram hemen Resulullaha koşmuş ve ne yapmaları lazım geldiğini sormuşlardı. Peygamberimiz, “Kays bin Sa’saya gidin. Selman için bir kabta abdest alsın. Abdest suyu ile Selman yıkansın. Su kabı Selman’ın arkasından baş aşağı çevrilsin” buyurmuştur. Eshab-ı kiram, Peygamberimizin buyurduğu gibi yapınca, Selman-ı Farisi bulunduğu halden kurtulmuş, kendine gelmiş ve açılmıştı. Hendek savaşındaki gayret ve hizmetinden dolayı Selman-ı Farisi’ye Peygamberimiz “Selman-ül Hayr””Hayırlı Selman” buyurdu.
Selman-ı Farisi hazretleri müslüman olup, kölelikten kurtulduktan sonra, geçimini sağlamak için ince hurma dallarından sepet örüp satarak geçimim temin ederdi. Kazancının bir kısmını da fakirlere sadaka olarak dağıtırdı. Resulullah’ın yakınlarından olup, bazı geceler huzurunda bulunarak başbaşa saatlerce sohbetinde kalırdı. Eshab-ı kiram tarafından da çok sevilip hürmet görürdü. Selman-ı Farisi hazretleri dünyaya hiç rağbet etmezdi.
Ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sonra bedeni yorulunca oturur dili ile zikir ederdi. Dili yorulduğu zaman da Allahü teâlânın yarattığı şeylerdeki hikmetleri düşünürdü ki, bu tefekkürü Peygamberimizin “Bir saat tefekkür bin sene ibadetten hayırlıdır” buyurdukları tefekkürdü. Birazcık dinlenince “Ey nefsim sen iyi dinlendin. Şimdi kalk Allahü teâlâya ibadet et.”
Diline de “Ey lisanım, sen de Allahü teâlânın zikrine başla” derdi. Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca akşamdan sabaha kadar böyle ibadet etti. Hiç bir gece bu ibadetleri kaçırmadı. Selman-ı Farisi hazretleri zaten Eshab-ı Suffe denilen ve Peygamberimizin bizatihi kendilerini ilim öğrenmekle vazifeli kıldıkları ve Peygamberimizden hazarda ve seferde bir an ayrılmayan kimselerdendi.
Kalbinde zerre kadar Allah ve Resulullah aşkından başka birşey bulunmayan Selman-ı Farisi hazretleri, kendisine gelen bütün dünya malını Allah rızası için dağıtırdı.
Elinde mal bulundurmazdı. Kinde kabilesinden bir hanım ile evlenmişti. Evlendiği kadının evine girdiği zaman duvarlarına süs eşyalarının asılmış olduğunu gördü.
Zinetli, süs örtülerin Ka’be-i Muazzamaya yakışacağını söyledi ve eve girmedi. Kapının örtüsü hariç bütün örtüler kaldırıldı. Eve girdiği zaman bir hayli mal gördü. “Bunlar kimin içindir” diye sordu. Dediler ki, “Senin ve hanımının malıdır. Buyurdu ki: “Resulullah bana bunu tavsiye etmedi. Fakat bana bir yolcunun malından ve ihtiyacından fazla bir şey bulundurmamamı tavsiye etti.” Biraz sonra bir hizmetçi gördü. “Bu hizmetçi kimin” diye sordu. “Senin ve ehlinindir” dediler. Buyurdu ki: “Halilim (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bunu tavsiye etmedi ve evinde nikahlı zevcenden başka kimse bulundurma, buyurdu. Eğer bulundurursam onlar kadınların yapması icabeden şeyleri (yalanı, geçimsizliği, dedikoduyu) yaparlar diye tavsiye etti.” Bunun üzerine hizmetçi kadını da gönderdi. Daha sonra hanımının yanına girdi ve ona “Sen bana emrettiğim şeylerde itaat edecek misin” diye sordu.
Hanımı “Senin meclisine itaat etmek üzere oturdum”. Yani sana itaat etmek üzere geldim, evlendim dedi. Bunun üzerine Halilim (sallallahü aleyhi ve sellem) bana buyurdu ki, “Sen ehlinle Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek üzere bir araya gel” dedi.
Bundan sonra namaz kılmaya kalktı ve ehline de namaz kılmasını emretti. Çok ibadet edip gözyaşı döktü ve bereketli kılması için Allahü teâlâya dua etti. Selman-ı Farisi hazretleri hanımı ile de gayet zahidane bir hayat sürdüler. Eshab-ı Suffe içerisinde Resulullahın önünde, islam ilimlerini öğreniyordu. Hz. Selman (radıyallahü anh) senelerce fakirlik ve kölelik içerisinde çektiği sıkıntıları, vahiy pınarının berrak sularından, kana kana içip gideriyordu. Ehl-i Suffe içerisinde Resulullaha en yakın olan Selman-ı Farisi hazretleri idi. Hz. Aişe buyuruyor ki: “Selman-ı Farisi geceleri uzun zaman Resulullah ile beraber kalırdı ve sohbetinde bulunurdu. Neredeyse Resulullahın yanında bizden fazla kalırdı. Peygamberimiz “Allahü teâlâ bana dört kişiyi sevdiğini bildirdi. Ve bu dört kişiyi sevmemi emretti. Bunlar: Hz. Ali, Ebü Zerr-i Gıfarı, Mikdad ve Selman-ı Farisi” buyurdular.
Hz. Ebu Bekir devrinde Medine’den ve Hz. Ebu Bekir’in sohbetinden bir an ayrılmayan Hz. Selman, Hz. Ömer zamanında İran fethine katılmıştır, islam ordusunun büyük zaferlere kavuştuğu bu seferlerde Selman-ı Farisi’nin çok büyük hizmetleri olmuştur, iranlılar hakkında büyük malumat sahibi idi. Çünkü kendisi iranlıydı. İranlıları kendi lisanlarıyla dine davet ediyor, onlara islamiyeti anlatıyordu. İranlılar savaşlarında fil kullanıyorlardı. Müslümanlar o zamana kadar fil görmedikleri için çok şaşırdılar. Hz. Selman fillerle nasıl çarpışılacağını ve nasıl öldürüleceğini islam askerlerine gösterdi. İran’ın Medayin şehri alınınca onu Hz. Ömer şehre vali tayin etti. İlmi, basireti vazifesindeki adaleti ve nezaketi ile Medayin halkı tarafından çok sevilip sayıldı. Böylece islamiyet orada süratle yayıldı.
Selman-ı Farisi hazretleri Hz.Ömer zamanında Medayin valisi iken otuz bin kişiye hutbe okuduğu zaman yanında da iki parçadan müteşekkil bir hırka vardı. Hırkasının bir parçasını namazlık olarak serer namaz kılar, diğer parçasını da giyerdi. Ondan başka hiçbir elbisesi yoktu. Vali olduğu için kendisine maaş verildi. Maaşını aldığı zaman ondan hiçbir şey harcamaz hepsini fakirlere dağıtırdı. Kendi emeği ile geçinirdi. Topraktan tabak çanak yapar üç dirheme satardı. Onun bir dirhemi ile bir daha tabak yapmak için malzeme alır, bir dirhemini sadaka verir, bir dirhemiyle de evinin ihtiyacı olan şeyler alırdı. Üzerinde damı (tavanı) bulunmayan basit bir evde yaşardı. Bir tarafta güneş gelince, duvarlardan güneş gelmeyen yere geçer, oraya güneş gelince güneş gelmeyen diğer tarafa geçerdi. Medayin’de vali iken Şam’dan bir kimse geldi. Yanında bir çuval incir vardı. Selman-ı Farisi hazretlerini tek bir hırka ile görünce işçi zannetti ‘ “Gel şunu taşı” dedi. Hz. Selman çuvalı yüklendi ve yürümeye başladı. Hz. Selmanı tanıyanlar adama “Sen ne yapıyorsun bu validir” dediler. Adam, Hz. Selman’a dönüp “Kusurumu bağışlayınız, sizi tanıyamadım. Çuvalı indirin” dedi. Hz. Selman; “Hayır niyet ettim gideceğin yere kadar götüreceğim” dedi ve adamın evine kadar götürdü. Selman hazretleri böylesine de tevazu sahibi idi.

KİRLİ SU

Kölelerinden biri, Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne şöyle dedi:
— Beni, belli bir para karşılığında azad et. Sordu:
— Bu parayı nereden bulup getireceksin; kendinden vereceğin bir şey var mı? Köle:
— Yok, deyince, tekrar sordu:
— Öyle ise, nasıl ödeyeceksin? Köle şöyle dedi:
— İnsanlardan isterim; dilenirim. Bunun üzerine köleye şöyle dedi:
— Sen bana, insanların yıkandıkları kirli suyu mu içirmek istiyorsun?

SECDE

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri, Acem diyarından İslam Dini’ne ilk gi-rendir. Bilâl-ı Habeşi ise, Habeşistan’dan ilk Müslüman’dır. Allah ikisinden de razı olsun.
Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne, Fârisî bir köle kadın düştü. O köle kadına şöyle dedi.
— Namaz kıl. Kadın şöyle dedi:
— Kılmam. Sonra şöyle dedi:
— Öyle ise bir kere secde et. Kadın bunu da kabul etmedi; şöyle dedi:
— Bu da olmaz. Sonra, Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne sordular:
— Onun bir kere secde etmesinden ne kazanacaktın? Şöyle dedi:
— Eğer secde edecek olsaydı, namaz kılmış olurdu. İslam Dini’nde namazdan yana bir nasibi olmayan kimse, İslam Dini’nden yana hiç bir nasibi olmayan gibidir.

ONU SANA YAZMIŞ

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri, bir kadını istetmek için, Ebud-Derda’yı yolladı. Ebud-Derda gitti, kadını istedi; Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’nin faziletini anlattı. Bölgesinden İslam Dini’ne ilk girme şere-fine nail olduğunu bildirdi. Kadının akrabaları ona şöyle dediler:
— Biz onu Selman’a vermeyiz; istersen sana verelim. Ebud-Derda, kadını orada kendine nikahladı, çıktı. Gelip Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne şöyle dedi:
— Bir şey oldu, sana söylemeye utanıyorum. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri sordu:
— Nasıl bir şey oldu?
Ebud-Derda, durumu olduğu gibi anlattı. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri de dinledi, ve şöyle dedi:
— Onu istediğim için benim utanmam daha uygundur. Çünkü, Allahü Teâlâ, onu sana yazmış.

BANA GELİNCE…

Bir gün, Kureyş kavminden biri, Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’nin yanında övünüyordu. Onu dinleyen Selmân-ı Fârisî Hazretleri şöyle dedi:
— Bana gelince… kendimi tanıtayım; anlatayım. Ben kokmuş sudan yaratıldım. Sonra da kokuşmuş bir cife olacağım. Ondan sonra da, işlerin tartıldığı amel terazisinin başına gideceğim. Eğer, iyilik gözü ağır basarsa, asıl üstün ben olurum, hafif gelecek olursa, kötünün de kötüsü ben olurum.

İKİNCİ ELBİSE

Hazret-i Ömer, bir gün Hutbe okuyordu; Allah ondan razı olsun. Şöyle dedi:
— Susunuzki, size duyurayım. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri şöyle dedi:
—Vallahi, seni dinlemek istemiyoruz.
Hazret-i Ömer sordu:
— Neden? Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri anlattı:
— Sen, kendini tebaandan üstün görüyorsun. Hazret-i Ömer tekrar sordu:
— Bu nasıl oldu? Hazreti Selman şöyle cevap verdi:
— Üzerinde iki kat elbise var. Halbuki burada başka kimsede böyle bir şey yok. Hazreti Ömer (r.a) dedi:
— Biraz müsaade et ey Allah’ın kulu. Sonra da:
— Ey Abdullah! Ey Ömer’in oğlu Abdullah! Söyle bu ikinci elbise kimindir? Hazreti Ömer’in oğlu cevap verdi:
— Yemin ederim ki o ikinci elbise benimdir. Bu cevap üzerine Selmân-ı Fârisî şöyle dedi:
— İşte şimdi seni dinler ve sana itaat ederiz, dedi. Allah hepsinden razı olsun.

İKİ İŞ

Selmân-ı Fârisî vali idi. Ebu Kalaba hazretleri yanına geldiğinde onu hamur yoğururken gördü:
— Bu da ne, senin hizmetçin yok mu? dedi. Selmân-ı Fârisî Hazretleri şöyle buyurdu:
— Var, onu bir işe yolladım, humuru da ben yoğuruyorum. Ona iki işi de yaptırmayı uygun bulmadım, dedi.

ESHABIN HAKİKİ MANASI

Selmân-ı Fârisî Hazretleri Medayinde vali iken yanına iki kişi geldi.
— Sen Selman mısın? dediler. Oda :
— Evet dedi. Sonra tekrar sordular:
— Sen Resülüllahın eshabından mısın? dediler. Selmân-ı Fârisî Hazretleri şöyle dedi: bilemiyorum ki. Bu defa iki kişi şöyle dediler:
— Galiba biz yanlış geldik. Aradığımız sen değilsin.
Bunun üzerine Selmân-ı Fârisî Hazretleri:
— Aradığınız benim. Ancak henüz belli değil. Ben Resülüllah’ı gör-düm. Onun meclisinde bulundum, oturdum. Ancak kim onunla Cennete girerse onun eshabından sayılan odur, buyurdu.

YUMUŞAK ARKADAŞ

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri bir hastaya geçmiş olsun ziyaretine gitmişti. Hasta ise ölmek üzereydi. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri bu-yurduki:
— Ey melek buna yumuşak ve arkadaşça davran. Bunu duyan hasta şöyle dedi:
— Melek şöyle diyor: “Her müminin yumuşak davranan bir arakadaşı vardır.”

DOKTORCULUK

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne Ebud’Derda Hazrelerinden bir mektup geldi. Mektupta” İnsanları kutsallaştıran yere gel” diye yazıyordu. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri de ona şöyle yazdı:
—” Hiç bir yer insanı kutsallaştıramaz. İnsanı kutsallaştıran kendi amelleridir. Duyduğuma göre doktorluk yapıyormuşsun. Hastaları iyi edebiliyorsan sana ne mutlu. Eğer doktorculuk oynuyorsan sakın ha, bir insanı öldürebilirsin. Bunun sonunda Cehenneme girmek de vardır.”

ORUÇLUYUM

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri bir gün Ebu’d-Derda Hazretlerinin evine gitti. Ebu’d Derda Hazretlerini sordu. “Uyuyor” dediler. “Nesi var ?” deyince:
— Onun âdetidir. Cuma geceleri ibadet eder, gündüzleri de oruç tutar, dediler. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri yemek hazırlamalarını istedi. Yemek hazırlanınca Ebu’d-Derda Hazretlerini uyandırdı.
— Hadi bakalım yemeğe, dedi. O ise :
— Ben oruçluyum yiyemem, dedi.
Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri ise ona israrla yedirdi. Sonra kalkıp birlikte Resülüllah Efendimizin yanına gittiler. Meseleyi olduğu gibi an-lattılar. Resülüllah Efendimiz:
—” Uveymir Selman, bu işte senden daha bilgili, dedi. Ve bu sözü üç defa tekrar ettikten sonra:
—” Geceler arasında sadece Cuma gecesini ibadete tahsis etme. Günler içinde de sadece cuma gününü oruca ayırma” buyurdular.

İLK GECE

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri evlendi. Evliliğinin ilk günü hanımına dedi ki:
— Resülüllah bana şöyle tavsiye etti. Ailenle birleşeceğin zaman Allah’ın Taatı üzerine birleş. Gel birlikte Allah’a ibadet edelim sonra beraber oluruz.

ALLAH’A İTAAT EDENE

Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri bir müsafiri ile Medayin şehrinden çıktılar. Bir sahraya geldiklerinde kuş ve geyik sürüsüne rastladılar. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri:
— İçinizden bir geyik ve bir de kuş gelsin. Müsafirime ikram etmek istiyorum, diye seslendi. Hemen bir kuş ve bir de geyik geldi. Yanındaki müsafiri :
— Sübhanellah, bu nasıl iştir ! dedi. Bunun üzerine Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri:
— Buna şaşıyor musun? Bir kimse Allah’a itaat etsin de ona herhangi bir şey baş kaldırsın, isyan etsin böyle şey olmaz, buyurdu.

ÂLEM-İ ERVAHTAN

Hafız Ebu Nuaym Hazretleri anlatıyor:
Haris Bin Umeyr anlatmıştı.
— Bir gün Medayin şehrine gelmiştim. Yanında kırmızı bir deriyi ovan bir adamla karşılaştım. Bana doğru baktı ve:
— Orada biraz dur, ey Allah’ın kulu, dedi. Yanımdaki adama: “Bu zat kimdir?” diye sordum. Selmân-ı Fârisî olduğunu söyledi. Sonra o zat eve gitti. Güzel, beyaz bir elbise giyip geldi. Elimi tutup benimle musafaha etti. Dedim ki:
— Ey Allahın kulu, daha önce seninle hiç tanışmamıştık. Sen beni nerden tanıyorsun?
— Doğrudur, dediğin gibidir. Ancak yemin ederim ki, seni görür görmez ruhum ruhunu tanıdı. Sen Haris Bin Umeyr değil misin? dedi. Ben evet diye cevap verince buyurduki:
— Resülüllah Efendimizin şöyle buyurduğunu işittim: ” Ruhlar hep bir arada bulunan ordu gibidirler. Onlardan ezelde birbiri ile tanışanlar, dünyada da birbirlerini tanırlar ve hemen anlaşırlar. Öbür alemde birbirleri ile tanışmayanlar ise burada da birbirlerine yabancı olurlar.

SELMÂN-I FÂRİSÎ (R.A)
HAZRETLERİNDEN GÜZEL SÖZLER:

—” İlim çoktur ömür kısadır. Öyle ise tuttuğun dini yoldan sana ne gerekli ise onu al kalanını bırak.”
—” Bu ümmetin helaki yaptıkları sözleşmenin bozulmasına yakın zamanda olacaktır.”
—” Kalb ile cesedin durumu âmå ile kötürümün durumu gibidir. Kötürüm şöyle der: ” Şurada bir meyve görüyorum ama uzanıpta alamı-yorum. Beni sırtına al ki onu alayım”. Bunun üzerine kör onun sırtına yüklenir, o da o meyveyi alır. Hem kendisi yer hem de köre yedirir”.
—” Mümkün olursa pazara ilk giren de olmayın, son çıkan da olma-yın. Çünkü orası şeytanın savaş alanıdır. Sancağını oraya dikmiştir.”
Abdullah bin Selam hazretleri Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri’ne şöyle dedi:
—” Benden önce ölürsen ne ile karşılaştığını bana bildir. Ben senden önce ölürsem ben sana bildiririm”dedi. Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri Abdullah bin Selam’dan önce vefat etti. Abdullah bin Selam onu rüyasında gördü ve nasılsın diye sordu. O da:
—” Hayır oldu” diye cevap verdi. Abdullah bin Selam tekrar sordu.
—”Orada hangi işi daha yararlı buldun”. Selmân-ı Fârisî (r.a)
—” Tevekkülü çok güzel bir şey olarak buldum ve onun çok faydasını gördüm. Sana tevekkülü tavsiye ederim. Tevekkül çok güzel bir şeydir” buyurdu.
—” Dünyada iman sahibinin hali hastanın hali gibidir. Doktoru da yanındadır. Bu doktoru onun hastalığını da bilir ilacını da. Hasta zararlı bir şey istediği zaman doktoru ona sakın ha ona yaklaşma, onu alır yer, helak olur, ölürsün, der. Hastalığından kurtuluncaya kadar bu böyle devam eder. İman sahibi de böyledir. Pek çok şey ister. Fakat kendisine neyin zararlı olduğunu bilmez. Allâhü Teâlâ Hazretleri onu zararlı şeylerden uzaklaştırmaya çalışır. Sonunda iman sahibi ölür cennete gider.”
—” Allâhü Teâlâ Hazretlerine gizli gizli asi oldun ve günah işledinse gizli gizli ibadet et sevap işle. Şayet açıkça asi oldun günah işledinse açık açık itaat et ve sevap işle. Bunlar birbirlerini silerler.”
—” Üç kimse beni şaşırttı.
1- Dünya için ümitlerle dolu olan insan. Halbuki ölüm onun peşinde.
2- Gaflet içinde gezen kimse. Halbuki onu hiç unutmayan biri var.
3- Kahkahalarla gülen kimse. Alemlerin rabbı Allah ona dargın mı yoksa ondan razı mı olduğunu hiç düşünmez.”
Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri çokça yiyecek almıştı. Kendisine:
—” Ey Allah’ın kulu, sen Resûlüllahın eshabından olasın da, böyle şey yapasın, dediler. Şöyle cevap verdi:
—” Bunu böyle yapmam bir endişeden ve vesveseden değildir. Nefis gücünü aldığı ve rabbının ibadetine daldığı zaman şeytan ondan ümidini keser.
Atıyye bin Amir anlatıyor:
—” Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretlerini gördüm. Bir yemek için kendi-sine ısrar ediliyordu. O da şöyle diyordu:
—” Bu kadarı yeter. Resûlüllah Efendimizden duydum. Dünyada iken çokça karınlarını doyuranlar kıyamet günü en çok aç kalanlardır. Ey Selman dünya müminin zindanı, kafirin de cennetidir.
Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri vefatına yakın ağlıyordu. Kendisine sordular:
—” Neden ağlıyorsun”. Şöyle cevap verdi:
—” Vallahi ölümden korkuma ağlamıyorum. Ne varki Resûlüllah Efendimiz “Sizden her birinizin dünyalığı bir yolcunun azığı kadar olsun” buyurdu. Şu etrafımdaki yastıklara bakın”. Etrafında bir çamaşır leğeni, büyükçe bir çanak, abdest için bir su kabı ve bir de yastık vardı. Bize bir tavsiyede bulun dediler. Şu tavsiyede bulundu:
—” Bir derdin olduğu zaman Cenâb-ı Hakk’ı zikret, bir hüküm vere-ceğin zaman rabbını hatırla, bir bölme yapacağın, pay dağıtacağın zaman rabbını aklına getir”.
Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri vefat ettikten sonra, geride kalan eş-yaları satıldı. Hepsi 24 dirhem ( yaklaşık 70 gram) gümüş para etti.
Bir gün Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretlerine bize bir tavsiyede bulun dediler. Şu tavsiyeyi yaptı:
—” Öleceğin zaman şu hallerin biri içinde öl: Ya hac yolunda, ya Allah yolunda cihadda, veya bir mescidin tamiri anında. Gücün yeterse bunları yap. Sakın şu iki halin biri içinde iken ölmeyesin:
—” Tüccar ve vergici”.

RESÜLÜLLAH İLE ÜLFETİ

Altun Silsile’nin ikinci halkası olan Selmân-ı Fârisî (r.a) Hazretleri Rasûlüllah (s.a.v.) Hazretlerinin çok yakını idi.
Hazret-i Aişe (r.a.):
— Selmân bize bile galebe edip geceleri Resûlüllah ile gizli gizli sohbet eder ve bizden ziyâde ülfet ederdi, dedi.
Hendek gazasında, harp cephesi boyunca hendek kazma fikrini o ortaya atmış ve Sevgili Peygamberimiz tarafından kabul edilmiştir. Zamanımızın çelik ve beton müdafaa hatlarına eşit olan bu tedbir, o zamanın en ileri fennî ve askerî buluşlarındandır. Hendek kazımında çalışması da çok meşhurdur.
Hazret-i Ömer’in (r.a.) hilâfet yıllarında Medayin’e vali tayin edilmişti. 250 (bir rivayete göre de 350) yaşlarında iken Hazret-i Osman’ın (r.a.) hilâfetleri sırasında irtihâl’i dâr’ı bekâ eylediler. (Radıyallahü anh)

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Abdurrahman İbn Ebi Bekir

Posted by Site - Yönetici Aralık 25, 2014

Ashab,Ashabi kram,Sahane,SA'D İBN UBADE

Abdurrahman İbn Ebi Bekir

Sonuna kadar kahraman

İşte bütün derinlik ve boyutlarıyla Arabların karakterini açıkla­yan bir tablo…

İlk mü’mindi. Sadece kendi modelinde bir imanla Allah’a ve Resulüne iman eden Sıddîk’tı. Mağaradayken o, ikinin ikin-çişiydi. O, kavminin dinine ve Kureyş’in putlarına karşı yalçın kayalar gibi direnmişti!…

O, Bedir’e müşrik askerleriyle birlikte savaşmak üzere çıkmıştı…

Uhud’da da yine, Kureyş’in müslümaniarla. çarpışmak için savaşa getirdiği okçuların başındaydı…

İki ordu karşılaşmadan önce, adet olduğu üzere karşılıklı düello başladı…

Abdurrahman müslümanlardan, kendisiyle düello edecek birisini davet etmek üzere ortaya atıldı…

Babası Ebû Bekir Sıddîk [r.a.] oğluyla düello etmek için ona doğ­ru fırladı. Fakat Peygamber [s.a.v.) onu tutup babasıyla oğlunun dü­ello etmesine engel oldu…

İnancına mutlak bağlılığın asil bir arabi tarif ettiği kadar hiçbir şey onu tarif edemez.

O bir dine veya kesin kanaat getirdiği bir fikre inandığı zaman artık ondan kurtulmanın hiçbir yolu yoktur. Ancak hile ve sahtelik ol­madan aklını ve ruhunu dolduran yeni bir inancın onu yerinden uzak­laştırması müstesnadır.

Abdurrahman’ın babasına ofan saygısına, onun akıllılığına, ruhu­nun ve ahlâkının büyüklüğüne tam güvenine rağmen, inancına bağlılığı babasının kendisine üstünlüğünü kabul ettirmeye devam etti, ama babasının müslüman olması onu babasına uymaya teşvik etmedi.

Böylece o, kanaat ve inancının sorumluluğunu yüklenerek, Ku­reyş’in İlâhlarını savunmak; ölümden korkmayan mü’minlerle, onla­rın sancakları altında döğüşmek üzere yerinde durmgya devam etti…

Bu tip asil ve güçlülere mesafe uzasa da hakkı gizli kalamazdı…

Onların cevherlerinin asilliği, açıklık ve samimiyetlerinin nuru, en sonunda onları doğruya götürür ve onları doğrulukla, iyilikle bir­leştirir.

Bir gün kaderin saati Abdurrahman İbn Ebî Bekir es-Sıddîk için yeni bir doğumu ilan etmek için çaldı…

Hidâyet lâmbaları onun ruhunu aydınlattı ve ondan Cahiliyye’nin miras bıraktığı bütün karanlık ve sahtelikleri silip süpürdü, O etra­fındaki bütün varlık ve eşyalarda tek olan Allah’ı gördü. Allah’ın hi­dâyeti gölgesini onun gönlüne ve ruhuna yerleştirdi. İşte artık o da müslümanlardandı!…

Hemen ResûlüEİah’a (s.a.v.) gitmek ve hakk dinine girmek üzere kalktı.

Oğlunun Resûlüllah’a (s.a.v.) biat ettiğini görünce memnuniyet ışığının altında Hz. Ebû Bekir’in yüzü parladı.

O, küfründe mertti. İşte bugün o, mertler gibi müslüman oluyor­du. Onu, ne bir arzu itiyor ne de bîr korku sürüklüyordu. Ancak bu, Allah’ın hidâyetinin ve tevfikinin ona götürdüğü doğru bir inançtı.

Abdurrahman daha önce kaçırdığı şeyleri, Allah’ın elçisinin ve mü’minlerin yolunda en son gayreti sarfetmek suretiyle tamamlama­ya başladı.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) ve ondan sonraki halifelerin günlerinde Abdurrahman hiçbir savaştan ve meşru hiçbir cîhâddan geri kalma­mıştır.

Yemame gününde onun büyük bir kahramanlığı vardır… Onun azim ve kahramanlığının Müseylime ve mürted ordusuna karşı çarpış­mayı kazanmada büyük bir rolü olmuştur. Hatta o, Müseylime’nin akıl hocası, mürted ordusunun içinde saklandığı kalenin en önemli yerle­rini kuvvetiyle koruyan Muhakkim ibnu’l-Tufeyl’in de işini bitiren kim­sedir. Muhakkim, Abdurrahman’ın darbesiyle düşüp etrafındakiler dağflınca kalede müslümanların içeriye daldığı büyük ve geniş bir ge­dik açılmıştı…

Abdurrahman’ın özellikleri İslâm’ın gölgesinde daha da parla­mıştı…

Onun inancına bağlılığı, doğru ve hakk gördüğü şeye tabi olma­ya kesin kararlılığı, sinsiliği ve dalkavukluğu reddetmesi…

Bütün bu huylar onun şahsiyetinin ve hayatının özü oldular ve bir arzunun veya bir korkunun te’siriyle asla ondan ayrılmadılar. Hat­ta, o korkunç günde, Hz. Muâviye’nin kılıç zoruyla Yezid’e biat’ı ka­rarlaştırdığı gün bile… Hz. Muâvîye Medine’deki valisi Mervan’a biat mektubunu yazdı ve onu camide müslümanlara okumasını emretti.

Mervan emredileni yaptı. Mektubun okunması biter bitmez Ab-durrahman İbn Ebî Bekir, camiye hakim olan korku ve endişeyi işiti­len bir delile ve açık bir mukavemete çevirmek için ayağa kalktı. Şöyle konuştu:

«— Vallahi, sîz Muhammed ümmeti için iyileri istemediniz, fa­kat siz onları Bizans hükümdarlarına çevirdiniz… Ne zaman bîr Bi­zans hükümdarı olsa, başka bir Bizans hükümdarı ortaya çıkar!»

Abdurrahman o anda, eğer Hz. Muavîye bu emrini icra eder, mil­letin idarecisini, vasıtasıyla seçtiği şuranın İslâm’daki hükmünü, ba­badan oğula ve tesadüfle, millete Kayser’den sonra bir başka Kay-ser’e uymayı mecbur kılan Kayserlik ve Kisrahk haline getirirse İs­lâm’ın başına gelecek bütün tehlikeleri gördü!…

Abdurrahman, bu sözlerle Mervan’ın yüzüne belâları haykırınca başlarında, Hz. Hüseyin İbn Ali, Abdullah ibnu’z-Zübeyr ve Abdullah îbn Ömer’in bulunduğu bir grup müslüman onu destekledi…

Sonra, Hz. Muâviye’nin kılıçla almaya karar verdiği bu biat kar­şısında, Hz. Hüseyin, ibnu’z-Zübeyr ve İbn Ömer’i (Allah onlardan razı olsun) susmaya mecbur eden zorlayıcı durumlar ortaya çıktı.

Fakat Abdurrahman İbn Ebî Bekir bu biatin batıl olduğunu açıkça söylüyordu. Hz. Muâviye birisiyle, ona yüz bin dirhem gönderdi. Bu parayla onun gönlünü almak istiyordu. Sıddîk’ın oğlu paraları fırlatıp, Hz. Muâviye’nin elçisine şöyle dedi:

«— Ona git ve şöyle söyle: Abdurrahman dinini dünya karşılığın­da satmıyor… »

Bundan sonra, Hz, Muâviye’nin Medine’ye gelmekte olduğunu öğrenince, hemen orayı terkedip Mekke’ye gitti…

Allah diledi ki ona böyle davranılmak ve kötü karşılanmak ye­terli olsun…

O, Mekke tepelerine varıp orada bir süre kaldıktan sonra Allah’a kavuştu…

Müslümanlar onu omuzlar üzerinde Mekke’nin yüksek tepesine taşıdılar ve onu Cahiliyye devrine de, müslümanlık devrine de şahit olan toprağın altına gömüldü!.

Onun müslüınanlığı doğru, hür ve cesur bir kimsenin müslüman-lığıydı… [1]

——————————————————————————–

[1] Halil Muhammed Halil, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/70-73.

Kaynak : Sahabe Hayatından Tablolar

Posted in Ashab-ı Kram, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Abdullah İbn Amr İbn El-As ( R.A. )

Posted by Site - Yönetici Mayıs 18, 2014

480350_547837998638426_1138589244_n copy.jpgr

Abdullah İbn Amr İbn El-As ( R.A. )

Ihlâslı, âbid ve çok tövbe eden…

Şimdi kendisinden söz ettiğimiz abid, zâhid ve çok tövbe eden şahıs Abdullah İbn Amr İbn el-As’tır…

Babası; zekâ, deha ve kurnazlıkta üstâd olduğu kadar o da âbid-ler, zâhidler ve her şeyi açık olanlar arasında yüce bir yere sahip üstâddı…

O bütün zamanını ve hayatını ibadete vermişti…

O, imanın tadıyla kendisinden geçmiş ve artık gece gündüz onun kulluk ve ibâdetine yetmez olmuştu.,.

O, babasından önce müslüman olmuştu. Sağ elini biat etmek üze­re Resûlüllah’ın (s.a.v.) sağ eline verdiğinde kalbi parlak sabah gibi Al­lah’ın nuruyla ve ona itaatin nuruyla aydınlanmıştı…

Önce, azar azar inen Kur’ân’a yöneldi. Kur’an’ın bazı âyetleri in­diğinde onları ezberleyip anlamaya çalışırdı. Kur’ân tamamlandığında o da tamamını ezberlemişti…

Onu, sadece mahfuz bir kitabı iki kapağı arasında toplayan güç­lü bir hafıza meydana getirmek için ezberlemiyordu…

Aksine, kalbinin onunla şenlenmesi ve bundan sonra onun itaat­kâr kulu olması için ezberliyordu. Onun helâl kıldığını helâl kılar, ha­ram kıldığını haram kılar. Davet ettiği her şeyde ona icabet eder son­ra, olgun meyveleri olan bahçelerinde mutlu, âyet-i kerimelerinin ver­diği sevinçten gönlü rahat, uyandırdığı haşyetten gözü yaşlı olarak Kur’ân okumaya ve onu düşünmeye yönelir!

Abdullah bir ermiş ve âbid olmak için yaratılmıştı. Dünyada hiç­bir şey onu bu yaratıldığı halden uzaklaştırmaya kadir değildi…

İslâm ordusu, kendilerine savaş açan müşriklerle karşılaşmak üzere bir cihada çıktığı zaman onu bir sevgilinin ruhuyla ve bir aşı­ğın ısrarıyla şehidiiği temenni ederek safların önünde buluruz!…

Savaş bitince onu nerede görürüz? Ya camide, ya da evindeki seccadesinde, gündüz oruçludur, gece ayaktadır (yani namaz kılmaktadır). Dili, helâl da olsa dünya kelâmın­dan hiçbir sözü bilmez. Ancak onun dili, Kur’ân’ını okurken, ona olan hamdini yaparken veya günâhından dolayı istiğfar ederken Allah’ı zik­retmekten dolayı daima ıslaktır…

İnsanları Allah’a ibâdete davet etmeye gelmiş olan Resûlüllah’ın, (s.a.v.) Abdullah’ın aşırı ibadet etmesine engel olmak için duruma mü­dâhale etme ihtiyacını duyması, onun kulluk ve ibadetinin boyutlarını anlamamıza kâfidir!…

Öyie olunca, Abdullah İbn Amr’ın hayatı hakkında alınacak dersi iki yönünden birisi, kulluk ve doğruluğun en ileri derecelerine ulaşma­da insan ruhunu coşturan üstün bir gücü ortaya çıkarmak ise, diğer yönü de bütün üstünlük ve olgunluğu aramada i’tidâl ve orta yolu ta­kip etmede dinin titizliğidir, böylece ruh arzu ve özlem içinde kalır…

Vücûd da sıhhat ve afiyet içinde kalır!.

Resûlüllah [s.a.v.) Abdullah İbn Amr İbn es-As’ın hayatını aynı tarzda geçirdiğini öğrenmişti…

Bu arada olmayan tek şey bir savaşa çıkmaktı. Onun bütün gün­lerini şöyle özetlemek mümkündü. Sabahtan, sabaha kadar devamlı ibadet… Oruç, namaz ve Kur’ân okumak…

Peygamber (s.a.v.) onu çağırttı ve onu İbadete i’tidalden ayrılma­maya davet ediyordu…

Resûlüllah (s.a.v.) ona şöyle dedi: «— Bana senin gündüzleri yemeyip oruç tuttuğun, gecelen de uyumayıp namaz kıldığın haber verilmedi mi sanıyorsun? Her ay üç gün oruç tutman sana yeter».

Abdullah:

«— Benim bundan daha fazlasına gücüm yeter…» dedi.

Peygamber (s.a.v.):

«— Her cumadan itibaren iki gün oruç tutman sana yet yurdu.

ResûlüIIah (s.a.v.) tekrar sordu:

«— Öğrendim ki, Kur’ân’ı bir gecede hatmediyormuşsun?

Ömrünün uzun olmasından ve onu okumaktan usanmandan endi­şe ediyorum!

Kur’ân’i her ayda bir defa hatmet…

Onu her on günde bir defa hatmet…

Onu her üç günde bir defa hatmet…»

Sonra sözüne şöyle devam etti:

«— Ben hem oruç tutuyorum, hem tutmuyorum.

Namaz da kılıyorum, uyuyorum da…

Kadınlarla da evleniyorum. Kim sünnetimden yüz çevirirse ben­den değildir…»

Abdullah İbn Amr uzun bir ömür sürmüştür… Yaşı ilerleyip ke­mikleri zayıflayınca daima ResCılüilah’ın (s.a.v.) tavsiyesini hatırlar ve şöyle derdi:

«— Keşke Resûlüjlah’ın (s.a.v.) ruhsatını kabul etseydim…»

Bu tip bir mü’mine, iki müsiüman topluluk arasında meydana ge­len bir çarpışmada rastlamak zordur.

Öyleyse bacakları onu, Medine’den, Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’ye karşı hazırladığı orduda yer aldığı Siffîn’e nasıl taşımıştı?

Gerçekten Abdullah’ın bu davranışı onu anladıktan sonra saygı­ya lâyık olacak kadar düşünmeye değer…

Abdullah İbn Amr’ın hayatı için ciddi bir tehlike teşkil etmeye varan bir şekilde ibadete nasıl yöneldiğini ve babasının zihnini de­vamlı meşgul eden bu durumu birçok defa Resûlüllah’a (s.a.v.) şikâ­yet ettiğini gördük.

Hz. Peygamber’in ibadette mutedil olmasını ve ona sürelerini kı­sıtladığı son defada Amr da hazırdı. ResûlüIIah (s.a.v.) Abdullah’ın elini tutup babası Amr ibnu’l-As’ın elinin içine koydu ve ona şöyle dedi:

«— Sana emrettiğimi yap ve babana itaat et».

Abdullah dini ve ahlâkı gereğince anne ve babasına itaatkâr ol­masına rağmen Resûlüllah’ın bu usûlle ve bu münasebetle ona em­retmesi kendine has bir etkiye sahipti.

«— Abdullah benim bundan daha fazlasına gücüm yeter» dedi.

ResûlüIIah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

«— Oruçların en hayırlısı, yani Davud’un orucu için izin i misin? Davud (a.s.) bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı…»

Abdullah İbn Amr uzun ömrünü, bu cümleyi bir an olsun unutma-

dan yaşadı:

«— Sana emrettiğim şeyi yap ve babana itaat et».

Zaman içinde yıllar ve günler birbirini takip etti…

Suriye’deki Hz. Muâviye Hz. Ali’ye biati kabul etmedi…

Hz. Ali de gayrî- meşru bir isyana boyun eğmeyi kabul etmedi.

İki müsiüman topluluk arasında sayaş çıktı. «Cemel olayı» geç-Ve Sıffîn olayı geldi.

Amr ibnu’l-As Hz. Muâviye’nin yanma giden yolunu seçmişti! müslümanlarm, oğlu Abdullah’a olan saygılarının ve dindarlığı konu­sundaki güvenlerinin derecesini biliyordu. Birçok kimsenin Hz. Mu­âviye’nin yanında yer almasını sağlamak için, onu savaşa gitmeye teşvik etmek istedi.

Aynı şekilde, Amr da Abdullah’ın bir savaşta kendisinin ya da yer almasıyla çok iyi netice alacağını zannediyordu. Çünkü onun Suriye’nin fethindeki ve Yermûk günündeki kahramanlığını unutmu­yordu…

Siffîn’e gitmeye niyetlendiğinde onu yanma çağırtıp:

«— Abdullah! Harbe çıkmaya hazır ol, sen de bizimle birlikte sa-vaşacaksın…»

Abdullah ona şöyle cevap verdi:

«— Nasıl?… Resûlülfah (s.a.v.) hiçbir müslümanın boynuna lıç dokundurmamak üzere benden söz aldı…»

Amr, kurnazca, kendilerinin bu savaşa çıkmakla sadece Hz. Os­man’ın katillerine gitmek ve onun temiz kanının öcünü almak istedik­lerini söyliyerek onu ikna etmeye çalıştı…

Sonra, birdenbire, oğluna son sözünü söyledi:

«— Abdullah! Resûlüllah’ın (s.a.v.), senin elini benim elimîn içi­ne koyarak, sana yaptığı son nasihatında: ‘Babana itaat et’ dediğini hatırlıyor musun?…»

Abdullah İbn Amr babasına itaat etmek için hiçbir kılıcı taşıma­mak ve hiçbir müslümanı öldürmemek niyetiyle çıktı…

Fakat, bu onun için nasıl tamam olacaktı? Şimdilik, babasıyla birlikte çıkması ona yetecekti. Savaş çıktığında yerine getireceği emir de Allah içindi!… Şiddetli ve ateşli bir şekilde savaş başladı…

Tarihçiler, Abdullah’ın savaşın başına katılıp, katılmadığı konu­şunda ihtilâf ediyorlar.,.

Biz, savaşın başına katıldığını, söylüyoruz… Çünkü savaş çok sür­memiştir. Hatta Abdullah İbn Amr’ı savaşa ve Hz. Muâviye’ye karşı açıkça yerini aldıran bir olay vuku buldu…

İşte bu olay şöyledir: Ammar İbn Yasir, Hz. Ali’yle birlikte sa­vaşıyordu. Ammar, Resûlüllah’ın (s.a.v.) ashabı arasında mutlak bir saygıya sahipti. Bundan da daha fazlası, Hz. Peygamber tarafından, ilerde öldürüleceği ve katilleri bildirilmişti…

Bu da şöyle olmuştu. Hz. Peygamber ve ashabı Medine’ye hic­retlerinden hemen sonra, mescidlerini inşâ ediyorlardı. Taşlar, en kuv­vetli birisinin bir taştan daha fazlasını taşıyamıyacağı kadar iri ve ağırdı… Fakat, Ammar sevinç ve neş’esinden taşları ikişer ikişer ta­şıyordu. Resûlüllah (s.a.v.) onu görünce yaşlı gözlerle süzüp, şöyle demişti:

«— Vah İbn Sümeyye’ye onu âsi bir topluluk öldürecek».

O gün, Resûlüilah’ın inşaata katılan bütün ashabı bu haberi duy­muşlar ve halâ hatırlıyorlardı.

Abdullah İbn Amr da bunu duyanlardan birisiydi…

Hz. Ali’yle, Hz. Muâviye’nin taraftarları arasındaki savaşta, Ammar yüksek tepelere çıkıp avazı çıktığı kadar haykırıyordu:

«—Bugün sevgililere, Muhammed’e [s.a.v.} ve arkadaşlarına ka­vuşuyoruz».

Hz. Muâviye’nin ordusundan bir grup onu öldürme konusunda anlaştılar ve onu, salih şehidlerin dünyasına götüren günahkâr bir oku onun tarafına doğrulttular.

Ammar’m öldürüldüğü haberi rüzgâr gibi esti…

Abdullah İbn Amr heyecandan yerinde duramadı:

— Ammar Öldürüldü mü?…

— Onun katilleri sizsiniz!…

— O halde siz asi topluluksunuz…

— Siz sapıklık üzere savaşanlarsınız!..

Bir haberci olarak, azimlerini kırmak ve aralarında onların asi ol­duklarını söylemek için Hz. Muâviye’nin askerlerinin içine girdi. Çün­kü onlar Ammar’ı öldürmüşlerdi. Peygamber (s.a.v.] 27 sene önce as­habından bir grubun ortasında Ammar’ı asi bir topluluğun öldürece­ğini söylemişti…

Abdullah’ın sözü Hz. Muâviye’ye tasındı. Hz. Muâviye Amr’ı ve og!u Abdullah i çağırıp Amr a:

«— Bu deli oğlunu bizden uzaklaştırmıyor musun?

Abdullah da şöyle cevap verdi:

«— Ben deli değilim. Ancak Resûlüllah’ın Ammar’a: ‘Seni âsî bir topluluk öldürecek!’ dediğini duydum». Hz, Muâviye ona: «— Peki, niçin bizimle birlikte çıktın?» dedi.

Abdullah şöyle cevap verdi:

«— Çünkü Resûlüllah (s.a.v.) bana, babama itaat etmemi emret­ti. Ben savaşa çıkma konusunda ona itaat ettim fakat, sizinle birlikte savaşamam».

İkisi konuşurlarken Ammar’ın katilinin içeriye girmesi için izin isteyen kimse, Muâviye’nin huzuruna girdi. Bunun üzerine Abdullah îbn Amr şöyle haykırdı:

«— Ona izin ver ve cehennemi de müjdele».

Çok sabırlı ve yumuşak olmasına rağmen Hz. Muâviye hiddetle­nip Amr’a haykırdı:

«— Şunun söylediklerini duymuyor musun…»

Abdullah müttakilerin sakinliği ve rahatlığıyla Hz. Muâviye’ye, sadece gerçeği söylediğini ve Ammar’ı da ancak asilerin öldürdüğü­nü tekrar etti…

Babasına dönüp: «— Resûlüllah (s.a.v.) bana, sana itaat etmemi emretmeseydi seninle birlikte buraya gelmezdim!»

Hz. Muâviye’yle Amr askerlerini teftişe çıktılar. Herkesin, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Ammar hakkında söylediği; ‘Seni asî bir toplu­luk öldürecek’ sözünü duyduğunu öğrenince dehşete kapıldılar.

Amr ve Muâviye bu önemli mes’elenin Muâviye’den yüz çevir­meye ve ona isyana dönüşmek üzere olduğunu hissettiler…

Düşündüler ve sonunda halk arasında yaymaya gittikleri söyle­yeceklerini buldular…

İkisi şunu söylediler:

«— Evet, Resûlüllah (s.a.v.) bir gün Ammar’a ‘seni asî bir top­luluk öldürecek’ demiştir…

Resûlüllah’ın (s.a.v.) verdiği haber doğrudur. Gerçekten Ammar öldürülmüştür… Ama onu kim öldürdü?

Ancak, onu savaşa çıkaranlar ve kendileriyle bidikte savaşa sü­rükleyenler öldürdü!…

Böyle bir karışıklıkta hangi mantık çalışabilir. İşte böylece Mu­âviye ve Amr’ın mantığı çalıştı…

İki topluluk savaşa başladı…

Abdullah İbn Amr ise namazgahına ve ibadetine döndü…

-Abdullah hayatını, sadece ibâdetle doldurarak yaşadı…

Şu kadar var ki, sadece Sıffîn’e gitmesi onun için devamlı bir sıkıntı sebebi oldu… Onu hatırlayınca hemen ağlar ve şöyle derdi:

— Bana ne oldu da Sıffîn’e gittim?…

Bana ne oldu da müslümanlarla savaşa gittim?»

Bir gün Hz. Peygamber, mescidinde arkadaşlarıyla otururken on­ların yanından Hüseyin İbn Ali geçti. Birbirlerine selâm verdiler…

Hüseyin.uzaklaştıktan sonra Abdullah, yanındakilere şöyle dedi:

«— Size yeryüzündekilerin semadakilere en sevimli olanını ha­ber vermeyi istetmişiniz?.

İşte o, şu anda bize uğrayan Hüseyin İbn Ali’dir… Sıffîn’den beri o benimle konüşmamıştı.

Onun benden hoşnut olması, benim birçok devem olmasından daha iyidir!…»

O, Ebû Saîd el-Hudri’yie Hüseyin’i ziyaret etmek üzere anlaştı.

Böylece Hüseyin’in evinde en büyük zatların buluşması gerçek­leşti…

Abdullah İbn Amr konuşmaya başladı, Siffîn’den söz açılınca, Hüseyin’in sitemli bir şekilde ona:

«— Seni Muâviye’yle birlikte savaşa çıkmaya iten sebep neydi?» dedi.

Abdullah cevap verdi:

«— Bir gün Amr ibnu’l-As (babam) beni Resûlüllah’a (s.a.v,) şi­kâyet etti:

«— Abdullah her gün oruç tutuyor ve her gece namaz kılıyor…»

Resûlüllah (s.a.vO bana şöyle dedi:

«— Abdullah! Uyumakla birlikte namaz da kıl… Bazan oruç tut, bazan da tutma… Babana itaat et. Sıffîn gününde babam beni ken­dileriyle birlikte savaşa çıkmaya zorladı, bunun üzerine ben de çık-

Fakat, vallahi, ne bir kılıç, ne bir mızrak ne de bir ok kullan-

Mübârek ömründen yetmiş iki sene geçtiğinde, namazgahında Rabbine niyaz ve ona hamd ederken ebediyet yolculuğuna davet edil­di. Büyük bir arzuyla bu daveti kabul etti…

Ruhu, güzel şeylerde onu geçen kardeşlerine koşarak ve uçarak gitti.

Müjdeci ona Rafik-i A’lâ tarafından şu daveti yapıyordu «Ey huzur içinde olan can!

O, senden, sen de ondan hoşnut olarak Rabbine dön! Ey can! İyi kullarımın arasine gir. Cennetime gir» [Fecr/27-30]

Kaynak : Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/74-81

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Müezzinlerin Efendisi Bilali Habeşi ( r.a. )

Posted by Site - Yönetici Eylül 9, 2010

Müezzinlerin Efendisi Bilali Habeşi

Müezzinlerin Efendisi Bilali Habeşi

Müezzinlerin Efendisi Bilali Habeşi ( r.a. )

Bizim dilimizdeYeni Çiçekanlamına gelen başkent Addis Ababa’da en büyük cami Envar Camii. Pakistan’da sel felaketi yaşanmasaydı, bu akşam ben burada Habeşistan’da cami yaptırmak için para toplayacaktım. Ancak Pakistanlı sel mağduru kardeşlerimizin durumu şu anda daha acil ve daha önemli.

Peygamber Efendimizin müezzini, O’nunla beraber tüm savaşlara katılan büyük Mücahit. Resul-i Ekrem’in meth-ü senada bulunduğu ve hayatta cennetle müjdelediği muazzez sahabi. Uzunca boylu, zayıf bedenli ve koyu esmer tenliydi. İslam tarihinin en önemli simalarından biriydi. Aslen Habeşistanlı bir aileye mensuptu ancak Mekke’de doğmuştu. Babasının ismi  Rabah, annesinin ismi Hamâme. Ümeyye b. Halef’in kölesiyken İslam’la tanıştı ve hemen Müslüman oldu. İslam’ı açıktan ilan eden 7 kişiden biriydi. Müşrik olan sahibi Ümeyye b. Halef, Hz. Bilal’i her gün çöl sıcağının kumları alev topu haline getirdiği öğle saatlerinde alır, kumların üstüne yüz üstü yatırır, sırtına da büyükçe bir kaya parçası koyar, İslam’dan dönmesini, Hz. Peygamber’den yüz çevirmesini isterdi. Fakat Hz. Bilal, bu işkencelere rağmen, Allah’ı tesbih eder, daima ” Allah bir! Allah bir!” diyerek haykırırdı. Halbuki, işkenceler karşısında imanlarını gizleme ruhsatları vardı. Fakat, Hz. Bilal, bu ruhsattan bir kere bile istifadeyi düşünmez. Habeşistan’a gidecek kafileye intisap etmez. Daima ön saflarda bulunur, Resul-i Ekrem’in yanından hiç ayrılmaz.

İşkenceden ve kölelikten kurtuluş

Yine bir gün göğsünde ağır taşlar, altında kızgın kumlar varken oradan geçmekte olan Sıddîk Ebu Bekir onu bu halde görmüştü. Ümeyye’nin yanına geldi, ‘sana’ dedi, ‘bundan daha güçlü, hem de senin dininden olan bir köle versem, bunu bana satar mısın?’ Halef, ‘Olur’ dedi, ‘üstüne biraz daha para verirsen.’ Hz. Sıddîk, hemen kabul etti. Çünkü o, servetini Allah yolunda harcayacağına söz vermişti. Hemen kabul etti. Bilal’in üstünden taşı kaldırdı. O’nu yanına aldı ve birlikte Resul-i Ekrem’in yanına geldiler. Artık yeni bir dönem başlıyordu. Hz. Bilal için işkence bitmişti, ama, mü’minlerin maruz kaldığı eziyetlere o da dairenin içinden biri olarak maruz kalmaya devam edecekti.

Medine O’nsuz Bilal-i Habeşi’yi sıkar

Efendimiz’in izni ve emriyle Mekke’den Medine’ye hicret eder. Lakin Resul-i Ekrem’den ayrılmak kolay değildir. Üstelik O’nu, Mekke’de eziyetlerle başbaşa bıraktığı için içten içe yaralıdır. Efendimiz, hicret edip dua edeceği zamana kadar, Medine havası Hz. Bilal ve diğer bazı sahabiye yaramaz. Hava değişiminden hasta olur. Hatta söylediği bir şiirinde ölümün giydiği ayakkabı kadar kendine yakın olduğunu ifade eder. Resul-i Ekrem, Medine’ye teşrif edince Hz. Bilal, Abdullah b. Abdurrahman el-Hasamî ile kardeş olur.

Rüyada gösterilen Ezan

Hz. Ömer Rüyasında ona ezan-ı Muhammedî’nin talim edildiğinin gösterildiğini söyler.. Efendimiz (sas) bundan sonra namaza daveti ezanla yapılmasını ister. Aynı rüya Bilal-i Habeşi’ye de gösterilir. Ezan, Hz. Bilal’e öğretilir. Medine ufukları, onun ruhlara işleyen davûdî sesiyle bayram yapar. Sahabe onunla namaza koşmaya başlar. Sabah namazlarındaki ezana bir gün, “es-salatü hayrun minen nevm=Namaz uykudan hayırlıdır” ilavesini yapar. Efendimiz (sas) bunu güzel bulur ve o günden bugüne, onun ihlasla yaptığı bu ilave, sabah vaktinde insanları uyarmaya devam ediyor. Hz. Bilal, Medine’de olmadığı zaman bu vazifeyi Ebu Mahzûre İbn Ümm-i Mektûm yerine getirirdi.

Peygamber Efendimiz vefat edince…

Peygamber Efendimizle birlikte bütün savaşlara iştirak eden ve Bedir savaşında, eski sahibi Ümeyye b. Halef’i etrafındakilere haber vererek öldürülmesini sağlayan Bilal-i Habeşî, Peygamber Efendimiz vefat edince, Medine’de kalamaz. Onun yokluğunda Medine bomboş gibi gelir. Hz. Ebu Bekir’den izin ister. Cihada iştirak için Şam tarafına hicret eder. Onun zamanında buralarda yapılan savaşlara iştirak eder. Hz. Ömer zamanında da aynı minval üzere hayata devam eder. Hz. Ömer’in Kudüs fethinde yanında hazır bulunanlardan biri de O dur. Onunla beraber Kudüs’e girer. Ricasını kırmaz, vefat-ı Nebi’den sonraki ilk ezanını burada, Mescid-i Aksa’da okur. Şam’a yakın yerlerden biri olan Havlan’a yerleşir. Ebu’d-Derdâ hazretlerinin akrabalarından bir hatunla nikahlanır, fakat çocuğu olmaz. Vefatına kadar da burada yaşar.

Medine’den Şam’a dönüş ve…

Bir gün rüyasında peygamber Efendimizi görür. Efendimiz, Ona: ‘beni ziyaret etmeyecek misin?‘ diyerek kendisini Medine’ye davet eder. Bu davete büyük bir şevkle icabet eder. Medine’de eski hatıraları yeniden tüllenir. Peygamber Efendimizle birlikte yaşadığı şeyleri bir kere daha yaşar. Her tarafı dolaşır, zaman zaman gözyaşlarını tutamaz. Hicretin 20. senesinde yerleştiği Havlan’da hastalanır. Hastalığı esnasında, hanımı ne kadar mahzun ise, kendisi de o kadar sevinçlidir. Sevincinin sebebini, Efendimize kavuşacağı şeklinde izah eder.

Efendimizin Müezzini ve özel kalem müdürü

Peygamber Efendimizin yanında âdeta bir özel kalem müdürü gibi vazife yapar. Ezvac-ı tahirat’ın harcamalarını o takip eder, alınacakları o alır. Efendimiz adına borç verileceklere o verir. Medine dışından gelenlerin ağırlanması vazifesi de onundur. Bayram veya yağmur duası için musallaya çıkıldığı zamanlarda sütre olarak kullanılacak harbeyi de Hz. Bilal taşır. Bu harbeyi Peygamber Efendimize Habeş Meliki Necaşî hediye olarak göndermişti. Bilal-i Habeşî’nin en önemli görevi: müezzin-i Rasûl olmaktı. Peygamber Efendimiz Medine’ye gelir gelmez hemen bir mescid inşa eder. Namazlar cemaat halinde topluca burada kılınmaya başlar. İnsanlar namaza nasıl davet edilecek sorusu sorulur. Meşveret meclisinde bu husus görüşülür. Kimi “çan çalalım“, kimi “ateş yakalım” der. Bir kısmı da “Bayrak dikme“yi teklif ederler. Herkes kendine göre bir teklifle gelir. Başkalarına benzememek kaygısıyla Peygamber Efendimiz hiç birini kabul etmez.

Bilal-i Habeşi ezan okuyunca

Bilal-i Habeşî’nin Mekke’nin fethinde Kâbe-i Muazzama’nın damına çıkarak okumuş olduğu ezan, tarihin sayfalarına ve sahabilerin kalplerine ezandan cennetler inşa eder. Dün çöllerde işkence görürken Ehad diye haykıran ses, bugün Kâbe’nin üstünde insanları namaza davet ediyordu ki, görülmeye, ve yaşanılmaya imrenilecek bir tabloydu bu. Hz. Bilal, Peygamber Efendimiz’den sonra, biri Kudüs’te, diğeri de Medine’de olmak üzere sadece ve sadece iki kere ezan okumuş. İlkini Hz. Ömer’in, sonuncusunu da Efendimiz’in kendisini görmüş olduğu bir rüyada daveti üzere geldiği Medine’de Peygamber torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in ricaları sonucunda okur. Medine’deki o son ezanı, gerçekten muhteşemdir. Onun sesini duyanlar eski günleri bir daha yaşarlar. Uykularından onun sesini duyarak kalkanlar bir an olmayacak şeyin gerçekleştiğini zannetmişler. Namazı sanki Peygamber Efendimizin arkasında kılacakmış gibi heyecanla Mescid-i Nebevi’ye koşarlar…

Kaynak : Milligazete

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Ezan, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

SELEME İBNU’L EKVA

Posted by Site - Yönetici Haziran 9, 2010

SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR

SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR

SELEME İBNU’L EKVA

Piyadelerin kahramanı

Oğlu lyas onun faziletlerini bir tek cümlede özetler: «— Babam asla yalan söylememiştir!..

Bir insanın, iyi ve salih kimseler arasındaki yüce yerini almak için bu fazileti elde etmesi yeterlidir.

Seleme İbnu’l-Ekva bunu elde etmişti, hem de lâyık olarak…

Seleme, sayılı arap okçularındandı. Aynı şekilde kahramanlık, cö­mertlik ve hayır işlemede yarışanlardandı.

O gönlünü İslâm’a teslim ettiğinde, onu ihlâsla teslim etti ve İs­lâm onu yüce kalıbına göre işledi.

Seleme ibnu’I-Ekva’ Rıdvan biatına katılanlardandı.

Peygamber (s.a.v.) ve ashabı, hicretin altıncı yılında Kabe’yi zi­yaret maksadıyla yola çıkmıştı ama Kureyş onların karşısına çıkıp Kabe’yi ziyaretlerine engel olmuştu.

Peygamber (s.a.v.) onlara, savaşmaya değil ziyarete geldiğini ha­ber vermek için Osman İbn Affan’ı göndermişti…

Osman’ın dönmesini beklerken, Kureyş’in Osman’ı öldürdüğüne dair bir haber yayıldı. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.), ashabının, ölünceye kadar savaşmak üzere tek tek biatlarını kabul etmek için bir ağacın gölgesinde oturdu.

Seleme şöyle anlatır:

«— Ölünceye kadar savaşmaya biat için ağacın altına oturdum, Resûlüllah’a (s.a.v.) biat ettim. Sonra bir kenara çekildim. Biat eden­ler azalınca, Peygamber [s.a.vj: ‘Seleme! Sana ne oluyor da biat et­miyorsun?dedi. Ben biat ettim yâ Resûlüilah! dedim. ‘Yine biat etbuyurdu. Bunun üzerine tekrar biat ettim».

Ve o, biatini en iyi şekilde yerine getirmiştir. Hatta biat etmeden önce ke!ime-i şehadeti getirmesinden itibaren o biati hakkıyla yerine getirmiştir.

Kendisi şöyle der:

«— Resûlüliah’la (s.a.v,) birlikte yedi, Zeyd İbn Harise’yle birlik­te dokuz savaşa katıldım..

Seleme, kendisi piyade, ok ve mızrak atarak savaşanların en us-talarındandı…

Onun usûlü, bugün izlenen büyük gerillâ savaşlarından bazıları­nın usûlüne benzerdi… Düşmanı kendisine saldırdığında onun önün­de geri çekilirdi. Düşman geri çekildiğinde veya dinlenmek üzere dur­duğunda suratla ona saldırırdı!…

O bu usûlle, Zukared savaşı dîye bilinen savaşta, Uyeyne İbn Hısn e!-Fizari komutasında Medine tepelerine baskında bulunan kuv­vetleri tek başına püskürtmeyi başarmıştı…

Tek başına onların peşine düşüp devamlı dövüşerek onları oya­ladı. Nihayet Resûlüllah (s.a.v.) sahabilerden müteşekkil bir güçle ona yetişmişti…

O gün Resûlüllah (s.a.v.) ashabına şöyle demişti:

«— Piyadelerimizin  en hayırlısı  Seleme ibnu’l-Ekva’dır!

Seleme, üzüntü ve kaygıyı ancak kardeşi Amir ibnu’l-Ekva’ın Hay-ber savaşında öldürülüşünde tanımıştı.

Amir müslüman ordusunun önünde şu şiirini söylüyordu: «Allah’ım sen olmasan hidâyet yolunu bulamaz,

Sadaka vermez, namaz kılmazdık,

Üzerimize bir huzur indir.

Karşılaştığımız zaman ayaklarımızı sabit kıl».

Bu savaşta Amir, kılıcıyla müşriklerden birine vurmaya gitti. Kı­lıcı elinde bükülüp ucu ölmesine sebep oldu. Müslümanlardan birisi şöyle dedi:

«— Zavallı Amir şehîdlikten mahrum oldu».

O anda Seleme çok üzüldü. Çünkü, başkaları gibi o da kendisini hatâ ile öldürmüş olan kardeşinin cihâd ecrinden ve şehitlik sevabın­dan mahrum olduğunu zannetti.

Fakat merhametli olan Peygamber (s.a.v.) hızla işleri yoluna ko­yunca, Seleme ona gitti ve şöyle sordu:

«— Ey Allah’ın elçisi! Amîr’in amelinin boşa gittiği doğru mu?.

Resûlüllah (s.a.v.] cevap verdi:

«— O, cihâd ederken öldürülmüştür.

Onun için iki ecir vardır.

Şu anda o, Cennet’in nehirlerinde yüzüyor!..

Çok cömert olan Seleme, Allah rızası için istenildiğinde oldu­ğundan daha cömertti…

Bir insan ondan, canını vermesini istese onu vermekte tereddüt etmezdi.

Halk onun bu özelliğini tanımıştı. Birisi ondan birşey elde etmek istese ona: ‘Ailah rızası için senden istiyorum’ derdi. Seleme de şu sözü söylerdi:

«Allah rızası için istemeyen ne için ister ki?»

Hz. Osman’ın [r.a.) şehîd edildiği gün, bu yiğit mücâhid, müşlü-manlara fitne kapılarının açılmış olduğunu anlamıştı.

Ömrünü kardeşleri arasında savaş yaparak geçirmişken şimdi, kardeşlerinin karşısında olan bir savaşçı olamazdı!…

Evet… Peygamber’în [s.a.v.) müşriklerle yapılan savaştaki maha­retini takdir ettiği kimsenin, bu maharetle bir mü’minle savaşmaya veya bu maharetle bir müsiümanı öldürmeye hakkı yoktu…

Bu sebepten eşyasını aldı ve Rabeze’ye gitmek üzere Medine’yi terketti… Daha önce Ebü Zerr de hicret yeri olarak aynı yeri seç­mişti…

Seleme, Rabeze’de hayatının geri kalanını yaşadı. Nihayet bir gün, hicretin yetmiş dördüncü yılında, onu Medine özlemi sardı. Ziya­ret için oraya gitti…

Orada birinci ve ikinci günü geçirdi… Ve üçüncü gün vefat etti…

Böylece, onu, kanatları altına alıp ondan önceki mübarek arka­daşları ve salih şehidlerle biriikte barındırmak için Medine’nin sev­gili ve taze toprağı çağırmıştı.

Kaynak : SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

SÜHEYL İBN AMR

Posted by Site - Yönetici Nisan 16, 2010

SÜHEYL İBN AMR

SÜHEYL İBN AMR

SÜHEYL İBN AMR

Tuleka’dan [1]  şühedaya…

Bedir savaşında bir esir, müslümanların eline düştüğünde, Ömer

İbnu’l-Hattab Resûlüllah’a (s.a.v.) yaklaşıp:

Ya Resûlellah! Bırak, Süheyl İbn Amr’ın ön dişlerinden iki­sini sökeyim de, bir daha senin karşına dikilen bir hatip olamasın…» dedi.

Yüce peygamber [s.a.v.) ona şöyle cevap verdi:

«— Hayır, ya Ömer!

Ben hiç kimsenin vücudunu ayıplı hale getiremem. Peygamber de (s.a.v.) olsam, Allah beni aynı hale getiriverir!.»

Resûlüllah (s.a.v.) sözüne şunu da ilâve etti:

«— Ömer!

Umulur ki Süheyl, yarın seni memnun edecek bir duruma gelir!.

Günler geçti…

Peygamber’in (s.a.v.) verdiği haber doğru çıktı..,

Kureyş’in en büyük hatibi Süheyl İbn Amr İslâm hatipleri arasın­da büyük bir hatip haline geldi…

İnatçı müşrik, Allah korkusuyla ağlamaktan gözleri görmez hale gelen tövbekar bir mü’mine dönüştü!…

Kureyş’in önemli liderlerinden ve ordu komutanlarından olan bi­risi Allah yolunda savaşan iyi bir savaşçıya, belki Allah, geçmiş gü­nâhlarını bağışlar diye, ölünceye kadar cihada devam etmek üzere, kendi kendine söz veren bir savaşçıya dönüştü!,..

Bu inatçı müşrikle muttaki ve sehîd mü’min kimdi acaba?.

İşte bu Süheyl İbn Amr’dı…

O, Kureyş’in ileri gelenlerinden hakimlerinden (hikmet sahibi), akıl ve görüş sahiplerinden birisiydi…

Kureyş’in Hudeybiye yılında Peygamber’i (s.a.v.) Mekke’ye gir­mekten vazgeçmeye ikna.etmesi için görevlendirdiği kimse de o idi

Hicretin 6. yılının sonlarında Resûlüllah (s.a.v.) ashabıyla birlikte Ka’be’yi ziyaret etmek —savaşmak niyetiyle değil  herhangi bir sa­vaşa hazırlanmaksızın bir umre yapmak için Mekke’ye doğru yola çık­tılar…

Kureyş onların Mekke’ye doğru hareket ettiklerini öğrenince yol­larını  kesmek ve yönlerini değiştirmek  için yola çıktı…

Durum  gerginleşti, sinirler bozuldu… Peygamber  {s.a.v.)   ashabına:

«— Kureyş bugün beni sıla-i rahim (akrabaya ilgi göstermek) is­tedikleri bir plânı uygulamaya çağırmıyor ki, ben onlara bu imkânı verebileyim...»  dedi.

Kureyş elçi ve delegelerini Peygamber’e (s.a.v.) gönderiyorlar, Peygamber (s.a.v.) de onlara savaş için gelmediğini, sadece Ka’be’yi ziyarete geldiğini  söylüyordu…

Delegelerden birisi Kureyş’e dönüyor, ama arkasından daha inat­çı ve ikna gücü daha fazla birisini gönderiyorlardı. Nihayet Urve İbn Mes’ûd es-Sekafîyi seçtiler. Urve onların en güçlüsü ve en akıllısıydı… Kureyş, Urve’nin Peygamber’i (s.a.v.) geri dönmeye ikna edebilece­ğini zannediyordu.

Fakat o da hemen dönüp onlara şunu söylüyordu.

«— Ey Kureyş topluluğu!

Ben Kisra’mn, Kayser’in ve Necâşî’nin saraylarına gittim…

Ben nice hükümdarlar gördüm. Muhammed’e (s.a.v.) ashabının hürmet ettiği gibi, milleti tarafından hürmet edilen hiçbir hükümdar görmedim. Ben onun etrafında Muhammed’î (s.a.v.) asla teslim etme­yecek bir topluluk gördüm…

Bu konuda düşünseniz iyi olur!…»

O zaman Kureyş, çabalarının fayda vermediğine kanaat getirip durumu karşılıklı olarak görüşmeye ve anlaşma yapmaya karar verdi. Bu önemli mesele için en uygun liderlerinden birini seçti. Bu Süheyl İbn Amr’dı…

Müslümanlar, Süheyl’in geldiğini görüp onu tanıdılar. En sonun­da Süheyl’i gönderdiklerine göre, Kureyş’in anlaşma ve barış yolunu tercih ettiğini anladılar…

Süheyl Resûlüllah’ın (s.a.v.) önüne oturdu. Barışla son bulan uzun bir konuşma cereyan etti…

Süheyl Kureyş lehine çok şey kazanmaya çalıştı… Bu konuda ona, Resûfüllah’ın (s.a.v.) karşılıklı görüşme ve barışı sağlayan asîl ve şe­refli toleransı yardımcı oldu…

Günler geçip gitti.,. Nihayet hicretin sekizinci senesi geldi… Ku­reyş Resûlüllah’la (s.a.v.) olan anlaşmasını bozduktan sonra Peygam­ber (s.a.v.) ve müslümanlar Mekke’yi fethetmek için çıktılar.

Muhacirler dün zorla çıkarıldıkları yurtlarına geri dönmüşlerdi…

Hem de onları Medine’de bağırlarına basan ve kendilerine tercih eden Ensar’la birlikte dönmüşlerdi…

Gökyüzünde muzaffer bayrakları dalgalanarak İslâm’ın tümü dön­müştü…

Mekke bütün kapılarını açmıştı… Müşrikler şaşkın şaşkın  bekliyorlardı…

Daha önce, öldürmek, yakmak, işkence etmek ve aç bırakmak suretiyle müslümanlara her türlü zulmü reva gören kişiler olarak, on­ların sonlari acaba bugün nasıl olacaktı?!..

Merhametli Peygamber (s.a.v.) onları, bu küçük düşürücü duy­guların baskısı altında uzun süre bırakamazdı.

Müsamahakâr ve yumuşak bir şekilde onların yüzlerine baktı. Merhametli sesinin tonundan şefkat ve yumuşaklık saçarak onlara:

«—  Ey Kureyş topluluğu:

Benden ne umarsınız, size nasıl davranacağımı tahmin edersi­niz?» dedi. .

Bunun üzerine dün İslâm’ın düşmanı olan Süheyl İbn Amr iler­ledi ve cevap  verdi:

«— Hayır umarız, kerem  sahibi kardeş ve kerem  sahibi  kardeş oğlu!»

Allah’ın sevgilisinin dudaklarından nurdan bir gülümseme par­ladı ve onlara:

«— Gidiniz…

Siz tulekasımz [serbestsiniz)!…

Muzaffer Peygamber’in [s.a.v,) bu sözleri, duyguları canlı bir in­sanı itaat, utanma ve pişmanlıktan eritmemesi mümkün değildi…

Aynı anda, asalet ve yücelik doîu bu tavır Süheyl İbn Amr’ın bütün duygularını   harekete geçirdi  ve âlemlerin Rabbi   Allah’a  teslim oldu.

Onun o andaki ınüslümanhği kadere teslim olan yenik bir adamın müslümanlığı değildi…

Aksine—’daha sonra geleceğinin onu açıklayacağı gibi Muham-med’in (s.a.v.) büyüklüğünün ve onun prensiplerine uygun olarak, ha­reket ettiği, bayrağını ve sancağını müthiş bir sevgiyle taşıdığı dinin büyüklüğünün üstün gelip esir ettiği bir kişinin müslümanlığıydı!…

Mekke’nin fethi günü müslüman olanlara «Tuleka» adı verilmiş­tir. Yani Peygamber’in [s.a.v.) affının onları müşriklikten İslâm’a nak­lettiği kimselere bu ad verilmiştir. Çünkü Peygamber [s.a.v.) onlar hakkında şöyle demişti:

«— Gidiniz, siz Tulekasıniz [serbestsiniz).»

Ancak bu Tuleka’dan bir grup sağlam ihlâslarıyla bu çizgiyi aşıp onları Peygamber’in ashabı arasındaki ilk saflara yerleştiren fedakâr­lık, ibâdet ve temizliğin en son noktasına çıktılar. İşte bunlardan bîri Süheyl İbn Amr’di…

İslâm onu yeniden işledi…

Allah’ın verdiği  ilk özelliklerini  parlattı ve  onlara  ilâvelerde’bu­lundu. Sonra onların hepsini hakkın, iyiliğin ve imanın hizmetine verdi…

Onu birkaç  kelimeyle tarif ettiler:

«—- Cömert, namazı, orucu, sadakası, Kur’ân, okuması ve Allah korkusundan ağlaması çok olan!.»

İşte bunlar Süheyl’in yüce vasıflarıydı…

Onun daha önce değil de, Mekke’nin fethedildiği gün müslüman olmasına rağmen, müslümanlığında ve imanında bütün ruhunu saran bir derecede samimi olduğunu, bir âbid, zahid, Allah ve İslâm yolun­da cihâd eden bir fedaiye dönüştüğünü görüyoruz…

Peygamber [s.a.v.) Rafîk-i A’lâ’ya kavuştuğunda, haber Mekke’ye ulaşır ulaşmaz —o gün Süheyl oradaydı— Medine’deki müslümanları saran karışıklık ve şaşkınlık oradaki müslümanları da sarmıştı.

Medine’nin şaşkınlığını Ebü Bekir (r.a.) hemen şu kesin sözleriy­le dağıtmıştı:

«— Kim Muhammed’e (s.a.v.) tapıyorsa,  şüphesiz   Muhammed [s.a.v.) ölmüştür.

Kim Allah’a tapıyorsa, şüphesiz Allah Hâyy’dır diridir. O, ölmez..

Süheyl’in, Mekke’de, Hz. Ebû Bekir’in Medine’de takındığı tavrın aynısını aldığını görünce bizi bir hayret alacaktır.

Orada bütün müslümanSarı toplayıp etkili sözleriyle onları şa­şırttı. Onlara diyordu ki: Muhammed [s.a.v.) Allah’ın gerçek elçisiydi. O emaneti yerine getirmeden ve risâleti tebliğ etmeden ölmemiştir. Mü’minlerin ona karşı vazifeleri onun yolunda yürümeleridir.

Süheyl bu tavrı, doğru sözleri ve sağlam imanıyla, Peygamber’in (s.a.v.) vefat haberi gelince Mekke’deki bazı kimselerin imanını sök­mek üzere olan fitne- ortadan kalktı.

O gün, daha önce Peygamber’in (s.a.v.) verdiği haber tam manâ­sıyla ortaya çıkmıştı.

Bedir’de esir olduğunda Süheyl’in ön dişlerinden ikisini sökmek için izin isteyen Ömer’e:

«— Bırak onu, belki o bir gün seni memnun edecek hale gelir…» demişti.

O gün, Süheyl’in Mekke’de takındığı tavır ve kalplerdeki imanı sağlamlaştıran güzel konuşması Medîne’deki müslümanlara ulaşınca, Ömer İbnu’l-Hattâb Resûlüllah’ın (s.a.v.) verdiği, haberi hatırladı ve uzun süre güldü. İşte şimdi, İslâm’ın, Ömer’in (r.a.) sökmek istediği Süheyl’in dişlerinden faydalandığı gün gelmişti!…

Süheyl, Mekke’nin fethedildiği gün müslüman olup imanın tadını alınca kendi kendine şu sözü verdi: _

“—Vallahi, müşriklerle birlikte yaptıklarımın aynısını müslüman-larla da yapacağım…-Müşriklerle birlikteyken yaptığım harcamaların aynısını müslümanlarla birlikteyken de yapacağım. Umulur.ki, bu du­rumum birbirini takip eder!…

O, müşriklerle birlikte uzun zaman putlarının önünde durmuştu…

Şimdi de mü’minlerle birlikte tek oian Allah’ın huzurunda saatler­ce duruyordu.

Böylece namaz üstüne namaz kılıyordu.

Oruç üstüne oruç tutuyordu…

Ruhunu yücelten, Rabbînden gelen bütün ibadetlerden tam bir haz duyuyordu…

Dün İslâm’a karşı düşmanlık ve savaş yerlerinde müşriklerle bir­likle böyle duruyordu.

O, şimdi, Allah’tan başkasına ibadet eden Acem’in ateşini Hakkın birlikleriyle söndüren ve orada ateşe tapan milletlerin sonlarını ya­kan, yine Hakk’m birlikleriyle Bizanslıların ve Acemlerin zulmünü so­na erdiren keiimei tevhidi her yerde yayan yiğit bir asker olarak İs­lâm ordusundaki yerini alıyordu…

Öyleyse, müslüman ordularıyla birlikte, savaşlara katılmak üze­re Suriye’ye gitti.

Yermûk müsiümanların katıldığı şiddetli ve.tehlikeli bir savaştı…

Süheyl İbn Amr sevinçten nerdeyse kanatlanıp uçacaktı. Günkü, o şiddetli günde cahiliye ve müşriktik hatalarını, kendileriyle sileceği şeyleri bizzat yapabilmek için bu fırsatı  bulmuştu

O vatanını kendini unutturacak bir sevgiyle severdi…

Buna rağmen, Suriye’de müslümanlar galip geldikten sonra vata­nına dönmek istemedi. Şöyle dedi:

«— Resûlüllah’in (s.a.v.) şöyle dediğini duydum: Sizden birinizin Allah yolunda bir saat durması, onun için ömrü boyunca amel etme­sinden daha hayırlıdır».

Ben ölünceye kadar Allah rızası için sınırlarda bekçilik yapaca­ğım. Mekke’ye asla dönmiyeceğim..

Süheyl sözünü yerine getirdi…

Hayatının geri kalanını, göç zamanı gelinceye kadar sınır bekçi si oiarak geçirdi. Ruhu Allah’ın rahmetine hızla uçup gitti… [2]

Kaynak :  SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR


Dipnotlar:

[1] Tulekâ»  kelimesinin   açıklaması   ilerdeki   sayfalarda   gelecektir.  «Şühedâ» ise  anlamına gelir

[2] Halil Muhammed Halil, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/93-98.

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Yorumlar | 1 Comment »

Hz. Ebu Bekirin son sözleri

Posted by Site - Yönetici Ekim 22, 2007

h.z..Ebubekir

Hz. Ebu Bekirin son sözleri


Hz. Ebû Bekirin hastalığı ağırlaşmıştı. Mescide çıkamıyordu artık. Ziyaretine gelenlere o gece gördüğü rüyasını anlattı: Gecenin sonuna doğru uyumuşum. Resûl-i Ekremi rüyada gördüm. İki beyaz elbiseyi giymişti. O elbiselerin eteklerini ben tutuyorum. O sırada elbiseler yeşil olup, parlamağa başladı. Bakanların gözlerini alırdı. İki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nûr elbiseli ve bakanlara neşe veren iki kimse vardı. Resûl-i Ekrem selâm verip musafeha etmekle beni şereflendirdi. Mübârek elini göğsüme koydu. Üzüntüm gitti. Yâ Ebâ Bekir, seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı buyurdu. Uykuda o kadar ağlamışım ki, evdekiler uyanmışlar. Sonradan bana söylediler. Ben de seni özledim, yâ Resûlallah dedim…

Rüyasını anlattıktan sonra Eshab-ı kiramın ileri gelenleri ile istişare edip, hazret-i Osmana şu vasiyeti yazdırdı: Ben Ömer ibnil Hattabı hilafete seçtim. Onu dinleyin, ona itaat edin. Sizin için hayırlı olanı tespitte kusur etmedim. Eğer sabır ve adaletle hükmederse beni tasdik etmiş olur. Böyle yapmazsa ben gaybı bilemem, mazurum. Ben ancak hayır murad ettim. Herkes amelinin cezasını bulur. “

Kendisinden nasihat istediklerinde,” Yakında size pek ziyade rızık kapıları açılacak. Birkaç günlük ömre aldanıp da yarın Cenab-ı Hakkın huzurunda mahcub olmayın buyurdu.

Hazret-i Ebu Bekir, halifeliği müddetince, devlet malı olarak yanında, sadece bir köle, bir deve bir de kaftan bulundurmuştur. Vefat etmeden önce kızı Hz. Aişeye şunları söyledi: Halife olalıdan beri, Müsümanların parasını kullanmadım. Herkesin yediği sıradan yemekleri yedim. Kaba elbiseler giydim. Devletin malı olarak, Müslümanların ihtiyaçlarını görmek için, bir köle, bir deve bir de kaftan kullandım. Vefatımdan sonra bunları Ömere gönder.

Hazret-i Ömeri çağırıp şunları söyledi: Ben ümit ediyorum ki, bu gün vefat ederim.Sen hemen halkı cihada davet eyle! Dinin emrini yerine getirmede sizi hiçbir musibet mani olmasın. Resulullahın vefatında benim ne yaptığıımı gördün. Halbuki insanlara onun gibi bir musibet görmemişlerdi…

Dediği gibi oldu. O günün gecesi akşam ile yatsı arasında hasret kaldığı Resulullaha kavuştu.
Son sözü: Teveffeni Müslimen ve elhıknî bissalihıyn (Yusuf/101)yani,
Ya Rabbi, Müslüman olduğum halde ruhumu al ve beni salihlere ilhak eyle!
ayeti oldu…

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Ebu Bekir, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Kefendeki Mektup

Posted by Site - Yönetici Haziran 23, 2007

Kefendeki Mektup,kefen copy

Kefendeki Mektup

Abdürrahmân bin Avf (r.a) buyurdu.
Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu su ile doldurup, arkasına almış, Medîne-i Münevvere köylerine giderken yorulmuş.
Ben dedim ki,
-Ey emîr-el mü’minîn, yorulmuşsunuz! Bana ver, biraz da ben götüreyim.
Buyurdu ki,
-Eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürür isen, yarın benim günâhımın yükünü kim götürür.
Dedim,
-Senin ne yükün var ki, sen Resûlullahın (sav) yolu üzerine yürüyorsun.
Buyurdu ki,
-Ben Resûlullah hazretlerinin dostu o zemân olurum ki, bu hilâfetden başabaş kurtulayım. Oğulları Abdüllah babasının vefâtlarından bir sene sonra onu rüyâda görmüş. Sabâhleyin başı açık dışarı gelip, Resûlullah (sav) hazretlerinin mescid-i şerîflerine vardı. Seslenip, dedi ki,
-Ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size getirdim. Hepsi toplandılar.
Orada Abdüllah hazretleri buyurdu.
-Dün gece babamı rü’yâda gördüm. Dün geceye kadar, babamın âhırete göç edişi bir sene oldu. Resûlullah (sav) hazretlerine babamı rüyâda göreyim niyyeti ile salevât getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece gördüm. Babamın yüzü değişmiş.
Dedim,
-Ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün rengi kırmızı idi.
Dedi,
-Ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar muhâsebede idim.
Dedim.
-Ey baba nasıl hesâb olundun.
-Hesâbın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir yere erişdi ki, beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden bağlamışdım. Artık deveye takacak yeri kalmamışdı. Dışarı atmışdım. Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hitâb geldi ki, niçin o yuları atdın. Müslimânların malını zâyi etdin.
-Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun.
Dedi ki,
-Ey oğul! O mektûb sebebi ile ki, sana demişdim. Bu mektûbu benim kefenim arasına koy.

O mektûb şu idi.

Bir gün Hasen ve Hüseyn (r.anhüma) hazretleri babamın yanına geldiler. Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların işi ile meşgûl idi. Selâmlarını işitmedi. Sonra işi bitdi.
-Buraya gelin.
Onlar dediler,
-Biz selâm verdik.
Babam dedi,
-İşitmedim.
Babam kalkdı. Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayağa kalkdılar. Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile meşgûl olan hizmetkâra buyurdu ki,
-İki kaftan getir.
Her birini birine giydir. Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki,
-Bizden râzı olun ki, bilmedik, kusûr etdik.
Hasen ve Hüseyn (r.anhüma), babalarının huzûrlarına vardılar.
Dediler ki,
-Emîr-ül mü’minîn Ömer bize elbise verdi.
Hazret-i Alî (k.v) çok memnûn oldu ve buyurdu ki,
-Geri Emîr-ül mü’minîn huzûruna gidiniz. Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah (sav) hazretlerinden işitdim. Resûlullah buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, İslâmın nûrudur. Dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır.)
Hasen ve Hüseyn (r.anhüma) geldiler, haber verdiler.
Hazret-i Ömer (r.a) dedi ki,
-Siz ikiniz de onu babanızdan işitdiniz mi?
Dediler,
-Evet.
Hazret-i Ömer oğluna dedi ki,
-Yâ Abdüllah! Divit ve kalem ve kâğıd getir. Hasen ve Hüseynin (r.anhüma) babaları Alîden (ra) işitdikleri ve onun Resûlullahdan (sav) (Ömer hayâtda iken islâmın nûru, dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır) buyurduğunu ve üçünün şehâdetlerini yaz.
Üçünün de şehâdetlerini yazdılar.
Sonra, oğluna:
-Ey Abdüllah! Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, göğsüm üzerine koy ki, zor durumda kalınca imdâdıma yetişsin, buyurdu.

Posted in Ashab-ı Kram, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Ömer, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik | Etiketler: | Leave a Comment »

Söyle Ey Nefis Başka Diyecegin Kaldı mı?

Posted by Site - Yönetici Haziran 23, 2007

Söyle Ey Nefis Başka Diyecegin Kaldı mı?

Şam yakınlarında Mute’de, hicretin sekizinci yılında, on bin kişilik İslam ordusu ile yüzbin kişilik haçlı ordusu karşı karşıya gelirler. Savaş başlamıştı ve şiddetli bir şekilde devam ediyordu.

Abdullah bin Revaha (R.A) yaralıydı, arkadaşı Cafer’in (R.A) şehid edildiğini öğrenince bulunduğu yerden ayağa kalktı, atına bindi ve tekrar çarpışmaya başladı. Dışarıdaki düşmanların yanı sıra içinde ki düşmanla da aynı anda savaş ediyordu. İçinde ki düşman bir ara ona;

Dön geri… Dünyayı sen mi düzelteceksin? Bak arkadaşlarının öldüğü gibi birazdan sende öleceksin. Oysa Medine’de seni ömür boyu mutlu edecek hurma bahçelerin var. Bununla birlikte seni bekleyen bir ailen var. Sana hizmet eden kölelerin var…

Abdullah bin Revaha (R.A), içindeki düşmanı şöyle diyerek mağlup etti.

Eşini mi düşünüyonsun? O zaman bil ki; ben onu boşadım. Artık onu düşünemezsin. Köleler mi? Haberin olsun ben onların hepsini azat ettim. Medine’de bulunan bağ ve hurmalıklara gelince, onların hepsini Resul-ü Ekrem’e hediye ettim.

Söyle Ey Nefis Başka Diyecegin Bişey Kaldı mı?

Posted in Düşündüren Sözler, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Güzel Sözler, Genel, Nasihat, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Tevbe, Şeytan, İlginç, İslam | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 557 takipçiye katılın