Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Mubârek şehirlerin Vehhâbî habîslerinden geri alınması

Posted by Site - Yönetici Aralık 28, 2015

Mubârek şehrlerin Vehhâbî habîslerinden geri alınması,mecca-kabaa-01 copy

Mubârek şehirlerin Vehhâbî habîslerinden geri alınması

Osmanlı devleti, bu senelerde dış devletlerle uğraşmakta ve masonların körüklediği isyân ateşlerini söndürmeye çalışmakta idi. [Mekteb-i sultanî müdîri Abdürrahmân Şeref bey, 1325 mâlî ve 1909 mîlâdî senesinde basılan (Fezleke-i tarih-i devlet-i Osmaniyye) kitabında diyor ki, (1213 [m. 1798] de fransızlar Mısrı işgâl etti. Uzun muhârebelerden sonra Mısr 1216 da istirdâd edildi. Anadoluda ve Rumelide zuhûr eden eşkıyâ ile uğraşıldı. 1221 de Rusya Hotin ve Bender kal’alarına hücûm etti. İngiliz donanması, bunu fırsat bilerek Marmaraya girdi. Yedi-kuleye kadar gelerek, sâhilleri top ateşine tuttu. Halîcdeki donanmanın kendisine teslim edilmesini istedi. Başta pâdişâh üçüncü Selîm sultan olmak üzere, bütün memurların gayreti ile sâhillere binden ziyâde top yerleştirilerek, ingiliz donanmasına ateş edildi. Donanma on gün dayanamayıp kaçtı. Fakat, dahilî düşmanlar İstanbulda ihtilâl çıkarıp, 1223 de sultan şehit edildi. Rusya 1224 de tekrar hücûm etti. Bu harp 1227 Bükreş müâhedesine kadar devam etti.)] 1226 [m. 1811] senesinde, Sü’ûdun müslümanlara işkenceleri ve islâm dînine olan hakâretleri, dayanılmıyacak hâl aldığından, müslümanların halîfesi sultan II. Mahmûd hân-ı Adlî Mısr vâlîsi Muhammed Ali pâşaya ferman gönderip, eşkiyâyı terbiye etmesini emreyledi. Muhammed Ali pâşa, oğlu Tosun pâşanın kumandasında bir kolorduyu, Ramazan ayında Mısrdan yola çıkardı. Tosun pâşa, Medînenin iskelesi olan (Yenbû’) şehrini aldı. Cüdeyde yolu ile Medîneye giderken, (Safrâ) vâdisi ile Cüdeyde boğazı arasında ve (1226) zilhicce ayı başında büyük bir muhârebe olup bozguna uğradı. Tosun pâşaya birşey olmadı ise de, Osmanlı müslümanlarının çoğu şehit oldu. Muhammed Ali pâşa buna çok üzüldü. Büyük bir kolordu ile kendisi yola çıktı. Orduda onsekiz top, üç havan topu ve pek çok silâh vardı. 1227 [m. 1812] senesinin Şa’bân ayında Safrâ ve Cüdeyde boğazlarını geçtiler. Ramazan ayında, birçok köyleri harbsiz ele geçirdiler. Muhammed Ali pâşa, çok kurnaz davranıp, bu başarıları para ile sağladı. Daha doğrusu, bu kurnazlığı ona şerif Gâlib efendi öğretti. Para ile köyleri ele geçirdi. Bu yolda yüzonsekizbin riyâl dağıtıldı. Tosun pâşa da, babası gibi, şerif Gâlib efendi ile görüşmüş olsaydı, koca bir orduyu elinden çıkarmamış olurdu. Şerif Gâlib efendi, Mekkede vehhâbîlerin emîri idi. Fakat, Mekkenin o azgın şakîlerden kurtarılmasını gönülden istemekte idi. Muhammed Ali pâşa, Zilka’de sonunda Medîneyi de kansız ele geçirdi. Bu zaferleri, halîfe hazretlerine arz edilmek üzere Mısra bildirdi. Mısrda üç gün üç gece bayram yapıldı. Zafer müjdeleri bütün islâm memleketlerine bildirildi. Muhammed Ali pâşa, bir fırkayı da, Cidde yolundan Mekkeye göndermişti. Bu fırka, (1228) Muharremi başlarında Ciddeye geldi. Mekkeye yürüdü. Şerif Gâlib efendinin gizlice göndermiş olduğu plânlara uyarak, kolayca Mekkeye girdi. Osmanlı ordusunun Mekkeye yürüdüğü şehre yayılınca, eşkiyâ kumandanları ile birlikte, dağlara kaçtılar.

Sü’ûd bin Abdülazîz binikiyüzyirmiyedi (1227) senesinde, hacdan sonra Tâife gitmiş, islâm kanı dökülen yerleri gezmiş, fesat ocağı olan Der’ıyyeye dönmüştü. Der’ıyyeye gelince, Medîne-i münevverenin ve sonra Mekke-i mükerremenin Osmanlıların eline geçtiğini işitince, şaşkına döndü. O sırada Osmanlı ordusu Tâife yürüdü. Tâif zâlimi olan (Osman-ül-Mudâyıkî), askerleri ile birlikte, korkudan kaçmış olduğundan, şehir harbsiz ele geçirildi. Müjde haberi İstanbula, müslümanların halîfesine arz olundu. Sultan Mahmûd hân-ı Adlî bu müjdeye çok sevindi. Allahü teâlânın bu ihsânına hamd eyledi. Muhammed Ali pâşaya teşekkürler ve ihsânlar gönderip, Hicâza tekrar giderek eşkıyâyı teftîş ve kontrol etmesini emir buyurdu.

Muhammed Ali pâşa, sultan Mahmûd hânın fermanına uyarak, Mısrdan tekrar yola çıktı. Bu sırada, şerif Gâlib efendi, Osmanlı ordusu ile birlikte Tâife gitmiş, elleri kanlı vâlî Osmanı aramaya dağılmışlardı. Plânlı davranarak, şakîyi yakaladılar. Mısra ve oradan İstanbula gönderildi. Muhammed Ali pâşa, Mekkeye gidince, Şerif Gâlib Efendiyi İstanbula gönderdi. Yerine kardeşi Yahyâ bin Mes’ûd efendiyi emîr yaptı. 1229 Muharrem ayında (Mübârek bin Magyan) şakîsi de ele geçirilip İstanbula gönderildi. Binlerle müslüman kanı akıtan bu iki şakî, İstanbul sokaklarında dolaştırıldıktan sonra, cezâları verildi. Yirmialtı sene Mekke emîrliği yapan şerif Gâlib efendiye sevgi ve saygı gösterilerek Selânike gönderilmiş, orada istirâhat ederek, 1231 [m. 1815] de vefât etmiştir. Selânikte türbesi ziyâret edilmektedir.

Hicâzın mübârek şehirleri eşkiyâdan temizlendikten sonra, Yemene kadar olan yerleri de temizlemek için bir fırka [tümen] gönderilmişti. Muhammed Ali pâşa, kendi askeri ile bu fırkanın yardımına gitti. Bütün oraları da temizledi. Mekkeye döndü. (1230) Recebine kadar orada kaldı. Oğlu Hasen pâşayı Mekke vâlîsi yapıp, Mısra döndü. Sü’ûd bin Abdülazîz (1231) senesi ortalarında öldü. Yerine oğlu Abdüllah bin Sü’ûd geçti. Muhammed Ali pâşa Mısra gelince, oğlu İbrâhîm pâşayı bir fırka asker ile Abdüllahın üzerine gönderdi. Abdüllah ibni Sü’ûd önceden Tosun pâşa ile bir anlaşma yaparak, Der’ıyye emîri kalmak şartı ile, Osmanlılara itaat edeceğini bildirmişti. Fakat Muhammed Ali pâşa, bu anlaşmayı kabûl etmemişti. İbrâhîm pâşa, (1231) senesi sonunda Mısrdan yola çıktı. (1232) başında Der’ıyyeye vardı. Abdüllah ibn-üs-Sü’ûd, bütün askeri ile karşısına çıktı. Çok kanlı muhârebelerden sonra, binikiyüzotuzüç 1233 [m. 1818] Zilka’de ayında Abdüllah ibn-üs-Sü’ûd yakalandı. Bu zafer müjdesi Mısra gelince, kal’adan yüz top atılıp, yedi gün yedi gece bayram yapıldı. Her taraf bayraklarla donatıldı. Minârelerde tekbîr getirildi ve münâcâtlar okundu.

Muhammed Ali pâşa, Arabistânın mübârek şehirlerinin eşkiyâdan temizlenmesine çok önem vermiş, muvaffak olmak için çok uğraşmış, bu yolda, sayılamıyacak kadar altın sarf etmiştir. Şimdi de, Sü’ûdî hükûmetinin, daha çok altın harcıyarak sapık inançlarını bütün dünyaya yaymak çabasında olduğunu üzülerek görmekteyiz. Mezhepsizlik felaketinden kurtulmak için, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin yazdıkları din kitaplarını okuyup, İslâmiyeti doğru olarak öğrenmekten başka çâre yoktur.

Abdüllah bin Sü’ûd yakalandıktan sonra, müslümanlara işkence yapan azgınlar ile birlikte Mısra gönderildi. Binikiyüzotuzdört (1234) Muharreminde, sayılamıyacak kadar çok seyirci arasında Kahireye getirildiler.

Muhammed Ali pâşa, Abdüllah bin Sü’ûdü pek sevinçli olarak ve nezâketle karşıladı. Şöyle konuştular:

Pâşa:

– Çok uğraştınız!

İbn-üs-Sü’ûd:

– Harp, kader kısmet işidir.

– Oğlum İbrâhîm pâşayı nasıl gördünüz?

– Çok cesûrdur. Kurnazlığı daha çoktur. Biz de çok çalıştık. Fakat Allahın dediği oldu.

– Üzülme! Müslümanların halîfesine, senin için şefaat mektûbu yazacağım.

– Kaderde ne varsa, o olur.

– O çekmeceyi niçin yanında taşıyorsun?

– Babamın, Hucre-i nebeviyyeden aldığı çok kıymetli eşyaları koydum. Şanlı pâdişâhımıza takdim edeceğim.

(Pâşanın emri üzerine çekmece açıldı. (Hucre-i Nebeviyye)den çalınmış olan eşya görüldü. İçlerinde değer biçilemiyecek kadar süslü üç mushaf-ı şerif ve pek iri üçyüzotuz inci, bir büyük zümrüd ve ayrıca altın zincirler vardı). Muhammed Ali pâşa, bunları gördükten sonra sordu:

– (Hazîne-i Nebeviyye)den alınan kıymetli eşya bu kadar değildir. Daha çok şeyler olacaktır?

– Hakkınız var, devletli efendim. Fakat ben, babamın hazînesinde bunları buldum. (Hucre-i saadet) yağmasında babam yalnız değildi. Arab beyleri ve Mekke ileri gelenleri ve (Harem-i saadet) ağaları ve Mekke emîri olan şerif Gâlib efendi, yağmada ortak idiler. Eşyalar kapanın elinde kalmıştı.

– Evet doğrudur! Şerif Gâlib efendinin yanında, çok şeyler bulduk aldık.

(Şerif Gâlib efendinin yanında bulunan eşyanın, vehhâbî yağmacılarından kurtarmak için alınıp saklandıklarını düşünmek lâzımdır. Muhammed Ali pâşanın, (Evet, doğrudur) demesi, şerif Gâlib efendinin, yağma ettiğine inandığını değil, eşyanın az olmasının sebebini kabûl ettiğini bildirmek içindir).

Bu konuşmalardan sonra, Abdüllah bin Sü’ûd, suç ortakları ile birlikte, İstanbula gönderildi. Binlerle müslümanın kâtili olan bu azgın şakîler, (Topkapı sarayı) kapısının önünde idam edilerek cezâları verildi.

İbrâhîm pâşa, Der’ıyye kal’asını yıktı. Binikiyüzotuzbeş (1235) senesi Muharrem ayında Mısra döndü. Muhammed bin Abdülvehhâbın bir oğlu da Mısra getirilip, ölünciye kadar habs edildi.

Abdüllah ibn-üs-Sü’ûddan sonra, o soydan (Terkî bin Abdüllah) 1240 [m. 1824] de vehhâbîlere baş oldu. Babası Abdüllah, Sü’ûd bin Abdülazîzin amcası idi. 1249 da, Sü’ûdün oğlu (Meşârî) Terkîyi öldürüp yerine geçti. Terkînin oğlu Faysal da, Meşârîyi kesip, 1254 de vehhâbîlerin başına geçti. Muhammed Ali pâşanın yeniden gönderdiği askere karşı koymak istedi ise de, binikiyüzellidört 1254 [m. 1838] senesinde mîrliva [tuğgeneral] Hurşîd pâşanın eline geçerek, Mısra gönderildi. Habs edildi. Sü’ûdün Mısrda bulunan oğlu Hâlid bey Der’ıyye emîri yapılarak (Riyâd) şehrine gönderildi. Hâlid bey, Mısrda Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş, Ehl-i sünnet îtikatında, nâzik bir zat idi. Bunun için emîrlikte birbuçuk sene kalabildi. (Abdüllah ibni Sezyân) adında bir adam, Osmanlı devletine sâdık görünerek, birçok köyü eline geçirdi. Ansızın, Der’ıyyeye saldırıp, Necd emîri oldu. Hâlid Mekkeye kaçtı. Mısrda zindanda bulunan Faysal kaçarak, (Cebel-i Semr) emîri İbnürreşîdin yardımı ile, Necde gidip, İbni Sezyânı öldürdü. Osmanlı devletine sâdık kalacağına yemin ederek, 1259 da Der’ıyye emîri yapıldı. 1282 [m. 1865] senesinde ölünceye kadar vaadinde durdu.

Faysalın (Abdüllah, Sü’ûd, Abdürrahmân ve Muhammed Sa’îd) isminde dört oğlu vardı. Faysal ölünce, büyük oğlu Abdüllah, Necd emîri yapıldı. Kardeşi Sü’ûd, Bahreyn adasından topladığı kimselerle birlikte 1288 [m. 1871] de isyân etti. Abdüllah, küçük kardeşi Muhammed Sa’îdi, Sü’ûdün üzerine gönderdi. Muhârebede Sa’îdin askeri dağıldı. Sü’ûd, bütün Necd şehirlerini ele geçirmek hulyâsına kapıldı ise de, Abdüllah, Osmanlı devletinin bir emîri olduğu için, altıncı ordu kumandanlarından ferîk [tümgeneral] Nâfiz pâşa, Sü’ûdün üzerine gönderildi. Sü’ûd ile yanındaki bütün çeteciler 1291 [m. 1874] de yok edildi. Necd ülkesi rahata ve huzura kavuştu. Bütün müslümanlar halîfe-i müslimîne hayrlı duâ ettiler. 1306 [m. 1888] dan sonra, Muhammed ibn-ür-Reşîd, Necdi ele geçirdi. Abdüllahı esîr eyledi.

Yemeni elde ettikleri zaman, Tâif ile San’a şehirleri arasında (Sevvat) dağları üzerinde yaşıyan bir milyona yakın Asîrli vahşîleri dahî vehhâbî yapmışlardı. Muhammed Ali pâşa, eşkiyânın kökünü temizledikten sonra, bu dağlardaki temizliği sonraya bırakmıştı. Binikiyüzaltmışüç (1263) de Sultan Abdülmecîd hân zamanında buralar da Osmanlıların idaresi ve kontrolu altına alındı.

Asîrlilerin, kendilerinin seçtikleri emîrleri ve Osmanlıların tâyîn ettiği vâlîleri vardı. Yumuşak davranan vâlîlere isyân ederler, kendi emîrlerine itaat etmenin ibâdet olduğuna inanırlardı. Vâlî Kurd Mahmûd pâşa zamanında isyân ederek, Yemendeki Hudeyde şehrine bile saldırmışlar, öldürücü sâm rüzgârı eserek telef olmuşlardı. Binikiyüzseksenyedi (1287) de de, isyân edip, Hudeyde şehrine saldırdılar ise de, şehirde bulunan az sayıdaki Osmanlı askerleri kahramanca çarpıştıklarından, şehre giremediler. Bunun üzerine, Redîf pâşanın kumandasında bir tümen asker gönderildi. Redîf pâşanın ve Osmanlı kurmaylarının güzel plânları ve idareleri ile sarp dağlardaki eşkiyâ yuvaları birer birer ele geçirildi. Fitne ve isyân ocakları temizlendi. Redîf pâşanın hastalanması üzerine, Yemen çöllerindeki ve Asîr dağlarındaki vahşîlerin kalkındırılması, islâm bilgilerinin ve ahlâkının oralara yerleştirilmesi için, Gâzî Ahmed Muhtâr pâşa gönderildi.

Arabistân yarımadası, Mısr fatihi ve ilk Türk halîfesi yavuz sultan Selîm hânın zamanı olan 923 [m. 1517] senesinden beri Osmanlıların idaresinde kaldı. Şehirler tam bir huzur ve rahatlıkla idare edildi ise de, çöllerdeki ve dağlardaki göçebe, câhil olanlar, kendi şeyhlerinin ve emîrlerinin idaresi altında bırakılmışlardı. Bu emîrler, ara sıra isyân ederdi. Çoğu vehhâbî oldular. Halka saldırmaya, müslümanları soyup öldürmeye de başladılar. Hâcıların yollarını kesip, soyarlar ve öldürürlerdi.

1274 [m. 1858] de, İngilizler Hindistânda ihtilâl çıkararak, oradaki islâm devletini yıkarken, Ciddede de fitne çıkardılar ise de, Mekke vâlîsi Nâmık pâşanın siyâseti ile sulh yapıldı.

Binikiyüzyetmişyedi (1277) senesinde bütün bu âsî ve cânî emîrler Osmanlı devletinin itaati ve terbiyesi altına sokuldu.

(Mir’ât-ülharemeyn) kitabının yazıldığı 1306 [m. 1888] senesinde, Arabistân yarımadasında oniki milyon insan yaşadığı bildiriliyor. Çok zekî ve anlayışlı iseler de, çok câhil, soyguncu ve kan dökücüdürler. Sü’ûda tâbi olmaları, onların bu vahşetlerini daha da arttırmıştır.

Birinci cihân harbinde Osmanlılarla birlikte İngilizlere karşı harp eden emîr İbn-ür-Reşîdin büyük dedesi de İbn-ür-Reşîd idi. Bunun oğlu Ali, Medînenin şimâl şarkında bulunan Hâil şehrinde emîr idi. 1251 [m. 1835] de vefât etti. Yerine geçen oğlu Abdüllah el-Reşîd, onüç sene emîrlik yaptı. Bunun yerine geçen büyük oğlu Tallâla 1282 [m. 1866] de, İbn-üs-Sü’ûd Faysal zehirli şerbet içirip deli oldu. Tabanca ile intihâr etti. Yerine kardeşi Mu’teb, Hâil emîri oldu ise de, iki sene sonra, Bender bin Tallâl, amcası Mu’tebi öldürüp emîr oldu. Fakat bu da amcası Muhammed-el-Reşîd tarafından öldürüldü. Muhammed, Necdi ve Riyâdı ele geçirdi. Sü’ûd oğullarından emîr Abdüllah bin Faysalı esîr alıp Hâile götürdü. Abdüllah bin Faysalın kardeşi Abdürrahmân ve bunun oğlu Abdülazîz kaçarak Kuveyte sığındı. Muhammed-el-Reşîd 1315 [m. 1897] senesinde vefât etti. Yerine geçen birâderi oğlu Abdülazîz el-Reşîd zâlim olduğundan, vehhâbîliğin yeniden zuhûruna sebep oldu. Riyâd ve Kasîm ve Büreyde emîrleri, (El-Mühennâ) köyünde bulunan Abdülazîz ile anlaştılar. Abdülazîz bin Abdürrahmân bin Faysal oniki hecinli ile Kuveytten Riyâda geldi. 1319 [m. 1901] senesinde bir gece Riyâda girdi. Abdülazîz ibnür Reşîdin Riyâd vâlîsi olan Aclânı bir ziyâfette öldürdü. Zulümden yılmış olan halk, bunu emîr yaptı. Böylece, Sü’ûdî devleti Riyâdda kurulmuş oldu. Üç sene çeşidli muharebeler yapıldı. Abdülazîz ibn-ür-Reşîd öldürüldü. 1333 [m. 1915] de, Osmanlılar işe karışarak, Abdülazîz ibn-üs-Sü’ûd Riyâd kaymakamı olmak üzere sulh yapıldı. Sonra Reşîdîlerle, Sü’ûdîler arasında Kasîmde harp olup, Abdülazîz mağlup oldu. Riyâda çekildi.

17 Haziran 1336 [m. 1918] de Abdülazîz bin Abdürrahmân İngilizlerin teşvîki ile bir beyannâme neşretti. Mekkedeki şerif Hüseyn ve onunla birlikte olanlar kâfirdir. Bunlarla cihâd ediyorum diyerek Mekkeye ve Tâife saldırdı. Fakat, bu şehirleri şerif Hüseyn pâşadan alamadı. 1342 [m. 1924] de İngilizler, Mekke emîri şerif Hüseyn bin Ali pâşayı yakalayıp Kıbrısa götürdü. Pâşa 1349 [m. 1931] de, kapatıldığı otelde vefât etti. Abdülazîz bin Abdürrahmân, 1924 de Mekkeyi ve Tâifi rahatça ele geçirdi. Osmanlı devletinin idaresini ellerine geçirmiş olan İttihâdcılarla arası açılan Mekke emîri şerif Hüseyn pâşaya karşı Medîneyi muhâfaza eden Osmanlı askerleri, Mondros mütârekesine göre, 28 Şubat 1337 [m. 1919] da Hicâzdan ayrılmış, şerif Hüseyn pâşanın oğlu şerif Abdüllah da Medîneye yerleşmişti. Babası ölünce, İngilizler bunu da Medîneden çıkarıp Ammâna sürdü. 1365 [m. 1946] da Ürdün devletini kurdu ise de, 1370 [m. 1951] de Mescid-i aksâda namaz kılarken İngilizlerin kiralık kâtilleri tarafından öldürüldü. Yerine oğlu Tallâl geçti. Fakat, hasta olduğundan yerini oğlu Melik Hüseyne terk etti. Şerif Hüseyn pâşanın ikinci oğlu şerif Faysal, 1339 [m. 1921] da Irâk devletini kurdu. 1351 [m. 1933] de vefât etti. Yerine oğlu Gâzî geçti. Bu da, 1939 da, yirmibir yaşında ölünce, yerine oğlu İkinci Faysal Irâk meliki oldu. Fakat, 1958 Ağustosunun ondördüncü günü ihtilâlinde general Kâsım tarafından, yirmiüç yaşında iken öldürüldü. İkinci bir ihtilâlde Kâsım da öldürüldü. Irâk ve Süriye devletleri, çeşidli ihtilâller sonunda sosyalist (Ba’s) partisinin eline geçtiler ve Rusların kolonisi hâline geldiler.

Abdülazîz bin Abdürrahmân, Medîneye çok saldırdı. 1926 hücûmunda, Resûlullahın mübârek türbesini de bombaladı. Fakat, şehre giremedi. 1344 ve 9 Eylül 1926 da İstanbulda çıkan Son Saat Gazetesi, şu haberi vermişti:

MEDÎNE BOMBARDIMANI>>>>>

Abdülazîz tarafından Medîne-i münevverenin bombardıman edilmesi, Hindistân halkı arasında galeyân yaptığını yazmıştık. Hindistânda çıkan (The Times of İndia) diyor ki:

(Son zamanlarda Medîneye hücûm ve Kabr-i Nebevîyi bombardıman haberlerinin Hind müslümanlarında husûle getirdiği te’sîri hiçbir hâdise vücûde getirmemiştir. Hindistânın her tarafında bulunan müslümanlar, bu hâdise dolayısı ile, o makam-ı mukaddese ne derece hurmetkâr olduklarını göstermişlerdir. Hindistânda ve Îrândaki bu mühim te’essürât, hiç şüphesiz İbni Sü’ûd üzerinde te’sîr yapacak ve onu bütün islâm memleketlerinin nefretini kazanmamak için, böyle alçak hareketlerde bulunmaktan men edecektir. Hind müslümanları İbnüssü’ûda bu fikirlerini açıkça bildirmişlerdir).

Birinci cihân harbinde, Osmanlı devletini eline geçirmiş olan (İttihâd ve Terakkî) komitacıları din câhili idi. İslâmiyetten ve islâm terbiyesinden ve islâm ahlâkından mahrum idiler. İş başındakilerin çoğu mason idi. İmparatorluğun her tarafında yaptıkları gibi, Arabistânda da, millete zulüm, işkence yaptılar. Müslümanlara kan kusturdular. Sultan ikinci Abdülhamîd hân zamanında adalete, merhamete, ihsâna ve saygıya alıştırılmış olan Arabistân ehâlîsi, Türkleri kardeş gibi severlerdi. İttihâdcıların işkenceleri ve soygunculuğu karşısında şaşkına döndüler. Mekke emîri şerif Hüseyn bin Ali pâşanın akrabâsı ve dâmâdı ve birçok arab beyleri, Cemâl Pâşa tarafından Şâmda işkence ile öldürüldü.

(İttihâdcılar) adındaki hareket ordusu, Selânikten İstanbula gelerek, sultan ikinci Abdülhamîd hânı tahtından indirdikten sonra, halîfe zamanında iş başında bulunanları ve ilim adamlarını ve yazarları, kimini zindanlarda çürüterek, kimini kapıdan, câmiden çıkarken arkalarından vurdurarak öldürdüler. Halîfe yaptıkları sultan Reşâdı kukla gibi ve işbaşına getirdikleri meb’ûsları, tabanca tehdîdi ile, maşa gibi kullandılar. Memleketi harbden harbe, felaketten felakete sürüklediler. Din, islâmiyet tanımayarak, işkencelere, eğlencelere, sefâhete koyuldular. Dolu-dizgin giden bu kudurmuşca akıntıya (dur!) diyen hamiyyetli vatandaşları, ilerisini gören hâlis müslümanları sürdüler, astılar. Bu uyanık müslümanlardan biri, şerif Hüseyn bin Ali pâşa idi. Sultan Abdülhamîd hân zamanında, İstanbulda mühim makamlarda bulunan şerif Hüseyn pâşa (Mîr-i mîrân) yâni Beylerbeyi rütbesini taşıyor, halîfeye ve devlete hizmetlerde bulunuyordu. İttihâdcıların, memleketi (Birinci cihân harbi) felaketine sürüklemelerine karşı çıktığı için (Mekke emîri) vazîfesi ile İstanbuldan uzaklaştırılmıştı. Enver pâşanın 22 Zilhicce 1332 ve 29 Teşrîn-i evvel 1914 de hazırlatıp sultan Reşâda imza ettirdikleri harp kararına (Cihâd-ı ekber) adını takarak bütün islâm memleketlerine dağıttılar. Zevallı sultan Reşâd kendini hakîkî halîfe sanıyor. Arasıra müslümanlıkla bağdaşmıyan emirleri imzalamaya zorlanınca, yakınlarına, (Yâhû bunlar beni hiç dinlemiyor) diyerek, ortada dönen dolapların farkına vardığını anlatmaktan geri kalmıyordu.

Şerif Hüseyn pâşa ittihâdcıların bir yandan dinden, îmandan ve din düşmanları ile cihâddan söz ederken, öte yandan da koca imparatorluğu parçalamaya sürüklediklerini, binlerce müslüman gencini ateşe attıklarını anlıyor, daldıkları gafletin ve sefâhatin, hiç de sözlerine uymadığını görüyor. Milleti bu eşkiyânın elinden ve memleketi başımıza gelecek vahîm neticelerden kurtarmak yollarını arıyordu. Cemâl paşânın Şâmda yaptığı çılgınca eğlenceleri ve şerif hânedânından kıymetli kimseleri öldürdüğünü işiterek, oğlu şerif Faysal efendiyi Mekkeden Şâma gönderdi. Faysal efendi, bütün bu kötülüklerin vâkı’ olduğunu anlayıp babasına bildirince, şerif Hüseyn pâşa, artık dayanamadı. Bütün müslümanlara işin içyüzünü bildirmek için, 25 Şa’bân 1334 [m. 1916] tarihli birinci beyannâmesini ve 11 Zilka’de 1334 de ikinci beyannâmesini neşretti. İttihâdcılar, bu haklı çağrıya (İsyân beyannâmesi) dediler. İstanbulda çıkan ittihâdcı gazetelerdeki kiralık kalemler, Şerif Hüseyn pâşaya ağza ve akla gelmiyen küfür ve iftirâları savurdular. Fakat hâdiseler şerif Hüseyn pâşanın haklı olduğunu gösterdi. İttihâdcılar, şerif Hüseyn pâşanın beyannâmelerinden uyanacakları yerde, onu vatan hâini ilân ettiler. Üzerine alaylar gönderdiler. Senelerce kardeşi kardeşe boğdurdular. Mekkeyi ve Medîneyi o hâlis müslümanlara, sevgili Peygamberimizin oğullarına vermemek için, çok mâsumun şehit düşmelerine sebep oldular. Bununla da kalmayıp, o mübârek yerleri, islâm kâtili, çöl eşkıyâsı, câhil, zâlimlere kaptırdılar. İttihâdcılar, koca Osmanlı İmparatorluğunu da düşmana teslim edip kaçtılar. 30 Ağustos 1340 [m. 1922] tarihindeki Türk istiklâl zaferi olmasaydı, türklük ve müslümanlık onun dediği gibi, büsbütün yok olacaktı. İngilizlerin Sevr muâhedesi ile sapladıkları hançer, âlem-i islâmı mahv edecekti.

Aşağıdaki iki beyannâme dikkat ile okunursa, şerif Hüseyn pâşanın hiç de (Arab istiklâli) diye birşey düşünmediği anlaşılır. O, kavmiyyeti değil, bütün müslümanların islâm bayrağı altında kardeşçe yaşamalarını istiyordu. İttihâdcıların gazeteleri, kara köpeklere arab arab derken, arab saçı, arab sabunu gibi sözlerle ve kara fatma böceği gibi uydurma ismlerle arab milleti ile alay ederken, Mekkedeki ve Medînedeki temiz müslümanlar, bütün islâm milletlerinin kardeş olduklarına inanıyor, hepsini kardeş gibi seviyorlardı. Ne yazık ki, ittihâdcı komitacılarda bu îmanlı ruh ve bu güzel anlayış yoktu. Onlar, bu hâlis müslümanlara âsî derken, isyân hâlinde olan, Türk askerine saldıran ve Osmanlı topraklarını kapışmakta olan kimselere, birşey demiyorlardı. Mekkedeki Peygamberler soyundan olan temiz müslümanlar ile boğuşmağı tekrar tekrar emreden ittihâdcılar, ısyân hâlinde olan Abdülazîz bin Abdürrahmân bin Faysala dostluk mektûbları yazarak, (Askerinle Medîneye gel! Berâberce Mekkeye gidelim. Padişâha isyân etmiş olan Emîr Hüseyni yakalıyalım) diyordu. Abdülazîz, bu mektûblara cevap bile vermedi. Çünkü o, Türklerin Mekkeye girmesini istemiyordu. Kendisi İngilizlerle anlaşmış olup, Arabistânın kendisine verileceği zamanı bekliyordu. Öyle de oldu. Abdülazîz, o sıralarda, Bahreyn adalarında bulunan İngiliz kumandanı ile anlaşmış, İngilizlerden aldığı silâhlarla, Basra körfezi sâhilindeki Osmanlı şehirlerine saldırıp ele geçirmek çabasında idi. Şöyle ki:

Necd çöllerindeki Abdülazîz ile ibn-ür-Reşîd kabîlelerinin senelerce döğüşerek kan dökmelerine son vermek için, Fârûkî Sâmi pâşa (Kasîm) mutesarrıfı yapıldı. Abdülazîz, Sâmi pâşayı ve Türk askerlerini bir hücûmda esîr almak, bağlayıp Riyâda götürmek üzere sû-i kasıt hazırladı ise de, Kasîm şehrindeki şeyhler, devletle başa çıkılmaz diyerek, mani oldular. Abdülazîz, Sâmi pâşaya, (Kasîm bu kadar askeri besliyemez. Aç kalırsınız. Medîneye dön) dedi. O da, bu sözü dost nasihati sanarak, Medîneye çekildi. Asker çekilince, Abdülazîz, Kasîm kal’asındaki Osmanlı sancağını indirdi. Kasîmi böyle ele geçirdikten sonra, Necd Mütesarrıflığının merkezi olan (El-Hâssa)ya saldırarak, Osmanlılardan zorla aldı. İttihâdcılar Abdülazîzi beğeniyorlar, ona birşey demiyorlar. Bilhâssa dinde reformcu olan Basra meb’ûsu Tâlib-ün-Nakîb, onun bu saldırılarını hizmet kılığına sokuyordu. Abdülazîz, o sırada ibn-ür-Reşîde saldırdı ise de mağlup ve perîşân oldu. Sü’ûd oğullarından çoğu öldü. Abdülazîzden alınan ganîmetler arasında İngiliz silâhları ve birçok şapka vardı. Abdülazîzin bu darbeyi yimesi, Mekke ve Medîneye saldırmasını geciktirdi. Fakat, İngilizlerin ve meşhûr câsûs yüzbaşı Lavrensin körüklemesi ile 17 Haziran 1336 [m. 1918] de şerif Hüseyn pâşaya harp ilân ederek, Mekkeye saldırdı. Fakat, mağlup olarak Necde çekildi. 1342 [m. 1924] de, Mekke ile Tâifi ve 1349 [m. 1931] de Medîneyi İngilizlerden teslim aldı. 1351 [m. 1932] Eylül ayının 23. günü de (Sü’ûdî Arabistân devleti)ni kurdu.

[Abdülazîz bin Abdürrahmân 1373 [m. 1953] de ölünce, yerine oğlu Sü’ûd geçti. Sü’ûd oğullarının yirmincisi olan bu adam, sefâhate düşkün idi. Atinada içkili kadınlı sefâhet sürerek 1384 de öldü. 1964 de, kardeşi Faysal bunun yerine geçti. Faysal, petrol şirketlerinden ve hâcılardan her sene aldığı milyonlarca altını, vehhâbîliği yaymak için, her memlekete saçtı. 1395 [m. 1975] Mart ayında, yeğeni tarafından, Riyâddaki sarayında öldürüldü. Yerine kardeşi Hâlid geçti. Hâlid 1402 [m. 1982] de öldü. Yerine kardeşi Fahd geçti].

Medîne muhâfızları Basrî ve Fahrî pâşalar, Abdülazîzin bu hıyânetlerini yakından gördükleri hâlde, ittihâdcılardan aldıkları emirlere uymağı vazîfe sayarak, şerif Hüseyn pâşayı ve oğullarını âsî ilân ettiler. Kardeşi kardeşe boğdurmaya âlet oldular. Hicâz vâlî ve kumandanı Gâlib pâşa din bilgisi kuvvetli, ileri görüşlü, tecrübeli bir kumandan olup, ittihâdcıların emirlerine aldanmadı. Uzun ve esaslı inceleme ve araştırmalar yaparak şerif Hüseyn pâşanın haklı olduğunu ve iki Beyannâmesini din ve millet sevgisi ile yazmış olduğunu anladı. Şerif Hüseyn pâşaya yapılan iftirâlara karşı aşağıdaki günlük emri yayınladı:

Emîr hazretlerinden hiçbir sûretle şüphe edilmemelidir. Böyle bir ısyân çıkarması ihtimali aslâ yoktur. Bu yolda çıkarılan sözlerin hiçbiri doğru değildir. Şerif Hüseyn pâşa, halîfe-i müslimîne tâm bir itaat ile bağlı olup, ömr-i şâhânelerinin uzaması için her zaman duâ etmektedir.

Gâlib pâşa, bu yazısından, ittihâdcı eşkıyâsının elebaşılarından olan dördüncü ordu kumandanı Cemâl pâşaya ve İstanbula da gönderdi. Bu yazısında şerif Hüseyn pâşanın, hâlis müslüman olduğunu, davâsında haklı olduğunu açıkça savunmuştu. Fakat ne yazık ki, ittihâdcılar şerif Hüseyn pâşayı ve oğullarını, kendilerine büyük bir mani görüyorlar. Bunların milleti uyandırarak, işkence ve taşkınca davranışlarına son verileceğinden çok korkuyorlardı. Şerif oğullarını âsî durumuna sokmak için, iğrenç hîleler hazırlandı. Medînedeki kahraman Türk subaylarına savaş emri gönderildi. Senelerce kardeş kanı akıtıldı. Şerifleri âsî, hattâ hâin sanarak onlara ateş açan mâsum subayların çoğu, sonunda aldatıldıklarını anladılar. Başlarında fırka kurmay başkanı albay Emîn bey olmak üzere, yüzlerce subay birleşip, (Merkez hey’eti) kurdular. Çeşidli beyannâmeler dağıtarak, Hicâzda oynanan cinâyetleri bildirdiler. (Kumandan ve dalkavukları yalan söylüyorlar. Arab-Türk, iki millet olarak bundan sonra da kardeş gibi yaşıyacaktır. Zaten kardeş değil mi idik? Tarih ve din bağları ile birbirimize bağlı değil miyiz? Kavm-i necîb-i arab istiklâlîni kazanmakla düşmanımız olabilir mi? Onlara da sorarsanız “Hayır!” diyeceklerdir. Elbirliği ile çalışacağız. Askerlerimizi Yenbû’ iskelesine kadar göndermek için şerif hazretleri develer hazırladılar. Hastalarımıza ilâclar gönderdiler. Hepimizin sâhile kadar rahat naklini düşündüler. Bundan büyük insâniyyet olur mu? Bundan büyük kardeşlik olur mu? Böyle yapmayıp, Medîneden Yenbû’ iskelesine yürüyerek gidiniz deselerdi, hayır biz kahramanız, asarız, keseriz, otomobil isteriz mi diyecektik? Bundan sonra maksadsız olarak ölmeyi göze almak yiğitlik değildir. Bu yazımız, hakîkati anlıyamıyanlar içindir. Ekseriyyet anlamıştır. Bu zulme, Hz. Peygamber efendimiz dahî evet der mi?) dediler.

Medîne muhâfızı Fahreddîn pâşa, hâlâ ittihâdcı hükûmetin emrine uymakta ısrâr ediyordu. Türk subayları, 10 Kânûn-i sânî 1337 [m. 1919] sabahı pâşanın yatak odasını sardılar. Yâveri mülâzim-i evvel [üsteğmen] Şevket bey gürültüyü işitince, dışarı çıktı. Mîralaylar, kaymakamlar, binbaşılar, yüzbaşılar, mülâzımler, seçilmiş piyâde ve jandarma neferleri merdivenleri çıkıyorlardı. Yâveri götürdüler. Odaya girenler, pâşanın bileklerini yakaladı. Dışarı çıkarılıp otomobile bindirildi. İki subay arasında, Yenbû’ iskelesine götürüldü. Subaylar ve askerler, anavatana İstanbula kavuşmak sevinci içinde idi. Fakat, İngilizler hepsini Mısra götürdü. Mısrda altı ay ingiliz esaretinde kaldılar. Pâşa, 5 Ağustosta, harp suçlusu olarak, Maltaya götürüldü. İki sene orada bırakıldı. Bu kahraman Türk kumandanı, ittihâdcıların çılgınca verdikleri emirlere uymağı bir vatan borcu bildiği için, Medînede hareketsiz kalmış, azılı islâm düşmanı İngilizlerle döğüşmek fırsatını bulamamıştı. İttihâdcılar, hükûmeti ele geçirdikten sonra, kahramanlar yurdunu parçalamakla kalmayıp, Fahreddîn pâşa gibi nice vatan evlatlarının düşman zındanlarında, senelerce inlemelerine sebep oldular. Mekke ve Medîne gibi mübârek yerlerimizi, Peygamber efendimizin soyundan, hâlis müslüman şerif evladına vermemek için, binlerce mâsum Türk ve müslüman kanı dökülmesine sebep olduktan başka, o mübârek toprakları, hakîkî müslümanların ve Türklerin tarihi düşmanı olan, elleri kanlı, kalbleri katı kimselere bıraktılar.

ŞERİF HÜSEYN PÂŞANIN BİRİNCİ BEYANNÂMESİNİN TERCÜMESİ

Tarihi iyi bilenler pek iyi anlar ki, islâm birliğinin kuvvetlenmesi için, islâm âmirlerinden ve hâkimlerinden (devlet-i aliyye-i Osmaniyye)ye ilk olarak bî’at edenler, bağlananlar, Mekke-i mükerreme emîrleridir.

Osmanlı sultânlarının (Kitâbullah) ve (Sünnet-i Resûlullah)ı icrâ ve islâmiyete uymaktaki gayretleri ve bu uğurda vücûdlarını feda etmeleri dolayısıyle, bu (arab emîrleri), Osmanlılara her zaman sıkı bağlandılar. Hattâ, 1327 [m. 1909] senesinde ben, arablardan meydana gelen bir kuvvetle, arabların üzerine yürüyerek devlet-i Osmaniyyenin şerefini ve haysiyyetini muhâfaza için (Ebhâ)nın kuşatılmasını kaldırmaya çalıştım. Ertesi sene, aynı maksadla oğullarımdan birinin kumandasında o hareketi icrâ eyledim. Herkesin bildiği gibi, bu büyük gayeden hiç ayrılmadım.

(İttihâd ve Terakkî Cem’ıyyeti)nin ortaya çıkması ve devlet işlerini eline alması ve temelinden bozuk olan idaresi, dahilde ve hâricde birçok karışıklıklara ve herkesin bildiği üzere, birçok muhârebelere sebebiyyet vermiş, devletin azametini ve kuvvetini sarsmış, hele son harbe gereksiz atılmakla, memleketi gayet tehlikeli bir hâle sürüklemiştir. Bu acı durumu görmiyen, anlamıyan yoktur. Anlatmaya hâcet kalmamıştır.

Biz, bütün Ehl-i islâmın bu büyük islâm devletine olan bağlarının gevşemesini, üzülmelerini ve sıkılmalarını görmek istemiyoruz. Memleketimizin elimizde kalan parçasındaki müslüman ve gayri müslim vatandaşların idam edilerek, zindanlarda çürütülerek ve yurdlarından sürülerek, Osmanlı milletinin birliği bozulmuş, böylece halkın, malına, canına emniyyeti bırakılmamıştır. Bu son muhârebeye katıldıktan sonra, (Mukaddes topraklar)da bulunan ehâlînin çektikleri sıkıntı o kadar büyüktür ki, orta hâlli olanlar evlerinin kapı ve pencerelerini ve bütün ihtiyaç eşyasını sattıktan sonra, damındaki tahtaları da satmaya mecbûr olmuşlardır.

İttihâdcılar bu kadarla da kalmıyarak, saltanat-ı seniyye-i Osmaniyye ile bütün müslümanların arasında yegâne bağ olan (Kitâbullah) ve (Sünnet-i seniyye)yi bozmaya kalkışmışlar ve (Saltanat-ı seniyye)nin başkentinde sadr-ı a’zam, şeyh-ul-islâm ve bütün vezîrlerin ve senatörlerin gözü önünde yayınlanan (İctihâd) gazetesi, Peygamberimize çirkin yazıları ile hakâret etmekten çekinmediği gibi, kimsenin ses çıkaramamasından yüz bularak, Kur’an-ı kerimin âyetlerini değiştirmeye dahî kalkışmış, (Miras bölümü)nü bildiren âyet-i kerime ile alay etmek küstahlığında bulunmuştur. [Bu küstahca yazı ve yazarının Ziyâ Gökalp olduğu (Fâideli Bilgiler) kitabının, (Doğruya İnan, Bölücüye Aldanma) kısmında bildirilmiştir.]

Bunlardan başka, islâmiyetin beş esasından birini yıkmaya kalkışmışlardır. Şöyle ki: Güyâ rus ordusu karşısında harp eden askerlere benzemek üzere, (Mekke-i mükerreme) ve (Medîne-i münevvere) ve (Şâm)da bulunan müslüman askerlerinin Ramazan-ı şerif ayında oruç tutmamalarını emretmişlerdir. Buna benzer birçok islâmî esasları yıkmaktan ve Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri yapmaktan ve yaptırmaktan çekinmemişlerdir.

Şevketli yüce sultânımızın bütün haklarını elinden aldıkları gibi, saraya bir başkâtib seçmek ve tâyîn etmek hakkını dahî (Zat-ı şâhâne)den esirgemişlerdir. Osmanlı sultânını müslümanların işlerine bakmak hakkından da mahrum ederek, kendi yaptıkları ve dünyaya ilân eyledikleri anayasayı kendileri çiğnemişlerdir. Osmanlı pâdişâhını anayasanın vermiş olduğu selâhiyetlerden, mahrum bırakmışlardır. Bütün müslümanlar ve bütün yabancılar, bu alçak davranışları görmekte ve iğrenmektedirler. Böyle, islâmiyeti yıkıcı işler karşısında, şimdiye kadar hep anlamamazlıktan gelmemiz, iyiye yormamız, müslümanlar arasına fitne ve ayrılık tohumları saçılmaması için olmuştur.

(Devlet-i aliyye-i Osmaniyye)nin idaresi, Enver ve Cemal ve Talat pâşaların ellerinde kaldı sözünün memleketin her tarafına yayılması, boş yere değilmiş. Bunun ne demek olduğu, gün geçtikce açığa kavuşmaktadır. İstediklerini yaparlar, dilediklerini yaptırırlar. Onların emirleri, anayasanın, kanûnların üstündedir, demek olduğunu herkes iyice anladı. Mekke (Mahkeme-i şer’ıyyesi kâdîsı)na gönderdikleri bir emirde, hâkim huzurunda şehâdetlerin dinlenmesi ve hâkim huzurunda yazılmıyan tezkiyelerin kabûl edilmemesi yazılıdır. Bu emr, Kur’an-ı kerimde açıkça bildirilen, müslümanlar arasında tezkiye yapılmasını ortadan kaldırmaktadır.

Bunlardan başka, meşhûr islâm âlimlerinden ve arab vatandaşların büyüklerinden emîr Ömer-el Cezâirî ve emîr Ârif-el-Şehâbî ve Şefik bey ve el-Müeyyed Şükrü bey ve Asenî ve Abdülvehhâb ve Tevfîk bey ve el-Besat ve Abdülhamîd Zerâvî ve Abdülgani-el-Arisî’ler ve bunlar gibi daha nice kıymetli ve faydalı kimseler, mahkemesiz ve kanûnsuz, asılıyor, kurşuna diziliyor. Sarhoş iken, şu’ûrsuz iken verilen emirlerle birçok ocaklar söndürülüyor. Katı kalbli, taş yürekli diktatörlerin bile yapamıyacağı bu cinâyetlerde ufak bir mâzeret bulsam bile bunların geride kalan günahsız, mâsum âilelerinin, kadınlarının, çocuklarının yurdlarından, yuvalarından uzaklaştırılmasına, sürülmelerine, böylece, felaket üstüne felaket, musîbet üstüne musîbet çektirilmelerine ne mâzeret gösterilebilir?

Âile reîslerinin her ne sebeple olursa olsun öldürülmeleri, zındanlarda çürütülmeleri, evlerini, evlatlarını cezâlandırmaya kâfi iken, bunları ayrıca sürüp inletmek hiçbir sûrette mantıka, adalete, insanlığa sığacak birşey olmadığı meydandadır. En’âm sûresi, yüzaltmışdördüncü âyetinde meâlen, (Hiç kimse başkasının suçu ile cezâlandırılmaz!) buyuruldu. Adalete ışık tutan bu emir meydanda iken, ittihâdcıların o canavarca hareketleri, hangi formül ile bağdaştırılabilir? Bu ikinci cinâyeti de bir siyâsî sebebe bağlıyarak, bir maddeye uydurabilsek bile, âile reislerini gayb eden kadınların ve çocukların mallarının, mülklerinin ellerinden alınmasına ne denilebilir? Haydi bu en alçak hareketlerine de susalım. Milletin, memleketin selâmeti için, mâsumları, mazlumları korumak vazîfemizi de ihmâl edelim. Fakat, meşhûr mücâhid, kahraman emîr Abdülkâdir Cezâyirî’nin nâmus-u mücessem, iffetli ve şerefli kızının tahkîr edilmesine, haysiyyet ve nâmusu ile oynanmasına ne sebep gösterilebilir? Oynatılacak, eğlenilecek bayağı kadınlar bulunamadı da, tarihin vesikalandırdığı, müslümanların gözbebeği mübârek hanımların asâletine, şereflerine saldıranların düşünce ve hedeflerini anlamıyacak kimse var mıdır?

İttihâdcıların kanûn, ahlâk, insâf dışı taşkın ve şaşkın hareketlerinden herkesin bildiği birkaç fâciayı yukarıda bildirdik. Bunları bütün insanlık âlemine ve bütün îmanlı kardeşlerime duyuruyorum. Okuyanlar, anlıyanlar, vicdânlarından doğan hükmü vereceklerdir. Bu komitacıların islâmiyeti nasıl anladıklarını ve işi nereye kadar götürmek istediklerini bildirmek için, bütün müslümanların kalblerini sızlatan çok alçak, pek küstah bir davranışlarını da yazmadan geçemiyeceğim:

Mekke-i mükerreme halkının, canlarına ve nâmuslarına yapılan saldırıların durdurulması için hazırladıkları gösteri yürüyüşünde, bir ittihâdcı kumandanın emri ile (Kal’a-i Ciyâd)dan müslümanların kıblesi ve müminlerin Kâbesi olan (Beytullah) üzerine atılan topların iki mermisinden birisi (Hacer-ül-esved) mukaddes taşına bir metre, ikincisi üç metre yakın yere isâbet etmiştir. (Kâbe-i muazzama)yı örten (Sütre-i şerife) de bu mermilerden ateş almıştır. Vatandaşlar (Kâbe-i muazzama) kapısını açarak ve üstüne çıkarak yangını söndürmek mecbûriyetinde kalmışlardır. Bu sırada yangını gördükleri hâlde, (Makam-i İbrâhîm) ve (Harem-i şerif) mescidi üzerine sürekli topçu ateşi yapılmış, bir kaç müslümanın şehit olmasına sebep olmuşlardır. Halk, günlerce mescide girememiş, namaz kılınamamıştır. Müslümanların mescidlere ve (Kâbe-i muazzama)ya hurmet etmeleri ve tâzîm eylemeleri lâzım iken, böyle hakâret ve tahrîb etmeye kalkışan kimselerin îmanlarının ve düşüncelerinin nasıl olabileceğinin anlaşılmasını bütün dünyadaki müslümanlara bırakıyorum. İslâm dîninin ve bütün vatandaşlarımın geleceğini, bu zihniyette ve bu inançta olan ittihâdcıların elinde oyuncak olarak bırakamayız. Allahü teâlâ, milletimizi gâfil avlanmaktan muhâfaza buyurdu. Hicâz müslümanları, şimdi kendi çalışması ile istiklâlini kazanmış, bu yiğitler diyârına musallat olan ittihâdcı komitacılarından memleketi kurtarmaya karar vermiştir. Hiçbir dış ülke ile anlaşmıyarak ve böyle bir yardımı kabûl etmiyerek, kendi îman kuvveti ve tarihte şanlı sayfalar bırakan, kahramanlığı ile tam ve mutlak bir istiklâle kavuşmuştur.

Ehl-i islâmın üzerine musallat olan ittihâdcı komitacılarının zulmü, işkencesi altında inliyen memleketlerden ayrılarak (Dîn-i islâm)ı korumaktan ve (Kelime-i tevhîd)i yükseltmekten ibâret olan mukaddes gayemize doğru ilerliyoruz. İslâmiyete yakışan ve uygun olan her türlü fen bilgilerini öğreneceğiz. İleri sanayi kuracağız. Medeniyet yolunda can ile, baş ile çalışacağız. Bütün islâm âlemindeki din kardeşlerimizin, vâcibi, vazîfeyi îfâ için olan bu hareketimizi kardeşçe destekliyeceklerini ve bu mukaddes cihâdımızda bize yardımcı olacaklarını beklemekteyiz.

Ellerimizi rablerin rabbi olan yüce Allahımıza kaldırarak, bize doğru yolu göstermesi ve bu yolda başarıya kavuşturması için Onun yüce Peygamberi hurmetine duâ ve istirhâm ediyoruz. Onun yardımı her yalvarana yetişir ve yeter. O çok iyi yardım edicidir.

25 Şa’bân, sene 1334 (1916)

Mekke-i mükerreme emîri

Şerif Hüseyn bin Ali

ŞERİF HÜSEYN PÂŞANIN KİNCİ BEYANNÂMESİNİN TERCÜMESİ

Birinci beyannâmede bildirilen sebeplerden dolayı harekete geçen biz Hicâzlıların gayret ve fikirlerinde, bazılarının tereddüde düşebileceğini düşünerek aydın vatandaşlar ve bilgili müslümanlar için bu ikinci beyannâmeyi de yayınlamağı uygun gördüm. Açık ve pek yeni delîller, vesikalar göstererek, milletimizi uyarıyorum.

İleriyi görebilen müslümanlar ve Osmanlı topluluğunun bilgili ve tecrübeli olanları ve bütün dünyanın akıllı ve anlayışlı olanları, Osmanlı devletinin umûmî harbe girmiş olmasına râzı değildirler. Bunun başlıca iki sebebi vardır:

Birincisi dahilî sebeplerdir. Devlet-i aliyye-i Osmaniyye, (Trablusgarb) ve (Balkan) muhârebelerinden pek yakın zamanda çıkmış, bu savaşlarda askerî ve ekonomik kuvvetleri pek yıpranmış, hattâ bozulmuş ve güç kaynağı olan millet zayıflamıştır. Osmanlı milletinin askerleri yurdlarına dönerek çoluk çocuklarının nafakasını kazanmak için çalışmaya başlar başlamaz, birbiri arkasından tekrar silâh altına çağrılmış, bu hâl millet için bir felaket olmuştur. İttihâdcıların yeniden katıldıkları umûmî harp ise, öncekilerle ölçülemiyecek derecede korkunç ve yıkıcı olduğundan, yıpranmış bir milletin sırtına ağır vergiler ve işkence şeklinde vazîfeler yükleyerek böyle tehlikeli bir harbe milleti sürüklemek akıl işi değildir.

İkinci sebep hâricîdir. İttihâdcıların kurduğu hükûmet, harp eden iki taraftan kendine ortak olanı seçerken çok yanılmıştır. Osmanlı devleti, bir islâm devletidir. Topraklarının coğrafî yeri pek mühim ve geniştir. Sâhilleri, kara sınırlarından daha fazladır. Bunun için, Osmanoğulları, o yüce sultânlar, hemen her zaman, milletlerinin çoğu müslüman olan ve denizlere hâkim bulunan devletlerle işbirliği yapmışlardır. Bu siyâsetleri, hemen hemen her zaman başarı sağlamıştır. İttihâdcıların tecrübesiz ve bilgisiz önderleri, görünüşe kapılarak ve köksüz, yaldızlı lâflara aldanarak, Osmanlı sultânlarının bu siyâsetini bozmuşlardır. Doğruyu iğriden ayırabilenler ve tarih bilgisine vâkıf olanlar, bu şaşkın hareketin kötü ve çok acı netîcelerini hemen görmüşler. İttihâdcılarla işbirliği yapmaktan çekinmişlerdir. Hattâ, bu son harp felaketine katılmak hakkında fikrim telgrafla sorulduğu zaman, görüşümü uzun açıklamış, tarihi misâller vererek, onları uyarmaya çalışmış idim. Cevap olarak gönderdiğim telgraf, düşüncelerimi ve devlete karşı olan iyi niyetimi ve bağlılığımı ve islâmın şerefini korumak için çırpındığımı gösteren sağlam bir vesikadır.

Harbin başlangıcında, yanarak yakılarak bildirdiğimiz, korktuğumuz, çok acı, yıkıcı netîceler, şimdi ortaya çıkıyor. Bugün Osmanlı devletinin Avrupadaki hudûdları, hemen hemen İstanbul surlarına dayandı. Rus ordularının öncüleri, Sivâs ve Mûsul vilâyetlerinde Osmanlı halkını çiğnemektedirler. İngilizler Basra vilâyeti ile Bağdat vilâyetini aldılar. El-Arîş çölünde, Cemâl pâşanın ahmakca idaresi yüzünden binlerce Osmanlı evladı esîr düştü. Hiç şüphe yok ki, bu çok elîm gidişi ve ittihâdcıların bu gidişle memleketi sürükledikleri felaketi gören sâdık vatandaşlar, iki şeyle karşı karşıya kalmaktadırlar.

Birincisi, Osmanlı devletinin haritadan silinmesi, yok olmasıdır.

İkincisi, bu felaketten, mahv olmaktan kurtulmanın çârelerini arayıp bulmaktır. Bunu araştırmağı, düşünmeği, meşveret etmeyi ve Îcap eden teklîflerde bulunmağı bütün islâm âlemine bırakıyorum.

Tehlikeler vatanı kuşatmadan, milleti mahv etmeden önce, haklı olarak harekete geçtik. Bir diktatör azınlık elinde oyuncak olan Osmanlı devletinin böyle gâfil ve şaşkın idaresine bağlı kalmakla, devlete, millete faydalı olacağımızı, bilsek değil, zannetsek bile, hiçbir şey söylemez, yerimizden kımıldamaz, her türlü meşakkate, hattâ ölmeye tehammül eder, sabr edenlerden olurduk. Fakat, bunun hiçbir faydası olamıyacağı, ateşi körüklemekten başka bir işe yaramıyacağı, artık gün gibi meydandadır. Nasıl meydanda olmasın ki, bizleri yürütmek istedikleri yoldan gitsek, bu yola düşen milletlerin uğradıkları felakete düşeceğimiz yüzde yüzdür. İttihâdcıların birkaç sene içinde koca devleti parçaladıklarını, milleti perîşan ettiklerini görmiyen, anlamıyan hiç var mı? Koca imparatorluk, Enver, Cemâl, Talat ve arkadaşlarının keyflerine kurban oluyor.

Osmanlı sultânlarının asırlardan beri tecrübe ederek ve devletin ileri gelenleri ile meşveret ederek kabûl ettikleri temelli siyâseti, İngiltere ve Fransa hükûmetleri ile işbirliği yapmak siyâsetidir. Bu siyâset, tarih boyunca, devletimize, milletimize hep faydalı olmuştur. Son harbde bu siyâsetten ayrılmamıza sebep olanlar, adı geçen ittihâdcı diktatörlerdir.

Şimdi biz, ittihâdcıların câhil ve ahmak siyâsetlerine ve zâlim ve işkenceli idarelerine karşıyız. Memleketin felakete sürüklendiğini görüyor, bunu aslâ tasvîb etmiyoruz. Herkes anlasın ki, bu muhâlefetimiz Enver, Cemâl, Talat ve yardakcılarına karşıdır. Bizim bu haklı hareketimize her müslüman râzıdır. Her vatandaş haklı yolumuzda bizimle berâberdir. Hattâ, devlet başkanı, halîfe-i müslimîn de kalbi ile, vicdânı ile, bizimle berâberdir. Bu sözümüzün en kuvvetli vesikası, velîahd Yûsüf İzzeddîn efendinin ittihâdcılar tarafından tecâvüze uğraması ve şehit edilmesidir.

Tekrar ediyorum: Koca Osmanlı devleti bu diktatörlerin kötü niyetlerine ve yıkıcı davranışlarına kurban oluyor. Biz bunların şerrinden Allahü teâlâya sığınırız. İttihâdcıların bizi uyaran ve harekete getiren kötü bir davranışlarını da şerefli Türk milletine duyurmadan geçemiyeceğim:

İttihâdcı komitanın azgın şeflerinden Cemâl pâşa, (Şâm)da istediğini asmakta, dilediğini kurşuna dizmektedir. Şâmda bir pavyon meydana getirmiş, bu fuhuş ve içki batakhânesinde, emirle getirdiği subaylarla birlikte yaptığı âlemde, şehrin ileri gelen müslüman âilelerinin kızlarını hizmetci olarak kullanmış, millî ve dînî hislerimizi yıkıcı konuşmalar yapılmış, nâralar atılmıştır. Bu alçakca hareketleri Kur’an-ı kerimde, Nûr sûresinde bulunan emirleri hiçe saymak olduğu gibi, Türk ve müslüman kadınının şeref ve haysiyyetini ayaklar altına almak değil midir? Cemâl pâşanın bu hareketi, ittihâdcıların islâm dînine saygılı olmadıklarını göstermiyor mu?

İttihâdcı komitacıların çok üzücü ve yıkıcı ve milleti, memleketi felakete sürükleyici davranışlarından birkaçını bildirmiş bulunuyorum. Osmanlı topraklarında ve islâm memleketlerinde yaşıyan din kardeşlerimi gafletten uyandırmak, böylece milletime ve memleketime hizmette bulunmak için bunları yazdım. Bu komitacıların vatan ve milletin selâmetini düşünmiyerek, yalnız kaprisleri ile hareket ettiklerini ve ilâhî emir ve yasaklara inanmak ve saygılı olmak şöyle dursun, bu kudsî hükmleri değiştirmek ve bozmak çabasında olduklarını vatandaşlarıma duyurmak istedim. Böylece, bu yıkıcı, bölücü, şaşkın ve alçak gidişlerine yardımcı olmamalarını ricâ ediyorum. Allahü teâlâya âsî olana, insanlara zulüm yapana, itaat olunmaz. Bunun hareketlerini eli ile, dili ile ve kalbi ile değiştirmeye gücü yeten, bunu yapmalıdır! İttihâdcıların zararlarını anlıyamayıp, hareketlerini beğenenler varsa, bunları da dinlemeye hazırım. Doğru yolda olanlara ve faydalı iş yapanlara bizden selâm olsun.

11 Zilka’de 1334 [m. 1916]

Mekke-i mükerreme emîri

Şerif Hüseyn bin Ali

Yukarıdaki iki beyannâme, şerif Hüseyn pâşanın niyetinin hâlis, îmanının bütün olduğunu göstermekle berâber, yanlış düşüncelerini ve zararlı hükmlerini de bildiriyor. En büyük hatâsı, ingilizlerin tarih boyunca, islâmiyete karşı yaptıkları saldırıları anlıyamamış olmasıdır. [Denizlere hâkim, askeri, silâhları çok olan ingilizlere karşı harbe girmek, elbet yanlış idi. Fakat, bu azılı islâm düşmanı ile işbirliği yapmak, daha şaşkın bir hatâdır.] İngilizlerin üçüncü Selîm hân zamanında, Osmanlıları yok etmek için, İstanbula kadar yaptıkları baskından habersiz olduğu anlaşılıyor. Hele onun zamanında Asyadaki ve Afrikadaki islâm memleketlerine barbarca saldırmışlar, buraları koloni yapıp, sömürmüşlerdi. Buralarda, islâm âlimlerini, islâm kitaplarını, islâm bilgilerini ve ahlâkını yok etmişlerdi. Osmanlı sultânı Abdülmecîd hânı da aldatarak, devlet koltuklarına masonları yerleştirdiler. Böylece, milletin îmanını, ahlâkını bozmaya başladılar. Birinci cihân harbinde İngilizlere câsûsluk yapanları, bu masonlar yetiştirdi. İçerden ve dışardan yıkarak, bu koca imparatorluğu yok ettiler. Sadr-ı a’zam Saîd Halîm pâşa, (İnhitât-ı islâm) kitabında, devletin nasıl yıkıldığını uzun anlatmakttır. Şerif Hüseyn pâşa, tarihi vesikaları incelememiş olacak ki, en korkunç islâm düşmanının islâma yardım edeceğini ummaktadır. İttihâdcıların kötü olduklarını anlıyan, onun gibi güçlü bir kimse, Şâmda Cemâl pâşayı ve İngilizlere satılmış olan soysuzları etkisiz hâle getirebilir, post kavgası yüzünden, Filistin cebhesinde yapılan hıyânetleri önliyebilirdi. O, bunu kolay yapabilirdi. Yapsaydı, Osmanlı ordusu bozgundan kurtulurdu. Arabistân yarımadasında büyük bir Hâşimî islâm devleti kurulur, Mekke, Medîne, Kudüs mübârek şehirleri onun elinde kalırdı.

Kaynak : Kurani Kerim’de Kıyamet ve Ahiret – İmam Gazali

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: