Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Posts Tagged ‘Tevekkül’

TEVEKKÜLÜN ASLI OLAN TEVHİD

Posted by Site - Yönetici Mart 22, 2015

Tevekkül tevhid,Kaybolan şeyi bulmak için dua

TEVEKKÜLÜN ASLI OLAN TEVHİD

Tevekkül kalbe ait bir haldir.
İmandan meydana gelir. İmanın çok çeşitleri vardır. Fakat tevekkül bunlardan ikisine dayanmaktadır. Biri tevhide olan iman, diğeri de Allah’ın lütuf ve merhametinin çokluğuna olan imandır.
Tevhidin açıklanması uzun sürer. İlmi, bütün ilimlerin sonudur. Ancak biz tevekkülü açıklamak için gerekli olan tevhidi burada anlatacağız.

Tevhidin dört derecesi vardır:

1-Özü
2-Özünün özü
3-Kabuğu
4-Kabuğun kabuğu,

Demekki tevhidin iki özü, iki de kabuğu vardır. Tevhid taze ceviz gibidir.
İki kabuğu var. Biri içi, birde içinin yağı.

Tevhidin birinci derecesi; dil ile “La ilahe illallah” deyip kalple buna inanmamaktır. Münafıkların tevhidi böyledir.

İkinci derece:La ilahe illallah“a kalbin de inanmasıdır. Bu inanç ya başkalarından görerek, duyarak olur; cahillerin inanışı böyledir. Yahut delil ile, aklın ispatıyla olur. Kelam âlimlerinin inanışı bu şekildedir.

Üçüncü derece: Her şeyin bir yaratıcı tarafından yaratılmış olduğunu görmek, her işin bir yapanı tarafından yapıldığını, başka kimsenin bir şey yapmadığını anlatmaktır. Bu iman, kalpte parlayan bir ışıktır. Her şey bu ışık aracılığıyla görülür. Bu iman cahillerin ve kelam âlimlerinin imanı gibi değildir. Onların imanı taklit ve ispat hileleri ile kalbe vurulan bir bağ gibidir. Ama müşahede ile olan imanda kalbin bağları açılıp çözülmüştür.

Örneğin ev sahibinin evde bulunmasına inanmak üç şekilde olur:
a) Birisinden duyarak inanmaktır. Taklidi iman bunun gibidir.
b) Ev sahibinin her gün kullandığı binek hayvanını, başlığını ve ayakkabılarını evde gördüğü için inanmaktır. Bu kelam âlimlerinin imanıdır.
c) Ev sahibini bizzat evde görerek inanmaktır. Bu da ariflerin tevhididir.

Ariflerin tevhidi çok yüksek bir derecedir. Bu derecede olanlar hem yaratılanı hem yaratanı görüp, yaratılanın bir yaratandan olduğunu bilirler. Bu vahdet dairesini bulanların imanıdır.

Dördüncü derece: Tevhidin en üst derecesidir. Bu derecede olanlar birlikten başka bir şey görmez, her şeyi o birlikte görüp anlarlar. Bunun müşahede ile ilgisi yoktur. Tasavvufçular buna “Tevhidde fena” derler.

Nitekim Hüseyin Hallac, Havas ‘ı çölde gezerken gördü ve: “Burada ne yapıyorsun?” dedi. Havas : “Tevekkülde adımımı sağlamlaştırıyorum.” dedi.
Hüseyin şöyle dedi: “Bütün ömrünü, içinin tamiriyle geçirirsen, tevhide fenaya nasıl kavuş ursun?

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

TEVEKKÜLÜN DERECELERİ

Posted by Site - Yönetici Mart 21, 2015

Tevekkül,Peygamberler tarihi

TEVEKKÜLÜN DERECELERİ

Tevekkülün üç derecesi vardır:

1. Derecede olan; gayretli, açık konuşan, cesur ve merhametli bir avukata güvenen kimse gibidir.

2. Derecede olan kimse, çocuk gibidir. Kendisine ne olursa olsun annesinden başkasını tanımaz. Acıkınca annesini çağırır, korkunca annesine sarılır. Zira çocuğun tabiatı budur. Bu hali başkasının zoruyla veya öğretmesiyle olmadığı gibi, kendi isteğiyle de değildir. Bu derecede bulunan kimsenin kendi tevekkülünden haberi olmaz. Zira vekilini kendinden ayrı düşünmez.
Birinci derecede bulunan ise tevekkülünü bilir ve zorla düşünerek tevekkül eder.

3. Derecede bulunan kimse, yıkayıcının elindeki ölüye benzer. Kendisini Yüce Allah ‘ın gücü ile hareket eden bir ölü gibi görür. Dert ve ıstıraplarla karşılaştığında, kurtulmak için dua bile etmez. Bebek canı acıyınca annesini çağırır. Bu derecede bulunan kimse öyle bir çocuğa benzer ki, annesini çağırmaz. Zira annesinin hep ona baktığını, imdadına koşmağa hazır olduğunu bilir.
Görülüyor ki tevekkülün birinci derecesi istekle, ikinci derecesi de vekile koşup ona güvenmekle olur. Üçüncü derecede bulunanların kendi istekleri ellerinde değildir.

Birinci derecede tevekkül istekle olur dedi. Ancak bu istek vekilin adet ve prensiplerinden anlaşılan hususları hazırlamakla olur.
Mesela: Eğer vekilin adeti, müvekkil gelip dosyayı hazırlamadan dava açmamaksa, müvekkil bunları yerine getirmelidir. Bunları yerine getirdikten sonra müvekkile düşen görev, sonucu beklemektir. Ortaya çıkan her türlü sonucu da vekilden bilir. O halde bu makamda bulunanlar, zahi sebepleri yerine getirmeden her şeyi Allah’a bırakmazlar. Mes ela; geçimini sağlamak için ticaret veya ziraat ten el çekmez veya ektiği tohumun iyi mahsul vermesi için gereken şartları yerine getirmekten geri kalmaz. Ancak bunları yaptıktan sonra Allah ‘ın fazlına güvenip sonucu Allah’a havale eder.

Kaynak : Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

TEVEKKÜL ETMEK NASIL OLUR?

Posted by Site - Yönetici Mart 19, 2015

201tevekkül1

TEVEKKÜL ETMEK NASIL OLUR?

Dindeki bütün dereceler üç esasa dayanır: İlim, hal ve amel. İlim ve hal’i açıkladık. Şimdi de ameli açıklayalım:
Bazı kimseler tevekkülün bütün işleri Allah’a havale etmek, kendi istekleriyle hiçbir şey yapmamak, yani hiç çalışmamak, kazanç için uğraşmamak, yılan, arslan ve kurt gibi yırtıcı hayvanlardan kaçmamak, hastalanınca ilaç almamak olduğunu sanırlar. Bunların hepsi hatadır. Zira hepsi şeriata aykırıdır. Oysa tevekkül şeriatın emrettiği bir şeydir. Şeriata uygun olmayan bir şey tevekkül olamaz.
Mal kazanmakta, sahip olunan malı korumakta, dertleri ve hastalıkları tedavi etmekte, zordan sakınmakta, ayrı ayrı tevekkül vardır. Bu dört tevekkülü sıra ile açıklayalım.

Birinci makam: Mal kazanmakta ve faydalı şeyleri almakta tevekkül.
Bekar olup yalnız başına yaşayanların tevekkülüyle evli olup bakacak kimsesi bulunanların tevekkülü birbirine benzemez. Bakacak kimsesi olmayanların mal kazanmasında ve ihtiyaçlarını gidermesinde sebeplere göre üç çeşit tevekkül vardır.

Birinci kısım sebepler: Yüce Allah’ın bir şey yaratması için arada bulunması gereken, ilahi adetin icabı olan sebeplerdir. Bu sebepler tecrübe ile anlaşılır. Bu çeşit sebepleri yerine getirmek, tevekkül değil delilik olur.
Mesela; aç iken bir şey yemeyip, Allah isterse yemeden beni doyurur ve ekmeği boğazıma gönderir, yahut evlenmeden, Allah bana çocuk verir demek tevekkül değil aptallıktır. Böyle tecrübeyle anlaşılan sebeplere bağlı işlerde tevekkül etmek için sebebi bırakmak gerekmez. Bu çeşit işlerde tevekkül ilim ve hal ile tevekkül etmektir. İlim ile tevekkül; açlıktan
kurtulmak için bazı sebeplerin bulunduğunu bilmektir. Mesela elin, ağzın, dişin, bütün sindirim organlarının, yaratılmasındaki nedenin yemek yemek için Yüce Allah tarafından yaratılmış olduğunu bilmektir. Hal ile tevekkülde ; Yüce Allah’ın yardımına güvenmek, yemeye , ele, ağıza , sağlıklı olmaya güvenmemektir. Zira el felç olabilir, sindirim organları hastalanabilir, yemek yararlı olmayabilir. O halde gıdanın yaratılıp korunmasında kendi hareket ve kuvvetine değil, Yüce Allah’ın yardım ve iyiliğine güvenmek gerekir.

İkinci kısım sebepler: Etkisi kesin olmayan, bazen onlar olmadan da gayenin meydana gelmesi mümkün olan, ancak çoğu kez onlar olmadan gaye meydana gelmeyen sebeplerdir. Böyle sebepleri bırakmak tevekkülün şartı değildir. Yola çıkan kimsenin yanına yiyecek alması gibi.
Yolculuk için yanına yiyecek almak Peygamberimizin ve din büyüklerimizin adetidir. Yolculukta tevekkül; kaybolma tehlikesi bulunan yiyeceği değil, yalnız o yiyeceği yaratıp koruyan Allah” güvenmektir. Ama yiyeceksiz yola çıkmak da tevekkül olabilir. Yemek yememek gibi yasak olamaz. Zira yemek yememek tevekkül değildir. Yiyeceksiz yola çıkmak şu iki özelliğe sahip olan kimse için caiz olur:
Bir hafta aç yürüyebilecek güce sahip olmak.
Bir süre ot yemekle geçinebilmek.

İbrahim-i Havas tevekkül sahibiydi ve yukarıdaki şartlar kendisinde bulunuyordu. Yolculuğa yiyeceksiz çıkardı. Fakat daima yanına iğne, makas , ip ve kova alırdı. Zira bunlar kesin sebeplerdir. İp ve kova bulunmadan çöldeki kuyudan su çekmek, iğne-ipliksiz elbise dikmek mümkün değildir. O halde bu çeşit şeylerde tevekkül onları terk etmek değil, Yüce Allah’ın yardımına güvenmekle olur. Öyle ise bir kimsenin insanların uğramadığı ve yiyecek otların bulunmadığı bir mağaraya çekilip, ben tevekkül ettim demesi haramdır. Zira kendini göz göre göre ölüme atmış olur ki bu da Allah yoluna aykırıdır.

Bir zamanlar bir zahit mağaraya yerleşip tevekkül eder, bir hafta rızkını bekler ve açlıktan ölecek dereceye gelir fakat hiçbir yerden yiyecek gelmez.
O zamanın peygamberine şöyle vahiy gelir: “O zahide söyle, izzetim hakkı için şehre inip insanların arasına karışmadan ona rızık vermem.” Zahit şehre inince her taraftan yiyecek getirdiler. Bunun üzerine zahit biraz üzüldü. Yüce Allah buyurdu ki:
Ey zahit yaptıklarında benim kanunumu bozmak mı istiyorsun? Benim, bir kulumun rızkını diğer kullarımın eliyle vermeyi doğrudan doğruya vermekten daha çok sevdiğimi bilmiyor musun?

Bir kimsenin bir eve girerek kapıyı üzerine kilitlemesi ve bu şekilde tevekkül etmesi haramdır. Zira kesin sebepleri bırakmak caiz değildir. Ama kapıyı kilitlemeden tevekkül etmek, kimse bir şey getirirmi diye gözü kapıda olmamak ve kalbi insanlara değil de Yüce Allah’a bağlı olup ibadetle meşgul olmak şartı ile caizdir.

Kul sebepleri tamamen bir tarafa atmadan rızıktan yoksun kalmayacağına inanmalıdır. Bu espri içinde “İnsan rızkından kaçsa da rızkı onu bulur.” sözü doğrudur. Tevekkül; sebeplerden uzak olmamak ve rızkını sebeplerden değil, sebepleri yaratandan bilmektir. Zira Yüce Allah bütün insanların rızkını verir. Fakat kimisine dilenmek aşağılığı ile, kimisine ticaretle , kimisine sanatla, kimisine hürmet ve saygı dolayısıy la bu rızkı verir.

Üçüncü kısım sebepler: Kesin olmadığı gibi, çoğu zaman ihtiyaç duyulmayan, bazen de hile ve araştırma ile ele geçebilen sebeplerdir.
Bunlar fal, okuma veya dağlamak ile hasta tedavi etmeye benzer.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Tevekkül sahipleri fal, okutmak ve dağlamak ile hastalığını tedavi ettirmez.”
Tevekkül edenler çalışmaz, şehirde yaşamaz, dağlara çekilir dememiş tir.

Sebepleri yerine getirmede tevekkülün üç dereces i var:
1. Derece: Yalnız bir kimsenin yanına azık almadan çöle çıkmasıdır.
Tevekkülün en yüksek derecesidir. Bu derece, uzun süre aç yürüyebilen veya otlarla geçinebilen, bir şey bulamayınca açlıktan ölmekten korkmayan ve bu şekilde ölmenin kendisi için iyi olduğuna inanan kimseler için caizdir. Zira azık götürenlerin de azıksız kalıp ölmeleri mümkündür. Bu ihtimal devamlı vardır. Bu ihtimalleri düşünmekten sakınmak gerekmez.

2. Derece: Çalışmamak fakat şehri de terketmemek. Bir mescidde veya şehrin bir köşesinde ibadet edip insanlardan bir şey gözetmeden Allah’ın lütfunu beklemek.

3. Derece: Kazanç için çalışmak, fakat her harekette şeriat ve sünneti gözetmek. Hile yapmaktan, ince tedbirlerden ve fazla ticaret bilgisi elde etmekten sakınmak. Bunun gibi sebeplere sarılanlar tevekkül sahibi
olmazlar.
Tevekkül etmek, çalışmaktan el çekmek değildir. Zira tevekkül sahibi olan Hz. Ebu Bekir halifeliği kabul ettikten sonra, ticaret için eline bir kumaş parçası alıp pazara gitti. Ona:
Halifelik yaparken ticaretle uğraşmak olur mu?” dediler.
Ebu Bekir (R.A.) şöyle dedi:
Kendi çoluk-çocuğumu perişan edersem, başkalarını daha önce perişan ederim.
Bunun üzerine ona devlet hazinesinden gündelik tayin ettiler, o da kendini tamamıyla halifelik görevine verdi.
Demekki tevekkül çalışmamayı gerektirmez. Çalışanların tevekkülü şu üç şeydir:
a) Mala tutkun olmamak.
b) Elde edilen kazancı sermayeden değil de, Yüce Allah’tan bilmek.
c) Kendi malını, diğer Müslümanların malından çok sevmemek.
Çalışanın tevekkülü; sermayeye değil, Allah’a güvenmekle olur. Bunun belirtiside sermayesi kaybolunca üzülmemek, ümitsizliğe düşmeyip, rızkının Allah tarafından verileceğini bilmektir. Rızkı gelmediğinden de bunun kendisi için daha hayırlı ve faydalı olduğuna inanmaktır.
Böyle bir tevekkülü elde etmek kolay değildir. Bü tün malı elinden alınan veya bir felakette kaybeden kimsenin üzülmemesi, kalbinin değişmemesi, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Böyle bir tevekküle kavuşmak için Yüce Allah’ın fazlının, kereminin, ihsanının sonsuzluğuna ve çok büyük güç sahibi olduğuna kalbin çok net bir inançla inanması ve Yüce Allah’ın sermayesiz birçok kimsenin rızkını verdiğini, sermayenin birçok insanı felakete sürüklediğini bilmesi gerekir. O halde kendi sermayesinin de onu felakete sürükleyebileceğini düşünmelidir.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Kul bazen geceyi, ertesi günü yapacağı şeyleri düşünmekle geçirir. Oysa o iş o kulun felaketine sebep olacaktır. Yüce Allah o kuluna acıyıp işi ona nasip etmez. O ise işi olmadığı için üzülür. “Bu işim neden olmuyor, kim yaptırmıyor, kim bana düşmanlık ediyor?” diye yakınında bulunanlara kötü gözle bakmaya başlar. Oysa Yüce Allah ona acıyarak felaketten korumuştur.”

Hz. Ömer diyor ki:
Sabahleyin zengin mi uyanacağım, yoksul mu, hiç düşünmem. Zira hangisinin benim için hayırlı olacağını bilemem.

İkinci çare; fakirlik korkusunun, kötü düşüncelerin şeytanın vesvesesinden ileri geldiğini bilmektir. Nitekim, Yüce Allah buyuruyor ki:
Şeytan sizi fakirlik ihtimali ile korkutuyor.” (Bakara suresi, ayet : 268)

Yüce Allah ‘ın merhametine güvenmek büyük bir marifettir. Ummadık yerlerden, düşünmedik sebeplerle rızık gönderdiği her zaman görülmektedir. Ancak gizli sebeplere de itibar edilmemeli, her şey Allah’tan bilinmelidir.
Bir tevekkül sahibi mescidde kalıyordu. Mescidin imamı her gün ona:
Bir gün adam:
Bir şeyin yok. Çalışsan iyi olur.” derdi.
Benim Yahudi bir komşum var. Her gün bana iki ekmek almayı üzerine almıştır.” dedi.
Hoca:
O halde işin sağlam, çalışmasan da olur.” dedi.
Adam hocaya şunu söyledi:
Sen de imamlığı bırak. Zira senin yanında bir Yahudinin kefaleti Allah’ın kefaletinden daha sağlammış .

Bir mescidin imamı, birisine: “Nereden geçiniyorsun?” dedi.
Adam: “Dur, önce arkanda kıldığım namazımı kaza edeyim, ondan sonra cevap veririm.” dedi.
Yani sen Allah ‘ın rızıkların kefili olduğuna inanmıyorsun. O halde imamlığın caiz değildir, demek istedi.
Maraşlı Huzeyfe’ye: “ İbrahim Edhem’de ne gibi haller gördün?” dediler.
Şunu anlattı: “Hac yolunda çok açlık çektik. Kûfe şehrine geldiğimizde açlıktan güçsüz düşmüş tüm. İbrahim bu hâlimi görünce: “Ey Huzeyfe, açlıktan bitkin düşmüş görünüyorsun” dedi. Evet , dedim. Bir kalem, kağıt getir dedi. Götürdüm. Şunu yazdı: “Bismillahirrahmanirrahim. Rabbim her şeyin gayesi sensin. Her şeyi veren sensin. Sana hamd ve şükrederim. Ben aç, susuz ve çıplak kaldım. Bu üç şey benim nasibimdir. Elbette yaparım.Kulun rızkını vermeyi ise sen tekeffül etmişsin.” yazılı kağıdı bana verip şöyle dedi: “Dışarı çık. Kalbin Allah’tan başka kimseden bir şey ummasın. Bu kağıdı ilk rastlayacağın kimseye ver.” Ben dışarı çıktım. İlk rastladığım deveye binmiş birisine o kağıdı verdim. Adam kağıdı okuyunca ağladı ve:

Bu kağıdı yazan nerededir?” dedi. Mesciddedir, dedim. Bana içinde yüz altın bulunan bir kese verdi. O sırada çevredekilerden adamın Hıristiyan olduğunu öğrendim. İbrahim Edhem’in yanına dönüp keseyi önüne koydum ve olanları anlattım. İbrahim: “Keseye elini sürme. Sahibi şimdi buraya gelir.” dedi. O anda keseyi veren Hıristiyan içeri girdi ve İbrahim’in yanında iman getirdi.”

Basralı Ebu Yakub diyor ki:
“Mekke’de on gün aç kaldım. Açlıktan bitkin düşmüştüm. Dışarı çıktım.
Yolda bir şalgam buldum. Almak istedim fakat içimden bir ses : ”
On gündür oruçlu ve açsın. Nasibin bir şalgammı?” dedi. Almadan mescide geri döndüm. Baktım birisi önüme kek, şeker ve badem koyup: “Denizde fırtınaya yakalandım. Eğer selametle karaya çıkarsam şunları göreceğim ilk fakire vereceğim diye adakta bulundum.” dedi. Her birinden bir avuç alıp, artanı “Sana hediyem olsum” dedim. Kendi kendime şöyle düşündüm:
Yüce Allah bana rızık göndermek için denizde fırtına çıkardı. Oysa ben sokakta rızık aradım.”

İmanı güçlendirmek için böyle az meydana gelen olayları okumak lazımdır.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Çoluk – Çocugu Olanın Tevekkülü

Posted by Site - Yönetici Mart 11, 2015

tevekkül,tevekkül

Çoluk – Çocugu Olanın Tevekkülü

Çoluk – çocuk sahibi kimsenin şehirden çıkıp çöle gitmesi ve kazanç sebeplerini bırakması doğru değildir.
Evli olanın tevekkülü ancak yukarıda anlattığımız üçüncü derecedeki, çalışanların tevekkülü olabilir. Nitekim Hz. Ebu Bekir çalışarak tevekkül etmiştir. Zira tevekkül iki kısımdır:
a) Açlığa sabredip, ot bile olsa bulduğunu yemekle yetinmek.
b) Açlıktan ölürse, bunun kendisi için hayırlı olduğuna inanmak.

Çoluk – çocuk bu tevekküle dayanamaz. Kendi nefsi de çoluk -çocuğa dahildir. Bırakın çoluk – çocuğu, kendi sabredemeyen kimsenin de, çalışmadan tevekkül etmesi doğru değildir. Eğer çoluk-çocuk da sabretmeye ve tevekkülü razı olsalar o zaman çalışmadan tevekkül etmek caiz olur. Ancak benim görüşüme göre kendini sıkıntıya, sabretmeye zorlamak caiz ise de, çoluk – çocuğu zorlamak caiz değildir.
Eksiksiz imana sahip olup takva ile meşgul olan kimseye, çalışmasa da rızkı ona ulaşır. Tıpkı ana rahminde bulunan çocuk gibi. Aciz iken rızık ona göbeğinden ulaşır. Dünyaya gelince, anasının göğsünden ulaşır. Bir şeyler yiyebilecek yaşa gelince dişleri çıkar. Ana-babası ölür de yetim kalırsa, anasına şefkat verip güzel baktırdığı gibi, başkalarına da şefkat verip güzel baktırır. Daha önce ona şefkatle bakan bir annesi var iken, şimdi herkes ona şefkatle bakmaktadır. Çocuk büyüyüp olgunlaşınca ona çalışma gücünü verir, akıl verir. Böylece çocuk iken annesine verilen şefkate benzer bir şefkat de kendisine veriler ve bununla kendine bakar.
Zahid kendi ihtiyaçlarından vazgeçip çalışmayı bıraktığı, takvaya yöneldiği an, bütün kalpler ona karşı şefkat dolar. Böylece herkes ona karşı şefkat duyup; “Bu, Yüce Allah ile meşguldür. Her şeyin iyisini buna vermek gerekir.” der ve herkes ona acımaya başlar. Ama takva ile meşgul olmayıp tembellik yüzünden çalışmayan kimselere karşı bu şefkat duyulmaz. O halde böyle kimselerin çalışmayıp tevekkül etmeleri caiz değildir. Zira kendi nefsine uyanın ihtiyacını kendisi karşılamalıdır. Ama Allah’a yönelen, yetim gibi olur. O zaman Allah insanların kalbini onun için merhamet le doldurur. Bundan dolayı Allah yolunda çalışanın açlıktan öldüğü görülmemiştir.

Yüce Allah buyuruyor ki:
Allah’ın yeryüzünde rızık vermediği bir mahluk yoktur.”

2. Derece: Mal ve yiyecek saklamak yoluyla olan tevekküldür.
Yalnız başına yaşayanın, bir yıllık ihtiyacını toplayıp saklaması tevekkülü bozar. Zira sebeplere güvenmiş olur. Ancak doyacak kadar gıda alan ve örtünecek kadar elbise giyen tevekkül etmiş olur. Fakat bazı büyükler diyor ki: “Kırk günlük yiyecek saklamakla tevekkül bozulmaz. Daha fazla olursa bozulur.”
Ebu Talib-i Mekki de yiyeceğe güvenmemek şartı ile kırk günden fazla için de saklansa tevekkül bozulmaz, demiştir.

Bişr-i Hafi diyor ki:
Tevekkül sağlam olursa, yiyecek sağlamak zarar vermez.
Tevekkülün aslı uzun yaşama özlemini duymamaktır. Bunun belirtisi de mal ve yiyecek saklamamaktır.
Çoluk – çocuk sahibi olan kimse, bir yıllık yiyecek saklarsa, tevekkülü bozulmaz. Daha fazla süre için tevekkül bozulur. Resulullah çoluk-çocuğu için bir yıllık yiyecek saklardı. Zira çocukların dayanıklılığı yoktur. Ama kendisi için sabahleyin akşama birşey saklamazdı. Saklasa bile tevekkülüne zarar gelmezdi. Zira yiyeceğin kendi elinde olması ile baş kasının elinde bulunması arasında onun için fark etmezdi.
Yiyecek ve gıdasını saklamayınca kalbi rahat etmeyen, başkasının getirmesini bekleyen kimsenin yiyecek saklaması daha iyidir. Zira bunu yapmazsa kalbi rahat etmez ve zikir ile meşgul olamaz. Eğer mal ve yiyecek saklamak kalbine huzur veriyorsa, bunu yapması daha iyidir. Zira asıl gaye, kalbin rahat ve üzüntüsüz Yüce Allah’ı düşünmesidir.

Malın varlığı bazı kimseleri meşgul eder. Malın düşünces inden rahat ibadet edemez. Böyle kimselerin malının olmaması daha iyidir. Bazılarının da geçinecek kadar malı olunca rahat ederler. Böyle kimseler içinde geçinecek kadar mala sahip olup rahat etmeyenler ve daha çok kazanç peşine düşenler, Müslümanlığa bağlı kalpler değildir. Bunları hesaba katmıyoruz.

3. Derece: Zarardan sakınmakta tevekkül, insanı zarardan koruyan sebepler arasında etkisi kesin olan veya etki ihtimali çok olan sebepleri bırakmak tevekkülün şartı değildir. Mesela: Tevekkül sahibinin hırsız girmesin diye evinin kapısını kilitlemesi tevekkülü bozmaz. Yine düşmandan sakınmak için yanına silah, binek hayvanı ve azık almak veya soğuktan korunmak için palto giymek, başına bir şey sarmak tevekkülü bozmaz. Fakat vücudun ısınması için bazı yiyecekler yemek ve bu çeşit sebeplere başvurmak tevekkülü bozar. Dağlamak, okutmak da böyledir.
Görünür sebeplerden birini bırakmak tevekkülün şartı değildir. Bir bedevi, Resulullah’ın yanına geldi. Resulullah: “Deveyi ne yaptın?” dedi. Bedevi:
Serbest bırakıp tevekkül ettim.” dedi. Resulullah: “Deveni bağla, ondan sonra tevekkül et .” buyurdu.

Baş kasının verdiği sıkıntılara tahammül edip, zararını yok etmeye çalışmamak tevekküldür. Nitekim, Yüce Allah buyuruyor ki:
Kâfirlerin ve münafıkların verdikleri sıkıntılara sabret . Ben onların cezasını veririm. Onlardan kurtulmak için Allah’a tevekkül et .” (Ahzap sures i, ayet: 48)
Ama insanlardan değil de yırtıcı ve tehlikeli hayvanlardan gelen tehlike ve sıkıntıya sabretmek doğru değildir. Onları savmak gerekir.
Demek ki düşmanından korunmak için silah kuşanan, taşıdığı silaha değil, Allah ‘ına güvendiği zaman; kapısını kilitleyen de kilide değil yine Allah’a güvendiği zaman tevekkül etmiş olur. Zira çok kilitler hırsızlar tarafından açılabilir.

Tevekkülün belirtisi şudur: Evine gelip de eşyalarının çalınmış olduğunu görünce üzülmemek, “Yüce Allah böyle istemiş .” deyip kazaya razı olmak. Tevekkül sahibi dışarı çıkıp kapısını kilitleyince şöyle düşünmelidir: “Ben Allah ‘ın kazasını değiştirmek için değil, O’nun adetine uymak için kilit takıyorum. Allah ‘ım, eğer birini mâlıma müssallat edersen, senin takdirine razıyım. Zira bu malı benim içinmi, yoksa başkası içinmi yarattın, bilmiyorum.
Kapısını kilitleyen kimse, döndüğünde eşyalarının çalınmış olduğunu görünce üzülürse, tevekkül sahibi olmadığını bilmelidir. Sakin olup şikayet etmezse, tevekkül sahibi olmasa da, sabır sevabını alır. Eğer şikayet edip hırsızı soruşturursa sabır
sevabını da kaybeder. Böyle davranan sabır ve tevekkül sahibi olmadığını anlamalıdır.

SORU: Malı çalınan, bu mala muhtaç olmasaydı, kapısını kilit lemezdi.
İnsanın ihtiyacını gidermek için sakladığı bir şeyin çalınmasına üzülmesi doğal değil midir?
CEVAP: Yüce Allah bu eşyayı kendisine verince, bunun kendisi için hayırlı olduğunu bilmelidir. “Yüce Allah’ın verdiği herşeyde hayır vardır.” demelidir. Bunun gibi, eşyanın gitmesini de kendisi için hayır kabul etmeli, “Allah’ın vermesinde hayır bulunduğu gibi almasında da hayır vardır” demelidir.
O halde hayırlı olan şeylere sevinmek gerekir. Hangi şeyin kendis i için hayırlı olduğunu ancak Allah bilir. Bu babası doktor olan bir kimsenin durumuna benzer. Böyle birine babası etli – tatlı yiyecekler verince sevinip:
Babam hastalığımı tedavi etmek için bunları bana vermiyor” der.
Yüce Allah ‘ın da verip vermemesinde böylesine iman olmadıkça, tevekkül sağlam olmaz.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Allah’a karşı güç gösterisindemi bulunacağım? Hastalığı Gizlemek.

Posted by Site - Yönetici Şubat 23, 2015

ibni sina,osmanli,Hastalığı Gizlemek,Kimya-i Saadet – İmam Gazali,

Allah’a karşı güç gösterisindemi bulunacağım? Hastalığı Gizlemek.

Tevekkül, hastalığı herkesten gizleyip bildirmemeyi gerektirmez. Fakat hastalığı herkese söylemek şikayet olduğu için mekruhtur. Ancak faydası dokunacaklara veya doktora anlatmak, yahut aczini, zayıflığını belirtmek için başkasına söylemek mekruh değildir.

Nitekim hasta olan Hz. Ali’ye:
Nasılsın?” diye sordular. ” İyi değilim” dedi.
Oradakiler birbirlerine bakıp hayret ettiler.
Hz. Ali “Allah’a karşı güç gösterisindemi bulunacağım?” dedi.
Bu sözler Hz. Ali’nin haline çok uygundu. Zira kuvvet ve büyüklük ile kendi aczini bildirdi. Bunun için: “Ya Rabbi, sabır ver!” diyordu .

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Allah’tan sıkıntı değil, sağlık isteyin.
Demek ki özür olmadan şikayet yolu ile hastalığı bildirmek haramdır.

Şikayet şeklinde olmazsa, bildirmek caizdir. Ancak bildirmemek daha iyidir.
Zira çok anlatmak şikayet halini alabilir.
Bazıları: “Hastanın inlenmeside zararlıdır.” demişler. Zira inlemek de bir nevi duyurudur.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

TEVEKKÜL EDENİN GÖZETECEĞİ KURALLAR

Posted by Site - Yönetici Şubat 20, 2015

Tevekkül

TEVEKKÜL EDENİN GÖZETECEĞİ KURALLAR

Kısa Başlıklar..

İlaç kaza ve kaderi değiştirir mi? …. Devamı alttaki yazıda..

Musa (A.S.): Ya Rabbi, hastalığı yapan ve hastalığı iyileştiren kimdir? …. Devamı alttaki yazıda..

Bir topluluk, Peygamberlerine çocuklarının çirkinliğinden şikayet
etmişlerdi. Şöyle vahiy geldi….. Devamı alttaki yazıda..

Her hastalığın ilacı varmı ? …. Devamı alttaki yazıda..

Hacamat nekadar etkilidir ? …. Devamı alttaki yazıda..

Tevekkül sahibinin uyması gereken altı kural vardır:

1- Kapıyı kilitlemeli, fakat başka tedbirler almağa uğraşmamalıdır. Örneğin kapıyı birkaç kilitle kilitlememeli, komşuların göz-kulak olmalarını istememelidir.
Malik İbni Dinar dışarı çıktığı zaman evinin kapısını bir ipte bağlar ve:
Eğer köpeğin girme ihtimali olmasaydı, bunu da yapmazdım.” derdi.

2- Hırsızı davet edici değerli eşyaları evde bulundurmamalıdır. Zira değerli eşya hırsızı çalmaya, dolayısıyla da günaha teşvik eder. Ayrıca kendiside “Acaba hırsız çalarmı” diye ves veseye düşer ve huzurlu bir kalp ile ibadet edemez.
Evinde değerli eşya bulundurup çaldıran hem başkasını günaha teşvik etmiş , hemde kendi kalbine ves vese düşürmüş olur.

3- Evden çıkarken: “Eğer hırsız eşyalarımı çalarsa ona helal olsun.” diye niyet etmelidir. Zira hırsız belki fakir olup buna muhtaçtır. Eğer bu malı çalarsa bir daha başkasının malını çalmayabilir. O halde kendi malını başkasının malına feda etmekle hem hırsıza, hemde Müs lümanlara sevgi göstermiş olur. Ayrıca Allah ‘ın takdirinin değişmeyeceğini, üstelik kendisi için de sevap meydana geleceğini düşünmek gerekir. Böyle bir düşünce besleyenin malı çalınması bile eşyasının yedi katı miktarınca sadaka vermesi gibi kendisine sevap yazılır.
Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Bir kimse eşiyle yattığında azletmezse, yani meniyi dışarı akıtmazsa ve çocuk olmasını niyet ederse, ister çocuk olsun, ister olmasın onun için Allah yolunda savaşa gidip şehit düşen bir yiğit sevabı yazılır.” Zira bu kimse kendisine düşeni yapmıştır. Çocuk dünyaya gelse bile hayatı onun elinde değildir.

4- Eşya çalınınca üzülmemeli ve malın gitmesinin kendisi için hayırlı olduğunu bilmelidir. Eğer helal ederse, arkasına düşüp aramamalı, geri verilirse almamalıdır. Ancak almak isterse alabilir. Zira kendi mülküdür ve bu mülk niyet etmekle mülkiyetinden çıkmaz. Fakat tevekkül sahibinin geri alması iyi olmaz.
İbn -i Öme r’in bir devesini çaldılar. Arayıp bulamayınca, “Allah için helal olsun” dedi. Mescide namaz kılmağa gitti. Birisi gelip “Deven falan yerdedir” dedi. İbn-i Ömer onu almak için ayakkabılarını giydi, fakat Allah için helal ettiğini hatırlayınca istiğfar edip yerine oturdu ve şöyle dedi:
Ben onu Allah için helal etmiştim. Bundan sonra yanına yaklaşmam.

5- Zâlime ve hırsıza beddua edilmemelidir. Zira beddua ile hem tevekkül, hem de zühd bozulur. Çünkü elinden çıkan şeye üzülen zahid olamaz.
Rebi’ ibni Heysem’in çok değerli bir atını çaldılar. “Çalınırken gördüm.” dedi. “Peki, gördüğün halde niçin ses çıkarmadın” diyenlere şu cevabı verdi: “Ondan daha çok sevdiğimle beraberdim. O’ndan ayrılamadım.
Oradakiler hırsıza beddua ettiler. “Beddua etmeyin, atımı ona helal ettim.” dedi.
Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
İnsan kendisine haksızlık yapana beddua eder, kötü konuşursa, bütün hakkını almış olur. Hatta haksızın hakkı da ona geçebilir.

6- Hırsıza, günah işlediğinden dolayı azap çekeceği için acımalıdır.
Kendisinin haksızlık yapan değil de, yapılan olduğuna şükretmelidir.
Dinine noksanlık geleceğine, malına geldiğine sevinmelidir. Eğer hırsızın günah işlediğine üzülmezse, insanlara öğütte bulunmayı ve onlara acımayı terketmiş olur.
Bişr-i Hafi’nin eşyasını çaldılar. Ağlamaya başladı. Fudayl bin İyad: “Mal için ağlanırmı?” dedi. Bişr şu cevabı verdi:
Mal için değil, hırsız için ağlıyorum. Kıyamette azap çekecek.

4. Derece: Tedavide ve ilaç kullanmakta tevekkül.
İlaç üç çeşittir:
a) Etkisi kesin olan ilaçlar. Açlığı yemekle, susuzluğu su ile tedavi etmek ve ateşi su ile söndürmek gibi. Böyle etkisi kesin olan ilaçları terketmek, tevekkül değildir. Hatta böyle şeylerde tevekkül haramdır.

b) Etkisi kesin olmayıp, zan da edilmeyen, ancak muhtemel olan ilaçlar.
Uğurlu sanarak kullanılan ilaçlar, dağlama gibi. Bu gibi şeylerin tevekkülde yeri yoktur.

c) Yukarıdaki iki derece arasında bulunanlar. Bunların etkileri kesin değildir, fakat kuvvetli zanna dayanır. Damardan kan almak, deriden hacamatla kan aldırmak, müshil almak, soğuk algınlıklarına ve ateşli hastalıklara ilaç kullanmak gibi. Bunları kullanmak haram değildir, fakat terketmek de şart değildir. Bazen kullanmak, bazen de kullanmamak daha iyidir. Bu ilaçları terketmek tevekkül için şart değildir.

Zira, Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ey Allah’ın kulları, ilaç kullanın.”

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Her hastalığın ilacı vardır. Yalnız ölüme çare yoktur.
Peygamberimiz (S.A.V.) sordular:
İlaç kaza ve kaderi değiştirir mi?
Peygamberimiz şöyle buyurdu:
Kaza ve kader insana ilacı kullandırır.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Melekler bana ümmetimin hacamat yapmasını tavsiye ettiler.”

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ayın onyedi, ondokuz veya yirmibirinci gününde hacamat yapınki kan artması (tansiyon yüksekliği) sizi öldürmesin. Zira tansiyon Allah ‘ın emri ile ölüme sebep olur.”
Kan aldırmak ile yılanı elbiseden dışarı çıkarmak veya yangını evden uzaklaştırmak arasında fark yoktur. Zira bunların hepsi ölüme sebep olurlar. Tevekkül için bunları bırakmak şart değildir.

Peygamberimiz (S.A.V.) Sa’d ibni Muaz’a damardan kan aldırmasını emretmiştir.
Hz. Ali’nin (R.A.) mübarek gözü ağrıyınca, taze hurma yememesini, pancar yaprağı, yoğurt ve pişmiş arpa yemesini buyurdu.

Peygamberimiz her gece gözlerine sürme çekerdi, her ay hacamat yapardı ve her yıl şurup içerdi. Vahiy geldiği zaman başı ağrıdığı için kına vururdu.
Bir yeri yaralandığında üzerine kına sürerdi. Bazen bir şey bulamayınca da toprak koyardı. Bunun gibi rivayet ler çoktur.

Musa (A.S.) hastalandı. İsrailoğulları ona, şu ilacı kullanın dediler. Musa (A.S): “İlaç almam. Rabbim beni iyileştirir.” dedi. Sonra hastalık iyileşmeyip uzun sürdü. İsrailoğulları: “Bu hastalığın ilacı denenmiştir. Kullanırsan hemen iyileşirsin” dediler. Musa (A.S.) yine: “İlaç almam” dedi. Hastalık sürdü. Sonunda şöyle vahiy geldi: “Büyüklüğüm hakkı için, ilaç almazsan, iyileştirmem.” Bunun üzerine Mus a (A.S.) nın kalbine bazı kuşkular girdi. Yine vahiy geldi: “Tevekkülünle benim hikmetimi bozmakmı istiyorsun?

İlaçların iyileştirmesi, Allah’ın bir hikmetidir.

Zayıflıktan şikayet eden Peygamberlerden birine şöyle vahiy geldi: “Et ye, süt iç.

Bir topluluk, Peygamberlerine çocuklarının çirkinliğinden şikayet etmişlerdi. Şöyle vahiy geldi: “Ümmetine söyle, çocuğu olacak kadınlar, ayva yesin.” Bunun üzerine kadınlar gebe iken ayva, çocuk olunca da hurma yerlerdi.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Yüce Allah ilacı, iyileştirmek için sebep yapmıştır. Ekmek ve suyu doyurmaya sebep yaptığı gibi. Bütün sebepleri yaratan, bunlara etki ve kuvvet veren Yüce Allah’tır.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Musa (A.S.): Ya Rabbi, hastalığı yapan ve hastalığı iyileştiren kimdir? dedi. Yüce Allah: “Her ikisini de yapan benim.” buyurdu. Mus a (A.S.): “O halde doktora ne gerek var?” deyince, Yüce Allah şöyle buyurdu: “Onlar, şifa için yarattığın sebepleri bilir ve kullarıma verirler. Ben de onlara bu yolla rızık ve sevap veririm.

Sonuç olarak hastalanan , doktora gidip ilaç kullanmalıdır. Ancak iyileşmeyi doktor ve ilaçtan değil, Yüce Allah’tan istemelidir. İlaç içip de iyileşmeyen ve ölen insan az değildir.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Sağlık, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: