Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Mayıs 2009

Şeyhin Hanımına Sabrı

Posted by Site - Yönetici Mayıs 31, 2009

Şeyh Harakânî hazretleri,Şeyhin Hanımına Sabrı

Şeyhin Hanımına Sabrı

Bir derviş, Şeyh Harakânî hazretlerinin şöhretini duydu.

Ziyaret edip duasını almak için, Talkan şehrinden yola çıktı.

O büyük zatı görmek için ovaları, dağları aştı. Günler geceler boyu yürüdü. Şeyhin bulunduğu şehre vardı. Evini sorup öğrendi. Edep ve saygıyla gidip evin kapısın çaldı. Şeyhin karısı kapıdan başını çıkardı.

”Ne istiyorsun?” dedi.

 Derviş,

”Talkan şehrinden, şeyhi ziyaret için geldim” dedi.

Bunu duyan kadın kahkahalarla güldü. ”Bir şu sakalına bak, bir de bunca yolun zahmetine katlanmanın sebebine bak. Memleketinde işin gücün yok mu senin? Boş yere yollara düşmüşsün. Bir ahmağı ziyaret etmek için, hiç bu sıkıntıyı çekmeye değer mi? Yoksa memleketinden mi sıkıldın? Sakın, şeytan seni kandırıp yolculuğa sürüklemiş olmasın.”

Kadın buna benzer birçok hakaret etti. Kötü sözler söyledi.

Derviş sabırla dinledi. Sonunda,

”Ne olursa olsun, ben o mâna sultanı şeyhi görmek istiyorum. Şeyhin nerede olduğunu söyler misin?” dedi. Kadın, ”Şeyhi görmeden memleketine dönersen, senin için daha hayırlı olur. Azgınlığa ve sapıklığa düşmezsin. Ağzı iyi laf yaptığından, senin gibi birçok ahmağı tuzağına düşürerek yolunu şaşırttı. Senin şeyh dediğin kimse, gündüzleri tembel tembel oturur, hazır bulursa yer, akşamları leş gibi yatar uyur. İbadet nedir bilmeyen günahkârın tekidir. İşi gücü hile ve riya ile halkı kandırmaktır. Sana zararı dokunmaması için, hiç görüşmeden geri dön” dedi.

Genç derviş bu sözler üzerine dayanamadı.

”Yeter artık, sus. Ben rüzgârın sürüklediği bir bulut değilim ki, bir toz sebebiyle bu kapıdan geri döneyim. Ey yaşlı kadın! Şunu bil ki Hakk’ın nurunu üfleyerek söndüremezsin. Çünkü o güneş gibidir” dedi.

Derviş bu kadından şeyhin yerini öğrenemeyeceğini anladı. Şeyhin nerede olduğunu sorup araştırmaya koyuldu. Biri ona, ”Bu diyarın kutbu olan şeyhimiz, odun getirmek için ormana gitti” dedi. Derviş de muhabbetle ormanın yolunu tuttu. Derviş hem yürüyor hem de, ”Böyle büyük bir Allah dostu, nasıl olur da bu kadar kötü huylu bir kadınla beraber yaşar? Bir şeyh bu kadını niye evinde tutar? Bununla nasıl anlaşır, uzlaşır?” diye kendi kendine sorup durdu. Derviş bu düşüncelerin şeytanın vesvesesi olduğunu düşünerek, gönülden bir lâ havle çekti. Yoluna devam ederken, Şeyh Harakânî hazretlerini bir aslanın üzerinde karşısında buluverdi.

Şeyh odunlarını aslana yüklemiş, üzerinde kendi oturmuştu. Bir erkek yılanı da kamçı gibi eline almıştı. O büyük velî, genç dervişe tebessüm etti. Derviş bir şey söylemeden, ”Ey beni görmek için uzak yollardan gelen derviş! Şeytanın vesvesesine itibar etme. Ben o huysuz, inkârcı kadına tahammül edip cefasına sabır gösterdiğim için, bu aslan da benim yükümü çekiyor. Allah dostları Hak’tan gelene, sızlanmadan, şikâyet etmeden boyun eğerler. Zorluklarla savaşmak, Allah’a olan teslimiyetlerinin gereğidir” dedi.

***

Sabır genişliğin anahtarıdır. Sabrın sırrına ermek için gülerek, hoşlanarak yükünü çekmek gerekir.

Aşağılık kişilerin kötülüklerine sabredersen, Hz. Peygamber’in sünnetinin nuruna ulaşırsın.

 

Kaynak : Mesnevide gecen hikayeler.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Aranızda Müslüman olan var mı?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 30, 2009

 

Aranızda Müslüman olan var mı?

Aranızda Müslüman olan var mı?

Aranızda Müslüman olan var mı?

Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar:

Aranızda Müslüman olan var mı?


Korkudan kimse birşey diyemez. Birazdan yaşlı bir adam ayağa kalkar:
Ben Müslümanım ” der.
Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar.
Adam dışardaki inek sürüsünü gösterip:
Amca,bunları kurban edicem de ben beceremem yardım eder misin?
Yaşlı adam baya bir hayvanı kestikten sonra “ben yoruldum başka
birini bul
” der.
Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve sorar:
Aranızda başka Müslüman var mı?
Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar,
 imam:

 

Ne bakıyosunuz ulan iki rekât namaz kıldırdık diye hemen Müslüman mı olduk ?

….

Posted in Diger Konular, Fıkralar, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | 1 Comment »

İnsan Cehennem’de niçin ateşle cezalandırılır

Posted by Site - Yönetici Mayıs 30, 2009

İnsan Cehennem’de niçin ateşle cezalandırılır

İnsan Cehennem’de niçin ateşle cezalandırılır

Topraktan ma’mül bir zarf (kap gibi herhangi bir eşya) bevil veya (dışkı gibi) başka bir necasetle kirlenirse su ile temizlenemez. Topraktan yapılmış bir kap suyun içine konulursa suda erir, çamur haline gelir ve tamamen bozulur. Yine de o necaseti bulaştıran sidiği ondan ayırmak mümkün olmaz. Bundan dolayı (topraktan ma’mül olan insan) ma’siyetlerle kirlendiği ve necis olduğu zaman ateşden başka bir şeyle temizlenmez. Ancak ateşle temizlenir. İnsan’da topraktan yaratıldığına göre Onun içindir ki insan Ateşle cezalandırılır.

Kaynak – Rûhu’l-Beyan Tercumesi

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | 2 Comments »

HUTBE: İSTANBUL’UN FETHİ

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2009

Fatih Sultan Mehmet`in BedduasıAkşemseddin ( k.s.) Hazretlerinin Nasihatlerinden

HUTBE:   İSTANBUL’UN FETHİ

 

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّهِ وَالْفَتْحُ  وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فى دينِ اللّهِ اَفْوَاجًا  فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

 

وَقاَلَ رَسُولُ الله صَلَّى الله عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ وَلَنِعْمَ الأَمِيرُ اَمِيرُهَاوَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ

 

Muhterem Müslümanlar!

İstanbul’un fethinin 556’ncı sene-i devriyesi olması se­bebiyle bu şehrin alınmasında müessir olan maddî ve manevî sebep­leri dile getirmek istiyoruz.

Milâttan altı buçuk asır önce, Sarayburnu’nda küçük bir köy olarak kurulan İstanbul, zamanla genişleyip büyük bir şehir hâlini almıştır Kostantiniyye şehri hâline gelişi, Milâdî tarihle 300 yılına tesadüf eder. Bundan altmış beş yıl sonra da Şarkî Roma İmparatorluğu’nun merkezi hâline gelince önemi daha da artmıştır.

İstanbul; lâtif havası, denizi, pırıl pırıl manzarası, suları, yeşillikleri ve Asya ile Avrupa arasında köprü teşkil edecek konumu itibariyle pek çok milletlerin hayalini doldurmakta idi. Hükümdarlar ve krallar, orayı elde etmek için açık ve gizli tertipler hazırlıyor, ordular toplayıp İstanbul’u muhasara altına alıyorlardı.

İstanbul, Müslüman Türk milleti tarafından beş defa kuşatılmış­tır. Bunlardan ikisi Yıldırım Bâyezid, biri onun şehzadesi Musa Çelebi tarafından olmuş fakat kendilerine fetih müyesser olmamıştı.

Dördüncü defa Sultan ikinci Murad tarafından yapılan kuşatma da neticesiz kalmıştı. Fakat onun mahdumu İkinci Mehmed, bu zor işi başaracak ve «Fâtih» unvanını alacaktı.

Fatih, 29 Mart 1432 tarihinde İsfendiyar Beyin kızı ve Sultan İkinci Murad’ın zevcesi Hatice Sultan’dan doğmuştu.

O günün saray teamüllerine göre Fatih’in yetişmesine büyük bir dikkat gösterilmekte idi. Manisa Valisi bulunduğu sırada, büyük âlim Molla Gürâniyi hoca tayin eden İkinci Murad, oğlunun yetişmesinde büyük bir titizlik göstermiş idi.

Hazret-i Fatih, din ve dünya ilimlerinin her ikisini de öğrenmek» te idi. O, küfrün bulutlarım darmadağın edecek iman ve İslâm şuuru­na; Bizans’ın surlarını taş taş sökecek teknik bilgilere, tarihte çığır açıp, çığır kapayacak siyasî dehâya ve anadilinden başka beş yabancı lisana vâkıf bulunmakta idi.

Döktürdüğü topların menzil hesaplarını bizzat yapacak kadar hendeseye vâkıf bulunan Fatih, o gün «Müderris» adı verileri bir pro­fesör seviyesinde İslâmî bilgilere sahipti.

İkinci Mehmed’i İstanbul’u fethetme hevesine sevk eden âmil, ci­hangirlik sevdası değildi. Resûlullah Efendimizin asırlarca evvel müj­delediği fetih ve «Orayı fetheden kumandan ne hoş kumandandır» hadîsindeki medhe lâyık olmak arzusu idi.

Buna ilâve olarak, İstanbul’un fethi Osmanlı saltanatının Asya ile Avrupa kıtalarındaki ülkeleri birleştirecek, muvasala ve müdafaa imkânlarını kolaylaştıracak ve her iki kıt’ada genişlemeye yardım edecekti.

Fatih sultan mehmet hazretleri

Aziz mü’minler!

Azmi önünde alınmayacak kal’a, yıkılmayacak sur tanımayan İkinci Mehmed, fethi kolaylaştırmak için boğazı kontrolü altına al­mak zaruretine inanmış bulunuyordu. Dört ay gibi kısa bir zamanda Rumelihisarı’nı yaptırdı.

Din ile tekniği, hacimle şekil gibi ruhunda mezceden Fatih, biz­zat hazırladığı sur plânını, Peygamber Efendimizin ismi bulunan «Muhammedi» şeklinde çizmiş; mim harfinin geleceği yerlere kuleler koydurmuş ve Hazret-i Muhammed’in yoluna baş koyduğunu açıkla­mış ve:

Avni Hakkı himmet-i cünd-i Ricâlüllah ile,

 Ehl-i küfrü serseter kahreylemektir niyyetim,

beyti ile, Allah’a olan tevekkülünü ve Ricâlüllah’a olan güvenini dile getirmiş oluyordu.

iki yüz altmış beş bin kişilik ordusunun içinde serâmedân-ı evli­yadan ve ilmin zirvesindeki ulemâdan yetmiş yedi kişi vardı. Bu muh­terem zatlar; yaptıkları vaaz ve öğütlerle cihadın faziletini, kulaklar­dan gönüllere, hayat iksiri gibi akıtmışlar ve islâm askerlerini birer «Serdengeçti» İslâm gazisi hâline getirmişlerdi. Hayatını istihkar eden İslâm askerleri, bu uğurda şehid olmayı, yaşamaya tercih etmekte idiler.

İslâm şuuru ile yetişmiş ve cihad hevesiyle bilenmiş bu ordu, 7 Şubat 1453’te Edirne’den hareket etmiş, 5 Nisan’da İstanbul surları önüne varmış bulunuyordu.

Şair, âlim, abid ve istikbalin Fatihi; seccadesini Eyüp tarafına serdirip ordusuna imam olarak öğle namazını bizzat kendisi kıldırdı. Şükür secdesine kapanıp Allahü Teâlâ’ya, muzaffer kılması için dua­larda bulundu ve ordusuna muhasaranın başladığını ilân ettirdi.

Celallendiği zaman, atını denize sürüp düşmanı kahretmek iste­yen Fatih yetmiş parçalık bir donanmayı, karadan yürüterek Haliç’e indirmiş, dünya tarihinde ilk ve son defa görülmüş bir işi başarmıştı. Verdiği kararda en ufak bir fikir zaafı göstermeyen Fatih, fası­lasız olarak surları yirmi gün top ateşine tutturdu. Atını ateş hattına kadar sürerek askerlerinin kuvve-i maneviyelerini takviye ediyordu. Kan dökmek gayesi gütmeyen Fatih, İsfendiyaroğlu’nu, Şarkî Roma imparatoru’na elçi olarak gönderip şu haberi ulaştırdı: «Kan dökül­mesini istemiyoruz şehri teslim ediniz». İmparator bu teklifi redde­dince muharebeye devam emrini verdi.

Muhasara devam ediyor ve şehrin alınması gecikiyordu. Devrin sadrazamı, padişaha, muhasaranın kaldırılmasını teklif edince tarih­lere şan veren su cevabı âldı: «Hayır!.. Muhasara asla kaldırılamaz. Ordularımın önünde düşmeyecek bir kal’a, mağlup olmayacak bir or­du yoktur. Ya ben Bizans’ı alırım, ya Bizans beni!».

O günün harp tekniğine göre kanlı bir muharebe başlamıştı. Tü­neller açılıyor, temeller barutla tahrip ediliyor, toplarla kale bedenle­ri dövülmeye devam ediliyordu.

İslâm askeri, dâsitani bir feragatle dövüşmekte «Ya gazi veya şehîd» olmaya azmetmiş bulunmaktaydı.

Berâet Gecesi

Din kardeşlerim!

Takvimler 29 Mayıs 1453 tarihini gösteriyordu. Fatih’in sabrı son raddeye gelmişti Artık İstanbul, İslâm beldeleri aralarına katılmalıydı. O günün gecesinde hiçbir kimse uyumamış, herkes dua ederek or­dunun zaferine niyazda bulunmuşlardı.

Sabah namazı kılınmış, güneş ortalığı aydınlatırken Fatih hücum emrini vermişti. Mü’minlerin ağızlarından çıkan tekbirler, Allah Allah sesleri, kal’a duvarlarında akisler yaparak etrafa yayılıyordu.

Allah’ın Resulü, ins-ü cin Peygamberi Hazret-i Muhammed’in, «Allah, Rum (ların elinde bulunan) Kostantiniyye’nin fethini tekbir ve tesbih ile nıü’minlere müyesser kılmadıkça kıyamet kopmaz» (1) hadîs-i şerifindeki müjdesi yaklaşmış bulunuyordu.

Fatih, vezirlerin muhalefetine rağmen, atını ön saflara kadar sü­rüyor, «Vurun cengâverlerim, koman kurtlarım! Allah büyüktür» diyerek kılıç sallıyordu.

Enbiya ve evliyaya istinadım var benim.

Lutf-ı Haktandır hemen ümidi fethi nusretim.

diyen Fatih, son gayreti sarfetmekte idi. Ulubatlı Hasan, tırnakları ile kal’aya tırmanmaya muvaffak olmuş, Türk bayrağını surların üze­rine dikmişti. Bunu gören İslâm askeri coşmuş ve hiçbir engel tanı­maz hâle gelmişti. Surlarda büyük boşluklar açılmış ve buralardan içeri giren askerlerimiz kale kapısını açmışlardı. Kostantiniyye fetholunmuş, artık İstanbul diye anılacak bu şehir, Müslüman Türk’ün malı olmuştu. Peygamber Efendimiz «İstanbul elbette ve muhakkak fetholunacaktır. (Orayı fetheden ordunun) kumandanı ne hoş emir­dir, onun askerleri ne hoş askerdir» övgüsüne Hazret-i Fatih ve askerleri şayan olmuşlardı

 

Kaynak :  Mehmed EMRE – Büyük Hutbe Kitabı – cilt: 1, sayfa: 214 – 

(1)     Deylemi

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Tarih, Türkiye, Yorumlar | 4 Comments »

İSTANBULUN FETHİ – VAAZ – SEYFETTİN ALKAN

Posted by Site - Yönetici Mayıs 28, 2009

İSTANBULUN FETHİ –  VAAZ –  SEYFETTİN ALKAN

Ulu Hakan Fatih Sultan Mehmet Han Hazretlerinin ruhu şad olsun, Hz. Allah şefeatlerine nail eylesin.

Seyfettin Alkan hocaefendiyede Hz. Allah uzun ömurler versin,nefesine güç ve kuvvet versin

1.BÖLÜM

Vodpod videoları artık kullanılamıyor. 

2.BÖLÜM elimize ulasmadigindan burda paylasamiyoruz, temin edebilirsek burda paylasiriz insaallah.

3.BÖLÜM

Vodpod videoları artık kullanılamıyor.  

 

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Video, Yorumlar | 2 Comments »

KENZÜL ARŞ DUASI ve FAZİLETİ VE TÜRKÇE OKUNUŞU

Posted by Site - Yönetici Mayıs 28, 2009

Yazıyı büyültmek için duanın üzerine TIKLAYIN

kenzc3bcl-arc59f-duasc4b1-arapc3a7a-yazc4b1lc4b1c59fc4b1-ve-okunuc59fukenzc3bcl-arc59f-duasi-ve-fazileti-ve-tc3bcrkc3a7e-okunuc59fukenzulars1-copy1

Kenzül Arş Duası Arapça Yazılışı ve Okunuşu,KENZÜL ARŞ DUASI ve FAZİLETİ VE TÜRKÇE OKUNUŞU,kenzulars,2 copy

 

KENZÜL ARŞ  DUASI OKUNUŞU video



KENZÜL ARŞ DUASI ve FAZİLETİ VE TÜRKÇE OKUNUŞU


Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v)den rivayet edilmiştir.Şöyle buyuruyor……

-Cebrail bana dediki:“Ey Muhammed,kim ömründe bir kere bu duayı okursa,Allah´u Teala onu,kıyamet gününde yüzü ayın ondördü gibi parlak haşreder.

Hatta bütün insanlar onu,bir peygamber veya melek sanırlar.

Ben ve sen onun kabrinin üzerinde dururuz.

Ona hesapsız ve azapsız,üzerine binip Cennete girmesi için Cennetten bir Burak getirilir.

Sırat köprüsünden şimsek gibi geçer.

Onun günahı denizlerden suyundan,yağmurların damlasından,ağaçların yapraklarından,kumların adedinden,taşlardan daha fazla olsa bile,kendisine kabul olunmuş(nafile)hac ve bin umre sevabı yazar.

Korkan kimse olursa,Allah onu onu korktuğundan emin kılar.

Susayan kimse okursa,Allah onun susuzluğunu giderir.

Aç olan okursa,giyindirir,hasta okursa şifa verir,hastanın üzerine okunursa,hastalığından kurtulur,dünya ve yahut ahiret ihtiyaçlarından okursa Allah istediğini verir.

Bir düşmandan veya sultandan korktuğu için okursa,Allah onların şerrinden korur ve Allah´ın mahlukatından gelecek olan tüm zarar ve eziyetleri kendisine ulaşmaktan meneder.

Borçlu olan okursa,Allah onu,borcunu ödemeye muvaffak kılar,hiçbir kimseye muhtaç olmaz.

Eğer onu hasta olan yazan üzerinde taşırsa iyileşir.

Kadın taşırsa kocası ona ikram eder.

Cinden,insden ve şeytandan,sancı ve hastalıklardan emin olur.

Kayıp ise ailesine sağ,salim kavuşur: Bu duayı okuyan için cin, melek istiğfar ederler.

Ömrü bereketli olur.

Kim beş defa bu duayı okursa Peygamber Aleyhisselamı rüyasında görür

Kim ki Fatiha’yı,İhlas Suresi’ni,Kafirun ve Felak ve Nas Suresi’ni üç kere okuyup sonra da bu duayı okursa Allah onu karşılaştığı bütün varlıkların şerrinden korur ve her türlü hastalıktan,her zalimin şerrinden onu emin kılar ve bütün isteklerini verir.Kim ki okuduğu gibi onu yazıp üzerinde taşırsa ve kim ki başının altına koyup uyursa Allahü Teala o kimsenin malından çalınanı ve evinden kaçanı geri iade eder.Akan suya okursa su durur yahut yanan ateşe okursa ateş söner.Dağ üzerine okursa dağ paramparça olur.Kim ki iki rekat namaz kılıp her rekatında Fatiha ve bir de İhlas okuyup selam verdikten sonra bu duayı okursa dünya ve ahirete ait ne isterse tüm istediklerine nail olur.Bu duanın fazileti sayılamayacak kadar çoktur.(Nevadir-i Kaylubi’den alındı.)

VE ŞÖYLE OKUNUR

Bismillahirrahmanirrahim

La ilahe illellahül melikül hakkul mübin.

La ilahe illellahül hakemül adlül metin.

Rabbüna ve rabbü abainel evvelin.

La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez zalimin.

La ilahe illellahü vehdehu la serike leh,lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve yümitü ve hüve hayyül la yemutü ebeden biyedihil hayru veileyhil masiru ve hüve ala küllü sey´in kadir.

Ve bihî nesteînü ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.

La ilahe illellahü sükran li ni´metih.

La ilahe illellahü ikaran bi rububiyyetih.

Ve sübhanellahi tenzihen li azametih..

Es´elükellahümme bi hakkismikel mektubi ala cenahi cibrile aleyke ya rab.

Ve bihakkismikel mektubi ala cenatubi ala cenahi cibrile aleyke ya rab.

Ve bihakkismikel mektubi ala cenahi mikaile aleyke ya rab.

Ve bihakkismikel mektubi ala cebheti israfile aleyke ya rab:

Ve bihakkismikel mektubi ala keffi azraile aleyke ya rab.

Ve bi hakkismikellezi semmeyte bihi münkeran ve nekiran aleyke ya rab.

Ve bihakkismike ve esrari ibadike aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi temme bihil islamü aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi telekkahü ademü lemma hebeta minel cenneti fe nadake fe lebbeyte düaehü aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi sitü aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi kavveyte bihi hameletel arsi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikelmektubi fittevrati vel incili vezzeburi vel fürkani aleyke ya rab.

Ve bihakkismikeila münteha rahmetike ala ibadike aleyke ya rab.

Ve bihakki temami kelamike aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi ibrahimü fecealtennara aleyhi berden ve selamen aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi ismailü fe necceytehü minezzebhi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikllezi nadake bihi hudü aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi deake bihi ya´kubü fe ra.dedte aleyhi basarahu yusufe aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi davüdü fe cealtehü halifeten fil ardi ve elente lehül hadide fi yedihi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi deake bihi süleymanü fe a´taytehül mülke fil ardi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi eyyubü fe necceytehu minel gammillezi kane fihi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi isebnü meryeme fe ahyeyte lehül mevta aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi musa lemma hatabeke aletturi aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadetke bihi asiyetümraetü fir´avne fe razaktehel cennete aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihi benu israfile lemma cavezulbahra aleyke ya rab.

Ve bihakkismikellezi nadake bihil hidiru lemma mesa alel mai aleyke ya rab.

Ve Bihakkismikellezi nadake bihi muhammedün sallallahü aleyhi ve selleme yevmel gari fe necceytehu aleyke ya rab.

Inneke entel kerimül kebiru.

Hasbünellahü ve ni´mel vekil.

Ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim.

Ve sallallahü ala seyyidina muhammedin ve ala alihi ve sahbihi vesellem

Kenzül Arş duası ANLAMI… Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Yorumlar | 1.401 Comments »

KABİR ÂLEMİ

Posted by Site - Yönetici Mayıs 27, 2009

Kabir hayatı ve azabı,ölüm hakkında,kabir azabı,mezarlık,kabir hakkında

KABİR ÂLEMİ

Durulacak yer üçtür: dünya, kabir ve ahiret. Kabirde kalma zamanı, ölümden kıyamete kadar olan zamandır. Ölen, kabir âlemine geçer. İnsan, ruhunu teslim edince, sual sorulup cevab vermeye kabiliyeti olup, nimetlerin lezzetini ve azabın elemini duymaya müsait olur. Kabir halleri hakkında, birçok hadis-i şerifler vardır ve asla inkâra mecal yoktur. Ashab-ı Kiram’ın (aleyhimürrıdvan) da kabir halleri üzerinde icmaı (söz birliği) vardır.

    Kabirde mükâfat ve nimet olduğu gibi, azab da olur. Bir hadis-i şerifte: Bevil sıçramasın(idrar)dan sakınınız. Zira kabir azabının çoğu ondandırbuyuruldu. Diğer bir hadis-i şerifte: Kabir, ahiret konaklarının birincisidir. Ondan kurtulan, diğer konakları daha kolay geçer. Onda kurtulamayana, sonrakiler daha zor olur.” buyruldu.
İnsanlar erkek olsun, kadın olsun, ölüp kabre varınca Münker ve Nekir adlı iki heybetli melek gelip: Rabb’inden, peygamberinden, dininden ve kıbleden sorarlar. Mü’minler ne kadar asi olsalar da, imanları olduğundan cevap vermeye muvaffak olurlar. İtaatli Müslümanlar güzel bir şekilde cevap verirler: “Rabb’imiz Allah’dır, birdir, Peygamberimiz Muhammed Aleyhiselam’dır, dinim İslam dinidir, kıblemiz Kabe’dir” derler. Onlar için kabirde bahçeler yaratılıp türlü zevkler ve nimetler ile ni’metlenirler.
Allah’a ve onun peygamberi Muhammed Mustafa’ya inanmayanlar cevap veremezler. Onlara azab edilir.
Mümin çocuklarına sual yoktur. Şehidlere sual olmadığında icma (söz birliği) vardır. Sıddiklar derecesinde olan Âlimler de böyledir.
Müslümanlardan cuma gecesi ve gününde vefat edenlere, ishal, istiska (karında su birikmesi), taun (veba) hastalıklarından ölenlere sual yoktur. Bazı Âlimler, taun zamanında başka bir sebepten ölenlere de sual yoktur, dediler. Ölüm hastalığında İhlas süresini çok okuyanlara da kabirde sual olmaz.

 

Fazilet Takvimi – 22 Eylül 2008 Pazartesi

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 6 Comments »

YURT DIŞINDA, ARZI (49° 30′) ÜZERİ OLAN YERLERDE NAMAZ VE ORUÇ İLE İLGİLİ HUSUSLAR

Posted by Site - Yönetici Mayıs 25, 2009

Bu fotograf, Güneşin batmadan tekrar doguşunu gösterıyor.

Bu fotograf, Güneşin batmadan tekrar doguşunu gösterıyor.

YURT DIŞINDA, ARZI (49° 30′) ÜZERİ OLAN YERLERDE NAMAZ VE ORUÇ İLE İLGİLİ HUSUSLAR

A) Namaz ile ilgili hususlar:
Arzı, yani enlemi 49 derece 30 dakikanın üzerinde olan yerlerde bazı günler güneş, battıktan sonra gece yarısına kadar ufuktan -17 dereceye kadar alçalamaz.
Bu durumda batı ufkunda tan hâdisesi bitmeden yani ufuktaki kızıllık kaybolup tam karanlık basmadan (akşam namazı vakti çıkmadan) güneş, gece yarısı hattını geçip tekrar doğu ufkuna doğru yükselmeye başlar. Yâni şafak hâli gece yarısı hattına kadar devam eder. Bu yerlerde fecr-i sâdık (sabah namazı vakti), gece yarısından sonra başlar, güneşin doğuşuna kadar devam eder ve akabinde güneş doğar. Bu durumda yatsı vakti taayyün etmemiş olur.
Daha açık bir şekilde ifade edecek olursak;
Güneş battıktan sonra ufuktaki kızıllık kaybolmayıp gece yarısı vaktine kadar şafak hâli bulunduğundan, bu vakit akşam namazının vaktidir.
Gece yarısından güneş doğuncaya kadar fecr-i sâdık hâli devam ettiğinden, bu vakit de sabah namazının vaktidir.
Vaktin taayyün etmemesi sebebiyle, bu yerler için –yurt dışı takvimlerimizde– herhangi bir vakit konulmamıştır.
Burada, yatsı vaktinin taayyün etmediği günlerde, akşamın son vaktinin nasıl tespit edileceği hususunu izaha çalışalım:
Yatsı vaktinin taayyün etmediği günlerde, akşam namazı vakti çıkınca sabah namazı vakti girmektedir.Takvimlerde ise sadece taayyün eden vakitlerin giriş saatleri gösterilmekte ve bir vaktin çıkış saatinin bilinebilmesi için ondan sonraki vaktin giriş saatine bakılması gerekmektedir.
Binâenaleyh bu günler için akşam namazı vaktinin sonu olarak; imsak vakti (saati) esas alınacaktır.
Vakit, namazın şartı olduğu gibi vücûbunun da sebebidir. Binâenaleyh bir yerde namaz vakitlerinden biri veya birkaçı tahakkuk etmez ise, o vakitlere ait olan namazlar, o yer ahâlisine farz olmamış olur. Dolayısıyla, o yerdeki Müslümanlar, vakti girmediği için kılamadıkları namazdan mesûl olmazlar.
Yatsı vaktinin taayyün etmediği yerlerde, Hanefî mezhebine göre amel etmek isteyen Müslüman kardeşlerimize tavsiyemiz; yatsı ve terâvih kılmamaktan ibarettir. Zira bizim ilmî ve îtikadî kanaatimiz budur.
Yatsı namazını, vaktinin olmamasına rağmen mutlaka kılmak isteyen Hanefî Müslümanlara ise;
“Üzerime farz olup, sâkıt olmayan en sonki yatsı namazına” diye niyet ederek kılmalarını tavsiye ederiz. Nitekim asırlardan beri cuma günleri de cumanın şartı bulunmaması ihtimaline mebnî, cuma namazından sonra ayrıca zuhr-i ahîr (en sonki öğle namazı)’e niyet edilerek namaz kılındığı gibi…
Arzı (enlemi) 47 derece 30 dakikanın üzerinde olan yerlerde, yatsı vakti taayyün ettiği halde çok kısa sürdüğü zamanlar da olabilmektedir. Bilhassa bu gibi yerlerde Müslümanların, yatsı vakti girer girmez hemen namazlarını kılmalarını, hatta vaktin çıkması tehlikesine karşı îcabında sadece yatsının farzı ile vitir namazını edâ etmelerini tavsiye ederiz.

B) Oruç ile ilgili hususlar:
Yatsı vaktinin taayyün etmediği günler, aynı zamanda, senenin en uzun günleridir. Gündüzün uzunluğu çok yerde 20-21 saati bulur, hattâ geçer.
İşte bu uzun günlerin Ramazân-ı Şerif’e tesadüf etmesi halinde, hiç şüphesiz, kuvvet ve sıhhati yerinde olan Müslümanlar, her türlü meşakkati göğüsleyerek oruçlarını tutmaktadırlar.
Yatsı vaktinin taayyün etmediği bu uzun günlerde oruçlarını tutmak isteyen Müslümanların, yeme-içme işlerini, takvimde gösterilen imsak vaktinde mutlaka kesmeleri gerekir. Orucun sıhhati için, bugünlerde bu hususa bilhassa riâyet etmek icâp ettiğini hatırdan uzak tutmamalıdır.
Ancak;
Cenâb-ı Hak, meşakkat hallerinde teklifini (ibâdetleri) hafifletmeye ve meşakkatin tamamen zâil olduğu zamanlara tehir etmeye ruhsat vermiştir.
Bu sebeple, meşakkatine binâen oruçlarını bu çok uzun günlerde tutamayacak olan Müslümanlar, bilhassa işçiler, oruçlarını vakitlerin normale döndüğü ve meşakkatin zâil olduğu senenin diğer günlerine tehir ederek o günlerde tutabilirler.



Alinti : Fazilet.com

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Namaz, Yorumlar | Leave a Comment »

Tahamülsüzlügün Bu Kadarına Pes Allah Aşkına

Posted by Site - Yönetici Mayıs 24, 2009

Tahamülsüzlügün Bu Kadarına Pes Allah Aşkına

 

Vodpod videoları artık kullanılamıyor. 

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, İbretlik, İlginç | 5 Comments »

Arş-ı âzamı ve muhterem taşıyıcılarının keyfiyetini bildirir.

Posted by Site - Yönetici Mayıs 24, 2009

11.

Arş-ı âzamı ve muhterem taşıyıcılarının keyfiyetini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler, söz birliği ile demişlerdir ki; Hak Taâlâ, âlemin tamamını bir anda yaratmaya kâdirken altı günde yaratması, yani pazar gününden başlayıp âlemde bulunanları cuma gününde tamam eylemesi, kullarına her işte sabır ve ihtiyatı öğretmek ve anlatmak içindir. Nitekim buyurmuşlardır ki: “And olsun ki gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattık ve biz bir yorgunluk da duymadık.” (51/38). Hak Teala kudretiyle, yeşil cevherin yüksek özünden arş-ı âzâmı yaratmıştır ki, onun nurunun büyüklüğü anlatılamaz. Bunun etrafı kırmızı yakut olup, bütün yaratıkların sıfat ve sûretleri burada nakşolunmuş, resmedilmiştir. Göklerin üstünde Rahman’ın arşı, meleklerin kıblesi kılınmıştır. Nitekim yeryüzünde Kâbe, yerdekilerin kıblesi kılınmıştır. Arş-ı âzamın yetmiş bin lisanı vardır ki, her bir lisanı başka bir lügatla Hak Taala’ya tesbih eder, zikredicidir. Arş-ı âzamın dört sütunu vardır ki, her biri yerin derinliklerine ulaşır. Arş-ı âzam su üzerinde, su rüzgâr üzerindeyken Hak Taala dört büyük melek yaratmıştır; halen arşı taşıyanlar onlardır. Kıyamet gününde başka dört büyük melek yaratsa gerektir ve arşın taşıyıcıları o gün sekiz olsa gerektir. Arşın taşıyıcılarının her birinin dört yüzü vardır ki; bir yüz insan sûretinde tasvir olunmuştur. Her bir yüz, yeryüzünde kendi benzeri olan yaratıklar için Allah’dan rızık istemektedir.

Arşın taşıyıcıları daima ayakta durup, arş-ı âzamı boyunları üzerinde yüklenmişlerdir. ayakları ise yedi kat yerden aşağıdadır. Allah’a yakın meleklerin hepsinden, Allah katında daha muhterem olan arşın taşıyıcılarıdır. Bu meleklerin birinin adı israfil’dir ki, arşın bir ayağı onun boynu üzerinde sapasağlamdır. Hak Taala’ın katında hepsinden daha aziz ve kerim olan odur. Sûrun sahibi odur ki, kıyamete dek Levh-i Mahfuza bakar. Sûra üflemek için hazır durur. Levh-i Mahfuzdan, Cebrail, Mikail ve Azrail aleyhisselamların işlerini, durumlarını ve amellerini açıklamakta, haber vermekte ve kendilerine ulaştırmakta mahirdir. Arşın taşıyıcılarından her birinin dört kanadı vardır ki, dört yöne yayılmışlardır. Arşın taşıyıcılarının yarısı kar, yarısı ateştir ki, biribirlerini söndürmeyip, yıldız böceği gibi biribiriyle kaynaşmışlardır. Arşın taşıyıcılarının cüsseleri öyle büyüktür ki, kulak memeleriyle boyunları arası kuş uçuşuyla yediyüz yıllık mesafedir. Arşın taşıyıcılarına “büyük melekler” adı da verilmiştir. Arşın taşıyıcılarının kelimeleri, sürekli tesbih olup, şu sözler lisanlarının virdi kılınmıştır: “Sübhane zi’l’ mülki ve’l-melekut. Sübhane zi’l-arşi ve’l-izzeti ve’l-azameti ve’l-heybeti ve’l-kudreti ve’l-kibriyai ve’l-ceberuti Sübhane’l-meliki’l-mabudi Sübhane’l-meliki’l-mevcudi Sübhane’l-meliki’l-hayyi’llezi Lâ yenâmü ve lâ yemutü sübbuhun kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü’l-melaiketi ve’r-ruh.”

 

Kaynak :  Marifetname

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Marifetname, Yorumlar | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: