Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Kimya-i Saadet – İmam Gazali’ Category

MİDE ŞEHVETİNİ KIRMA

Posted by Site - Yönetici Kasım 10, 2017

MİDE ŞEHVETİNİ KIRMA

Mide vücudun havuzu, insanın yedi organına giden damarlar da bu havuzdan boşalan ırmaklar gibidir.
Bütün arzuların kaynağı midedir.
Yemek arzusu, insandaki en kuvvetli arzudur. Bu arzu diğer bütün arzuların aslıdır. Zira insanın kalbi tok olunca evlenme isteği doğar.

Midenin isteklerini karşılamak ancak mal ile mümkün olur.
Böylece mal düşkünlüğü meydana gelir.
Mal da mevki ve şöhretle elde edilir.
Böylece mevki ve şöhret hırsı meydana gelir.
Mal ve mevkiyi korumak başkalarıyle mücadele etmekle mümkün olur. Böylece insanda kızgınlık, hiddet, düşmanlık, kibir, kin ve kıskançlık sıfatları meydana gelir.

Demek ki mideyi kendi haline bırakmak, bütün günahların temelidir. Ona, arzusundan alıkoyup az yemeği adet edinmek bütün sevapların başıdır.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

İNSAN, GÜZEL AHLAKI NASIL ELDE EDEBİLİR.

Posted by Site - Yönetici Kasım 4, 2017

İNSAN, GÜZEL AHLAKI NASIL ELDE EDEBİLİR.

Bazıları, insanın dış görünüşü değişmediği gibi örneğin kısa olanın uzayamayacağı, uzun olanın da kısalamayacağı, güzel olanın çirkin, çirkin olanın da güzelleşemeyeceği gibi, kalbin sureti olan ahlakın da değişmeyeceğini söylerler. Yanılıyorlar. Zira eğer böyle olsaydı terbiye etmek, öğüt vermek ve tavsiyelerde bulunmak boş ve gereksiz şeyler olurdu. O zaman Peygamberimiz “Ahlakınızı güzelleştirin” buyurmazdı. Ahlakı değiştirmek niçin imkansız olsun; serkeş ve hırçın hayvanları eğiterek uslandırmak, vahşi hayvanları terbiye etmek mümkündür. Kalb hallerini değiştirmek de mümkündür. Fakat dış görünüşün değişmemezliği insan isteğinin dışındadır. Mesela hurma çekirdeğinden elma ağacı elde edilemez, ama ekip bakılan hurma ağacı elde edilebilir.
Bunun gibi gazap ve şehvetin aslını, insandaki arzuları yok etmek mümkün değildir. Ama terbiye etmek suretiyle mutedil (zararsız) hale getirmek mümkündür. Bu tecrübe ile sabittir. Gerçi bazı insanlar için zordur. Zor olmasının da iki sebebi vardır: Biri: Yaradılışta o huy kuvvetli yaratılmıştır. Diğeri de uzun süre o huy ve arzulara uyduğu için kuvvetlenmiştir.

Terbiye edilme hususunda insanlar dört derecedir.

1- Saf kalbli olup hiçbir şeklide kötü ahlak edinmemiş olanlar. Böyle kimseler çabuk düzelirler. Yalnız kendilerini terbiye edecek, onlara kötü ahlakın fenalıklarını anlatacak ve doğru yolu gösterecek önderlere ihtiyaçları vardır. Küçük yaştaki çocuklar böyledir. Onların doğruluk anlayışları, anne ve babalarının öğütlerine ve terbiye şekillerine bağlıdır. O halde anne ve babaları onlara dünya ihtirası aşılamamalı ve arzu ettikleri gibi yaşamalarına müsaade etmemelidirler. Yoksa dini bakımdan kanlarına girmiş olurlar. Bunun için, Yüce Allah buyuruyor ki:
“Ey mü’minler, kendinizi ve çoluk – çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyunuz.” TAHRİM SURESİ, Ayet: 6

2- Bozuk inanca saplanmamış, fakat doğru olmadığını bile bile daima şehvet ve gazabına uymayı adet edinmiş olanlar. Böylelerin düzelmesi, birincisinden daha zordur. Zira iki şeye ihtiyaçları vardır: Biri, tabiatına yerleşen kötü adeti çıkarmak, diğeri de, onun yerine iyi tohumu ekmek. Fakat onda istek ve çaba olursa çabuk düzelip, kötü ahlaktan temizlenir.

3- Ahlakı kötüleşip, yaptığı işin kötü olduğunu bilmeyen hatta iyi olduğunu sananlar. Böylelerinin düzelmesi çok nadirdir.

4- Kötü ahlakıyle övünüp, yaptıklarının iyi olduğunu düşünenler. “Ben bu kadar adam öldürdüm, şu kadar bozgunculuk, zina veya livata yaptım” diyenler gibi. Böyleleri, Yüce Allah tarafından bir saadet gelmeyince, ilaç kabul etmezler.

Kaynak : Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

GÜZEL AHLAKA KAVUŞMANIN YOLLARI

Posted by Site - Yönetici Kasım 3, 2017

GÜZEL AHLAKA KAVUŞMANIN YOLLARI

Riyazetin (nefsin isteklerini kırmanın) hayli zor bir iş olduğu gerçektir. İnsanın kendi canını alması gibi bir şeydir. Fakat eğer doktor mütehassıs olur ve iyi tedavi etmesini bilirse, zorluklar kolay olur. bu hususta doktorun iyi tedavi şekli şöyledir: ilk safhada müridi hemen hakikate çağırmaz. Zira işin başında buna dayanamaz. Mesela bir çocuğa “Okula git ki devlet reisi olasın” denildiğinde, o işin nasıl bir şey olduğunu bilmediğinden gayret göstermez. Ama çocuğa “Okula git, akşam sana top veririm, oynarsın” dense, çocuk top oynamak hevesiyle seve seve okula gider. Çocuk biraz büyüyünce oyundan vazgeçmesi için güzel ve süslü elbiseler alınacağı söylenir. Biraz daha büyüyünce ona reislik veya makam vadedilir: “Güzel ve süslü elbiseler yiğitlere değil kadınlara yakışır. Yiğitlere yakışan başkanlık ve efendiliktir” denir. Biraz daha büyüyünce ona şöyle söylenir: “Başkanlık ve efendiliğin de aslı yoktur. Zira hepsi ölümle yok olup gider.” Sonra da ebedi sultanlığa davet edilir.

O halde murid başlangıçta tam ihlaslı olmayabilir. Önce ona gözle görülen iyi şeylerle uğraşması için nefsiyle mücadele etme izni verilir. Böylece kalbinde dünya malına karşı duyduğu arzu kırılmış olur. Bundan kurtulup kalbi boş kalınca bu sefer kendini beğenme, büyüklenme duygusuna kapılır. O zaman da bu duyguyu yok etmek gerekir. Bu seviyeye geldiğinde muride dilencilik yaptırılmalıdır. Bu duruma da alışınca onu dilencilikten alıp tuvalet temizleyiciliği gibi daha kötü ve aşağı işlere vermelidir. Bu şekilde müridde meydana gelecek her kötü sıfat tedrici olarak giderilmeli, ilacı verilmelidir. Bütün ilacı birden teklif etmemek gerekir. Zira hepsine birden gücü yetmez. Gösteriş ve iyi isim yapabilmek için sıkıntılara katlanmış olabilir. Onun için kötü sıfatlar yılan, gösteriş ise ejderha gibidir. İyi şeyi yutarlar. Sıddıklara (dosdoğrularda) yok olan en son kötü sıfat, gösteriştir.

Kaynak : Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

İnsanın Doldurduğu Kabların En Kötüsü Midesidir.

Posted by Site - Yönetici Kasım 2, 2017

AZ YEMENİN ÜSTÜNLÜĞÜ VE SEVABI

“Açlık ve susuzluk ile nefsinize karşı savaşınız. Zira bunun sevabı, Kâfirlerle cihad sevabı gibidir. Yüce Allah katında açlık ve susuzluktan daha sevimli bir amel yoktur.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Midesini dolduran kimseye melekut âlemini göstermezler.”

Peygamber (S.A.S.) “İnsanların en faziletlisi kimdir?” diye sordular. Şöyle buyurdu:
“Az yiyen, ay uyuyan ve ancak avret yerlerini örtecek kadar elbisesi olan kimsedir.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Giyininiz, karnınız yarım doyuncaya kadar yiyiniz ve içiniz. Zira az yemek peygamberlikten bir cüzdür.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Düşünmek ibadetin yarısı, az yemek ise tamamıdır.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Kıyamet gününde Allah katında en üstününüz, en çok aç kalanınız ve Yüce Allah’ı en çok düşünenizdir. Allah katında en sevimsiz olanınız da çok yiyen, çok içen ve çok uyuyanınızdır.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Yüce Allah dünyada az yiyip az içen kullarını meleklere karşı övüp şöyle buyuruyor: Şu kuluma bakın, ona yemek hırsı verdim. O ise benim için yemiyor. Şahid olun, terk ettiği her lokma için cennete ona bir derece veririm.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Çok yiyip içmekle kalbinizi öldürmeyiniz. Zira kalb bir ekin tarlası gibidir. Fazla su tohumu keser ve çürütür.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“İnsanın doldurduğu kabların en kötüsü midesidir. İnsanın belini doğrultacak kadar yemesi yeterlidir. Bunu yapamazsa midenin üçte birini yemekle, üçte birini su ile üçte birini de boş bulundurmalıdır.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Yün giyiniz, paçaları sıvayınız, midenizi yarıya kadar doldurunuz ki bu sayede göklerin sırlarını anlayabilirsiniz.”

İsa (A.S.) Havarilerine şöyle buyurdu:
“Ey Havarilerim! Midelerinizi boş bırakınız. Süslü elbiselerden kaçınınız. Ancak böylece kalbleriniz Allah’ı görür.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Şeytan damardaki kan gibi vücutta dolaşır. Geçiş yollarını açlıkla daraltınız.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Tok karınla yemek yemek miskinlik ve alalık hastalığını getirir.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Mü’min bir kap ile karnını doyurur, münafık ise yedi kab ile.”
Yani münafık mü’minin yedi katı yemek yer ve dolayısıyle şehveti de yedi kat fazla olur.

Hz. Aişe (R.Anha) anlatıyor:
Peygamber [s,a,v] buyurdu ki: “Cennetin kapısını devamlı çalın ki, size açılsın” “Nasıl açâlim?” dedik. “Açlık ve susuzlukla” buyurdu.

Ebu Huzeyfe (R.A.) Peygamber’in (S.A.S.) yanında geğirdi. Peygamberimiz (S.A.S.) buyurdu ki:
“Geğirmeni at (az yemek ye). Zira bu dünyada tok olan öbür dünyada aç kalır.”

Hz. Aişe (R.Anha) diyor ki:
Peygamber (S.A.S.) hiçbir zaman doyuncaya kadar yemek yemezdi. Açlık çekmesine dayanamayıp ağladığım olurdu. Elimi midesine koyar “Sana canım feda olsun. Dünyadan açlık çekmeyecek kadar yeseniz ne olur?” derdim.

Buyurdu ki:
“Ya Aişe, benden önce yaşayan büyük azim sahibi kardeşlerim ve peygamberler, Yüce Allah’ın ihsanına kavuştular. Çok yersem onlardan geri kalmaktan utanırım. Az yemekle birkaç gün sabretmeyi, ahirette derecemin düşmesine tercih ederim. Kardeşlerime kavuşmaktan onlar gibi olmaktan daha çok sevdiğim bir şey yoktur.”

Hz. Aişe (R. Anha) buyuruyor:
“Yemin ederim Resulallah bu konuşmadan sonra bir haftadan fazla yaşamadı.”
Hz. Fatıma (R. Anha) bir parça ekmekle Peygamberimiz (S.A.S.) yanına geldi. Peygamberimiz (S.A.S.)
“Bu ekmek parçası nedir?” diye sordu. Hz. Fatıma:
“Kendim pişirdiğim ekmektir. Sissiz yemek istemedim” dedi. Peygamberimiz buyurdu ki:
Kızım üç günden beri babanın ağzına giren ilk lokma, bu getirdiğin ekmektir.”

Ebu Hüreyre (R.A.) diyor ki:
“Hiçbir zaman üst üstü üç gün Resulallah’ın evinde buğday ekmeği yenmemiştir.”

Peygamberimiz buyurdu ki:
“Dünyada açlık çekenler ahirette tok olurlar. Allah’ın en az sevdiği kimseler, midelerini tıka-basa doldurdukları için mideleri bozulan kimselerdir. Canı çektiği halde bir lokmayı yemeyen kimse için o lokma cennette bir derece olur.”

Din büyüklerinin bu hususta söylediği sözler.

Hz. Ömer (R.A.) diyor ki:
“Oburluktan sakının. Zira çok yemek dünyada hamallık, öldükten sonra da pis kokudur.”

Sakık-ı Belhi diyor ki:
“İbadet bir sanattır; dükkânı yalnızlık, aleti ise açlıktır.”

Lokman oğluna dedi ki:
“Oğulcağızım, mide dolunca tefekkür uyur, hikmet dilsizleşir ve organlar tembelleşirler.”

Fudayl bin İyad kendi kendine şöyle derdi:
“Neden korkuyorsun, aç kalmaktan mı? Sen nesin ki, Hz. Muhammed (S.A.S.) ve ashabı bile aç kalmışlardır.”

Fudayl bin İyad Allah’a şöyle yalvardı:
“Allahım, beni ve ailemi aç bıraktın, gece karanlığında ışıksız koydun. Sen bütün bunları velilere ve dostlarına yaparsın. Acaba beni bu mevkiye yükselten şey nedir?”

Yahya b. Muaz diyor ki:
“Allah’ı arayanların açlığı ikaz, tevbe edenlerin açlığı tecrübe, müctehitlerin açlığı keramet, sabredenlerin açlığı siyanet, zahitlerin açlığı ise hizmettir.”

Ebu Sülayman-ı Darrani diyor ki:
“Akşamleyin bir lokma az yemek, benim için bir gece ibadet etmekten daha sevimlidir. Açlık Allah’ın hazinelerindendir. Allah dilediği ve sevdiği kimselere açlık verir.”

Malik-i Dinar diyor ki:
“İnsanlara muhtaç olmayacak kadar ekin ekene müjdeler olsun.”

Sehl-i Tüsteri diyor ki:
“Nefsini acıktıran, vesveselerden kurtulur.”

Muhammed İbni Vasi diyor ki:
“Sabah akşam aç olduğu halde Yüce Allah’tan razı olana müjde ve saadetler olsun.”

Sehl-i Tüsteri diyor ki:
“Din büyükleri ve derin düşünenler dine ve dünyaya baktılar. Dünya için az yemekten daha faydalı ve ahiret için tokluktan daha zararlı bir şey göremediler.”

Abdülvahid diyor ki:
“Yüce Allah açlık çekenleri sever. Açlık çekenler hariç, kimse su üstünde yürümemiştir. Kısa zamanda uzak mesafelere açlık çekenler hariç kimse gitmemiştir.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Musa (A.S.) Yüce Allah ile konuştuğu kırk gün hiçbir şey yemedi.”

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

AÇLIĞIN FAYDALARI VE ÇOK YEMENİN ZARARLARI

Posted by Site - Yönetici Şubat 8, 2017

acligin-faydalari-ve-cok-yemenin-zararlari

AÇLIĞIN FAYDALARI VE ÇOK YEMENİN ZARARLARI

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Aç ve susuz kalarak nefsinizle mücadele ediniz. Mükafat oradadır.”
Açlığa, sıkıntı verdiği için bu kadar önem verilmiş değildir.
İlacın kıymetinin acılığından ileri gelmemesi gibi.

Açlıkta on fayda vardır:

1. FAYDA: Kan fazla kalbe hücum etmediği için sakin saf ve berrak olur. zira tokluk tembelliği doğurur ve kalbi körleştirir. Adeta sarhoşluk gibi beyni kaplar ve düşünmeyi önler. Onun için kalbin fikir hakkındaki düşünce cereyanı ağırlaşır, süratle intikal vasfını kaybeder. Çocuk bile çok yediği zaman adeta aptallaşır, zeka ve hafızası körelir.

Ebu Süleyman-ı Darrani diyor ki:
“Açlığa devam eden. Zira açlık nefsi terbiye eder, kalbi yumuşatır ve semavi ilimlerin insanda gelişmesine sebep olur.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Kalblerinizi az yemekle ihya ediniz, açlıkla temizleyiniz ki saf ve hafif olsun.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Midesini aç bırakan kimsenin düşünce kabiliyeti gelişir ve zekası keskinleşir.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Yemek yiyip arkasından uykuya yatan kişinin kalbi katılaşır. Her şeyin bir zekatı vardır, vücudun zekatı da açlıktır.”

Şibli Diyor ki:
“Ne zaman aç kaldımsa kalbimde hikmet açılmış bir kapı buldum.”

İbadetten gaye, marifete ulaştıracak fikre sahip olmak ve basiret gözü ile hakikati keşfetmektir. Açlık bu kapıyı açar, tokluk ise kapatır. Marifet cennet kapılarından biridir. Bu kapıyı açabilmek için açlığa devam etmek lazımdır. Oğluna tavsiyede bulunurken;
Lokman diyor ki:
“Oğlum mide dolunca fikir uyur, hikmet ölür ve azalar durur.”

Ebu Yezid-i Bestami diyor ki:
“Açlık buluttur. Kul acıktığı zaman bulutun yağmur yağdırması gibi kalb de hikmet yağdırır.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Hikmetin nuru açık, Allah’tan uzaklaşmanın nedeni tokluk, Allah’a yaklaşmanın sebebi ise fikirleri sevmek ve onlara yaklaşmaktır. Midenizi tıka-basa doldurmayınız. Zira dolu mide kalbteki hikmet nurunu yok eder.
Az yemekle uykuya yatan kimsenin etrafında sabaha kadar huriler dolaşır.”

2. FAYDA: Açlık kalbi yumuşatır. Kalbin zikirden etkilenmesi zevk alması ve zikre devam etmesi bu yumuşaklık sayesinde mümkün olur. Nice zamanlar dil ile yapılan zikirlerden samimi olduğu halde kalb hiçbir zevk almaz. Sanki kalb katı olduğu için araya bir perde meydana gelmiştir. Bazı zamanlarda da kalb yumuşar, zikirden son derece etkilenir. Allah’a yakarıştan büyük zevk duyar. Bunun başlıca nedeni midenin boş olmasıdır.

Süleyman Derrani diyor ki:
” İbadetten en çok zevk aldığım zaman, karnımın sırtıma yapıştığı aç zamanlarımdır.”

Cüneyd-i Bağdadi diyor ki:
“Kendisi ile Yüce Allah arasında yiyecek torbasını bulundurup Allah’a yakarıştan zevk almak isteyen, bu isteğine hiçbir zaman kavuş amaz.”

3. FAYDA: İnsanın nefsini en çok kıran ve zillete düşüren şey açlıktır.
Aynı zamanda sevinç, neşe ve böbürlenmeyi de yok eder. İnsan acıktığı vakit Rabbine döner. O’nun büyüklüğü karşısında eğilir, acizlik ve zilletini anlar. Zira açlık sayesinde kuvvet azalır ve kaybedilen her lokma hilenin bir yolunu daraltır. İçemediği bir yudum su onu dünyadan soğutur. Kendi zillet ve acizliğini farketmeyen kimse, Rabbinin izzet ve gücünü bilmez.
İnsanın saadeti, devamlı olarak zillet ve acizliğini görmesi ve Rabbinin izzet , güç ve kahrını bilmesi ile olur. Bunun için devamlı aç kalmalı, Rabbine muhtaç olduğunu hatırdan çıkarmamalı ve bu ihtiyacı zevk ile seyretmelidir. Bunun için dünya hazinelerini kendisine takdim ettiklerinde.
Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Hayır, dünya serveti istemem. Bir gün aç, bir gün tok olarak yaşamayı daha çok severim. Aç olunca sabreder, tok olunca da şükrederim.”

Mide ile ferc, cehennemin kapılarıdır. Bunların aslı da tokluktur. Mide dolunca cehennemde doğru bir kapı açılmış olur. Zillet ve kırgınlık ise cennetin kapılarıdır. Bunun aslıda açlıktır. Bunlar doğu ile batı gibi birbirlerinin zıddıdırlar. Birinden uzaklaşan diğerine yaklaşır.

4. FAYDA: Aç kalmanın bir faydası da, Yüce Allah’ın azabını unutmayıp, aç ve muhtaçlara yardım etmektir. Tok olan açlığı unuttuğu gibi, aç olan insanlarda unutur. Akıllı olan bir insan bir felaketle karşılaştığı zaman ahiret azabını, dünyada susadığı zaman mahşer susuzluğunu, acıktığı zaman da cehennem açlığını ve oradaki açlara yedirilip içirilen kötü şeyleri hatırlar.
İnsan, bir an olsun ahiretin azap ve üzüntülerini hatırdan çıkarmamalıdır.
Zira korkuyu doğuran bu düşüncedir. Zillete düşmeyen, hasta olmayan, ihtiyaç hissetmeyen ve bir felaketle karşılaşmayan kimse, ahiret azabını unutur. Bunları unutmamanın en iyi yolu da açlıktır. Açlığın ahretin azabını hatırlatmaktan başka daha birçok faydaları vardır. Peygamberlere ve diğer din büyüklerinin çoğuna musallat olmasının bir hikmeti de budur.

Yusuf (A.S.) vakitlerinin bir çoğunda aç kalıyordu. Kendisine sordular.
“Niçin aç kalıyorsun?” Şu cevabı verdi: “Açları unutmamak için.”
Demek ki açlığın faydalarından biri de aç ve muhtaçları hatırlayıp onlara acımak ve yardım etmektir. Karnı tok olan açların çektiği ızdırabı bilmez.

5. FAYDA: Açlığın en büyük faydası, bütün kötülüklerin doğuracağı olan nefsi körletmek ve ona hakim olmaktır. Bütün günahların başı kuvvet ve şehvettir. Kuvvet ve şehvetin ana maddesi de yemek ve içmektir. Yemeği azaltmak, bütün şehvet ve kuvvetleri zayıflatır. Saadetin başı nefis hakimiyetini sağlamak olduğu gibi, kötülüklerin
başı da nefse esir olmaktır.

Azgın bir hayvan nasıl aç bırakılmakla kontrol alt ına alınabiliyorsa, nefsi kontrol altında tutabilmek için, aç bırakmak gerekir.
Adamın birine sordular: “Kos kocaman bir adamsın. Neden kendine bakmıyor, yiyeceğini uygun bir şekilde temin etmiyorsun?” Adam şu cevabı verdi: “Ben vücuduma bakarsam çabuk neşelenir, şımarıp azgınlaşarak beni kötülüğe sürüklemesinden korkuyorum. Benim onu sıkıntı ve ihtiyaç içinde bulundurmam, onu beni kötülüğe sürüklemesinden daha iyidir.”

Zinun-i Mısri diyor ki:
“Ne zaman karnım doyduysa işi azalttım ve azgınlığa meylettim.”

Hz. Aişe (R.A.) diyor ki:
Peygamberden (S.A.S.) sonra ortaya çıkan ilk bid’at (sonradan meydana gelen şey) doyasıya yemektir.

Hz. Aişe (R.A.) diyor ki:
” İnsanların karınları doyunca nefisleri dünyaya meyleder.”
Açlık yalnız bu saydıklarımız değil, bütün faydaların kaynağıdır. Onun için açlık, Yüce Allah’ın yeryüzündeki hazinelerinden biridir. En küçük faydası, cinsi arzuyu kırması ve fazla konuşmayı önlemesidir. Karnı aç olan kimse dili dönmediği için dedikodu, yalancılık, arkadan çekiştirme gibi dilin zararlarından kurtulmuş olur. Karnı tok olan da bu saydığımız şeyleri yapma ihtiyacını hisseder. İnsanları cehenneme sürükleyen en büyük
neden dilleridir.

Cins i arzulara gelince; bunun zararları açıktır. Açlık, onun kötülüklerinden insanı korur. Karnı doyan kimse şehvetine hakim olamaz. Eğer Allah korkusu buna mani olsa bile, gözünün şehvetle bakmasını engelleyemez.
Allah’tan korktuğu için gözlerine de hakim olsa, bu sefer düş üncelerine hakim olamaz.
Biz burada dilin ve cins i arzuların zararlarını sadece örnek olsun diye verdik. Oysa bütün organların azgınlıkları tokluğun sonucu dur.

Büyüklerden biri diyor ki:
“Hangi mürid bir yıl başka zamanlarda yediğinin yarısı kadar yalnız kuru ekmek yerse, Yüce Allah onun kalbinden kadın tutkusunu yok eder.”

6. FAYDA: Açlığın bir faydası da uykuyu azaltmaktır. Zira çok çok yiyen ve çok içen çok uyur. Bunun için bir şeyh sofra başında müridlerine şöyle dedi:
“Çok yemeyin. Zira çok yemek, çok su içmeğe, çok su içmek te çok uykuya sebep olur. Çok uyku da büyük zarara yol açar.”

Büyüklerimizden yetmiş kişi çok uykunun çok içmekten meydana geldiğini söylemişlerdir.
Çok uyku, ömürün boşa harcanmış anlarıdır. Gece ibadetini önler, insanı tembelleştirir ve kalbi karartır. Oysa insanın en değerli varlığı ömrüdür.
Ömür, insanın sermayesidir. Ondan kar edilir. Uyku ise bir nevi ölümdür.
Çok uyku ömürden çalınmış zamanlardır. Üstelik ibadetin üstünlüğünü de yitirir. Hatta uykulu kılınan teheccüte fayda yoktur. Uykulu olarak yapılan ibadetin zevkine varılmaz.
Tok karınla yatan bekârlar ihtilam olurlar. Bu ise gece ibadetlerine mani olur. Zira yıkanma zaruretleri doğurur. Eğer soğuk su ile yıkanırsa hastalanır. Gece vakti de hamama gidemediği için, gece namazından mahrum kalır. Hamama gitse bile para harcar veya başkasının mahrem yerlerini görerek günaha girer. Bütün bunlar çok yemenin sonuçlarıdır.

Ebu Süleyman-ı Darrani diyor ki:
” İhtilam, işkencedir.”
Zira ihtilam, her zaman için hemen yıkanmak mümkün olmadığından birçok ibadete mani olur. Demek ki uyku zararların kaynağıdır. Uykuyu ise açlık önler.

7. FAYDA: Açlığın bir faydası da ibadete devamı kolaylaştırmasıdır. Çok yemek, fazla ibadet etmeye mani olur. Yemeği satın alıp pişirmek, yemek, yedikten sonra elleri yıkamak, ikide bir su içmek, bunun neticesi olarak sık sık tuvalete gitmek, abdest almak zaman kaybına sebep olur. Nafaka temini az zaman almış olsa bile bu saydıklarımızın yapılmasında kaybedilecek zamanın ibadetle meşgul olunması daha karlıdır.

Sırr-i Sakat i (R.Aleyh) diyor ki:
“Ali Cûrcani devamlı arpa unu yiyordu. Niçin yemek yemiyorsun? dedim.
Şu cevabı verdi: Bununla ekmek yemem arasında yetmiş tesbihlik zaman farkı var. Onun için kırk yıldır ekmek yemedim. Bu faydalı zamanımın çiğnemekle geçmesini doğru bulamadım.”
İşte zamanı değeri böyle takdir edilir. Ömürden giden her nefes , paha biçilmez bir hazinedir. İnsana yakışan bu değerli hazineyi ahiret için sermaye etmektir. O da ancak her nefesi ibadetle geçirmekle mümkün olur.
Çok yemekle güçleşen ibadetlerden biri de oruçtur. Zira oruç açlığa alışanlar için kolay, çok yiyenler için zor bir ibadettir. Çok yemenin en gellediği itikaf, devamlı abdestli b ulunma gibi şeyler din eh linin küçümsenecek ibadetler değildir. Bu gibi şeyleri küçümseyenler dünya hayatına bağlanan kimselerdir. Bu gibileri için,
Yüce Allah buyuruyor ki:
“Onlar bu dünya hayatının yalnız dış görünüşünü bilirler. Ahiret hayatından ise habers izdirler.” RUM SURESİ, Ayet : 7

Süleyman-ı Darrani diyor ki:
“Doyuncaya kadar yiyen kimseye altı şey olur:
a) İbadetten zevk almaz.
b) Kur’an-ı Kerimi ezberlemek güçleşir.
c) Acıma hissi azalır. Çünkü tok açın halini bilmez.
d) Az ibadet eder.
e) Şehveti artar.
f) Midesi boş olan mü’minler cami civarında dolaşırken o belada ve çöplüklerde dolaşır.”

8. FAYDA: Az yemekle vücut sağlıklı olur. Zira has talığın asıl sebebi oburluktur. Mide, bağırsak ve damarları dolduran insan hastalanır. Hastalıkta ibadete mani olur, kalbi yorar ve insanı zikirden alıkoyar. Ayrıca, çok yemek geçim sıkıntısı doğurur, çeşitli hastalıklara yol açar. İnsanoğlu,
bunları elde etmek için çektiği yorgunluklardan başka, çeşitli tehlike ve birçok gayri meşru hareket lerle de karşı karşıya kalır. Oysa az yemekle bunların hiçbiri olmaz.

Harun Reşit Hindistan, Rum, Irak ve Sevat ‘ta birer mütehassıs doktor getirip onlara sorar:
“Hastalık yapmayan şey nedir?”
Hintli doktor:
“Kabil diye tanınan siyah eriktir.”
Iraklı doktor:
“Reşad-Ebyaz tanesidir.”
Rum doktor:
“Sıcak sudur.”
En âlimleri olan Sevatlı doktor da:
“Erik mideyi ekşitir, reşat tanesi mideyi tahriş eder. Sıcak su ise mideyi sarkıtır. Bütün bunlar rahatsızlık verir.” der. Bunun üzerine sorarlar:
“O halde size göre hiçbir zararı olmayan ilaç sıkıntı vermeyen şey nedir?”
Adam cevap verir:
” İyice acıkmadan yememek ve iyice doymadan geri çekilmek.” Bu cevabı diğerleri tarafından da kabul edilir.
Büyük bir doktor diyor ki:
” İnsanın yediği en faydalı şey nardır. En kötüsü de çok kızartılmış ettir.
Kavrulmuş etten az yemek, çok nar yemekten iyidir.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Oruç tutunuz ki sıhhatli olasınız.”

9. FAYDA: Az yiyen kimsenin masrafı da az olur. oburluğa alışan kimse, midesinin esiri olur, sürekli onu düşünür. Mide adeta her gün sahibini sıkıştırıp “Bugün ne yiyeceksin” der. Adam haramdan kazanırsa asi olur. helal kazanayım derse zillete düşer ve başkalarının kazancına göz diker. Bu ise daha büyük zillettir. Oysa gerçek mü’min geçimi kolay olan kimsedir.

Büyüklerden biri diyor ki:
“Birçok ihtiyaçlarımı, o arzuyu terk etmeyi söylemekle yerine getirmiş olurum. Bu benim için daha kolay ve rahat oluyor.”

Büyüklerden biri diyor ki:
“Birisinden borç almak istediğim zaman kendi mideme borç yapar ve borcu terketmesini söylerim.”

İbrahim Edhem (R. Anh.), arkadaşlarına yiyecek maddelerinin fiatını sordu.
Çok pahalı olduğunu söylediler. İbrahim Edhem şöyle dedi: “Onları almayın ki ucuzlasın.”
Sonuç olarak söylenebilir ki, insanların felakete sürüklenmesinin belli başlı sebebi, dünya hırsıdır. Hırsın sebebi ise mide, fercdir. Fercin sebebi de midedir. Bunların önüne geçmenin yolu yemeği azaltmaktır.

10. FAYDA: Az yemek yemenin bir faydası da fakirlere ve yoksullara yardım edebilme imkanının doğmasıdır. Böylece az yiyerek artırabildiği kadarını sadaka olarak vermiş ve bu yönden de sevap kazanmış olur.
Mideye giren herşeyin karşılığı tuvalet , sadaka verilenin karşılığı ise lütufdur. Fazla yiyerek mideyi yorup hazım için çare aramak suretiyle günah kazanmaktansa, bir kısmını fakire vermek çok daha hayırlıdır.

Peygamberimiz (S.A.S.) göbekli bir adama rastladı. Göbeğini işaret ederek şöyle buyurdu:
“Buraya koyduğunu başka yere, yani sadakaya ve Allah yolunda verseydin daha iyi olurdu.”

Açlık ahiret için zengin bir hazinedir. Bunun için büyüklerden biri diyor ki:
“Açlık, ahiretin anahtarı ve zuhdün kapısıdır. Tokluk ise dünyanın anahtarı ve dünyaya rağbetin kapısıdır.”

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

AZ YEMEKTE MÜRİDİN TAKİP EDECEĞİ YOLLAR

Posted by Site - Yönetici Şubat 3, 2017

kimya-i-saadet-imam-gazaliaz-yemekte-muridin-takip-edecegi-yollar

AZ YEMEKTE MÜRİDİN TAKİP EDECEĞİ YOLLAR

BİRİNCİ İHTİYAT AZ YEMEKTİR.

Helal olan yemekte müridin üç ihtiyatı gözetmesi farzdır.
Birdenbire çok yemekten az yemeğe düşmek doğru değildir. Zira buna dayanmak zordur. Bu işi yavaş yavaş yapmak gerekir. Mesela bir ekmek az yemek istiyorsa bir gün bir lokma, ikinci gün iki lokma, üçüncü gün üç lokma az yiyerek bir ay içinde bir ekmekten vazgeçmiş olur. böyle yaparsa yemeği bırakması daha kolay olur. Vücutta gıda eksikliği çekmez. Az yemek yemenin dört derecesi vardır.

1. DERECE: Derecelerin en büyüğü olan sıddıkların (dosdoğruların) derecesidir. Bu derecede zaruret miktarından fazla yiyilmez.
Sehl-i Tüs teri seçtiği bu yolu şöyle açıklıyor:
” İbadet hayat , akıl ve kuvvet ile olur. kuvvetin azalmasından korkmayan,yemek yemesin. Zira aç ve kuvvetsiz olup, oturarak namaz kılanın namazı, tok olup ayakta namaz kılanın namazından üs tündür. Ama vücuduna veya aklına zarar gelmesinden korkan kimse yemelidir. Zira akıl olmadan kulluk olmaz. Canlı olmak ise muhakkak lazımdır.”
Sehl’e sordular: “Siz nasıl yersiniz?” Şu cevabı verdi:
“Her yıl üç dirhem gümüş masrafım vardır. Bir dirhemle pirinç, bir dirhemle yağ, bir dirhemle de bal alırım. Üç yüz altmış adet tane hamur yaparım. Her akşam birisi ile iftar ederim.” “Hala bunu yapıyor musun?” dediklerinde “Daha da düştü” dedi. Öyle zahidler vardır ki günde bir dirhem karşılığından daha fazla yemek yemezlerdi. Kendilerini buna alıştırmışlardı.

2. DERECE: Yarım müdden fazla yememektir. Bu da dört menlik olan ekmekten bir ekmek ile üçte bir ekmektir. Bu miktar yaklaşık olarak midenin üçte birini dolduracak kadardır.
Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Midenin üçte biri yemek, üçte biri içmek ve üçte biri de nefes almak (bir rivayete göre de zikir etmek) içindir.”
Peygamberimizin “İnsana beş – on lokma yeter” buyurmasının anlamı da budur. Anlatılan miktar on lokmadan azdır.
Hz. Ömer (R.A.) iri yapılı olduğu halde dokuz lokmadan çok yemezdi.

3. DERECE: Bir müdden fazla yememektir. Bu da üç küçük pideye yakındır.
Bu miktar midenin üçte birini geçip yarıya yakın kısmını dolduracak kadardır.

4. DERECE: Bir men yemektir. Bir müdden fazlasını yemenin israftan sayılması mümkündür. “İsraf etmeyiniz. Zira Allah ölçüyü kaçırıp israf edenleri sevmez.” Ayet i celilesinin kapsamına girebilir. Ancak bu miktar zamana, vücuda ve işe göre değişir.
Kısaca yapılacak iş, tok olmadan yemekten el çekmektir. Bazıları “Bunun ölçüsü yoktur” demiş ler. Fakat acıkmayınca yememeğe ve açlığı tamamen sona ermeden yemekten el çekmemeye çalışmışlardır. Açlığın belirtisi, midenin boşalıp, yemeği çok istemek arpa ekmeği buğday ekmeği demeden iştah ile yemektir. Yemek seçmeğe kalkışan kimse tam aç değildir.

As hab-ı Kiram bir müdden fazlasını yemezlerdi. Bazılarının bir haftalık yiyeceği sadece (yaklaşık 2,5 kgr.) dı. Bu ise dört müddür. Yani günde yarım müdden biraz fazla yiyorlardı. Hurma yedikleri zaman haftada bir buçuk sa’ yerlerdi. Ya rım sa’ fazlası atılan çekirdeklerin karşılığıydı.

Ebu Zer (R.Anh) diyor ki:
“Peygamber (S.A.S.) zamanında benim yemeğim cumadan cumaya bir sa’ arpa idi. Yüce Allah’a yemin ederim ki ona kavuşuncaya kadar (ölünceye kadar) bu adetimi bozmam.” Ebuzer, Adetlerini bozan bazılarını da ayıplayıp “Siz adetinizden döndünüz. Halbuki, Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Benim en çok sevdiğim ve bana en yakın olanınız, zamanımdaki hayatını değiştirmeyenlerinizdir.”
Siz ise halinizi değiştirdiniz; Arpa ununu elekle eliyorsunuz, ince undan ekmek pişiriyorsunuz. Sofraya bir defada iki çeşit yemek koyup yiyorsunuz.
Gece ve gündüz ayrı gömlekler giyiyorsunuz. Peygamber (S.A.S.) zamanında böyle değildiniz.” derdi.

2 .İHTİYAT YEMEK VAKTİ

Bu da üç derecedir.
1. DERECE: En yüksek derece olup, üst üste üç günden daha çok hiçbir şey yememektir. Öyle kimseler vardı ki, bir hafta, on gün, on iki gün hiçbir şey yemezlerdi. Tabiinden biri kendini öyle alıştırmıştı ki kırk günde bir yemek yiyordu. Ebu Bekir-i Sıddık (R.A.) çok defa altı gün hiç yemek yemezdi. İbrahim-i Edhem ve Süfyan-ı Sevri üç günde bir yemek yerlerdi.

Rivayet edilir ki kırk gün bir şey yemeyen kimseye muhakkak melekut âleminden bir şeyler görünür.

Bir sofu ile bir rahip münakaşa ettiler:
Sofi Rahibe: ” Niçin Muhammed’e (S.A.S.) inanmıyorsun?” diye sordu.
Rahip: “İsa (A.S.) kırk gün yemek yemezdi. Bunu gerçek bir peygamberden başkası yapamaz. Sizin peygamberimiz bunu yapmamıştır.” cevabını verdi.
Sofi: “Ben Muhammed’in (S.A.S.) ümmetinden biriyim. Eğer kırk gün hiçbir yemezsem, dinime girermisin?” diye sordu. Rahip “Bakalım” dedi. Sofi elli gün hiçbir şey yemedi. Ve “daha da durayım mı?” dedi. Rahip “olur” dedi.
Sofi on gün daha bekleyip altmış gün bir şey yemedi. Bu hali gören rahip hemen Müslüman oldu. Bu, çok yüksek bir derecedir. Bu işi ancak bu âlemin dışında bazı şeyler gören kimseler yapabilir. Gördüğü şey onu korur ve bu âlemden habersiz yapar.

2. DERECE: İki gün bir şey yememektir. Bu mümkündür ve birçok kimse tarafından yapılmaktadır.

3. DERECE: Günde bir defa yemektir. Bu en alt derecedir. Günde iki defa yerse israfa girmiş olur.

Pey gamber (S.A.S.) sabah yerse akşam yemez, akşam yerse sabah yemezdi. Hz. Aişe’ye şöyle buyururdu . “Sakın israf etme. Günde iki defa yemek israftır.
Günde bir defa yemek yiyilecekse, sahurda yemek daha iyidir. Böylece gece namazına kalkması kolay olur ve kalbi saf olur. kalbinde yemek düşüncesi kalan kimse bir defa iftarda, bir defa da sahurda yemek yemelidir.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

YEMEK CİNSLERİNİN DERECELERİ

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2017

kimya-i-saadet-imam-gazali

YEMEK CİNSLERİNİN DERECELERİ

Ekmeklerin en üstünü pişmiş buğday ekmeği, en aşağısı ise çiğ veya az pişmiş arpa ekmeğidir. Katıkların en üstünü et ve tatlılar, en aşağısı ise acı ve ekşilerdir. Orta yemek yağlı çorbalardır.
Allah yolunda olanların adeti, ekmekle beraber başka bir şey yemekten kaçınmaktır.

Din büyükleri arzularına karşı gelmişler ve şöyle demişler: “Nefis arzu ettiği şeye kavuşunca gururlanır ve gaflete düşer. Dünyada yaşamaktan zevk alır, ölümü düşman bilir. Dünyayı ona dar etmeli ki, ölümü bu zindandan kurtuluş çaresi olarak bilsin.”

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Ümmetimin en kötüsü, buğdayın özünü yiyenlerdir.”
Ama buğday özü haram değildir. Zira arasıra yemek iyidir. Fakat adet haline getirilirse insan iyi yemeklere alışır. Bu durumun da gaflet ve serkeşliğe düşürmesinden korkulur.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Ümmetimin en fenası, daima rahat ve nimetler içinde yaşayan, renk renk elbiseler giyen, nefis yemeklerle uğraşıp diline geleni söyleyen kimselerdir.”

Musa’ya (A.S.) şöyle vahiy geldi:
“Ey Musa, bil ki duracağın yer tor-toprak içinde dar bir mezardır. Öyle ise nefsin arzularını yerine getirmekten uzak ol. Zira nefsinin bütün isteklerini yerine getirebilecek kadar geniş imkanlara sahip olmak hayır alameti değildir.”

Veheb bin Münebbih diyor ki:
“Göğün dördüncü katında iki melek karşılaştılar. Biri: Filan yahudi
hastaymış , gönlü balık istemiş Yüce Allah’ın emriyle balığı balıkçının ağına sokmağa gidiyorum. Diğeri de: Filan abidin canı yağ istedi. Yanına bir bardak yağ getirmişler. O yağı dökmeğe gidiyorum, dedi.”

Hz. Ömer’e (R.A.) bir bardak bal şerbeti getirdiler içmedi ve “Bunun hesabını benden uzak tutunuz” buyurdu.

Nafi diyor ki:
“Hasta olan İbn Ömer kızartılmış balık istedi. Medine’de balık yok denecek kadar azdı. Bir hayli aramadan sonra bir dirhem gümüşe bir balık buldum kızarttım ve Hz. Ömer’in oğluna getirdim. Tesadüfen o anda kapıya bir fakir geldi. İbni Ömer: “Ey Nafi, bu balığı o fakire ver” dedi. Ben “Nasıl olur, sen istedin diye çok zor bulabildim. Fakire parasını verelim” dedim. “Yok, balığı ver” dedi. Ben de emrine uyup balığı fakire verdim. Sonra fakirin arkasından gidip para verdim. Balığı yine alıp İbn-i Ömer’e get irdim:
“Balığın parasını verip balığı geri getirdim” dedim. “Yürü git balığı fakire ver ve parasını da alma. Zira peygamberimiz (S.A.S.) şöyle buyurduğunu duydum:
“Bir kimse arzu ettiği şeyi elde ettikten sonra Allah rızası için ondan el çekerse, Yüce Allah O’nun günahlarını affeder.”

Utbet -ül Gülam ateşte pişip lezzetli olmasını ve nefsi zevk duymasın diye hamuru ateşte pişirmez güneşte pişirip yerdi.

Mâlim bin Dinar’ın canı süt istedi. Kırk yıl sabredip içmedi. Birisi ona hurma verdi. Hurmayı evirdi çevirdi yine sahibine verdi ve şöyle dedi:
“Buyurun, siz yiyin. Ben kırk yıldan beri yemedim.”

Ebu Süleyman-i Darrani’nin müridi olan Muhammed bin El Cevari diyor ki:
“Ebu Süleyman sıcak ekmekle tuz yemek istedi. yanına götürdüm. Bir lokma aldı ve yerine koyup ağlamağa başladı: “Ya Rabbi, benim isteğimi verdin.Yoksa bana cezamı vereceksin? Tevbe ettim beni affet” dedi.

Malik b. Daygam diyor ki:
“Basra’da pazardan geçerken tere otu gördüm. Yemek için büyük arzu duydum. Fakat yemin ettim kırk yıl tere yemedim.”

Malik b. Dinar elli yıl Basra’da yaşadı. Bu sürede ne koruk yedi ne de taze hurma. Basralılara şöyle dedi: “Elli yıldır bir hurma bile yemedim. Buna rağmen ne benden bir şey eksildi ne de sizde bir şey arttı. Tam elli yıldır dünyayı terk ettim. Kırk yıldır canım süt istiyor, fakat ölünceye kadar yemeyeceğim.”

Hammad diyor ki:
“Davud-i Tai’nin ziyaretine gittim, kapısı kapalıydı. İçerden bir ses duydum. Şöyle diyordu: “Bir defa havuç istedin verdim. Şimdi de hurma istiyorsun. Sana asla hurma vermiyeceğim.” İçeri girdim. Davud’un yanında kimse yoktu. Meğer nefsine hitab ediyormuş .”

Bir gün Ebu Hazim pazara çıkar orada elma görür. Canı çeker oğluna: “Şu elmadan bana biraz satın al. Umarım helal elmalardır.” der. Oğlu elmaları alıp kendisine getirdiği zaman kendi kendine şöyle söylenir: “Ey nefsim, nasıl da beni aldattın, elmaya baktırıp heveslendirdin. Satın aldım. Fakat yemin olsun ki sana bu elmaları tattırmam.” Ve elmaları fakirlere gönderir.

Ut bet -ül Gülam diyor ki:
“Yedi yıl canım istediği halde et almadım. Nihayet utanarak bir parça et aldım, kızarttım ekmeğin içine koyup getirirken bir çocuğa rastladım.
Çocuğa “Babası ölen sen değilmisin?” dedim. “Evet” dedi. Eti kendisine verdim.” Bu olayı görenler diyor ki: Eti çocuğa verince,
“Yoksullara, öksüzlere ve esirlere de severek yemek verirler.” İNSÂN SURESİ, Ayet : 8 ayeti celilesini okudu ve bir daha et yemedi.”
Yine aynı zat yıllarca canı çektiği halde hurma yememişti. Bir gün az bir miktar hurma aldı ve akşam iftar sofrasına koydu. O gün insanları paniğe kaptıran bir fırtına koptu. Ubte kendi kendine şöyle dedi. “Sanırım bu durum, hurma aldığım için oldu. Onun için hurma yemem.”

Cafer b. Nasr diyor ki:
“Cüneyd bana zeytin almamı emretti, bende aldım. İftar vakti ağzına bir zeytin aldı ve çıkarıp attı. Sonra ağlayıp “Bu zeytini kaldır.” dedi. Ben de kendisine bu hususla ilgili bazı şeyler söyledim. Cüneyd bana şöyle dedi:
“Bana hafiften bir ses geldi: “Utanmıyor musun? Benim için vazgeçtin şeyemi döndün?” dedi. İşte bunun için zeytin yemekten vazgeçt im.”

Rivayete göre abidlerden biri ahbabını davet edip önüne çörek parçaları doğradı. Adam çöreklerin altına bakıp iyisini seçmeğe kalkışınca abid şöyle dedi: “Beğenmediğin ekmekte kaç kişinin emeği olduğunu ve nice hikmetler bulunduğunu biliyor musun? Yağmuru taşıyan buluttan hasadına kadar çalışanları hes ap et de kaç kişinin elinden geçtiğini düşün. Bunca elden sonra önüne pişmiş olarak gelmiş . Böyle olduğu halde hala ekmeği alt -üst ediyor, beğenmemezlikten geliyorsun.”
Biri anlatıyor:
“Kasım – el Cüi’ye gittim. “Zühd neye denir?” diye sordum. Bana “Bu hususta neler biliyorsun?” dedi. Bildiklerimi anlattım. O da dinledi, birşey demedi. Bunun üzerine “Siz bu hususta ne diyorsunuz?” dedim. Şunları söyledi: “Dikkat et. Mide insanın dünyalığıdır. Kişi midesine sahip olduğu oranda zahiddir. Midesine düşkün olduğu oranda da dünya kendisine sahiptir.”

Görülüyor ki din büyükleri şehvetlerine hakim olmuş ve doyuncaya kadar yemekten kaçınmış lardır. Bunu, yukarıda saydığımız faydaları elde etmek için yapmışlardı. Bazan da yiyicek maddelerinin helal olduğundan kesin olarak emin olmadıklarından zaruret miktarından fazlasını yememişlerdir.

Şehevi arzuların tatmini, zaruri ihtiyaç değildir. Hatta Ebu Süleyman tuzu bile fantezi saymış “Tuz ekmekten değildir. Ekmekten başka her şey şehevidir” demiştir. Bu en üstün derecedir. Bu kadarını yapmaya gücü yetmeyenler, kendilerini tamamen başıboş bırakıp şehvetlerine dalmamalıdırlar. Bir insanın her arzu ettiğini, yiyip, her istediğini yapması müsrifliktir. Devamlı olarak et yemeği yememek gerekir.

Hz. Ali (R.A.) diyor ki:
“Ben oğluma bir gün et , bir gün yağ, bir gün süt ve bir gün de yalnız sirke veririm.”
Müridin yemekten sonra hemen uyumaması müstehaptır. Zira yemekten sonra hemen uyursa iki gafleti bir araya toplamış olur.
Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Yediğiniz yemeği namaz ve zikirle hazmedip eritin. Yemeği hazmetmeden yatmayın. Aksi takdirde kalbiniz kararır ve vaktiniz boşa gitmiş olur.”
Yemek yedikten sonra en az iki rekat namaz kılmalı, yüz tesbih çekmeli, sonra da Kur’an okumalıdır.

Süfyan-ı Sevri yemek yiyip karnını doyurduğu geceyi ibadetle geçirirdi.
Gündüzleri de tok olsa gününü zikir ve namazla geçirir, şöyle derdi: “Karnı doyurulan köle veya merkebin işi çoğalır.”
Büyük velilerden biri müridlerine şöyle derdi:
“Arzuladığınız şeyleri yemeyin. Yerseniz peşine düşüp aramayın. Şayet ararsanız da sevmemeğe gayret edin.”

Az yemekten gaye nefsin kırılması, söz dinler hale getirilmesi ve terbiye edilmesidir. Nefis bu özellikleri kazanınca çok yemek hevesinden ve şiddetli arzulardan kurtulur. Onun için bazen üstad müridine kendisinin bile yapamadığı şeyleri teklif eder. Gaye yalnız açlık zahmetini çekmek değil, mideyi az yemeğe alıştırmaktır. Zira midenin ağırlığı gibi hiçbir şey yememenin sıkıntısı da kalbi meşgul eder ve ibadetten alıkor. Onun için nefis alıştırılmadan birden bire sıkıntılara katlanamaz.
Bu hususta en yüksek derece itidal üzere bulunmaktır. Bunun delili de Peygamber (S.A.S.) efendimizin takip ettiği yoldur. O bazen öyle oruç tutardı ki, bundan sonra hiç iftar etmez. Bazan da o kadar iftar ederdi ki, bundan sonra hiç oruç tutmaz sanırlardı. Evinden yemek istediğinde bulursa yer, bulamazsa “oruç tutayım” derdi. Balı ve eti severdi.

Maruf-i Kerhi de kendisine getirilen güzel yemekleri yerdi. Ama Bişri Hafi yemezdi. Maruf’a bu durumu sordular. Şöyle dedi: ” Bişri Hafi ziyaret yoluna gitmiştir. Bana marifet kapısı açılmıştır. Ben mevlanın sarayında misafirim. İhsan edip bir şeyler verirse yerim. Vermezse sabrederim. Benim ara yerde tasarrufum kalmamıştır.”
Ahmaklar bu makam hususunda çok yanılırlar. Zira nefsine karşı
koyamayan kimse “Ben de Maruf-u Kerhi gibi arifim” diyerek çalışma ve mücahedeyi bırakırlar. Oysa riyazeti iki kimse bırakabilir. Biri sıddık makamına kavuşan sıddıklar. Diğeri de sağlam zannedip ayaklarının kaymayacağına güvenenler. Maruf-u Kerhi nice uzun zamanlar riyazetle uğraştıktan sonra o mevkiye gelebilmiştir. Kendisine ne yapılırsa yapılsın kızmaz, her şeyi Allah’tan bilirdi. O halde söylediği söz de ancak onun gibi kimseler için doğru olabilir. O halde söylediği söz de ancak onun gibi
kimseler için doğru olabilir, herkes için değil. Bişr-i Hafi ve diğer bazı büyükler kendi nefislerinden emin olmadıkları için riyazet yolunu elden bırakmamışlardır. O halde başkaları hayale kapılmamalıdırlar.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

CİNSİ ŞEHVET – Cinsi Münasebetin Fayda ve Zararları – Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali

Posted by Site - Yönetici Ocak 3, 2017

201cinsi-munasebetin-fayda-ve-zararlari

CİNSİ ŞEHVET – Cinsi Münasebetin Fayda ve Zararları

Cinsi münasebet şehveti iki faydayı sağlaması için sana verilmiştir:

1. FAYDA: Cinsi münasebetin zevkine varmakla, ahiretteki daha büyük zevki hatırlamak ve ona hazırlanmak. Cinsi münasebetin zevki kısa bir süre değil de devamlı olsaydı, bütün zevklerin en kuvvetlisi olurdu. Ahirette ise bu zevk devamlıdır. Herhangi bir şeye teşvik veya herhangi bir şeyden korku insanı saadete ulaştırır. Bu da daha önce zevkine ermek veya acısını tatmakla olur. zevki bilinmeyen şeye fazla rağbet edilmez.

2. FAYDA: Soyun kesilmemesidir.
Cinsi münasebet şehvetinin bu iki faydası vardır. Ancak bu faydaların yanında insanı felakete sürükleyen zararları da vardır. İnsan bu şehvetine hakim olup onu normal durumda tutmazsa hem dünyada hemde ahirette perişan olur.
Ey Rabbim, güç getiremeyeceğimiz şeyleri bize yükleme” ayeti celilesinin yorumunda, güç getiremeyeceğimiz şeyin aşırı şehvet olduğunu söylemiş lerdir.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Allah’ım, gözümün , kulağımın, edep yerimin ve menimin şerrinden sana sığınırım.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Kadınlar şeytan aleti ve vasıtalarıdır.”

Musa (A.S.) bir yerde oturuyordu. Yanına başörtülü birisi geldi. Sonra başörtüsünü çıkarıp yere koydu ve Musa (A.S.)’a selam verdi. Musa (A.S.) sordu:
“Sen kimsin?” karşısındaki:
“Ben İblisim” dedi.
Musa: “Sana selam yok. Buraya niçin geldin?”
İblis : “Senin Allah katındaki mevkini bildiğim için sana selam vermeye geldim.”
Musa (A.S.): “Başındaki şey nedir?”
İblis : “Burnuştur (Bir nevi baş örtüsü). Bununla insanları kendime çeker sonra da kalblerine girerim.”
Musa (A.S.): “Ne zaman insanlara galip gelirsin.”
İblis : ” İnsan kendini beğendiği Allah için yaptıklarını çok gördüğü ve günahlarını unuttuğu zaman ona galip gelirim. Ey Musa! Üç şeyten sakın:
a) Mahremin olmayan kadınla bir arada bulunma. Zira ikisinden baş ka üçüncü kişi ben olur ve onları aldatırım.
b) Yapamayacağın şeyi söz verme, verdiğin sözde de dur.
c) Ayırdığın sadakayı bekletmeden ver. Şayet hemen vermezsen ben araya girer, verilmesine engel olurum.” dedi. Sonra da “Eyvah Musa (A.S.) insanları nelerden koruyacağını öğrendi.” diye feryat etti.

Bir büyüğümüze göre şeytan kadına şöyle der:
“Benim kuvvetimin yarısı senden meydana gelmiştir. Sen tam hedefe varan ok gibisin. Benim mahrem yerim ve ihtiyaç anında elçim sensin.” Şeytanın ordusunun yarısı öfke ve kin, diğer yarısı da şehvettir. Şehvetlerin en büyüğü ise kadın şehvetidir.
Bu şehvetin de diğer şehvetler gibi aşırı tarafı ve orta derecesi vardır.
Aşırı tarafı aklı yener, insanın düşünce ve yakınlığını kadınlara sarfettirir.
Bu derecede şehvetinin esiri olanlar ahiret yolunu kaybeder, dinlerini unuturlar. Artık fahişeler peşinde koşmaktan başka bir şey düşünmezler.

Bu aşırı şehvet bazılarını çok kötü iki yola sevk eder:
1- Fazla münasebette bulunabilmek için şehveti artıcı şeyler kullanmak. Çok yemek yemek için iştah ve sindirme ilaçları kullanmak gibi. Fazla yemek ve münasebet şehveti hastalıktır. Zevki, bu hastalığı arttırmakta değil, bundan kurtulmakla olur.
Bir hadis te rivayet edildiğine göre,
Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Cebrail’e münasebet zafiyetimden şikayet ettim. O da bana Herise (keş kek) yememi tavsiye etti.”
Bana göre şehevi arzusu için değil, dokuz eşinin hakkını ödemek için bu kuvvet talebinde bulunmuştur. Peygamber efendimizin dokuz eşi vardı.
Bunların hakkını ödemek kendisine borç idi. Onları boşasaydı baş kalariyle evlenmeleri yasak ve haramdı. Zira onlar mü’minlerin anneleri idiler.

2- Bir zarar da bu şehvetin insanı aşk sapıklıklarına sürüklemesidir. Bu ise en büyük akılsızlıktır. Hatta hayvandan bile daha aşağı olmaktır. Zira aşık, şehvetinin tatmini ile yetinmez. Aşk, şehvetlerin en çirkini ve en çok utanılacak olanıdır. Ona göre şehvetini teskin etmenin tek yeri maşukudur.
Oysa hayvan böyle değildir. Bir yerde şehveti teskin olunca artık dinlenir.
Ama aşık maşukundan başka bir şey düşünmez. Ona adeta tapar ve onun için her zillete katlanır. Aklını da şehvetinin hizmetine verir. Oysa akıl şehvete hizmet etmek için değil, şehvetin kendisine hizmet etmesi için yaratılmıştır.

Aşk, şehvetin en aşırı durumudur. Buna düşmemek için kadınlara bakmaktan veya onları düşünmekten kendini alıkoymak gerekir.
Başlangıçta bunlardan kaçınılmazsa, tutulduktan sonra vazgeçmek, yerleşmiş olan aşkı söküp atmak zor olur. Kadına karşı duyulan aşkta durum böyle olduğu gibi, mal ve mevkiye karşı duyulan aşk için de durum aynıdır. Tamamiyle tutulduktan sonra ayrılmak zordur. Bazı kimseler bu durumlara düşmüş dünya ve ahirette perişan olmuşlardır.

İlk başlangıçta aşkın hücumuna karşı koyan kimse, ilk dönemeçte şahlanmak üzere olan atın dizginini çeken biniciye benzer. Eğer ilk etapta dizgini çekmezse atı şahlanıp onu parçalayabilir. Onun için ilk başta, iş işten geçmeden ihtiyatlı davranmak gerekir. İş işten geçtikten sonra ise çok çetin mücadele etmek gerekir. İnsanı ölüme kadar götürebilir.

Şehvetin bir de iktidarsız olmak veya hiç evlenmemek gibi geri derecesi vardır ki o da kötüdür. Makbul olan orta derecede olmak akıl ve şeriata uygun hareket etmektir. Şehvette aşırıya kaçan hemen evlensin veya oruç tutsun.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Ey gençler, evleniniz. Evlenmeğe gücü yetmeyenler ise oruç tutsunlar. Zira oruç şehveti kırar.

Kaynak : Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslama Göre Cinsel Hayat | Etiketler: , | Leave a Comment »

EVLİLİKTEN KAÇINMAK – Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali

Posted by Site - Yönetici Ocak 2, 2017

evlilikten-kacinmak-kimyay-i-saadet-imam-gazaliosmanli-da-en-ilginc-evlilik-yontemi-1596803-copy

EVLİLİKTEN KAÇINMAK

İlk zamanlar mürit evlenmekten kaçınmalıdır. Zira evlenme işi müridi yolundan alıkoyabilecek bir uğraşıdır. Evlenmek müridi kadınla ilgilenmeye sevkeder ve ona yaklaştırır. Oysa Allah’tan başkasına yaklaşan kimse Allah’tan ayrı düşer ve Allah’la beraber olmaya vakit bulamaz.
Peygamberimizin eşlerinin çokluğu müridi aldatmasın. Zira onun kalbini hiçbir şey Allah’tan uzaklaştıramadı. Bir hükümdar ile bir demirci arasında fark vardır.

Ebu Süleyman-i Darrani diyor ki:
Evlenen, dünyaya meyletmiş sayılır. Evlenen hiçbir müridi eskisi gibi bulamadım.

Peygamber ile başkası karşılaştırılamaz. Onun Yüce Allah’ın sevgi deryasına dalışı öyle kuvvetlidir ki, ruhunu yakıp kavuran bu sevginin vücuduna geçme tehlikesi vardı. Bunun için Hz. Aişe’ye (R.Anha) dokunarak “Benimle konuş ey Ayşe” derdi. Gayesi, içinde bulunduğu duruma vücudunun dayanamayacağını anladığı için Aişe (R. Anha) ile meşgul olmaktı. Onun asıl tabiatı. Allah ile yakın olmaktır. İnsanlarla yakınlaşması geçicidir. Zayıf olan bir insan kendisine bu açıdan bakarsa aldanır. Zira Peygamberimizin işlerindeki sırları anlatmaktan akıllar acizdir.

Mürid için gerekli olan, marifette kuvvetleninceye dek eğer şehvetine hakim olabiliyorsa evlenmemektir. Şehvetini yenmiyorsa devamlı oruç tutmalı, uzun açlık çekmelidir. Eğer bununla da şehvetine hakim olamazsa, mesela zina etmese bile gözünü mahremden alıkoyamazsa, evlenmesi daha uygun olur. Zira gözünü koruyamayan kimse, düşüncesini de koruyamaz.
Kafası oraya takılır ve Allah korusun felakete düşer. Esasen göz zinası, küçük günahlar serisinin hatırı sayılır bir halkasıdır. Gözünü koruyamayan kimse, kendisini de koruyamaz.

İsa (A.S.) buyuruyor ki:
Sakın namahreme bakmayın. Zira o bakış kalbe şehvet tohumunu eker. Bu da fitne için yeterlidir.

Said b. Cübeyr diyor ki:
Yahya (A.S.) a “Zinanın başlangıcı nedir?” diye sordular, şu cevabı verdi:
Bakmak ve düşünmektir.” Fudeyl diyor ki: “Şeytan; O bakış benim ok ve yayımdır. Onunla daima hedefe vururum demiş .”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Bakmak şeytanın zehirli oklarından biridir. Kim Allah’tan korktuğu için namahreme bakmazsa, Yüce Allah onun kalbine zevk duyacağı bir iman yerleştirir.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Erkeklere kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Dünyadan bilhassa kadınların fitnesinden sakınınız. Zira İsrailoğullarına ilk fitne kadınlardan geldi.”

Yüce Allah buyuruyor ki:
Müslüman (erkeklere) söyle gözlerini harama kapasınlar.
NUR SURESİ, Ayet : 30

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Her insan oğlunun zinadan nasibi vardır. Gözler zina eder; gözlerin zinası bakmaktır. Eller zina eder; ellerin zinası ellemektir. Ayaklar zina eder; ayakların zinası yürümektir. Ağız zina eder; onun zinası da öpmektir. Kalb de arzu eder veya umar. Cinsi uzuvlar ise ya tasdik veya tekzip eder.”

Peygamberimizin (S.A.S.) muhterem eşleri Ümmü Seleme (R.A.) diyor ki:
“Bir gün gözleri görmeyen ibni Ümmü Mektum, Peygamberin yanına girmek için izin istedi. Ben ve diğer eşi Meymune oradaydık. Peygamber efendimiz bize,
“Çekilin ve saklanın” buyurdu. Biz: “Bu adamın gözleri görmüyor. Niçin çekilelim?” dediğimizde Peygamber efendimiz şöyle buyurdu:
“O görmüyorsa siz de mi görmüyorsunuz?”

Açıkça görüldüğü gibi kadınların gözleri görmeyen erkeklerle bile bir arada bulunmaları caiz değildir. Bir kadının yabancı kör bir erkekle bir arada bulunup ona bakması haramdır. Ancak ihtiyaç halinde kadın yabancı erkeklerle bir arada bulunup konuşabilir.
Gözlerini kadından koruyup parlak oğlanlardan koruyamamanın günahı sizi büyülüyor. Böyle kimselerin evlenmeleri gerekir. Zira çocukların fitnesi kadınlarınkinden daha fazladır. İnsan beğendiği bir kadınla evlenip kendisine helal edebilir, ama erkek çocuk için böyle bir şey mümkün değildir. Dolaysıyla erkek çocuğa şehvetle bakmak büyük günahlardandır.
Genç çocuğa bakmanın haramlığı ölçüsü, gence bakarken, şehvet duyup rahatlamaktır. Bu hissi duyanların erkek çocuklara bakması haramdır. Eğer çocuğa bakarken bir akarsuyu, yeşilliği, çiçeği veya tabiattan daha başka bir şey seyrettiği zamanki rahatlığı
duyuyorsa, o zaman bakmanın zararı yoktur. Zira insanda bu saydıklarımızda birleşme arzusu olamaz. Gül ve çiçek ne kadar güzel olursa olsun, onu öpüp okşama arzusu duyulmaz.

Gençlere bakmaktaki şehvet ölçüsü, öpme ve okşama arzusunun
doğmasıdır.
Müridlerden biri diyor ki:
“Müridliğe başladığım ilk sıralarda bir türlü şehvetime hakim olamıyordum.
Beni kurtarması için Yüce Allah’a çok yalvardım. Bir gece rüyamda bir adam gördüm. Hâlimi sordu. Ben de durumumu anlattım. Elini göğsüme koydu. Uyandığımda şehvetin benden gittiğini gördüm. Aradan bir yıl geçti.
Yine eski durumuma döndüm. Tekrar Allah’a yalvardım. Rüyamda aynı şahsı gördüm. Bu kez boynumu vurdu. Uyandığımda şehvetim yok olmuştu. Bir yıl sonra şehvetim yine meydana çıktı. Bu kez de Allah’a yalvardım ve rüyamda aynı adamı gördüm. Adam bana şöyle dedi: “Yüce Allah ‘ın senden kalkmasını istemediği şehvetin kalkması için neden ısrar ediyorsun?” Bu rüyadan sonra evlendim. Hem şehvetim durgunlaştı, hemde çocuklarım oldu.”

Evlenme ihtiyacını duyan mürid, evlenirken ve evlilik halinde müridliğin şartlarını terketmemelidir. İyi niyetle evlenmeli, güzel ahlaka sahip olmalı, kadının haklarını yerine getirmelidir. İyi niyet sahibi olmasının delili, zenginleri aramadan, dindar ve yoksul birisiyle evlenmektir.

Büyüklerden biri diyor ki:
“Zengin kadınla evlenen erkek beş sıkıntı ile karşılaşır:
1- Nikah parası çok olur.
2- Evlenme sürümcemede kalır.
3- Kadın kocasına hizmet etmez.
4- Zengin kadın çok nafaka ister.
5- Boşanmak icap ettiği zaman, mal düşüncesiyle boşayamaz.”

Yoksul ve dindar bir kadında yukarıda saydıklarımızdan hiçbiri bulunmaz.

Büyüklerden biri diyor ki:
“Dört hususta kadının erkekten düşük olması daha uygundur.
1- Yaş .
2- Boy.
3- Mal.
4- As alet .
Aks i takdirde kadın erkeği hor görür.

Dört hususta da kadın erkekten üstün olmalıdır:
1- Güzellik.
2- Terbiye.
3- Güzel ahlak.
4- Şüpheden sakınmak.”

Erkek evlendiği kadının fiziki kusurlarını görmemezlikten gelmelidir.
Müridlerden biri güzel bir kadınla evlendi. Tam zifafa girecekleri sırada kadının vücudunda siyah sivilceler meydana geldi. Kadının akrabaları “Kızımızı sevmiyecek” diye üzüldüler. Bunu farkeden mürid, onları üzüntülerinden kurtarmak için gözleri kör olmuş gibi kendini gösterdi.
Kadınla yirmi yıl yaşadı ve bu süre zarfında gözlerinin gördüğünü söylemedi. Kadın öldükten sonra gözlerini açtı.
“Niçin böyle yaptın?” diyenlere şöyle dedi:
“Akrabalarının üzüntülerini gidermek için böyle davrandım.” Arkadaşları:
“Bu güzel ahlakınla bizi geçtin” dediler.

Sofilerden biri kötü huylu bir kadınla evlenir ve eziyetlerine sabreder.
Arkadaşları: “Niçin kahrını çekiyorsun? Boşa gitsin” derler. Şu cevabı verir: “Kötülüğüne dayanamayacak birisinin onu alıp çok zahmet çekmesinden korktuğum için onu boşamıyorum.”

Bütün bunları eğer evlenmesi gerekiyorsa müridin karısına karşı nasıl davranması gerektiğini anlatmak için yazdık. Mürid eğer Allah’a yakınlığı bekarlıkta buluyorsa ve şehvet ine hakim olabiliyorsa evlenmemesi uygundur. Ama eğer şehvetine hakim olamıyorsa evlenmesi daha iyidir.

Şehvet hastalığının üç çeşit tedavisi vardır:
a) Açlık (oruç tutmak).
b) Namahreme (evlenebileceği kadına) bakmamak.
c) Kalbi başka bir düşünce ile meşgul etmek.
Bu üç şey de fayda etmezse o zaman hemen evlenmek gerek. Onun için eski adamlar böyle durumlarda hemen evlenir ve çocuklarını da erkenden evlendirirlerdi.

Abdullah b. Vedaa diyor ki:
“Said b. Müseyyebin sohbetlerine katılırdım. Ailem öldüğü için bir süre yanına gitmedim. Sonra gittiğimde:
“Nerede kaldın?” diye sordu. Ben de:
“Ailem öldü. Defin ve matem ile meşguldüm. Onun için gelemedim.” dedim.
“Bize haber verseydin biz de cenazeye gelirdi.” dedi. Bir süre oturdum, sonra kalkmak istedim. Sordu:
“Kendine bir eş buldun mu?”
“Cebimde iki-üç dirhem para var. Bana kim kadın verir?” dedim.
“Ben kısımı sana veririm” dedi.
“Ciddi mi sölüyorsun?” dedim.
“Evet , ciddi söylüyorum” dedi. Yüce Allah’a hamdü sena etti ve
Peygambere selatü selam getirdi. İki-üç dirhemle kızını bana nikahladı. Oradan sevinç içinde ayrıldım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Eve geldim.
Düğün için kimden borç alabileceğimi düşünmeye başladım. Oruçlu idim.
Akşam oldu. Namazımı kıldım, lambamı yaktım ve iftara oturdum. Yemeğim biraz pekmezle bir miktar zeytinyağı idi. Tam bu sırada kapı çalındı. “Kim o” diye seslendim. “Ben Said” dedi. Bütün Saidleri düşündüm, fakat hangisi olabileceğini anlayamadım. Hele kayınpederim Said b. Müseyyeb.
“Bir şey mi oldu efendim? Haber verseydiniz hemen gelirdim” dedim.
“Hayır, senin ayağına gelmek daha iyidir” dedi. Ben: “Emirleriniz nedir efendim?” dedim. “Bekar bir adamsın. Bu gece yalnız kalmanı iyi bulmadım.
İşte sana aileni getirdim” dedi ve kendi boyunda olan kızıyla içeri girdi.
Kadın utancından yıkılıyordu. Yardım edip içeri aldım. Fakat görünmesin diye hemen ekmek ve zeytinyağını karanlığa koydum. Sonra çıkıp komşuları çağırdım, kendilerine durumu anlattım. Annem de geldi. Herkes Said’in kızını bana vermesine hayret ediyordu. Annem üç gün kızı yanına aldı.
Sonra gerdeğe girdim. Kız çok güzel, dini çok iyi bilen ve koca haklarını gözeten bir kadındı. Tam bir ay Said’in yanına gidemedim. O da gelmedi.
Bir aydan sonra ziyaretine gittim. Etrafında kalabalık bir dinleyici topluluğu vardı. Selam verdim. Selamımı aldı ve oturdum. Herkes gittikten sonra bana dönüp kızının durumunu sordu. Çok iyi olduğunu söyledim.
Eğer sana itaatsizlik yaparsa sopaya sarıl dedi. Nihayet müsaade alıp evime döndüm. Arkamdan yirmi bin dirhem para gönderdi.”

Abdullah b. Süleyman diyor ki:
Said’in kızını hemen o gece getirmesi, damadını şehvet gailesinden kurtarmak içindi. Şehvet ateşi nikah suyu ile hemen söndürülmelidir.

Kaynak : Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

GÖZ İLE CİNSİ MÜNASEBET ŞEHVETLERİNE UYMAMANIN ÜSTÜNLÜĞÜ

Posted by Site - Yönetici Aralık 19, 2016

goz-zinasi-nedir-ne-kadar-gunahtir-goz-zinasiislama-gore-iliskicinsi-munasebetzinakadina-bakmak

GÖZ İLE CİNSİ MÜNASEBET ŞEHVETLERİNE UYMAMANIN ÜSTÜNLÜĞÜ

Şehvetlerin en büyüğü cinsi münasebette bulunma şehvetidir.
Bu şehvet kabardığı zaman isyan akıl zincirini kırar ve isyan eder. Neticesi çirkin olup duyulması halinde insan rezil ve perişan olmaktan korkar.
Genellikle insanların buna yaklaşmaması ve acizliklerinden, ya korkularından ya utanmalarından ya da kalb ve vücutlarını korumak içindir. Zira bütün bunlar nefsin bir arzusunu diğer bir arzusuna tercihten ibarettir. Bununla beraber hangi sebepten dolayı olursa olsun kötülükten kaçınmakta fayda vardır.

Yukarıda saydığımız engellerin faydaları açıktır. İnsanı günahtan korur. Hangi sebepten olursa olsun zinayı terketmekle insan günahtan kurtulmuş olur. Ancak asıl fazilet ve büyük mükafat , maddi şartlar müsait olduğu halde sadece Allah korkusundan dolayı günahlardan vazgeçmektir.
Hele bütün şartlar uygun olup da şehvet galeyana geldiği sırada sadece Allah korkusu yüzünden zinadan kaçınmak, en büyük fazilet ve en büyük derecedir. Bu derece sıddıkların dereces idir.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Aşık olduğu halde utandığı için bunu gizliyen ve arkasından bu yüzden ölen kimse şehittir.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Kıyamet günü yedi gurup kimse, arşın gölgesi altında olacaklardır. Bu yedi guruptan birisi de genç, asil ve mevki sahibi bir kadının zina davetini,”Ben Allah’tan korkarım” diyerek reddeden kimsedir.”

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Yusuf’un bütün imkanlar mevcut iken Zeliha’ya yaklaşmamasını övmekte ve şehvet hususunda şeytan ile yapılan bu mücadeleyi herkes için örnek teşkil etmiştir.

Çok yakışıklı bir delikanlı olduğu söylenen Süleyman b. Yesar diyor ki:
“Bir gün hanımın biri yanıma gelip yakınlık istedi. Kadını reddettim ve ondan uzaklaştım. O gece rüyamda Yusuf’u (A.S.) gördüm. Ben kendisine “Sen Yusuf musun?” diye sordum. O da: “Evet , ben azmeden Yusuf, sen de azmetmeyen Süleymansın” dedi.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Bir zamanlar üç arkadaş yola çıktılar. Akşam oldu, bir mağaraya girdiler.
Mağaranın ağzına bir taş düştü çıkış yolunu kapadı. İçerde kalan üç arkadaş kendi aralarında “Yapmış olduğumuz iyi amellerle Yüce Allah’a yalvarmaktan başka hiçbir kuvvet bizi buradan çıkaramaz, dediler ve birincisi dua etmeye başladı:
“Allahım, bilirsin çok yaşlı bir anne ve babam vardı. Akşamları onların yemeğini yedirip ihtiyaçlarını görmeden önce hiç kimseye bakmazdım. Bir akşam ot ve ağaç toplamak için gittiğim merada geciktim. Vaktinde yetişemediğim için onlar uyuya kalmışlardı.
Akşam içecekleri sütü sağdım.
Onları uyur bulduğum için onlardan önce ailemin diğer fertlerine yedirmeği uygun bulmadım. Elimde sütleri baş uçlarına sabaha kadar bekledim. Oysa çocuklar ayaklarıma dolanıp süt istiyorlardı. Sabah olunca ana-babam uyandılar, sütlerini içirdim sonra diğer işlerime baktım. Allahım, bunu senin rızan (hoş nutluğun) için yaptım. Şayet rızana uygun düştüyse bizi bu taştan kurtar.” dedi. O anda taş biraz kaydı ve bir ışık deliği açıldı.
Ancak çıkmak için yeterli değildi.

İkincisi:
Allahım, amcamın çok sevdiğim bir kızı vardı. Onunla münasebet kurmak istedim fakat kabul etmedi. Bir yıllık kıtlık olup darda kalınca bana geldi.
Ben de bana teslim olması şartıyle yüzyirmi altın verdim. Tam temasa geçeceğim sırada: “Allah’tan kork, nikahsız olarak mührü bozma” dedi. Bu sözü üzerine ben de çok sevdiğim halde ona yaklaşmaktan vazgeçtim. Allah ‘ım bunu senin rızan için yaptım. Eğer rızana uygun ise bizi burdan kurtar.” dedi. Taş biraz daha açıldı fakat yine açıklık çıkmaları için yeterli değildi.

Üçüncüsü:
“Allahım ben ücretli işçi çalıştırır ve ücretlerini öderdim. Ancak bir tanesi ücretini azımsayıp almadı. Ben de onun parasını değerlendirdim onun namına çoğaldı. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra adam geldi ve hakkını istedi. ben de: “İşte şu gördüğün deve, inek, koyun ve köleler senindir. Al götür.” dedim. Adam inanmadı “Benimle alaymı ediyorsun. Hakkımı ver” dedi. Ben “Hayır alay etmiyorum. Bu mallar senin yevmiyenden meydana gelmiştir. Al götür” dedim. Adam da hepsini alıp götürdü. Allahım bu işi rızan için yaptım. Eğer rızana uygun düştüyse bizi buradan kurtar” dedi ve taş kayıp açıldı. Onlar da çıkıp yollarına devam
ettiler.”

Ebu b. Abdullah diyor ki:
“Bir kasap komşusunun cariyesine aşık olmuştu. Bir gün cariyeyi köye birinin evine gönderdiler. Kasap cariyenin arkasından gidip uygun bir yerde ona sarıldı. Cariye: “Senin beni sevmenden daha çok ben seni seviyorum. Fakat Allah’tan korkuyorum.” dedi.
Kasap:
“Sen Allah’tan korkuyorsun da ben niçin korkmayayım” dedi ve tövbe edip geri döndü. Yolda bayılacak derecede susadı. O sırada bir peygamberlerin elçisine rastladı ve ciğerlerinin hararetten yanmakta olduğunu söyledi. Elçi “Gel dua edelim. Belki bir parça bulut gelir de gideceğimiz yere kadar başımızın üzerinde gölge olur.” dedi. Kasap: “Benim makbule geçecek bir ibadetim yok. Sen dua et ben de amin derim” dedi. Öyle yaptılar ki bulut geldi yollarının sonuna kadar onları güneşten korudu. Ayrıldıkları sırada
bulut kasabın gittiği tarafa yöneldi. Elçi kasaba: “Hani taatim yok diyordun. Oysa senin taatin varmış . Çünkü bulut seninle geliyor. Bunun hikmeti nedir bana anlat” dedi. Kasap durumunu anlatınca elçi şöyle dedi:
“Kabul edilen tövbenin derecesi her mevkiden üstündür.”

Ahmet Ebu Said diyor ki:
“Kufe de yanımızda yakışıklı bir genç vardı. Beş vakit namazını camide kılar, ibadetini ihmal etmezdi. Güzel bir kadın bu gence aşık oldu. Bir gün camiye giden gencin yoluna çıkar:
Sana söyleyeceklerim var. Dinle sonra git” der. Genç dinlemez Camiye gider. Camiden dönerken kadın yine yoluna çıkar. “Sana söyleyeceklerim var, beni dinle” der. Delikanlı: “Seninle konuşmam şüphe uyandırır. Böyle işlerden hoşlanmam der.” Kadın: “Ben seni biliyorum. Fakat seni seviyorum. İkimizi de Allah’a havale ediyorum.” dedi. Genç eve dönünce namaz kılamadı. Oturup kadına Allah’a dönmesi için mektup yazdı. Kadın ölünceye kadar ibadete devam etti.

Kaynak : Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: