Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Posts Tagged ‘Uhud Savaşı’

Uhud Savaşı İle İlgili Bilmedikleriniz !

Posted by Site - Yönetici Temmuz 12, 2013

Uhud Savaşı İle İlgili Bilmedikleriniz !

Rivayet olundu:

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, halka çıktığında Uhud’da yediyüz kişiydiler. Abdullah bin Cübeyr (r.a.) hazretlerini, elli (SO) kişilik bir okçu gurubunun üzerine tayin etti. Ve onlara:

-“Siz dağın alt tarafında durun ve oklarla bizi müdafaa edin, düşmanlar arkamızdan gelmesinler. Savaş lehimize de olsa aley­himize de olsa (siz yerinizden) ayrılmayın. Şüphesiz ki, siz yeriniz­de durdukça biz daima gâlib geleceğizi” buyurdu.

Müşrikler geldiler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ve ashâb ile beraber harbe giriştiler. Savaş kızıştı. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, eline bir kılıç aldı. Şöyle seslendi:

-“Bu kılıcı hakkıyla kim alır?” buyurdu.

O kılıcı Ebû Dücâne (r.a.) aldı. Müslümanlardan bin neferin içinde düşmanlara karşı savaştı. Şiddetli bir savaş oldu.

Ali bin EbîTâlib (r.a.) kılıcı bükülünceye kadar savaştı.

Sa’d bin EbîVakkas (r.a.) savaşıyordu.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Sa’d bin Ebî Vakkas (r.a.) haz­retleri için şöyle diyordu:

-“At! Annem babam sen feda olsun!”

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri kendisi ve ashabı, müşriklere hamle ettiler. Allâhü Teâlâ hazretleri, nusretini Müslümanların üzerine indirdi. Müşrikler hezimete uğradılar.

Okçular, müşriklerin kaçtıklarını gördüler. Ganîmet topla­mak için merkezlerini terkettiler. Abdullah bin Cübeyr (r.a.) haz­retleri onlara:

-“Mekânınızdan ayrılmayın! Peygamberiniz size ahid verdi,” dediyse de, kimse onun sesine kulak vermedi.

Ganîmet için geldiler.

Abdullah bin Cübeyr (r.a.) hazretleri yanında sekiz kişiyle kaldı. Halid bin Velid, müşriklerden elli okçu ve ikiyüz atlı ile dağın ardından çıka geldi.

Okçulardan orada kalanları şehid ettiler. Arkadan Müslümanlara saldırdılar. Müslümanları hezîmete uğrattılar.

İbni Kamîe, bir taş atıp Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin rabaiyye (ön dişleriyle azı dişinin arasındaki) dişini kırdı ve başını yardı.

Onun hakkında Hassan bin Sabit (r.a.) şöyle diyor:

“Görmüyor musun?

Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri kulunu peygamber ola­rak gönderdi.

Delilleriyle…

Allah en yüce ve en şereflidir.

Onu yüceltmek için ona kendi isminden müştak isim verdi.

Arşın sahibi Mahmudtur…

Bu ise Muhammeddir (s.a.v.)”

O hengâmede Efendimiz (s.a.v.)’ın ashabı kendisinden ayrıldılar. İbni Kamîe, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini öldürmek için hamle yaptı. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine saldırdı.

O gün sancak sahibi olan Mus’ab bin Umeyr (r.a.) hazretleri, ona karşı çıktı. Fakat İbni Kamîe (melunu), Mus’âb bin Umeyr (r.a.)’ı şehid etti. İbni Kamîe, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini öl­dürdüğünü zannederek geri döndü. Ve:

-“Ben Muhammedi öldürdüm!” diye bağırdı.

Onun bu sesi üzerine, biri çıkıp bütün sesiyle:

-“Ey insanlar! Muhammed öldürüldü!” diye nida etti. Sevinç çığlıklarını attı. Bu kişi şeytânın kendisiydi.

Bu ses üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ashabı hay­retler içerisinde, hezîmete uğramış, yenilmiş ve yıkılmış bir şekil­de geri döndüler.

Enes bin Mâlik (r.a.)’ın amcası olan Enes bin Nadr (r.a.), iç­lerinde Ömer bin Hattab (r.a.) ile Talha bin Abdullah (r.a.) hazretlerinin olduğu bâzı muhacir ve ensâr ile karşılaştı. (2/103)

-“Sizi durduran nedir? Neden duruyorsunuz?” diye sordu. Onlar:

-“Muhammed (s.a.v.) hazretleri öldürüldü!” dediler. Bunun üzerine, Enes bin Nadr (r.a.) hazretleri onlara:

-“Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin ölümünden sonra hayatta ne yapacaksınız? Peygamberiniz öldüğü uğurda siz de kerim ve güzel bir şekilde ölünüz!” dedi.

Sonra düşmana karşı yöneldi. Savaştı ve şehid edildi.

Ka’b bin Mâlik (r.a.) hazretleri buyurdular:

-“O esnada Müslümanlar içerisinde, Efendimiz (s.a.v.) haz­retlerini ilk gören ve tanıyan ben oldum. Miğferinin altından göz­lerinin belirdiğini gördüm. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, bütün sesiyle şöyle seslendi-

-“Ey Allah’ın kullan bana gelin! Ey Allah’ın kulları bana ge-

lin!”

Sahabeler, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin başına toplandı­lar. Onların hezîmete uğramaları üzerine Efendimiz (s.a.v.) haz­retleri onları kınadı. Onlar:

-“Ya Resûlellâh (s.a.v.)! Analarımız ve babalarımız sana feda olsun! Kötü bir haber işittik, bu kötü haberden dolayı kalblerimiz ürperdi. Onun için geri döndük!” dediler.

Onun için bu âyet-i kerimede Allâhü Teâlâ hazretleri onları kınadı. Ve şöyle buyurdu:

‘ Muhammed de ancak bir resuldür…”

“Ondan evvel resuller hep geldi

Diğer peygamberler gibi geçti.”

Önceki peygamberler geçip gittikleri gibi o da geçip gide­cektir. O peygamberlerin vefatından sonra onlara tâbi olan üm­metleri dinlerine bağlanıp kaldıkları gibi; sizlere de düşen vazife onun vefatından sonra onun dinine sımsıkı bağlanmaktır. Çünkü peygamberin gönderilmesinden maksat risâlettir ve hüccet ve delil getirip kâfirleri ilzam etmek ve susturmaktır. Yoksa kavmi­nin arasında devamlı var olmak değildir. “Şimdi o, ölür veya katledilirse, siz ardınıza dönüverecek misiniz?!”

Bu kavl-i şerîf, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ölümü ve öldürülmesi sonucu ayrılmasıyla onların dinden yüz çevirmeleri ve dinlerini inkârı içindir. Daha önceki peygamberlerin vefat ettiğini, ümmetlerinin ise o peygamberlerin dinlerine yapışıp çalıştıklarını bildikten sonra;

“Her kim ardına dönerse,”

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin üzerinde olduğu cihâd ve di­ğer işlerde Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine uymayıp, ökçesi üzerine dönerse;

“Elbette Allah’a zarar edecek değil.”

Yapmış oldukları geri dönüşlerle, lilli “Bir şey,”

Zarar’dan bir şey, demektir. O ancak kendi nefsine zarar ve­rir. Allah’ın gazab ve azabını kendi üzerine çekerek, kendisine zarar verir. Allâhü Teâlâ hazretleri, fayda ve zarardan münezzeh­tir.

“Fakat şükredenlere Allah, yarın mükâfat verecek.”

islâm dini üzere sabit olanlar… Bu ise en yüce ve üstün iyi­liktir. Onlar bu şekilde isimlendirilmişlerdir. Çünkü islâm üzere sabit kalmak, Allah’a şükür ve O’na karşı olan hakkı ifâ etmek manâsını taşır. Bundan dönenlerin, küfrân-ı nimette bulundukla­rını da imâ ediyor.

Sahabenin Dehşete Kapılması

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri vefat ettiği zaman, Müslüman­lar büyük bir ıztıraba düştüler.

Sahabelerin bir kısmı dehşete kapıldılar.

Kimi oldukları yere yıkılıp oturdular; ayağa kalkmaya güç ye-tîremediler.

Kiminin dili tutulup bağlandı. Konuşmaya güç yetiremediler.

Kimi de Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vefat ettiğini ta­mamen inkâr ettiler.

Hatta Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vefatı zamanında Haz-ret-i Ömer (r.a.) bu âyet-i kerimeyi hatırlamayadı.

Hazret-i Ömer (r.a.)’a ayağa kalktı:

-“Münafıklardan bâzı adamlar. Efendimiz (s.a.v.)’m vefat ettiğini zannediyorlar! Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ölmedi! O Rabbine gitti; Mûsâ bin İmrân (a.s.) hazretleri, kavminden ayrılıp, kırk gece Rabbine gittiği gibi… Mûsâ Aleyhisselâm tekrar dön­müştü. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de elbette geri dönecektir!

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin Öldüğünü iddia eden ve zanneden kişilerin el ve ayaklarını keseceğim!” dedi.

Hazret-i Ömer (r.a.) devamlı bu konuşmasını tekrar ediyor­du.

Tâ ki Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) minbere çıktı.

(Bir hutbe okudu.) Allâhü Teâlâ hazretlerine hamd-ü sena­lar etti. Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) sonra hutbesine şöyle devam etti:

-“Ey insanlar! Kim Muhammed (s.a.v.) hazretlerine tapıyor­sa (bilsin ki) Muhammed (s.a.v.) hazretleri vefat etti! Kim Allâhü Teâlâ hazretlerine ibâdet ediyorsa (bilsin ki); Allâhü Teâlâ hazret­leri hayy’dir, (ezelî ve ebedî hayatla diridir) O, ölmezi” dedikten sonra şu ayet-i kerimeyi okudu:

“Muhammed de ancak bir resuldür… Ondan evvel resuller hep geldi geçti… Şimdi o, ölür veya katledilirse, siz ardınıza dönü-verecek misiniz?! Her kim ardına dönerse, elbette Allah’a bir za­rar edecek değil. Fakat şükredenlere Allah, yarın mükâfat vere­cek!”

Râvî buyurdular:

-“Vallahi! Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) bu âyet-i kerimeyi oku-yuncaya kadar, elbette insanlar, bu âyet-i kerimenin Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine indiğini sanki bilmiyorlarmış gibiydiler…

Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’ın bu hutbesi üzerine insanlar, E-fendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vefatına yakînen inandılar.

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ayrılığına, câmidât (cansız varlıklar) bile dayanamaz ve çatlayıp yarılırken, mü’minlerin kalbleri o aynlğa nasıl dayansın?

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin, daha önce üzerinde hutbe okuduğu hurma kütüğü vardı. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine minberin yapılması, hurma kütüğünü bırakıp minbere çıkması üzerine, kütük Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ayrılığına dayanamadı. Çocuğun ağlayışı gibi inleyip ağladı. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, minberinden indi, ona gelip onu kucakladı. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, bir çocuğu kucaklar gibi, o kütüğü kucaklaması üzerine, kütük sakinleşti ve ağlamayı bıraktı.

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:

-“Eğer ben onu kucaklamasaydım, elbette kıyamete kadar inler (ve ağlardı).”

Sevgililerden ayrı kalan hayat ne acıdır! Hususiyetle bu kişi görülmesi hayat özü olan Efendimiz (s.a.v.) hazretleri olursa…!

Hazret-İ Fâtıma (r.a.)mn Üzüntüsü

-“Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hastalığı ağırlaştığında, sık sık kendisinden geçmeye (bayılmaya) başladı. Bundan çok üzüle Hazret-i Fâtıma (r.a.) yüksek sesle:

-“Vay! Babımın ızdırabı!” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri:

-“Bu günden sonra babanın üzerine hiçbir ızdırap kalmaya­caktır,” dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, vefat edince Hazret-i Fâtıma (r.a.) annemiz:

-“Ey Rabbin davetine icabet eden babam!

Ey Firdevs cenneti makamı olan babam!

Ey Cibril’e ölümünü haber verdiğimiz babam!” diyerek hü­zün ve kederini açıkladı.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri defnedildikten sonra, Hazret-i Fâtıma (r.a.):

-“Ey Enes! Peygamberinizin üzerine toprak saçmaya gönlü­nüz nasıl razı oldu?” diye sordu.

Hazret-i Fâtıma (r.a.), Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden son­ra altı ay yaşadı. Sonra vefat etti. (2/104)

Ne güzel buyurmuşlar:

Ey Kardeş!

Bu dünya kimseye kalmaz!

Sen gönlünü dünyayı yaratana bağla.

Bu yeter!


Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 4/117-121 -123.

 

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

UHUD HARBİ

Posted by Site - Yönetici Haziran 4, 2013

UHUD HARBİ

Uhud Savaşı İçin İstişare

Rivayet olundu: Müşrikler, Çarşamba günü Uhud’a inip orada konakladılar. Efendimz (s.a.v.) hazretleri, ashabı ile istişare etti. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Abdullah bin Übey bin [1]Selul’ü  çağırdı. Daha önce onu çağırıp ona danıştığı vâki değildi.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Abdullah bin bey bin Selûl’e danıştı. Abdullah bin Übey bin Selûl ve Ensâr’ın çoğu:

-“Ey Allah’ın Rasûlü! Medine’de otur! Mekkeli müşriklerle karşılaşmak için şehirden çıkma! Allah’a yemin olsun ki, biz hiçbir düşmanla karşılaşmak için Medine’den çıkmadık. Çıktığımızda mutlaka yenildik. Medineye girip şehirde kendileriyle savaştıkla­rımızı da mağlûb ettik. Nasıl olsa sen bizim aramızdasın! Bırak, onlar oldukları yerde kalsınlar. Eğer onlar orada kalırlarsa kötü bir yerde hapsedilip kalmış olurlar. Eğer üzerimize, Medine şehrine saldıracak olurlarsa, erkeklerimiz onlarla yüz yüze gelip savaşır, kadın ve çocuklarımız da onları taşa tutarlar. Yok eğer geri dönüp giderlerse zarara uğramış bir şekilde dönmüş olurlar…”

Sahabelerden bazıları da:

-“Ey Allah’ın Rasûlü! Bizi düşmanlara karşı savaşa çıkart! On­lar köpektirler. Bizim kendilerinden korktuğumuzu sanmasınlar.” Dediler.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri:

“Ben rüyâm’da kesilmiş bir sığır gördüm. Ondan bir parça çevremdeydi. Bunu hayra te’vîl ettim.

Yine rüyamda kılıcımın ucunda bir gedik yani kırık gördüm. Bunu hezimete te’vîl ettim.

Rüyâm’da kendi elimi sanki zırhlı ve kale ile muhafaza edil­miş bir yere soktuğumu gördüm. Bunu da Medîne-i

üzere bırakarsanız…

Bedir harbini kaçırıp; Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendilerine, Uhud günü şehâdet ikram ettiği Müslümanlardan bir adam:

-“Ey Allah’ın Rasûlü! Bizi düşmanlarımıza çıkart! Biz ebedî saadet ve şehâdeti istiyoruz! Cenneti ve cennette Allâhü Teâlâ hazretlerinin ziyâde olarak vereceğini istiyoruz!” dedi.

Çok isrâr ettiler.

İsrarlarının karşısında hatta Efendimiz (s.a.v.) hazretleri hâ-ne-i saadetlerine girdi. Zırhını giydi…

Onlar, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin zırhlarını giydiğini gö­rünce pişman oldular. Kendi kendilerine:

-“Biz ne kötü ettik? Kendisine vahiy geldiği halde, biz Efen­dimiz (s.a.v.) hazretlerine savaşa çıkması için isrâr ettik!” dediler. Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine gelip:

-“Yâ resûlellâh! Dilediğini yap!” dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri:

-“Bir peygambere (savaşmak için) zırhını giyip, savaşmadan onu çıkartması yakışmaz. Buyurdular.

(Böylece Uhud’a çıkmaya karar verilmiş oldu.)

Uhud’a Hareket

Müşrikler, Çarşamba günü Uhud’a gelmişlerdi. Çarşamba ve Perşembe günü orada kaldılar.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de, Cuma güna Cuma Namazını kıldıktan sonra orada vefat eden Ensâr’dan bir adamın üzerine cenaze namazı kıldıktan sonra Medine-i münevvereden çıktılar…

Hicretin üçüncü yılı Şevval Ayının yansında Cumartesi günü halkla birlikte Uhud’da bulundu…

(Uhud savaşı, Islâmın 16’ncı, Hicretin 3’üncü 11 Şevval, Miladın 625’inci yılının 25 Martında, Cumartesi günü fiilen başlamış oldu.)

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, bineğinin üzerinde yürüdü. As­habını savaş için saf dizdirdi. Onları bir ok gibi diziyor ve sanki onlarla savaş ateşinin çakmasını kuvvetlendiriyordu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ashabından birinin göğsünün biraz çıktığını gördüğünde, ona:

-“Geri git” diyordu.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, vadinin kenarına indi. Kendisi­nin ve askerinin sırtını Uhud’a verdi. (Ve böylece Medine-i Münev-vere’ye karşı saf bağladılar.)

Okçulara Tenbih

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, (düşmanın geriden saldırısını önlemek için 50 kişilik bir okçu bölüğü, dağın sol taraftaki boğa­zına yerleştirildi.) Abdullah bin Cübeyr (r.a.)’ı bu okçuların başına komutan tayin ederek ona:

“Oklarınızla düşmanı bizden defedin ve bizi koruyun. Yeri­nizden asla ayrılmayın. Düşmanlar, sizi gördüklerinde gerisin ge­riye kaçarlar. Kaçanların arkalarına da düşmeyin. (Siz burada kal­dıkça biz galib oluruz.) buyurdu

Münafıkların Ayrılması

Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ayrıldığında, görüşlerine aykırı hareket ettiği, Abdullah bin Übey bin Selûl’ü gördü. Bu kişi Medine’nin ileri gelenlerinden ve münafıkların reisiydi. Bu ona zor gelmişti. O, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine:

-“Çocuklara itaat etti; bana âsî oldu (benim görüşümü kabul etmedi,” dedi. Abdullah bin Übey bin Selül, sonra kendi ashabına (çevresindeki münafıklara);

-“Muhammed, sizinle düşmanlarına karşı zafer kazanıp gâlib gelecektir. Çünkü ashabına, düşmanlar kendilerini gördügünde, hezimete uğrayacaklarını vaadetti. (Fakat siz onun dedi­ğinin tersini yapın) düşmanlarını gördüğünüzde hezîmetle geri çekilin. Siz savaşı bırakıp Medineye doğru geri çekilince diğer in­sanlar da size uyarlar. Onlar da savaşı bırakıp kaçarlar. Böylece Muhammed’in söylediklerinin aksi gerçekleşmiş olur…”

İki ordu karşılaştığı zaman, Abdullah bin Übey bin Selûl, münafıklarla beraber geri çekildi.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, bin kişilik bir orduyia Uhud’a çıkmıştı. Veya dokuzyüz elli (950) kişiydiler…

Şavt’a ulaştıklarında, Abdullah bin Übey bin Selûl 300 kişilik münafıkla beraber geri döndü. (Bu ordunun % 30’unun münafık­ların teşkil ettiğinin bir ifadesi idi.)

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri yediyüz kişiyle kaldı.

Abdullah bin Übey bin Selûl, kavmine:

-“Neden kendimizi ve evlâdımızı öldürelim!” diyordu.

Ebû Câbir es-Sülemî onlara yetişti ve:

-“Yapmayın Allah aşkına! Peygamberinizi ve kendi nefsinizi koruyun!” dedi. Abdullah bin Übey bin Selûl:

-“Savaşmasını bilseydik, size tâbi olurduk” dedi.

Savaşta Bulunanlar

Savaş meydanında (Mekke’den hicret eden Kureyşlilerle be­raber) ensâr’dan iki kabile vardı. Bu aslanlar:

1– Hazrec’den Benî Seleme

2– Evs’ten Benî Harise…

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin askerlerinin bu iki kanadı Abdullah bin Übey bin Selûl’e tâbi olmayı içlerinden geçirdilerse de Aliâhü Teâlâ hazretleri onları muhafaza etti. Münafıkların o-yunlanna gelmediler…

Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle beraber devam ettiler. Aliâhü Teâlâ hazretleri onları kuvvetlendirdi. Hatta müşrikleri hezîmete bile uğrattılar…

(Uhud savaşının ilk başlarında mü’minler, kâfirleri mağlûb ettiler. Kâfirler, geride mallarını bırakarak kaçmaya başladılar.) Mü’minler, müşriklerin hezimete uğrayıp kaçtıklarını görünce, bu savaşın “Bedir” savaşı gibi olmasına tama ettiler, müşrikleri takip etmeye başladılar.

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sebat etmelerini sıkı sıkı em­redip yerleştirmiş olduğu mevkileri bıraktılar.

Sonra ganimetleri toplamakla meşgul oldular.

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin emrine muhalefet ettiler.

Allâhü Teâlâ hazretleri, mü’minlerden yardımını kesmeyi murâd etti. Bir daha işlerinde Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin emirlerine muhalefet edip onu geçmesinler ve Mü’minler bilsinler ki, onların Bedir savaşında elde ettikleri zafer, Allâhü Teâlâ ve Rasûlüne olan itaatlerinin bereketiyle olmuştu.

Allâhü Teâlâ hazretleri, mü’minleri oldukları hal üzere terkettiği zaman, onlar da direnemediler. Kıyam edemediler. Allâhü Teâlâ hazretleri, müşriklerin kalblerinde bulunan korkuyu söküp aldı.

Müşriklerin sayısı üçbin (3000) idi. Kâfirler, mü’minlere sal­dırdılar….

Askerler, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden ayrıldılar. Hatta

Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle birlikte yedi Ensâr ve iki Kureyşli mü’min kaldı. Kâfirler, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine kastedip, mübarek başını yaraladılar ve Ön dişlerini kırdılar.

O gün Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin yanında sebat eden Hazret-i Talha (r.a.) idi. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini eliyle koru­yordu. Hazret-i Talha (r.a.)’ın iki parmağı koptu. Tam yirmi dörtyerinden yaralanmıştı.

Kâfirlerin darbesiyle Efendimiz (s.a.v,) hazretlerinin miğfe­rinin iki halkası yüzüne mübarek yanaklarına geçmişti. Bunun acı ve ağrısından Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, (beşer olması münâ­sebetiyle) kendisinden geçti. Dayanılmaz ağrılar çekiyordu.

Hazret-i Talha (r.a.), baygın halde yatan Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini, sırtına alıp taşıdı ve böylece geri çekilmeye başladı. Müşriklerden herhangi biri, kendisiyle karşılaştığında, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini bir kenara koyuyordu. Onlarla muharebe edi­yor, onların tehlikesini tamamen uzaklaştırdıktan sonra, yine Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini taşıyordu. Böylece Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini güvenli yere çıkarttı. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de;

-“Talhaya cennet vacib oldu,” diyordu. Askerlerin arasında bir sayha koptu. -“Muhammed (s.a.v.) öldürüldü!”

Sahabe-i kiram (r.a.) hazerâtı içerisinde Ebû Süfyân lakablı bir sahabe, ensâra seslendi:

-“İşte Rasûlüllah (s.a.v.) hazretleri!”

Onun sesini işiten Muhacir ve Ensâr, Efendimiz (s.a.v.) haz­retlerinin başına toplandılar.

Uhud savaşında, mü’minlerden yetmiş iki kişi, şehâdet şer­betini içip o aziz mertebeye nail oldular. Allâhü Teâlâ hazretlerinin nimetlerinin şerefine ve Celâlinin keremine erdiler.

Şehîdlerin efendisi Hazret-i Hamza (r.a.) şehid düştü. O da kendisi gibi şehid olanların erdiği makama erdi. Müslümanlardan yaralılar çoktu.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:

-“Allâhü Teâlâ hazretleri rahmet etsin, kardeşlerinden kötü­lüğü defeden, olduğu haliyle beraber müşriklere karşı şiddetli olan ve böylece öldürme ve yaralamalarını gizleyenlere Allâhü Teâlâ hazretleri yardım eder ve hatta kâfirleri hezîmete uğratır­lar.”

Sonra bunların hepsini Allâhü Teâlâ hazretlerinin şu âyet-i kerimesi tekid etmektedir.

“Ve eğer siz sabırlı olur ve mütteki olursanız , onların hileleri size hiçbir zarar vermez;”

Mü’minlerin düşmanlara yönelip onlara saldırması, Allâhü Teâlâ hazretlerinin yardımına; Allâhü Teâlâ hazretlerinin yardım­sız bıraktığı kişi de hezîmete uğrar. Koruma Allâhü Teâlâ hazret-lerindendir…

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri,: 4/48.


[1] 187 Abdullah bin Übey bin Selül, Peygamber Efendimizin zamanında yaşayan baş münafıktır. Bedir savaşından sonra şehâdet kelimesini getirip, müslüman olduğunu söylemiş, ama her fırsatta müslümanlann aleyhinde çalışmıştır. Yahudi ve Mekkeli müşriklerle beraber İslam aleyhtarı faaliyetlerde bulunmaktan çekinmezdi. Uhud savaşında kendisi gibi münafık olan 300 adamı ile İslam ordusundan ayrılıp, savaşa katılmamıştır. Müslüman olduğunu söylediği ve görünüşte namaz kıldığı halde muhacir ve fakir müslümanları küçük görür, onların aleyhinde çirkin sözler söylerdi. Hazreti Aişe hakkında uydurulan iftiranın baş tertipçisi ve yayıcısıydı. Onun bu kötü davranışları hakkında “İftiranın büyüğünü üstlenen adam için en büyük azap vardır.” (nur 34/11) ayeti keri­mesi indi. Peygamber Efendimiz bu hadisede de kendisini çok üzen Abdullah bin Selül’ü cezalandırmamış, her zaman olduğu gibi yine ona karşı müsamahalı davran­mıştır. Abdullah bin Übey bin Selül öldüğü zaman, ihlaslı ve samimi bir Müslüman olan oğlu Abdullah, Efendimize koştu:

-“Babam vefat etti. Cehennem ateşinden muhafazası için, mübarek gömleğinizi verse­niz de, babamı onunla kefenlesem ve babamın cenaze namazını gelip bizzat kılsanız..” diye rica’da bulundu. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: -“Olur.” dedi. Birçok kafirden daha çok İslama zarar vermiş olan, Ibni Selül’ün kefen-lenmesi için mübarek gömleğini çıkarıp verdi ve onun hakkında duâ ve istiğfarda bu­lundu. Abdullah, büyük bir sevinç ile Peygamber Efendimiz’in gömleğini aldı. Pederini onunla sardı ve defnetti. Bu sırada Hazreti Ömer (r.a.);

-“Yâ Resûlellah! 0 sağlığında iken Seni hep kötüler ve Senin için şöyle şöyle derdi. Ona istiğfar edip, namazını kıldıracak mısın?” diye itirazda bulundu. Peygamber Efendimiz: -“Evet,” buyurdu. Hazreti Ömer (r.a.): -“Cenab-ı Allah onlar için;

“Ey habibim! Onlar için ister af dile. ister dileme: onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecektir. Bu onların Allah ve Resulünü inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” Tevbe 9/80

Buyurmadı mı?H diye hatırlatmada bulunması üzerine. Efendimiz (s.a.v.); -“Allah bana münafıklar için yetmiş kere istiğfar etsen de kabul olunmayacağını bildir­di. Ne yapayım, yetmişten fazla istiğfar edeyim ki, Allah niyazımı dilerse kabul etsin.” dedi ve en büyük münâfık’ın cenaze namazını kıldı ve günahlarının bağışlanması için dua etti. Peygamberimiz Aleyhisselâm, s. 217-218, Mevlânâ Muhammed Ali. Tercüme Ömer Rıza , SebîlüY-Reşâd kütübhanesi, İst 1341,

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: