Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Rüya, Ölümün Kardeşidir…..

Posted by Site - Yönetici Ekim 24, 2014

Rüya, Ölümün Kardeşidir.....

Rüya, Ölümün Kardeşidir…..

RÜYADA KEŞİF YOLU İLE ÖLÜLERİN HALLERİNİN BİLİNMESİ

Basiret nurları, kesin olmayan bir şekilde ölülerin hallerini, mü’min ve dinsiz olarak bölünmelerini bize bildirir. Fakat kesin olarak şu veya bu kişinin hali asla keşfedilemez. Çünkü biz, şu veya bu kişinin, diyelim ki; Ahmet ile Mehmet ‘in imanlarını inansak da, son nefeste nasıl öldüklerini bilemeyiz. Dış görünüşe aldanmak da hiçbir değer taşımaz. Çünkü takvanın yeri kalptir. Kalp ise, o kadar kapalıdır ki, değil bir başkası, sahibi bile keşfedemez. Gizli takva olmadan dış görünüşe göre hüküm verilemez.
Çünkü Kur’anda: “Hz. Allah, ancak seçkin kimselerin amelini kabul eder.” diye buyrulmuştur. Ahmet veya Mehmet ‘in hükmü, ancak onu ve onun üzerinde olan olaylar, müşahede ile bilinir. insan öldüğü vakit , dünya âleminden gayb ve melekût âlemine göç eder. Bundan sonra ölü, artık dünyada olduğu gibi baş gözleriyle değil, basiret gözü ile görür. Bu göz, her insanın kalbinde vardır. Fakat dünyanın zevkleri ve insanın şehvetleri her insanın kalbinde bulunan basiret gözlerine bir örtü çeker, göremez hale gelmesine sebep olur. O perde, kalp gözünden kalkmadıkça, melekût âlemindeki sırları bilemez, göremez. Bu perde, sadece peygamberlerde yoktur. Bu yüzden melekût âleminde olduğu için, peygamberler onun durumundan haber verirler. Bunun içindir ki, Resulullah Efendimiz, kabrin, kızı Zeynep ile Muaz’ı sıkıştırdığını görmüş tür. Yine Resulullah Efendimiz, Cabir’in babasının öldükten sonraki durumunu müş ahede edip Cabir’e haber vermiştir.
Bu gibi durumlar, ancak peyg amberlere ve Allah ‘ın velilerine mahsustur.
Bizler için de çok zayıf bir şekilde müşahede imkanı vardır. Görülen bazı rüyalar bunun en iyi örneğidir.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
İyi ve salih rüya, Peygamberliğin kırkaltı alametinden biridir.
Kuşkusuz bu da bir keşiftir. Ancak kalpten perdeyi kaldırmak gerekir.
Bunun için, sadece salih ve sadık kimselerin rüyalarına itimat edilir. Çok yalan söyleyenin, fesadçılık yapanın, isyan edenin rüyasına güvenilmez.
Nasıl inanılsın? Çünkü kalbi kararmıştır.

Sevgili Peygamber Efendimiz uykunun temiz olması için abdestli olarak uykuya yatılmasını tavsiye etmişlerdir. Bu da, iç temizliğinin bir işaretidir.
Zaten asıl olan, iç temizliğidir. Dış temizlik, iç temizliğin kemalindendir.
İnsanın içi temizlenip parladığı zaman, ilerde olacak şeyler, kalbin gözü (basiret nuru) ile görülür. Nitekim sevgili Peygamber Efendimize, Mekke’yi fethedip oraya gireceği rüyasında gösterilmişti.
Bunun içinde:
Andolsun ki, Allah Resulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu doğrulamıştır.” (Feth Sûres i, ayet : 27) ayet -i celilesi indirilmiştir.
Rüya ve geleceği uykuda bilmek; Allah-ü Teâlâ’nın şayan-ı hayret bir sanatı ve insanoğlunun garip yaradılışı icabıdır. Rüya, melekût âleminin en açık delillerindendir. Fakat ne yazık ki, insanlar kalbin ve âlemin diğer acayip hallerinden habersiz oldukları gibi, rüyanın garip hallerinden de habersiz ve gafildirler. Rüyanın hakikati hakkında konuşmak, mükaşefe ilminin inceliklerinden olduğu için, mümkün değildir. Ancak mümkün olan bir misali aktarmak yerinde olacaktır:
Kalp, varlık ve eşya âleminin asıllarını gösteren bir aynaya benzer. Allah-ü Teâlâ’nın yaratacağı her şey, yine kendi yaratığı olan Levh-i Mahfuz’da saklıdır. Levh-i Mahfuz, Kur’an-ı Kerim’de olduğu gibi “İmam-ı Mübin, Kitab-ı Mübin” isimleriyle de anılır. Olmuş ve olacak her şey orada mevcut tur, orada yazılmıştır. Fakat bizim bu gözlerle onu görmenin imkanı yoktur. Levh-i Mahfuz’un bir kemik, bir tahta veya kağıt parçası olduğunu, içindeki yazılanların bizim yazıların cinsinden olduğunu sanmayınız. Kesin olarak bilinmesi gereken husus , Levh-i Mahfuz’un bizim bildiğimiz şekilde levhalara, kitabının da bizim kitaplara benzemediğidir. Bunu bir örnekle açıklamak mümkündür. Mukadderatın Levh-i Mahfuz’daki yazısı, Kur’an-ı Kerim’in hafızların kafasına yazılmasına benzer. Hafızlar, Kur’an okurken kafalarına bakarak okurlar. Çünkü Kur’an, onların kafalarında yazılıdır.
Oysa, onun beyni parçalansa bile, tek harfi dahi bulunamaz. Bu örneğe bakıp, Levh’in yazılarını da bu şekilde anlamak gerekir. Yoksa başka şeklide açıklanmasının imkanı yoktur.

Levh’in kendisi de bir aynaya benzer. Bunun sûret ve şekiller ona işlenmiş , nakşedilmiştir. Eğer bir aynanın karşısına diğer bir ayna getirecek olursanız, o aynadaki sûretlerin diğer aynayada aksettiğini görürsünüz. Fakat araya bir perde gerseniz, o vakit ayna görüntü alamaz. İşte kalp de, karşıki aynada olanları kabul eden bir ayna, levh de bütün varlıkların kendisinde bulunduğu bir aynadır.

Kalbin şehvet ve şehevi duygular ile uğraşması, onun melekût âleminde bulunan Levh-i Mahfuz’daki şeyleri görmesine engel olur. Eğer bir rüzgar esip de o basiret gözünün önündeki perdeyi kaldırırsa, melekût âleminin sırlarından bazı şeyler, kalpte parlar. Bu bazen devam ederse de, bazen bir şimşek gibi gelip geçici olur. Yine uyanık olduğu müddetçe dünya âleminden olan şeylerle meşgul olduğundan melekût âleminden gafil durumdadır. Çünkü dünya ve dünyalık şeyler, melekût şeyler, melekût âleminin önünde bir perde teşkil ederler.

Kişi, uykuda iken, melekût âleminden bazı şeyler görebilir. Çünkü uyku, tüm duyuların durması ve kalp ile ilişkilerini kesmesi demektir. Uyku ve hayalden temizlendiği vakit , Levh ile kendi arasındaki perde kalkar. İki ayna arasındaki perde kalktığı zaman, diğer aynada olan şeylerin bazısı öteki aynaya nasıl aksediyorsa, kalp ile Levh arasındaki perde de ortadan kalktığı zaman Levh’den bazı şeyler de kalbe akseder. Uyumakla duyuların işlemediğini söylemiştik. Fakat uyku, her ne kadar duyulara engel oluyorsa da, hayal kuvvetinin hareket geçmesine engel olamaz. Hayal kuvveti, Levh-i Mahfuz’dan kalbe aksedenleri hemen alır ve onu bir misal ile hikaye eder. Bu hayalde, saklı olarak kaldığı için, uyandığı zaman da, ancak hayalinde kalan şeyleri hatırlar. Rüya tabir eden kimsenin, gördüğü şeyler ile bunu hayalleri arasında bir ilişki kurması gerekir.

Bunun için bir örnek yeterlidir.
Adamın biri ibn-i Sirin’e gelip şöyle der:
- Bir rüya gördüm. Rüyamda elimde bir mühür vardı. Bu mühürle erkeklerin ağızlarını, kadınların ise edep yerlerini mühürlüyordum. Bunun ne demek olduğunu bana tabir edebilir misin?
Bunun üzerine İbn-i Sirin şöyle sordu:
Sen ramazan günlerinde sabah ezanı okuyor musun?
Adam da “Evet” deyince, rüyanın tabiri kendiliğinden ortaya çıkar. Zaten herhangi bir kapı veya yazıyı mühürlemek, yasaklamaktır. Yani artık bitti, içeri girilemez, demek ir. Mühür bunun için kullanılır. Adam da ezan okumakla, oruç tutanların yeme içme münasebetlerini yasaklamış oldu.
Levh-i Mahfuz’dan kalbe keşfedilen müezzinin halidir. Bu da, müezzinin sabah ezanını okumasiyle, insanları yiyip içmekten men etmesidir. Fakat hayal, bu mananın asıl ruhu olan hatm (mühürlemek) ile, bunu zaptetmiştir.
Zaten uykuda diğer beş duyu durduğu için, hatırda ancak hayalin düşündüğü Sûret kalır. İşte bu anlat tığımız, rüyanın acaib hallerinden sadece küçük bir parçadır.

Ölümün acaib halleri ise anlatmakla bitmeyecek kadar çoktur. Çünkü rüya, ölümün kardeşidir. Uyku; gayb (bilinmeyen, gelecek) âleminin perdesini kaldırmakta zayıf bir yönden de olsa ölüme benzediği için, bu sayede gelecekteki olanları insan bilebilmektedir. Peki, ya tamamen perdeyi yırtıp ortadan kaldıran ölüme ne dersiniz? İnsan ölür ölmez, ya çeşitli azaplarla kuşatılmış olduğunu görür, ya da sonsuz nimetlere garkedildiğini görür.

Ölürken cehennemdeki yerleri münafık ve Kâfirlere gösterildiğinde, onlara: “Andolsun ki, sen (dünyada iken) bundan gaflette idin. İşte aradaki perdeyi kaldırıp açtık. Bugün gözlerin ne kadar keskindir.” (Kaaf Sûres i, ay et : 22) denir.
Sonra da şöyle denir:
“(Peki) budamı büyü? Yoksa siz (dünyada olduğu gibi kendinizi büyük gördünüz de ondan mı) göremiyorsunuz? Girin oraya. İster dayanın, ister dayanmayın. Sizin için birdir. Siz, ancak yapmış olduklarınızın cezasına çarptırılıyorsunuz.” (Tûr, Sûres i, ayet : 15, 16).
Bunlara işaret olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuş tur.
Oysa (o gün) onlar için Allah’tan hiç de zannetmeyecekleri birçok şeyler yaratılmıştır.” (Zümer Sûres i, ayet: 47).

Bilginlerin en bilginine, hikmet sahibi olanların en hikmetlisine ölüm sonrasında öyle şeyler keş fedilmiştir ki, o ana kadar aklından ve hayalinden bile geçmemiştir. Aklı başında olan kimsenin sadece o anın hatırasından başka bir düşüncesi olmasa bile tüm ömrünü o hallerin açığa çıkacağı gün için düşünerek geçirmesi yeterdi.

Bütün bunca tehlikeler önümüzde bizi beklerken, bizim hala gaflet uykusunda uyumamız gerçekten şaşılacak durumdur. Kuşkusuz bundan daha şaşılacak olanı da, bir gün hepsinden ayrılacağımız halde mal, evlat ve her türlü servetleri zevkle sevmemizdir.

Cebrâil (A.S.)’in Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’e “Kimi seversen sev, ergeç ondan ayrılacaks ın. Ne kadar yaşarsan yaşa, sonunda öleceksin. İstediğin şekilde nasıl amel edersen et , sonunda muhakkak karşılığını bulacaksın.” demesi bunun en açık belirtisidir.

Nerede kalbine böyle söylenecek olan bir kimse daha? Kuşkusuz, bu gerçek, iman keşfi ile kimin kalbine keşfolunursa, o kimse dünyada bir yolcu gibi yaşar. Maddi hiçbir şeyi olmadığı gibi, bir sevgili ve dostu da olmaz. O tek sevgili, dost olarak Allah ‘ı seçmiştir. kendine. Sevgili Peygamberimiz de, Cebrâil’in kendisine söylediklerine karşı şöyle cevap buyurmuş lardı.
Eğer ben, kendime dost edinmiş olsaydım, Ebû Bekir’i dost edinirdim. Fakat arkadaşımız Ebû Bekir, Allah ‘ın dostudur. Ve bu dostluk da kendisi için yeterlidir.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam-ı Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Ezân-ı Şerifin Delili – Ezana Karşı Ücret Almak -ve Çirkin Sesli Müezzin

Posted by Site - Yönetici Ekim 23, 2014

Ezân-ı Şerifin Delili - Ezana Karşı Ücret Almak -ve Çirkin Sesli Müezzin

Ezân-ı Şerifin Delili

Âlimler buyurdular:
Ezân-ı şerifin sübutu sadece rüya ile değildir.
Belki ezân-ı şerif, bu âyet-i kerime ile sabittir. Çünkü “Siz namaza nida ettiğiniz zaman” [ Maide-58 ] kavl-i şerifinin) manâsı; ezan ile namaza davet ettiğiniz, demektir.
nida etmek,” yüksek sesle çağırmak, demektir.

Ezân-ı Şerifin Hikmetleri

Ezân-ı şerifin bir çok hikmetleri vardır. 0 hikmetlerdendir,
1- islâm’ın şiarının izhârı….
2- Kelime-i tevhit,
3- Namazın vaktinin girdiğini ilân etmek,
4- Namazın mekânını beyan etmek,
5- Cemaate davet etmek, Bunlardan başka da hikmetleri vardır.

Ezana Karşı Ücret Almak

Eğer güzel sesli bir müezzin bulunup, ezan okumasına karşı, ücret, rızk ve başka bir şey talep ederse; ezan için teberru edilir. Lakin sesi güzel olmayana teberruda bulunulmaz. Bunların hangisi alabilir?
Burada iki vecih vardır.
Bu görüşlerin en sahihi, güzel sesine karşılık ücret verilir. Çünkü güzel sesin büyük bir tesiri vardır. Sesin çirkini değiştirip, nefret ettirdiği gibi…

Çirkin Sesli Müezzin

Mesnevfyi şerifte buyuruldu:
Kâfirler diyarında güzel sesli bir müezzin vardı.
Güzel sesiyle ezan okurdu.
Ona;
-“Artık yeterî Ezan okuma! Zira savaş ve düşmanlıklar uzar gider!” dedilerse de;
Güzel sesli müezzin buna aldırmadı.
Güzel sesiyle kâfiristanda (kâfir ülkesinde) ezan okumaya devam etti.
Halk büyük bir fitneden korkuyordu.
Sonra o müezzin gitti yerine bed sesli bir müezzin geldi.
Bir kâfir çok değerli bir elbiseyle bu bed sesli müezzine geldi, gibi.
O kâfir, elinde mum, helva, yiyecekler ve elbiseyi bir dost Müezzine hediye etmeye gelmişti.
-“O müezzin nerede?” diye sordu.
Ona;
-“Senin müezzinle ne işin olur?” dediler O:
-“Zira onun sesi her kula rahatlık vermektedir!” dedi. Ona:
-“O çirkin ses hiç rahatlık verir mi?” dediler. Kâfir:
-“Havra onun sesiyle dolunca;
Pek hoş ve güzel bir kızım var.
İmâna meyil etti. Müslüman olmayı arzuladı.
Kâfirler ona nasihat ettiler. Bir türlü ondan gizli olan bu sevda gitmedi.
İmân sevgisi gönlüne öyle tesir etmişti ki,
Kızımın bu haline karşı ben de, gam buhurdanımda öd a-ğaci gibi yaniyordum.
Zaman zaman onun İmâna meyli arttıkça benim de azabım, işkence ve derdim çoğalıyordu.
Kızımı bu İmân ve Müslüman olma sevdasından kurtarmaya hiçbir çâre bulmaya gücüm yetmedi.
Ancak bu çirkin sesli müezzin ezan okuyunca;
Kızım sordu:
-Bu çirkin ses nedir? Bu ses kulağıma çok korkunç geldi? Ömrümde kilise ve havralarda böyle çirkin bir ses gelmemişti?” diye sordu. Kız kardeşi ona;
-“Bu ezan, Müminleri namaza çağırır, onların şiârındandır!” dedi. Kızım buna inanmadı. Gidip başkalarına sordu.
0 da kız kardeşini tasdik edince;
Kızım tamamen inandı. Yüzü sarardı.
Gönlünden Müslümanlık sevgisi soğudu….
Bunun üzerine benden o huzursuzluk, o azap gitti.
Dün gece rahat bir uyku çektim.
Bu çirkin sesli müezzinin sesinden rahatladığım için,
Hediyeyi ona bir şükran borcu olarak vermek istiyorum…” dedi.
Bu kâfir kişi, müezzini görünce;
-“Şu hediyeyi lütfen kabul et! Zira ben seninle rahata kavuştum!
Ettiğin ihsan için karşılık olarak sana daim kulluk eylesem yakışır!
Malım mülküm, servetim olsaydı, eğer senin ağzını gümüş ve altın ile doldururdum!” dedi.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/595-596.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Ezan, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Sur’a Üfürmek – Kıyamet Günü ve……

Posted by Site - Yönetici Ekim 22, 2014

Sur'a Üfürmek - Kıyamet Günü israfil sur,mahser,melekler,kiyamet nezaman

SÛR’A ÜFÜRMEK

Ölünün can çekişirken çektiği acı ve ızdıraplar, son nefesteki tehlike, kabrin karanlığı ve azabı, Münker ve Nekir’in sorguları… Bütün bunlar Sûr’un üfürülmesinden önceki hallerdir. Bunların hepsinden daha büyük olanı, şimdi üzerinde duracağımız Sûr’a üfürülme olayı ile baş layan kıyamet gününün zorluklarıdır. Mahşer, Allah’ın huzurunda hesap verme, terazinin kurulması, kılıçtan keskin, kıldan ince diye tabir olunan Sırat Köprüsü ve Cennet ile Cehennem… Kuş kusuz bunlar çok daha zor, dehşetli hallerdir.

Bunların üzerinde çok düşünmek gerekir. Fakat ne yazıktır ki, günümüz insanlarının çoğunluğunda samimi ve kamil bir imana rastlamak gerçekten
çok zordur. Gönüllerinin derinliğine bu hususlar gereği gibi yerleşmemiştir.

Dünyanın soğuklarına ve sıcaklarına karşı korunmak için gereken hazırlığı yaparlar da, cehennemin dehşetli ve şiddetli ateşlerine karşı korunmak için gereken hazırlığı yapmazlar. Tuhaf değil mi?

Kendilerine ahiretten sorulduğu vakit , bunları dilleri ile tasdik ederlerken, kalpleri gaflet içindedir. Örnek verecek olursak, bir kimseye yemeğinde zehir olduğu söylendiği zaman, o kimse:
“Evet , doğru söylüyorsun.” diye kendisine yemeğinde zehir olduğunu söyleyen adamı dili ile tasdik ettiği halde, yemeği yine de yerse, yaptığı iş
ile yalanlamış olur. İş ile yalanlamak, dil ile yalanlamaktan çok daha önemlidir.

Nitekim sevgili Peygamber Efendimiz bir hadis -i kutside şöyle buyuruyor:
“Allah-ü Teâlâ buyuruyor ki: “İnsanoğlu benim hakkımda kötü şeyler söyledi. Oysa hakkımda kötü söylemesi, bana küfretmesi doğru olamaz.
İnsanoğlu beni inkar etti. Oysa, beni yalanlaması, inkar etmeside doğru değildir. Bana küfür etmesi “Allah’ın – haşa – oğlu vardır” diye bana evlat
isnat etmesidir. Beni inkar etmesine gelince, bu da (kullarımın) beni yarattığı gibi bir daha diriltemez demesindendir.”

Hadis -i kutside buyrulduğu gibi, günümüzün insanlarının büyük bir kısmı, Allah ‘ı inkar etmekte, bir daha dirilteceğine inanmamaktadır. Geçmişte de bu hatayı işleyenler olmuştur kuşkusuz. Fakat bu büyük hatalarının cezasını onlar ebediyyen çekecekleri azaba çarptırılmakla buldular. Bu her zaman böyle olmuştur, böylede olacaktır.

İnsan, canlıların doğum yapmalarını görmese de, Allah’ın bir damla meni’de akıllı, kamil ve tasarruf sahibi mükemmel bir insan yaratmasına rağmen, O’nu tasdik etmek istemez. Bunun için Allah-ü Teâlâ bu gibi kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:
İnsan, kendisini bir damla meniden yarattığımızı görmedimi ki? Şimdi o, açıktan açığa aşırı bir düşmanlık yapmaktadır.” (Yas in Sûres i, ayet : 77)

Hz. Allah, diğer bir ayet -i celilede ise şöyle buyurmaktadır.
İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağınımı sanıyor? O, dökülen meniden bir damla su değilmiydi? Sonra o meni bir kan pıhtısı haline gelmiş , daha
sonra da Allah onu insan biçiminde yaratmış , (uzuvlarını) düzenlemiştir. Kısacası, ondan erkek ve dişi olmak üzere iki sınıf çıkarmıştır.”
(Kıyame Sûres i, ayet : 36-39)

Evet , insanın yaratılışındaki acaip haller, azalarının birleşimindeki ayrılıklar, onun tekrar dirilmesinden çok daha önemlidir. O halde siz, Allah ‘ın insan’ı tekrar dirilteceğini inkar eden gafiller!.. Sorarım size:
Allah-ü Teâlâ’nın sanat ve kudretindeki bu acaib halleri görebilen bir kimse nasıl olur da öldükten sonra dirilmeyi inkar edebilir? Tüm kainatı yoktan var eden, yaratan Hz. Allah, yeni bir âlemi (ahiret i) yaratmaktan ve insanoğlunu tekrar diriltmekten aciz midir? Haşa!..

Hz. Allah buyuruyor ki:
“Sûr’a üfürülecek ve artık Allah’ın diledikleri dışında göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölecektir. İkinci Sûr’a üfürülüşte ise, görürsün ki; ölüler dirilmiş , ayakta bakınıp dururlar.” (Zümer Sûres i, ayet: 68)
Hz. Allah buyuruyor ki:
Sûr’a üfürüldüğü vakit , o gün çok zor bir gündür. Hele Kâfirler için, hiçde kolay değil… Çetin bir gün olacaktır.” (Müdes s ir Sûres i, ayet : 8-10)

Bu Sûr, öyle bir haykırıştır ki, sadece Allah-ü Teâlâ’nın dilediği bazı melekler hariç, yerde ve gökte ne kadar maddi-manevi varlık varsa, hepsi ölür.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Nasıl sevineyim, zevkleneyim? Sûr’un sahibi, Sûr’u ağzına almış , yönünü çevirmiş , kulaklarını eğmiş , Sûr’a üflemek için emir bekliyor.

Mukaatil diyor ki:
“Sûr, bir boynuz şeklindedir. Bu Sûr’un yarım daire şeklindeki genişliği, yer ile gökler kadardır. İsrafil, Sûr’u üfüreceği vakit için, gözünü Arş ‘a dikip oradan emir beklemektedir. İsrafil (A.S.), birinci Sûr’a üfürmekle tüm maddi – manevi varlıklar ölür. Bunun yanında kendiside dahil olmak üzere Cebrâil ve Mikail (A.S.) de ölür. Nihayet Azrail de ölür. Artık kainat’ta bir tek Allah’tan baş ka hiçbir şey yoktur. Böylece aradan tam 40 y ıl geçer. Bu müddet sonunda Allah-ü Teâlâ İsrafil (A.S.)’ı tekrar diriltir. Ona ikinci defa Sûr’a üfürmesini emreder. Ayet -i celilede buyurulduğu gibi, Sûr’a ikinci bir kez üfürüldüğünde tüm ölüler dirilip kabirlerniden kalkacaklar. “Bize ne oldu?” gibilerden ayağa kalkmış , şaşkın şaşkın etraflarına bakınıp duracaklar.”

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ben Peygamber olarak gönderildiğimde, Sûr da sahibine (İs rafil’e) verildi.
İsrafil (A.S.) onu ağzına alıp, bir ayağı ilerde, bir ayağı geride, Sûr’a üfüreceği zamanı beklemektedir. Sûr’a üfürüleceği zamandan ve onun dehşetinden Allah’a sığınırım.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam-ı Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Kıyamet, Mahşer, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Mürted Olan Kabileler – İslâm dininden dönüp çıkanlar…

Posted by Site - Yönetici Ekim 21, 2014

İslâm dininden irtidad etti dönen mürted olan

Mürted Olan Kabileler – İslâm dininden dönüp çıkanlar…

Rivayet olundu:
On bir (11) fırka İslâm dininden irtidad etti (dönüp çıktı…)
Üç fırka, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin döneminde İslâm’dan çıkıp mürted oldular. (Onlar)
1- Müdlec oğulları,
2- Hanîfe oğulları,
3- Esed oğulları…

Müdlec oğulları

Müdlec oğullarının reisleri, Zü’l-Himâr idi. 0 Esved el-Ansî i-di. Kâhin bir adam idi. Yemende peygamberlik iddiasında bulundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine tabi olup Müslüman olan bir çok şehirleri istilâ etti. Hatta Muaz b.Cebel (r.a.) hazretleri gibi Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vali, kadı ve memurlarını ve Yemenin ileri gelenlerini Yemenden çıkarttı.
(Bu hadise üzerine) Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Muaz b.Cebel (r.a.) hazretlerine ve beraberindeki Müslümanlara, insanlara dinleri üzere kalmaya ve dinlerine sarılmalarını teşvik etmeleri, Esved-el Ansî’ye karşı toparlanmaları ve savaşmalarını emretti.
(Müdlec kabilesinin kâhini Esved el-Ansî) yatağının üzerinde yatarken Firûz ed-Deylemî (r.a.) hazretleri gidip onu öldürdü.
peygamberlikte Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine ortak olduğunu zan ve iddia ediyordu. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine şöyle yazdı:
İbni Ömer (r.a.) buyurdular:
-“Esved el-Ansînin öldürüldüğü gece, haber semâ’dan (Cebrail Aleyhisselâm) vasıtasıyla, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine geldi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Dün gece Esved öldürüldü. Onu mübarek bir kişi öldürdü!” Denildi:
-“O kimdir?” Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdu:
-“Feyrûz“dur.”
Böylece Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ashabına, Esved’in helak olduğu haberini müjdeledi.

Müjdeli Haberden Sonra

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, islâm düşmanı yalancı peygamber Esved el-Ansî’nin öldürüldüğü haberini verdikten bir gün sonra vefat ettiler….

Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’ın İlk Fetih Haberi

Esved- el-Ansî kâfirinin öldürüldüğü haberi Medine-i Münevvere’ye ta Rabîü’l-Evvel ayının sonlarına doğru geldi. Bu haber, Emîrü’l-müminin Halife Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’ın hilâfetinin ilk fetih haberiydi.

Hanîfe Oğulları

Mürtetlerin ikinci fırkası da Yemende bulunan Hanîfe oğullarıdır. Reisleri Müseylemetü’l-Kezzâb idi. Müseylemetü’l-Kezzâb (denen kâfir) Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hayatında hicrî o-nuncu senesinin sonlarında peygamberlik iddia etti. Kendisinin
Allah’ın elçisi Müseylime’den, Allah’ın Resulü Muhammed’e: Şimdi, yeryüzünün yarısı benim, yarısı senindir“. Müseylemetü’l-Kezzâb, bu mektubu ile beraber, kendi ashabından iki kişiyi göndermişti. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri o iki adama:
-“Eğer “elçiler öldürülmez” [1] (prensibi) olmamış olsaydı, elbette sizin boyunlarınızı vururdum,” buyurdu.
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Müseylemetü’l-Kezzâb’a şöyle cevâb yazdı:
Allah’ın Resulü Muhammed (s.a.v.)’den çok yalancı Müseyleme’ye; bundan sonra şimdi (iyi bil ki:)
Muhakkak yeryüzü Allah’ındır, onu kullarından dilediğine verir, sonuç Allah’tan layıkıyla korkanlarındır“.
Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, hastalandılar. Vefat ettiler.

Müseylemetü’l-Kezzâbın Sonu

Daha sonra, Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) Halid bin Velîd (r.a.)’ın komutasında büyük bir orduyu Müseylemetü’l-Kezzâb’m üzerine gönderdi. Hatta Allâhü Teâlâ hazretleri, Müseylemetü’l-Kezzâb’ı, Hazret-i Hamza bin Abdülmuttalib’in katili olan Hazret-i Vahşî (r.a.) in eliyle şiddetli bir harb’ten sonra helak ettirdi. Vahşî Mut”im bin Adiyy’in kölesi idi ve (r.a.) şöyle derdi:
-“Câhiliyet döneminde insanların en hayırlısını öldürdüm; İslâm döneminde ise insanların en şerlisini öldürdüm!” Yani benim câhiliyetim ve İslâmiyet’im demeyi murad ediyordu.

Esed oğullan

Üçüncü fırka, Esed oğulları olup reisleri, Tuleyha bin Huveylid idi. Tuleyha, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hayatında mürted olup, peygamberlik iddia edenlerin sonuncusuydu. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vefatından sonra kendisiyle savaşılan ilk riddet (dönme ve mürted) ehliydi.
Hazret-i Ebû Bekir (r.a.), Halid bin Velid’i (ordu ile) onun ü-zerine gönderdi. Şiddetli bir savaştan sonra, Halid bin Velid (r.a.) hazretleri onları hezîmete uğrattı. Bozguna uğradılar. Tuleyha mağlup olduktan sonra Şam taraflarına kaçtı. Bundan sonra gelip Müslüman oldu. Müslümanlığı güzel bir şekilde yaşadı.

Zekât Vermeyenlere savaş

Mürted olan Araplar,
-“Biz namaz kılarız; amma zekâtı vermeyiz. Biz malımızı gasp ettirmeyiz!” dediler.
Bu konuda Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) ile konuşuldu. Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) buyurdular:
-“Allâhü Teâlâ hazretlerinin; “Hem namazı dürüst kılın ve zekâtı verin,” Kavl-i şerifleriyle aralarını cem ettiği (topladığı) namaz ile zekâtı birbirinden ayrıt edemem. Vallahi! Eğer onları Efendimiz (s.a.v.) hazretleri (zamanında zekât olarak) verdikleri oğlağı benim zamanımda vermeyecek olurlarsa, elbette o zekât için onlara savaş açarım!” buyurdu.
Allâhü Teâlâ hazretleri, Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) ile beraber büyük bir kalabalık gönderdi. Allah’ın peygamberi (Efendimiz s.a.v. hazretlerinin) üzerinde savaştığı şeyler (yani İslâm’ın düsturları hakkında) onlarla savaştı. Ta ki zekâtın farzıyetini kabul edinceye kadar….
Enes bin Mâlik (r.a.) buyurdular: (başlangıçta) sahabeler, zekâtı vermeyenlerle savaşmayı kötü gördüler. Buyurdular:
-“Onlar kıble ehlidirler! (Sadece zekât için onlarla savaşılmaz!”)

Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) kılıcını kuşandı. Tek başına savaşa çıktı. Neden sonra bütün sahabeler onun ardında (zekât vermeyenlere karşı savaşmak için) yola çıktılar.
İbni Mes’ûd (r.a.) hazretleri buyurdular:
-“Zekât vermeyenlerle savaşmayı başlangıçta kerih (ve kötü bir şey) gördük; ama sonuçta Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)ı çok övüp takdir ettik!

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri 6/570-572.

[1] Elçiye zeval yoktur, prensibi eskiden beri dünya kamu oyunda kabul görmüş uluslararası diplomaside çok önemli bir prensiptir. Kendisini bilen devlet adamları ve şahıslar, kendilerine gelen elçilere asla zarar vermezler. Elçiler, olmazsa devletler ve kişiler arasında sağlam bir iletişimin sağlanması mümkün değildir.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Yemek Esnasındaki Âdâb – Su İçmenin Edepleri…

Posted by Site - Yönetici Ekim 17, 2014

Yemek duasi

Yemek Esnasındaki Âdâb

Bunlar şöyle sıralanabilir:
1) Yemeğe besmele ile başlamalıdır.
2) Sonunu elhamdülillah ile bitirmelidir. Hatta her lokma ile beraber bismillah denmesi çok güzeldir ki, oburluk onu Allah’ın zikrinden alıkoymasın,
3) Birinci lokma ile beraber bismillah, ikinci ile beraber bismillahirrahman, üçüncü lokma ile beraber bismillahirrahmânirrahim demelidir.
4) Besmeleyi, başkası da hatırlasın diye sesli söylemelidir.
5) Sağ el ile yemelidir.
6) Yemeğe tuz ile başlayıp, yemeği tuz ile bitirmelidir.
7) Lokmasını küçük tutmalı ve güzelce çiğnemelidir.
8) Bir lokmayı yutmadan diğer lokmaya elini uzatmamalıdır; zira boyle yapmak yemekte acelecilik yapmak demektir.
9) Yenebilecek hiçbir şeyi hor görmemelidir.
Hz. Peygamber yemeklerin hiçbirisini hor görmezdi. Eğer hoşuna giderse yerdi. Aksi takdirde yemezdi.12
10) Önünden yemelidir. Ancak meyvelerde istediği taraftan alabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Yemeğin senin tarafına düşen kısmından ye!13
Sonra Hz. Peygamber (s.a), ellerini meyveler üzerinde gezdirdi. Kendisine ‘Neden böyle yapıyorsunuz?’ denildiğinde şöyle buyurdu: ‘Meyveler bir çeşit değildir’.14
11) Yemeğin tepesinden ve ekmeğin ortasından yememelidir. Aksine ekmeğin kenarlarından kesmek suretiyle yemelidir. Ancak ekmek az olduğu zaman, ekmeği kopararak yemelidir.
12) Ekmeği de pişmiş eti de bıçakla kesmemelidir.
Çünkü Hz. Peygamber böyle yapmayı yasaklayarak15 şöyle demiştir:
Eti, ön dişlerinizle parçalamak suretiyle yeyiniz.16
13) Çömlek veya başka bir kabı ekmeğin üzerine koymamalıdır. Ancak ekmekle katık olarak yenen madde ekmek üzerine konabilir.
Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Ekmeğe hürmet ediniz. Zira Allah ekmeği göğün bereketle-rinden indirmiştir.17
14) Elini ekmekle silmemelidir.
Çünkü Hz. Peygamber (s.a)şöyle demiştir:
Herhangi birinizin lokması elinden düştüğü zaman, onu kaldırıp ona yapışan tozları sildikten sonra (yemelidir). Onu şeytana bırakmamalıdır. Parmaklarını yalamadan önce, mendil ile silmemelidir. Çünkü kişi bereketin hangi yemekte olduğunu bilemez.18
15) ‘Sıcak yemeğe üflememelidir. Çünkü böyle yapmak, yasaklanmıştır’.19 Sıcak yemek yenebilecek dereceye gelinceye kadar sabretmelidir.
16) Hurmaları yedi, onbir veya yirmibir tane; yâni tek olarak yemelidir. Yahut da mümkün olduğu kadar yediği hurmaları tek sayıda bitirmelidir.
17) Hurmaların içinde bulunduğu kaba çekirdeğini atmamalıdır ve aynı zamanda çekirdekleri elinde de tutmamalıdır. Hurma çekirdeğini ağzından elinin dışına koyup sonra atmalıdır.
Çekirdeği ve tortusu olan her tane ve meyve de hurma hükmündedir.
18) Yemeğin artıklarını yemek tabağına dökmemelidir. Onları, tortular ve çöplerle beraber bir yere bırakmalıdır ki, başkası yanılıp onu yemesin.
19) Yemek esnasında fazla su içmemelidir. Ancak boğazında lokma kalırsa veya normal olarak susamışsa, o zaman su içebilir. Denildi ki, yemek esnasında su içmek, tıbben faydalıdır. Çünkü (doktorlara göre), su midenin düzenleyicisidir.

Su İçmek

Su içmenin edepleri şunlardır:
1) Testiyi sağ eline alıp bismillah deyip emmek suretiyle içmelidir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir:
Suyu emerek yavaş yavaş içiniz. Onu, bolca nefes almadan içmeyiniz. Zira ciğer hastalığı bu şekilde su içmekten meydana gelir.20
2) Ayakta veya uzanmış iken içmemelidir. Çünkü Hz.Peygamber (s.a) ayakta su içmeyi yasaklamıştır.21
Buna rağmen Rasûlullah’ın ayakta su içtiği de rivayet edilmiştir. O halde bu iki rivayetin arasındaki zıtlığın giderilmesi ve telif edilmesi şöyledir: Hz. Peygamberin ayakta su içmesi, herhangi bir özürden dolayıdır.22
3) Suyu içerken testinin altından üzerine damlamamasına dikkat etmelidir.
4) İçmeden önce, testiyi kontrol etmelidir.
5) Ağzı testide iken nefes alıp vermemeli ve geğirmemelidir. Hamdederek testiyi ağzından meyilli bir şekilde uzaklaştırma nefesini alıp geğirdikten sonra besmele ile ikinci bir defa testiyi ağzına götürmelidir.
Zira Hz. Peygamber (s.a) içtikten sonra şöyle demiştir:
Hamd, suyu rahmetiyle tatlı ve zevkli yaratan Allah’a mahsustur. O Allah ki, günahlarımızdan ötürü suyu acı ve tuzlu kılmamıştır.23
6) Gerek testi ve gerekse cemaatin arasında dolaştırılan diğer su kapları olsun,bütün bunlar, sağdan başlayarak dolaştırılmalıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) süt içerken, Hz. Ebubekir Sıddîk (r.a) solunda, bir bedevî de sağında idi. Hz. Ömer de meclisin bir köşesinde bulunuyordu. Rasûlullah’ın süt kabını
bedeviye uzattığını görünce, Hz. Ömer (r.a) ‘Yâ Rasûlullah! Senin solunda duran Ebubekir’e versene’ demesine rağmen Rasûlullah, Hz. Ebubekir’e değil de göçebeye verdi ve şöyle buyurdu: ‘Sağdan başlayınız, sağdan, sağdan..,’24
7) Üç nefeste suyu içmelidir.
8) Başlangıcında besmele çekmeli, sonunda ise, Allah’a hamdetmelidir. Birinci nefesin sonunda elhamdülillâh, ikinci nefesi sonunda rabb’il-âlemin, üçüncü nefesin sonunda da errahmânirrahîm demelidir.
İşte yemek ve içmek hususunda söylediğimiz bu yirmiye yakın edeplerin varlığı rivayetlerle sabittir.

Kaynak : İhya-u Ulumiddin (İmam Gazali)

12) Müslim ve Buhârî, (Ebu Hüreyre’den)
13) Müslim ve Buhârî, (Ömer b. Ebî Seleme’den)
14) Tirmizî ve İbn Mâce
15) İbn Hibban,(Ebu Hüreyre’den zayıf bir senedle); Beyhakî, (Ümmü Seleme’den zayıf bir senedle)
16) Ebu Dâvud, (Hz. Âişe’den)
17) Müslim, (Enes ve Câbir’den)
18) Müslim
19) Ahmed, (İbn Abbas’tan)
20) Deylemî, Müsned’il Firdevs
21) Müslim, (Enes, Ebu Said vc Ebu Hüreyre’den)
22) Müslim ve Buhârî, İbn Abbas’tan Hz. Peygamber’in zemzem suyunu
ayakta içtiğini rivayet etmişlerdir.
23) Taberânî, (Ebu Câfer Muhammed b. Ali’den)
24) İmam Mâlik, İmam Ahmed, Müslim, Buhârî ve diğer sünen sahipleri, (Enes’ten)

Posted in Adab-ı Muaşeret, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İhya-i Ulumuddin | Leave a Comment »

Zimmilerin Domuz ve şarabı…..İslâm’ın Yasakladığı Şeyleri Satmak….İnsanı Burmak

Posted by Site - Yönetici Ekim 16, 2014

Zimmilerin Domuz ve şarabı.....İslâm'ın Yasakladığı Şeyleri Satmak....İnsanı Burmak

Zimmilerin Domuz ve şarabı…..İslâm’ın Yasakladığı Şeyleri Satmak….İnsanı Burmak

İmam Muhammed (r.h.) buyurdular:
İslâm dininin Müslümana yapmayı menettiği her şeyi (İslâm ülkesinde yaşayan zimmî ve) müşriklerin de yapmalarına mani olurum. Ancak, şarap ve domuz eti hariç….
Lakin küfür ehlinin şarap ve domuzlarını alenen ve teşhîr ederek Müslüman sokaklarından geçirmelerine mâni olunur. Çünkü bunda Müslümanları (ve İslâm dinini) hafif görmek vardır. Onların (Müslümanların ülkesinde) müminleri hafife almalarına imkan vermeyiz.

İslâm’ın Yasakladığı Şeyleri Satmak

Eğer onların (Hıristiyanların ve bütün gayri müslimlerin) herhangi bir bayramları gelirse, saliplerini ortaya çıkartmalarına izin verilmez.
Zurna, tambur gibi çalgı aletlerini açıkça satışları onlara yasaklanır. Teğannî ve bundan başka Müslümanların men olundukları her şeyden men olunurlar.

Yeni Kilise Yapmak

Hıristiyanlar, yeni kiliseler yapmaktan da men olunurlar….

İnsanı Burmak

Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:
-“İslâm’da burmak yoktur, kilise de yoktur.” [Nasburrâye c. 3, s. 453,]
Hadis-i şerifte geçen, “burmak“tan maksat, insanı burmaktır.

Hayvanları Burmak Caizdir

Hayvanların (Öküz, koç ve teke gibi) hayvanları burmak caizdir. Biz bunu söyleriz (buna göre fetva veririz…) Nasıl ki insanların etine olan ihtiyacından dolayı hayvanların kesilmesi caiz olduğu gibi; insanların menfaati olduğu zaman hayvanları burmak caiz olur….

Burulmuş İnsan

Sual: Eğer sen, “Adem oğlunu burmakta da (hayaları burmak gibi) menfaat vardır!” (İnsanı burmak neden caiz olmasın?)” dersen,
Cevâb: Denilir ki: İnsanı burmakta hiçbir menfaat yoktur. Çünkü burulmuş insanın da burulmamış insan gibi kadınlara bakması asla caiz değildir.
Bostanü’l-Ârifîn” kitabında da böyledir.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/567-568.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Gayri Müslim Memur Edinmek

Posted by Site - Yönetici Ekim 15, 2014

Gayri Müslim Memur Edinmek

Gayri Müslim Memur Edinmek

Rivayet olundu:
Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.) buyurdular:
-“Ömer bin Hattab (r.a.) hazretlerine dedim ki;
-“Benim Hıristiyan bir kâtibim var!” dedim. Hazret-i Ömer (r.a.) bana buyurdular:
-“Ne olmuş sana? Allah seni kahretsin! Neden hanîf (İslâm dini) üzere olan bir katip edinmedin?
Sen, Allâhü Teâlâ hazretlerinin şu kavl-i şerifini işitmedin mi?
Ey o bütün imân edenler! Yehûd ile Nasârâ’yı yâr tutmayın; onlar ancak birbirlerinin yaranıdırlar. İçinizden her kim onlara yardaklık ederse, muhakkak onlardan madûddur. Allah ise, zulmedenleri doğru yola çıkarmaz.” [el-Mâide; S/51,]
(ben ona);
-“Onun dini ona! Bana onun kâtipliği lazım!” dedim. Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdular:
-“Allâhü Teâlâ hazretleri, onları küçülttüğü zaman, siz onlara (Yahudî ve Hıristiyanlara) saygı göstermeyin!
ikramda bulunmayın!
Onlar, Allâhü Teâlâ hazretlerine ihanet ettikleri zaman; onlara asla güvenmeyin!
Allâhü Teâlâ hazretleri, onları uzaklaştırdığı zaman, onları kendinizden uzak tutun!” [Beyhakî: 9384,]

Rivayet olundu:
Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdular:
Görmenin kıyamı, ancak onunla olur!
Farz etki Hıristiyan memurun öldü, o zaman ne edeceksin? İşte şimdi bu saatte onu yaptı. Ondan müstağni oldu. Ve onun yerine Müslüman bir memur (kâtip) tayin et!” buyurdu.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/564-565.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hıristiyanların Mamudiye (vaftiz) Suyu..

Posted by Site - Yönetici Ekim 14, 2014

Hıristiyanların Mamudiye (vaftiz) Suyu..

Hıristiyanların Mamudiye (vaftiz) Suyu..

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddin-i Arabî (k.s.) el-athar (tertemiz) hazretleri buyurdular:
Dımışk (Şâm-ı şerifte gördüm, (Müslüman) erkek ve kadınlar, Hıristiyanlarla dostluk ediyorlar, onlara müsamaha (hoşgörüyle) muamele ediyorlardı. Onların büyükleri küçük çocuklarıyla beraber Kiliselere gidiyorlardı. “Mamûdiyye (vaftiz) suyundan çocukların üzerine teberruken serpiyorlardı…
İşte bu küfürdür. Bundan Allah’a sığınırız.

Mamûdiyye Suyu

Mamûdiyye (vaftiz) [1] suyu, Hıristiyanların bir suyudur. San renktedir. Yani doğan çocuklarını o suya batırırlar. Böylelikle yeni doğan çocukların o suya batırılmakla temizlendiğine inanırlar. Başkalarının (Müslümanların çocuklarını) sünnet etmeleri gibi bir şeydir.

Yılbaşını Kutlamak

Hıristiyanların Nevruz gününe tazim etmeyi buna kıyâs et!
Hıristiyanların yılbaşı günlerinde onlara bir şeyler hediye etmek o günü kutlamak, yılbaşını kutlamak için onlara katılmak ve müşterek hareket etmekte (mamûdiyye suyuna teberruken kullanmanın küfür olduğuna) kıyâs edilmelidir.
Bazı işlerde ve özellikle dostluk damarlarını kesmede iyi tedbir alıp hisbe etmek lazımdır. “Multakatatü’n-Nâsırî” isimli kitapta buyuruldu: “Müşriklerin ûd (ve diğer çalgı âletlerini) çalmalarını bırakmam (izin vermem).”

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/565-566.

[1] Ma’mûdiyye suyu yani vaftiz. Hıristiyanlığa girme alameti ve Hıristiyanlığın şartı sayılan yedi merasimden biridir. Vaftiz Ortodokslarda suya girmekten, Katoliklerde üzerine su serpmekten İbarettir. Vaftize Arapçada “ta’mid” vaftiz suyuna da “Ma’mûdiyye suyu” denilir. Hıristiyanların bozuk İnançlarına göre, vaftiz, Hz. Adem’le Havva’dan intikal eden ilk (aslî) günahtan arınma olmakla beraber, kişinin yeni bir hüviyete bürünerek Allah’ın krallığına katılmasının takdisi manalarına da gelir. İlk günah İnancı Hıristiyanlıkta önemli bir unsurdur; bir günahtan kurtulmanın tek yolu da vaftiz olmaktır:
Tarih boyunca vaftiz, kiliselerde kişinin tamamen suya daldırılması, vücudunun bir kısmının suya batırılması, başına su dökülmesi veya üstüne su serpilmesi vb. şeklinde uygulanmıştır.
Vaftiz, doğan çocuğun Hıristiyan dinine kabulünü sağlayan bir işlemdir. Vaftiz, ileri yaşlarda da yapılır; çünkü vaftiz edilen kişinin, o zamana kadar işlediği bütün günahlarından kurtulacağına dair Hıristiyanlarda kesin ve bozuk bir inanç vardır. Müslümanlar gidip, Hıristiyanların inançlarından dolayı yaptıkları şeyleri yaptığı zaman onların inançlarını benimsemiş olmuş olurlar.
Yahudî, Hıristiyan, Mecûsi, Müşrik ve putperestlerin alâmet-i farikalarını benimseyerek yapmak kişinin imanına zarar verir. İşte bu küfürdür…

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Yılbaşı Kutlamaları Küfürmü ? | Leave a Comment »

İnfak – Nifaktan Kurtulmak İçin¸ İnfâk Etmek Kaçınılmazdır.

Posted by Site - Yönetici Ekim 13, 2014

Allah c.c

İNFAK

İnfâk¸ zenginliğin değil¸ mü’minliğin temel özelliklerinden sayılır. Nifâk ile infâk aynı kökten gelir. Bunun en temel mesajı¸ nifaktan kurtulmak için¸ infâk etmek kaçınılmazdır.”

Dinimize göre malın/variyetin asıl sahibi Yüce Allah’tır. Mülkün gerçek sahibi O’dur. O¸ mülkünde dilediği tasarrufa sahiptir. O¸ dilediğine çok verir¸ dilediğine ölçülü verir. Bu konuda da O¸ sorgulanamaz. Zira O’nun¸ kullarından kimine az kimine çok vermesi¸ imtihanın gereğidir. Hikmetinin gereği O kimini zengin kılar¸ kimini fakir. Zengini fakirle sınar.
Doğrusu zengin eden de varlıklı kılan/kanaat sahibi eden de O’dur.“[1]¸ “De ki: ‘Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar¸ dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu Sen¸ her şeye Kadir’sin.“[2]
Yüce Yaratıcı isteseydi¸ herkesi eşit variyet sahibi yapardı. Bu durumda kimse kimseye muhtaç olmaz¸ insanlar birbirlerinin işini yapmaz¸ herkes kendi imkânlarıyla işlerini görmeye çalışırdı ki¸ bu şekilde hayatın sürmesi imkânsız olurdu. Zira herkes yüksek işleri görmek ister¸ küçük ve basit¸ hatta ayak işleri olarak görülen görevleri hiç kimse yapmak istemezdi. Hâlbuki insanların farklı seviyelerde yaratılmış olması¸ tüm işleri yapan kimselerin olmasını ve insanların birbirine muhtaç bir şekilde hayatın devamını sağlamıştır.
Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik; birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık; Rabbinin rahmeti¸ onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir.“[3]
Yüce Rabbimiz¸ variyet sınavında malın tekelleşmesini¸ yalnızca zenginler elinde dolaşıp duran bir devlet olmasını istememiş; ondan bütün kullarının nasiplenmesini istemiştir: “Ta ki¸ mal içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.“[4]
Kur’ân-ı Kerim’de variyet sahiplerinin¸ sahip olduklarından diğer kardeşlerini de faydalandırmalarıyla ilgili olarak pek çok kavram kullanılmıştır. Bu kavramlardan her biri bu yardımlaşmanın farklı şekil ve çeşitlerine işaret eder. Bu kavramların her birinde derin mânâlar vardır. Bu kavramlardan en kapsamlısı infâktır. İnfâk¸ sadaka¸ hayır¸ hasene¸ zekât¸ karz gibi diğer kavramları da içine alan en kapsamlı kavramdır. Şimdi bu kavramlardaki bazı inceliklere dikkat çekelim:
Variyetin Asıl Sahibi Yüce Allah (c.c.)
İnfâk¸ zenginliğin değil¸ mü’minliğin temel özelliklerinden sayılır. Nifâk ile infâk aynı kökten gelir. Bunun en temel mesajı¸ nifaktan kurtulmak için¸ infâk etmek kaçınılmazdır. İnfâk sahibi¸ iki dünyaya göre yaşar. Nifak sahibinin ise dünyası tektir. İnfâk etmekle mü’min¸ variyetin asıl sahibinin Yüce Yaratıcı olduğunu ve malla sınandığını itiraf etmektedir.
Sadaka¸ bir sadâkat göstergesidir. Kulun Yüce Allah’a bağlı olduğunun¸ sahip olduğu şeylerin asıl sahibinin Yüce Yaratıcı olduğunun ve O’nun malını O’nun kullarına vermenin bir kulluk borcu¸ O’na sadâkat göstergesi olduğunun isbâtıdır. Yine sadaka¸ kulun mü’min kardeşlerine sadâkatinin¸ onları sevdiğinin bir göstergesidir. Sadaka¸ kazancın filtresi¸ servetin budanması¸ dünya ve âhiret yatırımıdır.
Hayır¸ Kur’ân’I KERİMDE mal için hayır kelimesi kullanılmıştır. Çünkü mal¸ hayra vesîle olmalıdır. İnsan¸ malı şerde kullanırsa onu asıl amacından saptırmış olacaktır. Mü’min¸ her işi hayır olan¸ hep hayırlarda koşturan ve yarışan hayır adamıdır.
Zekât¸ temizleyen¸ arındıran demektir. O¸ malı şâibelerden temizler. Mal sahibini¸ bencillikten ve cimrilikten arındırır. Kendisine zekât verilen fakiri de kıskançlık ve variyet sahiplerine düşmanlık beslemekten temizler.
Zekât¸ sadaka artırır¸ bereketlendirir. İnsan onurunu¸ ahlâkî değerleri artırır¸ geliştirir¸ malın alım gücünü artırarak onu bereketlendirir. “Mallarının bir kısmını¸ kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al¸ onlara duâ et; senin duân onlar için bir güvendir. Allah işitir ve bilir.“[5]
Allah fâizi eksiltir¸ sadakaları bereketlendirir.“[6]
İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz her hangi bir fâiz Allah katında artmaz; fakat Allah’ın rızâsını dileyerek verdiğiniz herhangi bir sadaka böyle değildir. İşte onlar sevaplarını kat kat artıranlardır.“[7]
Kur’ân’ı kerimdeki onlarca âyette zekât¸ namazla birlikte anılır. Namaz ile zekât arasında sıkı bir ilgi vardır. Biri bedenî ibadettir¸ diğeri mâlî ibadettir. Her ikisi de birbirini tamamlayan ibadetlerdir. Zekât da namaz gibi ibadet rûhuyla yapılmalıdır ve her iki ibadet de sahiplerine büyük sevap kazandırırlar. Namaz gibi¸ zekât ibadetinin de belirli zamanı¸ miktarı ve veriliş tarzı vardır.

Mal Bizlere Emanettir
İnfâk¸ kişiye malın asıl sahibini hatırlatır. Buna göre sahip olunanların gerçek sahibi Yüce Allah’tır ve onlar kullarda emanettir. Dolayısıyla mal sahibi¸ sahip olduklarını asıl sahibin ölçüleri doğrultusunda kullanmalıdır. O’nun belirlediği ölçülere göre kazanıp harcamalıdır. Bu anlayış içerisinde olan bir kimse¸ “Mal benim değil mi¸ istediğim gibi kazanır¸ dilediğim yerde harcarım.” diyemez. O malın kendisinde emanet olduğunu düşünür ve bir gün emanet sahibinin ondan hesap soracağını aklından çıkarmaz. O takdirde de çalıp çırpamaz¸ israf yapıp hoyratça tüketemez ve harcanması gereken yerlerde de cimrilik yapamaz.
İnfâk¸ dünyevîleşmeyi önler. Bugün infâksızlık¸ pek çok insanın âhireti yok sayarak dünyaya saplanıp kalmasına sebep olmaktadır. Oysa infâk¸ bir âhiret yatırımıdır. Âhiret yatırımı ise en kalıcı ve en kazançlı yatırımdır. Çünkü onda bire yedi¸ bire yüz¸ bire yedi yüz¸ hatta daha fazla kazanma vardır.
Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu¸ her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın lütfu geniştir¸ O her şeyi bilendir.“[8]
İnfâk¸ mü’minler arasında kardeşlik bağlarını güçlendirir. Zenginin fakire şefkat ve merhametle; fakirin de zengine minnet ve teşekkürle bakmasını sağlar.
İnfâk¸ mala ve kişilere gelebilecek kazâ-belâ-âfetleri savar. Çünkü infâk¸ mal ve mal sahibi için mânevî sigorta mesâbesindedir. Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: “Mallarınızı zekâtla koruma altına alınız¸ hastalarınızı sadakayla tedâvi ediniz¸ belâlara duâ ile hazırlanınız.“[9] Bu konuda kültürümüzde¸ “Az sadaka çok belâ savar.” şeklinde hikmetli bir söz de vardır.
İnfâk¸ İlâhî taksime rızânın göstergesidir. Yoksul kimse¸ içerisinde bulunduğu mâlî durumun kendisi için daha hayırlı olabileceğini düşünerek kanâat ve sabırla durumunu kabullenir. Variyetli kimse de Yüce Allah’ın kendisini fakir yapabileceğini düşünerek nimete şükür ifadesi olarak bol bol hayır yapar. Zira variyet¸ tek başına salt hayır değildir¸ yoksulluk da tek başına hayırsızlık değildir. Nice variyet vardır ki¸ sahibi için derttir¸ düşmanlık kazanmasına¸ başına bir kısım belâların gelmesine sebeptir.
İnfâk¸ nimete fiilî şükrün açık göstergesidir. Kur’ânı kerim¸ zenginlerin malında fakirlerin hakkının olduğunu söyler. Dolayısıyla zengin malının zekâtını verirken¸ fakire hakkını verdiğini¸ borcunu ödediğini düşünür ve ona göre¸ onu incitmeden¸ geciktirmeden¸ en güzel şekilde sevgiyle verir. Bu konuda Kur’ân-ı kerim sevgi infâkına vurgu yapar:
Ürün verdiği zaman ürününden yiyin¸ devşirildiği ve biçildiği gün hakkını verin; israf etmeyin¸ çünkü Allah müsrifleri sevmez.“[10]
Yakınlığı olana¸ yoksula¸ yolda kalmışa hakkını ver.“[11]
Zenginlerin mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak var.“[12]
O’nun sevgisiyle¸ yakınlarına¸ yetimlere¸ düşkünlere¸ yolculara¸ yoksullara ve köleler uğrunda mal veren¸ namaz kılan¸ zekât veren…“[13]Burada sevgiyle verme¸ haz.Allah sevgisiyle verme¸ malı sevdiği halde verme¸ sevdiği en güzel maldan verme¸ verdiği kimseyi sevme¸ severek isteyerek verme şeklinde anlaşılmıştır. Yani infâk sevgi ile yoğrulmalı¸ infâkı sevgi kuşatmalı¸ infâk hem verende hem alanda sevgiler oluşturmalıdır. Bunun için de vermenin yalnızca Haz.Allah için olması kaçınılmazdır. Zira gerçek kulların verme sloganı şudur: “Biz sizi ancak Allah rızâsı için doyuruyoruz¸ bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz.“[14]Verdiğimiz kimseden herhangi bir karşılık bile beklemek şöyle dursun¸ ondan teşekkür bile beklemeden verebilmektir önemli olan.

İnfâkın Kabulü İçin
İnanç ve sevgiyle vermek infâkın kabul şartıdır: “Münâfıkların verdiklerinin kabul olunmasına engel olan¸ Allah’ı ve peygamberini inkâr etmeleri¸ namaza tembel tembel gelmeleri¸ istemeye istemeye vermeleridir.“[15]
İnfâkın sınırı ve süresi geniştir. Her zaman ve herkese infâk yapılabilir. Güler yüzden¸ yarım hurmayı vermekten başlayan infâk¸ dağlar kadar altını Allah yolunda harcamaya kadar çıkabilir. İnfâk¸ fakirlere olduğu gibi¸ zengine de yapılabilir. Ancak infâk şubelerinden zekât¸ öşür¸ fıtır sadakası gibi vecîbelerin belli vakitleri ve miktarları vardır. Dolayısıyla bunların zamanını¸ miktarını hesaplayan¸ vereceği kimseleri araştırıp belirleyen kimse mâlî bakımdan da rastgele bir hayattan kurtulur. Planlı¸ düzenli bir hayatın adamı olur. Yaşadığı toplumdan kopmaz. Bunun düzenli bir şekilde işlemesiyle¸ toplumda ekonomik gidişat da düzene girer.
İnfâk sayesinde¸ toplumda aşırı zengin ve aşırı fakir sınıfların oluşması engellenmiş olur.
İnfâk¸ mal sahiplerini mallarını piyasaya sürmeye teşvik eder¸ onları yatırım yapmaya sevk eder. Zira işletilmeyen¸ âtıl halde bekletilen mal da zekâta tabidir.
Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün¸ alınları¸ böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak¸ ‘Bu¸ kendiniz için biriktirdiğinizdir; biriktirdiğinizi tadın.’ denecek.“[16]
Elbette haz.Allah’a ve âhirete inanan mü’minler¸ bütün kalemleriyle bol bol infâk ederler. Farzıyla¸ vâcibiyle infâk ettikleri gibi¸ nâfile infâklara da ehemmiyet verirler. Onlar¸ zekâttan çalmayı ve zekâttan kaçırmayı aslâ düşünmezler¸ bunun için aslâ hesaplar yapmazlar. Zira onların hesabı¸ âhirette kazanmak¸ hâsılatı âhirette toplamaktır.

Bu yazı için Şerife Şevval Kardelen hocamıza teşekkür eder,sizlerinde dualarını bekleriz.
.

Dipnotlar :
1] 53/Necm¸ 48.
2] 3/Âl-i İmrân¸ 26.
3] 43/Zuhruf¸ 32.
4] 59/Haşr¸ 7.
5] 9/Tevbe¸ 103.
6] 2/Bakara¸ 276.
7] 30/Rûm¸ 39.
8] 2/Bakara¸ 261.
9] Münâvî¸ Feyzu’l-Kadîr¸ III¸ 464.
10] 6/En’âm¸ 141.
11] 30/Rûm¸ 38.
12] 51/Zâriyât¸ 19.
13] 2/Bakara¸ 177.
14] 76/İnsân¸ 9.
15] 9/Tevbe¸ 54.
16] 9/Tevbe¸ 34-35.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

KULUN ALLAH’I SEVMESİNİN BELİRTİLERİ

Posted by Site - Yönetici Ekim 12, 2014

Kâbenin Kapısı Neden Yüksekliktedir,kabenin kapisi

KULUN ALLAH’I SEVMESİNİN BELİRTİLERİ

Kulun Allah ‘ı sevmesi, Allah’ın kulunu sevmesinin alametidir. Kuş kusuz, Allah ‘ı sevdiğini herkes iddia eder. Fakat Allah’ı sevdiğini söyleyen kişi,davranışlarıyla da bu iddiasını belgelemelidir. Eğer böyle değilde iddiası sadece sözde kalıyorsa, bu nefsinin kendisini aldatmasından, nefsinin kendisine bir hilesinden başka bir şey değildir.

Sevgi; kökü sağlam, dalları göklere doğru yükselmiş muazzam bir ağaç gibidir. Bu sevgi ağacının meyveleri gönüllerde, dil ve azalarda marifet ve zikir şeklinde meydana gelir. Bundan da amel doğar. Böylece hal, dil ve azalarda meydana gelen marifet, zikir ve amel; dumanın ateşe, meyvenin ağaca delalet etmesi gibi muhabbete delalet ederler.
Sayılamayacak kadar çok olan bu alametlerden biriside, seven kişinin sevdiği Allah’ına ulaşmasına engel olan ölümü sevmesidir. Gönlün, sevdiği kimseye meyledip de onu görmeyi arzulamasın diye bir şey düşünülemez.
Muhakkak ki gönül sevdiğini görmek ve ona kavuşmak ister. Sevdiğine ölmeden kavuşamayacağına inanırsa, ölümü de sevmesi, ondan kaçmaması gerekir. Çünkü seven bir insan, sevgilisine ulaşıp onu görmek, onunla sohbet etmek zevkine ermek için, yurdundan göç etmek ona zor gelmez.
Ölüm ise, sohbet edip konuşmanın anahtarı, içeri giripte görmenin kapısıdır.

Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’e şöyle nasihat etti:
“Hak, ağırdır. Ağır olduğu kadar aynı zamanda acı ve faydalıdır. Batıl ise hafiftir. Hafif olduğu kadar da belalı ve zararlıdır. Eğer tavsiyeme uyarsan;
senin için, henüz ulaşamadığın, gaybde bulunan ve mutlaka sana erişecek olan ölümden daha sevimli bir şey olamaz. Tavsiyeme uymazsan, o vakit senin için ölümden daha çok nefret edeceğin bir şey olamaz. Halbuki ona engel olmaya da gücün yetmez.”

Sevri ve Bişr-i Hafi diyorlar ki:
“Ölümü, ancak kuşku içinde olan kimseler sevmez. Çünkü ne pahasına olursa olsun, dost , dostuna ulaşmayı çirkin görmez.”

Buveyt i Hazretleri, zahidlerden birine: “Ölümü sever misin?” diye sordu.
Zahid, bir an duraklar gibi olunca, Buveyti hemen: “Eğer sen gerçek zahidlerden, sadıklardan olsaydın, ölümü severdin.” dedikten sonra
Allah-ü Teala şu ayet -i celilesini okudu:
“Eğer siz gerçekten doğru sözlü iseniz, o halde ölümü istesenize.”
(Bakara sures i, ayet : 94)
Buveyti’nin böyle demesi üzerine zahid, hemen Resulullah Efendimizin
“Sizden hiç biriniz, ölümü temenni etmesin.” hadis -i şerifini okudu. Bunun üzerine Buveyti şöyle dedi:
“Resulullah Efendimiz, bu hadisi sıkıntı ve ızdıraplar karşısında kalanlar için buyurmuştur. Yani bu gibi üzücü durumlar karşısında ölümü arzu etmeyin demek is temiştir. Çünkü Allah’ın kazasına rıza, kazasından kaçmaya yönelmekten daha makbuldür.”
Buna göre ölümü sevmeyen bir kimsenin Allah ‘ı sevdiği düşünülebilir mi?
Diye sorarsan, şunu bilmeni isterim ki; ölümden hoşlanmamak, bazen dünya sevgis inden, mal, evlat , aile ve akrabadan ayrılma üzüntüsünden ötürü olur. Bunlar da tam anlamı ile Allah’ı sevmeye engeldir. Çünkü gerçek sevgi, gönlün her tarafını kaplayıp başka sevgiye yer vermemesi demektir. İnsanlar, Allah ‘ı sevmekte farklıdırlar.
Buna, Huzeyfe (R.A.)’ın rivayet ettiği hadis -i şerif delalet eder. Kureyş ‘in en asillerinden olan Ebu Huzeyfe (R.A.), kız kardeşini azadlı kölesi Sâlim’e verdiği zaman, Kureyş hemen kendisini kınadı ve: “Hiç böyle asil bir kız, öyle bir köleye verilir mi?” diyerek azarladı. Bunun üzerine Huzeyfe (R.A.) şöyle cevap verdi:
– Ben kızkardeşimi ona verirken, yemin ederim ki; onun kızkardeşimden çok
daha üstün olduğunu bildiğim için verdim.
Huzeyfe’nin böyle demesi karşısında daha çok kızan Kureyş , adeta çılgına döndüler ve şöyle dediler:
“Nas ıl olur?”
Huzeyfe (R.A.):
– Ben Resulullah Efendimizin, Sâlim hakkında şöyle buyurduğunu işittim:
“Bütün kalbi ile seven kimseye bakmak isteyen, Sâlim’e baksın.”
İşte bu hadis -i şerif, bütün kalbi ile Allah’ı sevenlerin bulunduğuna, bununla birlikte Allah ‘ı sevdiği gibi başkalarını da sevdiğine işarettir.
Şüphesiz herkes , sevgisi nispetinde mükafatlandırılacaktır. Dünyadan ayrılmas ındaki azabı da, dünyaya olan sevgisi nispetindedir.
Bunun haricinde ölümden hoşlanmamanın diğer bir sebebi de, kişinin sevgi makamına henüz yeni yükselmiş olmasıdır. Bu kişi, aslında ölümü çirkin görmüş değil, sadece Allah’a kavuşmaya gereği gibi hazırlanmadığı için ölümü istemez. Bu hal ise sevgisinin azlığı anlamına gelmez. Tabii her şeyde olduğu gibi, burada da iş lafla bitmez. Bunun alameti o kişinin hal ve hareketleri ile ölüme hazırlanmasında görülür.
Bunlar ise; Allah’ın sevdiğini kendi sevdiğine tercih etmektir. Şeriatın emirlerini yerine getirmek, nefsin arzularına uymamaktır. Gaflete dalmamak, nafilelerle daha çok ibadat -u taatta bulunarak sevgilisi tarafından daha çok sevilmesini arzu etmekt ir. Her an Allah’ın rızasını istemek gibi hususları yerine getirmektir.
Evet , Allah’ı seven O’nun sevgisi karşısında nefsinin arzularını terkeder.
Yüce sevgi; tüm arzulardan geçip, sevgiliden başka hiçbir şeyden zevk alınmadığı an meydana gelir.

Züleyha iman edip Yusuf (A.S.) ile ev lendikten sonra Yusuf (A.S.) dan vazgeçerek sadece Allah’a ibadetle meşgul olduğu rivayet edilir. Züleyha, Allah’a olan ibadet inde öylesine ileri gitti ki, Yusuf (A.S.), onu gündüz yatağına davet ettiği zaman, onu geceye bırakırdı. Gece olunca da, gündüze ertelerdi. Yus uf (A.S.)’a:
“Ben, bilmeden seni seviyordum. Allah ‘ı bulduktan sonra, artık O’ndan başka kims eye sevgim kalmadı. Ben, Allah’a bedel arayacak değilim.” dedi.
Bunun üzerine Yusuf (A.S.) Züleyha’ya:
“Benim bu davetim de Allah’ın emridir. Çünkü Rabbim bana senden peygamber olacak iki oğlumuzun doğacağını haber verdi.” dedi.
Züleyha:
“Mademki Hak Teala’nın bir emridir ve beni bunlara sebep kılmıştır, o halde ben de O’nun emrine itaat ediyorum.” dedi.
Demek ki, Allah’ı seven, O’na isyan etmez.

Şair diyor ki:
“Arzuların karşısında ben isteklerimi terkediyorum. Bu, beni sıksa da,senin razı olacağın herşeye karşı ben razı olurum.”
Sehl diyor ki:
“Sevginin alameti, sevgilini kendi nefsine tercih etmendir. Her itaat eden sevgili olamaz.”
Gerçekten de kişinin, Allah’ı sevmesi, Allah’ın kendisini sevmesine sebeptir.
Allah-ü Teala, onu kendisi için lüzumlu kılar ve düşmanlarına karşı ona üstünlük sağlar. Kulunun düşmanları ise, nefsi ve şehvetidir. Allah (C.C.), onu terkedip şehvet leri ile kendi haline bırakmaz. Bunun için Allah (C.C.) şöyle buyurmuş tur:
“Allah, düşmanlarınızı çok iyi bilir. Allah, size dost olarak da, yardımcı olarak da yeter.” (Nis a sures i, ayet: 45)

Eğer sen; isyan, sevginin zıddı olur mu? dersen, isyan, sevginin değil, kemalinin zıddıdır derim. Nice kimseler varki, kendilerini sevdikleri halde, vücutları hastadır. Ve yine nice kimseler vardır ki, sıhhatli olmayı arzu ettikleri halde, sıhhat lerine zararlı olan şeyleri bilerek yemekten de geri kalmazlar. Bunların bu davranışları, kendilerini sevmediklerine işaret olmaz.
Ancak marifetleri zayıf, buna karşın şehvetleri galip olduğu için, sevgilinin hakkını tam anlamı ile yerine getiremiyorlar.
Nuaym hakkındaki Resulullah Efendimizin şu mübarek sözü bunu açıkça gös terir.
Nuaym, içki müptelasıdır. Zaman zaman yakalanır ve cezalandırılır. Bir keresinde sarhoş olarak Resulullah Efendimizin huzuruna getirilip cezalandırılınca, ashabdan birisi şöyle der: “Lanet olası, ne kadar içki içiyor.”
Bunu n üzerine sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular:
“Ona lanet etme. Çünkü o, Allah ve Resulünü sever.”
Bu sözleriyle Resulullah Efendimiz, Nuaym’ın bu isyanının, onu sevgiden ayırmadığını bildirmiştir.

Evet , kişi isyan ile, gerçek sevgiden çıkmış olamaz. Ancak sevginin kemalinden çıkmış olur.
Nitekim gerçek Allah dostlarından birisi şöyle diyor:
” İman, kalbin yalnız dış kısmına kadar girebilmişse, bu sevginin sahibinin Allah’a olan sevgisi orta derecededir. Eğer sevgi kalbin özüne inmişse, o vakit bunun sahibinin Allah’a olan sevgisi tam sevgidir. Böyle kişiler, Allah ‘ı tam anlamı ile sever ve isyanı terkeder.”

Sözün kısası, sevgi iddiasında bazı sakıncalar vardır. Çünkü Fudayl:
“Sana Alalh’ı seviyor musun? dediklerinde, sükut et!” demiş tir. Nedenini ise şöyle belirtmiştir:
“Allah’ı sevmiyorum demek küfürdür. Seviyorum dersen, tutumun sevenlerin tutumu değildir. O yüzden en iyisi sükut etmendir.”

Sevginin alametlerinden biriside, devamlı olarak Allah ‘ı kalp ve dil ile anmaktır. Onun yüceliğini düşünerek zikretmektir.
Çünkü bir şeyi çok seven, onu çok anar. Demek ki, Allah ‘ı sevmenin bir alameti de, O’nun zikrini sevmek, kelamı olan Kur’an-ı Kerim’i sevmek, Peygamberini ve O’na nispet edilen her şeyi sevmektir.

Bir adamı seven, onun köpeğinide sever. Çünkü sevgi kuvvetlenince, sevgilisinin et rafında bulunan her şeyede geçer. Gerçekte bu, sevgide ortaklık anlamına gelmez. Çünkü sevgilisinin elçisini ve mektubunu seven bir insan, gerçekte sevgilisini sevmektir. Bunun için Allah sevgisi kalbinde üstün olanlar, Allah ‘ın bütün yaratıklarını sevreler. Onlar, O’nun yaratığı olduğuna göre, nasıl kelamı olan Kur’anı sevmesinler. Ve nasıl sevmesinler,
O’nun Peygamberlerini, salih kullarını?…
Bunun için sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Allah’ı, size verdiği nimetlerden dolayı seviniz. Beni de, Allah için, Allah beni sevdiği için, seviniz.”
Süfyan diyor ki:
“Allah’ı seveni seven, Allah’ı sevmiş olur. Allah’a ikram eden, Allah’a ikram etmiş olur.”
Müridlerden birisi diyor ki:
“Ben, irademe sahip olduğum yaşta, Allah ile münacaatın zevkine vardım.
Bunun için gece gündüz devamlı olarak Kur’an okumaya başladım. Sonra
nasıl olduysa bana bir tembellik geldi, Kur’an ‘ı okumayı bıraktım. Bunun ardından bir gece bana rüyada şöyle denildi: “Beni sevdiğini sanıyorsun.
O halde neden benim kelamımı okumayı bıraktın? Benim oradaki ince kınamalarımı düşünmedin mi hiç?” Uyanır uyanmaz hemen Kur’an’a koştum.
Ve onu bir daha elimden hiç bırakmamak üzere elime alıp okumaya ba şladım. Böylece Allah sevgisi yeniden kalbime doğdu ve bende eski hâlime dönmüş oldum.”

Sevginin bir başka alameti ise, tenhada iken Allah ile ünsiyet edip O’na yakarmak, Kur’an-ı Kerim okumak, gecenin karanlığını ganimet bilerek huzur içinde ibadet etmektir.
Sevginin en aşağı derecesi ise, sevgili ile tenha yerde başbaşa kalmaktan zevk almaktır.
Allah’a münacaattan çok uyku veya başka şeylerden zevk alan kimsenin
Allah sevgisindeki iddiası nasıl doğru olabilir?

İbrahim Ethem hazretleri bir gün dağdan şehre indi. Kendisine “Nerden
geliyors un?” diye soranlara: “Allah ile münacaattan geliyorum” diye cevap
vermiştir.
Allah’tan başkası ile ilgisi olan bir kimse, ilgisi nispetinde Allah’tan uzaklaşmış ve sevgi derecesinden düşmüş olur.
Berh kıssasında şöyle denilmektedir:
Berh, Musa (A.S.)’ın su istediği siyah bir köledir. Allah (C.C.), Musa (A.S.)’a:
“Berh, benim için, çok sevimli bir kuldur. Ancak onun bir tek kusuru vardır” diye buyurduğunda, Mus a (A.S.):
“Onun kusuru nedir ya Rab?” diye sordu .
Hz. Allah:
“Seher rüzgarı, onun hoşuna gider. Ondan adeta zevk alıp huzur bulur.
Oysa beni seven, benden başka hiçbir şeyden zevk alıp huzur ve sükun
bulamaz.” diye buyurur.
Evet , sevginin alamet lerinden biri olan ünsiyyet ; sevgilisine hitap edip onunla gizli konuşan gibi, akıl ve basiretini münacaatın zevkine kaptırıp tamamen yakarışın zevkine dalmak demektir. Gerçekten bu zevke varanlar olmuştur. Namazda iken evi yandığı halde farkına varmayanlar, namazda iken sakat olan ayağı kesildiği halde acısını duymayanlar vardır. Böylece kendilerine sevgi ve ünsiyyet üstünlüğü gelen kimseler için, tenha yerler ve gizli görüşmeler gözbebeği olmuştur. Bu hale erişen kimseler bütün sıkıntılarını atarlar. Hatta Allah ile olan sevgi ve ilişki onların kalplerine öylesine sarar ki, top patlasa onlar yine hiçbir şey duymaz ve dünya
işlerinden hiçbir şey anlamazlar. O, Allah aşkı ile yanıp tutuşan bir aşıktır.
O, sevdiğine hayrandır. Dili ile insanlarla konuşurken, kalbi ile Allah’a bağlı ve O’nu zikir ve fikirle meşguldür.
Seven, ancak sevdiği ile huzura kavuş abilir.
Hz. Allah buyuruyor ki:
“Onlar, o inanmışlar, kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin! Kalpler ancak Allah ‘ı anmakla huzura kavuşur.” (Ra’d sures i, ayet : 28)

Allah-ü Teala, Davud (A.S.)’a şöyle vahiy buyurmuş tur:
“Beni sevdiğini iddia eden kimse, gece yatar uyursa , yalan söylemiş olur.
Herkes sevgilisini tenhalarda arayıp bulmak istemez mi? işte ben, gece
vakti beni arayanlar için hazırım.”
Allah ‘ı sevmenin alamet lerinden biri de, Allah’tan başka kaybettiği hiçbir
şeye üzülmemek, fakat Allah’ı anmaksızın ve ibadetle meşgul olmaksızın
geçirdiği her an’a üzülmektir.

Allah dostlarından biri diyor ki:
“Allah’ın öylesine kulları vardır ki, onlar yalnız Allah ‘ı sevip O’na bağlandılar. O’nunla huzura kavuştular. Onlar dünyadan tamamen ilgilerini kesip dünyalıktan kaybettikleri şeyler karşısında üzülmediler. Çünkü sahiplerinin, yaratanlarının mülkünün tam olduğunu, ancak O’nun dilediğinin olacağını bilirler. Kendilerine ayrılanın ellerine geçeceğini, ellerine geçmeyenin ise Allah ‘ı tedbiri ve takdiri olduğunu bilirler.
Seven, sevgilisinden başka bir şey görmez ve her şeyi O’ndan bilirse,
kendisinde üzüntü ve kuşkunun eseri kalmaz. Her şeyi gönül hoşluğu ve
rızası ile karşılar. Sevgilisinin kendisi hakkında ancak hayırlı olanını takdir
ettiğini bilerek, Allah’ın: “Umulur ki, çirkin gördüğünüz şey, sizin için hayırlı olur.”
(Bakara sures i, ayet : 216) ayet -i celilesini hatırlayıp teselli bulur.

Allah ‘ı sevmenin alametlerinden biriside, ibadeti bir nimet bilip, ondan ağırlanmamak ve onun yükünü kaldırmaktır. Zatlardan birisi: “Yirmi yıl uğrunda zahmet çektim, yirmi yıl da zevklendim.” demiştir.
Bir baş ka zat ise:
“Sevgi üzerinde yapılan amel’e tembellik girmez.” demiştir.
Allah ‘ı sevmenin bir başka alameti ise, Allah’a kulluk edenlere karşı şefkatli
ve merhametli davranmak, Allah’ın düşmanlarına ve rızasına uymayan hareketlerde bulunanlara karşı da şiddetli davranmaktır.

Allah-ü Teala velilerini:
“Onlar, tıpkı bir çocuğun bir şeye zorlandığı gibi beni sevmek için zorlanırlar. Kuşun yuvasına yönelmesi gibi, onlar benim zikrime yönelirler.
Kaplanın öfkelendiğinde kızması gibi, harama kızarlar. Karşısındakilerin az veya çok olmasına da aldırış etmezler.” diye buyurarak tavsif etmiştir.
Evet , bütün bu saydıklarımız, Allah’ı sevmenin alametleridir. Bu alametler kimde tamamlanmışsa, onun sevgisi de kemalini bulmuş ve tertemiz olmuştur. Bu gibi kims elerin ahirette içecekleri şerbet de, sevgileri gibi tertemiz ve tatlı olacaktır. Onların huzur ve refahları son haddine varmıştır.
Allah sevgisinin yanında kalplerine başka sevgileride karıştıran kimseler, kuş kusuz sevgileri nispetinde istifade edeceklerdir. Çünkü onların şerbetine de, gerçek Allah dostlarının şerbetinden karıştırılmıştır.
Ayet -i celilede:
” İyiler kuş kus uz, nimet içindedirler.” (infitar sures i, ayet : 13)
bu yrulmuş tur.
Bir diğer ayet -i celilede ise:
“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa, onun karşılığını görür ve yine kim zerre
kadar kötülük yapmışsa onun karşılığını görür.”
(Zilzal sures i, ayet: 7, 8) diye buyrulmuş tur.
Bir başka ayet -i celilede:
“Bir millet , kendini bozmadıkça, Allah onların durumunu değiştirmez.”
(Ra’d sures i, ayet : 11) diye buyrulmuş tur.
Yine bir başka ayet -i celilede de:
“Şüphe yok ki; Allah, zerre kadar haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik olsa, onu kat kat artırır.” (Nis a sures i, ayet: 40) diye buyrulmuş tur.

Sırf cennete girip onun nimetlerinden yararlanmak için dünyada ibadet eden ve bunu arzu edip seven kimselerin zevki, ahirette de bu kadarla sona erer. Çünkü sevgi bakımından insana, nefsinin istediği, gözünün zevklendiği şeyler verilir. O kimse, cenneti ve cennet içindekileri isteyip onlar için çalıştığına göre, onları alır. Fakat evi, mülkü, cenneti ve cennetin içindekileri değil de, sadece onların yaratanı, sahibi olan Hz. Allah’ı isteyen samimi ve tertemiz bir kalp ile O’nu seven, O’na bağlanan kims eye gelince, o, Allah katında malum olan sadakat koltuğuna oturtulur.
İyiler cennetin bahçelerinde, köşklerinde zevklenirken, Allah’ı sevenler ise O’nun çevresinde olur, O’na yönelir ve gözlerini O’na dikerler. Onlar cennetin tüm nimet lerini Yüce Allah’ın cemalini görmenin bir zerresiyle değişmezler.

Allah ‘ı sevmenin bir başka alameti de, korkmak, Allah’ın azameti ve heybeti
karşısında hor ve hakir olmaktır. Bazıları korkunun, sevginin zıddı olduğunu söylerlerse de, bu yanlış bir şeydir. Çünkü güzelliği anlamak sevgiyi gerektirdiği gibi, Allah’ın büyüklüğünü anlamak da korkuyu gerektirir. Sevgi makamında başkalarında olmayan korkular da vardır. Hatta bir kısım korkular, diğer korkulardan daha şiddet lidir.
İlk korkuları, Allah (C.C.)’ın onlardan yüz çevirme korkusudur. Bundan önemlisi Allah ile aralarına perde girmesi, daha önemlisi de, Allah’tan uzaklaştırılma korkusudur.
Uzaklık korkusunun verdiği heybetin gönüllerde büyümesi, daha çok yakınlık zevkine varıp onunla ülfet edenlerde görülür. Uzaklığa alışkın olanlar, yakınlık nimetine ulaşamazlar. Yakınlığın eşsiz zevkine varamadığı için de uzaklık kendileri için korkulacak ve üzülünecek bir husus değildir.
Uzaklık korkusundan sonra, seven gönüllere, olduğu yerde kalıp ilerleyememe korkusu gelir. Çünkü yakınlık derecesinin sonu yoktur. Kula layık olan ise, her nefes te biraz daha Allah ‘a yaklaşmaya gayret etmektir.

Resulullah Efendimiz buyuruyorlar ki:
“Kalbime öylesine şeyler gelir ki, bundan dolayı gece gündüz Allah’a
yetmiş defa istiğfar ederim.”
Resulullah Efendimizin tövbesi, birinci kademedendi. (Bu kademe, Allah’ın
kendilerinden yüz çevirme korkusuydu.) Çünkü; her geride kalan kademe, ikinciye nispetle Allah’a biraz uzaklıktır.
Daha sonra da, kaybettiği mevkiini bir daha elde edemiyeceği korkusu gelir. Bir gün İbrahim Ethem hazretleri bir seyahati sırasında dağın tepesinde bulunuyordu. O sırada şöyle bir şiir duydu:
“Senin her şeyin bağışlanır. Ancak bizden yüz çevirmen bağışlanmaz.
Kaybolanı biz, sana bağışladık. Bizden kaybolanı da, bizim vermediğimizi de sen bağışla.”
Bunu duyan İbrahim Ethem’in vücudunu bir titreme aldı, bayılıp düştü.
Böyle yirmi dört saat baygın kaldı. Ayıldığı zaman yine o ses :
“Ey İbrahim, kul ol!” diye nida etti. Bunun üzerine İbrahim Ethem kulluk ve köleliği kabul ederek huzura kavuştuğunu söyler.
Bu korkudan sonra, sevenlerin kalbine, aşk ve şavktan mahrum kalıp, var olanla baş başa kalmak korkusu gelir. Eğer var olan ile yetinir ve bununla avunursa, bu bir geri dönme sayılır.
Sevginin bilmediği taraftan gelmes i gibi, kanaat ve var olanla yetinme de
bilmediği bir taraftan kendisine gelebilir. Bu değişikliklerin anlaşılması, gizli ve ilahi sebeplere dayanır. Hz. Allah, bir kuluna mekrettiği zaman, ona uğrayan tembelliğin sebebini ondan gizler. Ona ümit içinde olduğu zannını verir. Böylece o güzel bir sebebe dayanarak, gaflete dalar, nefsinin arzularına uyup yerinde sayar. İşte bütün bunlar, meleklerin kuvvetini teşkil eden ilim, akıl, zikre üstün gelen şeytanın ordusudur. Allah’ın sıfatlarından olan lütuf, rahmet ve hikmet gibi niteliklerin zuhuru sevgiyi tahrik ettiği gibi, O’nun yücelik, izzet ve kanaat gibi vasıfları da tembelliği
işaret eder.
Bundan sonra Allah’ı seven gönüllere değişiklik korkusu gelir. Allah korusun, bir bakarsın, Allah’ı severken bir başkasını sevmeye başlarsın.
İşte bu, Allah’ı sevenleri korkutan nedenlerin başında gelir. Böyle olanlara
Allah ‘ın nefreti şiddetlidir. Tembellik bu makamın başlangıcı, yüz çevirmek de tembelliğin başlangıcı, gönlük iyiliklere karşı daralması, zikre devam etmekten bıkması, görevi olan duaları yerine getirmemesi, bu halin sebep ve başlangıçlarıdır. Aynı zamanda, bu sebeplerin görülmesi, sevgi makamından nefret makamına geçilmesinin bir delilidir. Bundan Allah’a sığınırız. Bunlardan korkmak ve devamlı olarak nefsini denetim altında tutmak ve son derece sakınmak, sevgideki sadakatin delilidir. Çünkü bir şeyi seven, kuşkusuz o şeyin (sevgilisinin) kaybolmasından korkar.
Ariflerden biris i diyor ki:
“Korku olmadan yalnız sevgi ile Allah ‘a ibadet eden helak olur. Yalnız korku ile ibadet eden de, O’ndan uzaklaşır. Fakat hem sevgi, hem de korku ile Allah’a ibadet edeni Allah-ü Teala sever. Onu kendisine yaklaştırır, öğretir ve imkanları ona bahş eder.”
Seven korkudan, korkan da sevgiden uzak olamaz. Fakat sevgisi korkusu üzerine üstün gelen için, sevgi makamında olduğu söylenir ve muhabbet edenlerden sayılır. Korku kusuru da sevgi sarhoşluğunu azaltır. Eğer sevgi tamamen üstün gelir ve marifet kendisini kuşatırsa, buna insanın gücü yetmez. Korku, bunu ortadan kaldırmaya sevkeder ve kalp üzerindeki tesirini azaltır.

Dervişlerden birisi, sıddıklardan birine:
“Allah’a bana marifetinden bir zerresini nasip etmesi için dua et.” der.
Sıddık da dua eder. Allah (C.C.), sıddıkın duasını kabul buyurup dervişe marifetinden bir miktar nasip eder.
Derviş , bu ilahi marifet karşısında şaşkınlık ve hayretler içinde kalarak dağlara çıkar. Yedi gün böyle şaşkınlık ve hayret içinde kalır. Kendisinden hiç kimse bir şey faydalanamadığı gibi, kendi kendine de bir yarar sağlayamaz. Bunu gören sıddık, Allah’a:
“Ya Rab! Bu adam, senin verdiğin marifete güç getiremedi. Buna verdiğin marifetin derecesini biraz azalt da normale dönsün.” diye duada bulundu .
Bunun üzerine Allah (C.C.) şöyle buyurdu:
“Ben bu adama marifetimin bir zerresinin yüz binde birini verdim. Çünkü o, benden marifet isteğinde bulundugu zaman, onun gibi daha yüzbin kişi de aynı anda benden marifet talebinde bulunuyordu. Bunun üzerine ben, onların isteğini senin duana kadar geciktirdim. Sen bu adam için şefaatçi olduğun zaman, bunun hakkındaki şefaatini kabul ettiğim gibi, onların da isteklerini kabul ettim. Böylece marifetimin bir zerresini yüzbin kişi arasında taksim ettim. Yani bu adama verdiğim marifetimin bir zerresi değil, bir zerresinin yüzbinde biridir.”
Hz. Allah ‘ın böyle buyurması üzerine sıddık:
“Ey hakimlerin hakimi olan Rabbim! Buna verdiğin marifeti yine azalt .” dedi.
Allah (C.C.) da, bir zerrenin yüz binde birini on bine böldü. Bunun birini o adamda bıraktı. Böylece adamın korku, sevgi ve ümidi normale dönerek diğer arifler gibi oldu.
Belirttiğimiz bu marifet ve benzerleri ortaklaşa herkeste bulunması doğru olmadığı gibi, bu keşiflere ulaşan kimselerin bunları başkalarına açıklamaları da doğru olmaz. Hatta bu marifetlerde insanlar ortak olsa, herkes dünyadan yüz çevireceği için, dünya harap olurdu. Yani yaşam diye bir şey olmazdı. Yemek – içmek, ilim, konuşmak, bile son bulurdu. Artık yalnız kendileri ile meşgul olur, hayattan el çekerlerdi.
Fakat hayır işlerinde olduğu gibi, bize şer görünümünde olan işlerde de
Allah ‘ın sır ve hikmetleri vardır. O’nun kudretinin sonu olmadığı gibi, hikmetinin de sonu yoktur.
Bu hikmetlerden biriside, sevgisini gizlemek, benlik davasından kaçınmak, sevgiliye saygı ve sırrını korumak için açıkça coşa gelmekten mümkün olduğu kadar sakınmaktır. Çünkü sevgi, sevenin sırlarından bir sırdır.
Bunun için, onu açıklamaz. Çünkü açıklamaktan sınırı aşma tehlikesi vardır.
Bu da kişiyi ahirette ikaba, dünyada ise çeşitli dertlere maruz bırakabilir.
Evet , sevginin kendine mahsus bir sarhoşluğu ve hayranlığı olur. Bu
nedenle insan, kendine hakim olamadığından durumu değişir ve sevgisi
meydana çıkar. Eğer burada kendisinin yapmacık bir hareketi yoksa,
mazurdur.
Bazen sevgisi o dereceye yükselir ki, aşk ateşi ile yanıp tutuşmaya başlar.
Öyle ki, onu söndürüp önlemeye gücü yetmez.

Ariflerden biris i diyor ki:
“Allah’a en çok işaret edenler, Allah’tan en çok uzak olanlardır.”
Bu sözü ile yapmacık hareketlerle Allah’ı çok anan ve iman yolu ile O’ndan
dem vuranlar, gerçek sevilenler ve âlimler yanında değersiz kimseler olduklarını anlatmak istemiştir. eğer sevginin makamların sonu olduğunu ve onu açıklamanın bir iyiliği açıklamak olduğunu, bunu açıklamamanın ise doğru olmadığını söylersen,
şunu bilmeni isterim ki; sevgi makbul bir makam olduğuna göre, onu
açıklamak da makbuldür. Ancak makbul olmayan, gösteriş için onu duyurmak maks adıyla yapılan açıklamadır. Çünkü buna yasak olan benlik ve böbürlenmek davası karışır.
Sevenin görevi iş ve halini gizli olan sevgilisine sözle açıklamak değil,
uydurmaktır. Sevgisi kendiliğinden açığa çıkabilir, fakat kendisi sevgisini açıklamaya veya bunu açıklayacak herhangi bir harekette bulunmaz. Yalnız sevgilisinin onu sevdiğini bilmesiyle yetinir. Başkalarının da bu sevgiyi bilmesini arzu etmesi ise, sevgiye ortaklıktır. Söz ve iş ile sevgiyi açıklamak çirkindir. Ancak sevgi sarhoşlu ğu üstün gelip vücudu titretip dili söylettiği zaman, sahibi mazur sayılabilir.
Seven kimse, meleklerin devamlı sevgi ve hasretlerini, gece gündüz Allah’ı tesbih edip, bundan yorulmadıklarını, asla isyan etmeyip emrolunduklarını yerine get irdiklerini bilen ariflerden ise, artık kendi sevgisini ortaya koymaktan utanır ve bunların yanında kendi sevgisinin bir hiç olduğunu kesin olarak bilir.
Sevgi ve keşif erbabından biri diyor ki:
“Otuz yıl bütün varlığım ve kalbimle Allah’a ibadet ettim. Allah katında bir mevki sahibi olduğumu sandım.”
Muhabbet ve keşif erbabından olan bu zat böyle dedikten sonra uzun uzadıya bazı keşiflerden bahsetti. Sonra da devamla dedi ki:
“Meleklerden bir topluluğa rastladım. Onlara kimler olduklarını sordum.
Onlar da: Biz Allah’ı sevenlerdeniz. Üçyüz bin yıldır burada Allah’a ibadet eder dururuz. Bu müddet içinde başkasını anmadığımız gibi, hatırımıza Allah’tan başkası da gelmemiş tir, dediler. Onların bu hallerini görünce ben kendi amelimden ister istemez utandım. Ve otuz yıl yaptığım ibadeti o anda azap gören mü’minlerin ru hlarına hibe ettim.”

Demek ki, kendini bilip Allah’tan gereği gibi utanan bir kimse, artık benlik davasından kurtulmuş olur. Allah’ı bütün benliğiyle seven kimsenin tutum ve davranışları sevgisini kolayca belli eder.

Cüneyd hazretleri diyor ki:
“Bir gün talebelerimden biri gelip: “Hocam Sırrı rahatsızlandı. Derdinin devasını bulamadık. Bize bir doktor tavsiye ettiler. İdrarını bir çanak içine koyarak o doktora götürdük. Doktor bir müddet idrara baktıktan sonra: “Bu aşık olan birisinin idrarına benziyor.” dedi. Ben bu aşk kelimesini işitince kendimden geçip, bir ah çekerek yere düştüm. Elimdeki çanak düşerek kırıldı. Bunun üzerine ben Sırrı hocaya dönüp kendisine durumu anlattım.
Bu anlattıklarıma hocam: “Vay ölesi, nasıl anladı benim aşık olduğumu?”
dedi. Bunun üzerine ben: “Hocam, sevgi idrarda da belli eder mi?” diye
sorduğumda bana: “Evet idrarda da belli eder. Hatta derimi kemiklerim
üzerinde kurutan ve cismimi yaralayan da O’nun sevgisidir diyebilirim
sana.” dedi ve bunu der demez de hemen düşüp bayıldı.”

İşte bütün bunlar, Allah’a olan sevginin birer belirtisidir.
Allah sevgisinin alametlerinden biride, ünsiyet ve rızadır. Özet olarak din ve ahlak güzelliklerinin tümünün, sevginin alametleri olduğunu söyleyebiliriz. Bunların dışında kalanlar nefsin arzularına uyulan kötü huylardır.

Gerçekten, insanların bazıları nefislerinin arzularına ve şeytanın isteklerine boyun eğdikleri halde, yine Allah’ı sevdiklerini sanırlar. Şeytanı seven kimsenin Allah ‘ı sevmesi elbette düşünülemez. Böyle kimseler, kendi kendilerini aldatmış kimselerdir. Bunlar Allah ‘ı sevmenin alamet lerini kaybeden, ya da riyakarlık olarak bunlara bürünen, böylece kendi dünyalık çıkarları peşinde koşan münafık kimselerdir. Bunlar, olduklarının aksine görünürler. Kötü âlimler ve amelsiz hafızlar gibi.
İşte dünyada Allah’ın nefret edip düşman olduğu kimseler bunlardır.

Sehl, konuştuğu her kişiye dost diye seslenirdi. Ona: “Böyle her gördüğüne dost diye sesleniyorsun ama, sandığın gibi dost da olmayabilir.” diyen bir adamın kulağına eğilerek: “Bu adam ya mü’mindir, ya da münafık. Eğer mü’minse Allah’ın dostu, münafık ise şeytanın dostudur.” dedi.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam-ı Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 440 takipçiye katılın