Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Posts Tagged ‘MEVLİD KANDİLİ’

MEVLİD GECESİ – Mevlid Kandili – Veladet Kandili

Posted by Site - Yönetici Şubat 2, 2012

MEVLİD GECESİ:

Rebî’ul-evvel ayının onbirinci ve onikinci günleri arasındaki gecedir. Dünyadaki bütün insanlara Peygamber olarak gönderilen, Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed Mustafâ aleyhisselâmın doğduğu gecedir.
Âlemlerin sultânı sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm, hicretten 53 sene evvel Rebî’ul-evvel ayının onikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı, Mekke’nin Hâşimoğulları mahallesinde, Safâ tepesi yakınında bir evde doğdu. Bugün, mîlâdî 571 yılına ve Nisan ayının yirmisine rastlamaktadır. Bu geceye, Peygamber efendimizin doğum zamanı manâsına Mevlid Gecesi adı verildi.
Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum zamanını bayram yapmıştır. Müslümanlar da Muhammed aleyhisselâmın doğum zamanını bayram yaptılar. Dünyanın dört bir tarafındaki müslümanlar, her sene bu geceyi Mevlid kandili olarak kutlamaktadır. Her yerde Mevlid kasîdeleri okunarak, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem hatırlanmaktadır.

**************

İslâm âlimlerinden İmâm-ı Celâlüddîn Abdurrahmân bin Abdülmelik Kettânî buyurdu ki: “Mevlid günü ve gecesi mübecceldir, yâni şerefi, kıymeti çoktur. Kendisine tâbi olanlar için kurtuluş vesîlesi olan Resûlullah efendimizin doğumu için sevinmek, Cehennem azâbının azalmasına sebep olur. Bu geceye hürmet etmek, sevinmek, bütün senenin bereketli olmasına sebep olur. Mevlid gününün fâzileti Cum’a günü gibidir. Cum’a günü, Cehennem azâbının durdurulduğu hadîs-i şerîf ile bildirilmiştir. Bunun gibi, Mevlid gününde de azâb yapılmaz. Mevlid geceleri sevindiğini göstermeli, çok sadaka vermeli, da’vet olunan ziyâfetlere gitmelidir.
Ayrıca bu gece kazâ namazları kılmalı, Kur’ân-ı kerîm okumalı, duâ, tevbe etmeli, hayır hasenat yapmalı, müslümanları sevindirmeli, bunların sevâblarını ölülere de göndermelidir. Bu gecelere saygı göstermelidir. Saygı göstermek günâh işlememekle olur.
Hazret-i Ebû Bekr; “Resûlullah efendimizin doğumuna dâir yazılanların okunması için bir dirhem harcayan, Cennette bana arkadaş olur.” buyurmuştur.
Hazret-i Ömer; “Resûlullah efendimizin doğum zamanına kıymet veren, islâma kıymet vermiştir.” buyurdu.
Hazret-i Osman; “Peygamber efendimizin Mevlid-i şerîfi için bir dirhem harcayan, sanki Bedir ve Huneyn gazâlarına iştirak etmiş gibi sevâb kazanır.” buyurdu.
Hazret-i Ali; “Resûlullah efendimizin doğum zamanına kıymet verip, Mevlid-i şerîf okunmasına sebep olan, dünyadan îmânla gider.” buyurdu.

*************

Hâfız bin Cezerî hazretleri buyurdu ki:
Ebû Leheb, rü’yâda görülüp ne hâlde olduğu sorulunca, “Kabir azâbı çekiyorum. Ancak her sene Rebî’ul-evvel ayının onikinci gecesi âzâbım hafifliyor. İki parmağım arasından çıkan serin suyu emerek ferâhlıyorum. Bu gece Resûlullah dünyaya gelince, Süveybe ismindeki câriyem bana müjdelemişti. Ben de sevincimden onu âzad etmiş ve ona süt annelik yapmasını emretmiştim. Bunun için azâbım hafifliyor.” dedi.
Âyet-i kerîme ile kötülenmiş olan Ebû Leheb gibi azgın bir kâfirin azâbı hafifleyince, o yüce Peygamberin ümmetinden olan bir mü’min, bu gece sevinir ve fakirleri sevindirirse, böylece Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) olan sevgisini gösterirse, Allahü teâlâ ihsân ederek onu Cennetine sokar

***************

Doğduğu gece;
Yeryüzündeki bütün putlar yüzüstü yere düştü.
Şam’da bin seneden bu yana akmayan Sâve nehrinin kuru yatağı su ile doldu, taştı.
İran’da ateşperestlerin İstahrâbâd şehrindeki tapınağında on asırdır fâsılasız yanan ocağın ateşi söndü.
Ocağın söndüğü gece İran hükümdarı Kisra’nın eşsiz güzellikteki sarayının ondört kulesi yıkıldı.
Doğduğu gece Kisra’nın sarayının kulelerinden başka Dicle kıyısındaki nefis köşkü de sular altında kalıp çöktü; tamir ettirdi yine sulara battı ve Kisra, canını zor kurtardı.
Devrin ileri gelenleri garip garip rü’yâlar gördüler.
Rü’yâları, Şam’ın, Irak’ın, İran’ın, Dicle’nin, Fırat’ın İslâmın mülkü olacağını haber verdiğine dair en namlı kâhinler yorumlar yaptı. Büyücüler gelecekten haber veremez oldular.

****************

Mevlid Merâsimleri
Mevlid gecesi Rebî’ul-evvel ayının onbirinci ve onikinci günleri arasındaki gecedir. Dünyadaki bütün insanlara peygamber olarak gönderilen, peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâmın doğduğu gecedir. Kadir gecesinden sonra en kıymetli gecedir.
Asırlardır dünyanın her tarafındaki müslümanlar, her sene mevlid kandilini kutlamışlardır. Peygamber efendimizin doğum gününde ilk defa resmi toplantılar düzenleyen hükümdâr, Selâhaddin-i Eyyûbî’nin eniştesi Erbil sultânı, Ebû Sa’îd el-Muzaffer Kökbörî’dir.
Merâsim başlamadan önce hazırlıklar yapılır. İslâm ülkelerinden bir çok âlim davet edilir, herkes Muharrem ayının başından, Rebî’ul-evvel ayının başlarına kadar Erbil’e akın ederdi. Şehrin sokakları süslenir, her taraftan gelenlerle şehir dolup taşardı. Herkese günlerce sultan tarafından yemekler yedirilir, fakirlere sadakalar dağıtılır, öksüzler, yetimler evlendirilirdi. Mevlid gecesi, akşam namazından sonra sultanın da bulunduğu büyük fener alayları düzenlenir, büyük bir kürsünün önünde toplanırlar, zamânın en büyük âlimleri vâz-ü nasîhat eder ve Resûlullah efendimizi anlatırlardı.

**************

Osmanlılarda da mevlid gecesine çok hürmet gösterilir, kıymet verilirdi. O gün Sultanahmed Câmiî’nde okunacak mevlid-i şerîfe, başta pâdişah, sadr-ı a’zam, vezîrler, şeyh-ül-islâm, İstanbul kadısı, devletin ileri gelen erkânı, âlimler, evliyâ davet edilirdi. Mevlid gününde devlet erkânı, resmî kıyâfetlerle câmide toplanırlar ve kendileri için ayrılan yerlere otururlardı. Diğer vazîfeli devlet erkânı da atlarına binerek, sarayın büyük kapısında bir düzen içinde bekleyip, pâdişahı karşılarlar ve câmiye kadar refâkat ederlerdi. Şeyh-ül-islâm ve sadr-ı a’zamın önlerine, teşrifatçıbaşı ve kesedâr, getirdikleri buhûrdanlıkları koyarlar, bu sırada câmide Kur’ân-ı kerîm tilâvet edilirdi.
Pâdişâh gelirken, hünkâr mahfilinin penceresi açılır, bunu gören herkes hürmetle ayağa kalkardı. Herkes yerine oturduktan sonra âlimler kürsüye çıkıp vâ’z ve nasîhat ederler, bu arada buhûrlar yakılır, cemâ’atin önüne şekerler bırakılırdı. Vâ’z bitince, vâiz efendiye kıymetli elbiseler giydirilir, sonra bir mevlidhân kürsüye çıkardı. O da bir miktar okuyup iner ve ona da hil’atlar, kıymetli elbiseler ihsân edilir, ikinci mevlidhân da bir miktar okurdu. Sonra Hicâz’dan Resûlullah efendimizin torunlarından gelen mektup, müjdecibaşı tarafından sadr-ı a’zama takdîm edilir, o da reîs-ül küttâba verir ve pâdişâha arzedilirdi. Mektup huzûrda okunur ve müjdecibaşına, reîs-ül-küttâba hil’atlar giydirilirdi. Sonra Medîne-i münevvereden gelen hurmalar dağıtılır, hurmayı getiren ağaya ihsânlarda bulunulurdu. Üçüncü mevlidhân da kürsüye çıkınca, sadr-ı a’zamın, şeyh-ül-islâmın, vezîrlerin, ulemânın önlerine şeker dolu tabaklar konur, mevlid bittikten sonra tabaklar kaldırılır, pâdişâh saraya dönerdi. Bunun arkasından cemâ’at de önlerine bırakılan şekerleri alarak dağılırdı.
Mevlid şekerlerinin, mevlid boyunca, açıkta bırakılması, bereketlenmesi içindi.
Mevlid merâsimleri ekseriyâ Sultanahmed Câmiî’nde yapılırken, sonraları Bâyezîd, Nusretiye, Beylerbeyi câmilerinde de tertîp edildi. Sultan İkinci Abdülhamîd Hân zamânında mevlîd merâsimleri muhteşem törenlerle Yıldız’da Hamidiye Câmiî’nde kutlandı.
Mevlid merâsimlerine haram karıştırılmaz, islâmiyetin emir ve yasaklarına riâyet etmiyen, sırf para için mevlid okuyan hâfızlara okutulmazdı. Ayrıca, tegannî etmemeye yâni kelimeleri bozmadan ve müzik perdelerine uydurmadan okumaya dikkat edilirdi. İslâm âlimleri, mevlid-i şerîf okuma usûllerini ve faydalarını bildirmek için her dilde eserler yazdılar.

*************

Mevlidin faydaları
İmâm-ı Celâlüddîn Abdurrahmân bin Abdülmelik Kettânî buyurdu ki: Haram ve bid’at karıştırmadan mevlid okutmak, mevlid dinlemek çok faydalıdır. Bu faydalardan bazıları şunlardır:
1- Mevlid için toplanmak, Resûlullah efendimizin dünyaya teşrif etmeleri sebebiyle sürûr ve sevincin ifâdesidir. Bu sevinç, çok kıymetlidir. Hadîs-i şerîfte, “Kişi sevdiğiyle berâberdir.” buyuruldu.
2- Resûlullah efendimiz, doğduğu zamana kendileri de kıymet verir, Allahü teâlânın, kendilerini yaratıp var etmesi ni’metine şükrederlerdi. Resûlullah efendimiz, bugüne kıymet vermelerinin ifâdesi olarak oruç tutarlardı. Nitekim,
Resûlullah efendimize pazartesi gününde tutulan oruç hakkında sorulunca şöyle buyurdu: “O gün doğdum. (Kur’ân-ı kerîm) o gün bana indirildi.
Bu günde oruç tutmak, fakîrleri doyurmak, ziyâfet vermek, bir yere toplanmak, Peygamber efendimize salât-ü selâm okumak, hayâtlarını ve yüksek ahlâklarını dinlemek sevâbdır.
3- Resûlullah efendimizin doğumu sebebiyle sevinmek, Allahü teâlânın emridir. Nitekim Enbiyâ sûresi 107’nci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Habîbim! Biz seni âlemlere (Başka bir şey için değil) ancak rahmet için gönderdik” buyurdu.
4- Mevlid okunması sebebiyle Resûlullah efendimize salât ve selâm okunur. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Her kim günde yüz defâ salevât-ı şerîfe okursa, kıyâmet gününde güneşin sıcaklığından kurtulup, Arş’ın gölgesi altında benimle berâber olur. Ve her kim benim için bir salevât-ı şerîfe getirirse, rahmet melekleri onun günâhlarının affolması için duâ ve istiğfâr ederler.”
5- Mevlid kasîdelerinde; Peygamber efendimizin nûru, dünyaya teşrîfleri (doğumu) mu’cizeleri mübârek hayâtı ve başka kıymetli hâlleri anlatılmaktadır. Bunlar ise, bir müslümanın bilmesi îcâbeden husûslardır. Mevlid kitapları bunları öğrenmeye vesîle olmaktadır.
6- Resûlullah efendimiz, asr-ı saâdetlerinde zât-ı âlîlerini şiirle medheden şâirleri mükâfâtlandırırlardı. Resûlullah efendimiz bundan râzı olunca, şemâil-i şerîflerini, güzel ahlâkını, mu’cizelerini, mübârek hayâtını yazanlardan, okuyanlardan elbette râzı olurlar. Çünkü bunların hepsinden maksat, Peygamber efendimizin rızâsını ve sevgisini kazanarak O’na yakın olmaya çalışmaktır.
7- Resûlullah efendimizin şemâil-i şerîflerini mu’cizelerini, irhâsâtını (Peygamberliği bildirilmezden önce, kendisinden meydana gelen hârikulâde hâlleri) bilmek, bunları dinlemek ve okumak, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) olan îmânı ve muhabbeti fazlalaştırır. Çünkü insan yaratılış ve huyu i’tibâriyle güzel ve iyi şeyleri sever. Resûlullah efendimizin güzel ahlâkından ve şemâil-i şerîflerinden daha güzel ve üstün bir ahlâk elbette yoktur. Resûlullahı çok sevmek; kâmil bir îmânla O’na inanmak emredilmiştir. Mevlid-i şerîf, bu emrin de yerine getirilmesine sebep olmaktadır.
8- Resûlullah efendimize ta’zîm ve hürmet, dinimizin emridir. Mevlid zamânı bu sevinci göstermek, ziyâfetler vermek, bir yere toplanmak, fakîrlere ikrâm etmek sevinip neş’elenmek, Resûlullaha en güzel ta’zîm ve hürmet olup, Allahü teâlâya şükür ifâdesidir.
9- Mevlid toplantılarını, bütün İslâm âlimleri, müslümanlar güzel görmüş, her yerde, mevlid-i şerîf toplantıları yapılmıştır. Mevlid-i şerîf okumak ve bu sebeple toplanmak çok kıymetlidir. Nitekim İbni Mes’ûd’un rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Müslümanların güzel gördüğü şey, Allahü teâlâ indinde de güzel, onların çirkin gördükleri Allahü teâlâ indinde de çirkindir.” ( Bu bölüm “Fâideli Bilgiler” kitabından derlenmiştir:

***************

Bu gece yapılacak işler
Bu gece, Kadr gecesinden sonra, en kıymetli gecedir. Bu gece, O doğduğu için sevinenler afv olur. Bu gece, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” tevellüdü zamânlarında görülen hâlleri, mu’cizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevâbdır. Kendileri de anlatırdı. Bu gece, Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm” da, bir yere toplanıp, okurlar, anlatırlardı.
Bu geceyi, Kur’an-ı kerim okuyarak, kaza namazı kılarak, hayır hasenat yapıp sevabını Resulullaha göndererek en iyi şekilde değerlendirmelidir.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | 2 Comments »

MUBAREK MEVLİD KANDİLİNİZ KUTLU OLSUN

Posted by Site - Yönetici Şubat 14, 2011

Bütün islam alemi`nin ve siz degerli ziyaretcilerimizin Mubarek Mevlid Kandilini en içten duygularımla kutlar, Hayırlara vesile olması H.z Allah`tan temenni ve niyaz ederim.

MUBAREK MEVLİD KANDİLİNİZ KUTLU OLSUN

MUBAREK MEVLİD KANDİLİNİZ KUTLU OLSUN

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mubarek Gün Ve Geceler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 4 Comments »

MEVLİD KANDİLİ

Posted by Site - Yönetici Şubat 24, 2010

Mevlid Kandilinde Yapılacak ibadetler -Rebîulevvel ayı ve Velâdet kandili,,

MEVLİD KANDİLİ

Bu kutlu doğum yıldönümü vesilesiyle yazımızda, velâdetten bahsedip hem O’nunla ilgili bilgilerimizi tazelemiş olmayı hem de O’nun feyziyle bereketlenmeyi arzu ettik.

Ancak Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) doğumuyla alakalı hususlara geçmeden önce önemli bir kaç noktayı açıklamanın yararlı olacağını düşünüyoruz.

* * *

RESÛLÜLLAH EFENDİMİZİN (S.A.V.) NESEBİ

1. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) baba tarafından şeceresi (soy kütüğü) üç bölümde incelenmektedir. Birinci bölüm, siyercilerin ve soy bilimcilerinin üzerinde ittifak ettikleri bölümdür. Bu da 20. dedesi Adnan’a kadar olan silsiledir. İkinci bölüm, bazılarının kabul ettiği bazılarının ise üzerinde görüş bildirmemeyi tercih ettikleri bölümdür. Bu, Adnan’dan Hz. İsmail’e kadar uzanan silsiledir. Üçüncü bölüm ise, içinde doğru olmayan bilgilerin de varolduğunu kabul ettiğimiz bölümdür. Bu da Hz. Ibrahim’den Hz. Adem’e kadar olan silsiledir.(3)

2. Anne tarafından soyu: Peygamber Efendimizin annesi Hz. Âmine’dir. O, Zühre oğulları kabilesinin reisi Vehb’in kızıdır. Burada baba tarafından dedeleriyle birleşir.

3. Resûlüllah’ın (s.a.v.) Babaannesi Fatıma’dır. O da Amr’ın kızıdır. Amr, Âiz’in oğlu, o İmran’ın oğlu, o Mahzum’un oğlu, o Yekaza’nın oğlu, o Mürre’nin oğludur. Burada baba tarafından dedeleri ile birleşiyor.(4)

4. Resûlüllah’ın (s.a.v.) muhterem validelerinin annesi Berre’dir. O da Abdüluzza’nın kızıdır. Abdüluzza Osman’nın oğlu, o Abdüddar’ın oğlu, o Kusayy’ın oğludur. Burada baba tarafından dedeleriyle birleşmektedir.(5)

5. Resûlüllah’ın (s.a.v) Medine’deki Neccaroğullarıyla yakınlığı… Bu durumu Hindistanlı alim Safiyyurrahman el-Mübarekforî şöyle anlatıyor: Abdullah’ın dedesi Haşim, ticaret için Şam’a gitmek üzere yola çıktı. Medine’ye geldiğinde, Neccar oğlu Adiy’nın neslinden Amr’ın kızı Selma ile evlendi ve yanında bir müddet kaldı. Bu arada Selma Abdulmuttalib’e gebe kaldı. Sonra Şam’a doğru yola çıktı, Filistin toprakları içinde bulunan Gazze’de vefat etti. Hanımı Selma Miladi 497 senesinde Abdulmuttalib’i dünyaya getirdi ve ona Şeybe adını verdi.(6)

Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, Neccaroğulları Resûllülahın Efendimizin babasının değil de dedesi Abdulmuttalib’in dayılarıdır.

Siyer kitaplarının çok daha detayına indiği, bizim ise fazla uzamaması için özetlemeye çalıştığımız bu açıklamada vardığımız sonuç şudur:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hem baba hem de anne tarafından soylu aileden ve de meşru evlilik yoluyla gelmiştir. “Ben Âdem’den, babam ve annem beni dünyaya getirinceye kadar hep nikah yoluyla çıkageldim, zina yoluyla gelmedim. Cahiliyye döneminin evlilik dışı beraberlikteliğinden (zinadan) hiçbir şey bana bulaşmamıştır”(7) hadisi şerifi ile İmam Müslim’in Vâsile b. el-Eska’dan rivayet ettiği: “Allah İsmail’in (a.s.) neslinden Kinane’yi, Kinane’nin neslinden Kureyşi, Kureyş’in neslinden Haşimoğullarını seçti. Haşimoğulları ailesinden de beni seçti”(8.) hadisi, yukarıdaki görüşü yeteri kadar kuvvetlendirmektedir.

* * *

M E V L İ D

Mevlid”(9) veya “veladet” diye ifade edilen Peygamber Efendimizin (s.a.v.) doğum hadisesi, insanlık tarihinde meydana gelen olayların en önemlilerinden birisidir.

İnsanlar genellikle belli bir konuma geldikten sonraki yönleri ile bilinirler. Önceki dönemleri, özellikle doğum ve doğum sonrasına tekabul eden yönleri pek bilinmez. Fakat Fahr-i Kâinat Efendimizinki farklıdır… Ana rahmine inişinden doğumuna, çocukluğundan gençliğine, Peygamberliğinden vefatına kadar hayatının her safhası en ince ayrıntılarına kadar tesbit edilmiştir.

Nüfus kayıtlarının tutulduğu dönemlerde hatta yakın tarihimizde bile bir kısım insanların doğum tarihleri ve nesepleri tartışılırken, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şeceresi (soy kütüğü)’nin, yukarıda belirttiğimiz biçimde Hz. Âdem’e kadar uzanması, gerek inanan taraftarlarının gerekse inanmayan muhaliflerinin/karşıtlarının, onunla yakından ilgilendiklerinin açık örneğidir. Her kelimenin/kavramın altında başka anlamlar arayan misyonerlerin ve oryantalistlerin bu konuyu didik didik etmeleri, bunun önemini bir kere daha kuvvetlendirmektedir.

Resûlüllah Efendimizin (s.a.v.) Fil Senesi(10)nde ve Fil Hâdisesinden 52 gün sonra, İran Kisrası (Kralı) Nuşirevan’ın krallığının 40. yılında, Rebiulevvel ayında bir pazartesi gecesi sabaha karşı dünyaya geldiği hususunda hemen hemen bütün siyerciler ve tarihçiler ittifak etmişlerdir. O pazartesi gecesinin de, 12 Rebiulevvel olduğu, İbn Hişam’ın rivayetinde ifade edilmiştir.(11) Bu tarih, Büyük Alim Muhammed Süleyman el-Mansurforî ile astronomi alimi Mahmut Paşa’nın tesbitine (ve bizim de hesaplarımıza) göre 20 nisan 571 tarihine tekabül etmektedir.

Bu tarih birçok ilim ehli tarafından esas alınmış olmakla birlikte, bazı siyerciler de bunun dokuz Rebiulevvele rastladığını söylemişlerdir. Ancak 9 Rebiulevvel Cumartesi’ye denk gelmektedir. Bunun da bilinmesi gerekir.

İbn Sa‘d Resûlüllah Efendimizin annesinin şöyle dediğini nakleder:

Onu dünyaya getirdiğimde benden bir nur çıktı ve Şam””daki sarayları aydınlattı

Ahmed b.Hambel de İrbad b. Sariye’den buna yakın bir rivayette bulunmuştur.

İmam Beyhaki, Peygamberlik işaretlerinden sayılan bazı olayların doğum esnasında meydana geldiğini nakleder. Bu cümleden olarak Kisra (İran Kralı)’nın sarayının 14 kulesi düştü, Mecüsilerin (ateşe tapanların) tapmakta oldukları (yıllardır sönmeden yanan) ateş söndü, Sâve gölünün önce suyu çekildi sonra çevresindeki kiliseler yıkıldı.(12)

***

DEDESİNE MÜJDE EDİLMESİ

Annesi Hz. Âmine Resulullah Efendimizi (s.a.v.) dünyaya getirince, Dedesi Abdulmuttalib’e, bir torunu doğduğunu müjdelemek üzere haberci gönderdi. Abdulmuttalib sevinerek geldi ve torununu alarak Ka‘be’ye girdi, orada Allah’a (c.c.) dua etti, şükürde bulundu. Sonra da bir ziyafet tertip ederek Kureyş’in ileri gelenlerini davet etti. Misafirlerine torununun doğumunu haber virip ona, (çokça medhedilmiş, övülmüş anlamına gelen) “Muhammed” ismini koyduğunu açıkladı. Bu mübarek isim, o güne kadar Araplarca pek bilinmeyen, pek kullanılmayan bir isimdi.(13) Abdulmuttalib’in soyundan da hiçbir kimseye verilmiş değildi. Bu ismi tercih edişininin sebebi kendisine sorulduğunda, “Onu gökte meleğin, yerde beşerin çok öveceğini umuyorum. Bu sebeple ona bu adı koydum” cevabını vermiştir.

* * *

ONU İLK EMZİREN SÜT ANNE

Tabii ki onu ilkönce (üç veya yedi gün) kendi annesi emzirmişti… Arkasından, Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe Mesruh isimli oğlunun sütünden onu emzirdi. O, daha evvel Hz. Hamza’yı da emzirmişti. Sonra da Mahzum kabilesinden Ebu’l-Esed’in oğlu Ebu Seleme’yi emzirdi. Böylece amcası Hz. Hamza ve Ebu Seleme ile sütkardeş oldular.(14)

* * *

RESÛLLÜLLAH (S.A.V.) SÜTANNEDE

Şehirli Arap geleneğine göre, çocukları, şehirlerde yakalanabilecekleri hastalıklardan uzak tutmak, vücutlarını geliştirmek, sinirlerini yatkın/sağlam kılmak, daha beşikte iken Arapçayı iyi öğrenmelerini sağlamak için onlara (şehir dışından) süt anne araştırırlardı. Abdulmuttalib de torunu için bir süt anne araştırdı. Sa‘d oğullarından Ebu Züeyb’in kızı, yine aynı kabileden Abduluzza’nın oğlu, Ebu Kebeşe lakaplı Haris’in(15) hanımı Hz. Halime’ye emzirmek üzere onu teslim etti. Resûllülah’ın (s.a.v.) oradaki süt kardeşleri, Haris’in oğlu Abdullah ile kızları Enîse ve Huzâfe’dir. (Bunun lakabı Şeyma’dır, lakabıyla meşhurdur.) Ayrıca aynı kabilede bir süt evlatlık olarak bulunan Hz. Hamza’nın süt annesi de Resullullah’ı bir gün emzirdi, böylece Hz. Hamza ile oradan da süt kardeşi oldu.(16)

Hz. Halime Resûllüllah’ı (s.a.v.) kabul edişini anlatırken; ellerinde hiçbir şey bırakmayan bir kıtlık senesinde, kocası ve emzirmekte olduğu küçük bir oğlu ile birlikte, süt evlatlığı almaya giden Beni Sa‘d oğullarından bir grup kadının arasına katılıp kumral bir merkebe binerek memleketinden çıktığını söylüyor. Ve devamla diyor ki; yanımızda bir de keçimiz vardı. Vallahi bir damla süt vermiyordu. Açlıktan ağlayan çocuğumuzun yüzünden bir tek gece dahi uyuyamadık. Ne göğsümde onu susturacak süt vardı, ne de keçimizde ona gıda olacak bir şey… Bir taraftan yağmur bekliyor, bir taraftan da bu sıkıntının gitmesini umuyorduk. Bindiğim merkebin hem zayıf hem de arık (yorgun) olması yüzünden kafileyi de yolda bıraktık (geciktirdik). Ta ki Mekke’ye geldik ve süt evlat aramaya başladık.Grubumuzdaki kadınların hepsine istisnasız olarak Resûlüllah (s.a.v.) teklif edildi; ancak yetim olduğu söylenince, hiç kimse kabul etmedi. Çünkü biz, emzirmek için aldığımız çocuğun babasından birşeyler bekliyorduk. Yetim! Annesi ve dedesi ne yapabilir ki?! diyorduk. İşte bundan dolayı almak istemiyorduk.

Benimle gelenlerden, benden başka çocuk almayan kalmadı. Geri dönmeye karar verince eşime dedim ki:

– Vallahi arkadaşlarım arasında,çocuk almadan dönen birisi olmak istemiyorum.Vallahi o yetime gideceğim ve onu alacağım.

– Bunu yapmanda bir sakınca yoktur; olur ki Allah (c.c.), bunda bizim için bereket yaratır (verir) dedi . Gittim aldım ama, buna beni sevkeden sadece başkasını bulamayışımdı, dedi.(17)

* * *

HZ. HALİME VE GÖRDÜKLERİ

Hz. Halime şöyle anlatıyor:

Onu alınca kafileye döndüm; kucağıma oturttuğumda göğsüme, onun istediği kadar süt geldi. Öyle ki, o emdi doydu, kardeşi de doyasıya emdi, sonra da uyudular… Bundan önce çocuğumuz da biz de uyuyamıyorduk. Eşim kalktı, memesi kurumuş olan keçimize gitti; onun da memesi dolmuştu. İçeceği kadar sağdı, ben de onunla birlikte içtim. Öyle ki ikimiz de doyduk. En hayırlı gecemizi geçirdik. Sabahleyin eşim, “Anlıyorsun değil mi ey Halime! Vallahi hayırlı bir çocuk aldın” dedi. Ben de, “Vallahi aynısını umuyorum” dedim.

Sonra merkebime binerek yola çıktık, onu da yanıma aldım. Vallahi onların bineklerinden hiç birinin gidemediği mesafeyi biz kat‘ediyorduk. Öyle ki arkadaşlarım, “Ey Ebu Zueyb’in kızı, yazık! Bize acı, gelirken bindiğin merkebin değil mi bu?” diyorlardı. “Evet, ta kendisi” diyordum. “Vallahi bunda bir şey var” diyorlardı. Sonra Benî Sa‘d oğulları yurdundaki evlerimize geldik. Allah’ın arzında, bizim yerlerimizden daha kurak olanı bilmem var mı idi. Hiç kimse bir damla süt sağamazken, hayvanının memesinde bir damla süt bulamazken, O evimize geldikten sonra bizim sürümüz karınları tok, memeleri süt dolu olarak dönüyorlardı. Hatta halkımızdan çevremizde bulunanlar çobanlarına, “Size yazıklar olsun, Ebu Zueyb’in kızının çobanı koyunlarını otlattığı yerde siz de koyunları yayın” diyorlardı. Çünkü onların koyunları aç dönüyorlar, bir damla süt vermiyorlardı. Benim ise koyunlarımın karınları tok, memeleri dolu olarak dönüyordu.

İki senesi dolup sütten kesinceye kadar, Allah’tan daima fazlasını ve hayrını görüyorduk. Öyle bir büyüyordu ki, diğer çocuklara hiç benzemiyordu. İki yaşına geldiğinde, zıplayıp koşan bir çocuk olmuştu. Onu annesine götürdük; ama kendisinde gördüğümüz bereketten dolayı, tekrar bize iade etmesini çok istiyorduk. Annesiyle konuştuk; “Yavrumu, kuvvetleninceye kadar bana bırak ne olur, Mekke’nin vebasının (ölümcül hastalığının) ona da bulaşmasından korkuyorum” dedim ve ısrar ettim, o da bize onu iade etti .(18)

* * *

ŞAKK-I SADR (GÖĞSÜN YARILMASI) HADİSESİ

İmam Müslim Hz. Enes’den (r.a.) şöyle rivayet etti: Resûlüllah (s.a.v.) çocuklarla oynarken Cebrail (a.s.) geldi, onu aldı yere yatırdı ve kalbinin bulunduğu kısmı yardı, kalbini çıkarttı, kalbinden de (pıhtılaşmış) bir kan parçası çıkarttı ve dedi ki: Bu şeytanın sendeki payı idi. Sonra altın tastaki zemzem ile yıkadı, kapattı ve yerine iade etti. Çocuklar, süt annesine koştular ve Muhammed öldürüldü dediler. Yanına gittiklerinde yüzünün rengi morarmıştı.(19)

Bu olay İbn Hişam’a göre üç yaşındayken, bazılarına göre ise dört veya beş yaşlarında iken olmuştur.(20)

* * *

ŞEFKATLİ ANNESİNE İADE

Bu vak‘adan sonra Hz. Halime korktu ve onu annesine iade etti:

Hz. Amine, ölmüş kocasının hatırasını yerine getirmek için, Medine’deki (o zamanki adı Yesrib) kabrini ziyaret etmeyi düşündü ve 500 km.’lik mesafeyi katetmek üzere yola çıktı, yanında yetim oğlu Muhammed (s.a.v.) ve hizmetcisi Ümmü Eymen, bir de vasîsi Abdulmuttalib vardı. Medine’de (Yesrib’de) bir ay kaldı sonra oradan ayrıldı. Dönerken daha yolun başında ona hastalık yetişti ve gittikçe de kendini gösterdi, Mekke ile Medine arasında Ebva’da(21) vefat etti. Dedesi Abdulmuttalib onu Mekke’ye götürdü. Yetim torununa şefkati gittikçe artıyordu. Evlatlarından hiçbiri için olmadığı ölçüde torununa acıyor, onu hiç yalnız bırakmıyordu, aksine onu kendi öz evlatlarına tercih ediyordu. Ancak 8 yaşına geldiğinde dedesini de kaybetti.(22)

Doğumundan, dedesi Abdulmuttalib’in ölümüne kadarki merhale/süreç içerisinde, geleceğin bu büyük insanının başından geçen olaylara işaret etmiştik. Resûllüllah’ın (s.a.v.) hayatının akışını derinlemesine etkileyecek bu olayları bir kerre daha sıralayalım. Annesinin karnında iken babasının ölmesi ve yetim olarak dünyaya gelmesi,annesinin götürmesiyle ancak babasının kabrini tanımış olması, Medinede bulunan babasının kabrini ziyaretten dönerken yolda annesinin vefatı ve daha sonra da dedesi Abdulmuttalib’in vefatı…

İşte bunlar, küçük bir çocuğa nisbetle önemli olaylardır ve onun ruhunda önemli izler bırakmıştır. Muhammed’den (s.a.v.) başka herhangi bir çocuğun başına bu olaylar gelse idi, hadiseler onun ruhunu parçalar, bütün emellerini boşa çıkarırdı. Böyle bir çocuğun yaşadığı farzedilse bile hayatın karanlıklarında, yaşar gibi bir hayat sürdürebilirdi. Fakat, ileride enbiyanın ve bütün insanlığın seyyidi olan, bu çocuk yaştaki Muhammed (s.a.v.) birbirini takip eden bu olaylardan, en büyük ve en tehlikeli olaylara tahammül etmeye hazırlanmış, bütün insanlığa Peygamber olarak gönderildiğinde, herkesi kuşatacak güçlü bir şefkatle çıkmıştır.(23)

* * *

TEVRAT VE İNCİL’DE MUHAMMED (S.A.V.)

Bugünkü mevcut Tevrat ve İncil’den çıkarılmış olsa da Resûllüllah (s.a.v.), yaratılışından ahlak özelliklerine varıncaya kadar bir çok sıfatlarıyla, semâvî kitaplarda anlatılmış, haber verilmiştir. Bunun içindir ki, daha çocuk yaşta iken, Bahira O’nu tanımıştır. Medine’ye hicret ettiğinde, Abdullah b. Selam ve arkadaşları gibi Tevrat’ı okuyanlar arasında mutaassıp olmayanlar onu görünce derhal teşhis edip iman etmişlerdir.

İmam Buhari, Ata b.Yesar’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.) ile karşılaştım ve dedim ki; Resûlüllah’ın (s.a.v.) Tevrat’ta yazılı olan sıfatlarını (özelliklerini) bana anlat. Peki, dedi ve devam etti: Vallahi o, Kur’an’daki sıfatlarının bir kısmının aynıyla Tevrat’ta da anlatılıp tanıtılmıştır. Onlardan bazıları şöyledir:

Ey Nebi! Biz seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı ve ümmîlerin sığınacağı bir koruyucu olarak gönderdik. Sen benim kulum ve resûlümsün. Sana ‘MÜTEVEKKİL’(24) adını verdim.”

“O kaba ve katı birisi değildir. Sokaklarda lakırdı eden birisi de değildir. Kötülüğü kötülükle savmaz; lakin affeder ve bağışlar. Sapan (eğri giden) bir milleti; ‘LÂİLÂHE İLLALLAH (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur)’ dedirterek doğrultuncaya kadar, Allah onun ruhunu almayacaktır. Onunla kör gözleri, sağır kulakları ve kılıflı (mühürlü) kalpleri açacaktır.”(25)

* * *

RAHİB BAHİRA İLE GÖRÜŞMESİ

Dedesi Abdulmuttalib’in vefatından sonra amcası Ebu Talib’in himayesine geçen Muhammed (s.a.v.) 12 yaşlarına geldiğinde, amcası, ticaret kafilesinin başında Şam’a gitmeye hazırlanınca O da beraber olma isteğini ifade etmişti. Kendisine karşı son derece şefkatli davranan amcası bu isteğini geri çevirmedi ve onu yanına alarak Şam seferine başladı. Şimdiki adıyla “Eski Şam”denilen Busra’ya geldiklerinde, Rahib Bahira, beyaz bir bulutun gölgelediği kafileyi uzaktan takip ediyor ve kendi kendine “bu kafilede önemli bir kişi var”diyordu.

Bunu yakından görüp teşhis edebilmek için bir sofra hazırladı ve istisnasız herkesi davet etti. Küçük olduğu için, Resullullah’ı (s.a.v.) eşyalarının yanında bırakarak, hepsi bu davete icabet ettiler. Bahira, aradığı özellikteki kişiyi aralarında göremeyince, “Gelmeyen var mı?” diye sordu. Bir çocuktan başka herkesin geldiği cevabını alınca, onun da getirilmesini istedi ve getirildi.

Yemek boyunca Muhammed’i (s.a.v.) her yönüyle süzen, araştıran, hatta kalkıp yanına giderek omuzunu açıp Peygamberlik mührü(26)ne bakan Rahip Bahira, yemek sonrası kendisine bazı sorular sordu; ondan da, açık ve net cevaplar aldı. Daha sonra Ebu Talib’e dönerek,

Bu senin neyin?” diye sordu.

Oğlumdurcevabını alınca,

Yalan söylüyorsun, oğlun olamaz! dedi. Ebu Talib,

Doğru, yeğenimdir deyince,

Şimdi doğru!” dedi ve ekledi: Bu önemli bir kişi olacaktır. Buradan geriye dön. Şam’a gidersen oradaki mutaasıp Yahudiler bunu teşhis ederler ve suikastte bulunurlar dedi.

Bunun üzerine Ebu Talib alış-verişini orada yaptı ve Mekke’ye döndü.(27)

Resullullah’ın (s.a.v.) 12 yaşlarında iken bir yemekte ve sadece bir kerre Hıristiyan rahibi Bahira ile görüşmesini, başta Hıristiyan dünyası olmak üzere Ehl-i Kitap istismar etmektedirler. İddiaya göre bu bir seferlik görüşmede, Bahira’dan öğrendiklerini geliştirerek yeni bir din kurmuş ve Kur’anı Kerim’i yazmış.

Bu iddia ne mantık açısından ne de ilim açısından doğrudur. Bir defa bu görüşmede bulunanlardan hiç biri, Bahira’nın orada ders verdiğinden veya dini telkinde bulunduğundan tek kelime bile söz etmemişlerdir. Resûllüllah (s.a.v.) dahil hiç kimse, bu konuda ona soru sormamıştır. Sadece o Resûllüllaha soru sormuş, aldığı cevaplardan sonra da, onun beklenen Peygamber olduğunu söylemiştir.

Hatta İbn Hişam’ın naklettiğine göre(28) Bahira’nın,

Ey genç Lat ve Uzza hakkı için, soracağım sorulara cevap vereceksin diyerek söze başlaması üzerine Resûlüllah (s.a.v.),

Lat ve Uzza adına bana hiç birşey sorma! Vallahi bu ikisine buğzettiğim kadar hiç birşeye buğzetmedim demiştir. Bu defa Bahira,

Öyle ise Allah adına sorularıma cevap ver demiş, O da,

Şimdi ne istersen sor karşılığını vermiştir.

İşte Hıristiyan din âliminin, bir müşrik gibi Lat ve Uzza’ya yemin etmekle düştüğü çelişki karşısında, Resûllüllah (s.a.v.) tarafından uyarılması da yukarıdaki iddianın külliyen/tamamen yersiz olduğunun açık isbatıdır.

Resullullah’ı (s.a.v.) Bahira’nın teşhis etmesi, Suriye’deki mutaassıp Yahudilerin de teşhis edilebileceğini söylemesi, Kur’an-ı Kerim’deki ifadeye uygundur. Zira Kur’an-ı Kerim’de Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitapta anlatılan Peygamberi) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizler(29) buyurulması, Ehl-i kitabın Resûlüllah (s.a.v.) hakkında detaylı bilgiye sahip olduklarını göstermektedir.

* * *

KUR’ÂN-I KERİM’DE RESÛLLÜLLAH (S.A.V.)

Resûllüllah (s.a.v.) Kur’an-ı Kerim’de bütün yönleriyle anlatılmaktadır. Biz bu yazımızda onun doğumu ekseninde bilinmesi gerekenlerden bir kısmını zikretmeyi uygun görüyoruz.

1. “Hani Meryemoğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim. Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici (doğrulayıcı/onaylayıcı) ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir Peygamberi de müjdeleyici olarak (geldim)demişti. Sonra onlara (o Peygamber) mûcizelerle gelince, ‘Bu apaçık büyüdür’ dediler (inanmayıp inkâr ettiler).”(30)

2. “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de (ismini) yazılı buldukları o ümmi Nebi ve Resûle uyarlar. O (Peygamber) onlara iyiliği emreder, kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Sırtlarındaki ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağları, zincirleri indirir atar. İşte ona iman edenler, ona saygı göstereler, ona yardım edenler ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, kurtuluşa erenler onlardır.(31)

Ayeti kerîmede geçen Ümmî kelimesi okuma yazması olmayan demektir. Kur’an-ı Kerim’in bir başka ayetinde; Peygamber’in (s.a.v.) daha evvel hiçbir kitap okumadığı ve sağ eliyle hiçbir kitabı yazmadığı ifade edilmektedir.(32) Bu durumdaki bir insanın, kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlığın hem dünya işlerini hem de ahiret işlerini düzene koyan bir kitabı tebliğ etmesi ayrı bir mucizedir.

3. “(Resûlüm) de ki: ‘Ey insanlar! Gerçekten ben, sizin hepinize gönderilmiş Allah’ın bir Peygamberiyim! O Allah ki, göklerin ve yerin sahibidir. Ondan başka hiç bir ilah yoktur. O diriltir (yaşatır) ve öldürür. Öyle ise gelin Allah’a iman edin; Allah’a ve onun sözlerine inanan, Ümmî Nebi olan Resûlü’ne de inanıp ona uyun ki doğru yolu bulasınız.(33)

4. “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hem Allah’ın izniyle bir davetci, hem de nur saçan bir kandil olarak… Mü’minlere müjdele! Kendilerine Allah’tan büyük bir mükafat vardır. Kafirlere ve münafıklara boyun eğme… Onların eziyetlerine (şimdilik) aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah yeter.(34)

5. “Hani Allah peygamberlerden, ‘Size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdimizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış ve ‘Kabul ettiniz mi?’ dediğinde, ‘Kabul ettik’ cevabını vermişler, bunun üzerine Allah, ‘O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim’ buyurmuştu.(35)

Bu ayeti kerîmenin tefsirinde, Abdullah b. Abbas (r.anhüma) şöyle dedi: Allah (c.c) gönderdiği bütün peygamberlerden söz aldı ki, onların herhangi birisi hayatta iken Muhammed (s.a.v.) peygamber olarak gönderildiği takdirde ona tabi olacaktır. Ayrıca ümmetlerinden söz alması için de onlardan söz aldı ki, ümmetleri de hayatta iken Muhammed (s.a.v.) peygamber olarak gönderilirse ona tâbi olup yardım edeceklerdir.(36)

6. “Andolsun! Size, kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız/zahmet çekmeniz ona çok ağır gelir, onu üzer. Çünkü o, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli (ve) çok merhametlidir.”(37)

* * *

KENDİ DİLİNDEN RESÛLÜLLAH (S.A.V.)

1. Resûllüllah’ın (s.a.v.) soranlara kendini tanıtma sadedinde şöyle buyurduğunu, Cübeyir b. Mut‘im babasından nakletmiştir: “Benim birkaç ismim vardır. Ben MUHAMMED(38)im, ben AHMED(39)im, ben Allah’ın, kedisiyle küfrü silip yok edeceği MÂHÎ’yim, ben insanların önünde toplanacağı HÂŞİR’im, ben kendisinden sonra bir daha peygamber gelmeyecek olan ÂKIB’im.”(40)

2. Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: Reûllüllah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu ümmetten her kim, ister Yahudi olsun ister Hıristiyan, beni işittiği halde benim getirdiğime iman etmeden ölürse o, ateş ashabından (cehennem halkından) olur.”(41)

3. Hadîs-i kudsîde şöyle buyurulmuştur: “Şayet sen olmasaydın, cenneti yaratmazdım. Eğer sen olmasaydın, cehennemi yaratmazdım.”(42) Keza bir başka hadîs-i kudside de, “Yâ Muhammed! Ben ve sen varız. Senden başkasını senin için yarattım” buyurulmuştur. Bunun üzerine Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) de, şu münacatı yapmıştır: “Allah’ım! Sen varsın, ben yokum. Senin gayrını zatın için bıraktım.”(43) Hepimizin çok çok iyi bildiği âyet-i kerimede ise, “Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (44) buyurulmuştur. Hal böyle olunca, bugün bu dünyada onun büyüklüğü nasıl anlaşılabilir?.. Onun üstün kadri ve kıymeti nasıl idrak edilebilir?.. O ancak kıyamet günü, topyekün insanlığın onun sancağı altında toplandığı zaman anlaşılabilecektir.

Evet, İki Cihan Güneşi Efendimiz (s.a.v.), özetlemeye çalıştığımız halde uzun sayılabilecek bu yazımızda anlattıklarımızdan şüphe yok ki çok daha fazla özelliklere, güzelliklere, faziletler sahip ekmel ve etemm bir insan peygamberdir. Mükevvenatın nüvesidir.

Salât ve selâmın ekmeli-etemmi O’nun, âlinin, ashabının, etbâının ve kıyamete kadar onların yolunu takip eden ve edecek olan ümmeti üzerine olsun. Cenab-ı Hak, şefaat-i uzması’ndan/en büyük şefaatinden bizleri ve topyekün Ümmet-i Muhammed’i mahrum etmesin. Âmin…

Halis Ece

DİPNOTLAR Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, H.z Muhammed ( s.a.v ), Mubarek Gün Ve Geceler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 3 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: