Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Tarih’ Category

Köleliğin ( Cariye ) Tarihi.

Posted by Site - Yönetici Aralık 21, 2013

Köleliğin ( Cariye ) Tarihi.

Köleliğin tarihi, insanlar, ayrı ayrı topluluk oluşturdukları zamana kadar uzanır.
Adem Aleyhisselâm’dan sonra yeryüzüne dağılan çocuklarının ayrı ayrı toplulukları oluşturmasıyla kölelik başladı. Birbirleriyle iletişimleri kopan kavimler, zamanla birbirlerine düşman oldular. Birbirlerine saldırdılar. Mallarını talan ettiler. Genç ve güzel kız ve kadınlarını kaçırdılar. Çocuklarını kaçırıp hizmetlerinde kullandılar. İşte kölelik böyle başladı…

Eski Medeniyetlerde kölelik:
Mısırlılar: Eski Mısır ve Yakın Doğu’da savaş esiri kölelerle, komşu kabile veya kavimlerden kaçırılan insanlar, babalan veya başka yakınları tarafından köle diye satılan çocuklar ve borçlarına veya işledikleri bazı suçlarına karşılık köle statüsüne geçirilen insanlar büyük bir sayıya ulaşmaktadır.
Firavun, bütün İsrail oğullarını köleleştirmişti. Firavun ve onun akrabaları Yahudilerden istedikleri şahısların yakasından tutup işlerinde ücretsiz olarak çalıştırabiliyorlardı Yahudiler, kendilerine zulüm ve binbir türlü Fşkence eden Fira-vun’un yüzünü görme şerefinden! mahrumdular.
Bir Yahudi’nin Firavun’un yüzüne bakması yasaktı.
Firavun, şehirde geziye çıktığı zaman, önünde çavuşları yürür ve halka Firavun’un gelmekte olduğunu duyururdu. Çavuşların:
-“Firavun Geliyor! Firavun Geliyor!”, sesini işiten Yahudiler, kaçacak delik arıyorlardı.
Eğer orada bir duvar varsa elleriye yüzlerini kapatıp; hemen yüzüstü duvara yaşlanırlardı… Duvar bulunmazsa yüzü koyun yere yatmak mecburiyetindeydi-ler. Kız ve kadınlarına her türlü kötülüğü reva görüyordu. Onlara birer câriye gözüyle bakıyordu. Firavun bir kişi, bir kabileyi değil, bir milleti esir ve köle etmişti. Firavunlar, hükümdarlar, kâhinler vâ eşraf, kölelerin üzerinde tam bir hakka sahiptiler, dilediklerini öldürüyor ve dilediğini yaşatıyordu.

Hint: Hindistanda köleler, insan olarak kabul edilmiyordu. Onların kanunda; “Köle ancak Brahmanlara hizmet etmek için yaratılmıştır,” deniliyordu.Efendisine söven bir kölenin dili kökünden kesilir. En küçük suçlardan dolayı köleler öldürülürdü.

Iran: İran’da kölenin yaşama hakkı yoktu, ikinci kere bir hata işlediği zaman sahibi onu kendi eliyle öldürürdü.

Çin: Cinde, bir kişinin kendi öz kızına bile isim verilmezken, kadın kölelerin cariyelerin halini siz düşünün! Orada kölelerin hiçbir hak ve hukuku yoktu.

Yunanlılar: Yunanıların yanında bir köle ile ahırdaki hayvanın hiçbir farkı yoktu. Köle iş gördüğü ve cariyeler, kendilerini eğlendirdikleri nisbette yeme ve içme haklan vardı. Bunun dışında kölenin yaşama hakkı yoktu. Hatta Yunanlı filozoflar bile bu işte kendi kavimlerinden daha ileri derecedeydi, insanların hürriyeti üzerine pek kafa yormazlardı.

Romalılar: Roma hukukunda, lus Gentlum’a göre kölelerin hiçbir değeri yoktu. Başlangıçta âzâd edilmeleri de yasaklanmıştı. Sonraları köle azadına imkân sağlanmıştır. Eski Yunan ve Roma’da köleliğin başlıca kaynaklarını savaş esirleri ile korsanlık vb. yollarla kaçırılan veya yabancı (barbar) ülkelerden getirtilen insanlar ve kölelerden doğmuş olan çocuklar oluşturuyordu. Önceleri, borçlunun borcuna karşılık alacaklısına köle olma kuralı ve terkedilmiş çocukları büyütüp yetiştirenlerin elinde köle sayılması uygulaması söz konusu iken, bu tali kaynak sonradan yasaklanmıştır. Bu dönemde kölelerin hayat şartlarının son derece elverişsiz olduğu ve bu durumun zaman zaman büyük sosyal patlamalara sebep olduğu bilinmektedir. Roma hukukunda belirli bir dönemde kölelerin evlenme hakkı yoktu. Ancak köle ve cariyelerin kendi aralarında cinsel hayat yaşamalarına ses çıkarılmıyordu.

Eski Fransa: Fransızlar, köleleri insan kabul etmezlerdi. Hür bir insan bir cariyeyi nikah ile alıp onunla evlenseydi, o kişi de hemen köle olurdu.

Yahudiler: Kendileri asırlarca Firavun’a köle olan Yahudiler. Musa Aleyhisselâm’ın getirmiş olduğu dini ve o dindeki köleler ile ilgili ilâhî emir ve yasaklan zamanla kendilerinin lehine bozdular. Musa Aleyhisselâm’ın dinini tahrif ederken, kölelerin hak ve hukuklarını da ortadan kaldırdılar. Bu gün elimizde bulunan Tevrat, köleler ile ilgili olarak şu hükümleri içerir:
1 – Kişinin borcuna karşılık kendisini köle olarak satması (Levililer, 35:39),
2- Alacaklıların, mal bırakmadan ölen borçlunun çocuklarını köle edinebilmesi (II. Krallar, 4:1-7),
3- Bir kimsenin kendi öz kızını satabilmesi bunlar arasında sayılabilir.
Tevrat’ta, köle azadı ile ilgili bir hüküm yer almamıştır. Ancak efendisi tarafından gözü kör edilen veya dişi kırılan yahudi olmayan kölenin hürriyetine kavuşacağından söz edilir (Çıkış, 21:26).

Hıristiyanlar: Isa Aleyhisselâm’ın getirmiş olduğu hak dini kısa bir sûre içerisinde bozan Hıristiyanlar, dinî bütün hükümleri kendi istek ve arzularına göre tahrip ettiler. Köle azadı ile ilgili olarak geçen hükümleri değiştirdiler. Onun için bu gün elimizde bulunan incil’de de köle azadından söz edilmez.
İslâm Dininde Köle: Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin bi’seti zamanında, insan insanın kurduydu. Bütün devletler bir diğerine saldırıp erkeklerini köle ve kadınları câriye olarak alıyorlardı. Arap Yarımadası’nda ve Hicaz yöresinde kölelik uygulaması vardı. Bunların büyük çoğunluğunu Afrikalı siyahiler teşkil etmekte idi. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin müezzini Bilâl-ı Habeşî de bunlardan biriydi. Arabistandaki köleler ele geçirilenler tarafından satılmış ve el değiştire değiştire Mekke’ye kadar getirilmiş esirler veya kıtlıklar yüzünden aileleri tarafından satılmış çocuklardı. Arap Yanmadası’na başka beldelerden getirilen köleler de vardı. Meselâ; Ikrime b. Ebî Cehl’in kölesi ile Ezrak b. Ukbe es-Sekafı ve Suheyb-i Rûmî Rum menşeli kölelerdi. Ancak Suheyb, kendisinin aslen arap olduğunu ve bir savaş sonucu Rumlara esir düştüğünü söylemiştir. Selmân-ı Fârisî Iran’lı idi. Kaçırılarak Yahudilere satılmış, müslüman olmak için Bursa şehrinden Medine’ye kadar gelmişti. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, hürriyetine kavuşması için Selmân’a (r.a) para yardımında bulunmuştur. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin sonraları âzât edip, evlatlık edindiği Zeyd b. Harise (r.a) ise Arap kölelerden idi (tbn Hişam, es-Sîre, Mısır 1375, I, 214-222; Taberî, Tarihu’1-Ümem ve’1-MüIük, Kahire, 1939, I, 227; Belazürı, Ensabu’l Eşraf. Nşr. Muhammed Hamidullah, Kahire 1959,1, 357-367).
Görüldüğü gibi, İslâm yedinci Miladî yüzyıl başlarında köleliği topluma yerleşmiş ve o çağda var olan güçlü devletlerde tabii kabul edilmiş bir halde buldu. Köleliği tek yanlı ve kesin bir kararla kaldırma yoluna gitmedi. Çünkü böyle bir şey Müslümanlara büyük zarar verirdi. Düşmanlar, senin kadın ve kızlarını esir ettiklerinde câriye olarak kullansınlar. Senin çocukları götürüp pazarlarda satsınlar; sende onların esirlerini kendilerine geri teslim et, bu davranış Müslümanların arasında büyük fitnelere yol açardı. O dönemin insanları İslâm’dan soğurdu. Gerçi bu durum bazen olmuştur. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, cömertliğiyle meşhur olan Hatem-i Tay’in kızını ve onun bütün kabilesini birden azat etti. Bunun misâlleri çoktur. Fırsat ve imkanı doğduğu zaman savaş esirlerinin serbest bırakılması olmuştur.
tslâmiyette köle edinme yolu: islâmiyet, köleliğin kaynağını yalnız savaş hâline bağladı. Savaş sonrasında esirler için uygulana gelen bazı alternatifler vardır.
Birincisi: Esirlerin öldürülmesidir. Bu, vicdanları rahatsız ettiği gibi, galip tarafın intikam duygularını kamçılamaktan başka bir yarar sağlamaz. İslâm tarihinde bu uygulanmamıştır.
İkinci yol, savaş esirlerinin kurtuluş akçesi (fidye-i necat) vermesi. Bedir esirlerine böyle davran ılmıştır.
Üçüncüsü: Eğitim ve bilgilerinin aktarılmasıyla serbest bırakılmaları. Bedir e-sirlerinden okuma ve yazma bilenlerin, on Müslüman çocuğa okuma ve yazma Öğretme karşılığında serbest bırakılması gibi…
Dördüncüsü: Esir değişimi yoluyla serbest bırakılmasıdır. Fakat, yenilen tarafın kurtuluş akçesi verememesi veya değişim için elinde esir bulunmaması yahut düşman tarafını yeniden güçlendirmemek için galib ülkenin yukarıdaki alternatifi kabul etmemesi hâlinde bir tıkanıklık doğmaktadır. Esirlerin karşılıksız af ilan ederek salıverilmesi ise, onları ele geçirmek için canını ortaya koyan İslâm savaşçılarının hakkına tecavüz sayıldığından pek az başvurulan bir alternatif olmuştur.
Beşincisi: Esirlerin meccânen salıverilmesidir. Meccânen salıvermek (menn). İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, düşman esirlerinin meccânen salıverilmesi caiz değildir. Çünkü bu, düşmanın güçlenmesine yol açacağı gibi, hayatını ortaya koyarak bunları esir eden mücahitlerin haklarına da bir çeşit tecavüz sayılır. İmam Şâfıi ise, meccânen salıvermeyi caiz görür. O, Hz. Peygamber’in, Yemame halkının büyüğü Sümâme b. Osal’i meccânen salıvermesini delil getirir (Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, III, 402).
Altıncısı: Esirleri köle statüsüne sokmaktır. Bu duruma göre. savaş esirlerinin karşılıklı veya karşılıksız serbest bırakılması mümkün olmayan durumlarda geriye iki yoldan birisi kalır.
a) Öldürülmek
b) Köle olarak yaşamını sürdürmek.
Bu duruma göre, kölelik, öldürülmenin alternatifi olarak ortaya çıkmaktadır. Savaşçıların genellikle genç yaşta bulundukları dikkate alınırsa, yenilgi yüzünden hürriyetini kaybeden kimsenin önünde uzun bir ömrü vardır ve hürriyetini elde etmesi ümidi Devamlı olarak vardır. Ölüm hâlinde ise artık diğer bütün alternatifler ortadan kalkmış olur. İşte köleliğin yasaklandığı günümüzde, bir savaş sonrası uygulamada, esirlerin serbest bırakılmadığı durumlarda, onların tek tek veya toplama kamplarında topluca öldürülmeleri olayı ile karşılaşılmaktadır. İşte bu nedenle İslâm, köleliği tam olarak kaldırmamış ve gerektiğinde başvurulmak üzere kapıyı aralık tutmuştur… Ancak bununla birlikte savaş esirlerinin mutlaka köle edinilmesi diye kaideyi külliye yoktur.
Diğer yandan köleliğin tek yanlı bir kararla kaldırılması İslâm toplumlarının aleyhine bir sonuç da verebilir. Çünkü gayri müslim toplumlar, savaş sonrası müslüman esirleri Devamlı olarak köle (eştirirken, İslâm toplumlarına bu imkânın verilmemesi ve esirleri serbest bırakması onun zayıflaması sonucunu doğurur.
İşte İslâm yukarıda birkaçına temas edilen sebeplerle köleliği kaldırmamış, fakat getirmiş olduğu çeşitli tedbirlerle kaynağını yalnız savaş esirlerine münhasır kılmış diğer kaynaklara izin vermemiştir. İslâm’da bir kişinin kendi çocuğunu veya hür bir insanı köle diye satması haramdır. Bir kişinin bir kabileye saldırıp onların kız ve kadınlarını câriye olarak alma hakkı yoktur. Bu haram-dır ve hakka tecâvüzdür.
İslâm hukukuna göre köle ve câriye olması için: mutlaka gayri müslimlerle bir savaş sonucunda Müslümanların galip gelmeleri sonucu esir alınmış olan kişiler ve bu kişilerin köle ve câriye halinde iken doğan çocuklarıdır.
Yani kölelik Islâmın getirdiği bir sistem değildir. İslâm köleliği ıslâh etmiştir. Kölelere haklar verdi.
Köle ve cariyeler beş kısma ayrılırlar: Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Abdülhamid Theodor Herzl`i Neden Reddetti ?

Posted by Site - Yönetici Temmuz 21, 2013

Abdülhamid Theodor Herzl`i Neden Reddetti ?

Theodor Herzl: “Ben Basel’de Yahudi devletini kurdum. Eğer şimdi bunu bağırarak söylersem herkes gülecektir. Ama, belki 5 yıl içinde, belki de 50 yıl içinde, bunun mutlaka doğru olduğunu herkes görecektir.”

Politik Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl, 29 Ağustos 1897’de yapılan I. Siyonist Kongre sonrasında tarihe bu notu düşmüştü.

Herzl’in “Yahudi devletini kurdum” demesinden tam 50 yıl sonra İsrail devleti resmen kuruldu.

Aynı zamanda Siyonist hareketleri tek çatı altında birleştiren Theodor Herzl, Siyonizm tarihi açısından çok önemli bir yere sahiptir.

1897 yılında toplanan I. Siyonist Kongre’nin liderliğini üstlenen kişi de yine Theodor Herzl’di.

Politik Siyonizm’in doğuşuna sebep olan Herzl’in, dönemin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid ile görüştüğü de bilinmektedir.

Theodor Herzl, ikisi padişah davetlisi olmak üzere beş kez İstanbul’a gelir.

O dönemde Yahudilere yurt arayışında olan Herzl, II. Abdülhamid’den yerleşim konusunda talepte bulunmuş fakat müspet bir yanıt alamamıştı.

19 Mayıs 1901’deki görüşmede, Filistin’e yerleşilmesine izin verilmesi halinde Yahudilerin Osmanlı maliyesini Avrupa vesayetinden kurtaracağının sözünü veren Herzl, II. Abdülhamid tarafından reddedildi.

Abdülhamid Siyonistlerin bu talebiyle ilgili olarak, “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu devlet bana değil milletime aittir” demişti.

II. Abdülhamid’in, “Siyonistlerin amacı ziraat yapmak değil, hükümet kurmak. Yahudilere ne kadar kıymet veriyorsam, Filistin amaçlarına da o kadar düşmanım” ifadeleri, Osmanlı padişahının Siyonistlere yönelik bakış açısını net bir şekilde ortaya koyuyordu.

Bu sebeple Abdülhamid’in varlığı Politik Siyonizm’e hizmet eden Yahudiler için en büyük engellerden biri olmuştu.

Osmanlı’dan yana umduğunu bulamayan Theodor Herzl, daha sonrasında İngilizlere yönelmiş ve Filistin arzularını başka yollarla çözmeye çalışmıştır.

II. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında iktidara gelen İttihat Terakki hakkında konuşan bir Siyonist lider, “Eğer Herzl yaşasaydı, hürriyetin ilanı için ‘bu benim beratım’ derdi” ifadelerini kullanmıştı.

Theodor Herzl, 3 Temmuz 1904 tarihinde yaşamını yitirdi. Herzl’in ölümünden 4 yıl sonra gerçekleşen II. Meşrutiyet’in ilanı, hem Osmanlı Devleti için, hem de Siyonizm için yeni bir dönemin başlangıcı anlamına geliyordu.

Derleyen: Yaşar Özer

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

MEDYEN KAVMİ VE EYKE ASHABI

Posted by Site - Yönetici Mart 2, 2013

MEDYEN KAVMİ VE EYKE ASHABI

Medyen kavminin yeri, Suudi Arabistan’ın batısında, Ürdün ve İsrail’in güneyinde bulunmaktadır. Medyen, İbranicede, çekişme ve yargı gibi anlamlara gelmektedir. Kelimenin semitik yapısı; “yargılama yeri” anlamında bir kökten, gelmektedir. Aynı zamanda Medyen, Hz. İbrahim’in, Ketura adlı cariyesinden doğan oğlunun adıdır. İbrahim'( a.s )in Ketura’dan çocukları; Zimran, Yokşan, Meden, Medyen, Yişbak, Şuah’dır. Medyen’in çocukları ise; Eyfa, Efer, Hanok, Abida, Eldaa’dır.

Medyen ve Ashab-ül Eyke(Eyke Halkı’na), Kur’an’da adı geçen Hz. Şuayb, elçi olarak gönderildi. Şuayb, bu iki kavmin her birine, ayrı ayrı “tebliğ”de bulundu. Bu iki toplulukla yaptığı “tebliğ mücadelesi”, Kur’an’da çeşitli ayetlerde geçmektedir.

İKİ KOMŞU KAVİM: MEDYEN VE EYKE

MEDYEN

Coğrafyacılara göre Medyen şehri, Tebük’ten altı günlük mesafede bir sahil şehridir. Medyen, Ayla’dan Medine’ye giden hacıların takip ettikleri yol üzerinde, ikinci konak yeriydi. Mekke’ye bağlı mevkiler arasında yer alıyordu. IX. asırda, Ya’kübi; Medyen’in, akar ve memba suları, bahçeleri ve hurmalıkları bol bir bölgede bulunduğunu ifade etmektedir. İstahri; Medyen’in, Tebük’ten daha büyük olduğunu söylemektedir. Şahsi hatıralarına dayanarak, Musa’nın, orada Şu’ayb’ın sürüsünü suladığını ifade etmektedir.

Aynı zamanda, o çağda bir evin altında gizli bulunan bir kaynaktan bahsetmektedir. Daha sonra bu şehir, yavaş yavaş rağbetten düşmüştür. XII. asırda İdrisi bu şehirden, gelir kaynakları olmayan bir ticaret şehri olarak bahseder. Abu’l- Fida’ya göre de, XIV. asırda, harabe halinde bulunmaktaydı. Bu şehir, son devirlerde, Rüppell, Burton ve Musil tarafından, yeniden ziyaret edilmiştir.

Arapların mezar çukurlarına atfen Mağairi Şu’ayb dedikleri büyük harabeler vardır. Sahildeki Makna’dan tahminen 28 km mesafede, 28° 28´ kuzeyde, akarsuları ve hurmalıkları ile meşhur al-Bad Vadisi’nin güney kısmında bulunmaktadır. Burton’a göre, 29° 28´ ve 27° 40´ kuzey dereceleri arasında bulunan bütün ülkeye, Arz-ı Medyen denilmektedir.

Şuayb (a.s)’ın, Peygamber olarak Medyen’e gönderilmesi ve ‘Medyenliler’i uyarması’ şöyle bildirilir:

Medyen’e kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki:
“Ey kavmim, Allah’a köle olun! Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Muhakkak ben, size ‘hayrı'(hakkı) gösterdim. Ve doğrusu sizi kuşatacak olan bir günün azabından korkuyorum.”

“Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı adaletle tutun. İnsanların eşyasının(mallarının) değerini düşürmeyin. Ve yeryüzünde fesat çıkararak, bozgunculuk yapmayın.”

“Şayet iman ediyorsanız, Allah’ın bakiyesi(helal kazanç), sizin için daha hayırlıdır. Ben, sizin üzerinizde bir muhafız da değilim.”

[HUD (11)/ 84-86]

Görülüyor ki, Şuayb(a.s), onları, Allah’a köle olmaya, kendisine itaat etmeye ve her türlü bozgunculuktan uzak durmaya davet ediyordu. Fakat Medyen halkı, Şuayb(a.s)’ın uyarılarına kulak asmadılar ve sapkınlıklarında ileri gittiler.

Dediler ki :
“Ey Şuayb, senin söylediklerinin çoğunu biz anlamıyoruz. Muhakkak biz seni, aramızda zayıf olarak görüyoruz. Şayet senin aşiretin olmasaydı, elbette seni taşlardık. Sen bize karşı da bir üstünlük sahibi değilsin.”

[HUD (11)/ 91]

Şuayb (a.s) ise onların bu taşkınlıklarına rağmen, uyarılarını sürdürüyor ve onları gelecek olan büyük bir azap ile korkutuyordu:

(Şuayb) dedi ki:
“Ey kavmim, benim aşiretim, Allah’tan daha mı azizdir ki, Allah’ı arkanıza atıyorsunuz. Muhakkak benim Rabb’im, yaptıklarınızı kuşatmıştır.”

“Ey kavmim, bulunduğunuz hal üzere amel edin, muhakkak ben de amel ediciyim. Alçaltıcı azap kime gelecek ve yalancı olan kimdir, yakında bileceksiniz. Siz bekleyip-gözetleyin, ben de sizinle birlikte gözetleyenlerdenim.”

[HUD (11)/ 92-93]

Her türlü tebliğ, uyarı ve korkutmalara rağmen, Allah’ın Elçisi’ni dinlemediler; zulüm, taşkınlık ve kötülükte ısrar ettiler. Böylece, Medyen halkı üzerine vadedilmiş olan azap hak oldu:

“Böylece onları bir ‘sarsıntı’ tuttu. Arkasından da yurtlarında, diz çökmüş olarak sabahladılar.”

“O Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada ‘hiç yaşamamış’ oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar, hüsrana uğrayanlar onlardır.”

[ARAF (7)/91-92]

Ayette geçen “recfe” kelimesi, sarsıntı anlamına gelmektedir. Elmalı tefsirinde denilir ki; “Semud’un çığlığı üstten, Medyen’in çığlığı alttan gelmiştir.”

“Ne zaman ki Emrimiz geldi, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık. O zalimleri, bir ‘sayha'(ses) yakaladı. Onlar, yurtlarında diz çökmüş olarak sabahladılar.”

“Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Dikkat edin! Semud kavminin uzaklığı gibi, Medyen kavmi de (Allah’ın rahmetinden) uzak oldu.”

[HUD(11)/ 94-95]

Medyen kavmi, kâfirlerin kaçınılmaz sonu olan helaka maruz kaldıktan sonra, Şuayb(a.s)’ın üzüntüsü, Kur’an’da şöyle bildirilir:

O da onlardan yüz çevirdi ve dedi ki:
“Ey kavmim, muhakkak size Rabb’imin mesajını, tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Şimdi ben, inkâra sapan bir topluluğa nasıl üzülebilirim?”

[ARAF(7)/93]

EYKE HALKI

Medyen dağlık, Eyke ise, ormanlık olan iki yerleşim yeriydi. Eyke ashabına, Eykeliler yahut Leykeliler de denir. Eyke, yumuşak ağaç bitiren bataklık demek olup, Medyen’e doğru, deniz sahilinde bir yerin adıdır. Burada yaşayan bir topluluk vardı. Şuayb (a.s), bunlara da elçi olarak gönderilmişti.

Ancak Şuayb, onların(Eykeliler’in) kavminden değildi. Medyen kavmindendi. Bu nedenledir ki Kur’an şöyle der:

Medyen’e kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Şuayb, dedi ki:
“Ey kavmim, Allah’a köle olun! Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Muhakkak size, Rabb’inizden apaçık bir delil gelmiştir. Ölçüyü ve tartıyı tam tutun, insanların eşyasını(mallarını) değerinden eksiltmeyin ve ıslah ettikten sonra, yeryüzünde fesat çıkarmayın. Şayet iman ediyorsanız, bu sizin için daha hayırlıdır.”

[ARAF (7)/ 85]

“Eyke ashabı da, elçilerini yalanladı.”

“O zaman onlara Şuayb dedi ki: ‘Sakınmıyor musunuz?'”

“Muhakkak ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”

“Allah’tan korkup-sakının ve bana itaat edin!”

[ŞUARA(26)/ 176-179]

Bu ayetlerden, Şuayb’ın, Medyen kavminden olup; hem Medyen’e ve hem de Eyke halkına elçi olarak gönderildiği, açıkça anlaşılmaktadır.

“GÖLGE GÜNÜNÜN AZABI” Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Ömrü boyunca, iki imparatorluk, dört krallık ve on bir prensliği kendine bağladı; Fatih Sultan Mehmed…

Posted by Site - Yönetici Haziran 15, 2012

Ömrü boyunca, iki imparatorluk, dört krallık ve on bir prensliği kendine bağladı; Fatih Sultan Mehmed…

– Arapça ve Farsça olmak üzere 7 dil biliyordu. Latinceyi anadili gibi konuştuğu rivayet edilir.

– Şairdi. Mahiyetindeki 185 şairden 30’unu maaşa bağladı.

– Ünlü ressam Bellini’yi İstanbul’a getirtip kendi portresini yaptırdı.

– İstanbul’un fethi için, Musluhiddin ve Saruca Serkan gibi, Osmanlı mühendislerinin yanında, Macar Urban’a Edirne’de, “şahi” adı verilen toplar döktürdü. Bu toplar, Bizans’ın yanı sıra Avrupa asırlardır süren feodaliteyi de bitirecekti…

– Kanuni’den çok önce, bir kanunname ve bir anayasa hazırlattı.

– Otlukbeli’de Uzun Hasan’ı yenince, zaferini kutlamak için 40 bin esiri serbest bıraktı.

– Otuz yıllık saltanatı süresince, yirmi beş askeri harekata bizzat komuta etti.

– 900 bin km. olan Osmanlı topraklarını, 2 milyon 214 bin km.’ye çıkardı.

– Venedik Kralı tarafından planlanan on dört suikast girişiminden sağ kurtulmayı başardı. Ölümü hakkında “suikast” şüpheleri halen vardır.

– Ölümün ardından Papa, kutlama amacıyla üç gün boyunca gece-gündüz durmaksızın çanlarını çaldırdı.

– Ömrü boyunca, iki imparatorluk, dört krallık ve on bir prensliği kendine bağladı.

– Hristiyanlar tarafından, Osmanlı Türklerinin İstanbul’u fethettiği gün “dünyanın sonu” şeklinde tanımlandı.

– Son yapılan anketlere göre, akla ismi ilk gelen Osmanlı sultanı olmuştur.

– Birçok tarihçiye göre Fatih, devlet-i ebed müddet geleneğinin son hükümdarıydı…

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fatih Sultan mehmet, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Sultan, İstanbulu Chicagoya taşımış

Posted by Site - Yönetici Ağustos 10, 2010

2-abdulhamit-han,Sultan II. Abdülhamid

Sultan, İstanbulu Chicagoya taşımış

Chicago’daki uluslararası sergiye heyet gönderen, alanda ‘Türk Köyü’ kurduran Sultan, maketlerin yanında bir de gerçek cami inşa ettirmiş. 3 bin Türk ürününün tanıtıldığı organizasyonda Osmanlı’ya gösterilen ilgi Sultan’ın hafiyelerini bile şaşırtmış…

Sultan II. Abdülhamid, 33 yıllık iktidarı döneminde Yıldız Sarayı’ndan pek ayrılmamasına karşın, ABD’den Japonya’ya kadar dünyanın dört bir tarafındaki gelişmeleri yakından takip etti. Sadece hafiyelerini değil, fotoğrafçılarını, askerlerini ve din adamlarını dünyanın dört bir tarafına gönderiyor, onlardan gelen raporlar üzerinden gelişmeleri analiz ediyordu. Müslüman dünyasında ‘halifeliğiyle’, Batı dünyasında da ‘etkin diplomasisiyle’ rol alıyordu. Dönemin kralları, devlet başkanları ve prensleri, bu sessiz ama muktedir imparatorla tanışmak için İstanbul’un yolunu tutmuştu. Onları Yıldız Sarayı’nda ağırlıyor, özel olarak hazırlattığı hediyelere boğuyordu. Alman Kralı II. Wilhelm’le dost olmuş, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın aile albümüne girmişti. O yalnız iktidar değil, muktedirdi de…

Diplomasideki başarısı, gençliğinden itibaren merak duyduğu fotoğraf ve teknolojiyle de alakalıydı aslında. Sultan II. Abdülhamid bir fotoğraf tutkunuydu. Bu yöndeki teknik gelişmeleri yakından izliyor, dünyanın her neresinde olursa olsun yeni icatları Yıldız Sarayı’na getirtiyordu. İktidarında işinin ehli fotoğrafçılara Osmanlı coğrafyasını neredeyse karış karış fotoğraflattırdı. Ermeni Vichen, Kevrok ve Hovsep kardeşlerin (Abdullah Freres adıyla bilinirler) yanı sıra Rum asıllı Vasilaki (Basile) Kargopoulo ve Fransız Pierre Louis Pierson gibi dönemin meşhur fotoğraf sanatçılarıyla çalışıyor, belirlediği konseptler çerçevesinde fotoğraf albümleri hazırlatıyordu. Albümlere girecek fotoğrafları kendi eliyle seçiyor, beğenmediği kadrajları yeniden çektiriyordu. Kimi zaman askerî okulları, kimi zaman atları, kimi zaman da tarihî mekânları fotoğraflattırıyordu.

Birçoğu bugüne kadar ulaşan bu özel çekim fotoğrafların hemen hepsi “Osmanlı’yı güçlü gösteren” sanatsal karelerden oluşuyor.

Aslında Saray, fotoğrafla II. Abdülhamid’den önce tanışmıştı. Sultan Abdülaziz, Kırım Savaşı’nı fotoğraflarla takip etmişti. Ancak Osmanlı toprakları başta olmak üzere tüm dünyayı kapsayan bir arşiv oluşturmak Sultan Abdülhamid’e nasip olacaktı. Onun hobi olarak başlattığı uğraş, zamanla pek çok fotoğrafçının geçim kapısına ve Sultan’ın taşrayla, dünyayla iletişim aygıtına dönüştü.

Abdullah Biraderler başta olmak üzere devrin ünlü fotoğrafçılarına sipariş ettiği, kimi zaman da ünlü fotoğrafçılardan satın aldığı fotoğraflardan oluşan albümler Yıldız Saray’ında tutulduğu için ‘Yıldız’ veya ‘II. Abdülhamid Albümleri’ ismiyle tarihe geçti. Döneminde dünyanın en büyük koleksiyonuna dönüşen arşivin hacmi, 962 albüm ve 35 bin 535 fotoğrafa ulaştı. Üzerinde II. Abdülhamid’in tuğrası bulunan albümlerin ciltleri bile paha biçilmez değerde. Albümler arasında tek fotoğraflık olanı da var, 300 fotoğraf içereni de…

II. Abdülhamid’in fotoğrafa ve fotoğraf teknolojisine verdiği önem kişisel bir hevesi aşmıştı aslında. İlk 1840’larda kullanılmaya başlanan fotoğraf, 1880’lere gelindiğinde bir diplomasi aracına dönüşmüştü. İngiltere Kraliçesi Victoria başta olmak üzere o günlerde Avrupalı kralların öncelikli uğraşısıydı fotoğraf ve albümler. Albümler onlar için bir taraftan ülkelerini tanıtma, diğer taraftan da zenginliklerini ve varlıklarını yansıtma vasıtasıydı.

Üzeri değerli taşlarla süslenen albümler en itibarlı hediyelerdendi birçoğu için. II. Abdülhamid Han da hazırlattığı albümleri bazen bizzat eliyle bazen de elçiler vasıtasıyla hediye etmişti dönemin krallarına. Sadece Avrupa’daki krallara değil, Uzakdoğu’dakilere de göndermişti. Gayesi, Osmanlı’yı dışa karşı güçlü göstermek, devletin mevcut imajını korumaktı. Özellikle Batı’da İmparatorluk hakkında çıkan olumsuz yayınlardan rahatsız oluyor, bu tür kampanyaların önüne geçmeye çabalıyordu. Albümler bu noktada bulunmaz fırsattı.

10 Ekim 1896’da Abdullah Freres’e hazırlattığı ‘Osmanlı İmparatorluğu’ albümlerini Londra, Paris ve Amerika kütüphanelerine hediye olarak göndermişti. Albümlerin yanına ülkesini anlatan kitapları da eklemişti. Çalışma Sultan’a 4500 kuruşa mal olmuştu. Osmanlı Matbaası’na ödeme bizzat onun emriyle yapılmıştı. Albümlerin birçoğu bugün hâlâ varlığını koruyor. Özellikle ABD’deki Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) bu bağlamda oldukça zengin.

ABDÜLHAMİD’İN ASKER ALBÜMÜ İNGİLİZLERİ GERDİ

II. Abdülhamid’in albüm diplomasisinin ne denli etkili olduğunu, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’ndeki Y.A.HUS. 324 No’lu, 11 Nisan 1895 tarihli bir vesikadan öğreniyoruz. Sultan’ın Haydarabad Hâkimi’ne göndermek üzere hazırladığı Osmanlı askeri ve gemileri albümü Hindistan’daki gazetelere yansıyınca, bölgenin sömürgecisi İngiliz hükümeti rahatsız olur. Haydarabad Sadrazamı İkbalüddevle, İngilizlerin şimşeklerini üzerlerine çekmemek için II. Abdülhamid’de albümleri göndermemesini tavsiye eder. Albümlerin henüz İstanbul’dan çıkmadan bölgede hareketlenmeye yol açması manidardır.

II. Abdülhamid’in Yıldız’da bıraktığı 35 bin parçadan oluşan zengin fotoğraf koleksiyonu tarihi analiz etme açısından paha biçilemez değerde. Son dönemde albümler üzerinde yapılan çalışmaların halkta bir karşılığı da var. Bu ilginin farkında olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, 2006’dan bu yana önemli çalışmalara imza attı. “Sultan II. Abdülhamid Arşivi İstanbul Fotoğrafları”, “Sultan II. Abdülhamid’in Arşivinden Dünya”, “Sultan II. Abdülhamid’in Aile Albümü” kitaplarının ardından yeni bir kitabı basıma hazırlıyor. “Sultan II. Abdülhamid Arşivi’nden Devlet Başkanları Albümü” adlı çalışmada dünya liderlerinin portreleri ve aile albümleri yer alıyor. Tahtta bulunduğu dönemde diğer ülke imparatorlarını tanımak isteyen II. Abdülhamid, kâh fotoğrafçılarını gönderip bu liderlerin fotoğraflarını çektirmiş kâh elçiler üzerinden fotoğrafları istemiş. Sonuçta oluşturduğu albümde Siyam Kralı Chulalongkorn’dan ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln’a, Japonya Prensi Komatsu Akihito’dan Bulgar Çarı Ferdinand’a, İran Şahı Nasıreddin’e, Papa 9. Pius’a varıncaya kadar küçük yöneticilerden büyük krallara kadar tüm muhataplarını bir araya getirmiş.

Albümde 1888 yılında, sadece 99 gün tahtta kalan, gırtlak kanseri nedeniyle yaşamını yitiren Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı III. Friedrich’e ait de bir portre var. Bunun yanında Kraliçe Viktoria’nın tüm çocuklarının yer aldığı aile fotoğrafları da mevcut. Sadece siyasetçilerin değil, İtalyan Guiseppe Garibaldi gibi devrin entelektüellerinin portelerine de yer verilmiş.

70 fotoğrafın bulunduğu albümde, görsellerle ilgili zengin bilgi notları da var. Sultan II. Abdülhamid’in diğer devlet adamlarına  mesaj ve mektuplarını, onların fotoğraflarını inceledikten sonra yazdığı biliniyor. İyi bir fizyonomist olan Sultan, fotoğraflara bakarak insanların karakterlerini anlamaya çalışıyordu. Askerî okullara talebe alınmasından bazı mahkûmların affedilmesine kadar pek çok konuda karar verirken yazılı raporların yanı sıra çektirdiği fotoğraflara da başvururdu. Bundan dolayı fotoğrafçılarının çoğunu Bahriyeli Ali Sami, Miralay Hüsameddin Bey gibi güvendiği askerlerden seçiyordu.

Editörlüğünü Hakan Yılmaz’ın üstlendiği “Sultan II. Abdülhamid Arşivi’nden Devlet Başkanları Albümü”, lider portelerinin dışında II. Abdülhamid’in pek bilinmeyen çalışmalarını belgeleriyle gün yüzüne çıkarıyor. II. Abdülhamid’in 1891’de ABD’nin Chicago kentinde açılan uluslararası sergide kurdurduğu Türk Köyü ile 1892 yılında ABD’de yayımlanmasını sağladığı ‘The Moslem World’ gazetesi, bunlardan sadece ikisi. Albümde ayrıca Sultan’ın 1897’de ABD’den getirttiği, dönemin son teknolojisiyle çekilen Ay fotoğrafını, 1895 yılına ait ilk cenin röntgenini, 1870’te balon vasıtasıyla elde edilen ilk hava fotoğrafını görebiliyor, hikâyelerini okuyabiliyorsunuz.

II. Abdülhamid’in küçük bir balon sayesinde gökyüzünden fotoğraf çekmeyi sağlayan düzeneği ilk üretildiği günlerde İstanbul’a getirttiği, bu teknolojiyi askerî alanda kullandığı biliniyor. Çalışmada, II. Abdülhamid’in teknik aletlerini Avrupa’dan getirterek Pera’da kurdurduğu Rasathane-i Amire Müdürlüğü’nce hazırlanan Ay tasvirlerine da yer veriliyor.

TÜRK KÖYÜNÜ ABD’YE CAMİSİYLE BİRLİKTE TAŞIMIŞ

Albümdeki en önemli fotoğraflardan biri, 1891’de Chicago’da açılan uluslararası sergiye ait. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nden elde edilen fotoğrafta, sergiye katılan devletlerin liderlerine ait porteler de bulunuyor. Albümde, bu sergiyle alakalı bakanlık yazışmalarına, II. Abdülhamid Han’a sunulan elçi mektuplarına da yer veriliyor. Yazışmalardan, Halife II. Abdülhamid’in 19. yüzyılın en önemli sergisi olarak tarihe geçen bu etkinliğe çok ehemmiyet verdiği anlaşılıyor. Albümde hem yazışmaların orijinalleri (Osmanlıca) hem de Türkçe özetleri veriliyor okuyucuya.

1867’de henüz şehzade iken Sultan Abdülaziz ile birlikte katıldığı Uluslararası Paris Sergisi’nden çok etkilenen II. Abdülhamid, tahta çıktıktan sonra yurt dışında açılan sergilere heyetler göndermiş, bu sergilerde ülkesinin tanıtımına yönelik etkinlikler düzenletmiş. Bu bakımdan 1891’deki Uluslararası Chicago Sergisi bir başarı örneğidir. II. Abdülhamid sergiye gidecek heyeti, sergide düzenlenecek etkinlikleri bizzat kendi belirlemiş. Sergide bir ‘Türk Köyü’ kurduran Sultan, burada Osmanlı sınırlarında üretilen 3 bin ürünün sergilenmesini sağlamış. Daha da önemlisi, Süleymaniye Camii, Sultanahmet Çeşmesi ve Dikilitaş’ın maketleri, Osmanlı bölümüne dâhil edilmiş. Sergi alanında inşa edilen Türk camisinden de günde beş vakit ezan okunmuş, cemaatle namaz kılınmış. Camiye yoğun ilgi olunca, Hıristiyan misyonerler camiye girişten ücret alınmasını teklif etmiş. Ancak Sultan II. Abdülhamid bu teklifi reddetmiş.

Peki başka neler vardı Türk Köyü’nde? Abdülhamid tarafından serginin sorumlusu olarak atanan Komiser Fahri Bey’in önderliğinde kentin merkezinden sergiye doğru bir Türk yürüyüşünün düzenlendiğini yazıyor Hariciye Dairesi’nin arşivindeki vesikalar. Korteje askerî bando da eşlik eder, İstanbul’dan getirilen fesler korteje katılanlara hediye edilir. Türk Köyü’nün bitişinde inşa edilen caminin açılışına gelen binlerce kişiye Türk yemeklerinin yanında şurup ikram edilir.

Ziyafetin üç saat sürdüğünü haber veriyor vesikalar. Bunun yanında ağırlığını İstanbul fotoğraflarının oluşturduğu bir fotoğraf sergisi de açılır. Chicago’da konferanslar da düzenler Türk heyeti. Bizzat II. Abdülhamid’in emriyle ikamet ettiği New York’tan Chicago’ya gelen mühtedi Emin Nabokof’un hak ve hakikat üzerine konferanslar vermesi sağlanır. Paris’te yaşayan Amerikalı Teresse Oyele’nin Hz. Ayşe ve Hz. Fatıma ile ilgili olarak İngilizce yaptığı tebliğ büyük yankı uyandırır. Serginin en işlevsel eseri şüphesiz Sultanahmet Çeşmesi’ni yansıtan sebildi. Osmanlı serginin sonunda 6 bin liraya mal olan bu eseri Chicago’ya armağan etmişti. Serginin sonunda tertip heyeti Osmanlı’nın tanıtım ve kültür hizmetlerini 45 ayrı madalya ile ödüllendirir.

Albümde Chicago Sergisi’yle ilgili resmî yazışmalara da yer veriliyor. Metinlere göre II. Abdülhamid, elçi ve temsilcilerin gözlemleriyle yetinmeyip özel hafiyelerinden de raporlar almış. Her iki kanaldan gelen yazışmalarda, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun tanıtılmasında hem de Müslümanlığın anlatılmasında ciddi bir başarı sağlandığı aktarılıyor. Yerel gazetelerin sergideki Türk bölümünden övgüyle bahsettiği, Amerikalıların İstanbul’dan getirilen maketleri gezebilmek için birbiriyle yarıştığı ve Osmanlı fesinin sergiye damgasını vurduğu aktarılıyor.
Kitapta yer alan bir diğer önemli fotoğraf ise ABD’de 1892’de yayımlanmaya başlayan ‘The Moslem World’ (Müslüman Dünya)  gazetesine ait.

Gazetenin ilk sayısını yansıtan fotoğrafın yanında II. Abdülhamid’in gazeteye sağladığı desteği yansıtan yazışmalara yer veriliyor. ABD’deki hafiyeleri Moslem World adı altında bir gazetenin kuruluş aşamasında olduğu bilgisini verince, Sultan II. Abdülhamid, hem çalışmaları hem de gazeteyi çıkarmaya hazırlanan ABD’nin eski Filipinler Başkonsolosu mühtedi Amerikalı Muhammed Aleksander Webb’i takip ettirir. Eski Başkonsolos Webb’in samimiyetine inanınca da ona maddi ve manevi destek verir; hazineden maaş bağlatır. Webb’in gazete çıkarmaktaki gayesi, ABD’de İslam’ı anlatmaktır.

Alexander Russel Webb 1846’da New York’ta dünyaya gelir. ‘Hudson Daily Star’ gazetesinin 35 yıl editörlüğünü yapmış babası Nelson Webb gibi gazeteci olmak isteyen Muhammed Webb, işe babasının gazetesinde başlar. Muhabirlik ve editörlüğün ardından gazetenin yönetimini üstlenir.

Gazetecilik kesmeyince politikaya girer; önce Cumhuriyetçi Parti, ardından Demokrat Parti saflarında yer alır. Birikimi ve iletişim becerisi sayesinde Webb, siyasi dostlarının da etkisiyle dışişleri bakanlığına girer. İlk tayini 1887’de, Manila başkonsolosu olarak Filipinler’e çıkar. Webb, Manila günlerinde Doğu dinlerine merak salar ve araştırmalarının neticesinde 1890’da Müslüman olur. 1892’de ülkesine geri döndüğünde adını ‘Muhammed’ olarak değiştirir.

Muhammed Webb, gazeteciliğini bu sefer İslam’ı anlatmak üzere kullanır. New York’ta ‘Oryantal Yayınları’nı kurar ve İslamiyet’i anlatmak için yayınlar çıkarır. Webb bu arada İslam’la ilgili konferanslar da verir. 1893’te Chicago’da düzenlenen ‘Birinci Dünya Dinleri Kongresi’nde Müslümanlığı anlatan bir konuşma yapar. Amerikan basınında geniş yer bulan bu tebliğ, Washington’daki Osmanlı elçiliği kanalıyla Osmanlıcaya çevrilerek Hariciye Nezareti’ne ulaştırılır.

Konuşmanın Türkçeye çevrilerek günlük bir gazetede yayımlanması gündeme gelince Sultan II. Abdülhamid, Webb’in araştırılmasını ister. Araştırma kapsamında Sultan’ın adamları onu tanıyan kişilerle bir dizi gizli görüşmeler yapar, hazırlanan rapor Sultan’a takdim edilir. Sultan, Webb’in samimiyetine ikna olur ve onu desteklemeye karar verir.

Webb, o günlerde Amerikalılara İslamiyet’i anlatabilmek için ‘The Moslem World’ü yayımlamaya başlar ve ilk sayısını Sultan II. Abdülhamid’e gönderir. Sultan’a bir de mektup yazan Webb, maddi yardım ister. Mektubunda, Müslüman olmadan önce maddi durumu ve sosyal statüsünün son derece iyi olduğunu ancak İslam’ı seçmesiyle birlikte hayatın kendisi için zorlaştığını, yayınlarını büyük sıkıntılarla çıkarmaya çalıştığını, büro kirasını ödemekte bile büyük sıkıntı çektiğini anlatır. II. Abdülhamid mektuptan etkilenir ve yardımda bulunur. İlk olarak şahsi ödeneğinden 25 bin kuruş gönderir Webb’e. Ardından hazineden aylık 2 bin 500 kuruş maaş bağlatır.

Sultan’dan gelen yardımlarla rahatlayan Webb, hak ve hakikati anlatmak için artık üzerinde daha büyük bir sorumluluk hisseder. Bu şuurla hareket eden Webb, birçok eyalette konferanslar verir, makaleler yazar, kütüphane ve okuma salonları açar. Osmanlı Devleti’ne karşı oluşan önyargıları kırmak için ‘Ermeni Sorunu ve Sorumlusu’ isimli bir de kitap yayımlar. Muhammed Webb, yaptığı konuşmalar ve kaleme aldığı yazılarla Osmanlı’yı ABD’de savunan ilk entelektüeldi.

Bugün Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde Webb’in çıkardığı yayınları, hazineden ödenen maaşının vesikalarını görmek mümkün.
Osmanlı’nın gönüllü lobicisi ‘Muhammed Webb’e 1908’e kadar maddi yardım yapılır. II. Abdülhamid hal edilince yardımlar da kesilir. Yeniden baş gösteren maddi sıkıntıları bu sefer 70 yaşında ölümüne kadar sürer. Webb maddi sıkıntılara rağmen vefat ettiği 1916 yılına kadar çalışmalarını sürdürür.

“Sultan II. Abdülhamid Arşivi’nden Devlet Başkanları Albümü”, bir albümden öte keyfiyet de. Kitapta yer alan çoğu belge, II. Abdülhamid’in bilinmeyen dünyasına ışık tutuyor. Önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak çalışmanın ses getireceği, 3 binlik ilk baskının kısa sürede tükeneceği su götürmez bir gerçek.

Nevzat Bayhan*: “Albümler insanlık için bir kültür mirası

Zamanla yok olması muhtemel bu görsel arşiv, albüm kitaplar, prestij kitaplar sayesinde geleceğe taşınıyor. Göreve geldiğimizde, kitap yayımcılığının üzerinde durup, İstanbul’umuzun bugünden yarına bırakılacak değerlerini ‘Prestij Kitaplar’ ile ölümsüzleştirmek için kolları sıvadık.

II. Abdülhamid Han’ın 35 bin kareden oluşan fotoğraf albümleri bizim için bakir bir fırsattı.

IRCICA’daki fotoğrafların kopyaları üzerinden çalışmaya başladık. İlk albüm; ‘İstanbul Fotoğrafları’ böyle çıktı. Albüm büyük ilgi görünce, II. Abdülhamid dönemi yayımlanmış dünyanın farklı şehirlerini yansıtan fotoğrafları yeni bir albümde bir araya getirdik. Topkapı Sarayı’nda kitabın tanıtımı için düzenlenen sergi yoğun ilgi nedeniyle 5 ay uzatıldı. Kuşkusuz bu çalışmalar farklı özellikler taşıyor.

Her şeyden önce, Sultan’ın ileri görüşlülüğünü, dönemini aşan projelerini ve bizlere ne denli büyük bir fotoğraf mirası bıraktığını ortaya koyuyor. Bu mirası hem günümüz ilgi ve algısına sunarken, bu kültür mirası hakkında farkındalık da oluşturuyoruz. Çalışmalar üzerine yol alırken, Sultan’ın ‘Aile Albümü’nü gün yüzüne çıkardık. Önemli fertlerinin fotoğrafları bugüne taşındı. Şimdi de II. Abdülhamid’in arşivinden ‘Dünya Liderleri’nin fotoğraflarını hazırlıyoruz. Çalışma, önemli ilkleri içinde barındırıyor

En başta fotoğraflar, bugün o liderlerin ülkelerinde bile bulunmayacak kadar nadide. Ayrıca fotoğrafın icadından hemen sonra oluşturulmaya başlanan arşiv, fotoğraf ve fotoğrafçıların gelişimine tanıklık etmesi bakımından önemli. Bununla birlikte Osmanlı’nın en zor döneminde 33 yıl devletin ikbalini devam ettiren bir Padişah’ı daha yakından tanıma fırsatını yakalıyoruz. En önemlisi, albümler II. Abdülhamid başta olmak üzere, sultanlar ve İmparatorlukla ilgili ön yargıları kırıyor. Kültür AŞ olarak, bu kültür mirasını insanlıkla buluşturmaktan dolayı gururluyuz. Bu yöndeki çalışmalarımız sürüyor, yeni sürprizlerimiz olabilir. Yeni albüm 3 bin adet basılacak,1 ay içerisinde tüm kitapçılarda yerini alacak .”

(*) İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Kültür AŞ Genel Müdürü

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ – 2

Posted by Site - Yönetici Temmuz 3, 2010

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ - 2

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ - 2

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ – 2

Burada çok kısa bir sûrette tahlîl etmeye çalıştığımız bu gerçekler ve onların Dünya’nın geleceğine te’siri uzun uzadıya anlatılması gereken ehemmiyetli bir meseledir. Bundan dolayı “Türkiye, İslâm Âlemi ve Siyonizm’in geleceği”ne dâir birkaç husûsu kısaca arz etmek istiyorum

Gitgide dehhâmeleşen Siyonizm zulüm ve istismârının, tarihte bir çok ülkede ve pek çok kereler müşâhede edilegelmiş olduğu sûrette, ciddî aksülamellerle karşılaşması mukadderdir. Üstelik bu defa bu aksülameller Araplar’a mahsus ve “millî” vasfında değil, âlemşümûl bir karakterde zuhûra gelecektir. Dünya’nın globalleşmesi, Siyonizm’e hep fayda sağlayacak değil ya!..

Diğer taraftan İsrail’in Kudüs gibi, üç dine âid bir mukaddes toprak üzerindeki ısrarlı iddiası Müslümanlar kadar, Hıristiyanlar’ın da bu hususta hareketlenmesine sebep olacaktır. Daha şimdiden, İsrail’in -itibar olarak- dönüşe geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira O, bütün insanlığa karşı -adetâ- müşahhas bir husûmet ve nefret hedefi hâline gelmiş bulunmaktadır.

Türkiye ise, aksine yeniden büyük bir şahlanışın arefesindedir. Bu görüşü haklı kılan esbâb-ı mûcibe ve onun fiiliyâttaki tezâhürlerini anlatmadan önce İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geleceğine dâir düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:

a– “Hıttîn KorkusuPerspektifinden

b- Kader Perspektifinden

B- KADER PERSPEKTİFİNDEN TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ

Bütün Kâinât, bir tiyatro sahnesi gibidir. Onun içinde mevcud tekmil varlıklar da, bir senaryonun eşyası, dekoru ve kahramanları mesâbesindedir. Hepsi de kaderin me’muru ve mağlubudur. Âmil ve fâil oldukları veya mef’ul bulundukları vukuât ve şuunât (realiteler) da murâd-ı ilâhî, diğer bir tâbirle izn-i ilâhî çerçevesinde cereyan eder. Cenâb-ı Hakk’ı “müsebbibu’l-esbâb” yani sebeplerin sebebi, temel sebep bilmenin neticesi olan bu görüş, “cebriye” değildir. Zira cebriyede kul, irâde ve ihtiyâra sahip olmayan sâir mahlûkât derekesinde telâkkî olmaktadır. Halbuki zîşuur olan ins u cin, âriyet gibi iğreti de olsa cüz’î bir iradeye mâliktir. Hiç şüphesiz ilm-i küll sahibi olan Allah, bu cüz’î iradelerden ne sâdır olacağını mutlak bir sûrette bilir. Ancak, bunun ilm-i ezelî ile bilinmesi, bizi kul için bir “cebir” vâkî imiş gibi düşündürmektedir.  Bunun sebebi de, insan idrakinin “zamanla mukayyed” olmasıdır. Halbuki, Allah katında zaman yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın bir şeyi olmadan evvel bilmesi, bizim olduktan sonra bilmemiz kadar kolay ve tabiîdir.

Nasıl, bir senaryoda onu, tasavvur, tahayyül ve tasnî eden (plânlayan) kimse tarafından tesbit edilmiş bir ana fikir ve esas gaye mevcud olursa, bu Âlem’de de böylece bir temel maksad vardır. Vukuât, O, ilâhî olan gaye çerçevesinde ezelden ebede sebep-netice münâsebeti içinde sonsuz bir cereyan ve teselsüle me’mur olarak akıp gider. Ancak, bu akış, üstün bir me’muriyeti olan ins ü cin idraki ile kavranabilen ve kavranamayan bir takım temel kanun ve kâidelere tâbî kılınmıştır. İlâhî tâyinle gerçekleşen ve hep bâkî kalan bu kaidelere, biz bazen “meşiyyet-i ilâhiye” veya “âdetullâh” bazen da “tabiat kanunları” der, geçeriz. Bütün varlıkların bunlara -yoluna döşenmiş raylara tâbî olmak mecburiyetindeki trenler gibi- uymak zorunda bulunduğu bedâhât derecesinde bir gerçektir.

Eşyâ (şeyler) ve vukuâtın tanınması da bu kânun ve kâidelerin keşfi nisbetindedir. Bütün ilmî faaliyetler ise, bu keşfin hududlarını genişletmeye çalışmaktan ibârettir.

Şu temel görüş çerçevesinden bakıldığında, sayısız vukuât ve şuunâtın hay-huyu arkasında ilâhî tâyinle mevcud ve cârî, bütün âleme şâmil ve hâkim birtakım kaanun ve kâidelerin mevcud olduğu görülür. Bunlardan biri de “ebedî zıtlık” ve bunlar arasındaki galebenin münâvebesi, yani daimî bir tahavvülât ve tebeddülâttır. İlâhî tecellî de bazen “celâl” ve bazen de “cemâl”e revaç vererek, bu mütemâdî değişikliğin asıl sebebini teşkil eder. Bundan dolayı, bu Âlem’de “bekâ” yalnız ve ancak Allah’a mahsustur.

Fizîkî ve tabiî hadiselerde olduğu kadar, sosyal ve beşerî faaliyetlerde de aynen vâkî olan şu keyfiyet, lâyıkı ile kavrandığı zaman, vukuâtın hikmetine nüfûz edebilir ve binnetice bir çok gereksiz telâş ve endişelerden kurtulmak imkânı doğar. Zira bu takdirde değişme seyrinin “celâl”den “cemâl”e mi, yoksa “cemâl”den “celâl”e mi olduğu kavranır. Murâd-ı ilâhî berraklaşır. Allah’ın takdirinin gerçekleşmesine hiçbir mahlûk irâdesinin engel olmaya güç yetirebilmesi mümkün olmadığına göre, buna sa’y etmenin hacâlet ve sefaletine düşülmez. Sabır ve tevekkülün kemâline ulaşılır. Tecellî nöbeti “cemâl”de ise şükrün, “celâl”de ise sabrın bereket ve huzûruna nâil olunur.

Bununla birlikte şu gerçeğe de işaret edilmelidir ki, vukuâtın asıl sebebi olan murâd-ı ilâhî, bir tek vak’a veya vukuât zincirinin tek bir kesidinin müşâhedesi ile kavranamaz. Belli bir zaman parçası içerisindeki gelişme seyri takip ve tahlil edilmelidir. Zira, her türlü tahavvülât ve tebeddülâtta bir tedrîc kânunu cârîdir. Bu keyfiyet zelzele gibi ânî oluşlarda bile onların hazırlık safhasında yine bâkî ve cârîdir.

Diğer taraftan bazen bir tecellînin zâhiri ile bâtını arasında fark da olabilir. Zâhiri “kahır”, bâtını “lütuf” veya bunun aksi olan hâdise ve oluşlar da az değildir. Bunları da zaman çözer!.. Bir eriğe, bir de cevize bakınız!.. Birinin kabuğu taş gibi sert, içi lezzetli meyvedir. Erikte ise, durum bunun tam tersidir. Gündüzden geceye geçişte, karanlıkların âniden Dünya’mızı istilâ edemeyip tedrîcen ve perde perde gerçekleşmesi, bu Âlemdeki bütün tahavvülât ve tebeddülâta hâkim bir meşiyyet-i ilâhiyedir. Sabahleyin şafak sökmesi de öyle değil mi?!..

Bir de şu var ki, bu Âlem’in bir “dâr-ı imtihan” olmasını dileyen Cenâb-ı Hakk’ın asıl sebep olan zâtî irâde ve ihtiyârı -pek az istisnâ ile- mestur ve meknuzdur. Her şey zâhirde mahlûka kâbil-i izâfe bir takım esbâb ile gerçekleşir. Bunu bilen âkil ve ârifler, vukuâta röntgen gibi derinlere işleyen ve böylece meknûz ve mestur olanı görebilen bir nazarla bakarlar.

Bu temel İslâmî gerçeklerin ışığında Türkiye’nin kısaca, önce geçmişine, sonra da geleceğine bir nazar atfedelim.

1- Geçmişe Bakış:

Türk Milleti’nin İslâm’dan önceki eski asırlarda fârik ve mümeyyiz vasfı harb, darb, cenk, cidâl, kavga ve cihangirliktir. Dünya’da en eski ve en büyük beşerî eser olan “Çin Seddi” bu gerçeğin fiilî bir şâhididir. Bu gün o geçmiş uzun asırların vukuâtına baktığımız zaman, bunun ilâhî bir tanzimle müthiş bir hazırlık, -tâbir câizse- antreman olduğunu görebiliriz. İçinde olsak bunu kavrayamazdık. Zira nefsânî gibi görünen o eski harb-darb faâliyeti sonraki “İslâm Müdâfîliği” için bir liyâkât kazanma safhası olmuştur. Bu artık bellidir. Tıpkı Araplar’ın, İslâm’dan asırlarca evvel başlayan talâkât, belâgat ve edebiyat merak ve hevesleri ile Arapça’yı geliştirerek O’nu ilâhî irâdeyi istiâb edebilecek bir kemâle ulaştırmaları gibi… O eski Araplar da şiir yarışlarında nefes tüketirken, kaderin hesabından habersizdiler. Bu gerçekle, daha küçük çapta da olsa, kendi hayatında karşılaşmamış bir fert tasavvur olunamaz!..

Lütfu setredip saklayan kahra veya celâl içindeki cemâl tecelliye tarihten bir misal verelim:

Mâhud “Moğol İstilâsı” İslâm Âlemi’nin yakılıp yıkılmasına, medenî mâmûrelerin harabeye çevrilmesine sebep olan dehşetli bir kahır tecellisi idi. Zulüm denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Hulâgû tarihlerin rivâyetine nazaran, Hilâfet merkezi Bağdat’ta dînî ve ilmî eserleri kerpiç gibi kullanarak kendisine bir saray yaptırmıştı. Ancak bu müthiş kahır, zulüm ve istilâ, önüne katıp sürüklediği “Müslüman Türk” kitleleriyle Anadolu’nun türkleşmesi ve islâmlaşması gibi mes’ud bir neticeye de âmil olmuştur. Böylece, zaafa uğramış İslâm Dünyası’na bir “tâze kan” olarak Türk unsurunun katılmasını sağlamıştır.

Osmanlı Devleti’ni kurmuş olan “Kayı Han Aşireti” de bu sûretle Türkistan’ın “Mahan Bölgesi”nden çıkarak Batı’ya yönelmişti. İlk istikâmetleri an’anevî göç hedefi Cezîretü’l-Arab idi. Bu maksadla Sûriye’ye geçerlerken reisleri Süleyman Şah, Fırat Nehri’nde akıntıya kapıldı. Ayağının atın özengisine takılması yüzünden kurtulamayarak şehid oldu. Aşîret mâteme gark oldu. Süleyman Şah’ı Câber’de toprağa verdikten sonra, istikâmetlerinin uğursuzluğuna hükmederek geri dönüp Ahlat’a geldiler. Eğer Sûriye’ye gitselerdi, daha önceki bir çok Türk aşîreti gibi orada kaybolup gidecekleri muhakkaktı. Kiminle mücadele edip de yükseleceklerdi. Etraf hep müslümandı. Ama Ahlat’ta kendisine mürâcaat ettikleri Selçuklu Sultanı bu cengâver topluluğa yerleşmeleri için Söğüt ve Domaniç’i göstermişti. İhtimal buna da canları sıkılmıştı. Zira sürüleriyle bütün bir aşîret takriben bin kilometre bir mesâfeyi kat’etmek mecburiyetinde kalmıştı. Halbuki, önü küffâr olan bu mıntıkada onların cihad gayret ve kâbiliyetlerine -sevk-i kaderle- engin bir saha açılmış oluyordu. Bu kahrın içine saklanmış bir lütuftu. Meknuz ve mestur bir murâd-ı ilâhî idi.

Diğer taraftan Söğüt’e yerleşen Kayı Han Aşireti’nde arka arkaya on lider (Osman Gâzi’den Kânûnî’ye kadar) dehâ üstü birer şahsiyet olarak tarih sahnesinde mes’ud ve muhteşem rollerini oynamışlardır. İnsanlar evlâdlarının karakter ve kâbiliyetlerini te’min husûsunda bir imkân sahibi değillerdir. Âlimden zâlim doğduğu az görülmüş bir vak’a değildir. Demek ki, kader onları yükseltmeyi murâd edince, her cihetle kendilerine yâr ve yâver olmuştur. Kader yâr ve yâver olunca, bir meziyet bin meziyet kadar netice sağlarken, bin kusur, belki bir kusur kadar rol oynayabilir. Tıpkı akıntı istikâmetinde yol alan bir kayık gibi… Bir kürek çekmekle, akıntının sür’atine bağlı olarak icabında on kürek çekmiş kadar mesafe kat’edilir. Fakat gidişi akıntıya ters ise, netice bunun aksi olur. İşte beşerî irâdelerin, kadere tevâfukunda böyle müthiş bir bereket mevcuddur. Osmanlı’nın yükseliş hengâmında O’nu ihâta eden hâricî şartların zâtî irâde ve imkânlarından fazla rol oynadığı tarihin sayısız şahâdeti ile sâbittir.

Yükselişte olduğu gibi çöküşte de bu kadere ve daha emin bir tâbirle murâd-ı ilâhîye paralel veya ters düşmenin müsbet ve menfî tezâhürleri için söylenecek söz ve verilecek misâl sonsuzdur. Biz burada bu kadarla iktifâ ederek, biraz da geleceğimize atf-ı nazar etmek istiyoruz.

2- Geleceğe Bakış Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kadir Mısıroglu, Tarih, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

Posted by Site - Yönetici Haziran 29, 2010

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

Burada çok kısa bir sûrette tahlîl etmeye çalıştığımız bu gerçekler ve onların Dünya’nın geleceğine te’siri uzun uzadıya anlatılması gereken ehemmiyetli bir meseledir. Bundan dolayı “Türkiye, İslâm Âlemi ve Siyonizm’in geleceği”ne dâir birkaç husûsu kısaca arz etmek istiyorum

Gitgide dehhâmeleşen Siyonizm zulüm ve istismârının, tarihte bir çok ülkede ve pek çok kereler müşâhede edilegelmiş olduğu sûrette, ciddî aksülamellerle karşılaşması mukadderdir. Üstelik bu defa bu aksülameller Araplar’a mahsus ve “millî” vasfında değil, âlemşümûl bir karakterde zuhûra gelecektir. Dünya’nın globalleşmesi, Siyonizm’e hep fayda sağlayacak değil ya!..

Diğer taraftan İsrail’in Kudüs gibi, üç dine âid bir mukaddes toprak üzerindeki ısrarlı iddiası Müslümanlar kadar, Hıristiyanlar’ın da bu hususta hareketlenmesine sebep olacaktır. Daha şimdiden, İsrail’in -itibar olarak- dönüşe geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira O, bütün insanlığa karşı -adetâ- müşahhas bir husûmet ve nefret hedefi hâline gelmiş bulunmaktadır.

Türkiye ise, aksine yeniden büyük bir şahlanışın arefesindedir. Bu görüşü haklı kılan esbâb-ı mûcibe ve onun fiiliyâttaki tezâhürlerini anlatmadan önce İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geleceğine dâir düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:

a- “Hıttîn KorkusuPerspektifinden

b- Kader Perspektifinden

A- HITTÎNKORKUSU VE BUNUN ÂMİL OLDUĞU PLÂN

Ortadoğu coğrafyasına yabancı bir unsur olarak Yahudiler’den önce hristiyan Batılılar gelip yerleşmişlerdi. Onların âkıbeti Yahudiler’in tarih boyunca kulaklarına küpe olmuş ve onlar gibi yok edilmek korkusuyla kendilerini dâimâ bıçak sırtında hissetmişlerdir.

Gerçekten Haçlılar, 1095 yılında tertipledikleri bir seferle 1099’da Kudüs’ü zabtedip büyük bir katliâm yaparak buraya yerleşmişlerdi. Kısa zamanda Antakya’ya kadar uzanan bir “Haçlı Krallığı” kurmuşlardı. Fakat İslâm Âlemi’nin o zamanki dağınıklığından istifâde ederek gerçekleştirdikleri bu zafer uzun sürmemiştir. 1187 yılında “Taberiye Gölü” yakınındaki “Hıttîn” adlı tepenin eteklerinde Selahaddin-i Eyyubî tarafından müdhiş bir bozguna uğratılmış, çoğu susuzluktan helâk olmuştur. Haçlıların bu mağlubiyeti üzerine 2 Ekim 1187’de Kudüs’e giren Selahaddin-i Eyyubî insanlık tarihinde emsâli görülmemiş bir sûrette büyük bir adâletle Kudüs halkının yaralarını sarmış ve bu kadîm İslâm diyarını yeniden Müslümanlar’a kazandırmıştır. O gece Miraç kandilinin yıldönümüydü. Selahaddin Eyyubî bu vesîleyle afv-ı umûmî ilân etmişse de kılıç artığı Haçlılar, bu eşsiz merhameti bir taktik eseri zannederek kaçıp Akra Kalesi’ne sığınmışlardı. Bu kale ve civarında bir müddet daha mukâvemete devam etmişlerse de meşhur Memlük Emîri Sultan Halil tarafından 1291’de kılıçtan geçirilip denize dökülmüşlerdir.

Bu topyekûn yok edilme, Roma İmparatoru Titus’un zaferine benzemiyordu. O Mabed-i Süleyman’ı yıkmıştı, fakat yahudileri kılıçtan geçirip yok etmiş değildi. Ancak Müslümanlar’ın bu zaferiyle o coğrafî bölgeye hâriçten dâhil olmuş hıristiyan unsur tamamen yok edilip ortadan kaldırılmıştır.

Şimdi şu kadar asır sonra yahudiler de aynı coğrafyaya yabancı bir unsur olarak hulûl edip devlet kurmuşlardır. Ancak vaktiyle Hıristiyanlar’ın yaşadığı mâcerâ dolayısıyla “Hıttîn, yani yok edilme korkusu” her yahudinin şuuraltında derin izler bırakmıştır. Bunun için yahudiler aynı âkıbete uğramamak maksadıyla sırf Ortadoğu milletleri, hâssaten Araplar’a karşı çeşitli plânlar yapıp geliştirmişlerdir. İsrail Devleti’nin bekasını temin maksadına bağlı olan bu plânlar her ne kadar gizli tutulmakta ise de, bunlardan zaman zaman bazı sızıntılar ve bu bâbda bazı bilgiler Dünyâ umûmî efkârının ıttılâına mâruz kalmaktan kurtulamamıştır.

Gerçekten İsrail Dışişleri’nde vazifeli Oded Yinon’un 1982 yılında Dünya Siyonist Teşkilâtı’na bağlı Enformasyon Dairesi’nin ibrânice yayın organı olan “Kivunim”de yer alan bir rapor işte bu sızıntıların en dikkat çekici olanıdır. “1980’lerde İsrail İçin Strateji” adını taşıyan bu rapor, İsrail’in bütün Ortadoğu’yu kendi beka stratejisi icabı olarak nasıl şekillendirmek lâzım geldiğini gözler önüne koymaktadır. Buna göre 20. asrın başlarında Ortadoğu’daki devletlerin hududları İngilizler tarafından âdetâ cetvelle çizilmiş olup tamamen sunî bir mâhiyet arz etmektedir. Mezkûr rapora göre ne Irak’ta bir ırak milleti, ne Suriye’de bir Suriye milleti, ne Ürdün’de veya Mısır’da… bir millet olmanın icâbına göre tekevvün etmiş bir siyâsî câmiâ mevcud değildir. Bunlar kâh ırk ve kâh da mezhep itibariyle kozmopolittirler.

Bu bölünme, İsrail’in Ortadoğu’da tutunması maksadıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen bu hususta kâmil bir netice hâsıl olmak için bir kere daha tekrarlanmalıydı. Kısacası İsrail’in etrafındaki bütün devletler ki, buna Türkiye de dâhildir- yeniden birer ikişer ve bazı ahvâlde üçer yeni parçaya ayrılmalı, Osmanlı mirasında teşekkül etmiş olan devletçikler daha da ufalanıp İsrail karşısında mukavemet gücünü büsbütün kaybetmeliydiler. 1982 tarihli bu rapora rağmen, raporun mantığı 1975’ten itibaren fiilen tatbik sahasına konulmuştur. Küçücük Lübnan bu yahudi emeline ilk olarak muhatab olmuş ve onun beş bölgeye bölünmesi plânlanmıştır: Hıristiyan Mârûnî, müslüman sünnî, müslüman alevî, dürzî vs. Henüz yaraları kapanmamış bulunan Lübnan iç harbinin derûnî sebebi bu yahudi emelidir.

Bahsi geçen raporda komşu Suriye’nin de alevî-sünnî, kürt vesâir sûretle en az üçe bölünmesi plânlanmıştır. Bu kader aynen Irak için de mevzuubahistir. O da kürt, sünnî ve alevî olarak parçalanacaktır.

Adı geçen rapor Mısır’ın nasıl bölüneceğini anlatırken daha önce diğer arap memleketlerinde vâkî olan bölünmenin bir domino tesiri icrâ edeceği ve bunun aynen Mısır’da, Sudan’da, Libya’da, hatta Libya’nın güneyindeki Çad’da nasıl vâkî olabileceği uzun uzun anlatılmıştır.

İsrail Devleti’nin bekası hesabına plânlanan bu parçalanmanın asıl ve ehemmiyetli mihrak noktası ve hedefi Türkiye’dir. Türkiye de kürtlerle bölünecek bu sûretle Türkiye’nin “arz-ı mev’ud”a dahil olan parçası bilâhare ve daha kolaylıkla yahudinin eline geçebilecektir. İsrail’in Kuzey Irak’taki kürt oluşumuna desteğinin asıl sâiki budur.[1] Fakat İsrail kendisiyle hem-hudud olmayan Yemen, Sudan ve Çad gibi diğer arap memleketlerinde dahî bölünmenin hangi usûl ve esaslara dayanarak gerçekleştirilebileceğini dakîk bir sûrette plânlamış ve zikri geçen rapor üzerinde imal-i fikr eden ve onu geliştiren çeşitli raporlar ve eserler ortaya konulmuştur.[2]

Bugün ortalıkta dolaşan “Büyük Ortadoğu Projesi” aslında yahudinin bu emelini setretmek için ortaya atılmış ve mürevvici Amerika olarak gösterilmiştir. Hiç şüphesiz bu projede Amerika’nın da takip ettiği emeller mevcuddur. Fakat temel sâik İsrail’in bekası endişesidir ki, bu durum ileride anlatılmıştır.

Bütün bu anlatılanlar gerçekleşecek midir?!.. Bize göre hayır!.. Bunlar yahudinin kursağında kalmaya mahkûm birer hamhayaldir. Zira Kur’ânî bir hakikat olarak “Ve mekerû ve mekerallah. Vallâhu hayru’l-mâkirin”, yani “İnsanlar plân yapar, Allah’ın da bir plânı vardır. Muhakkak ki, eninde onunda Allah’ın plânı gâlip gelir.”[3] Lâkin Allah’ın plânının, yani murâd-ı ilâhînin ne olduğunu bilmek biraz zordur. Bununla beraber imkânsız da değildir. Bugün Âlem-i İslâm kaç asırdır terâküm etmiş bulunan ihmalin doğurduğu istihkâkına kefâret teşkil etmek üzere bedel ödemektedir. Türkiye’deki başörtüsü zulmünden Filistin’de yarım asırdır devam eden mezâlime ve hatta bugün Irak’taki zulümlere kadar bütün olup bitenler İslam Âlemi çapında Müslümanlar’ın istihkâkını tebdîle medar olacak bir kefâretten ibârettir. Bu kefâret üzerimizdeki celâlî tecellîyi cemâle inkılab ettirinceye kadar devam edeceğe benzer. Bu da uzak değildir. Zira herhangi bir müslümana sırf imanından ve bundaki ısrarından dolayı vâkî zulüm yalnız onun şahsî günahlarına değil; tekmil İslâm Âlemi’nin günahlarına kefâret teşkil eder. Zulüm ne kadar çoğalırsa Müslümanlar’ın tecellî-yi ilâhîde kahırdan lütfa muhatab olmaları o kadar yakınlaşmış demektir. Şimdi de bu zikrettiğimiz delile munzam delillerle önce Türkiye’nin, sonra da İslam Âlemi’nin murâd-ı ilâhî icabınca arz edeceği vecheyi bir nebze izah edelim. Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kadir Mısıroglu, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 2 Comments »

ABD’DEN ŞOK RAPOR

Posted by Site - Yönetici Haziran 23, 2010

Ermeni mezalimi

Ermeni mezalimi

ABD’DEN ŞOK RAPOR

Monday, 22 June 2009 07:25

ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” dedi.

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirdi. Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan’ın başkan olduğu 1981′de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyledi. İşte sözde Ermeni soykırımı konusunda Fein’in açıklamaları:

Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı müthişsayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü.

Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın 2 milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getirim sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.

Bu makaleyi gönderen Zeynep Dikici’ye teşekkür ederiz

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hz. Fatih Sultan Mehmet’in öyküsü

Posted by Site - Yönetici Mart 30, 2010

Hz. Fatih Sultan Mehmet'in öyküsü

Hz. Fatih Sultan Mehmet'in öyküsü

Hz. Fatih Sultan Mehmet’in öyküsü

İstanbul’u fetheden efsanevi Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’in bugün doğumunun 578’inci yılı kutlanıyor.

30 Mart 1432 tarihinde dünyaya gelen ve 3 Mayıs 1481 yılında, genç bir yaşta vefat eden II. Mehmed, yedinci Osmanlı padişahıydı. İstanbul’u fethederek “Fatih” lakabını alan hükümdar, böylece Orta Çağ’ın sona ererek Yeni Çağ’ın başlamasına sebep oldu.

Bu “çağ açan hükümdar”ın elbette pek çok sıra dışı hikâyesi de var. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan bu hikâyeleri merakla okuyacaksınız…

Hapisteki papazlar
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethinden sonra tüm hükümlüleri serbest bırakır. Ancak bu hükümlüler arasında yer alan iki papaz zindan çıkmak istemezler. Halka zulüm ve işkence eden Bizans İmparatoru’na, adaletli olmasını tavsiye ettikleri gerekçesiyle hapse atılan papazlar, bundan böyle hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdir.

Olaydan haberdar olan sultan, huzuruna çağırdığı papazların ağzından kendi hikâyelerini dinler ve onlara şöyle der:

Bir teklifim var: sizler İslam adaletinin uygulandığı bu memleketi geziniz, Müslüman hâkimlerin ve halkımın davalarını dinleyiniz. Eğer hayata küsmenize sebep olan adaletsizliği burada da görürseniz gelip bana bildiriniz ve önceden verdiğiniz kararınız doğrultusunda uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunuzu kanıtlayınız.

Papazlar zaman kaybetmeden yola çıkarlar. İlk durakları Bursa’dır. Orada şöyle bir olayla karşılaşırlar:
Bir Müslüman’ın, “hiçbir kusuru yok” denilerek bir Yahudi’den satın aldığı atın hasta olduğu ortaya çıkar. Müslüman, sabah olur olmaz kadının yolunu tutar. Ancak kadı henüz gelmemiştir. Bir süre boyunca bekleyen Müslüman, kadının gelmeyeceğini düşünerek atını alıp geri döner ve at o gece ölür. Olayı sonradan öğrenen kadı, atın sahibi Müslüman’ı çağırarak şöyle der:

Eğer geldiğinizde ben makamımda bulunsaydım, atı sahibine iade edip paranızı alırdım. Ancak zamanında daireme gelmediğim için olayların bu şekilde gelişmesine sebep oldum. O yüzden atın ölümünden doğan zararı ben ödeyeceğim.”

Bu olay karşısında hayrete düşen papazlar buradan İznik’e geçerler. Bu şehirde ise şöyle bir mahkeme ile karşılaşırlar:

Bir Müslüman’dan tarla satın alan başka bir Müslüman ekin zamanı gelip de tarlasını sürmeye başlayınca sabanına bir küp altın takılır. Çiftçi altınların hepsini alarak tarlanın ilk sahibine giderek küpü vermek ister. Ona “Ben senden tarlanın altını değil, üstünü satın aldım. Eğer tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin bana bu fiyata satmazdın. Al şu altınlarını” der.

Tarlanın ilk sahibi ise, tarlayı kendisine taşı ve toprağıyla beraber sattığını söyleyerek altınları kabul edemeyeceğini söyler. Anlaşmaya varamadıkları için iki Müslüman soluğu kadının huzurunda alırlar. Kadı, adamlara çocukları olup olmadığını sorar. Birinin erkek diğerinin ise kız çocuğu vardır. Kadı, bu iki çocuğu nikâhlayarak altını da çeyiz olarak onlara vermeye hüküm verir.

Bu iki olaya tanık olduktan sonra papazlar İstanbul’a gelerek Fatih Sultan Mehmed’in huzuruna çıkarlar ve şöyle derler:

Bizler artık inandık ki bu kadar adalet ve birbirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Bu dinin insanları başka dinden olanlara bile kötülük yapamazlar. Bu yüzden biz zindana dönme kararımızdan vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inandık.

“Bu halkla ben dünyayı bile fethederim”

Henüz 21 yaşında olan ve İstanbul’u fethetmeye karar veren Fatih Sultan Mehmed, orduya katılacak olan halkını imtihan etmek amacıyla sabahın erken saatlerinde tebdil-i kıyafetle başkent Edirne’nin pazarında dolaşmaya başlar. Çarşının bir ucundaki dükkâna giderek birkaç erzak alır. Dükkândan çıkarken elindekilerin yetmeyeceğine kanaat getirip biraz daha erzak ister, ancak dükkân sahibi vermek istemez:

Ben sana satış yaparak siftahımı yapmış oldum. Başka alacağın varsa şuradaki dükkândan al, çünkü o henüz siftah etmedi.

Sultan gittiği ikinci dükkânda da ikinci bir mal istediğinde aynı karşılığı alır ve böylece bütün çarşıyı baştan sona dolaşır.

Padişah saraya geldiğinde secdesine kapanarak şöyle der:
Ya Rabbi sana hamdolsun… Bana böyle birbirini düşünen insanların olduğu bir millet ihsan ettin. Ben bu milletimle değil Bizans’ı, dünyayı bile fethederim.”

Padişahla mahkemelik olan Yahudi

Fatih Sultan Mehmed, yapılacak bir cami inşaatı için uygun görülen bir araziyi istimlâk eder. Ancak bu arazi bir Yahudi’ye aittir. İstimlâk kararına itiraz etmek için arazi sahibi Yahudi, kadının karşısına çıkarak padişahtan şikâyetçi olduğunu belirtir. Kadı, padişahı huzuruna çıkarır.

İki tarafı da dinledikten sonra kadı kararını verir: Padişahın istimlâk kararının fermanını mühürleyen sağ eli kesilecektir. Fatih Sultan Mehmed karara sesini çıkartmaz.

Bunun üzerine kadı sultana şöyle der: “Eğer padişahlığına güvenip benim verdiğim karara karşı gelseydin şu gördüğün topuzla senin kafanı ezer, seni oracıkta öldürürdüm”.

Padişah da kadıya şöyle yanıt verir: “Eğer sen de benim padişahlığıma aldanıp farklı bir karar verseydin ben de senin kafanı kılıcımla koparırdım”.

Tüm bu olanları gören Yahudi, padişahı şikâyet ettiğine pişman olur. Bu adalet sisteminden ve insanlıktan o kadar etkilenmiştir ki o anda şahadet ederek Müslüman olur.

Adem’in çocukları

Sultan Mehmed, dışarıda gezerken, yanına gelen dilenciye bir altın verir. Dilenci aldığı parayı beğenmez.

Aman Sultanım, koskoca padişah kardeşine bu kadar mı para verir?”

Padişah, nereden kardeş olduklarını sorunca da şöyle cevap verir:
İkimiz de Hazreti Adem’in çocukları değil miyiz? O yüzden elbette kardeşiz.

Sultan’ın cevabı gecikmez:
Bu keşfini sakın ola ki başkasına söylemeye kalkma. Diğer kardeşlerimiz de pay isterlerse sana zırnık bile düşmez.”

Açlık

Fatih, hocası Akşemseddin’e sorar:
İnsan açlığa ne kadar dayanabilir?

Akşemseddin yanıt verir:
Ölünceye kadar.

Napolyon’un Fatih hayranlığı

St. Helen Adası’nda sürgünde olan Napolyon Bonaparte’a “Fatih Sultan Mehmed mi büyük, yoksa siz mi daha büyüksünüz?” sorusunu yöneltirler. Fransız hükümdarın yanıtı şöyle olur:

Büyüklükte ben onun çırağı bile olamam, çünkü ben, kılıçla zapt ettiğim yerleri henüz hayattayken geri vermiş bir bedbahtım. Fatih ise fethettiği yerleri nesilden nesle intikal ettirmenin sırrına ermiş bir bahtiyardır.

Genç Fatih

Bir genç, “Fatih Sultan Mehmed, neden hep yaşlı bir insan suretinde resmediliyor?” diye sorunca, bir yazar ona şöyle cevap verir:

Yaptığı işler öyle büyük ki, insanlar bunları genç birinin yapabileceğini hayallerine bile sığdıramıyorlar.”

Gönül fetheden İstanbul

Fatih’e sorarlar:
İstanbul’u niçin fethettin?
Cevap verir:
Çünkü önce o benim gönlümü fethetti.

Kader

Çok yaramaz bir çocuk olan II. Mehmed’e, babası II. Murad Han:
Ne kadar yaramaz bir çocuksun, senden adam olmaz” diye çıkışır.
Mehmed’in orada bulunan ve velâyet sırrıyla kalp gözü açık olan hocası Akşemseddin ise gülümseyerek şöyle söyler:
Peder ne der, kader ne der.

Müjdeli haber

Oğlu Mehmed’in yaklaşan doğumu üzerine, II. Murad sabaha kadar uyuyamaz, gece boyunca Kur’ân-ı Kerim okuyarak müjdeli haberi bekler. Tam Fetih Suresi’ni okuduğu sırada oğlunun doğum haberi padişaha iletilir. Sultan bu müjdeli haber üzerine:
Ravza-i Murad’da bir gül-i Muhammedî açtı”* der.

* Murad’ın bahçesinde Muhammed’in bir gülü açtı.

Balıkesir yolculuğu

Sultan Fatih, tebdil-i kıyafetle köy köy, kasaba kasaba gezmek için seyahate çıkar. Yorulduğu bir sırada dinlenmek için gözüne ilişen bir kulübenin kapısını çalar. Karşısına çıkan kadıncağızdan içecek soğuk bir şey vermesini rica eder. Kadın ter içinde kalan misafirine ayran ikram eder. Fakat padişah, her yudumda ağzına gelen saman çöpleri yüzünden ayranını hızlı içemez. Ayranını yudumlaya yudumlaya içen Fatih ihtiyar kadına sorar:

Nine, ayranın çok lezzetli ama içindeki şu saman çöpleri ne?
Kadın gülümseyerek cevap verir:
A evladım! Ter içindesin. Eğer bu soğuk ayranı saman katmadan verseydim bir yudumda içecek, belki de hasta olacaktın. Kıyamadım sana!

Bu, sultanın çok hoşuna gider ve fakir kadına kulübesinin civarındaki araziyi bağışlar.

Cihan Padişahının ruhu şad olsun. Hz.Allah şefeatlerine nail eylesin.Amin

…..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Osmanlılar, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, İbretlik, İz Bırakanlar | Etiketler: | 4 Comments »

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

Posted by Site - Yönetici Mart 29, 2010

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

ÜSAME KARAKIŞ’IN HABERİ…

CHP’nin tek parti olarak iktidarda olduğu günlerde Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından hazırlanan tarih kitabında, Kuran ayetlerinin geçerliliğini kaybettiği ve ilk inen ayetlerin kayıp olduğu iddia edilerek, Kuran’ı Kerim’in Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) tarafından yazıldığı söylenmiş.

CHP’nin tek parti olarak iktidarda olduğu dönemde okullarda Tarih kitabı olarak okutulan kitapta İslam dini ile alakası olmayan çok uçuk bilgiler bulunduğu belirlendi.

CHP’li İsmet İnönü’nün Başbakan olduğu dönemlerde, kitap okullarda ‘Tarih 2‘ kitabı olarak okutulmuş. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından kaleme alınan, Maarif Vekilliği Talim ve Terbiye Heyeti’nin 12.6.1932 tarih ve 11 sayılı kararı ile ders kitabı olarak kabul edilen ‘Tarih 2‘ adlı bu kitap, 1932’den 1941’e kadar okullarda öğrencilere ‘ders kitabı‘ olarak okutulmuş.

KURAN’I KERİM AYETLERİNİ HZ. MUHAMMED (SAV) HAZIRLADI

Tarih kitabının ‘Orta Zamanlar‘ bölümünün ‘İslam Tarihi‘ kısmındaki ifadeler, insanın kanını donduracak nitelikte. Kabe’nin etrafından dönülerek yapılan ‘tavaf’ ibadetine, ‘ayin‘ denilen kitapta, Kabe’nin kimler tarafından yapıldığının da bilinmediği ifade ediliyor. Kitapta ayrıca Hacer-ül Esved taşının da günahkarların dokunmasından dolayı karardığı iddia ediliyor. Zemzem olayı, İbrahim (as)’nin Kabe’yi inşaatının hepsi Tarih kitabında ‘uydurma‘ olarak yazılmış. Baştan sona yanlışlarla dolu olan kitapta, Kuran’ı Kerim’in, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) tarafından konulan esaslarla hazırlandığı yazılmış. O zamanlar öğrencilere ders okutulan bu kitapta, yanlışlar bunun gibi birçok örnekle mevcut.

KİTABIN İÇİ YANLIŞ VE YALAN BİLGİLERLE DOLU

İşte tarih kitabındaki yanlış ifadelerden bazıları:

* Kuran ve Vahiy: Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahit ve ilham fikri doğmuştu.

* Muhammed’in peygamberliğinin başlangıcına dair birçok rivayetler vardır. Bunlar pek çok efsanelerle karışmıştır. Hakikatte peygamberin ilk söylediği Kuran ayetlerinin ne olduğu kati surette malum değildir. Muhammed, uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu.

* Kuran’ın içindekiler başlıca üç bahiste mütalaa olunabilir. Birincisi ve en mühimi Allah’ın bir olduğuna ve ondan başka Allah olmadığına ve Muhammed’in onun Resulü olduğuna inanmak, ikincisi hukuki hükümler, üçüncüsü tarihe ait malumatlardır. Hukuki hükümler zaman ve mekan içinde değişebileceğinden 14 asır evvelki kanunlar zamanla değişmeğe mahkûmdur. Tarihe ait malumata gelince yeni fenler sayesinde meydana çıkarılan hakikatler en yakın tarih bilgilerin bile temellerinden sarsmaktadır. İmana ait olan birinci esas sadeliği itibariyle hakikaten pek mühimdir.

Bu yazıyı gönderen M.Emin Özler bey’e teşekkür ederiz.

..

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

Tarih bunları asla unutmayacak!‏

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlginç | 2 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: