GÖYNEM ( BEYSEHiR )

İLAHİ-KURAN-İSLAM-DİN-HABER-RESİM-VİDEO-TASAVVUF-BELGESEL-DUA-HADiS-TARİH-ŞİİR – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

‘Sahabeler – Ashab-ı Kram’ Kategorisi için Arşiv

Müezzinlerin Efendisi Bilali Habeşi ( r.a. )

Yazar Site - Yönetici Eylül 9, 2010

Müezzinlerin Efendisi Bilali Habeşi

Müezzinlerin Efendisi Bilali Habeşi

Müezzinlerin Efendisi Bilali Habeşi ( r.a. )

Bizim dilimizdeYeni Çiçekanlamına gelen başkent Addis Ababa’da en büyük cami Envar Camii. Pakistan’da sel felaketi yaşanmasaydı, bu akşam ben burada Habeşistan’da cami yaptırmak için para toplayacaktım. Ancak Pakistanlı sel mağduru kardeşlerimizin durumu şu anda daha acil ve daha önemli.

Peygamber Efendimizin müezzini, O’nunla beraber tüm savaşlara katılan büyük Mücahit. Resul-i Ekrem’in meth-ü senada bulunduğu ve hayatta cennetle müjdelediği muazzez sahabi. Uzunca boylu, zayıf bedenli ve koyu esmer tenliydi. İslam tarihinin en önemli simalarından biriydi. Aslen Habeşistanlı bir aileye mensuptu ancak Mekke’de doğmuştu. Babasının ismi  Rabah, annesinin ismi Hamâme. Ümeyye b. Halef’in kölesiyken İslam’la tanıştı ve hemen Müslüman oldu. İslam’ı açıktan ilan eden 7 kişiden biriydi. Müşrik olan sahibi Ümeyye b. Halef, Hz. Bilal’i her gün çöl sıcağının kumları alev topu haline getirdiği öğle saatlerinde alır, kumların üstüne yüz üstü yatırır, sırtına da büyükçe bir kaya parçası koyar, İslam’dan dönmesini, Hz. Peygamber’den yüz çevirmesini isterdi. Fakat Hz. Bilal, bu işkencelere rağmen, Allah’ı tesbih eder, daima ” Allah bir! Allah bir!” diyerek haykırırdı. Halbuki, işkenceler karşısında imanlarını gizleme ruhsatları vardı. Fakat, Hz. Bilal, bu ruhsattan bir kere bile istifadeyi düşünmez. Habeşistan’a gidecek kafileye intisap etmez. Daima ön saflarda bulunur, Resul-i Ekrem’in yanından hiç ayrılmaz.

İşkenceden ve kölelikten kurtuluş

Yine bir gün göğsünde ağır taşlar, altında kızgın kumlar varken oradan geçmekte olan Sıddîk Ebu Bekir onu bu halde görmüştü. Ümeyye’nin yanına geldi, ‘sana’ dedi, ‘bundan daha güçlü, hem de senin dininden olan bir köle versem, bunu bana satar mısın?’ Halef, ‘Olur’ dedi, ‘üstüne biraz daha para verirsen.’ Hz. Sıddîk, hemen kabul etti. Çünkü o, servetini Allah yolunda harcayacağına söz vermişti. Hemen kabul etti. Bilal’in üstünden taşı kaldırdı. O’nu yanına aldı ve birlikte Resul-i Ekrem’in yanına geldiler. Artık yeni bir dönem başlıyordu. Hz. Bilal için işkence bitmişti, ama, mü’minlerin maruz kaldığı eziyetlere o da dairenin içinden biri olarak maruz kalmaya devam edecekti.

Medine O’nsuz Bilal-i Habeşi’yi sıkar

Efendimiz’in izni ve emriyle Mekke’den Medine’ye hicret eder. Lakin Resul-i Ekrem’den ayrılmak kolay değildir. Üstelik O’nu, Mekke’de eziyetlerle başbaşa bıraktığı için içten içe yaralıdır. Efendimiz, hicret edip dua edeceği zamana kadar, Medine havası Hz. Bilal ve diğer bazı sahabiye yaramaz. Hava değişiminden hasta olur. Hatta söylediği bir şiirinde ölümün giydiği ayakkabı kadar kendine yakın olduğunu ifade eder. Resul-i Ekrem, Medine’ye teşrif edince Hz. Bilal, Abdullah b. Abdurrahman el-Hasamî ile kardeş olur.

Rüyada gösterilen Ezan

Hz. Ömer Rüyasında ona ezan-ı Muhammedî’nin talim edildiğinin gösterildiğini söyler.. Efendimiz (sas) bundan sonra namaza daveti ezanla yapılmasını ister. Aynı rüya Bilal-i Habeşi’ye de gösterilir. Ezan, Hz. Bilal’e öğretilir. Medine ufukları, onun ruhlara işleyen davûdî sesiyle bayram yapar. Sahabe onunla namaza koşmaya başlar. Sabah namazlarındaki ezana bir gün, “es-salatü hayrun minen nevm=Namaz uykudan hayırlıdır” ilavesini yapar. Efendimiz (sas) bunu güzel bulur ve o günden bugüne, onun ihlasla yaptığı bu ilave, sabah vaktinde insanları uyarmaya devam ediyor. Hz. Bilal, Medine’de olmadığı zaman bu vazifeyi Ebu Mahzûre İbn Ümm-i Mektûm yerine getirirdi.

Peygamber Efendimiz vefat edince…

Peygamber Efendimizle birlikte bütün savaşlara iştirak eden ve Bedir savaşında, eski sahibi Ümeyye b. Halef’i etrafındakilere haber vererek öldürülmesini sağlayan Bilal-i Habeşî, Peygamber Efendimiz vefat edince, Medine’de kalamaz. Onun yokluğunda Medine bomboş gibi gelir. Hz. Ebu Bekir’den izin ister. Cihada iştirak için Şam tarafına hicret eder. Onun zamanında buralarda yapılan savaşlara iştirak eder. Hz. Ömer zamanında da aynı minval üzere hayata devam eder. Hz. Ömer’in Kudüs fethinde yanında hazır bulunanlardan biri de O dur. Onunla beraber Kudüs’e girer. Ricasını kırmaz, vefat-ı Nebi’den sonraki ilk ezanını burada, Mescid-i Aksa’da okur. Şam’a yakın yerlerden biri olan Havlan’a yerleşir. Ebu’d-Derdâ hazretlerinin akrabalarından bir hatunla nikahlanır, fakat çocuğu olmaz. Vefatına kadar da burada yaşar.

Medine’den Şam’a dönüş ve…

Bir gün rüyasında peygamber Efendimizi görür. Efendimiz, Ona: ‘beni ziyaret etmeyecek misin?‘ diyerek kendisini Medine’ye davet eder. Bu davete büyük bir şevkle icabet eder. Medine’de eski hatıraları yeniden tüllenir. Peygamber Efendimizle birlikte yaşadığı şeyleri bir kere daha yaşar. Her tarafı dolaşır, zaman zaman gözyaşlarını tutamaz. Hicretin 20. senesinde yerleştiği Havlan’da hastalanır. Hastalığı esnasında, hanımı ne kadar mahzun ise, kendisi de o kadar sevinçlidir. Sevincinin sebebini, Efendimize kavuşacağı şeklinde izah eder.

Efendimizin Müezzini ve özel kalem müdürü

Peygamber Efendimizin yanında âdeta bir özel kalem müdürü gibi vazife yapar. Ezvac-ı tahirat’ın harcamalarını o takip eder, alınacakları o alır. Efendimiz adına borç verileceklere o verir. Medine dışından gelenlerin ağırlanması vazifesi de onundur. Bayram veya yağmur duası için musallaya çıkıldığı zamanlarda sütre olarak kullanılacak harbeyi de Hz. Bilal taşır. Bu harbeyi Peygamber Efendimize Habeş Meliki Necaşî hediye olarak göndermişti. Bilal-i Habeşî’nin en önemli görevi: müezzin-i Rasûl olmaktı. Peygamber Efendimiz Medine’ye gelir gelmez hemen bir mescid inşa eder. Namazlar cemaat halinde topluca burada kılınmaya başlar. İnsanlar namaza nasıl davet edilecek sorusu sorulur. Meşveret meclisinde bu husus görüşülür. Kimi “çan çalalım“, kimi “ateş yakalım” der. Bir kısmı da “Bayrak dikme“yi teklif ederler. Herkes kendine göre bir teklifle gelir. Başkalarına benzememek kaygısıyla Peygamber Efendimiz hiç birini kabul etmez.

Bilal-i Habeşi ezan okuyunca

Bilal-i Habeşî’nin Mekke’nin fethinde Kâbe-i Muazzama’nın damına çıkarak okumuş olduğu ezan, tarihin sayfalarına ve sahabilerin kalplerine ezandan cennetler inşa eder. Dün çöllerde işkence görürken Ehad diye haykıran ses, bugün Kâbe’nin üstünde insanları namaza davet ediyordu ki, görülmeye, ve yaşanılmaya imrenilecek bir tabloydu bu. Hz. Bilal, Peygamber Efendimiz’den sonra, biri Kudüs’te, diğeri de Medine’de olmak üzere sadece ve sadece iki kere ezan okumuş. İlkini Hz. Ömer’in, sonuncusunu da Efendimiz’in kendisini görmüş olduğu bir rüyada daveti üzere geldiği Medine’de Peygamber torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in ricaları sonucunda okur. Medine’deki o son ezanı, gerçekten muhteşemdir. Onun sesini duyanlar eski günleri bir daha yaşarlar. Uykularından onun sesini duyarak kalkanlar bir an olmayacak şeyin gerçekleştiğini zannetmişler. Namazı sanki Peygamber Efendimizin arkasında kılacakmış gibi heyecanla Mescid-i Nebevi’ye koşarlar…

Kaynak : Milligazete

..

Yazı kategorisi: Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Ezan, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

SELEME İBNU’L EKVA

Yazar Site - Yönetici Haziran 9, 2010

SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR

SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR

SELEME İBNU’L EKVA

Piyadelerin kahramanı

Oğlu lyas onun faziletlerini bir tek cümlede özetler: «— Babam asla yalan söylememiştir!..

Bir insanın, iyi ve salih kimseler arasındaki yüce yerini almak için bu fazileti elde etmesi yeterlidir.

Seleme İbnu’l-Ekva bunu elde etmişti, hem de lâyık olarak…

Seleme, sayılı arap okçularındandı. Aynı şekilde kahramanlık, cö­mertlik ve hayır işlemede yarışanlardandı.

O gönlünü İslâm’a teslim ettiğinde, onu ihlâsla teslim etti ve İs­lâm onu yüce kalıbına göre işledi.

Seleme ibnu’I-Ekva’ Rıdvan biatına katılanlardandı.

Peygamber (s.a.v.) ve ashabı, hicretin altıncı yılında Kabe’yi zi­yaret maksadıyla yola çıkmıştı ama Kureyş onların karşısına çıkıp Kabe’yi ziyaretlerine engel olmuştu.

Peygamber (s.a.v.) onlara, savaşmaya değil ziyarete geldiğini ha­ber vermek için Osman İbn Affan’ı göndermişti…

Osman’ın dönmesini beklerken, Kureyş’in Osman’ı öldürdüğüne dair bir haber yayıldı. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.), ashabının, ölünceye kadar savaşmak üzere tek tek biatlarını kabul etmek için bir ağacın gölgesinde oturdu.

Seleme şöyle anlatır:

«— Ölünceye kadar savaşmaya biat için ağacın altına oturdum, Resûlüllah’a (s.a.v.) biat ettim. Sonra bir kenara çekildim. Biat eden­ler azalınca, Peygamber [s.a.vj: 'Seleme! Sana ne oluyor da biat et­miyorsun?' dedi. Ben biat ettim yâ Resûlüilah! dedim. 'Yine biat et' buyurdu. Bunun üzerine tekrar biat ettim».

Ve o, biatini en iyi şekilde yerine getirmiştir. Hatta biat etmeden önce ke!ime-i şehadeti getirmesinden itibaren o biati hakkıyla yerine getirmiştir.

Kendisi şöyle der:

«— Resûlüliah'la (s.a.v,) birlikte yedi, Zeyd İbn Harise'yle birlik­te dokuz savaşa katıldım..

Seleme, kendisi piyade, ok ve mızrak atarak savaşanların en us-talarındandı...

Onun usûlü, bugün izlenen büyük gerillâ savaşlarından bazıları­nın usûlüne benzerdi... Düşmanı kendisine saldırdığında onun önün­de geri çekilirdi. Düşman geri çekildiğinde veya dinlenmek üzere dur­duğunda suratla ona saldırırdı!...

O bu usûlle, Zukared savaşı dîye bilinen savaşta, Uyeyne İbn Hısn e!-Fizari komutasında Medine tepelerine baskında bulunan kuv­vetleri tek başına püskürtmeyi başarmıştı...

Tek başına onların peşine düşüp devamlı dövüşerek onları oya­ladı. Nihayet Resûlüllah (s.a.v.) sahabilerden müteşekkil bir güçle ona yetişmişti...

O gün Resûlüllah (s.a.v.) ashabına şöyle demişti:

«— Piyadelerimizin  en hayırlısı  Seleme ibnu'l-Ekva'dır!

Seleme, üzüntü ve kaygıyı ancak kardeşi Amir ibnu'l-Ekva'ın Hay-ber savaşında öldürülüşünde tanımıştı.

Amir müslüman ordusunun önünde şu şiirini söylüyordu: «Allah'ım sen olmasan hidâyet yolunu bulamaz,

Sadaka vermez, namaz kılmazdık,

Üzerimize bir huzur indir.

Karşılaştığımız zaman ayaklarımızı sabit kıl».

Bu savaşta Amir, kılıcıyla müşriklerden birine vurmaya gitti. Kı­lıcı elinde bükülüp ucu ölmesine sebep oldu. Müslümanlardan birisi şöyle dedi:

«— Zavallı Amir şehîdlikten mahrum oldu».

O anda Seleme çok üzüldü. Çünkü, başkaları gibi o da kendisini hatâ ile öldürmüş olan kardeşinin cihâd ecrinden ve şehitlik sevabın­dan mahrum olduğunu zannetti.

Fakat merhametli olan Peygamber (s.a.v.) hızla işleri yoluna ko­yunca, Seleme ona gitti ve şöyle sordu:

«— Ey Allah'ın elçisi! Amîr'in amelinin boşa gittiği doğru mu?.

Resûlüllah (s.a.v.] cevap verdi:

«— O, cihâd ederken öldürülmüştür.

Onun için iki ecir vardır.

Şu anda o, Cennet’in nehirlerinde yüzüyor!..

Çok cömert olan Seleme, Allah rızası için istenildiğinde oldu­ğundan daha cömertti…

Bir insan ondan, canını vermesini istese onu vermekte tereddüt etmezdi.

Halk onun bu özelliğini tanımıştı. Birisi ondan birşey elde etmek istese ona: ‘Ailah rızası için senden istiyorum’ derdi. Seleme de şu sözü söylerdi:

«Allah rızası için istemeyen ne için ister ki?»

Hz. Osman’ın [r.a.) şehîd edildiği gün, bu yiğit mücâhid, müşlü-manlara fitne kapılarının açılmış olduğunu anlamıştı.

Ömrünü kardeşleri arasında savaş yaparak geçirmişken şimdi, kardeşlerinin karşısında olan bir savaşçı olamazdı!…

Evet… Peygamber’în [s.a.v.) müşriklerle yapılan savaştaki maha­retini takdir ettiği kimsenin, bu maharetle bir mü’minle savaşmaya veya bu maharetle bir müsiümanı öldürmeye hakkı yoktu…

Bu sebepten eşyasını aldı ve Rabeze’ye gitmek üzere Medine’yi terketti… Daha önce Ebü Zerr de hicret yeri olarak aynı yeri seç­mişti…

Seleme, Rabeze’de hayatının geri kalanını yaşadı. Nihayet bir gün, hicretin yetmiş dördüncü yılında, onu Medine özlemi sardı. Ziya­ret için oraya gitti…

Orada birinci ve ikinci günü geçirdi… Ve üçüncü gün vefat etti…

Böylece, onu, kanatları altına alıp ondan önceki mübarek arka­daşları ve salih şehidlerle biriikte barındırmak için Medine’nin sev­gili ve taze toprağı çağırmıştı.

Kaynak : SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR

..

Yazı kategorisi: Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

SÜHEYL İBN AMR

Yazar Site - Yönetici Nisan 16, 2010

SÜHEYL İBN AMR

SÜHEYL İBN AMR

SÜHEYL İBN AMR

Tuleka’dan [1]  şühedaya…

Bedir savaşında bir esir, müslümanların eline düştüğünde, Ömer

İbnu’l-Hattab Resûlüllah’a (s.a.v.) yaklaşıp:

Ya Resûlellah! Bırak, Süheyl İbn Amr’ın ön dişlerinden iki­sini sökeyim de, bir daha senin karşına dikilen bir hatip olamasın…» dedi.

Yüce peygamber [s.a.v.) ona şöyle cevap verdi:

«— Hayır, ya Ömer!

Ben hiç kimsenin vücudunu ayıplı hale getiremem. Peygamber de (s.a.v.) olsam, Allah beni aynı hale getiriverir!.»

Resûlüllah (s.a.v.) sözüne şunu da ilâve etti:

«— Ömer!

Umulur ki Süheyl, yarın seni memnun edecek bir duruma gelir!.

Günler geçti...

Peygamber'in (s.a.v.) verdiği haber doğru çıktı..,

Kureyş'in en büyük hatibi Süheyl İbn Amr İslâm hatipleri arasın­da büyük bir hatip haline geldi...

İnatçı müşrik, Allah korkusuyla ağlamaktan gözleri görmez hale gelen tövbekar bir mü'mine dönüştü!...

Kureyş'in önemli liderlerinden ve ordu komutanlarından olan bi­risi Allah yolunda savaşan iyi bir savaşçıya, belki Allah, geçmiş gü­nâhlarını bağışlar diye, ölünceye kadar cihada devam etmek üzere, kendi kendine söz veren bir savaşçıya dönüştü!,..

Bu inatçı müşrikle muttaki ve sehîd mü'min kimdi acaba?.

İşte bu Süheyl İbn Amr'dı...

O, Kureyş'in ileri gelenlerinden hakimlerinden (hikmet sahibi), akıl ve görüş sahiplerinden birisiydi...

Kureyş'in Hudeybiye yılında Peygamber'i (s.a.v.) Mekke'ye gir­mekten vazgeçmeye ikna.etmesi için görevlendirdiği kimse de o idi

Hicretin 6. yılının sonlarında Resûlüllah (s.a.v.) ashabıyla birlikte Ka'be'yi ziyaret etmek —savaşmak niyetiyle değil  herhangi bir sa­vaşa hazırlanmaksızın bir umre yapmak için Mekke'ye doğru yola çık­tılar...

Kureyş onların Mekke'ye doğru hareket ettiklerini öğrenince yol­larını  kesmek ve yönlerini değiştirmek  için yola çıktı...

Durum  gerginleşti, sinirler bozuldu... Peygamber  {s.a.v.)   ashabına:

«— Kureyş bugün beni sıla-i rahim (akrabaya ilgi göstermek) is­tedikleri bir plânı uygulamaya çağırmıyor ki, ben onlara bu imkânı verebileyim...»  dedi.

Kureyş elçi ve delegelerini Peygamber'e (s.a.v.) gönderiyorlar, Peygamber (s.a.v.) de onlara savaş için gelmediğini, sadece Ka'be'yi ziyarete geldiğini  söylüyordu...

Delegelerden birisi Kureyş'e dönüyor, ama arkasından daha inat­çı ve ikna gücü daha fazla birisini gönderiyorlardı. Nihayet Urve İbn Mes'ûd es-Sekafîyi seçtiler. Urve onların en güçlüsü ve en akıllısıydı... Kureyş, Urve'nin Peygamber'i (s.a.v.) geri dönmeye ikna edebilece­ğini zannediyordu.

Fakat o da hemen dönüp onlara şunu söylüyordu.

«— Ey Kureyş topluluğu!

Ben Kisra'mn, Kayser'in ve Necâşî'nin saraylarına gittim...

Ben nice hükümdarlar gördüm. Muhammed'e (s.a.v.) ashabının hürmet ettiği gibi, milleti tarafından hürmet edilen hiçbir hükümdar görmedim. Ben onun etrafında Muhammed'î (s.a.v.) asla teslim etme­yecek bir topluluk gördüm...

Bu konuda düşünseniz iyi olur!...»

O zaman Kureyş, çabalarının fayda vermediğine kanaat getirip durumu karşılıklı olarak görüşmeye ve anlaşma yapmaya karar verdi. Bu önemli mesele için en uygun liderlerinden birini seçti. Bu Süheyl İbn Amr'dı...

Müslümanlar, Süheyl'in geldiğini görüp onu tanıdılar. En sonun­da Süheyl'i gönderdiklerine göre, Kureyş'in anlaşma ve barış yolunu tercih ettiğini anladılar...

Süheyl Resûlüllah'ın (s.a.v.) önüne oturdu. Barışla son bulan uzun bir konuşma cereyan etti...

Süheyl Kureyş lehine çok şey kazanmaya çalıştı... Bu konuda ona, Resûfüllah'ın (s.a.v.) karşılıklı görüşme ve barışı sağlayan asîl ve şe­refli toleransı yardımcı oldu...

Günler geçip gitti.,. Nihayet hicretin sekizinci senesi geldi... Ku­reyş Resûlüllah'la (s.a.v.) olan anlaşmasını bozduktan sonra Peygam­ber (s.a.v.) ve müslümanlar Mekke'yi fethetmek için çıktılar.

Muhacirler dün zorla çıkarıldıkları yurtlarına geri dönmüşlerdi...

Hem de onları Medine'de bağırlarına basan ve kendilerine tercih eden Ensar'la birlikte dönmüşlerdi...

Gökyüzünde muzaffer bayrakları dalgalanarak İslâm'ın tümü dön­müştü...

Mekke bütün kapılarını açmıştı... Müşrikler şaşkın şaşkın  bekliyorlardı...

Daha önce, öldürmek, yakmak, işkence etmek ve aç bırakmak suretiyle müslümanlara her türlü zulmü reva gören kişiler olarak, on­ların sonlari acaba bugün nasıl olacaktı?!..

Merhametli Peygamber (s.a.v.) onları, bu küçük düşürücü duy­guların baskısı altında uzun süre bırakamazdı.

Müsamahakâr ve yumuşak bir şekilde onların yüzlerine baktı. Merhametli sesinin tonundan şefkat ve yumuşaklık saçarak onlara:

«—  Ey Kureyş topluluğu:

Benden ne umarsınız, size nasıl davranacağımı tahmin edersi­niz?» dedi. .

Bunun üzerine dün İslâm'ın düşmanı olan Süheyl İbn Amr iler­ledi ve cevap  verdi:

«— Hayır umarız, kerem  sahibi kardeş ve kerem  sahibi  kardeş oğlu!»

Allah'ın sevgilisinin dudaklarından nurdan bir gülümseme par­ladı ve onlara:

«— Gidiniz...

Siz tulekasımz [serbestsiniz)!...

Muzaffer Peygamber'in [s.a.v,) bu sözleri, duyguları canlı bir in­sanı itaat, utanma ve pişmanlıktan eritmemesi mümkün değildi...

Aynı anda, asalet ve yücelik doîu bu tavır Süheyl İbn Amr'ın bütün duygularını   harekete geçirdi  ve âlemlerin Rabbi   Allah'a  teslim oldu.

Onun o andaki ınüslümanhği kadere teslim olan yenik bir adamın müslümanlığı değildi...

Aksine—'daha sonra geleceğinin onu açıklayacağı gibi Muham-med'in (s.a.v.) büyüklüğünün ve onun prensiplerine uygun olarak, ha­reket ettiği, bayrağını ve sancağını müthiş bir sevgiyle taşıdığı dinin büyüklüğünün üstün gelip esir ettiği bir kişinin müslümanlığıydı!...

Mekke'nin fethi günü müslüman olanlara «Tuleka» adı verilmiş­tir. Yani Peygamber'in [s.a.v.) affının onları müşriklikten İslâm'a nak­lettiği kimselere bu ad verilmiştir. Çünkü Peygamber [s.a.v.) onlar hakkında şöyle demişti:

«— Gidiniz, siz Tulekasıniz [serbestsiniz).»

Ancak bu Tuleka'dan bir grup sağlam ihlâslarıyla bu çizgiyi aşıp onları Peygamber'in ashabı arasındaki ilk saflara yerleştiren fedakâr­lık, ibâdet ve temizliğin en son noktasına çıktılar. İşte bunlardan bîri Süheyl İbn Amr'di...

İslâm onu yeniden işledi...

Allah'ın verdiği  ilk özelliklerini  parlattı ve  onlara  ilâvelerde'bu­lundu. Sonra onların hepsini hakkın, iyiliğin ve imanın hizmetine verdi...

Onu birkaç  kelimeyle tarif ettiler:

«—- Cömert, namazı, orucu, sadakası, Kur'ân, okuması ve Allah korkusundan ağlaması çok olan!.»

İşte bunlar Süheyl'in yüce vasıflarıydı...

Onun daha önce değil de, Mekke'nin fethedildiği gün müslüman olmasına rağmen, müslümanlığında ve imanında bütün ruhunu saran bir derecede samimi olduğunu, bir âbid, zahid, Allah ve İslâm yolun­da cihâd eden bir fedaiye dönüştüğünü görüyoruz...

Peygamber [s.a.v.) Rafîk-i A'lâ'ya kavuştuğunda, haber Mekke'ye ulaşır ulaşmaz —o gün Süheyl oradaydı— Medine'deki müslümanları saran karışıklık ve şaşkınlık oradaki müslümanları da sarmıştı.

Medine'nin şaşkınlığını Ebü Bekir (r.a.) hemen şu kesin sözleriy­le dağıtmıştı:

«— Kim Muhammed'e (s.a.v.) tapıyorsa,  şüphesiz   Muhammed [s.a.v.) ölmüştür.

Kim Allah'a tapıyorsa, şüphesiz Allah Hâyy'dır diridir. O, ölmez..

Süheyl'in, Mekke'de, Hz. Ebû Bekir'in Medine'de takındığı tavrın aynısını aldığını görünce bizi bir hayret alacaktır.

Orada bütün müslümanSarı toplayıp etkili sözleriyle onları şa­şırttı. Onlara diyordu ki: Muhammed [s.a.v.) Allah'ın gerçek elçisiydi. O emaneti yerine getirmeden ve risâleti tebliğ etmeden ölmemiştir. Mü'minlerin ona karşı vazifeleri onun yolunda yürümeleridir.

Süheyl bu tavrı, doğru sözleri ve sağlam imanıyla, Peygamber'in (s.a.v.) vefat haberi gelince Mekke'deki bazı kimselerin imanını sök­mek üzere olan fitne- ortadan kalktı.

O gün, daha önce Peygamber'in (s.a.v.) verdiği haber tam manâ­sıyla ortaya çıkmıştı.

Bedir'de esir olduğunda Süheyl'in ön dişlerinden ikisini sökmek için izin isteyen Ömer'e:

«— Bırak onu, belki o bir gün seni memnun edecek hale gelir...» demişti.

O gün, Süheyl'in Mekke'de takındığı tavır ve kalplerdeki imanı sağlamlaştıran güzel konuşması Medîne'deki müslümanlara ulaşınca, Ömer İbnu'l-Hattâb Resûlüllah'ın (s.a.v.) verdiği, haberi hatırladı ve uzun süre güldü. İşte şimdi, İslâm'ın, Ömer'in (r.a.) sökmek istediği Süheyl'in dişlerinden faydalandığı gün gelmişti!...

Süheyl, Mekke'nin fethedildiği gün müslüman olup imanın tadını alınca kendi kendine şu sözü verdi: _

"—Vallahi, müşriklerle birlikte yaptıklarımın aynısını müslüman-larla da yapacağım...-Müşriklerle birlikteyken yaptığım harcamaların aynısını müslümanlarla birlikteyken de yapacağım. Umulur.ki, bu du­rumum birbirini takip eder!...

O, müşriklerle birlikte uzun zaman putlarının önünde durmuştu...

Şimdi de mü'minlerle birlikte tek oian Allah'ın huzurunda saatler­ce duruyordu.

Böylece namaz üstüne namaz kılıyordu.

Oruç üstüne oruç tutuyordu...

Ruhunu yücelten, Rabbînden gelen bütün ibadetlerden tam bir haz duyuyordu...

Dün İslâm'a karşı düşmanlık ve savaş yerlerinde müşriklerle bir­likle böyle duruyordu.

O, şimdi, Allah'tan başkasına ibadet eden Acem'in ateşini Hakkın birlikleriyle söndüren ve orada ateşe tapan milletlerin sonlarını ya­kan, yine Hakk'm birlikleriyle Bizanslıların ve Acemlerin zulmünü so­na erdiren keiimei tevhidi her yerde yayan yiğit bir asker olarak İs­lâm ordusundaki yerini alıyordu...

Öyleyse, müslüman ordularıyla birlikte, savaşlara katılmak üze­re Suriye'ye gitti.

Yermûk müsiümanların katıldığı şiddetli ve.tehlikeli bir savaştı...

Süheyl İbn Amr sevinçten nerdeyse kanatlanıp uçacaktı. Günkü, o şiddetli günde cahiliye ve müşriktik hatalarını, kendileriyle sileceği şeyleri bizzat yapabilmek için bu fırsatı  bulmuştu

O vatanını kendini unutturacak bir sevgiyle severdi...

Buna rağmen, Suriye'de müslümanlar galip geldikten sonra vata­nına dönmek istemedi. Şöyle dedi:

«— Resûlüllah'in (s.a.v.) şöyle dediğini duydum: Sizden birinizin Allah yolunda bir saat durması, onun için ömrü boyunca amel etme­sinden daha hayırlıdır».

Ben ölünceye kadar Allah rızası için sınırlarda bekçilik yapaca­ğım. Mekke'ye asla dönmiyeceğim..

Süheyl sözünü yerine getirdi...

Hayatının geri kalanını, göç zamanı gelinceye kadar sınır bekçi si oiarak geçirdi. Ruhu Allah'ın rahmetine hızla uçup gitti... [2]

Kaynak :  SAHABELERİN HAYATINDAN TABLOLAR


Dipnotlar:

[1] Tulekâ»  kelimesinin   açıklaması   ilerdeki   sayfalarda   gelecektir.  «Şühedâ» ise  anlamına gelir

[2] Halil Muhammed Halil, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/93-98.

..

Yazı kategorisi: Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Yorumlar | 1 Comment »

Hz. Ebu Bekirin son sözleri

Yazar Site - Yönetici Ekim 22, 2007

 

Hz. Ebu Bekirin son sözleri


Hz. Ebû Bekirin hastalığı ağırlaşmıştı. Mescide çıkamıyordu artık. Ziyaretine gelenlere o gece gördüğü rüyasını anlattı: Gecenin sonuna doğru uyumuşum. Resûl-i Ekremi rüyada gördüm. İki beyaz elbiseyi giymişti. O elbiselerin eteklerini ben tutuyorum. O sırada elbiseler yeşil olup, parlamağa başladı. Bakanların gözlerini alırdı. İki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nûr elbiseli ve bakanlara neşe veren iki kimse vardı. Resûl-i Ekrem selâm verip musafeha etmekle beni şereflendirdi. Mübârek elini göğsüme koydu. Üzüntüm gitti. Yâ Ebâ Bekir, seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı buyurdu. Uykuda o kadar ağlamışım ki, evdekiler uyanmışlar. Sonradan bana söylediler. Ben de seni özledim, yâ Resûlallah dedim…

Rüyasını anlattıktan sonra Eshab-ı kiramın ileri gelenleri ile istişare edip, hazret-i Osmana şu vasiyeti yazdırdı: Ben Ömer ibnil Hattabı hilafete seçtim. Onu dinleyin, ona itaat edin. Sizin için hayırlı olanı tespitte kusur etmedim. Eğer sabır ve adaletle hükmederse beni tasdik etmiş olur. Böyle yapmazsa ben gaybı bilemem, mazurum. Ben ancak hayır murad ettim. Herkes amelinin cezasını bulur. “

Kendisinden nasihat istediklerinde,” Yakında size pek ziyade rızık kapıları açılacak. Birkaç günlük ömre aldanıp da yarın Cenab-ı Hakkın huzurunda mahcub olmayın buyurdu.

Hazret-i Ebu Bekir, halifeliği müddetince, devlet malı olarak yanında, sadece bir köle, bir deve bir de kaftan bulundurmuştur. Vefat etmeden önce kızı Hz. Aişeye şunları söyledi: Halife olalıdan beri, Müsümanların parasını kullanmadım. Herkesin yediği sıradan yemekleri yedim. Kaba elbiseler giydim. Devletin malı olarak, Müslümanların ihtiyaçlarını görmek için, bir köle, bir deve bir de kaftan kullandım. Vefatımdan sonra bunları Ömere gönder.

Hazret-i Ömeri çağırıp şunları söyledi: Ben ümit ediyorum ki, bu gün vefat ederim.Sen hemen halkı cihada davet eyle! Dinin emrini yerine getirmede sizi hiçbir musibet mani olmasın. Resulullahın vefatında benim ne yaptığıımı gördün. Halbuki insanlara onun gibi bir musibet görmemişlerdi…

Dediği gibi oldu. O günün gecesi akşam ile yatsı arasında hasret kaldığı Resulullaha kavuştu.
Son sözü: Teveffeni Müslimen ve elhıknî bissalihıyn (Yusuf/101)yani,
Ya Rabbi, Müslüman olduğum halde ruhumu al ve beni salihlere ilhak eyle!
ayeti oldu…
Gül

alıntı

Yazı kategorisi: Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Ebu Bekir, Sahabeler - Ashab-ı Kram | 1 Comment »

Kefendeki Mektup

Yazar Site - Yönetici Haziran 23, 2007

 

Abdürrahmân bin Avf (r.a) buyurdu.
Hazret-i Ömer bir gece bir tulumu su ile doldurup, arkasına almış, Medîne-i Münevvere köylerine giderken yorulmuş.
Ben dedim ki,
-Ey emîr-el mü’minîn, yorulmuşsunuz! Bana ver, biraz da ben götüreyim.
Buyurdu ki,
-Eğer bugün sen benim tulumumun yükünü götürür isen, yarın benim günâhımın yükünü kim götürür.
Dedim,
-Senin ne yükün var ki, sen Resûlullahın (sav) yolu üzerine yürüyorsun.
Buyurdu ki,
-Ben Resûlullah hazretlerinin dostu o zemân olurum ki, bu hilâfetden başabaş kurtulayım.
Oğulları Abdüllah babasının vefâtlarından bir sene sonra onu rüyâda görmüş. Sabâhleyin başı açık dışarı gelip, Resûlullah (sav) hazretlerinin mescid-i şerîflerine vardı. Seslenip, dedi ki,
-Ey Sahâbîler, toplanın. Babamın selâmını size getirdim. Hepsi toplandılar.
Orada Abdüllah hazretleri buyurdu.
-Dün gece babamı rü’yâda gördüm. Dün geceye kadar, babamın âhırete göç edişi bir sene oldu. Resûlullah (sav) hazretlerine babamı rüyâda göreyim niyyeti ile salevât getirirdim. Fekat, göremezdim. Tâ dün gece gördüm. Babamın yüzü değişmiş.
Dedim,
-Ey baba! Bu ne hâldir. Senin yüzünün rengi kırmızı idi.
Dedi,
-Ey oğul, şimdi kurtuldum. Şimdiye kadar muhâsebede idim.
Dedim.
-Ey baba nasıl hesâb olundun.
-Hesâbın biri bitmeden biri başlıyordu. Hâl bir yere erişdi ki, beyt-ül-mâla âid sadaka develerinin bir yuları var idi. Birçok yerden bağlamışdım. Artık deveye takacak yeri kalmamışdı. Dışarı atmışdım. Cenâb-ı Rabbil âlemînden azarlayıcı hitâb geldi ki, niçin o yuları atdın. Müslimânların malını zâyi etdin.
-Ey baba, bu itâbdan ne sebeble kurtuldun.
Dedi ki,
-Ey oğul! O mektûb sebebi ile ki, sana demişdim. Bu mektûbu benim kefenim arasına koy.

O mektûb şu idi.

Bir gün Hasen ve Hüseyn (r.anhüma) hazretleri babamın yanına geldiler. Selâm verdiler. Oturdular. Babam, müslimânların işi ile meşgûl idi. Selâmlarını işitmedi. Sonra işi bitdi.
-Buraya gelin.
Onlar dediler,
-Biz selâm verdik.
Babam dedi,
-İşitmedim.
Babam kalkdı. Onların yanına vardı. Onların ikisi de ayağa kalkdılar. Babam ikisinin de elini öpdü. Hazîne ile meşgûl olan hizmetkâra buyurdu ki,
-İki kaftan getir.
Her birini birine giydir. Onlardan sonra özr dileyip, dedi ki,
-Bizden râzı olun ki, bilmedik, kusûr etdik.
Hasen ve Hüseyn (r.anhüma), babalarının huzûrlarına vardılar.
Dediler ki,
-Emîr-ül mü’minîn Ömer bize elbise verdi.
Hazret-i Alî (k.v) çok memnûn oldu ve buyurdu ki,
-Geri Emîr-ül mü’minîn huzûruna gidiniz. Söyleyin ki, bizim babamız der ki, Resûlullah (sav) hazretlerinden işitdim. Resûlullah buyurdu ki, (Ömer hayâtda iken, İslâmın nûrudur. Dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır.)
Hasen ve Hüseyn (r.anhüma) geldiler, haber verdiler.
Hazret-i Ömer (r.a) dedi ki,
-Siz ikiniz de onu babanızdan işitdiniz mi?
Dediler,
-Evet.
Hazret-i Ömer oğluna dedi ki,
-Yâ Abdüllah! Divit ve kalem ve kâğıd getir. Hasen ve Hüseynin (r.anhüma) babaları Alîden (ra) işitdikleri ve onun Resûlullahdan (sav) (Ömer hayâtda iken islâmın nûru, dünyâdan gidince de Cennet ehlinin çirâğıdır) buyurduğunu ve üçünün şehâdetlerini yaz.
Üçünün de şehâdetlerini yazdılar.
Sonra, oğluna:
-Ey Abdüllah! Bunu, ben vefât edince, kefenim arasına, göğsüm üzerine koy ki, zor durumda kalınca imdâdıma yetişsin, buyurdu.

Yazı kategorisi: Ashab-ı Kram, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Genel, H.z Ömer, Sahabeler - Ashab-ı Kram, İbretlik | Leave a Comment »

Söyle Ey Nefis Başka Diyecegin Kaldı mı?

Yazar Site - Yönetici Haziran 23, 2007

Söyle Ey Nefis Başka Diyecegin Kaldı mı?

Şam yakınlarında Mute’de, hicretin sekizinci yılında, on bin kişilik İslam ordusu ile yüzbin kişilik haçlı ordusu karşı karşıya gelirler. Savaş başlamıştı ve şiddetli bir şekilde devam ediyordu.

Abdullah bin Revaha (R.A) yaralıydı, arkadaşı Cafer’in (R.A) şehid edildiğini öğrenince bulunduğu yerden ayağa kalktı, atına bindi ve tekrar çarpışmaya başladı. Dışarıdaki düşmanların yanı sıra içinde ki düşmanla da aynı anda savaş ediyordu. İçinde ki düşman bir ara ona;

Dön geri… Dünyayı sen mi düzelteceksin? Bak arkadaşlarının öldüğü gibi birazdan sende öleceksin. Oysa Medine’de seni ömür boyu mutlu edecek hurma bahçelerin var. Bununla birlikte seni bekleyen bir ailen var. Sana hizmet eden kölelerin var…

Abdullah bin Revaha (R.A), içindeki düşmanı şöyle diyerek mağlup etti.

Eşini mi düşünüyonsun? O zaman bil ki; ben onu boşadım. Artık onu düşünemezsin. Köleler mi? Haberin olsun ben onların hepsini azat ettim. Medine’de bulunan bağ ve hurmalıklara gelince, onların hepsini Resul-ü Ekrem’e hediye ettim.

Söyle Ey Nefis Başka Diyecegin Bişey Kaldı mı?

Yazı kategorisi: Düşündüren Sözler, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Güzel Sözler, Genel, Nasihat, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Tevbe, Şeytan, İlginç, İslam | Leave a Comment »

Ebû Hureyre ve kıyamadığı annesi

Yazar Site - Yönetici Mayıs 13, 2007

 

Ebû Hureyre (ra) şöyle anlatıyor: “Müşrike olan annemi İslâm’a çağırıyordum. Bir gün yine böyle davetimi yenilediğimde Peygamber Efendimiz hakkında hoşlanmadığım şeyler söyledi. Allah Resûlü’nün yanına geldim, ağlıyordum.
‘Yâ Resûlallah’ dedim, annemi İslâm’a davet ediyordum; yanaşmıyordu. Bugün de davet ettim. Senin aleyhinde hoşlanmadığım şeyler söyledi. Allah’a dua et, “Ebû Hureyre’nin annesine hidâyet versin.” dedim. Allah Resulü de,

- Allah’ım! Ebû Hureyre’nin anasını hidâyete erdir, diye dua buyurdu.

Sevinerek dışarı çıktım. Eve varıp kapıya yaklaşınca, baktım kapı kapalı. Annem ayak seslerimi duymuştu. “Ebû Hureyre, yerinde dur” dedi. Biraz sonra annem elbisesini giymiş, başını da örtmüş olarak kapıyı açtı ve: “Ebû Hureyre, şehâdet ediyorum ki Allah’tan başka ibadete lâyık bir ilâh yoktur. Şehâdet ediyorum ki Muhammed, Allah’ın elçisidir.” dedi.

Koşarak Peygamberimiz’in yanına vardım. Daha önce kederimden ağladığım gibi sevincimden ağlıyordum. “Müjde, Yâ Rasûlallah, Allah duanı kabul etti; Ebû Hureyre’nin annesini İslâm’a hidâyet buyurdu.” dedim. Sonra, “Yâ Rasûlallah, Allah’a dua et de, beni ve annemi, erkek-kadın bütün müminlere sevdirsin.” ricasında bulundum. O da: “İlâhî! Bu kulcağızını ve anasını erkek-kadın her mümine sevdir.” diye dua buyurdu. İşte, bunun için adımı duyan erkek-kadın her mümin beni sever.” (Kandehlevî, Hayatu’s-Sahabe, 1/175-17

Yazı kategorisi: Ana - Baba Hakkı, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, İbretlik, İslam | Leave a Comment »

Essiz kahraman.. Hemde cok güzel bir yigit.

Yazar Site - Yönetici Mayıs 13, 2007

Essiz kahraman.. Hemde cok güzel bir yigit.

Musab Bin Umeyr (R.A.)

Mekke gençleri içinde en yakışıklı olan Musab Hz.güzel giyinir ve güzel kokular sürünürdü.

ılk müslümanlardan olup,zengin ve nimetler içinde yüzerdi.Akabe Biatından sonra Rasülullah (s.a.v) tarafından Medineyi Münevvereye kuran muallimi olarak gönderilmişti.

Hz.Ali R.A. der ki:Rasulullah(s.a.v) ile oturuyorduk.Musab bin Umeyr yamalı bir elbise içinde yanımıza geldi.Rasulullahb Efendimiz onu o halde görünce gözleri yaşardı.Çünkü bütün servetini Allah ve Rasulü yolunda sarf etmiş ve yamalı elbise giymişti..

Rasulullah Efendimiz onu uhudda şehidler arasında kısa bir hırkaya sarılmış olarak gördü ve kemali hüzünle şöyle buyurdu…

***Mekkede senden daha iyi giyinen ve senden daha güzel bir yiğit yoktu.şimdi, Bütün fani varlığa veda etmiş, ilahi vaslat aşkıyla şehadet şerbetine kanmış olarak toprak üzerinde, bir hırka içinde saç baş karışmış yatıyorsun…Ey musab!Ben senin allah yanında diri olduğuna şahidim!

Daha sonra sahabilere hitaben;

***Bunları ziyaret edin ve selamlayın.Yemin ederim ki, bunlar kıyamete kadar selam verenlere mukabele eder(selamlarını alır) lar buyurdu.(Allahü Teala Bütün kardeşlerime gidip selamlamayı nasip etsin..Amiiin)

Rasulullahın iltifatına mazhar olan bu bahtiyar sahabiye kefen bulunamadığından mübarek ayaklarını çayırla örtmüşlerdi..

Allah onlardan razi olsun, allah onlarin sefeatlerine mazhar eylesin, Selam sana ey Musab bin umeyr R.A

Yazı kategorisi: Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, İbretlik, İslam | 1 Comment »

ZÜBEYR B. el-AVVAM (r.a)

Yazar Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

 

ZÜBEYR B. el-AVVAM (r.a)

Zübeyr b. el-Avvam b. Huveylid b. Esed b. Abdi’l-Uzza b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka’b. b. Lüeyy el-Kuraşî el-Esedî. Büyük oğlu Abdullah’tan dolayı “Ebû Abdillah” diye çağrılırdı. Peygamber (s.a.s)’in dostu ve havarisi (yardımcısı), aynı zamanda halası Safiyye binti Abdulmuttalib’in oğludur.

Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hz. Ömer’in vefatından sonra, halife seçimini gerçekleştirmeleri için tayin ettiği altı kişilik “Ashabü’ş şûra” (danışma kurulu) üyelerindendir. Annesi kendisini “Ebu’t-Tâhir” diye çağırırdı. Fakat Zübeyr (r.a) kendisini oğlu Abdullah ile künyelendirmiş ve bu künye ile tanınmıştır (el-Askalânî, el-İsâbe fı Temyizi’s Sahâbe, Beyrut, t.y., III, 5; İbn Hişâm, Sîre, Mısır 1955, I, 250; Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 13; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, Kahire, t.y., II, 510; İbn Sait Tabakâtü’l-Kübra, Beyrut,1957, III, 100).

Zübeyr, Hz. Ebu Bekir’in İslâm’a girmesinden kısa bir müddet sonra müslüman olmuştur. İlk müslümanların dördüncüsü veya beşincisidir. Ancak ne doğum tarihi, ne de kaç yaşındayken müslüman olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Muhtelif kaynaklar, müslüman olduğu sırada onun 8-16 yaşları arasında bulunduğu söylerse de bu tahminlerin doğruluğu şüphelidir. Zira babası Avvam b. Huveyfid’in Ficar savaşlarından birinde (kuvvetli bir ihtimalle dördüncü ve son savaşta) öldürüldüğü, onu öldürenin de Mürre b. Muatab es-Sakafi olduğu kabul edilmektedir. Bazı kaynaklarda Zübeyr (r.a)’ın Hz. Afi, Talha ve Sa’d b. Ebi Vakkas ile aynı yılda doğduğu ifade edilmektedir (el-Endelüsî, el-Ikdü’l-Ferîd, Beyrut, t.y., VI, 92; İbn Kuteybe, el-Maârif, Lübnan,1970, 96; el-Askalânî, a.g.e., III, 5; İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Ğâbe fî Ma’ifeti’s-Sahabe, Kahire, 1970, II, 250; Ziriklî, el-A’lâm, Beyrut, 1969, III, 74; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 510-511; İbnü’l-Cevzi, Safvetü’s Safve, Haleb,1969, I, 342; Butrus el-Bustânî, Dâiretü’l-Maarif, IX, 177).

Son Ficar savaşı, Hire hükümdarı dördüncü Münzir’in oğlu Numan Ebû Kâbûs’un saltanatı (585-614) sırasında meydana gelmiştir. Ficar savaşı başladığı zaman, kimi rivayetlere göre Peygamber (s.a.s),14-15 yaşlarında, kimi rivayetlere göre ise daha küçük yaşlardaydı. Son Ficar savaşında ise O’nun 14-20 yaşlarında olduğu gelen rivayetler arasındadır (İbn Hişâm, a.g.e., II, 89; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, trc. İstanbul 1986, I, 511).

Son Ficar savaşı ile Peygamber (s.a.s)’in Mekke’lileri İslâm’a davet etmeye başladığı 610 yılı arasında yirmi küsûr yıl vardır. Buna göre ilk müslümanlardan olan Zübeyr (r.a)’ın bu tarihte, yirmi yaşından büyük olması gerekir.

Zübeyr’in babası ölünce, amcası Nevfel onun velâyetini üstlenmişti. Küçük yaşta yetim kalan Zübeyr’i, annesi çok döverdi. Amcası da onu savunur, dövmesine engel olmaya çalışırdı. Ancak Zübeyr büyüyüp müslüman olunca, onu karşı bu sevgisi öfkeye dönüştü. Öyle ki, İslâm’dan dönmesi için onu bir hasıra bağlayıp asar ve ateş yakarak dumanla ona işkence ederdi (el-Askalâni, a.g.e., III, 5; İbn Sa’d, a.g.e., III, 101).

Zübeyr, 615 yılında Mekkeli müslümanlarla birlikte Habeşistan’a hicret etmiştir. Medine’ye hicretten sonra muhacirlerle ensâr arasında kardeşlik tesis edildiği zaman Zübeyr ile Seleme b. Selâme b. Vakş kardeş ilan edilmişti (İbn Abdı’l-Berr, a.g.e., II, 511). Başka rivayetlerde ise, Rasûlüllah’ın; Abdullah İbn Mes’ûd veya Talha ya da Ka’b b. Mâlik’le Zübeyr arasında kardeşlik tesis ettiği ifade edilmektedir (İbn Sa’d, a.g.e., III, 102; İbn Hişam, a.g.e., I, 505).

Bedir günü müslümanların sayılı birkaç atı vardı. Bunlardan biri de Zübeyr’in Ya’sub adlı atı idi. O gün bir çok müşriki öldürmüştür ki, bunlardan biri “Kureyş’in aslanı, Muttaliboğulları aslanı” diye bilinen amcası Nevfel idi (İbn Hişam, a.g.e., I, 666, 708; İbn Hişam, Cemheretü Ensâbi’l-Arab, Kahire, 1982, 120).

Zübeyr’in oğlu Abdullah, babası ile ilgili olarak şu olayı anlatıyor: “Ahzâb günü, ben ve Ebû Seleme’nin oğlu Ömer (çocuk olduğumuzdan) kadınların yanında bırakılmıştık. Bir de baktım ki babam Zübeyr, atının üstünde iki yahut üç kere Kurayza oğullarına gidip geldi. Evimize döndüğümüzde babama: Babacığım! Ben seni Benî Kurayza yurduna gidip gelirken gördüm dedim. Babam: Sen beni öyle gördün mü evlâdım? dedi. Ben de Evet, dedim. Babam: Rasûlüllah (s.a.s); “Benî Kurayza ya kim gider de onların haberini bana getirir” dedi. Ben de gittim. Döndüğümde, Rasûlüllah, anası ile babasını bir arada zikrederek Ânam babam sana feda olsun” dedi (Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebi, 13).

Yermük Vakası gününde Peygamber’in sahâbîleri, Zübeyr’e hitaben:

“Ey Zübeyr! Rumlara şiddetli bir saldırı yapmazmısın ki, biz de seninle beraber şiddetli bir saldırı yapalım” dediler. Bunun üzerine Zübeyr (r.a) Rumlar üzerine şiddetli hamleler yaptı. Bu hamleler sırasında, Rumlar, Zübeyr’in omuz köküne iki darbe vurdular. Bu iki geniş yara arasında Bedir’de yediği bir darbenin çukurluğu vardı ki, oğlu Urve; “Ben çocukken bu darbenin yerine parmaklarımı sokar, oynardım” demiştir (Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebi, 13).

Zübeyr, Mısır fethinde de önemli bir rol oynamıştır. Nitekim halife Hz. Ömer, 642′de Mısır’ın Babilin kalesini kuşatan Amr İbnü’l-Âs’a yardım için onu onbin kişilik bir kuvvetle göndermiştir. Mısır’ın o zamanki hükümet merkezi olan Heliopolis de Zübeyr tarafından alınmıştır (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, İstanbul 1985, II, 515, vd; İA, XIII, 635).

Zübeyr’in, Hz. Osman’a baş kaldıran Mısırlıların, Medine’de gerçekleştirdikleri hareketlerde, Osman’ın şehid edilişine kadar, işe aktif olarak karışmadığı, bazı rivayetlere göre; hem kendisinin hem de Hz. Ali’nin, Hz. Osman’ı korumak üzere oğullarını gönderdikleri ifade edilmiştir.

Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra, ashabın büyük bir çoğunluğu Hz. Ali’ye bey’at etmişlerdir. Zübeyr ile Talha da bey’at edenler arasındadır. Bazı rivayetlere göre bu ikisinin Hz. Ali’ye istemeyerek bey’at ettikleri görülüyor.

Anlatıldığına göre, Zübeyr ve Talha, bey’at işi bittikten sonra Hz. Ali’ye gelerek; “Sana hangi hususta bey’at ettiğimizi biliyor musun?” derler. Hz. Ali: “Evet; dinlemek ve itaat etmek üzere. Ebû Bekir, Ömer ve Osman’a hangi hususta bey’at ettiyseniz onun üzerine” der. Onlar ise: “Hayır, biz sana işte ortak olmak üzere bey’at ettik” derler. Hz. Ali onların bu isteklerini reddeder. Bu defa Kureyş’ten rastladıkları bir cemaata Hz. Ali hakkında ileri geri konuşurlar. Bu dedikoduları duyan Hz. Ali, Abdullah b. Mes’ud’u çağırtarak onun görüşünü sorar. Abdullah; “Görüyorum ki, valilik istiyorlar. Sen de Zübeyr’e Basra valiliğini, Talha’ya da Kûfe valiliğini ver” diyerek Hz. Ali’ye tavsiyede bulunur. Hz. Ali bunu şiddetle reddeder. Bilahare, Zübeyr’le Talha, Hz. Ali’ye gelerek umre yapmak üzere Mekke’ye gitmek için izin isterler. Hz. Ali asıl maksadlarını bildiği halde onlara izin verir (İbn Kuteybe, el-İmameti ve’s-Siyâse, 51; İbnü’l-Esîr, a.g.e., III, 195 vd).

Bundan sonra, Zübeyr, Talha ve Hz. Âişe’nin, Sıffin Savaşında Hz. Ali’ye karşı cephe aldıkları görülmektedir. Hz. Ali, onları karşısında görmek istemediğinden ikna etme yollarını arıyordu. Bir ara Zübeyr’le karşılaşınca ona; “Ey Abdullah’ın babası! Seni buraya getiren nedir?” diye sordu Zübeyr: “Osman’ın kanını istemeye geldim” dedi. Hz. Ali; “Osman’ın kanını mı istiyorsun? Allah, Osman’ı öldüreni kahretsin. Ey Zübeyr! Rasûlüllah’ın sana; “Sen Haksız olduğun halde Ali ile savaşacaksın ” dediğini hatırlıyor musun?” deyince, Zübeyr; “Allah şahidimdir ki bu doğrudur” der. Hz. Ali; “Öyleyse benimle ne diye savaşıyorsun?” diye sorunca Zübeyr “Vallahi bunu unutmuştum, şayet hatırlasaydım sana karşı çıkmazdım, seninle savaşmazdım” dedi (İbn Kuteybe, a.g.e., 68).

Bu konuşmadan sonra Zübeyr savaştan çekilerek geri döndü. Medine yolunda Temîm kabilesine ait bir su başına vardığında orada bulunan Amr b. Cürümüz, onu takibe başladı. Vâdi’s-Sibâ’ denilen mevkide bir fırsatını bularak Zübeyr’i şehid etti (H. 36) (İbn Kuteybe, a.g.e., 69; İbn Abdi’l-Berr a.g.e., II, 515; İbn Sa’d a.g.e., III, 112; el-Askalâni, a.g.e., III, 6).

Şehid edildiği zaman yaşı, kimi kaynaklarda 66 veya 67 kimi kaynaklarda 64 kimi kaynaklarda ise 70 olarak kayıtlıdır (İbn Hişam, I, 251; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 516; İbn Sa’d a.g.e., III, 113; Butrus el-Bustânî, a.g.e., IX, 177).

Zübeyr, şehid edildiği zaman miras olarak geriye epey mal bırakmıştır. Bu cümleden olarak Medine’de geniş bir arazi ve onbir ev, Basra’da iki ev, Kûfe’de bir ev ve Mısır’da bir ev bırakmıştı. Toplam mirası yaklaşık 52.000.000 (elli iki milyon) idi. Bazı rivayetlere göre; Mısır, İskenderiye, Kûfe’de arazileri, Baksra’da da evleri vardı. Ayrıca Medine’deki arazilerinden de gelir sağlıyordu (İbn Sa’d, a.g.e., III, 108 vd).

Zübeyr (r.a) kimi rivayetlere göre uzun boyludur. Kimi rivayetlere göre ise orta boylu, esmer benizli, seyrek sakallıdır (el-Askalânî, a.g.e., III, 5; İbn Sa’d, a.g.e., III, 107).

Ashâbdan en çok fetva verenler yedi kişidir. Bunlar; Ömer, Ali, İbn Mes’ud, İbn Ömer, İbn Abbas, Zeyd b. Sabit ve Âişe’dir. Bunlardan sonra ikinci derecede yer alan yirmi sahabeden biri de Zübeyr (r.a)’dır (el-Askalânî, a.g.e., I, 9).

Zübeyr’in çocukları: Onun onbiri erkek toplam yirmi çocuğu vardı. Abdullah, Urve, Münzir, Âsım, Muhacir, Hadicetü’l-Kübra, Ümmü’l-Hasan ve Âişe, hanımı Esmâ bint Ebî Bekr’den; Halid, Amr, Habîbe, Sevde ve Hind adlı çocukları Ümmü Halid adındaki hanımından dünyaya gelmişlerdir. Ümmeti Halid’in asıl adı, Emetü binti Hafid b. Saîd b. el-Âs’dır.

Diğer çocukları; Mus’ab, Hamza ve Remle, er-Rebâb binti Üneyf isimli hanımından; Übeyde ve Cafer, Zeyneb binti Mersed isimli hanımından; Zeyneb adındaki kızı, Ümmü Külsüm binti Ukbe adlı hanımından; Hadicetü’s-Suğra adındaki kızı da el-Halâl binti Kays adındaki hanımından dünyaya gelmişlerdir. O, çocuklarına şehid sahabîlerin isimlerini vermekteydi.

Zübeyr şehid edildiği zaman dört hanımı vardı. Bunlardan biri de Âtike binti Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’dir. Bu hanım, ilk önce Abdullah b. Ebi Bekr’le evlenmiş, onun şehid edilmesinden sonra Ömer b. el-Hattâb’la onun da şehid edilmesi üzerine Zübeyr (r.a) ile evlenmişti. Bunun için Medine halkı: “Kim şehâdet istiyorsa Âtike binti Zeyd’le evlensin” diyorlardı (İbn Sa’d a.g.e., III, 112).

Zübeyr (r.a), cesur ve gözüpek bir müslümandı. Mekke’de, Allah için ilk defa kılıç çeken odur. Medine’ye hicret ettikten sonra da yapılan tüm savaşlara katılmış, bütün sıkıntılı zamanlarda daima Peygamber (s.a.s)’in yanında bulunmuştur. Savaşta gösterdiği üstün başarıdan ve çok iyi ok attığından Allah Rasûlü onun, Hadi at! Anam babam sana feda olsun ” diyerek memnuniyetini ifade etmiştir. Yine onun hakkında; “iler peygamberin bir havarisi vardır, benim ki de Zübeyr’dir” buyurmuşlardır (İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 511, 512, 513; Buharî, Fedâilü Ashâdi’n-Nebî, 13).

Yazı kategorisi: Diger Konular, Dini Konular, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, İslam | Leave a Comment »

ZEYD B. HÂRİSE (r.a)

Yazar Site - Yönetici Mayıs 8, 2007

 

ZEYD B. HÂRİSE (r.a)

Zeyd b. Hârise b. Şurâhîl el-Kelbî. Üsâme’nin babası. Ashâbın ileri gelenlerinden olup, Resûlullah (s.a.s)’ın en çok sevdiği arkadaşlarındandır. Bu yüzden sahâbe arasında “el-hubb” diye anılırdı.

Tam künyesi: Zeyd b. Hârise b. Şurâhîl (İbn İshak’a göre, Şurahbîl) b. Kâ’b b. Abdiluzza b. Imriülkays b. Âmir b. Abdivüdd b. Avf b. Kinâne b. Bekr b. Uzre b. Zeyd el-Lât b. Rufayde b. Sevr b. Kelb b. Vebre b. Tağlib b. Hulvân b. İmrân b. Luhaf b. Kuzâa’dır (İbn Hişâm, es-Sîretü’n Nebeviyye”, I, 247; İbn Sa’d, et-Tabakâtıt’l-Kilbrâ, III, 40; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe fı Ma’rifeti’s Sahâbe, II, 281).

Kaynakların ifadesine göre; cahiliyye döneminde, Zeyd’in annesi Su’dâ, yanında oğlu olduğu halde akrabalarını ziyarete gider. Bu sırada Benî el-Kayn b. Cisr’e mensup bazı atlılar, Su’dâ’nın akrabaları olan Benî Ma’n evlerine baskın yaparlar. Zeyd’i de bu arada beraberlerinde alıp götürürler. Zeyd, bu sırada temyiz çağında bir çocuktur. Onu, Ukaz Panayırına götürüp satışa arzederler. Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Huzâm b. Huveylid de o esnada panayıra uğrayıp Mekke’ye götürmek üzere birkaç köle satın alır. Zeyd b. Hârise de bu köleler arasında bulunmaktadır. Hakîm, Mekke’ye döndüğünde, halası Hz. Hatice kendisini ziyarete gider. O da halasına köleleri göstererek, dilediği köleyi seçip götürebileceğini söyler. Hz. Hatice de Zeyd b. Hârise’yi seçer. Daha sonra O’nu, Resûlullah (s.a.s)’e bağışlar.

Kelb kabilesine mensup bazı insanlar, hac için Mekke’ye geldiklerinde Zeyd’i görüp tanırlar, Zeyd de onları tanır. Dönüşte durumu babasına haber vererek bulunduğu yeri tarif ederler. Zeyd’in babası Hârise ile amcası Kâ’b, yanlarına fidye alarak Mekke’ye gelirler ve Resûlullah (s.a.s)’ın yanına varıp: “Ey Abdulmuttalib’in oğlu! Ey kavminin efendisinin oğlu! Sizler, Harem’in ehlisiniz, köleyi azad eder, esiri yedirirsiniz. Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Bize iyilikte bulun, sana fazlasıyla fidye vereceğiz” derler.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.), Zeyd’i çağırtarak, kendisini istemeye gelen bu kişileri tanıyıp tanımadığını sorar. Zeyd de, bunlardan birinin babası diğerinin de amcası olduğunu söyleyerek tanıdığını ifade eder. Bu sefer Resûlullah Zeyd’e, dilerse babasıyla gidebileceğini, şayet isterse yanında kalabileceğini söyleyince, Zeyd, Resûlullah (s.a.s.)’in yanında kalmayı tercih eder. Peygamberimiz de Zeyd’i elinden tutarak Hicr denilen yere çıkarır ve: “Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur. O bana mirasçıdır, ben de O’na mirasçıyım!” diyerek Zeyd’i evlat edindiğini ilan eder (İbn Sa’d, a.g.e., III, 40-42; İbn Hişâm, a.g.e., I, 247 vd.; el Askalânî, el-İsâbe fi Temyizi’s-Sahâbe, III, 24).

Zeyd b. Hârise, Muhammed (s.a.s.)’e risalet gelinceye kadar yanında kaldı ve Resûlullah, peygamber olur olmaz O’nun risâletini tasdik edip müslüman oldu, O’nunla birlikte namaz kıldı ve: “Onları babalarının isimleriyle çağırın…” (el-Ahzab, 33/5) meâlindeki ayet nazil oluncaya kadar “Muhammed’in oğlu” diye anıldı. Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Zeyd, Zeyd b. Hârise olarak çoğalmaya başlandı (İbn Hişâm, a.g.e., I, 247; İbn Sa’d, a.g.e., III, 42; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).

Zeyd b. Hârise, Resûlullah (s.a.s.)’ın cefakâr dostlarından biriydi. Hemen hemen tüm sıkıntılı zamanlarında O’nunla birlikteydi. Nitekim, çevre kabileleri İslâm’a davet etmek kabilinden Tâif’e giden Rasûlüllah’ı yalnız bırakmamış, Tâiflilerin attığı taşlar Peygamber (s.a.s.)’e isabet etmesin diye kendi vücudunu siper etmiş ve başından çeşitli yaralar almıştı (İbn Sa’d, a.g.e., I, 212).

Müslümanlar Medine’ye hicret etmeye başlayınca, Zeyd b. Hârise de hicret etmişti. Resûlullah (s.a.s.), hicretten sonra Medine’de, ashabı arasında kardeşlik tesis ettiğinde, Zeyd’l-e Hamza b. Abdülmuttalib’i de kardeş ilan etmişti. Bu sebepten Hz. Hamza, Uhud günü şehadet şerbetini içmeden önce Zeyd’i kendisine vâsî tayin etmişti (İbn Nişâm, a.g.e., I, 505; İbn Sa,d, a.g.e., III, 44).

Zeyd b. Hârise; Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarıyla Hudeybiye Barışı ve Hayber fethinde de bulunmuştur. Resûlullah (s.a.s.), Müreysî gazasına çıktığı zaman kendisini Medine’ye vekil olarak bırakmıştı.

Bunun yanında Zeyd, komutan olarak da çeşitli seriyyelere katılmış ve üstün başarılar göstermiştir. Bu seriyyeler; Karede, Cemûm, el-Iys, et-Tarafa, Hisma ve Ümmü Kırfa’dır. Son olarak Mute Savaşı’na iştirak etmiş ve bu savaşta şehid olmuştur.

Resûlullah (s.a.s.), sancağı ilk önce Zeyd’e vermiş ve: “Şayet Zeyd şehid olursa, sancağı Câfer alsın, O da şehid düşerse, Abdullah b. Ravâha alsın” buyurmuştur. Bu üç sahâbî de Mute günü, kahramanca savaşarak Hakk’ın rahmetine kavuşmuşlardır.

Zeyd, şehid olduğu zaman 50-55 yaşları arasındaydı.

Resûlullah (s.a.s), bu üç kahraman dostunun şehadet haberini duyunca gözyaşlarını tutamayarak ağlamış ve onlar için: “Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Zeyd’e mağfiret et! Allah’ım; Câfer’e mağfiret et! Allah’ım; Abdullah b. Ravâha’ya mağfiret et!” diyerek dua etmiştir (İbn Sa’d, a.g.e., III, 45, II, 86-90 ve 128-129; el-Askalânî, a.g.e., III, 26).

Zeyd, birkaç hanımla evlenmişti ki, bunlardan biri de Zeyneb bint Cahş’tır. Bir diğeri, Ümmü Külsüm bint Ukbe. Zeyd ondan boşanıp Dürre bint Ebî Leheb ile evlendi. Sonra onu da boşayarak Hind bint el-Avuâm (Zübeyr b. el-Avvâm’ın kız kardeşi) ile evlendi. Sonunda, Peygamber (s.a.s.), Zeyd’i, dadısı ve aynı zamanda cariyesi Ümmü Eymen’l-e evlendirdi. Ashâbın ileri gelenlerinden biri olan Üsâme, işte bu hanımdan dünyaya geldi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 45; el-Askalânî, a.g.e., III, 25).

Zeyd b. Hârise; kısa boylu, çok esmer ve basık burunlu idi (İbn Sa’d, a.g.e., III, 44).

Yazı kategorisi: Diger Konular, Dini Konular, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, İslam | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 339 takipçiye katılın