Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Nisan 2009

UYUMANIN ÂDÂBI

Posted by Site - Yönetici Nisan 30, 2009

UYUMANIN ÂDÂBI

UYUMANIN ÂDÂBI

UYUMANIN ÂDÂBI

Yatarken ve uyandığı zaman misvak kullanmak sünnetir. İbn-i Abbas(r.a.) Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in nezdinde gecelemişti. Peygamberimiz’in yatmadan önce misvak kullanıp abdest aldığı, uyandığı zaman da yine  misvak kullanıp abdest aldığını bildirmiştir.

Sağ yanı üzerine, kıbleye karşı yatmak müstehaptır. Sağ yanı üzerine mü’minin, sol yanı üzerine yatmak hükümdarların, sırt üstü yatmak peygamberlerin, yüzü koyu yatmak kâfirlerin yatmasıdır. En doğrusu sağ avucunu sağ yanının altına koyup, uyuyuncaya kadar Allah’ı zikretmektir. Yatarken ihlas ve Muavezeteyni (Felak ve Nâs surelerini) okuyarak ellerinin içine nefes edip ellerini yüzüne, başına ve diğer uzuvlarına sürmelidir.
 
Hz. Âişe (r.a.) şöyle rivayet etmiştir.

“Peygamber Efendimiz (s.a.v) her gece yatağına girerken, ellerini birleştirir, içine nefes eder ve İhlâs, Felak ve Nâs surelerini okur, sonra da gücü yettiğince vücudunu meshederdi. Önce başaından başlar, sonrayüzünü ve vücudunun diğer kısmını da meheder ve bunu üç defa yapardı.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.);
“Gece Bakara sûresinin son iki âyetini (Amenerresûlü’yü) okuyana bu iki ayet her şey için kâfi gelir.” buyurmuştur.”

 

Posted in Adab-ı Muaşeret, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Gökyüzü Neden Mavidir ?

Posted by Site - Yönetici Nisan 29, 2009

Gökyüzü Neden Mavidir ?

Gökyüzü Neden Mavidir ?

Gökyüzü Neden Mavidir ?

Gökyüzünün mavi görünmesinin tek sebebi kırılma hadisesidir.
Güneş ışınları atmosfere girdiğinde atmosferdeki gaz moleküllerine ve toz parçacıklarına çarparak saçılır. Gün ışığı değişik dalga boylu birçok ışından oluşur. En kısa dalga boylu mavi ışınlar atmosferin üst tabakalarındaki küçük parçacılar tarafından hemen saçılırlar. Fakat kırmız ışık (ki en büyük dalga boylu ışıktır!) saçılmak için daha büyük parçacıklara çarpmak zorundadır.
Gökyüzü açık olduğunda, mavi ışık diğer ışıklara oranla en fazla saçılan ışıktır. Bu yüzden de gökyüzü mavi görünür. Mesela gökyüzü yoğun bulutlarla veya dumanla dolu olduğunda, tüm ışınlar nerede ise aynı oranda saçılır. Bu da gökyüzünün gri renkte görünmesine sebep olur.

 

….

Posted in Diger Konular, Güncel, Genel | 1 Comment »

Seyfettin Alkan – Veladet-i Muhammed – Peygamberimizin Dogumu

Posted by Site - Yönetici Nisan 28, 2009

Seyfettin Alkan – Veladet-i Muhammed – Peygamberimizin Dogumu

Bu vaaz’ı  bize gönderen  kardeşimize ve emegi geçen ben fakire bir dua edin LÜTFEN.

Bu vaaz’ı sonuna kadar dinlemenizi kesinlikle tavsiye ederim.Selam ve dua ile.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Muhammed ( s.a.v ), Mucizeler, Nasihat, Peygamberler, Tavsiyeler, Türkiye, Video, Yorumlar | 4 Comments »

Vakti bulunmayan namazlar

Posted by Site - Yönetici Nisan 26, 2009

Vakti bulunmayan namazlar

Vakti bulunmayan namazlar

Vakti bulunmayan namazlar

Bilindiği üzere vakit, namazın edâsı için şart, farz olması için de sebeptir ve bu hususta namazla oruç müşterektir. Ancak bir vaktin içerisinde hem o vaktin farzı, hem daha başka namazlar kılınabileceği cihetle namaza zarf olan vakit, oruca mi‘yar (ölçü) olur. Bu sebeple namazda niyeti tayin etmek icap ettiği halde, oruçta lâzım değildir.

HER YERDE BEŞ VAKİT TAM OLARAK GERÇEKLEŞMEZ

Farz olan namazlar için tayin olunan vakitler, mâlum olduğu üzere beştir. Lâkin bu beş vakit, yer kürenin her tarafında tam olarak gerçekleşmediği için, Kur’ân-ı Kerim’de de açıkça belirtilmemiştir. Hâl böyle olunca, insanın aklına hemen şu soru takılmaktadır:zamanında fetvâ olarak gelen meselede olduğu gibi… Mesele şöyledir:
– ‘Ey Şeyh-i kebîr, beş vakit namazdan birisini ıskat eden
(düşüren, hükümsüz bırakan) kimse hakkında ne dersin?’ 
– ‘Dördüncüye mahal olmadığı için üçtür’
dedi. Şeyh-i kebîr de, 

– ‘İşte beş vakit namaz da böyledir’
buyurdu. 
Âlûsi’de, Kehf sûresinin tefsirinde, ‘Bazı ufuklarda Güneş, 6 ay doğar, 6 ay da batar’ diye anlatılmıştır. Nitekim 90 arzı (enlemi) ufkunda böyledir. Bazan da 1 saat kaybolup, hemen doğu tarafından aydınlığı meydana çıkar. Senenin bazı günlerinde Bulgar arzı böyledir. Vakitler namaz için sebep olduğundan, fıkıh âlimleri, (bazı) vakitlerin tahakkuk etmediği yerlerde, (o vakitlere ait) namaz da yoktur, dediler. Onların namazları gibi, oruçları ve zekâtları da bahis mevzuu olması lâzımdır. Bununla beraber, oruca sebep olan ‘ayın görülmesi’ gerçekleştiğinden dolayı, farz olmayacağını söylemek de mümkün olmaz. *   *   *

DECCÂL HADÎSİ VE KUTUPLARDA NAMAZ

Müslim’in rivâyet ettiği meşhur Deccâl Hadîsi şudur:

Bütün bu açıklamalardan sonra gâyet net bir şekilde anlaşılır ki;  

 Allah Teâlâ, “Güneş’in kaymasından gecenin karanlığına kadar (belli vakitlerde) namazı güzel kıl! Bir de kıraatiyle mümtaz olan sabah namazını…” (1) buyararak vakti, namazın farziyetine sebep kılmıştır. 

Ve yine, “… Namaz, mü’minler üzerine belli vakitlerle yazılı kat‘î bir farzdır” (2) âyetiyle de, her namazın vakti belirlenmiş ve her vaktin namazını kendi vaktinde kılmak farz-ı ayn olmuştur. Bu âyet-icelilenin tefsirinde Kaazî Beyzâvî hazretleri “kitâben mevkûtâ”yı, “vakitlerle sınırlı kesin bir farzdır ki, onu vaktinden çıkarmak hiçbir halde caiz olmaz” diye tefsir etmişlerdir.

Bu itibarla farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitir namazıyla terâvih ve bayram namazları, vakitleri girmezden önce edâ olunmaz. Zira namazın edâsının şartı olan vakit yok ki, meşrut olan namaz sahih olsun. Fıkıh usûlünde meşhur kâidedir: “İzâ vücide’ş-şartu vücide’l-meşrût”. Yani şart bulunursa meşrut vardır. Biri yoksa öbürü de olmaz.

Edâ, vaktin ilk cüz’ünde olursa, namazın sebebi o vaktin ilk cüz’üdür. Şayet ilk cüz’ünde olmazsa, edânın kavuştuğu herhangi bir cüz’üdür. Eğer edâ, vaktin hiçbir cüz’ünde gerçekleşmezse, sebep, nâkıs yani noksan da olsa vaktin son cüz’üdür. Hatta vaktin son cüz’ünde sağlığına kavuşan bir akıl hastası ile o anda ayılan baygına, temizlenen hayızlı ile nifaslıya, bâliğ olan sabîye ve tekrar Müslüman olan mürtede o namaz farz olur. Ancak vaktin son cüz’ünde edâ mümkün olmayacağı için, kaza ederler. 

*   *   *

 

Peki, bu gibi yerlerde hayatını sürdüren Müslümanlar ne yapacak? Bu vakitlere ait namazlar ne olacak?

İşte İslâm âlimleri, her hususta olduğu gibi, yeryüzünde beş vaktin tamamının bulunmadığı yerlerde yaşayan Müslümanların, o vakitlere ait namazları mevzuunda da nasıl hareket etmeleri icap ettiğine dair ictihadlarda bulunmuş, fetvâlar vermişlerdir. Meselâ başta Nûru’l-izah, Mülteka, Kenz, Meydânî, Merâkı’l-felâh, Dürer, Fetâvâ-yı Hindiye gibi Hanefî fıkhına dair meşhur temel eserlerde hulâsa olarak şöyle denilmektedir:

“Kutup ve kutba yakın beldelerde, senenin en kısa gecelerinde, akşam şafağı kaybolmazdan evvel (sabahın) fecri doğar. Bu ve benzeri yerlerde yaşayanlar, yatsı ve vitrin vaktini bulamazlarsa, onların üzerine o namazlar farz değildir. Çünkü, namazın edâsı için sebep olan vakit yoktur.”

Halebî’de ise bu mesele şöyle açıklanmaktadır:

“Vakit; namazın edâsının şartı olduğu gibi, farz olması için de sebeptir. Öyle ise onsuz namaz farz olmaz. Nitekim es-Sadru’ş-şehîd Burhânü’l-eimme Ömer b. Abdülaziz (v.536/1141)

– Biz, beldemizde yatsı namazının vaktini bulamıyoruz; bu namazı kılmamız gerekir mi?

Bu soruya şöyle cevap verilmiştir:

– Sizin, yatsı namazını kılmanız gerekmez. Zahîreddîn Hasan b. Ali el-Mergınânî (ö. 600/1203) de bu şekilde fetvâ vermiştir.

Yine bu mesele, senenin en kısa gecelerinde, şafak kaybolmazdan evvel fecrin tulu‘ ettiği Bulgar(3) memleketi hakkında, Şemsü’l-eimme Abdülaziz b. Ahmed el-Halvânî’ye (v. 448/1056) sorulmuş. O, yatsı ve vitir namazlarını kaza etmekle fetvâ vermiştir. Sonra bu mesele, Harzem’de Şeyhu’l-kebîr Seyfü’s-Sünneti’l-Bakâlî’ye (ö. 562/1167 veya 576/1180) gelmiş; o da, yatsı namazının farz olmadığı yönünde fetvâ vermiştir. Onun bu cevabı Halvânî’ye ulaştığında, Halvânî, Şeyhu’l-kebîr Harzem camiinde va‘z ederken, cemaat huzurunda ondan bu meseleyi sorması için bir adam gönderdi. O adam gitti ve dedi ki; 

Soranın maksadını derhal anlayan Şeyh, delille onu susturmak ve doğruyu açıklamak için şöyle cevap verdi: 

– ‘Elleri dirsekleriyle birlikte veya ayakları topuklarıyla beraber kesilen bir kimse hakkında ne dersin; onun abdestinin farzları kaçtır?’ Buna cevaben adam, 

Bakâlî’nin bu cevabı Halvânî’ye ulaştığında, onu güzel buldu ve bu hususta ona uydu.”(4) 

***

Sırrı Paşa’nın, bir tefsirinde; asrımızın fâdıl âlimlerinden diye bahsettiği son devir Osmanlı ulemâsından Hacı Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm (sh. 268) isimli çok kıymetli eserlerinde bu meseleye şöyle açıklık getirmektedirler:

Senenin en kısa gecelerinde, akşam şafağı kaybolmazdan evvel fecrin tulû‘ ettiği beldelerin ehli gibi, yatsının ve vitrin vaktini bulamayanlara, o namazlar lâzım (farz) olmaz.

Burada anlatılan beldelerden maksat; soğuk kuzey beldelerinin halkı olan Sekâlibe’dir ki, yazın evvelinden 40 gün Güneş, onların arzını 23 saat aydınlatıp (sadece) 1 saat batar. Lâkin, güneşi uzun müddet görmeyenler olduğu gibi, uzun müddet kaybetmeyenler de vardır

 

Bu hususta İbn-i Âbidîn’in açıklaması şöyledir: “Ben derim ki: Oruç, zekât, hac, iddet, alış-veriş, selem, icâre gibi zamanla sınırlı her ibadet ve muâmelede de yine namaz gibi vakit takdir edilir. Bunun için ilk güne dikkat edip dört mevsimin her birine, günlerinin uzunluğuna-kısalığına göre takdir uygulanır. Şâfiî kitaplarında böyle denilmektedir. Biz de buna kaniyiz, yani bu görüşün doğruluğuna inanıyor ve bunu kabul ediyoruz. Çünkü takdirin aslı, namazlar hakkında ittifakla kabul edilmiştir.” (5) 

 

 

“Nevvâs b. Sem’ân (r.a.) anlatıyor: Biz, ‘Yâ Resûlellah, o (Deccâl) yeryüzünde ne kadar kalacak?’ dedik. Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu ki: ‘Kırk gün kalacak. (O kırk gün içinden) bir gün, bir sene gibi; bir gün, bir ay gibi ve bir gün de bir hafta gibidir. Diğer günleri ise, sizin bildiğiniz günleriniz gibi (normal 24 saat) olacak.’ Bunun üzerine biz, ‘Yâ Resûlellah! Bir sene gibi olacak o günde, bize bir günün namazı yeter mi?’ diye sorduk. Resûlüllah (s.a.v.), ‘Hayır! O gün için (her 24 saatte normal) bir günün namaz vakitlerini takdir ediniz’ buyurdu.” (6)

Buraya kadar yani yatsı vaktinin taayyün etmediği yerlerle ilgili olarak kıyası kabul etsek bile, bu, ancak kıyasa aykırı olmayan yerlerde caizdir. Deccâl Hadîsi bu kıyasa muhaliftir. Zira kıyasın caiz olması için, iki hükmün mutlaka birbirine eşit olmaları gerekir. Burada ise eşitlik bulunmuyor. Deccâl Hadîsi’nde sadece alâmet yok; yatsı namazının vaktinin tahakkuk etmediği yerlerde ise hem alâmet, hem de takdire müsait zaman yok. Zira akşam namazının vakti biter bitmez, sabah namazının vakti giriyor. Binaenaleyh bu meselede, yatsı namazı için ayrılacak hususi bir zaman mevcut değildir. Bu itibarla bu ve benzeri yerlerde yaşayan Müslümanlar, şayet yatsı ve vitir namazlarını akşam şafağı kaybolmazdan evvel kılmış olsalar cem’-i takdim, fecr-i sâdık tulu’ ettikten sonra kılsalar cem’-i tehir olur ki, her ikisi de caiz değildir

Şeyh Ekmeleddin hazretleri de, Deccâl Hadîsi ile alâkalı olarak, Meşârık şerhinde naklettiğine göre, Kaadî İyâz hazretleri şöyle demiştir: “Bu hüküm o zamana mahsustur. Şerîat sahibi, onu bize beyan buyurmuştur. Zira bu hususta biz, kendi ictihadımıza bırakılsaydık, o günde namaz, bilinen vakitlerde kılınır ve beş namazla iktifa ederdik.”

Hadîs-i şeriften anlaşılan ise, her namaz için hususi bir vakit takdir edilmesidir ki, o vakit, başka namaz için vakit sayılmayacaktır. Hatta o namaz için ayrılan vakit geçmedikçe, ondan sonraki namazın vakti girmeyecektir. Şayet vakit geçer de, o vaktin namazı kılınmazsa, diğer günlerde olduğu gibi namaz kazaya kalacaktır. Zira, sanki zevâl, gölgenin bir veya iki misli oluşu, Güneş’in batması, akşam şafağının kaybolması, fecr-i sâdıkın doğması bu zaman cüzleri içinde, şerîatin hükmiyle takdiren mevcuttur. Ama akşam şafağı kaybolmadan fecr-i sâdıkın doğduğu yerlerde yaşayan Müslümanlar içinse zaman, ya akşam namazının vakti, yahut ittifakla sabah namazının vaktidir. Bu durumda kıyas nasıl sahih (geçerli) olabilir?

Elleri dirseklerinden, ayakları topuklarından kesilmiş bulunan kimsenin hâli ile bu mesele arasında fark yoktur. Nitekim Bakâlî de bunu söylemiştir. Halvânî ise bu hususta ona muhalif bulunduğu halde, insaf ederek, kendisini tasdik etmiş, onun sözüne dönmüştür. Çünkü el ve ayakları yıkamanın hükmü, şartı bulunmadığı için kalkmıştır. Mahaller, yani yıkama yerleri şartlar demektir. Burada da namazın şartı, hatta sebebi de bulunmadığı için, farz değildir. Abdestte elleri yıkamanın farz olması için, dirseklerden koltuklara kadar; ayaklarda ise, topuklardan yukarı ayak miktarı bir kısmın halef olduğunu (onun yerine geçtiğini) gösteren bir delil nasıl yoksa, bu meselede de akşam veya sabah namazının yahut her ikisinin vakitlerinden bir cüz’ün, yatsı vaktine halef olduğuna işaret eden bir delil yoktur.

*   *   *

Evet, mükellef olan Müslümanlara namaz nasıl icmâ ile beş vakit farz ise, abdestin farzları da yine icmâ ile dörtten az değildir. Lâkin bütün bunlarda, farziyetin şart ve sebeplerinin tamamının bulunması da mutlaka lâzımdır.

Kısacası;

Kutuplarda, meselâ 90 arzı (enlemi) ufkunda olduğu gibi, vakitlerin normal olarak tahakkuk etmediği, bununla birlikte takdire müsait bir zamanın hüküm sürdüğü yerlerde ibâdetler, vakitleri normal olarak teşekkül eden en yakın yerlere kıyas edilerek edâ edilir. Zira buralarda, namazın edâsı için şart olan, takdire müsait bir zaman süresi mevcuttur. (7)

Halis Ece : http://www.bilgicagi.netDİPNOTLAR
(1) İsrâ sûresi, 17/78.
(2) İsrâ sûresi, 17/78.
(3) Bulgar beldesi, kuzeyde Rusların karanlık ve pek soğuk bir şehridir. İbn Âbidîn, Terc. 2, 25.
(4) İbrahim el-Halebî (ö.956/1549), Mukayyed Halebî Sağîr, s. 151.
(5) İbn Âbidîn Terc., 2, 31.
(6) el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2, 31, (Hadis No: 1621) Beyrut, 1351; İbn-i Âbidîn (Terc), 2, 28.
(7) İbn Âbidîn (Terc.), 2, 25-32.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kutuplarda Namaz, Namaz, Yorumlar | 1 Comment »

HÜSEYİN KUMAŞ – VAAZ – ALLAH YOLUNDA HİZMET EDENLER

Posted by Site - Yönetici Nisan 25, 2009

 

HÜSEYİN KUMAŞ  – VAAZ –  ALLAH YOLUNDA HİZMET EDENLER  

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Nasihat, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Cinnin musallat olmaması için okunacaklar

Posted by Site - Yönetici Nisan 24, 2009

rose-flower-wallpaper copy.jpgm,

Cinnin musallat olmaması için okunacaklar


Cinden kurtulmak için en iyi on şeyi yapmalıdır:

 
1- E’ûzü Besmele ile Fâtiha sûresi okumalıdır.
2- E’ûzü Besmele ile iki Kul-e’ûzüyü okumalıdır.
3- E’ûzü Besmele ile Bekara sûresini okumalıdır.
4- E’ûzü Besmele ile Âyetelkürsî okumalıdır.
5- E’ûzü Besmele ile Bekara sûresinin son âyetini okumalıdır.
6- E’ûzü Besmele ile Ha-Mîm Mü’mîn sûresinin başından (masîr)e kadar ve Âyetelkürsî okumalıdır.
7- “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü yühyi ve yümiyt ve hüve hayyün la yemüt biyedihilhayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr” okumalıdır.
8- Çok (Allah) demelidir.
9- Hep abdestli bulunmalı, farzları ve sünnetleri hiç terk etmemelidir.
10- Günah işlemekten, kadınlara bakmaktan, çok konuşmaktan, çok yimekten ve galabalıktan sakınmalıdır.


(Berekât) kitabında, imam-ı Rabbânî hazretlerinin Cinden korunmak için, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah-il-aliyyil’azîm” okuduğu yazılıdır.
İmam-ı Şaranî hazretleri, “Kuşluk namazına devam edene, cin musallat olmaz” buyurdu.

 
Eshâb-ı kiramdan Ebû Dücâne hazretleri anlatır:
Bir gece yatarken, değirmen sesi gibi ve ağac yapraklarının sesi gibi, ses duydum ve şimşek gibi, parıltı gördüm. Başımı kaldırdım. Odanın ortasında, siyah birşey yükseldiğini gördüm. Elimle yokladım. Kirpi derisi gibi idi. Yüzüme, kıvılcım gibi şeyler atmaya başladı. Hemen Resûlullaha gidip, anlattım. “Yâ Ebâ Dücâne! Allahü teâlâ, evine hayır ve bereket versin!” buyurduktan sonra kalem ve kâğıd istedi. Hz. Aliye bir mektûb yazdırdı. Mektûbu alıp, eve götürdüm. Başımın altına koyup, uyudum. Feryâd eden bir ses, beni uyandırdı. Diyordu ki, “Yâ Ebâ Dücâne! Bu mektûbla, beni yaktın. Senin sahibin, bizden elbette çok yüksektir. Bu mektûbu, bizim karşımızdan kaldırmaktan başka, bizim için, kurtuluş yoktur. Artık, senin ve komşularının evine gelemiyeceğiz. Bu mektûbun bulunduğu yerlere gelemeyiz”. Ona dedim ki, sahibimden izin almadıkca bu mektûbu kaldırmam. Cin ağlamasından, feryâdından, o gece, bana çok uzun geldi. Sabah namazını, mescidde kıldıktan sonra, cinnin sözlerini anlattım. Resûlullah buyurdu ki, “O mektûbu kaldır. Yoksa, mektûbun acısını, kıyâmete kadar çekerler!”.
Bir kimse, bu mektûbu, yanında taşısa veya evinde bulundursa, bu kimseye, eve ve etrâfına cin gelmez ve dadanmış olup zarar veren cin de gider.

 
Bu âyet-i kerimeleri okumakla ve bu mektûbu taşımakla ve şifâ âyetlerini okumakla ve yazıp suyunu içmekle faydalanmak istiyenlerin Ehl-i sünnet îtikatına uygun olarak doğru îman sahibi olması lâzımdır. Bunları yazanın ve kullananın îtikadı doğru olmazsa ve küfür alâmetlerini kullanır, haram işlerse, faydaları görülmez.

 

Kaynak : Mehmet oruç . 365 gün dua

Posted in 365 Gün Dua, Bunları Biliyormuydunuz, Cinler Hakkında, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

AKP çarşafa ve kurban ibâdetine de “Çağdışı” diyen bu zatı milletvekili yapmadan tanımıyor muydu?

Posted by Site - Yönetici Nisan 24, 2009

1

1

AKP çarşafa ve kurban ibâdetine de “Çağdışı” diyen bu zatı milletvekili yapmadan tanımıyor muydu?

Ali Eren – Vakit

Rasmussen, yayınlanan o karikatürler için “Fikir özgürlüğü” dediği halde hâlâ ondan özür beklemek, saflık mı yoksa, “Özür dileyecek” diyerek o Türkiye’den gidene kadar milleti kandırmak mı?

Ama bir gazeteci; sağolsun, “O madem Hazreti Muhammed’e hakaret edilmesine fikir özgürlüğü diyor, öyleyse ben de fikir özgürlüğümü kullanıyonum. Ben de benim Peygamberim’e hakaret edilmesini fikir özgürlüğü olarak gören Rasmussen’e şerefsiz diyorum” dedi.

Bu gazeteciyi yakından tanımıyorum. Dinî hassasiyetinin ne derece olduğunu da bilmiyorum. Ama kullandığı iki kelimeden, “Benim Peygamberim” demesinden dolayı kendisini tebrik ediyorum.

Bu memlekette, bazı ilâhiyat profesörlerinin, benimseme ifadesi dahi kullanmadan, yalın bir ifade ile Peygamberimiz’e sadece “Hazreti Muhammed” demesi karşısında, onun benimseyici, sahiplenici bir ifade ile “Benim Peygamberim” demesi takdire şâyan…

*

Değerli okuyucular, demokrasi eşitlik rejimiydi değil mi? Okuma-yazma bilmeyenle profösörün kanun önünde eşit olduğu bir rejim yani… Bakın, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın dilinde bu eşitlik, Ergenekon sanığı Türkan Saylan hakkında nasıl ifadesini buldu. Dedi ki Bakan Bey, “Bu kadıncağız (Türkan Saylan) velev ki bu işin içinde olsun, onu görme ya, onu görme ya…”

Demek ki ona göre demokrasi işte bu. Başka zanlıları al götür ama bu kadıncağızı görme. Eşitlik ya!..

AKP, çarşafa ve kurban ibâdetine de “Çağdışı” diyen bu zatı milletvekili yapmadan tanımıyor muydu? Artık tanıdığına göre hâlâ ne demeye Kültür Bakanlığında tutulur onu da ben anlamıyorum…

Evet! Kültür Bakanı öyle söyler de TBMM Başkanı Köksal Toptan durur mu? O da konuşmuş…

Ergenekon sanığı profesörlerin gözaltına alınmasıyla ilgili şöyle demiş: “YÖK Başkanvekili Prof. İzzet Özgenç Bey’in de açıklamaları var. Onun da ifade ettiği gibi çok rahat ulaşılabilecek, rahat ifadesi alınabilecek kişilerle ilgili daha rahat farklı yöntem uygulanabilirdi.

Daha rahat farklı yöntem dediği nasıl bir şeyse? Kuştüyü yataklar içinde mi alınmalıydılar yani?

Bu TBMM başkanlarına ne oluyor böyle? Eski TBMM Başkanı Arınç birinci AKP hükümetinin ilk yılında Antalya Rotari toplantısında yaptığı konuşmada rotaryenlere, “Bizim Peygamberimiz ‘Veren el alan elden üstündür’ buyuruyor. Siz veren elsiniz, öpülesi elsiniz” demişti de onu bu sözlerinden dolayı tenkit etmiştik. Şimdi de tenkitten uzak kalmamak için yenisi sıraya girmiş gibi…

*

Sayın Baykal, Ergenekon hakkında, “İktidara gelip bu meseleyi noktalayacağız” demiş.

Yani Baykal demek istiyor ki, “Ergenekon meselesinin noktalanacağı vakit hiç gelmeyecek.”

Yine Sayın Baykal, bazı profesörlerin Ergenekon sanığı olarak gözaltına alınması hakkında şöyle demiş: “Namuslu profesörler cezaevinde.”

Bu sözü duyunca da Zekeriya Beyaz’ın başörtülü talebeler hakkında söylediklerini hatırladım. Başörtülü kızlar “Başörtüsü namusumuzdur” dedikleri için Zekeriya Beyaz, bu sözün mefhûm-ı muhâlife gidiyor ve “Başörtüsü namusumuzdur demek başörtüsüzler namussuzdur demektir” diyordu.

Şimdi Baykal da, “Namuslu profesörler cezaevinde” dediğine göre şimdi ne olacak?

Şimdi bu sözün de mefhûm-ı muhâlifine gidecek mi Sayın Beyaz? Yani, “Ben de bir profesörüm. Baykal’ın ‘Namuslu profesörler cezaevinde’ demesi cezaevinde olmayan profesörler namussuzdur demektir” diyecek mi acaba?

NOT: Cumartesi günü, Zeytinburnu Adliye binasının yanındaki yeni yapılan Zeytinburnu Kültür Merkezi’nde, saat 9.00-18.30 arasında, yerli ve yabancı konuşmacıların katılacağı Mescid-i Aksâ Sempozyumu var. Gazetemiz yazarlarından Mustafa Özcan da bir konuşma yapacak. Okuyucularımıza hatırlatıyorum.

Kaynak:Haber vaktim.com

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

”MEDENİYETLER İTTİFAKI”NA KİM İNANIR?

Posted by Site - Yönetici Nisan 23, 2009

MEDENİYETLER İTTİFAKI

MEDENİYETLER İTTİFAKI

MEDENİYETLER İTTİFAKI”NA KİM İNANIR?

 

Medeniyetler İttifakı” projesine Türkiye’nin niçin dört elle sarıldığını ve herkesten fazla değer verdiğini anlayabilmiş değiliz. Türkiye bu projenin neyi halledeceğine ve hangi derde derman olabileceğine inanıyor?

Bir kere karşımızda yekvücud ve değerleriyle, servetleriyle hâkim mevkide bir Batı medeniyeti var. Onun karşısında da birtakım eski medeniyetlerin paramparça ve yıkık dökük kalıntıları… “İttifak” yapabilmenin şartları ortada yok ki!

Medeniyetler İttifakı” projesinin, olanca dayanaklarını “medeniyetler çatışması” teorisinde bulduğu anlaşılıyor. ABD’li düşünür Huntington’un ortaya attığı bu teori, bize sorarsanız, Batı’da Hitler’in Kavgam’ından bu yana ortaya atılmış en ciddî “dünya siyaseti” teorisiydi.

Ciddî idi ama, gerçekliği sadece ABD için vardı. ABD’nin, “niçin dünyayı bir bütün olarak yutamıyoruz, yutabilmek için hangi noktalara dikkat etmeliyiz?” tasasına cevap olarak ileri sürülmüştü. Yani tamamen emperyalist kaygılarla… Yoksa, ABD dışındaki sözümona “medeniyet merkezleri”ni bir çatışmanın içine çekmek gibi bir gayesi yoktu.

Zaten bu sözümona medeniyet merkezlerinin, ABD’nin arkasında hizâlanmış Batı medeniyetiyle çatışan bir tarafı da yoktu. Hindistan Amerikan emperyalizmine çoktan teslim olmuş, ama Çin teslim olmak istemiyordu. Uzak Doğu medeniyetinin bir diğer temsilcisi olan Japonya, Batı için bir tehdit olmaktan 50 yıldır çıkarılmış, ama Batı medeniyetinin bir uzantısı olan Rusya Batı’ya meydan okuyuşunu 200 yıldır sürdürmekteydi. Bunun neresi “medeniyetler çatışması” idi?

Diğer sözümona medeniyet merkezleri Afrika ve Latin Amerika, bölük pörçük, yıkık dökük, ama bir “medeniyetler çatışması”na sahne olmaktan ziyade, bir “isbat-ı vücud” derdine düşmüşlerdi. Bu kıt’alarda milletlerin, Batı’nın zorla kabul ettirilmiş değerlerinden kurtulup, kendi eski

medeniyetlerinin değerlerini aradıkları doğruydu. Ne var ki, bulacakları eski değerleri, ancak onlara kültürel bir benlik idrakı verebilir, iktisaden ve siyaseten Batı’nın hâkim değerlerine alternatif üretmeye yetmezdi.

İslam medeniyetinin çocukları, aynı şekilde paramparça, yıkık dökük bir durumdaydı. Üstelik çoğu da, Batı’nın hâkim değerlerine boyun eğdirilmiş olmaktan dolayı hiç şikâyetçi değildi. Arapları Batı’ya isyan ettiren sosyalizm ortadan kalktıktan sonra, aradan bir tek Saddam çıkıp Batı’ya meydan okumuş, Cezayir ve Mısır yeniden zabtedilmiş, Libya ve Suriye ise kavgadan kendiliğinden vazgeçmişti.

***

MEDENİYETLER İTTİFAKI

MEDENİYETLER İTTİFAKI

Görüldüğü gibi, “medeniyetler çatışması” teorisi, olanca ciddiyetine ve bu alandaki rakipsizliğine rağmen, ancak Amerikan emperyalizminin geliştirilmesi açısından faydalı olabilir; yeryüzünde olanları anlatmaya ve açıklamaya yaramaz. Hal böyle iken “Medeniyetler ittifakı” neyin nesidir? Usame’ye karşı elbirliğiyle alınmış bir tedbir mi?

Öyle olduğu izlenimi veriyor. Çünkü, ortada Batı medeniyeti ile ittifak şartlarına sahip ne bir İslam medeniyeti vardır, ne bir Latin Amerika ve Afrika medeniyeti, ne de Uzak Doğu medeniyeti… Bu proje, sadece medeniyetler çatışması teorisinin gayesinin daha az bir mâliyetle gerçekleştirilmesine hizmet edebilir.

Türkiye’nin bu teoriye niçin dört elle sarıldığını anlamak da mümkün değildir. Başbakanımız çıkmış, vecd içinde, “Ne olursan ol yine gel!” diyor. Bu söz bir Velî’ye isnad edilirse mânâlıdır; çünkü “derdinin dermanı bizim dergâhımızdır” mesajını ihtivâ eder. Ama bir devlet adamı, kimi, ne adına davet ettiği belli olmadan böyle bir lâf ederse, komik duruma düşer. Biri de çıkar, sorar:

– Ben de gelebilir miyim?

– Gelemezsin!

– Niye?

– Çünkü kolluk, ittifak toplantısının yapıldığı otelin civarında kuş uçurtmuyor!

***

Sonuç şudur: Nasıl ki ben, Doğan Holding’le ittifak yapamam; zirâ ittifak şartlarına malik değilim. Nasıl ki ben, DSP ile seçim ittifakı yapamam; zirâ ittifak şartlarına malik değilim. Aynı şekilde, ortada İslam medeniyeti nâmına birkaç müze kalmış bir yerde de İslam medeniyeti adına “medeniyetler ittifakı”ndan bahsedilemez; zira ortada İslam medeniyeti adına sadece birkaç müze kalmıştır. Faraza, Ayasofya müzesi!

 

http://www.habervaktim.com/yazar/13453/medeniyetler_ittifakina_kim_inanir.html

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 3 Comments »

Hz. Muhammed ( s.a.v.) in Eslerine Davranısı

Posted by Site - Yönetici Nisan 22, 2009

Hz. Muhammed ( s.a.v.) in Eslerine Davranısı

Hz. Muhammed ( s.a.v.) in Eslerine Davranısı

Hz. Muhammed ( s.a.v.) in Eslerine Davranısı

MAKSADIMIZ BU DEĞİLDİ

Hz.Aişeyle aralarında küçük bir tartışma yaşanır.sonunda konuyubi hakeme götürmeye kararlaştırırlar.Hz.Muhammed (s.a.v) hakem olarak Hz.Aişenin babası Hz.Ebubekir’i önerir.Hz.Aişe de kabul eder.Hz.Muhammed (s.a.v.) konuyu Hz.Ebubekire anlatmaya başlarken eşi Hz.Aişe sözünü keser ve

– Anlatımında adeletli ol , diyerek uyarır.

Bu uyarıyı peygambere (s.a.v.)  karşı önemli bi saygısızlık olarak kabul eden Hz.Ebubekir kendine hakim olamaz ve kızının yüzüne bi tokat atar.Hz.Muhammed (s.a.v.)’in kaşları çatılır.Bir yandan Hz.Aişe’nin burnundan akan silerken diğer yandanda sert bi tonla Hz.Ebubekire seslenir.

-Ey Ebubekir!Seni hakem kılmaktan maksadımız bu değildi.

BABAM HZ.HARUN

Eşi Hz.Safiyye bazı insanlar ” yahudi kızı” diyerek küçük görmek isteyerek kızdırırlardı.O da gidip Hz.Muhammed (s.a.v.)’e açar.Allahın elçisi Hz.Safiyye’ye

– bak der ,bir daha aynı şeyi söyliycek olurlarsa sen de şu cevabı ver: Benim kocam Hz.Muhammed (s.a.v.)  ,babam Hz.Harun,amcam da Hz.Musa ‘dır.Bu durumda ben hepinizden daha üstünüm.

KÖLE VE CARİYE

Hz.Ali ve Hz.Fatıma evlenmek üzeredir.İkisini birden karşısına alarak öğüt verir.

-Ey Ali !kızımı sana cariye olarak veriyorum ama unutma sende onun kölesisin.

AĞZININ DEĞDİĞİ YERDEN

Hz.Aişeyle yemek yerken özellikle dikkat eder.Bardağın Aişenin içtiği yerden su içer…et yiyorlarsa

Aişenin ısırdığı eti elinden alır,onun ağzının değdiği yerden ısırır.Kendi elleriyle Aişeye yedirir…

EN ÇOK AİŞE’Yİ

Kalabalık bir grup içersindedirler.Bir arkadaşı uzun bir zamandır merak ettiği bir soru sorar.

-Ey Allah’ın elçisi!En çok kimi seviyorsunuz?

cevapta hiç bir çekingenlik ve kompleks yoktur.

-Aişe’yi.

aynı soru evliliklerinin başında Hz.Aişe tarafındanda sorulur

-Beni nasıl seviyorsun?

-Kördüğüm gibi.

Hz.Aişe aldığı cevaptan o kadar hoşnut olur ki ilerleyen yıllarda sık sık soruyu yineler.

-Ey Allah’ın Resulü kördüğüm ne alemde ?

-İlk gün ki gibi der peygamberimiz…..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Muhammed ( s.a.v ), Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Şaka bile olsa korkutmamak

Posted by Site - Yönetici Nisan 21, 2009

ok

ok

Şaka bile olsa korkutmamak

 

Zeyd bin Sabit r.a. Hendek kazarken, yorgunluktan gözlerini uyku bürümüş kalkanı, yayı , oku ve kılıcı yanında olduğu halde uyuyakalmıştı.

Hendekte çalışmakta olan Müslümanlar, onu Hendeğin kenarında uyurken bırakıp gitmişlerdi. Yanına varan Ümare bin Hazm, şaka için onun haberi olmadan silahını alıp saklamıştı.

Zeyd uyanıp silahını bulamayınca heyecanlanmış ve korkmuştu. Peygamberimiz bunu işitince, Zeydi çağırttı.

O na

Ey uykucu ! Sen uykuya daldın, nihayet silahında kayb olup gitti.” buyurduktan sonra ” Bu çocuğun silahının nerede olduğunu kim biliyor ?” diye sordu.

Ümare bin Hazm r.a.

Ya Rasulellah, ben biliyorum. Silah benim yanımda. ” dedi.

Peygamberimiz ” Silahını ona teslim et.” buyurdu ve şaka olarakda olsa müslümanları korkutmayı veya onların her hangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı.

 

Fazilet takvimi 

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: