Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Kim Kimdir ?’ Category

Şeyh Ebû Sâid Ebû’l-Hayr (k.s.) hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Kasım 3, 2015

Oman-Muscat-Grand-Mosque-18 copy

Şeyh Ebû Sâid Ebû’l-Hayr (k.s.) hazretleri Kimdir ?

Şeyh Ebû Sâid Ebû’l-Hayr (k.s.) hazretlerinin asıl ismi, Ahmed lakabı Fadlullah’dir. Babasının ismi Ebü’l-Hayr Muhammed’dir. Ebû Saîd adı ile meşhur oldu. Babası verâ sahibi dindar bir zât idi. 967 (H.357) senesinde Horasan bölgesinde Serahs ile Ebyurd arasında yer alan Meyhene (Mihene) şehrinde doğdu. Ebû Saîd küçük yaşta babasının yanında velî zâtların sohbetlerine giderdi. Kur’ân-ı kerîm okumaya başladığı zaman babası onu Cuma namazlarına götürmeye başladı. Bir seferinde yolda zamanın büyük âlimlerinden ve tasavvuf büyüklerinden Ebü’l-Kâsım Bişr ile karşılaştılar. Ebü’l-Kâsım onları görünce, Ebü’l-Hayr Muhammed’e;
-“Bu çocuk kimindir?” diye sordu. Babası:
-“Bizimdir.” cevâbını verdi. Bunun üzerine gözleri dalan Ebü’l-Kâsım;
-“Evliyalık makamının boş kalacağını, bu dervişlerin, talebelerin bizden sonra zayi olacaklarını görürken bu dünyâdan gönül huzuru ile nasıl ayrılabilirim. Şimdi bu çocuğu görünce gönlüm rahatladı. Zîrâ velilik makamı buna nasîb olacak. Namazdan çıkınca. çocuğu bizim yanımıza getir.” dedi. Namazdan çıkınca Ebü’l-Kâsım Bişr’in yanına gittiler. 0 büyük zât Ebû Saîd’in babasına;
“Ebû Saîd’i tutuver. Şu yüksekçe yerde ekmek vardır. Onu uzanıp alsın.” dedi. Babası kaldırınca. Ebû Saîd oradan ekmeği aldı. Ekmek arpadan olup, sıcaktı. Sıcaklığını elinde hissediyordu. Ebü’l-Kâsım ekmeği alıp, yansını Ebû Saîd’e verdi ve;
“Ye” dedi. Yarısını da kendisi yedi. Bunun üzerine babası; “Efendim bu ekmekten bana vermeyişinizin hikmeti nedir?” diye sordu.Ebü’l-Kâsım Bişr;
“Ey Ebü’l-Hayr! 0 ekmeği otuz sene önce oraya koymuştum. Bize; insanların manen ihyâsı. irşadları, doğru yolu bulmaları bu ekmeğin elinde sıcak olduğu kimse ile olacaktır.” diye
bildirildi. Müjdelenen kimse senin bu çocuğundur.” buyurdu. Sonra Ebû Saîd’e dönerek:
“Bu kelimeleri hatırında tut. Dâima söyle. Sübhâneke ve bi hamdike alâ hilmike ba’de ilmike sübhâneke ve bihamdike alâ afvike ba’de kudretike.” Ebû Saîd Mîhenî bu sözleri ezberleyip devamlı söylerdi.
Ebû Saîd Mîhenî tasavvufta çok yüksek mertebeye ulaştı. Zamanındaki bütün evliyanın sultânı, baş tacı oldu. Bütün Müslümanların matlûbu, sevdiği idi. Tasavvuf yolunun bütün inceliklerine vâkıf olup, ayrıca; fıkıh, tefsîr, hadîs ve başka ilimlerde de çok yüksek âlim idi. Aklı, zekâsı, anlayışı, hafızası fevkalâde idi. Daha çocuk iken otuz bin arabî beyt okuduğu söylenmektedir. Kerametleri, hikmetli sözleri her tarafa yayılmıştır. Fakat o, meşhur
olmak, parmakla gösterilmek istemez, bütün hâllerin, İslâmiyet’in emir ve yasaklarına tam uymakla kıymetli olacağını söylerdi. Bir gün kendisine; “Filanca kimse su üstünde yürüyor. Buna ne dersiniz?” diye sorulunca: “Bunun kıymeti yoktur. Ördek ve kurbağa da yüzer.” dedi. “Filan adam havada uçuyor.” dediler. “Sinek ve çaylak da uçuyor. Sinek kadar kıymeti var.” dedi. Filan kimse, bir anda şehirden şehre gidiyor.” dediler.
“Şeytan da, bir solukta şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dînimizde kıymeti yoktur,’ c Mert olan, herkesin arasında bulunur. Ahş-veriş yapar, evlenir. Fakat, bir an Rabbini unutmaz.” buyurdu.
Ebû Saîd Mihenî. bir mescidde vaaz edip, hocasını ilk gördüğü gün kendisine işaret buyurduğu şekilde;
-“İnsanlara Allahü Teâiâ’nın yolunu göstermek için nasîhat ediyordu. Huzuruna gelip tövbe edenlerin sayısı çoktu. Halk kendimi çok sever, mübarek sözlerinden, tatlı sohbetlerinden istifâde etmek için can atarlardı. Ebû Ali Dekkak’ın kızı, Ebû Saîd hazretlerinin vâzına gitmeyi arzu etti. Babası çok arzu ettiğini görünce;
-“Başına eski bir örtü al, kimse seni tanımasın.” diyerek izin verdi. O da babasının dediği gibi giyinerek kadınların bulunduğu üst kata çıkıp oturdu. Ebû Saîd hazretleri vaaz ediyordu. Bir ara;
– “Bu sözü, Ebû Ali Dekkak’tan duydum ve şimdi onun bir parçası buradadır.” buyurdu. Bu sözü duyan kız, kendisinden geçip üst kattan aşağı düştü. Ebû Saîd hazretleri; -“Yâ Rabbî! Bu hanımı tekrar eski yerine çıkar” buyurdu. 0 anda kız hava boşluğunda yukarı doğru çıkmaya başladı. İkinci katın hizasına gelince havada kaldı. Kadınlar çekip yanlarına aldılar.
Ebû Saîd’i çekemeyen, büyüklüğünü inkâr edenlerden, kendisine hakarette daha ileri gidip, çok lanet eden, Ebû Hasan Tûnî isminde biri vardı. Bu kişinin Ebû Saîd’e olan hürmetsizliği o kadar fazla idi ki. Ebû Saîd’in bulunduğu mahalleye bile girmezdi. Ebû Saîd bir gün;
“Atımı eyerleyip hazırlayınız. Ebû Hasan Tûnî’nin yanına gideceğiz.” buyurdu. Bir çokları bunun hikmetini anlayamayıp hayret ettiler. 0 gerçekten bizim yanlış yolda olduğumuzu zannediyor ve Allah rızâsı için, yanlışa lanet ediyorsa bu lanet sebebiyle Allahü teâlâ ona rahmet eder.” buyurdu. Talebelerinden bir kaç kişi ile yola çıktılar. 0 kimsenin bulunduğu yere yaklaşınca, talebelerden birini gönderip, kendisiyle görüşmek için geldiğini haber verdi. Ebû Hasan Tûnî bu hâli haber alınca;
-“Onun burada ne işi var. 0, kiliseye gitsin. Onun yeri orasıdır.” dedi. O talebe mecburen bu haberi hocasına getirince,
-“Bismillah! Madem ki öyle diyor, biz de oraya gideriz.” buyurup kiliseye gittiler. 0 sırada kilisede hıristiyanlar âyin için toplanmışlardı. Acaba niye geldi diye merak edip onun etrafında toplandılar. İçeri girdi. Duvarda, îsâ Aleyhisselâm’ın ve hazret-i Meryem’in resimleri diye çizilmiş iki büyük tablo vardı. Ebû Saîd resimlere bakıp; “Ey Meryem oğlu îsâ! Allah’ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin diye insanlara sen mi söyledin?” (Mâide sûresi: 116) mealindeki âyet-i kerîmeyi okudu ve
-“Muhammed Aleyhisselâm’ın dîni hak ise, şu anda bu iki resim de secde etsinler. buyurdu. Allahü Teâiâ’nın izni ile o iki resim yere düştü. Yüzleri Kabe tarafında olup. secde hâlini aldılar. Orada bulunan hıristiyanlar feryâd ettiler. Kırk tanesi hemen Kelime-ı Şahadet getirip Müslüman oldu. Bu hâl, Ebû Hasan Tûnî’ye ulaşınca hatâsını anlayıp. pişman oldu, tövbe etti. Hemen Ebû Saîd hazretlerinin yanına gelip Özür diledi ve sâdık talebelerinden oldu.
Bir gün Ebû Saîd Mîhenî, talebelerinden Hasan Müeddeb’İ yanına çağırarak;
-“Dışarı çık. Sağ elini aç. Önüne kim çıkarsa, elini ona uzat ve;
-“Neyin varsa buraya koy” de” diye emretti. Hasan Müeddeb bu emir üzerine dışarı çıktı. Yolda bir mecûsî ile karşılaştı. Ona yaklaşıp, elini uzatarak, hocasının emrini yerine getirdi.
Mecûsî;
-“Önce bir Müslüman olayım. Beni hocanın huzuruna götür.” dedi.Ebû Saîd Mîhenî’nin huzuruna varınca;
-“Efendim! Bana İslâm’ı anlatınız.” dedi. Ebû Saîd Mîhenî ona islâm’ı anlattı. Mecûsî anlatılanları dinledikten sonra Müslüman oldu ve sahip olduğu her şeyi hocasının hizmetine sarf etti.
Gencin birisi, ticâret için bir kervan İle sefere çıkmıştı. Arkadaşlarından geri kaldı Issız bir yerdeydi. Çok uzaklarda bir yeşillik gördü. Oraya koştu. Çeşme vardı. Hemen abdest alıp namaz kıldı. Biraz bekledi. Öğle vakti olmuştu. Uzaklardan, birisi geldi. Uzun boylu, heybetli, gür sakallı, beyaz tenli, çok hoş biriydi, Abdest aldı. Namaz kıldı ve gitti. Genç. kendisi ile konuşmaya cesaret edemedi. İkindi vakti olunca o zât gene geldi. Namazdan sonra genç ona hâlini anlatıp, kendisinden yardım istedi. Bu esnada bir arslan geldi. O zât, arslanın kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Sonra da genci arslanın sırtına bindirip; -“Gözlerini kapa Arslan nerede durursa, orada inersin” dedi. Genç; -“Peki.” deyip ayrıldı. Bir miktar gidince arslan durdu. Genç de indi. Gözlerini açınca arslanın gittiğini gördü. Memleketi olan Buhârâ’ya gelmişti. Birkaç gün sonra. Ebû Saîd hazretlerinin Buhârâ’ya geldiğini haber aldı. Kendisini merak edip görmek istedi. Bir de baktı ki, kendisini arslana bindiren zât idi. O gence dönerek; -“Hayatta olduğum müddetçe bu sırrı hiç kimseye söyleme.” buyurdu. 1049 (H.440) senesinde Meyhene (Minene) şehrinde vefat etti.

Kaynak Dipnot . İsmail Hakkı Bursevi (k. s.) Ruhu’l –Beyan Tefsiri: 7/608

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Ebû İshâk el-Ferâzî (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 30, 2015

11696790_10153479029864421_1975971586_n copy

Ebû İshâk el-Ferâzî (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Ebû İshâk el-Ferâzî (k.s.) hazretlerinin asıl ismi, İbrahim bin Muhammed bin Hâris’dir. Ebû İshâk künyesiyle ve Ferâzî nisbesiyle meşhur olmuştur. Kûfe’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Ebû İshâk el-Ferâzî, küçük yaşta tahsile başladı. Şam’a gelerek, o beldenin âlimlerinden ilim tahsîl etti. Hadîs ve fıkıh ilimlerinde imâm ve sika, güvenilir bir zât oldu. Pek çok kimse ondan ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf rivayetinde bulundu. Bidatlere yani Peygamber efendimiz ve ashabı zamanında olmayıp da sonradan dîne ibâdet olarak sokulan şeylere şiddetle karşı çıktı.
Şöhretini duyan halîfe Hârûn Reşîd, insanlara İslâmiyet’i anlatması için onu Bağdat’a davet etti. Bağdat’a giderek insanlara faydalı olmaya çalışan Ebû İshâk el-Ferâzî’ye, halîfe çok iltifat ve ihsanlarda bulundu. Bağdat’ta bulunduğu sırada namaz vakitlerinin hesaplanmasında ilk defa usturlap âletini kullandı. Namaz vakitlerinin hesaplanmasıyla ilgili geniş çalışmalar yaptı.

Astroloji üzerine bir kaside yazdı. Gerçek zeval (öğle} vaktinin ölçümüyle ilgili bir eser hazırladı. Halîfenin ve sarayın çevresinde yaşadığı hayat onu sıktığı için insanlardan uzak bir hayat yaşamayı tercih ederek Bağdat’tan ayrıldı. Masîsa şehrine yakın bir yerde, insanlardan uzak münzevî bir hayat sürdü. Tenhâ yerlerde sâde olarak yaşamayı tercih etti. Fudayl bin İyâd hazretleri de; “Rüyamda Peygamber efendimizi gördüm. Oturuyorlardı. Yanlarında, oturulacak boş bir yer vardı. O yere oturmak üzere yaklaştım. Bana buyurdu ki: “Bu boş yer Ebû İshâk Ferâzî içindir.” Üstün ilmine ve şöhretine rağmen insanlar tarafından methedilmekten hoşlanmayan Ebû Ishak el-Ferâzî’nin siyer ve megâzî ilmine dâir Kitâbü’s-sîre fil-Ahbâr vel-Ahdâs adlı iki ciltlik bir eseri vardır.

Masîsa’da bulunduğu sırada 802 (H.186) senesinde vefat etti. Vefat târihi hakkında başka rivayetler de vardır.

Kaynak : Evliyalar Ansiklopedisi
İsmail Hakkı Bursevi (k. S.) Ruhu’l –Beyan Tefsiri: 7/508.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hallâc-ı Mansûr Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 22, 2015

Hallâc-ı Mansûr Kimdir İbretlik Bir Vasiyet,Nasihat ve Öğütler

Hallâc-ı Mansûr Kimdir ?

Hallâc-ı Mansûr: Sofiyye-i aliyye denilen büyük velîlerdendir.
Asıl ismi Hüseyin bin Mansûr,
künyesi Ebü’l-Mugis’tir.
858 (H.244) yılında İran’ın Beyzâ şehrinde doğduğu rivayet edilmektedir.
Hüseyin bin Mansûr’un büyük babası Mahamma adında bir zerdüştîdir. Tüster’de büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsteri hazretlerinin sohbetinde iki sene bulundu. Onun ruhlara hayat veren sohbetleri bereketiyle tasavvufa yöneldi. On sekiz yaşında Basra’ya gelerek, Amr bin Osman-ı Mekkîye bağlandı. On sekiz ay da onun sohbetinde ve derslerinde bulundu. Her iki velînin yanında da nefsi ile büyük mücâdele yaptı ve her isteğine sırt çevirdi. Nefsin istemediği, rağbet etmediği işlere sarıldı. Samîmi ve bağrı yanık bir âşık idi. Kendisini çok seven Ebû Yâkûb-ı Akta’ kızını ona verdi. Bundan sonra bir müddet daha Basra’da kaldı.

Hüseyin bin Mansûr’a Hallâc denilmesine şu olay sebeb olmuştur. Bir gün o, dostu olan bir hallacın dükkanına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun tavassutunu rica etti. Fakat hallacın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde;
Yâ Hüseyin! Gördün mü başımıza gelenleri. Senin için bugün kendi işimden oldum.” diye söylendi. Hüseyin bin Mansûr onun endişeli hâline bakarak tatlı tatlı gülümsedi ve; “Üzülme senin işini de biz hallederiz.” dedikten sonra parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. 0 anda henüz atılmamış pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallacın gözleri fal taşı gibi açılmış şaşkınlıktan sanki ayakta donmuş kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bu târihten sonra da Hüseyin, Hallâc-ı Mansûr diye anıldı.

Hallâc-ı Mansûr daha sonra Basra’dan ayrılarak Bağdat’a Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin yanına geldi. Cüneyd-i Bağdadî ona susmayı ve insanlarla görüşmemeyi emretti. Daha sonra Hicaz’a giderek, bir sene Ravda-i mutahherada kaldı. Zİkr ve ibâdetle meşgul oldu. Sonra tekrar Bağdat’a geldi. Burada yine Cüneyd-i Bağdadî hazretleri ile görüştü ve bâzı suâller sordu. Cüneyd-i Bağdadî suâllerine cevap vermedi ve; “Galiba bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyaman yakındır” dedi. Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bu sözü ile ilerde onun şehit edileceğine işaret ediyordu. Mansûr, sorduğu meselelerin cevâbını alamayınca, izin alarak Tüster’e gitti. Bir sene orada kaldı. Burada büyük kabul ve ilgi gördü. Sonra buradan ayrılıp, beş yıl ortadan kayboldu. Horasan ve Mâverâünnehr gibi beldelerde bulundu ve Ahvaz’a geldi. Burada da nasihatlarda bulunup. Ahvaz halkı içinde büyük kabul ve ikram gördü. Ahvaz’da ilâhî esrardan çok bahsettiğinden, kendisine “Hallâc-ı Esrar” denildi. Tekrar hacca gitti. Dönüşte Basra’ya geldi. Oradan tekrar Ahvaz’a gitti. Bir müddet daha burada Kaldı. Sonra;
Halkı Hakk’a davet için şirk beldelerine gidiyorum.” diyerek Hindistan’ın yolunu tuttu. Buradan Mâverâünnehr’e geldi. Çin’i Maçin’i dolaştı. Gittiği her yerde halkı Hakk’a davet etti. Hint, Çin ve Türk kavimlerinden pek çok kimsenin İslâmiyet’le şereflenmesine vesile oldu. Onların İslâmiyet’i tanımaları İçin pek çok eserler telif etti. Dönüşünde dünyânın dört bir yanından ona mektuplar yazılmaktaydı. Hintliler, ona; Ebû Mugis, diye mektup yazarlardı. Çinliler Ebû Muîn, Türkler; Ebû Mihr. Farslilar; Ebû Abdullah Zâhid, Huzistanlılar; Hallâc-ı Esrar diye hitab ediyorlardı.

Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin İslâmiyet’i yaymak için yıllarca dolaştığı, şehir şehir gezdiği bu seyahatleri sırasında pek çok kerametleri, harikulade halleri görüldü. Kerametlerinden daha mühimi de onun marifet, hikmet ve ince mânâlar dolu sözleridir. Bunlar, onun ilim ve marifette ulaştığı kıymetli dereceleri gösteren birer delildir. Kerametlerinden ve hikmet dolu sözlerinden bazıları şu şekildedir: Semerkant’lı Reşid-i Hurd, Kabe’ye gitmek üzere yola çıkmıştı. Yolda konak yerlerinde meclisler teşkil edip sohbette bulunuyordu. Yine bir konak yerinde şunu anlattı: Hallâc-ı Mansûr dört yüz sûfî ile birlikte çöle açılmıştı, Birkaç gün geçti. Gıda nâmına hiçbir şey bulamadılar. Açlıktan perişan bir hâle geldikleri sırada Hallâc-ı Mansûr’a gelerek şimdi kelle kebabı olsa da yesek dediler. Hallâc, hemen elini arkaya uzatıp, kebap olmuş bir kelle ile iki pide alıp, birine verdi. Dört yüz kişiydiler. Her defasında elini arkaya uzatıp, bir kelle iki pide aldı. Neticede 400 kelle, 800 pide almış ve her birine bir kelle iki pide vermiş oldu. 0 topluluk bunları yedikten sonra, taze hurma olsa da yesek dediler. Kalktı ve beni silkeleyin buyurdu. Hurmalar döküldü. Doyuncaya kadar yediler. Bundan sonra yolda ne zaman sırtını bir dikenli ağaca dayasaydı, taze hurma verirdi.

Hallâc-ı Mansûr yanına gelenlere yazın kış meyveleri, kışın yaz meyveleri çıkarır ikram ederdi. Elini havaya uzatınca, avucu, üzerinde “Kul hüvallahü ehad” yazılı gümüş paralarla dolardı. Bunlara “kudret paralan” ismini verirdi. İnsanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalplerinden geçenleri Allahü Teâlâ’nın bildirmesi ile haber verirdi.
Hakîkî hürriyet Allah’tan başkasına kulluk yapmamaktır.”
Azîz ve celîl olan Allah’tan başka bir şeyden korkan veya bir şeyi ümit eden kimsenin yüzüne, Allahü Teâlâ bütün kapıları kapatır, ona âdî bir korkuyu (Allah korkusunun dışında kalan korkulan) musallat eder. Kendisi de onun arasına yetmiş perde çeker, bu perdelerin en incesi şüphe, vesvese olur.” Bir gün kendisine;
Sabır nedir?” diye sorduklarında; 0:
Sabır odur ki; iki elini ayağını keserler, onu köprünün üzerine asarlar ve hattâ bundan daha acâib muameleler yaparlar da bir kere âh etmez.” buyurdu. Kendisinin ölümü ve idamı böyle cereyan etmiştir. Nitekim Hallâc-ı Mansûr Allahü Teâlâ’nın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; ( “Enel-Hak= (Ben Hakkım)” sözünü söyledi. Bu sözünü, zahir âlimleri, dalâlete ve ilhâda hükmedip katline fetva verdiler.

Hallâc-ı Mansûr, Enel-Hak sözünü söyleyince tasavvuf ilmine vâkıf olmayan zahir ulemâ bu söze şiddetle karşı çıktı. Sözünü Halîfe Mu’tasım’ın yanına götürerek fesâd Çıkardılar. 0 sırada vezir olan Ali bin îsâ’yı ona karşı kışkırtarak aleyhine çevirdiler. Halîfe, Hallâc’ın bir sene zindana atılmasını emretti. Fakat halk yine ona gidip bâzı meseleler soruyordu. Daha sonra, insanların onu ziyareti de yasaklandı. !bn-i Atâ’nın ve Ebû Abdullah bin Hafifin yaptıkları ziyaretler müstesna beş ay müddetle kimse onu ziyaret edemedi.
Nakledilir ki: bir gece Mansûr hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mansûr… Üçüncü gece, zindan da Mansûr da yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti suâl edildiğinde;
-“İlk gece Onunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece. her şey yerli yerindeydi. Tâ ki mukaddes dînimizin emrini yerine getiresiniz. Beni idam edesiniz diye.” buyurdu. Naklederler ki, Hallâc-ı Mansûr
hapishanedeyken üç yüz kişiydiler. Bir gece diğerlerine;
-“Ey mahpuslar! Gelin sizi kurtarayım.” dedi.
Peki sen kendini niçin kurtarmıyorsun. Gücün olsa kendini kurtarırsın.” dediklerinde;
-“Biz himaye ve selâmet içindeyiz. Eğer dilersek bir işaretle bütün kelepçeleri açarız” dedi. Sonra parmağıyla işaret edince, bütün kelepçeler yere döküldü. Bunun üzerine;
-“İyi ama hapishanenin kapısı kilitli, şimdi biz nereye gidelim?” dediler. Bunun üzerine bir daha işaret etti. Duvarlarda bir takım gedikler ortaya çıktı. Bu hali gören mahpuslar. hemen Hallâc’ın ayaklarına kapanarak kendileriyle gelmesi için yalvarmaya başladılar. Fakat o reddetti. Neden diye sorduklarında;
-“Bizim Onunla öyle bir sırrımız vardır ve sır sahibinden başkasına söylenmez.” buyurdu. Bu haberler halîfeye ulaşınca;
-“Fitne çıkarmak istiyor, onu katlediniz veya Enel-Hak sözünden dönene kadar sopalayınız.” emrini verdi. Bunun üzerine Hallâc-ı Mansûr hazretlerini Bağdat’ta Tâkkapısına götürdüler. Evvelâ yüz kırbaç vurdular. Kendisinden en küçük bir ses çıkmadı. Ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler. Naklederler ki: Onu darağacında astıkları vakit iblis yanına geldi ve;
-“Bir Ene (ben) sen dedin, bir Ene de ben. (Sen Ene’l-Hak dedin, ben: “Ene hayrun minhü= Ben ondan hayırlıyım.” dedim) Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lanet yağdırıyor?” diye sordu. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı verdi:
“Sebep şudur. Sen “Ene” dedin, kendini ortaya koydun, ben Ene dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin iyi olmadığını, benliği ortadan kaldırmanın ise gayet iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lanet etti.”

Hallâc-ı Mansûr, zamanındaki bâzı zahir âlimlerinin anlayamadığı sâdık, Allahü Teâlâ’nın aşkı ile yanan bir Hak âşığıdır. Şiddetli mücâhedeler ve çetin riyazetler çekmiş, himmeti yüksek, kerârhetler sahibi bir velîdir. Sözleri güzel, konuşması fasih ve belîğ. fırâseti üstün, hakikat, esrar, mânâ ve marifetler sahibi olup, yaşadığı müddetçe, dâima ibâdet ve riyazetle meşgul olurdu. Günde bin rekat namaz kılardı, şehit edildiği günün gecesinde de 500 rekat kılmış olup, her gece en az dört yüz rekat namaz kılmaya kendisini mecbur tutardı.

Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin idamına sebeb olan “Enel-Hak” sözü, onun tasavvuf yolunda sahip olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zahiren kelime mânâsı; “Ben Hak’ım” demek olan bu sözün hakîki mânâsı: “Ben yokum. Hak vardır.” Veya ben hak üzereyim, demektir. Nitekim Imâm-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının 2. cilt 44. mektubunda bu hususu şöyle açıklamaktadır:
-“O büyüklerin “Her şey O’dur” demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız 0 vardır demektir. Meselâ, Hallâc-ı Mansûr Enel-Hak (Ben Hak’ım) dedi. Böylece, ben Hak’ım, Hak Teâlâ ile birleştim. demek istemedi. Böyle diyen kâfir olur ve öldürülmesi lâzım olur. Onun sözünün mânâsı “Ben yokum, Hak Teâlâ vardır.” demektir. İşte sofiyye (evliya) her şeyi Hak Teâlâ’nın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zâttn (kendisinin) bunlarla birleştiğini, zâtında değişiklik olduğunu söylemez. Meselâ, bir insanın gölgesi. kendinden hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. 0 kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir. Yâni gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki. sofıyye, eşyaya, Hak Teâlâ’dan meydana gelmiştir. Hak Teâlâ değildir, diyor. O halde, sofıyyenin: “Her şey O’dur.” sözleri; “Her şey O’ndandır.” demektir ki, âlimler de böyle söylemektedir, iki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki. sofiyye. eşyaya, Hakk’ın görünüşü diyor. Âlimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşya ile birleşmek, eşyanın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor.”Hallâc-i Mansûr hazretleri halleri doğru, zamânıncfakilerin, kadrini ve derecesini anlamayacak derecede yüksek bir velî idi. 0. hiçbir zaman Âllahlık iddia etmedi. Tam tersine Allah aşkının sarhoşu bir kul olarak yaşadı, gündüz ve gecelerini ibâdetle geçirdi. Elli yaşındayken; -“Bu güne kadar bin senelik namaz kıldım.” buyurdu, islâmiyet’in bütün emir ve yasaklarına en ince hususlara kadar titizlikle uyar. mubahları zaruret miktarı kullanırdı. Ömrünün temeli sıkıntı üzerine kurulmuştu. Bu da, Allah aşkına tutulanlarda çeşitli şekil ve derecelerde görülen bir husustur.
Ali Râmitenî (k.s.) hazretleri, Hallâc-ı Mansûr hakkında buyurdular: -“Hüseyin bin Mansûr zamanında, Hâce Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’nin oğullarından biri bulunsaydı. Mansûr idam edilmezdi.” Buyurdu.. Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’nin manevî oğulları olan talebelerinden biri bulunsaydı. Hüseyin bin Mansûr’u terbiye ederek, o makamdan daha yukarılara geçirir, idam edilmesi lâzım gelmezdi. Çünkü Hallâc-ı Mansûr, her ne kadar büyük velî olmakla birlikte, tasavvuf yolunun en nihayetine ulaşabilmiş değildir. Bulunduğu mertebe nihayetten çok uzaktır. Hallac-ı Mansûr hazretlerinin idam edilmesinin ana sebebi onun bir gün Mansûr’un hatırından;
– “Peygamber efendimiz, Mîrâc gecesi, sâdece müminleri diledi de, neden bütün insanları dilemedi ve, yâ Rabbî. cümlesini bana bağışla demedi.” diye geçti. Böyle düşünürken, Resulallah efendimiz içeri girdi ve;
-“Biz kimi dilersek Hakk’ın fermanı ile dileriz. Bizim gönlümüz Hakk’ın ferman evidir. O’nun irâdesinin ve fermanının gayrisinden pâk ve masumdur. Eğer 0. hepsini dilerse, ben de hepsini dilerim.” buyurdu…. Onun idam edilmesine hakikatte, sebep, bu hüküm oldu. 919 (H.306) yılında ise idam olunarak şehit edildi.

Kaynak :
Evliyalar Ansiklopedisi ve Ruhü’l-Beyân Tercümesi c. 2. s. 135.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Circis Aleyhisselâm Kimdir ? İbretle Okuyun….

Posted by Site - Yönetici Ağustos 19, 2015

Circis Aleyhisselâm Kimdir

Circis Aleyhisselâm Kimdir ?

Circis Aleyhisselâm; isa Aleyhisselâm’dan sonra yaşayıp, Isrâiloğullarına gönderilen nebi (peygamber) veya sâlih bir insan…
Filistin, Şam ve Musul bölgesinde yaşadı.
Ticâret ile uğraşıp, kazancını fakirlere dağıtıyordu.
Musul bölgesinde halkı put ve heykellere tapmaya çağıran zâlim bir krala karşı mücâdele etti.
Kral, Circis Aleyhisselâm’a bin bir türlü zulüm ve işkence etti. Demir taraklar ile Circis Aleyhisselâm’ı lime lime parçaladı.
Üzerine keskin sirke ve tuz döktü.
Allah, yine Circis Aleyhisselâm’a hayat verdi.
Kral öfkelendi. Circis Aleyhisselâm’ın başına kızgın demir koydurdu. Beyni kaynadığı halde ölmeyen Circis Aleyhisselâm’ı eritilmiş sıcak bakırın içinde bulunduğu büyük bir kazana koyup ağzını kapatarak, ateşe verdi. Circis Aleyhisselâm yine ölmedi. Kral Circis Aleyhisselâm’in el ve ayaklarını bağlayarak, kırk öküzün zorla taşıdığı bir mermer taşın sütunu üzerine yasladı. Allah, onu kurtardı. Circis Aleyhisselâm’ı bir türlü öldüremeyen, kral. onu büyük bir mengenenin kıskacına alarak, günlerce aç bırakılan aslanların önüne attı.
Aslanlar, Circis Aleyhisselâm’a ilişmediler. Kral memleketinin bütün sihirbazlarını topladı. Sihirbazlar, Circis Aleyhisselâm’ın mucizeleri karşısında imâna geldiler. Okumuş, bilgili sihirbazların imâna geldiğini gören halk akın akın imâna geldi.
Kral, Circis Aleyhisselâmı ve ona imân eden bütün müminler ile birlikte şehit etti.

Kabrinin veya mübarek vücudundan bir parçanın Urfa’da bulunan (yukarı çarhoğlu cami) peygamberler cami-i şerifinde olduğu, rivayet edilmektedir.

Kaynak :İsmail Hakkı Bursevi (k. S.) Ruhu’l –Beyan Tefsiri: 7/497-498.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Müftî Sa’dî Çelebi Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 9, 2015

Müftî Sa'dî Çelebi Kimdir

Müftî Sa’dî Çelebi Kimdir ?

Müftî Sa’dî Çelebi. Osmanlı Şeyh ü’l-İslâm`larının onuncusudur.
İsmi Sa’dullah bin İsa bin Emirhân’dır.
Sa’dî Çelebi ve Sa’dî Efendi diye meşhurdur.
Kastamonu’nun Daday kazasında doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir.
Küçük yaşta babasıyla beraber İstanbul’a geldi.
Babası Murat paşa Camiinde imamdı. İlk tahsilini babasından aldı. Zamanın âlimlerinden ilim tahsil etti. Sonra Molla Muhammed Samsûnî’den ilim tahsil etti. İcazetler aldı. Müderris oldu. İstanbul’da Başçı ibrahim, Edirne’de Taşlık ve Vezir Mahmud Paşa medreselerinde ders verdi. İlim öğretti.
Daha sonra sahn-ı seman medreselerine atandı.
Daha sonra Şeyhülislâm Kemal Paşa-zâdenin vefatı üzerine 940 (M. 1533) yılında Şeyhü’l-Islâm oldu.
Fatihte evinin yanında bir “Darü’l-Kurra” inşa etti ve orada sürekli ilim öğretti. Şeyhü’l-Islâm Sa’dî Çelebi Efendi, takva ehli ve şâir ruhlu ve çok ibâdet eden bir zat İdi….
Şeyhü’l-Islâm Sa’dî Çelebi, bir çok kitap yazdı. Bu kitapların başında burada İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin zikrettiği haşiyesidir ki bu haşiyenin ismi: “Fevâidü’l-Behiyye” dir. Bunu Kadî Beyzâvî hazretlerinin tefsirine haşiye olarak yazdı.
Çok değerli bir kaynaktır.
Ayrıca;
Haşiyetül-İnâye,
Şerhü’l-Hidâye,
Fetâvâ fi Mevâzı min Fususu’l-Hikem,
Fetevâ-i Sa’diyye,
Haşiyetü’l alel- Kamus

Sa’dî Çelebi, 945 (M. 1538) yılında İstanbul’da vefat etti.
Kabri Eyyub Sultandadır.
llmiyye Salnamesi s. 355’de daha geniş bilgi vardır.

Kaynak :Dipnot – İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/452-453

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Selmân-ı Farisî (r.a.) Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Haziran 11, 2015

Selmân-ı Farisî (r.a.) Hazretleri

Selmân-ı Farisî (r.a.) Hazretleri Kimdir ?

Selmân-ı Farisî (r.a.) hazretleri Medine-i Münevverede, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine gelip, Müslüman oldu.
Selmân-ı Farisî (r.a.) hazretleri aslen İranlıdır.
İsfehân’a yakın bir köyde doğdu.
Asıl ismi Mabeh’tir.
Gençliğinde mecûsi idi. Sonra Hıristiyan rahiplerle tanıştı. Hıristiyan oldu. tüm tahsil etti. O devrin büyük bir âlimi oldu. Değişik yerlerde kaldı. Bir süre Bursa’da da kaldı.

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin Medine’ye hicretleri üzerine gelip iman etti. Ehli beytten sayıldı. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden bir çok hadis-i şerif rivayet etti. Rivayet etitiği hadis-i şeriflerin altmış kadarı kitaplara geçti.

Selmân-ı Farisî (r.a.) hazretleri. Hazret-i Ömer (r.a.) tarafından Medâyine vali tayin edildi.
Silsile-i saadatın ikinci halkasını teşkil etmektedir.
Selmân-ı Farisî (r.a.) hazretleri, ikiyüzelli (250. bir rivayete göre de 350) yaşlarında iken H-35 (655) yılında Medâyin’de vefat etti…
Vefat ettiği zaman, terekesi, bir tas. bir leğen. bir kilim ve bir hasırdan ibaretti.

H.z Allah şefaatlerine nail eylesin. Amin..

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/414.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Şeyh Abdülhvâhid Bin Zeyd (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Nisan 12, 2015

Şeyh Abdülhvâhid Bin Zeyd (k.s.) Hazretleri Kimdir

Şeyh Abdülhvâhid Bin Zeyd (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Şeyh Abdülhvâhid bin Zeyd (k.s.) hazretleri. Tebe-i tabiînden olup, Basra’da Doğumu kesin olarak bilinmemektedir. Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri, Tabiîn devrinde meşhur hadîs ve fıkıh âlimleri olan, Ebû İshâk, A’meş, Hasan-ı Basrî, Âsım’ül-Ahval, Salih bin Han, Amr bin Meymûn, Ebû İshak Şeybânî gibi âlimlerden ders aldı.
Hadîs ve fıkıh öğrenerek bu İlimlerde söz sahibi oldu. Tebe-i tabiîn devrinde Basra’da yetişen meşhur hadîs ve fıkıh âlimlerinin ileri gelenleri arasında yer aldı.
Zamanını ilim öğrenmekle ve ibâdet yapmakla geçirdi.
Senelerce sabah namazını yatsı namazı abdestiyle kılıp, geceleri uyumamışttr.
Duası çok makbuldü. Hadîs ilminde sika, sağlam güvenilir bir râvi olup rivayetleri “Kütüb-i Sitte’de” yer alır.
Öğrendiklerini İnsanlara öğretmeye çalışırdı.
Cuma namazından sonra evinin çevresi hadîs ve fıkıh öğrenmek isteyen talebelerle dolardı.
Bıkıp, yorulmadan saatlerce ders verir ve onların yetişmelerini isterdi. Bir dakikasının boşa geçmesini istemez, ya öğrenir yahut da öğretirdi. Derslerine sâdece namaz vakitlerinde ara verdiğini talebeleri anlatmışlardır.
Abdülvâhid bin Zeyd, dünyâya değer vermemesi, devamlı ibâdet ve ilimle meşgul olması, herkese iyilik etmesi ile dikkati çekerdi. İnsanlar onu sever ve hürmet ederdi. Yaşayışı ve hikmetli sözleriyle pek çok kimsenin doğru yola girmesini sağlamış, herkese örnek olmuştur.
Abdülvâhid bin Zeyd hazretleri yaşadığı ibret verici hadîselerden bâzılarını, insanlara nasîhat ve ders olması bakımından nakletmiştir.
Şöyle anlatmıştır: Bir rahibin odasının yanına yaklaşıp, ey rahip diye çağırdım. Fakat cevap vermedi. Üçüncü defa çağırışımda başını uzatıp:
“Ey kişi ben rahip değilim. Rahip, Allahü Teâlâdan korkan, O’na saygı gösteren, belâsına sabredip, kazasına razı olan, nîmetlerine şükredip onun için tevazu gösteren, izzet karşısında zilleti kabul eden, kudretine teslim olup, heybet ve azameti karşısında eğilen. hesap ve azabını düşünen, gündüzünü oruç, gecesini ibâdetle geçiren, Cehennem’i hatırladıkça uykusu kaçan kimseye denir. Ben ise saldırgan bir köpeğim. İnsanlara zararım dokunmasın diye kendimi buraya habsettim.” dedi. Bu sözleri üzerine şöyle sordum:
“Allahü Teâlâyı bildikten sonra insanları Allahü Teâlâdan uzaklaştıran şey nedir?”
“Kardeşim! İnsanları Allahü Teâlâdan ancak dünyâ malı ve sevgisi uzaklaştırır. Çünkü dünyâ isyan ve günah yeridir. Aklı başında olan dünyâyı kalbinden çıkarıp, günahlarına tövbe ederek kendisini Allahü Teâlâya yaklaştıracak şeye yönlendirir.” diyerek daha önce kendisinin îmân ettiğini söyledi.

Yine şöyle anlatmıştır: Hacca gitmiştim. Yanımda bir genç durmadan Peygamber efendimize salâtü selâm getiriyordu. Bâzı yerlerde okunması daha uygun dualar olduğu halde, genç her yerde duâ yerine salevât okuyordu. Dikkatimi çekti ve kendisine sordum. Genç şöyle dedi:
Babam ile birlikte hacca gitmiştik. Yolda uyudum. “Kalk baban Öldü.” dediler. Kalktım gerçekten babam ölmüştü. Aynı zamanda yüzü de kararmıştı. Ölümü ve ayrıca yüzünün kararması beni daha da üzdü. Bu üzüntü ile tekrar uykuya daldım. Bu sırada rüyamda siyah yüzlü dört kişi ellerinde demir kamçılar olduğu halde, babama yaklaştılar. Tam vuracakları zaman nur yüzlü bir zatın geldiğini, onlara dönerek; “Vurmayın!” dediğini, eli ile de babamın yüzünü sıvazlayarak nûrlandırdığını, sonunda bana; “Artık uyan, baban nûrlanmıştır.” diye söylediğini gördüm. “Sen kimsin?’ diye sorduğumda, “Ben Peygamberim, bana salevât getirdiği için ona şefaat ettim.’ dedi. Uyandım, söylendiğigibiydi. Bu sebeple ben de salevât-ı şerîfeyi devamlı okuyorum.

Yine buyurdular: Bir defasında Beyt-i Mukaddese gitmek üzere yola çıktım. Fakat yolu şaşırdım. Nereden gideceğimi bir türlü bilemedim. Bu şaşkın halde karşıma bir kadın çıktı. Bana yaklaştı; “Ey garib kimse, yolunu mu şaşırdın?” diye sordu. Sonra: “Allahü Teâlâyı tanıyan kimse nasıl garib olur? Onu seven nasıl yolunu şaşırır?'” dedi. Sonra da bana elindeki değneği uzatıp; “Bu asanın ucundan tut, Önümden yürü.” dedi. Asanın ucundan tutup önünde yürümeye başladım. Yedi adım kadar yürüdüm ve kendimi Mescid-i Aksâ’da buldum. Gözlerimi oğuşturarak kendi kendime;
“Herhalde yanlış görüyorum, nasıl olur?” dedim. Bunun üzerine bana yol gösteren kadın; “Ey kişil Senin yürüyüşün zâhidlerin, benimki de ariflerin yürüyüşüdür! Zâhid yürüyerek. arif ise uçarak gider. Yürüyerek giden uçarak gidene nasıl ulaşabilir?” dedi ve gözden kayboldu. Onu bir daha hiç görmedim.

Şeyh Abdülvâhid bin Zeyd (k.s.) hazretleri, . 793 (H. 177) veya 802 (H. 186)’de, bir rivayete göre de 805 (H. 189) senesinde vefat etmiştir.

Daha geniş bilgi için bakınız: Evliyalar Ansiklopedisi

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin Hayatı – Biyografi.

Posted by Site - Yönetici Mart 8, 2015

6,Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin Hayatı - Biyografi.

Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin Hayatı – Biyografi.

Evliyânın büyüklerinden. Tasavvuf ehlinin çok tanınmışlarından olup, Seyyid-üt-Tâife denmekle meşhûrdur. Künyesi, Ebü’l-Kâsım’dır. Cüneyd bin Muhammed 822 (H.207)‘de Nehâvend’de doğdu. Bağdat’ta büyüdü ve orada yaşadı. 911 (H.298) senesinde vefât etti.

Cüneyd-i Bağdâdî yedi yaşında iken, mektepten gelince babasının ağladığını görüp, sebebini sordu: “Zekât olarak dayın Sırrî-yi Sekâtî’ye birkaç gümüş göndermiştim, almamış. Kıymetli ömrümü, Allah adamlarının, beğenip almadığı gümüşler için geçirmiş olduğuma ağlıyorum.” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; “Babacığım, parayı ver ben götüreyim.” deyip dayısının evine gitti. Kapıyı çaldı. Dayısı, kim olduğunu sorunca; “Ben Cüneyd’im dayıcığım. Kapıyı aç ve babamın zekâtı olan bu gümüşleri al!” dedi. Dayısı; “Almam!” deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; “Adl edip babama emreden ve ihsân edip, seni serbest bırakan Allahü teâlâ için al!” dedi. Dayısı; “Allahü teâlâ babana ne emretti ve bana ne ihsân etti?” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; “Babamı zengin yapıp, zekât vermesini emretmekle adâlet eyledi. Seni de fakir yapıp, zekâtı kabûl etmek ve etmemek arasında serbest bırakmakla ihsân eyledi.” dedi. Bu söz Sırrî-yi Sekatî’nin çok hoşuna gidip; “Oğlum! Gümüşleri kabûl etmeden önce seni kabûl ettim.” dedi ve kapıyı açıp parayı aldı.

Cüneyd-i Bağdâdî dayısına talebe olduktan bir süre sonra onunla berâber hacca gitti. Mescid-i Harâmda dört yüz kadar büyük zât, şükür hakkında konuşuyorlardı. Her zât şükrü târif ve îzâh ettiler. Netîcede dört yüz ayrı îzâh meydana geldi ise de, hepsi de bu târif ve îzâhları yetersiz buldu. Hazret-i Sırrî-yi Sekatî, orada bulunan Cüneyd-i Bağdâdî’ye; “Mâdem ki buradasın, bu hususta bir de sen bir şeyler söyle.” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî; “Şükür, Allahü teâlânın ihsân ettiği nîmet ile O’na isyân etmemek, O’na isyân için, ihsân ettiği nîmeti sermâye olarak kullanmamaktır.” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevâba çok sevinip; “Seni tebrik ederiz. Maksadı en güzel şekilde ifâde ettin. Bu, ancak bu şekilde târif edilebilirdi.” dediler. Sırrî-yi Sekatî; “Yavrum, öyle anlıyorum ki senin lisanın doğru ve kuvvetli olacak. Böyle güzel söyleyebilmek hâli sana nereden geliyor?” deyince, Cüneyd-i Bağdâdî; “Sizin sohbetlerinizde bulunmakla efendim.” dedi.

Cüneyd-i Bağdâdî hocasına âid olan evin bir odasında kalırdı. Her an Allahü teâlâyı hatırlardı. Seccâdesi üzerinde, sabaha kadar “Allah, Allah” der, aynı abdestle sabah namazını kılardı. Bu hâl senelerce böyle devâm etti.

Bir gece yıkanmak için suya ihtiyâcı oldu. Hava çok soğuk olduğu için; “Sabah olmasını bekleyeyim, su ısıtırım veya hamama gidip yıkanırım” dedi. Sonra düşündü ki: “Ben yıkanmayı tehir için, sabahın olmasını, su ısıtmak, hamama gitmek gibi bir sürü şeyleri istiyorum. Halbuki, Allahü teâlâ bana sâdece bir defâ yıkanmamı emrediyor. Ben de onu tehir için çeşitli bahâneler arıyorum. Benim yaptığım hiç münâsip değil.” dedi. Hemen, gecelik elbisesi üzerinde olduğu halde, soğuk su ile gusletti.

Tasavvufu, dayısı Sırrî-yi Sekatî’den öğrendi. Asrının kutbu idi. Binlerce velî yetiştirdi. Otuz defâ yaya olarak hacca gitti. Kerâmetleri, nasîhatları, hikmetli sözleri ve ihlâslı amelleri ile meşhûr oldu. Zâhirî ilimleri, İmâm-ı Şâfiî’nin talebelerinden Ebû Sevr’den öğrendi. Ayrıca Hâris-i Muhâsibî, Muhammed Kassâb ve başka zâtlarla da sohbet etti.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazda ilk tekbiri kaçırmadı. Namazda kalbine dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Dâimâ Allahü teâlâyı hatırlardı. Her gün 400 rekat namaz kılardı. Otuz yıl yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl oldu.

Hocası Sırrî-yi Sekatî, ona bir meclis kurup, insanlara ilim öğretmesini, nasîhat etmesini söylerdi, fakat o kendini bu işe lâyık bulmayıp, nefsini kötülerdi. Bir Cumâ gecesi Peygamber efendimizi rüyâda gördü. Ona; “Ey Cüneyd! İnsanlara nasîhat et! Zîrâ senin sözün halkın kalplerinin rahatlık ve ferahlık bulmasına sebeptir. Allahü teâlâ senin sözünü, insanların kurtuluşa ermesi için sebep kılmıştır.” buyurdu. Uyandı, sabahleyin erkenden hocasının yanına vardı. O hiçbir şey söylemeden; “Peygamber efendimiz tarafından vazîfelendirilmedikçe, insanlara ilim öğretmekten çekindin.” dedi. Ertesi gün bir meclis kurup, insanlara Resûlullah’ın yolunu anlatmaya başladı.

Cüneyd-i Bağdâdî’ye; “İhlâsı kimden öğrendiniz?” diye sorduklarında; “Mekke-i mükerremede bulunuyordum. Bir berber gördüm. Ona; “Allah rızâsı için benim saçlarımı düzeltebilir misin?” dedim. Berber; “Elbette.” dedi. O sırada, mevki sâhibi birini traş etmekte idi. Hemen traşını bırakıp; “Efendi, kalk. Bir kimse Allah için bir şey istedi mi, bütün işler durur, derhal ona bakılır.” dedi. Sonra berber koltuğuna beni oturtup traş etti. Sonra da bana bir mikdâr altın verip; “İhtiyaçların için lâzım olur, onlara harcarsın!” dedi. Ben bu hâle çok hayret edip, elime geçecek ilk parayı kendisine hediye etmeye niyet ettim. Az bir zaman sonra bana Basra’dan bir kese altın gönderdiler. Hemen götürüp o keseyi ona verince sebebini sordu. Ben de niyetimi açıkladım. Bunun üzerine bana; “Sen, Allah rızâsı için beni traş et.” dedin. Ben de o niyetle seni traş ettim. Şimdi bunları alırsam, niyetimde bir değişme olmasından korkuyorum.” dedi.

Sâlihlerden bir zât rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Cüneyd-i Bağdâdî de yanlarında bulunuyordu. Bu sırada biri gelip, Peygamber efendimize bir suâl sordu. Peygamber efendimiz; “Bunun cevâbını Cüneyd’den iste. O cevap versin.” buyurdular. Cüneyd-i Bağdâdî; “Yâ Resûlallah! Sizin mübârek huzûrunuzda ben nasıl konuşabilirim?” deyince, Peygamber efendimiz; “Diğer peygamberler ümmetlerinin tamâmı için ne kadar öğünüyorlarsa, ben de, Cüneyd ile o kadar öğünürüm.” buyurdular.

Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hadramî (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Şubat 1, 2015

3(268) Ezan Lafızlarının Manaları

Hadramî (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Hadramî (k.s.) hazretlerinin asıl ismi, Muhammed. Aslen Hadramutlu olup doğum târihi bilinmemektedir Ebû Abdullah Hadramî birçok âlimden ilim tahsîl edip hadîs, fıkıh ilimlerinde büyük bir âlim oldu. Bunun yanında Allahü Teâlânın sevgili kullanyla görüşüp tasavvuf yolunda ilerledi. Devamlı onlarla bulunmayı arzu eder, onlardan bir an ayrı kalmamaya çalışırdı. Vaktini Allahü Teâlânın razı olduğu işlerde geçirir, ilim öğretir, talebe yetiştirir, emr-i mârufta bulunmakla meşgul olurdu. Ahlâkının güzelliği, ilminin çokluğu, dînine ve ibâdetine düşkünlüğü, cömertliği, tatlı dili ve güler yüzü, insanlar tarafından çok sevilmesine vesîle oldu. Kendisini çok seven insanlar, gittiği yolu daha iyi öğrenmek için, nasihatlerini can kulağı ile dinlediler. Birçok kerametlerini gördüler. Bu durum, ihlâslarmın ve hocalarına karşı sevgilerinin artmasına sebeb oldu.

Ebû Abdullah Hadramî, Yemen’de Tihâme taraflarında Dıhhî köyünde yerleşti. Kendisine bir dergâh yaptı ve dersler vererek ilim öğretti. Olü kalpleri diriltip, insanlara huzur ve saadet hazînelerinin kapılarını açtı. Pekçok talebe yetiştirip kıymetli eserler yazdı. Talebeleri arasında oğulları İsmail ye İbrahim, Rablerine lâyık kul, Resûlullah’a lâyık ümmet, babalarına lâyık evlâd olmaya gayret ettiler, Bu mübarek evlâdlarının hâlleri, kendisine doğmadan önce müjdelendi. Gâibten bir ses; “Ey Muhammedi Senin İki oğlun olacak. Biri fıkıh, diğeri de hadîs ve fıkıh âlimi olacak.” diye onları haber vermişti.

Bir talebesi anlatır: Bir gün onun evinde uyuyordum. Bir gürültü ile uyandım. Uyuduğum evin kapısında iki kişi duruyordu. Biri kapının sağında diğeri de solundaydı. Sağdakinin Hızır, soldakinin de İlyâs aleyhimesselâm olduğunu söylediler. Hızır aleyhisselâmın koltuğunun altında bir paket vardı, İlyâs aleyhisselâm Hızır’a dönüp; “Buhârî’deki hadîs-i şerifleri, fakîh Burhan Hadramî’den mi veya fakîh Ali bin Mes’ûd’dan mı veya Muhammed bin İsmail Hadramî’den mi okumak doğru olur?’ diye sordu. O da;

-“Nasıl ki İbn-i Abbâs hazretleri insanlardan kendisini ilmî bakımdan en çok tatmin edeni olarak hazret-i Ömer’i seçtiyse, ben de Muhammed bin ismail Hadramî’yi seçtim.” buyurdu. Daha sonra ortadan kayboldular.

Birçok kıymetli eserin müellifi olan Ebû Abdullah Hadramî, İmâm Beyhekî hazretlerinin; Şa’b-ül-îmân adlı eserini kısaltarak bâzı ilâvelerde bulundu. Bu eser üzerinde çalışırken, birçok harikulade haller müşahede etti. Kitabın isminin Kitâb-üI-Mürtedâ olması, kendisine keşf ve ilham yoluyla bildirildi. Hadramut tarafları bâzı kimseler tarafından işgal edilmeye başlanınca, âlim bir zât olan Şeyh Ebü’l-Gays bin Cemîl, Ebû Abdullah Hadramfye mektup yazarak, istilâcıların fitnesinden kurtulmak arzusuyla, Yemen illerinden birlikte hicret edelim diye arz etti. Muhammed bin İsmail Hadramî, yazdığı cevabî mektupta ona; “Benim çoluk-çocuğum var. Ailem kalabalıktır. Onları bırakıp göç etmem mümkün olmadığı gibi, onlarla beraber göç etmem de mümkün değildir. Bana iki cihetimi de korumak düşer, siz de cihetinizi himaye ediniz.” buyurdu.

Vatanından ayrılmadı. Daha sonra bu tehlike ortadan kalktı. Defni esnasında Şeyh Ebü’l-Gays bin Cemîl de hazır bulundu. Kabrine girip mübarek cesedini yerleştirdi. Bir müddet yanında kaldı. Kabirden çıkınca; “Elhamdülillah! Onun vefatı, Allahü Teâlânın dâvetine icabet etmekten başka bir Şey olmadı.” buyurdu. . 1253 (H.6S1) senesi Yemende Tihâme taraflarında, Dıhhî köyünde vefat etti. Kabri ziyaret mahallidir.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/238-240.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Arif-i billâh Şeyh Ebu’l-Gays ibni Cemil (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ocak 25, 2015

20120603_194237 copy.jpggbv

Arif-i billâh Şeyh Ebu’l-Gays ibni Cemil (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Arif-i billâh Şeyh Ebu’l-Gays ibni Cemil (k.s.) hazretleri evliyanın büyüklerindendir. Şu hadise onun büyüklüğüne delâlet etmektedir. Abdullah-ı Yâfıî. (1298 (H.698) senesinde Aden şehrinde doğdu, 1367 (H.768)’de Mekke’de vefat etti. Bu zat:) Hicaz’a ilk geldiğinde Medine-i münevvereye girmeden önce kendi kendine;
-“Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem izin vermeyince bu şehre girmem.” diye söz verdi. Çünkü ilmi ve edebi çok yüksekti. Büyüklerin, bilhassa Peygamber efendimizin huzuruna edeple girileceğini biliyordu. On dört gün Medine’nin giriş kapısında bekledi. Devamlı ibâdet edip kabul buyurulmasi için Allahü Teâlâya duâ etti. Bir gece rüyasında Peygamber efendimiz;
– “Ey Abdullah! Ben dünyâda senin peygamberin, âhirette şefaatçin, Cennette ise arkadaşınım. Yemen’de on kişi vardır. Onları ziyaret eden beni ziyaret etmiş olur. Onları üzen beni üzer.” buyurdu. Abdullah Yâfıî hazretleri;
– “Yâ Resûlallah! Onlar kimlerdir.” diye sorunca;
-“Onların beşi vefat etmiştir. Beşi ise hayattadır.” buyurdu. Abdullah Yâfiî;
– “Yaşayanlar kimlerdir?” diye sorunca;
“Şeyh Ali Tavâşî, Şeyh Mansûr bin Ca’da, Muhammed bin Abdullah, Fakih Ömer bin Zeylaî, Şeyh Muhammed bin Ömer Nehârî’dir.
Vefat etmiş olanlar ise Ebü’I-Gays bin Cemil, Fakîh İsmail Hadramî, Fakih Ahmed bin Mûsâ bin Acîl, Şeyh Muhammed ibni Ebû Bekr Hakemi ve Fakîh Muhammed bin Hüseyin İclî’dir.” buyurdu.

Peygamber efendimizin manevî işareti üzerine Medîne-i münevvereden ayrılarak Mekke’ye oradan da Yemen’e geçti. Önce, Mekke’den Yemen’e gitmiş olan hocası Şeyh Ali Tavâşî’yi ziyaret etti. Peygamber efendimizin rüyada ziyaret etmesini tavsiye buyurduğu zâtlardan sağ olanları ziyaret etti ve sohbetlerinde bulundu.
Ziyaretine gittiği zâtlardan Şeyh Muhammed bin Ömer Nehârî ona; -“Merhaba ey Resûlullah’ın elçisi!” diye hitâb etti. Abdullah Yâfıî hazretleri ona;
-“Bu hâle ne ile kavuştun?” diye sorunca, Bakara sûresi iki yüz seksen ikinci âyet-i kerîmesinin “…Allah’tan korkun, Allah size ilim öğretiyor.” mealindeki son kısmını okudu. Peygamber efendimizin rüyada tavsiye buyurduğu zatlardan vefat etmiş olanların da kabirlerini ziyaret edip Medîne-i münevvereye döndü. Fakat yine Medine’ye girmeden on dört gün Medine kapısında bekledi. İbâdet edip kabul olunması İçin Allahü Teâlâya niyazda bulundu.

Bir gece yine Resûlullah efendimiz ona;
-“Tavsiye ettiğim zâtların onunu da ziyaret ettin mi?” buyurdular. Abdullah Yâfiî; -“Evet yâ Resûlallah! Ziyaret ettim. Medine’ye girmeme izin var mı?” diye sordu. Resûlullah efendimiz;
-“Gir sen emin olanlardansın.” buyurdu. Sevgili Peygamberimizin bu hitabına mazhar olan Abdullah Yâfiî hazretleri edeple ve gözyaşları dökerek Medîne-i münevvereye girdi. Efendimizin mübarek kabr-i şeriflerini ziyaret edip yüksek feyzlerine kavuştu

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/238-240.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: