Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BAYRAMI HAK EDEN MÜMİNLERE TEBRİKLER

Posted by Site - Yönetici Temmuz 28, 2014

Ramazan bayramınz mübarek olsun

BAYRAMI HAK EDEN MÜMİNLERE TEBRİKLER

Günümüze ve gönlümüze bir bayram sevinci daha doğdu. Orucu farz kılan, ardından ikrâm ve izzetiyle bayramı bir sevinç günü kılan Cenâb-ı Allah’a sayısız hamdler ve şükürler olsun.

Sahi… Sayılı gün mü dersiniz, Ramazanın bereketi mi dersiniz, zamanın tabiatı mı dersiniz; ne dersiniz bilemiyorum, ama otuz gün bir fırtına gibi geçiverdi.

Otuz gün boyunca HAZ.Allah’ın emriyle nefsini tâlim ve terbiyeye tâbî tutan Müslümanın, nefsine hakimiyeti tebrik edilmeliydi. Bu bayram, o tebriğin Hak katındaki işâreti ve nişânesi olmalıdır.

Bayramı tâ içimizde tadalım öyleyse. Hayatı, hayatı verenden dolayı sevelim. İnsanlara, insanların Hâlık’ı için muhabbet duyalım. Canlıları ve tüm mahlûkâtı, Rahmân ve Rahîm olan Rab’leri için incitmeyelim. Yaratılanı, Yaratandan ötürü sevelim.

Tüm sevgiler Allah için, Allah nâmına ve Allah hesabına olmalıdır. Sevdiğimizi Allah hesabına seversek, sevgide bayramı, bayramda sevgiyi tadarız; bayramlarımızda Ebediyetin ve Cennetin çığlıklaşan dâvetini buluruz.

İçimizden kırgınlık namına, adâvet namına, husûmet nâmına ne varsa silip atmanın başka yolu yoktur zaten.

Ve zâten⦠Âdil-i Hakîm varken, Kahhâr-ı Zülcelâl’e inanmışken, Cebbâr-ı Hafîz’e itimat etmişken, Şedîd’ül-İkâb’a boyun eğmişken, Serîu’l-Hisâb’a güvenmişken; husûmetin, kinin, nefretin, dargınlığın, kırgınlığın yeri olmamalı Müslümanın hayatında.

İslâmiyet, bundan dolayı gündeminden çıkarmak istiyor adâvet, kin, nefret ve husûmet kavramlarını. İslâmiyet bundan dolayı barışı, kardeşliği, sulhu, sevgiyi, saygıyı yerleştirmek istiyor gönül hayatımıza. Çünkü Kur’ân’I KERİME göre insan HAZ.Allah için vardır ve HAZ.Allah’a dönecektir!( Bakara Sûresi: 156, ) Kur’ânI KERİM âyetlerinin hemen dörtten birisi, insanın hesabıyla, kitabıyla, yaptıklarıyla, ettikleriyle, yaşadıklarıyla dönüşünün HAZ.Allah’a olacağını haber veriyor. Buna inanmış, buna itimat etmişsek eğer, nedir bu husûmet, nedir bu kırgınlık, nedir bu dostlarımızla alıp veremediklerimiz?

Barışalım! Mutlaka barışalım! Haklılık peşinde koşmayalım. Vazgeçelim. Husûmeti sürdüren bugün haksızdır. Burası mahşer meydanı değil ki hak dâvâ edelim! Mahkeme salonu da değildir. Öyleyse hemen bugün barışalım.

Silelim gönül dünyamızdan kini, öfkeyi, kırmayı, kırılmayı, darılmayı, senliği, benliği!

Bugün bayram. Bayramı barışla ve kardeşlikle yaşayalım. Düşmanlıkla, kinle, husûmetle, kırgınlıkla bayram yaşanmadığı gibi, hayat da yaşanmaz. Hayat zehir olur. Bu fânî dünyâ için değer mi? Âhirette ise, onun hesabı Allah’a aittir. Allah Serîu’l-İkâb’tır. Öyle değil mi?

Hoşumuza gitmeyen tecellîleri, sevmediğimiz davranışları, tutarsız gördüğümüz hareketleri, seviyesiz bulduğumuz tutumları kınamayalım; gerek yok. Aldırmayalım, geçelim.

Bir Serîü’l-Hisâb var; kaydettiriyor, yazdırıyor, çizdiriyor, görüntüsünü alıyor; biz merak etmeyelim.

Biz sevelim sadece. Biz sadece muhabbet fedâîsi olalım! Şeytan husûmeti, kini, nefreti, adâveti kime yutturursa yuttursun! Bundan bize ne? Müslümandan uzak dursun husûmet! Müslüman, bayramlara lâyıktır!

Biz bayramımızı yaşayalım! Bayramı kendimiz için, dostlarımız için, insanlar için Cennet yapalım! Bayramımız Cennet olsun! Her günümüz bayram olsun! Şeytansa, hasedinden kahrolsun!

Çocukları, yaşlıları, hastaları, kimsesizleri, yetimleri, mâsumları, mazlûmları, bizden ilgi bekleyenleri, musîbete düşenleri unutmayalım bugün. Onlarla ya elimizle, ya gönlümüzle, ya dilimizle, ya duâmızla birlikte olalım. Rabbimizden esenlikler, kolaylıklar, hayırlar, yardımlar ve iyilikler dileyelim onlar için.

Allah Resûlü’nün (asm); “Allah’a ve Âhiret Gününe îmân eden komşusuna eziyet etmesin! Allah’a ve Âhiret Gününe îman eden misâfirine ikrâm etsin! Allah’a ve Âhiret Gününe îmân eden hısımlarına, akrabalarına, yakınlarına, dostlarına ve arkadaşlarına muhakkak ulaşsın! (Kendisine ulaşanlara müşfik davransın) Allah’a ve Âhiret Gününe îmân eden ya hayır söylesin, veyahut sussun!”( R. Sâlihîn, 308, 314 ) fermanını doyasıya yaşayacağımız gündür, bugün.

Ulaşalım; gönlümüzü, kalbimizi, en sıcak sevgi ve ilgimizi açalım onlara. Onların acılarını, tatlılıklarını, sevinçlerini, burukluklarını paylaşalım.

Tüm Müslümanlara eşiyle, dostuyla, sevdikleriyle, yakınlarıyla, akrabalarıyla iç içe, gönül gönüle, acı tatlı her şeylerini paylaşacakları bir bayram temennî ederiz.

Mübârek Ramazan Bayramının; tüm İslâm âlemine, tüm insanlığa, ülkemizin her karış toprağına, taşına, milletimizin her ferdine, her kuşağına ve hâssaten RAMAZANI ŞERİFİ HAKKIYLA VE LAYIKKIYLA GEÇİREN MÜSLÜMANLAR İÇİNhayırlara vesîle olmasını niyaz ederiz.

Bayramınızı gönülden tebrik ederiz.

Bu yazi icin ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamiza tesekkur eder,sizlerinde dualarini bekleriz.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ramazan-ı Şerif, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

RAMAZAN-I ŞERİFTEN HÜZÜNLÜ AYRILIK

Posted by Site - Yönetici Temmuz 28, 2014

Ramazan bayramınz mübarek olsun (2)

RAMAZAN-I ŞERİFTEN HÜZÜNLÜ AYRILIK

Elveda ey Rahmet Güneşi Şehr-i Ramazan. Mü’minler için hüsn-ü şehadette bulunmak üzere Rabbin huzuruna gidiyorsun. Kırık dökük dünyamıza misafir oldun otuz gündür. Yaşanan her ânın kalbimizden birer parça gibi kopup gittiğini ve artık dönmeyeceğini bize defalarca ihtar ettin. Bizi defalarca uyardın.

Senin gündüzündeki o sonsuz, nihayetsiz, hadsiz, hudutsuz rıza-yı İlâhîyi istedik hep. Gecendeki bin aydan daha hayırlı dakikalara talip olduk. Seninle Allah’a yaklaşmaktı niyetimiz. Seninle kulluğun doruklarında uçmaktı kalbimizden geçen. Seninle rahmet deryasında boylu boyunca yüzmekti gayemiz. Seninle günahsız bir vadiye kanat çırpmaktı muradımız. Seninle af ve mağfiret ummânına yelken açmaktı arzumuz. Seninle Allah’ı, yalnız Allah’ı isteyecektik; yalnız!

Bu yüksek gayelere ne kadar yaklaşabildik, bilemem!

Sen bize rahmet yüklü bulutlardan daha fazla rahmetle geldin ey Şehr-i Ramazan! Bizi rahmet dolu kucağına aldın! Müşfik kucağında bir ay bizi rahmete kandırdın, bizi Kur’ân’ı kerimin müjdeleriyle müjdeledin! Bize ebedî saadetin kokusunu getirdin! Bizi Resûlullah’ın (asm) şefaat müjdesiyle coşturdun! Bize Cennetin pınarlarından birer damla hayat kaynağı sundun; Cennete benzeyen lezzetinle aklımızı başımızdan aldın!

Rahmet Güneşi! Bu gün aramızdaki son günün! Biz yine kendi kendimizle baş başa kalacağız! Sense yükünü yükledin artık! Ayrılık saatin geldi gelecek! Aramızdan ayrılacaksın!

Seni anlayabildik diyemem! Varsa yoksa kalbimizin sâfî niyetini, nezih arzusunu, nâzik talebini, yüksek muradını aldın, yazdın, kaydettin!

Elimizden gelseydi bütün sâlih ve veli kulların ibadetlerinin ve niyazlarının bir katını Cenâb-ı Hakk’a arz edecektik! Elimizden gelseydi kâinatın zerreleri adedince Cenâb-ı Hakk’a tesbih ve tazimde bulunacaktık! Elimizden gelseydi, bütün kimsesizlerin, yetimlerin, mazlûmların, masumların, gönlü kırıkların gönlünü alacaktık! Elimizden gelseydi, Cenâb-ı Allah’ın emirlerine ve nehiylerine eksiksiz ve kâmilen uygun hareket edecektik!

Eksiklerimizle, noksanlarımızla, kusurlarımızla, günahlarımızla, yanlışlarımızla mutlak hayra ve hakka ne kadar yürüyebildik bilemem! Hakk’ın feyzinden, bereketinden, sevabından, hayrından, hasenatından ne kadar istifade edebildik bilemem! haz.Allah’ın kitabında beyan buyurduğu “mutlak birr”e (salih amel’e, iyiliğe) (Âl-i İmrân Sûresi, 92.) azıcık da olsa nail olabildik mi bilemem!

Ey bütün kusurlardan ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ım! Biz Seni lâyıkıyla sena edemedik! Seni Kemal sıfatlarınla doğru dürüst bilemedik! Sen Kur’ân’ı keriminde ve Habibin’in (asm) dilinde Kendi Zatına ettiğin senaya lâyıksın!

Allah’ım! Biz Seni lâyıkıyla tanıyamadık, lâyıkıyla zikredemedik! Sen; kâinatın bütün zerrelerinin titreşimleriyle yaptıkları sonsuz zikre lâyıksın!

Allah’ım! Şükrümüzü hakkıyla ödeyemedik! Sen; bütün hayat sahibi varlıkların, meleklerin, ruhların, cinlerin, ağaçların, bitkilerin, kuşların, balıkların, böceklerin, hayvanların ve bütün canlıların ince ve nazik duygularıyla ve rahmet dilleriyle yaptıkları sayısız, sonsuz, sınırsız şükre ve hamde lâyıksın!

Allah’ım! Biz Sana lâyık bir ibadetle kulluk edemedik! Biz Seni hakkıyla tesbih, tazim ve tenzih edemedik! Hâlbuki gökler, yerler ve içindekiler Seni lâyıkıyla tesbih, tazim ve tenzih ediyorlar! Hiçbir şey yoktur ki, Seni hamd ile tesbih etmesin! Allah’ım! Âcizane ellerimizi ve gönüllerimizi açtık! Bütün varlıkların zikirleriyle Seni zikrederiz! Bütün kâinatın tesbihâtıyla Seni takdis ederiz! Bütün peygamberlerin, bütün velilerin ve bütün meleklerin tesbihâtıyla Seni tesbih ederiz! Bizden namazımızı, niyazımızı, orucumuzu, duâmızı, yakarışlarımızı eksikleriyle ve kusurlarıyla kabul buyur!

Ey Şehr-i Ramazan! BAYRAM GELİYOR! Gönüllerimize bayram heyecanı şimdiden sökün edip geldi. Bir aylık misafirliğinden, geriye bir bayram bırakarak aramızdan ayrılacaksın! Bütün günleriniz bayram esenliğinde ve uhuvvetinde geçsin, demek istiyorsun; seziyor gibiyim!

Bundan, bütün ehl-i imana uhrevî ve ebedî bir bayramı da müjdelediğini çıkarabilir miyiz? Bu bayramın perde arkasının Cennet olduğunu herkese ilân edebilir miyiz?

Mağfiret ve Rahmet ayı! Yine gel dünyamıza!

Seni bekleyeceğiz, Rahmet Güneşi Şehr-i Ramazan!

Bu yazi icin ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamiza tesekkur eder,sizlerinde dualarini bekleriz.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | 3 Comments »

Raks ve Coşmak – Def İle Ney İle Çalgı İle Zikir Ve İlahi Caizmi ?

Posted by Site - Yönetici Temmuz 27, 2014

Raks ve Coşmak - Def İle Ney İle Çalgı İle Zikir Caizmi

Raks ve Coşmak – Def İle Ney İle Çalgı İle Zikir Caizmi ?

(Sevap adına) raksetmek ve kendinden geçmeyi (coşmayı), ilk ihdas eden (dünya tarihinde ilk uyduran) kişi kimdir ?

Alttaki yazıyı okumanızı Tavsiye ederim…..

Kurtubî hazretleri , Turtûşî (r.h.) [1] hazretlerinden naklettiler.

Kendisine soruldu:
-“Bir kavim (bir topluluk), bir yerde toplanıyorlar. Kur’ân-ı kerimden bir şeyler okuyorlar. Sonra da, onların söyleyeni kendilerine şiir (ilâhî, kasîde, na’t ve benzeri) şeyler söylüyor. Raksediyorlar. Coşuyorlar, Def [2] çalıyorlar ve (yollarının büyüklerini) medhediyorIar...(Ney ve kaval gibi aletleri üflüyorlar [3] Böyle bir toplulukla hazır olmak ve onlarla beraber olmak helal mi değil mi?

Tarsûsî (r.h.) hazretleri buyurdular:
-“(Böyle yapan sevap ve ibâdet niyetiyle def çalan, methiyeler okuyan ve coşan) sofiyyenin yolu,
1- Betâlet (boş şeylerle meşgul olmak),
2- Cehalet ve,
3- Dalâlettir. (Yani sapıklıktır…)

islâm dini, Allah’ın kitabı (Kur’ân-ı kerim) ve Resûlüllah (s.a.v.) hazretlerinin sünnetinden başka bir şey değildir.
(Sevap adına) raksetmek ve kendinden geçmeyi (coşmayı), ilk ihdas eden (dünya tarihinde ilk uyduran) kişi Sâmiri’nin arkadaşlarıdır. (Sâmirinin yapmış olduğu buzağıya tapan Yahudîlerdir…)
Onlar, buzağı sesi gibi böğürmesi olan buzağı heykelinden bir ceset edindikleri zaman; ayağa kalktılar ve onun çevresinde raksetmeye başladılar. Ve kendilerinden geçtiler. İşte bu (raksetmek ve kendinden geçip coşmak) kâfirlerin dinidir.
Buzağıya tapan müşrik Yahudilerin dinidir .

Raks ve Ashâb?

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ve ashabı ise (hâşâ raksetmek, kendinden geçmek ve coşmak şöyle dursun), onlar, başlarında uçacak kuş varmışçasına vakar ve sükûnetle otururlardı

Raksedenlerin Yerleri?

Sultan ve sultanın naibine (idarecilerine) gereken vazife, (def çalarak rakseden, oynayan, coşan ve kendisinden geçenlerin) mescidlerde hazır olmalarına ve başka yerlerde toplanmalarına mâni olmaktır .
Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kişiye, onların meclisinde hazır olmak helâl değildir. Onların bâtıl işlerinde onlara yardım etmesi kesinlikle helâl değildir

Bu gün inkıtâya uğrayan tarikatların câhil halkı kendisine çekmek ve cezb etmek için, def çalmak, kendi şeyhlerinin medhiyyelerini okumak, raksetmek, dönmek, coşmak ve benzeri islâm dışı, Kur’ân-ı kerim ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnetiyle ilgisi olmayan sapık faaliyetler içinde oldukları bir vakıadır.
Ve işin kötüsü bu sahte şeyhler, “Çırağlık” adı altında halktan aynî ve nakdî yardımlar toplayarak bu İşlerini devam ettirmektedirler.
Halkın çoğu onlara zekat ve sadakalarını vermektedir.
Halkın bunlara yapmış olduğu yardım da haramdır.
Günümüzde inkıtâya uğrayan tarikatları takip ettiklerini söyleyen kişilerin tek sermâyeleri, def çalmak, medhiyye okumak, raksetmek, yılan tutmak, yalan-yanlış muska yazmaktır.
Bu tür İnsanların âkibeti de gerçekten çok kötüdür.

Siverek’te özellikle bizim çevrede Sofi ibrahim’in unutulmayan bir hikâyesi vardır. Bir çok kitaba da geçen Sofu İbrâhimin hikâyesi sapık tarikat ehlinin en güzel Misâlidir.

Anlatırlar: Sofu İbrahim diye birisi vardı. 1930ların başlarında bu adam köylerde dolaşır, el defi çalar, beyit ve kasideler söyleyerek insanları başına topladıktan sonra kendisine şiş vurup, milleti etkileyerek dilenirdi. Onun nazarında halk, din adamlarını ve evliyayı haşa def çalan, rakseden, oynayan, coşan, kendisine debbûs (şiş) vuran ve sonra da kendi nefsi için dilenen aşağılık ve rezil kişiler sanıyordu.
Hatta onun bu tutumu bir çok kişinin dinden soğumasına sebep oluyordu. Orada bulunan eski eşkiyâlardan Osmanlı hapishanelerinde yatmış hapiste Kur’ân-ı kerimi öğrenerek tevbe etmiş bir zat, Sofu İbrâhimin hareketlerinin Kur’ân-ı kerim ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnetiyie bağdaşmadığım İslâm dininin bu tür şeylerle asla bir ilgisinin olmadığını halka anlattı. Ama kimse ona inanmadı. Sofu İbrahim yine Fırat nehrine yakın bir köye gitti. El defini çıkarttı. Def çaldı. Halkı, kadın-erkek, kız oğlan, çocuk büyük bütün köylüyü başına topladıktan sonra, coştu. Kendi şeyhlerinin üzerlerine medhiyeler okudu. Sonra da debbûs edilen özel şişler çıkarttı. Kendisini orada herkesin gözünün önünde şişledi. Şişleri çıkarıp demledi. Sonra da halktan yiyecek ve para dilenmeye başladı. Köylüden topladığı eşyasını merkebine yükledi. Köyden dışarıya çıktı. Orada bir ağaç vardı. Dut ağacının altına oturdu. Merkebini ağaca bağladı. El defi ve diğer malzemelerini de yanına koyarak istirahata çekildi. Uyudu, Sonrasını Sofu İbrahim şöyle anlatır:
“-Köylerde dilenmekten yorulmuş, dinlenmek ve istirahat etmek için köyün kenarında bir ağacın altında uzanmıştım. Uyku ile uyanıklık arasında idim. Çok geçmedi. Baktım ki 1800’lerin sonlarında o civarlarda yaşamış olan “Deli seyyid” adında bir zat rüyama girdi. Savaşa gider gibi kuşanmıştı. Elinde kılıcı vardı. Büyük bir haşmet ve azametle üzerime geldi ve bana;
-Ey Sofu İbrahim! Sofu ibrahim! Sofu ibrahim!” diye bağırdı.
Onun sesinin korkusundan dudaklarım uçukladı. Konuşmasına devam etti.
-“Ümmeti Muhammed (s.a.v.) Allah’tan, Resûlullah’tan kitabullah’tan ve Din-i Mübîni İslâm’dan habersiz ve câhil bir şekilde yaşarken ve bilgiye muhtaçlar iken, sen sofu olduğunu söylüyorsun, tasavvuf ehli olduğunu İddia ediyorsun, onlara islâm dinini öğreteceğine onların dini duygularını istismar ediyorsun? Neden Allah’ı, kitabı, Resûlüllah’t dini ve İslam büyüklerini alet ederek dileniyorsun?
Dilencilik haram değil mi?
Senin dini istismar ederek halktan bir şeyler alman haram değil mi?
Senin yaptığın bu hareketinle bir çok kişinin dinden soğumasına, evliya ve gerçek sofu ve tasavvuf ehline düşman olmasına yol açıyorsun?…” Ben de;
-“Efendim zorla almıyorum! Halk kendi istek ve arzusuyla seve seve bana veriyorlar!” dedim… Daha da kızdı:
-Halk seni evliyâullah sanarak, hâl sahibi ve ermiş bir kişi olduğunu zannediyor. Halbuki sen Allah’ın düşmanısın! Ümmeti Muhammed (s.a.v.)’e acıyacağına, onlar için göz yaşı dökeceğine ve onların hidâyeti için çalışacağına sen insanları kendi maddî çıkarlarına alet ediyorsun?” Bu halinle sen bir zındıksın!” diye bağırdı. Bana kızdı. Ve kılıcını çekti. Karnıma vurup sırtımdan çıkarttı.
“Kim ahiret amel (iş)i ile dünya (malı kazanmayı) dilerse yüzünün güzelliği değişir, zikir (ve vird)i iptal edilir. Ve ismi (cehennem) ateş (in)de sabit kılınır.” Hadisi şerifini okuyarak gitti. Giderken de Ziya Paşanın şu beyitlerini mırıldanıyordu. “Lanet ola ol male ki, tahsiline anın Ya din ola, ya ırz-u namus ola alet”

Uyandığım zaman büyük bir ağrı ve sancı hissettim. Karnımda sanki, bir kılıç yarası vardı. Kılıç – vurulan yer kıpkırmızı olmuştu. Dilenmiş olduğum bütün eşyaları, el defini ve şişlerimi orada bırakıp yollara düştüm. Derdime çare aradım. Gitmiş olduğum bütün kapılar yüzüme kapandı. Kime derdimi ve ağrımı anlatıysam çare bulunamadı. Çok geçmeden Sofu İbrahim bağıra bağıra can verdi. Ölürken,
İlmi’ manevivâti ve mukaddesatı dünyaya alet etmeyin!
El defi çalmak, debbûs vurmak! Medhıye söylemek, coşmak ve raksedip kendinden geçmek Keramet değildir. İslâm diniyle alâkası yoktur. Kur’ân-ı kerim ve sünnetle ilgisi yoktur. Ben hatâ ettim… Bana bu yolu öğretenler benden daha çok hatalıdırlar!” diye haykırıyordu. Çok feci bir şekilde can verdi. Allah taksiratını bağışlasın. Çünkü onun hayatı sebebiyle bazı gerçekler gün yüzüne çıktı.[ Mütercim - İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri ]

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/249.

Dipnotlar :

[1] – Turtûşî: İmam Ebû Bekir Turtûşîdir. Asıl ismi Muhammed bin El-Velid, bin Muhammed bin Halef bin Süleyman, Ebû Bekir et-Tartûşî (veya Turtûşî’dir…) 1059 (h.451) tarihinde doğdu. İyi bir eğitim gördü. Hadis, tefsir fıkıh ilimlerinde büyük bir âlim idi. İskenderiyyede zengin bir hanım ile evli olduğu için hanımının parasıyla bir medrese inşa etti. O medresede yıllarca ilim okuttu. Zâhid, verâ sahibi evliya bir kişiydi. Bir çok kitap yazdı.
1- Muhtasarü’t-Tefsirü’s-Salebî Tartûşî tefsiri” diye meşhurdur.
2- Ed-Dua,
3- Siracü’l-Mülûk,
4- El-Havâdisü vel-bed’u,
5- Et-Tahrîmu’s-Simâ,
Özellikle sirâcü’l-Mulûk isimli kitabı her idarecinin mutlaka okuması gereken bir kitaptır. Tartûşî 1126 (h. 520) yılında Iskenderiyye’de vefat etti.

[2] – Def: Madenî küçük ziller takılmış deri gergili kasnaklı bir vurmalı çalgı âletidir.. Batı Müziğinde karşılığı
Tamburin”dir… Günümüz defleri dâire şeklinde yuvarlıktırlar. Eski deflerin 4 veya 8 köşeli olanları vardı.
Bu gün inkıtaa uğrayan bir çok tarikat erbabı bu çalgı aletiyle zikir yapmaktadırlar. Ve çalgı aleti olan defe kutsiyet vermektedirler. Def çalmakla sevap kazandıklarını zannetmektedirler. Mütercim.

[3] – “Ney ve kaval gibi çalgı aletlerini üflemek ibaresi, Ruhu’l-Beyanm kaynağı olan Hayâtü’l-Hayevânü’l-
Kubrâ kitabında bulunduğu için burada parantez içinde aldım. Bakınız: Hayâtü’l-Hayevânü’l-Kübrâ: c.
1,8.458, Demirî.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Müzik - Musiki, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

SADAKA-İ FITIR (FİTRE) – Fıtır Sadakasını Verdinizmi !

Posted by Site - Yönetici Temmuz 26, 2014

An Afghan man prays to celebrate Eid al-...An Afghan man prays t

SADAKA-İ FITIR (FİTRE) – Fıtır Sadakasını Verdinizmi !

Sadaka-i fıtır, Ramazan-ı Şerîfin sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarından başka en az nisâp miktârı (80.18 gr. altın veya ona denk miktarda) bir mala mâlik bulunan her Müslümanın vermesi vâcip olan bir sadakadır.

Sadaka-i fıtır, zekât farz olmadan önce, orucun farz kılındığı sene vâcip olmuştur.

Sadaka-i fıtır, orucun kabulüne, ölüm ânının sıkıntılarından ve kabir azâbından kurtuluşa vesîledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram neşesinden onların da istifâde etmelerine bir yardımdır. Bu cihetle sadaka-i fıtır, insânî bir vazifedir.

Her Müslümanın kendisi ve fakir olan küçük çocuğu için Sadaka-i fıtır (fitre) vâciptir.

Büyük çocuğunun ve zengin olan çocuğunun fitresi babasına vâcip değildir.

Sadaka-i fıtır, Ramazan Bayramı’nın birinci günü fecr-i sâdıkın doğuşundan (sabah namazı vaktinin girmesinden) itibâren vâcip olur. Fakat fakirler, bununla bayram namazından evvel noksanlarını tedârik edebilsinler diye önce de verilebilir bu menduptur. Sadaka-i fıtır (fitre), Ramazan Bayramı’nın birinci günü fecrin doğuşuyla vâcip olduğundan fecirden önce çocuk dünyaya gelse onun için de sadaka-i fıtır vâcip olur. Şâyet fecirden sonra doğarsa bir şey lâzım gelmez.

Bir kimse, büyük evlâdının fitrelerini onların izinleriyle verebilir. Kendi âilesi, idâresinde bulunduğu takdirde -âdeten izin bulunduğundan- izinleri olmaksızın vermesi de kâfidir. Bir kimse kendi fitresini, fakir olan eşine, anasına, babasına veya oğluna veremez.

Fitreyi bayram namazından sonraya bırakmak mekruhtur. Müstehap olan, namazdan evvel verilmesidir. Çünkü Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) “Sadaka-i fıtrı (fitreyi), oruç tutanı boş, faydasız ve çirkin sözlerden temizlemek ve fakirleri doyurmak için vacib kıldı. Kim fitreyi bayram namazından önce verirse makbul bir sadaka-i fıtır olur.Bayram namazından sonra verirse diğer sadakalar gibi bir sadaka olur.” buyurmuşlardır.

Kaynak : Fazilet Takvimi : 24.07.2014

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Oruç, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Kadir Mısıroğlu`nun Humeynî ve Bugünkü İran Hakkında Kısa ve Umûmî Değerlendirmesi

Posted by Site - Yönetici Temmuz 25, 2014

Kadir Mısıroğlu`nun Humeynî ve Bugünkü İran Hakkında Kısa ve Umûmî Değerlendirmesi

Kadir Mısıroğlu`nun Humeynî ve Bugünkü İran Hakkında Kısa ve Umûmî Değerlendirmesi

Hiç şüphesiz, Humeynî Hareketi’nin ve bugünkü İran idarecilerinin icraatlarında takdir edilecek cihetler vardır. Bunlar, tesettüre riâyet olunmasını sağlamaları, İslâm’ın haram kıldığı davranışları fiilen ve kanunen yasaklamaları gibi şeylerdir. Ancak onların yanlışları yanında, bunlar devede kulak kalmaktadır. Bu yanlışları şöyle sıralayabiliriz:
1-Propagandalarında her vesile ile:
‘’-Mezhepçilik yapmıyoruz. Mezhep önemli değil, önemli olan İslâm’dır!’’ derler.

Derler, amma mezhepçiliği, Humeynî Hareketi’nden sonra kabul ettikleri anayasalarına koymuşlardır. Sünnîlerin İran’ı idâre hakkı olmadığını, anayasa ile tescil etmişlerdir. İran’dan başka hangi ülke anayasasında mezhebe yer vermiştir?! Hem anayasa ile mezhepçilik tescil edilecek, hem de mezhepçilik yapmıyoruz diye propaganda yapılacak!.. Bu, bir tezat değil mi?!

2-Humeynî ve bugünkü İran idârecilerine göre, Kur’ân değiştirilmiştir.
‘’Asıl Kur’ân, ‘Mushaf-ı Fâtıma’dır ki, şimdi mevcud olan Kur’ân’ın üç misli idi.’’ derler.(1)
‘’Cebrâil’in Hz. Peygamber’e getirdiği on yedi bin âyetti.’’ İddiâsında bulunurlar.(2)
‘’Bakara Sûresi’nin 23. Âyetinde ‘Hz. Ali’nin adı vardı.’’ diyorlar.(3)
‘’Asıl Kur’ân’da Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in isimlerinin mevcud olduğunu, bunların Hz. Osman tarafından çıkarıldığını’’ söylerler.(4)

Şöyle diyen olabilir:
‘’-el-Kâfî’de böyle yazılı olabilir. Ama Humeynî, böylesi sapık iddiâları kabul etmemiştir. Gerçek böyle değildir!.’
Bütün şiîler, Buhârî, Müslim gibi sahih hadis kitaplarını kabul etmezler, ama en kuvvetli mercilerden biri olarak ‘el-Kâfî’yi görürler. Humeynî de bu kitabı bizzat kaynak olarak göstermektedir.(5)

3-İmamlarını, peygamberlerden ve mukarreb meleklerden üstün tutmakta, âdetâ bunları ilâhlaştırmaktadırlar. Her şeyin, bütün zerrelerin imama secde edeceğini söyleyecek kadar ifrata düşmektedirler.(6) ‘’Allah, imamları, başka insanlardan farklı olarak yaratmıştır.’’ derler.(7) İmamlar, Allâh’ın yüzü, gözü, dilidirler(8) ve onlar aslâ yanılmazlar.(9)

4-Evlerinde umûmiyetle İmam-ı Ali’ye atfedilen fotoğraf asılı bulunur. Bu uydurma resimleri tâzim ederler. Acaba Hz. Ali’yi kim görmüş de resmini yapmıştır?

5-Sahabîler, âyetlerle medh ü senâ edildiği halde, bunlar, onların pek çoğunu, -hâşâ- kâfir îlân etmektedirler. Hele Hz. Ömer ile Hz. Osman, bunların en büyük düşmanlarıdır. İran sınır kapısında ‘Küstâhî-i Ömer’ (Ömer’in küstahlığı) adını taşıyan bir kitabı hâlâ bedava dağıtmaktadırlar. O Ömer ki, İran’ın mecûsîlikten kurtulmasına sebep olmuştur. Yani İran fâtihidir. Ateşe secde eden başlarını Allâh’a çevirmekle onlara fenalık mı etmiştir ki, O’nu şehid eden mecûsî Ebû Lü’lü’ye Tahran’da türbe yapmışlardır.

Şiîlerin kaynak kitaplarının başında gelen ‘el-Kâfî’ye göre, Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer ve diğer sahabîler, -hâşâ- dinden dönen kâfirlerdir.(10) Yine bunların iddiasına göre, Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetinde geçen ‘küfür’ kelimesinden murad Hz. Ebûbekir, ‘fusûk’ kelimesinden murad Hz. Ömer, ‘isyân’ kelimesinden maksad ise, Hz. Osman’dır.(11)

Bir de Humeynî’nin sahabîlere pervasızca saldırışına bakın:
Kadı Şüreyh (r.a.), için ‘eşkıya’ demektedir. Bu büyük sahabî, emsâli çok az olan bir yüce fakih ve şeriat âlimidir. Hz. Ali’nin de kadısıdır. Adâlet ve fıkhî anlayışta darb-ı mesel olmuştur. Ne çare ki, bu meziyetleri, O’nu Şiîler’in ve Humeynî’nin hücumundan kurtarmaya yetmemiştir.(12)

6-Bunlar, sadece sahabîlere değil şiî olmayan bütün Müslümanlara bu ‘küfür’ ithamlarını teşmil etmektedirler. Tabiî propaganda konuşmalarında bunların ‘takıyye’ yaptıkları mâlum!.. Ama kendi kitaplarına göre, Hz. Ali’den başka ‘hak halife’ tanıyanlar, müşrik olurmuş!.. Hz. Ali hayattayken, başka birinin (yani ilk üç halifenin) hilâfetini meşru sayanlar da müşrik olurmuş. Yani bir insan:
‘’-İmam Ali, hak halifedir, ama Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman da hak halifedir!’’ dese, müşrik olurmuş!.. Neden? Çünkü Hz. Ali’ye şirk koşmuş, ve dolayısıyla ‘müşrik olmuş’ oluyor!..

7-Eskiden İran’da, her yerde sadece Hz. Ali’nin resimleri asılıydı. Şimdi bunlara bir de Humeynî’nin fotoğrafları eklendi. Çarşıda, pazarda, evlerde, iş yerlerinde, hatta câmîlerde!.. Katolik kiliselerinde fotoğraf görüp şaşıran bazı Müslümanlar, bugün câmilerde, evet, İran câmilerinde bu zâtın fotoğrafını görünce nasıl müsâmaha ile karşılayabiliyorlar, hattâ cevazına ne suretle delil buluyorlar?! Çünkü şiî Müslümanlara göre, Humeynî’de kusur bulmak, ‘Amerikan Ajanı’ olmaktır. Buna cevaz vermeyen fıkıh kitapları da, demek ki, Amerikancıların eseridir!..

(Kadir Mısıroğlu, Tahrif Hareketleri Cild 1, İstanbul 2010, Sh: 218)

Kaynaklar

(1) Bkz: el-Kâfî, c: I, sh:456.
(2) a.g.e., c:II, sh: 634.
(3) a.g.e., c: I, sh: 417.
(4) a.g.e., c:II, sh: 379.
(5) Humeynî- İslâm Fıkhında Devlet, sh: 34.
(6) Bkz: Humeynî- a.g.e., 65.
(7) el-Kâfî, c:II, sh: 291.
(8) a.g.e., c: I, sh: 260.
(9) Humeynî- a.g.e., 66.
(10) el-Kâfî, c: I, sh: 420.
(11) a.g.e., c:II, sh: 399.
(12) Humeynî- a.g.e., 92.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kadir Mısıroglu, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

“İSLAMİ CEMAATLERİ SEVELİM”

Posted by Site - Yönetici Temmuz 24, 2014

ayasofya,agia sophia

“İSLAMİ CEMAATLERİ SEVELİM”

İstiyorum ki, bizim tavrımız ne ise sizin de tavrınız da öyle olsun. Tüm müminleri ve müslüman kardeşlerimizi seviyoruz biz.
Bütün mümin kardeşlerimizi, Allah’a ve Resulüne iman eden kardeşlerimizi sevelim.
Onların bir hatası olduğu zaman da hatalarıyla beraber sevelim onları…
Çünkü sevapları var, Allah’ın rızasına muvafık olarak yaptıkları bazı şeyler var.
Peki, “Hata yapıyor? …
” Doğru, hata yapıyor, ama bizler de yapıyoruz. O halde ne diyeceğiz onun hakkında? Sağda solda konuşmak yerine, elimizi açıp,
Ya Rabbi, bu mümin kardeşlerimi ıslah et, beni de ıslah et, onların hatalarını aff u mağfiret et.” Diye dua etmemiz lazım. O zaman melekler senin için ne diyecekler? “Ya Rabbi ona da aynısını ver.
Ben dua edince, melekler ne diyecek benim için?
Diyecekler ki, “Sana da öyle olsun. Seni de Allah aff u mağfiret etsin. Seni de Allah ıslah etsin.” İşte, melekler böyle dua edecekler, meleklerin dualarına mazhar olacaksınız.
Orada burada müslümanlar hakkında konuşuyorsun, ne fayda gördün bu konuşmalardan? Hiç…
Günahtan başka bir şey yok! Ama o gıybetin yerine, o boş konuşmanın yerine, eğer dediğimiz gibi yaparsak meleklerin dualarına mazhar olacağız.
Sen, o arkadaşından daha fazla sevap kazanmış oluyorsun. Daha kârlı oluyorsun, menfaatli oluyorsun. Çünkü sen ona dua ediyorsun, melekler de sana dua ediyorlar. Böyle güzel bir menfaat var.
Onun için diyorum ki, bizler müslüman kardeşlerimizle iyi geçineceğiz. Herkes bunu bilsin, böyle olacağız, böyle olmaya çalışacağız.
Kesinlikle hiçbir cemaatin aleyhinde konuşmayalım. Doğru değildir bu. Bizler yapmamaya özen gösteriyoruz , siz de yapmayın. Bin onlara dua ediyoruz , siz de dua edin. Birbirimize dua edelim. Menfaatli olan şeyleri yapalım.

Nefsin terbiye edilmesi
İnsan nefsi, kendisini hür ve serbest ister, kendisine hiç karışanı olmadan, dilediği tarzda hareket etmeyi fıtrî olarak arzular.
Mahiyetindeki âcizlik ve zayıflığı, kusur ve hatâları hiçbir vakit görmeye yanaşmaz. Hadsiz nimetlerle beslenip yaşatıldığını, terbiye olunduğunu asla düşünmek istemez. Üstelik, servet ve iktidarı da varsa, gaflet içinde, ilâhî nimetleri, gâsıbâne ve hırsızcasına hayvan gibi tutar.
Ådeta demirden bir vücudu, ölümsüz bir hayatı varmış, gibi bütün varlığıyla dünyaya sarılır, birçok kötü ahlâk ve günahlar içinde yuvarlanıp gider.
İşte Ramazan-ı şerîf’te tutulan oruç, en zengininden en fakirine, en gafilinden en mütemerridine kadar herkese, nefsinin gerçek mahiyetini gösterir.
Hiç kimsenin kendi nefsine mâlik olmadığını; Allah’ın izni ve emri olmadan hiçbir şey yapılamayacağını hatırlatır. Oruç sayesinde nefsin ne derece zayıf ve âciz olduğu, demirden sanılan vücudun ise, ne kadar çürük ve dayanıksız bulunduğu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.
Nefsinin gerçek mahiyetini bu şekilde görüp idrâk eden insan, artık başıboşluğu, serseriliği, nefsine itimat ve gururu bir tarafa bırakarak hakikî vazifesi olan şükür ve kulluk görevini omuzlarına yüklenip; kötü ahlâktan, günah ve sefahatlerden vazgeçer.

Abdullah Gümüş

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Mubarek Kandiliniz Kutlu Olsun.

Posted by Site - Yönetici Temmuz 23, 2014

Kadir gecesi,kadir gecesi mesajlari,qndle,kandil,kandil geceleri,ramazani serif, ramadhan,id mubarak,kuran,coran,quran,islam,

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mubarek Gün Ve Geceler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

73 FIRKANIN BEYANI

Posted by Site - Yönetici Temmuz 23, 2014

73 fırka

73 FIRKANIN BEYANI

Meşhur ve kimsenin inkar etmediği ama tevil hususunda kiminin; burada maksat, sapık fırkalarının çok olacağına işarettir diye tevil yaparken, kimisi de 73 bir sayıdır ve bu sayıda da bir hikmet vardır, zira kesret ifade edilecek olsa 10 lu 20 li 100 lü bir rakam ifade edilir di, neden 73 sayısı özellikle ifade edilsin meyanında ifadelerde bulunmaktadır. Bir ARAŞTIRMA yaparak bu 73 rakamı tek tek belgeler halindetespit edelim. Manidar olan bu bilgileri sizlerle paylaşalım.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinden:
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, bazı hadîs-i şeriflerinde, ümmetinin düşeceği ihtilaflara dikkat çekmektedir. Bu hususta rivâyet edilen birçok hadîs-i şerif vardır. Bunların en genişi, Tirmizî ve İbn-i Mâce’de rivâyet edilen hadîslerdir. İbn-i Mâce’de geçen hadîs-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyururlar:
Yahûdiler, yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Bunlardan biri cennette, yetmişi ateştedir. Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Onlardanda yetmiş bir fırka ateşte, bir fırka cennettedir. Muhammed (s.a.v.)’in nefsi kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka cennette, yetmiş iki fırka ise ateştedir.” Sahâbîler, “Yâ Resûlüllah! Cennette olan fırka kimlerdir?” diye sordular. Resûlüllah (s.a.v.), “Cemaat yani ehli sünnet vel cemaaatir diye cevap verdi.
S.İbn-i Mâce, Fiten 17

İmam Tirmizî (rh.)’nin rivâyetinde ise şöyle buyurulmaktadır:
“İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır. Ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir tanesi hariç, bunların tamamı ateştedir.” Sahâbîler, “Yâ Resûlüllah! O kurtuluşa eren fırka kimlerdir?” diye sorunca, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Benim ve ashâbımın yolunda olanlardır.” S. Tirmizî, Îman 18

Böylece Peygamber-i zîşân (s.a.v.) Efendimiz, ümmetinin başına gelecek hâdiseleri, mu’cizevî bir şekilde haber vermektedir.
Hadis âlimleri, hadîs-i şerifte geçen cennetlik olarak vasıflandırılan fırkadan maksadın, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olduğunu kaydetmektedir. Çünkü ifrat ve tefrit ortasında, i’tidâl üzere Resûlüllah (s.a.v.)’ın ve ashâb-ı kiramın yolunu tâkip etmeyi kendilerine şaşmaz ölçü edinenler, bu fırka mensuplarıdır.
Cehennemlik olan fırkalar ise, i’tikadî mes’elelerin birçoğunda, Ehl-i sünnet’e aykırı inançlarda bulunan mezheplerdir

Kelâm ilmiyle alâkalı eserlerin en eskilerinden olan Sevâd-ı Â’zam’da, Hicrî dördüncü asrın başında yaşadığı tahmin edilen müellif Hâkim es-Semerkandî (rh.), yetmiş üç fırka meselesini ve Ehl-i Sünnet’in neden fırka-i nâciye olduğunu açıklamaktadır. Ona göre, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in işaret buyurduğu yetmiş üç fırka şunlardır:

Ehl-i Sünnet bir, Hâricîler on beş, Mu’tezile altı, Mürcie on iki, Şîîler otuz iki, Cehmiye, Neccâriye, Darrâriye, Kilâbiye birer, Müşebbihe üç fırka olmak üzere toplam yetmiş üç fırka eder. Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz’in işaret ettiği fırkalar bunlardır. Bunların sadece bir tanesi ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet fırkasıdır. Diğerleri bid’atlarla ma’lûl olan mezheplerdir. Sevâd-ı Â’zam, 52

“Yetmiş üç fırkadan her biri, şerîate tâbi olduklarını iddiâ edip kendilerini necat bulan zümreden sayarlar. “… Her fırka, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi.” S. Mü’minûn, 53 âyet-i kerîmesi onların bu halini tasdik eder. Halbuki Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in beyan buyurduğu fırka-i nâciyeyi, diğerlerinden ayıran delil, “Benim ve ashâbımın yolunda olanlar” beyanıdır.

Şerîat sahibi Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in burada, sadece kendilerini anlatması kâfî iken ashâbını da zikretmesi, ‘Benim yolum, ashâbımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu onların yoluna tâbi olmaya bağlıdır!’ mânâsınadır. İşte Resûlüllah Efendimiz bunu ilan etmektedir. Zira, ashâb-ı kiramın yoluna tâbi olmadan, Resûlüllah (s.a.v.)’a tâbi olmak iddiâsı, boş bir dâvâdır. Hatta böyle bir ittibâ, hakikatte aynıyla Resûlüllah (s.a.v.)’a isyan sayılır.

Hâl böyle olunca, bu yolun yolcularına, necat bulmak nasıl mümkün olur? Şu âyet-i kerîme bunların hâlini tam bir şekilde anlatır: “Onlar, hakikaten kendilerinin bir şey üzerinde doğru yolda, necatta olduklarını sanırlar. Gözünüzü açın ki, onlar, cidden yalancıların ta kendileridir.”S. Mücâdele, 18

Hiç şüphe yoktur ki, Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in ashâbının yolunda dâim olanlar, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat fırkasıdır. Allah Teâlâ bunların gayret ve çalışmalarını makbul eylesin. İşte fırka-i nâciye bunlardır. ”Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, 1/80

Bu yazi icin ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamiza tesekkur eder,sizlerinde dualarini bekleriz.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | 1 Comment »

Mürşidi Kâmil Kimdir?

Posted by Site - Yönetici Temmuz 22, 2014

gul Muhammed

Mürşidi Kâmil Kimdir?

İmamı Rabbani hazretlerinin Mektubatı Şerifesinin 1.cilt 190.mektupta yaptığı tarife göre, Mürşidi Kâmil:

Cenab-ı hakka vuslat yolunda kendisinden istifade edilen ve yardım görülen zata denir.

Diğer bir tarifte “Mekteb-i nuru nübüvvetin feyizli tarîki ile kemale ermiş, halkı ıslâh ve irşâd hususunda Allah ve rasülü tarafından memur ve mezun kılınan zattır”(1)

Peygamberimizin irtihalinden sonra kıyamete kadar gelecek ve ümmeti Muhammedi irşâd ile meşgul olacak zatlar hakkında sahih haberler:

1- Ahmed Bin Hanbelin Müsnedinde zikrettiği bir Hadisi Şerif:

الابدل فى هذه الامة ثلاث وثلاثون رجلا قلوبهم على قلب ابراهيم خليل الرحمن كلما مات رجل ابدل الله مكانه رجلا

“Ebdal,YANİ SEÇİLMİŞ KUL bu ümmetin içinde 33 zattır. Onların kalpleri Halilurrahman İbrahim aleyhisselamın kalbi (selîmi) üzeredir. Onlardan biri vefat ettiği zaman Hz. Allah yerine bir başkasını gönderir.” (Yani dünya, onlardan hâlî (boş) olmaz).

2-Taberânî, Kebir’inde zikrettiği bir Hadisi Şerif:

الابدل فى امتي ثلاث وثلاثون رجلا بهم تقوم الارض وبهم تمطرون وبهم تنصرون

“Ebdal, bu ümmetten 33 racüldür ki arz, onlar hürmetine ayakta durur (kıvam bulur), yağmur onlar hürmetine yağar ve onların hürmetine yardım olunursunuz.”

Gerçek mürşidi kâmil hakkında kesin ölçü (miheng) :
Peygamber Efendimizin Allah’ın Rasulü olduğuna dair deliller (mucizeler) çoktur. Bunların üçüncü derecede olanı Şakkul-kamer (O’nun işaretiyle ayın ikiye ayrılması), ikinci derecede olanı Mirac mucizesi, birinci derecede olanı yani en büyük delil ve mucize ise KURAN-I KERİM’dir.

Aynen buna paralel olarak bir asırda, özellikle ahir zamanda (son asırda) bir kimsenin vârisi rasul (mürşidi kâmil) olduğunun en kesin delili ve alameti KURAN-I KERİM’E HİZMET, yani onun okutulması, ahkamının öğretilmesi ve ahlakının yaşatılması için yapılan en geniş kapsamlı hizmet faaliyetleri ve gayretleridir.

EZCÜMLE: Dinin ihyası ile meşguliyettir. Bu olmadan irşada ehliyet ve liyakat asla mümkün değildir.

Şairin dediği gibi:

Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası,

İhya-i din ile olur, bir milletin ihyası

İmamı Gazali Hz. şöyle buyurur:

“Mahlûkat iki kısımdır: Canlılar ve cansızlar… Canlılar iki kısımdır: Mükellef olanlar ve olmayanlar… Mükellef olanlar (insanlar) iki kısımdır: İnananlar ve kâfirler… Nefs ve şeytan inananları çeşitli şekillerde kandırır. Tasavvuf erbabı olanları kandırması da umumiyetle (genellikle) onları şeriat esaslarından uzaklaştırmak ve dinin ihyasından uzak tutmak sureti ile olur. (yani Kur’anI KERİME hizmet olmadan kendisini sûfî zan ettirir.)(2)

Bu ölçüler derin derin düşünülmelidir!

İmamı Rabbani Hz. Silsile-i Aliyye’den bahsederken:

“Onların nazarları şifâ ve kelamları devâdır, onlar manevi hastalıkların tabipleridir” şeklinde tavsif etmiştir.

Onların vazifesini üstazım SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN hazretleri şöyle ifade etmektedir:

Üstazlar, çeşme vazifesi görürler”. Yani, onlar nuru ilahi çeşmeleridir, saadet kaynaklarıdır ve bereket merkezleridir.

Tenvirul-Kulubte, bu alametler şöyle sıralanmaktadır:

1-Şer-i ve dini ilimlere sahip ve vâkıf olmak,

2-Kitap ve sünnete hakkıyla ittiba eylemek,

3-Kuranı kerim ilmini ve din ahkâmını okutucu ve öğretici olmak. (Ulûmu diniyye ile meşgul olmayan kimseden mürşid olmaz.)

Bu hususu Silsile-i Saadattan Ubeydullah El Ahrâr hazretleri şöyle haber veriyor:

“Eğer ben, (ilim öğretmekle değil de) sırf irşâd ve meşîhatle meşgul olsaydım, bu âlemde hiçbir şeyh, bir tek mürîd edinemezdi. Lâkin biz, âlemi ğaybden şeriatın tervîci ve dinin te’yidi (öğretilerek yaşanmasını temin) ile emrolunduk.(3)

İsmail Hakkı Bursevi Hz. tefsirinde şu ifade ile işin ehemmiyetini bildirmiştir:

Kendi yaşadığı devrin Süleyman’ını (manevi sultanını) bulamayan bir kimse (ilahi) savtın (İslamî emirlerin) manasını (tam olarak) nasıl idrak edebilir?(4)

Netice olarak, bir dergah açarak köşesine kurulup el etek öptürmekle mürşid olunmaz. Bilakis sahte şeyhlik iddiası ile imanını bile kaybedebilir. Hakiki mürşid ise (ulûm ve ahkâmı Kur’anı) okutur, öğretir ve yaşatır. Hatta öyle ki, dinin ihya vazifesi dahî onun tasarrufu ile bu ruh ve şuur üzere intisab ve irtibatı olan Müslümanlara mümkün ve müyesser olur.

Nitekim Ahzab suresinin 72. ayetinde:
Üzerlerine emanetullah olan Kur’an-ı Kerim’i haml (okutma, öğretme) vazifesi yüklenen müminlerin ancak şu iki sıfata sahip olmaları halinde bu ulvi vazifeyi yapmaya muktedir olabilecekleri haber verilmektedir. Bunlar (1) Zalûm: Kendi nefsine karşı zalimdir. Aç durur, ibâdet eder, yani gündüzleri oruç tutar, geceleri zikir ve teheccüd ile meşgul olur. Nefsanî arzulara tabi olmayıp nefsine her daim zulmederler. (2) Cehûl: Manevi râbıtasına Hazreti Mevlâ’nın nuru ile aşılanmış, ona bağlanmış, Cenab-ı Hak’tan ve ahiretten başka bir şey düşünmeyen ve nefsâni arzularından cahil, onların yollarını bilmez, nefsani arzulardan cahil, nasıl olacağını bilmez demektir.

Bu iki sıfata sahip olmayan kimse, Müslüman bile olsa dinin ihyası için maalesef gayret ve muvaffakiyet gösteremez.

Bu yazi icin ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamiza tesekkur eder,sizlerinde dualarini bekleriz.

(1] Mehmet EMRE-Fetvalar: 2–132
(2) El-keşfü vet-tebyînü fi Ğurur-il Halkı Ecmaıyn
[3] Mektubat:1–77
[4] Ruh-ul Beyan: 6/336

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | 2 Comments »

Allah Demeye Bahanedir Bu Dünya, Allah Deyince Daha Nedir Bu Dünya?

Posted by Site - Yönetici Temmuz 21, 2014

kabir,mezar,olum,cenaze,Telkin Verilirken Neden Annelerin İsmi İle Çağırılırlar.

Allah Demeye Bahanedir Bu Dünya, Allah Deyince Daha Nedir Bu Dünya?

Geldik dünya denilen pazara…
Bir kefen aldık, gidiyoruz mezara…
o kefenin ne cebi var… nede rengi siyah…
Hepsi bu mu yani? Elbette değil…
Karla kaplı yollar bahara gider…
Güneş unutulmuyor gecede…
Her sabah yeniden doğuyor…
Tohum unutulmuyor toprakta…
İnsan da unutulmayacak mezarda…
Kuru dallara can veren Allah, Kurumuş, çürümüş kemiklerimize de can verecek… Yeniden diriltip, yeniden yaratacak bizi de…
Ruhumuzu, yeniden yaratılan bedenimize tekrar gönderecek…
Ona ebediyet ve bekâ verecek…
Hiç yoktan şu hayatı ve şu bedeni yaratan Allah (cc), bizi yeniden ikinci defa yaratamaz mı? O’nun sonsuz kudreti karşısında zerreler de, yıldızlar da birdirler…
Hepsi birer emirber nefer hükmündedirler…

***
Ey ölüm! Biliyorum geleceksin… Ama ne zaman? Hepimizin içinde gizlidir bu merak… Bu tohum, bu çekirdek daha doğar doğmaz düşer içimize… Bir yandan “hoş geldin dünyaya” derler… Bir yandan da “bir fânî daha katıldı aramıza” derler…
***
Dünya bir değirmendir… Bu değirmenin çarkları döner… Gece gündüz hiç durmadan döner… Ağır ağır öğütür hayatı… Ve sırası gelen gider… Ununu eleyen, eleğini asar, gider… Değirmene gelen, sırasını bekler… Herkesin başında eceli nöbetini bekler…
***
Hangi yılın, hangi günü… Ve hangi günün, hangi saati… Belli değil… Başı sonu bellidir ömrün ama… Allah’ın ilminde bellidir… Vakti geldiğinde ne ileri ne de geridir… İki çizgi arasındadır hayatımız… O aralıkta yaşarız ve yaşıyoruz… “Ölüm büyük şey” diyor Sevgili Peygamberimiz (asm)… Kitaplar dolusu sırlar var bu mübarek sözde…
***
Geldi mi ölüm meleği, yalnız gitmeyecek… Bizi almadan gitmeyecek… Ölümde de hayat gibi, bir değil, binler sırlar var… Ne zaman geleceği belli olmayınca, hiç gelmeyecek sanıyoruz… Oysa hayatla beraber sunulan bir nimettir ölüm… Rabbimiz; hâşâ yaşatması zor olduğu için bizi öldürmüyor… Bilâkis daha harika ve hiç bitmeyecek bir nimete, ebedî saadete ve cennete mazhar etmek için bizi terhis ediyor… Terhis olan asker ağlamaz, sevinir dostlarıma kavuşacağım diye…
“Ölüm güzel şey! Budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü sevgili Peygamber?”
***
Bu fânî bedenle, bu fânî dünyada buraya kadar…
Bu hayat gidiyor, ama ebedî bir hayat geliyor…
***
Sorusu cevabından zor sorular vardır… Ölüm bunların en başındadır… Hiç düşünmemek olmaz… Arada bir hatırlamakla da olmaz… Ölüm her an gündemimizde olmalıdır…
***
Biz onu ne kadar seversek, kendimize ne kadar dost bilirsek ve ona göre davranıp, ona uygun bir hayat yaşarsak ölüm de sevecektir bizi… Bakınız, Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz ne buyuruyor: “Melekler, onların ruhlarını tertemiz olarak alırken, ‘Selâm üzerinize olsun,’ derler. ‘İşlediklerinizden dolayı girin Cennete’” (Nahl Sûresi, 32)
***
Evet biliyorum… Bir gün geleceksin ey ölüm! Ama ne zaman… Kışta mı, baharda mı? Gece de mi, sabahta mı? Biliyorum, geleceksin…
Ey ölüm… Ey güzel ölüm… Gel benim dostum… Sen de olmasan, yandım… Şu dünyada yerimi ve yolumu şaşırdım… Gitmek için gelmişken… Burada kalacağım sandım…
Allah’ım, bana hiç lâyık olmadığım halde bu hayatı veren Sensin… Ölümü de bir nimet olarak veren yine Sensin. Beni gafletten uyandırdın… Gözümü ölümle açtırdın… Hayatımın kıymetini bildirdin… Yok olmaktan kurtardın… Sonsuz hamdler ve şükürler olsun Rabbim Sana…
***
Hz. Enes anlatıyor; Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki dininin gereklerini yerine getirme konusunda sabırlı / dirençli davranıp müslümanca yaşayan kimse avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.”
(Tirmizî, Fiten,73; Ebu Davud, Melahim,17).
Efendimizin bahsettiği zaman ahir zaman fitnesidir. Ahirzaman fitnesi yıllarca süren ve şiddetine göre değişik safhaları olan uzun bir zaman dilimidir. Biz elbette ahir zaman fitnesinin içerisindeyiz.
Burada imansızlıktan söz edilmiyor, bilakis dini yaşamanın zorluğundan bahsediliyor. Demek zor da olsa yaşanıyor..
Nitekim ilgili hadisin bazı varyantlarında Efendimiz (s.a.v.); “o günlerde iyi bir iş yapan kimse, başka zamanlarda o işin aynısını yapanın alacağı ecrin, sevabın elli katını alacağını..” müjdelemiştir.
İyilikten hiç bir zaman zarar gelmez..
İnsanlar bilmesede “ALLAH” bilir…

Abdullah Gümüş.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 365 takipçiye katılın