Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Kabir Hakkında Herşey’ Category

Kabir Azabından Kurtuluş

Posted by Site - Yönetici Kasım 21, 2014

Kabir Azabından Kurtuluş.kabir-azabi-nedir

KABİR AZÂBINDAN KURTULUŞ

Günahkârlara kabir azabı ittifakla haktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.” buyurmuştur.

Diğer bir hadîs-i şerîfte de: “Kabir, âhiret menzillerinin evvelidir. Kim ondan kurtulursa sonraki daha kolay olur. Eğer kurtulamaz ise ondan sonrası daha şiddetli olur.” buyurulmuştur. Fakîh Ebu’l-Leys merhûm şöyle buyurdu:

“Her kim kabir azâbından kurtulmak isterse dört şeye devam etsin, dört şeyden de uzak dursun. Devam edeceği dört şey şunlardır:

1-Namazlarını (vaktinde ve ta’dil-i erkân ile kılarak) muhafaza etmek,

2-Sadaka vermek,

3-Kur’ân-ı Kerîm okumak ve çok tesbih (Allâhü Teâlâ’yı zikir) etmektir.

4-Muhakkak tesbih kabri aydınlatır ve genişletir.

Kaçacağı dört şey de şunlardır:

1-Yalandan,

2-Hıyânetten,

3-Koğuculuk yapmaktan

4-Vücudunda ve elbisesinde idrardan sakınmaktır.

Hadîs-i Şerîfte “İdrar (sıçramasın)dan sakınınız. Zîrâ kabir azâbının çoğu ondandır.” buyurulmuştur.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

MEZARIN ÖLÜYE SÖYLEDİKLERİ

Posted by Site - Yönetici Kasım 19, 2014

MEZARIN ÖLÜYE SÖYLEDİKLERİ,Kabirden gelen ses, kabirin soyøedikleri,ibretlik,mezar tasi,

MEZARIN ÖLÜYE SÖYLEDİKLERİ

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Ölü mezara konduğu zaman, mezar ölüye: “Yazıklar olsun sana ey insanoğlu! Benim hakkımda seni kim aldattı? Benim fitne, karanlık, yalnızlık, kurtlar ve böcekler yeri olduğumu bilmiyormuydun? Üzerimde bir ileri bir geri gezinip dururken hiç mi beni düşünmedin?” der.
Şayet ölü, iyi insan ise, ölünün namına bir yetkili, mezara: “Bu adam, Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmışsa ne dersin?” diye cevap verir. O vakit mezar: “O zaman, ben onun için yeşil bir bahçe olurum. Cesedide nur olur ve ruhu Allah’a yükselir.” der.”

Ubeyd bin Umeyr diyor ki:
“Her ölüye mezarı şöyle seslenir: “Ben karanlık ve yalnızlık yeriyim. Eğer dünyada iken Allah’a itaat ettinse, ben sana rahmet yeri olurum. Yok eğer asi isen, o vakit ben sana azab yeri olurum.
Ben öyle bir yerim ki; Allah’a itaat ettiği halde bana gelen, benden
sevinmiş olarak çıkar. İsyankar olarak gelense, benden helak olmuş olarak çıkar.

Muhammed bin Sabih diyor ki:
“Bir kimse mezarına konduğu zaman, eğer hoşa gitmeyen bir şeyle, azabla karşılaşırsa, civardaki mezar komşuları kendisine şöyle derler: “Bizden ibret almadınmı? Biz senden önce gelmiştik, bizi görmedin mi?
Hiçmi bugünü düşünmedin? Öldükten sonra amellerimizin kesildiğini işitmedin mi? Halbuki senin defterin açıktı. Eksiklerini tamamlaman gerekirken, kusurlar üstüne kusurlar ekledin.” Bundan sonra o ölünün mezarı kendisine seslenir: “Ey dünyanın dış görünüşüne aldanan! Senden önce onca insan girdi toprağa. Tanıdıklarından da mı ders almadın? Onlar da dünyaya aldanıp zevk-u sefa sürerken ecelleri kendilerini mezarın içine soktu. Fakat sen, hiç aldırmadın bile. Şimdi çek de gör!”

Ka’bül Ahbar diyor ki:
“Duydum ki, insan kabre konduğu zaman, namaz, oruç, zekat gibi amelleri kendisini sarar. Azab melekleri ölünün ayakları ucundan geldikleri vakit , namaz hemen karşılarına çıkıp: “Bu adam, bu ayakları ile Allah’ın huzurunda durdu, namaz kıldı. Buna azab edemezsiniz.” der. Bu sefer azab melekleri, baş tarafına gelir. Bu sefer oruç, meleklerin karşısina dikilip: “Bu baş , dünyada Allah için oruç tuttu. Aç ve susuz kaldı. Kendisine buradan azab edemezsiniz.” der. Bunun üzerine azab melekleri vücudun diğer azalarına azab vermek isterler. Ancak bu sefer de, hac, cihad gibi ibadetler karşılarına çıkıp azab etmelerine engel olurlar.
En sonunda azab melekleri, kulun ellerine gelirler. Bu sefer de sadakalar, yollarına çıkıp: “Allah rızası uğrunda bu ellerden nice sadakalar çıkmış tır. Siz bunlara azab edemezsiniz.” derler.
Bunun üzerine azab melekleri şöyle derler: “Dünyada temiz yaşadın, temiz öldün. O halde burada da rahat yat .
” Bundan sonra rahmet melekleri gelirler. Cennet ten getirdikleri döşek ve kaftan ile mezarını süsleyip gözün göreceği kadar geniş letirler.(Allah bizleri böyle mü’min kullardan eyles in, Amin…)

Ömer oğlu Ubeyd’in oğlu Abdullah diyor ki:
– Bir cenazede bulunuyorduk. Sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular:
“Ölü mezarında oturur. Kendisini defnedip dağılanların ayak seslerini bile duyar. Kendisiyle sadece mezarı konuşur ve der ki: “Ey insanoğlu!..
Yazıklar olsun sana, benimle seni hiç korkutan olmadı mı?
Benim darlığımı, benim karan lığımı, kurt, böcek ve şiddet yeri oldu ğumu sana anlatan olmadı mı? Benim için ne hazırladın?

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

KABİR AZABI VE SORGU MELEKLERİ

Posted by Site - Yönetici Kasım 3, 2014

Kabir Azabı Ve Sorgu Melekleri,KABİR AZABI VE SORGU MELEKLERİ

Kabir Azabı Ve Sorgu Melekleri

Bera bin Azib diyor ki:
“Resulullah Efendimiz ile birlikte Ensar’dan birisinin cenazesine gittik.
Sevgili Peygamberimiz, başı eğik olarak mezar başında oturdu. Üç defa:
Allah’ım! Kabir azabından sana sığınırım.” dedikten sonra şöyle buyurdular:
“Mü’min, ölüme yöneldiği vakit, Hz. Allah, beraberlerinde güzel kokular ve kefen bulunan yüzleri güneş parlaklığında melekler gönderir. Ölümü beklemekte olan mü’min kulun gözleri önünde beklerler. Ruhu çıktığı zaman, yer ile gök arasında ve göklerde ne kadar melek varsa, onun için istiğfarda bulunurlar. Gök kapılarının tümü kendisi için açılır ve her kapı kendisinden geçmesini ister. Ruhu Allah’a yükseldiği zaman, melekler: “Yâ Rab! Bu falanca kulunun ruhudur.” derler. Allah-ü Teâlâ: “Onu geri çevirin. Kendisi için hazırladığım mükafat ve iyilikleri ona gös terin. Çünkü ben ona: “Sizi topraktan yarat tım. Ve yine toprağa iade edeceğim, tekrar topraktan çıkaracağım.” (Tâhâ Sûrei, ayet : 55) diye vaat te bulundum.” buyurur.

Bundan sonra ruh, mezarına döner ve hatta kendisini defnedip dağılanların ayak ses lerini dahi duyar. Son bir eziyet olarak, melekler onu alabildiğine sıkıştırır ve:
“Rabbin kimdir? Peygamberin ve dinin nedir?” diye sorarlar.
Bunun üzerine mü’min kul:
Rabbim Allah’tır. Dinim İslam, peygamberim Hz. Muhammed’dir” diye cevap verir.
Bu cevabı verdiği zaman meleklerden birisi:
Evet , doğru söyledin. İşte bu Allah’ın (C.C.): “Allah, iman edenlere dünya hayatında da ahirette de, o sabit gözlerinde, daima sebat ihsan eder.” (İbrahim Sûres i, ayet : 27) diye buyurmasındaki anlamdır.” der.

Bundan sonra mü’min kulun karşısına, güzel yüzlü, güzel kokulu ve elbiseli
biri çıkıp şöyle der: “Nimetleri daimi olan Allah ‘ın cennet ve rahmeti sana müjde olsun.”
Bunun üzerine mü’min kul:
“Allah, seni hayırla mükafatlandırsın. Sen kimsin?” diye sorar. O da:
“Ben senin dünyadaki amellerinim. Sen, Allah’a her zaman ibadete süratle koşar, isyan etmeye asla yanaşmazdın. Bunun için, Allah seni hayırla mükafat landırdı.” Sonra biris i. “Buna cennetten döşek getirin. Mezarına cennetten bir kapıyı açın.” der. Hemen cennetten bir döşek getirilir ve mezar, cennetten açılan kapı ile cennetten bir bahçe olur. Cennetten açılan kapı:
“Allah’ım, kıyameti bir an önce getir de aile efradıma bir an önce kavuşayım.” der.
Fakat Kâfir olan kul, dünyadan ilişisini kesip de ahirete yöneldiği zaman, Hz. Allah tarafından gönderilen çirkin Sûratlı, şiddetli azab melekleri ateşten elbise ve katrandan gömlekleriyle karşısına dikilirler. Ruhu, bedeninden çıktığı zaman, yer ve gökte ne kadar melek varsa, hepsi onu lanet lerler. Gök kapıları, üzerine kapanır. Hiçbir gök kapısı, onun habis olan ruhunun kendisinden geçmesini istemez. Böylece ruhu geri çevrilir.
Melekler:
“Yâ Rab! Bu falanca kulunun ruhudur. Yerler ve gökler onu kabul etmiyor.” derler.
Yüce Allah:
“Onu geri çevirin. Kendisine hazırladığım azabları gösterin. Çünkü ona da:
“Sizi topraktan yarattım. Yine toprağa iade edeceğim ve tekrar topraktan çıkaracağım.” diye vaatte bulundum.” buyurur.
Böylece Kâfir kulun ruhu, mezara çevrilir. Mezarı başından dağılmakta olanların ayak seslerinide duyar. Sorgu melekleri, ona da:
“Rabbin kimdir? Peygamberin ve dinin nedir?” diye sorarlar.
O: “Bilmiyorum” der. Melekler:
“Tabii ki bilemezsin.” dedikten sonra, çirkin elbiseli, pis kokular içinde, korkunç Sûrat lı birisi gelip karşısına dikilir ve: “Allah’ın gazabı ve daimi olan azabı sana müjde olsun.” der.
Adam:
“Senin de Allah cezanı versin. Sen de kimsin?” der.
O:
“Ben, senin dünyadaki çirkin amellerinim. Sen kötülüğe karşı süratle koşarken, itaat ve ibadete karşı tembellik edip yanına bile yaklaşmazdın.
İşte bugün, Allah-ü Teâlâ, yapmış olduğun kötülüğünün cezasını sana çektirir.” der.
Kâfir kul:
“Allah seninde cezanı versin.” der.
Bundan sonra, sağır, dilsiz ve kör olan birini üzerine vekil tayin ederler.
Demirden bir tokmak, onun için hazırlanır. Bütün insanlarla cinler bir araya gelseler, yine o demirden yapılı olan tokmağı yerden kaldıramazlar. O tokmak, dağlara vurulsa, dağları bile bir vuruşta kül ve toprak haline getirir. Bununla Kâfir kula bir vuruş vurulduğu zaman, kül haline gelir.
Sonra tekrar diriltir. Alnına öyle bir şiddetle vurulur ki, insanlar ve cinlerin dışında tüm canlı varlıklar, o sesi duyar.
Daha sonra, “Buna, ateşten iki demir parçası getirin.” denir. Kâfir kul, ateşten levhalar üzerine yatırılır. Ve mezarına da cehennemden bir kapı açılır. (Bu kapı ile, Kâfir kulun kabri, cehennem çukurlarından bir çukur olur.)

Yine Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Mü’min, ölüm döşeğine yattığı zaman, melekler çeşitli misk kokulu mendillerle gelir. Ruhunu bedeninden, kılı yağdan çeker gibi alırlarken: “Ey itaatkar olan nefis . Sen Rabbinden, Rabbin de senden razı olduğu halde Allah ‘ın rahmet ve keremine çık.” derler. Ruh, bedenden çıktığı vakit, o kokular arasına konur, ipek mendil üzerine bağlanır ve Alâ-i İllilyyin’e (en yüks ek makama) çıkarılır. Kâfir de öleceği vakit , içi ateş dolu bir çaput getirilir, canını şiddetle alırlar ve: “Ey pis ruh, sen Rabbinden, Rabbin de senden kızgın olduğu halde bedeninden çık, ayrıl.” der. Ruh bedenden
çıkınca, kendisini ateşten çaput içine koyar, bir şeyin kaynarken çıkardığı hışıltı gibi
ses çıkardığı halde Siccine (cehennem) götürürler.”

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Mü’min kabrinde yeşil bir bahçe içindedir. Mezarı yetmiş zira’ kadar genişletilir. içi ayın on dördü gibi parlar. “Muhakkak onun için dar bir geçim vardır.” (Tâhâ Sûres i, ayet : 124) ayet i celilesinin neden indirildiğini biliyor musunuz? Bu ayet , Kâfirlerin kabirlerinde çektikleri azab hakkındadır. Kabirlerinde doksandokuz yılan kendilerine musallat olur. Her yılanın yedi başı vardır. Bu yedi başlı yılanlar, ısırır, sokar ve dirilinceye kadar cesedini zehirlerler.”
Bu doksan dokuz sayısına şaşmamak gerekir. Çünkü kabirde Kâfir kula musallat olan bu yılan ve akreplerin sayıları, kibir, riya, hased, yalan, kin, gıybet ve diğer kötü sıfat ların sayıları kadardır. Bunların her birinin asılları olduğu gibi, bunlardan birçok kollar, bu kollardan da birçok bölümler meydana gelir. Tüm bu nitelikler, kendi maddeleri bakımından yılan ve akrebe dönüşür. Kuvvetli olanı, yedi başlı yılan gibi zehirler, orta derecelisi diğer yılanlar gibi, zayıfı ise akrep gibi zehirler. Basiret sahibi
olan kimseler, tüm bu tehlikeleri basiret nuru ile görüp anlarlar. Bu tehlikelerin sayısı ancak peygamberlik nuru ile bilinir. Bu gibi haberlerin gizli sırları vardır. Bu sırlar da ancak basiret sahibi olan kimselere açıkt ır.
Bunların hakikatini kavrayamamış olan kimselerin bunların açık doğruluklarını inkara kalkışması çok yanlış bir şeydir. Zaten imanın en az derecesi bile, tasdik ve teslimiyettir.
Bu gibi şeyleri kabul etmek için, üç makam vardır. Bunlar da:

a) En açık, en doğru ve en kuşku götürmez bir şekilde teslim olmayan şayan olanı bu birinci makamdır. Bu da, gerçekte yılan ve akrepler Kâfir olan kulu ısırdıkları, ona azab çektirdikleri halde senin bu gerçekleri görememendir. Çünkü başta bulunan cismi gözler, melekût âleminin bu inceliklerini göremez. Eğer derseniz ki: “Ashab-ı Kiram, kendileri görmedikleri halde Cebrâil’in gelişine nasıl inanırlardı? Peygamberimizin
onu gördüğüne nasıl kanaat getirirlerdi?” O vakit , senin ilk yapacağın şey, meleklere ve vahye olan imanını düzeltmek olacaktır. Fakat sen, diğerlerinin göremediklerini peygamberin görebildiğine ve ashabın gözleri ile görmedikleri halde, Cebrâil’in geliş ini sezinlediklerini kabul ediyorsan, o halde ölü hakkında olan bu tereddüdün niye?
Nasıl ki, melekler, insan ve hayvanlara benzemiyorsa, azab gereği ölüyü ısırıp zehirley en yılan ve akreplerde bildiğimiz yılan ve akreplere benzemezler. Bunlar başka duyularla görülebilirler.

b) İkinci makam, rüya âlemidir. Yanında uyumakta olan bir adamı, rüyada yılan ve akrepler sokmaktadır. Adam bunun acısını duyar, bağırıp çağırır.
Fakat sen ona bakıp durduğun halde bundan bir şey anlamazsın. Madem ki, uyumakta olan adam, rüyasında aynı acı, ızdırap ve sıkıntıyı çekiyor. O halde bunun hayali veya hakiki olması arasındaki fark nedir?

c) Üçüncü makam, kendiliğinden yılanın acı vermeyeceğini, acıyı verenin zehir olduğunu, hatta asıl acının zehirin meydana getirdiği tesirde olduğunu bilmendir. Aynı acı yılansız ve zehirsiz olarak meydana gelirse, bunun ne farkı vardır? Belki daha tesir edicidir. Azabın olduğunu anlatmak, ancak adeten ona ulaştıran bir sebebe isnad etmekle mümkün olur. Yani, gerçekte yılanın zehirlemesi gibi bir şey olmadığı halde, sanki yılan sokmuşcasına zehirlenme acısını duyar demektir. Örneğin; hiçbir cinsi
münasebette bulunmayan bir kimse, münasebetin zevkini alsa,bunu tarif edebilmesi için, münasebeti ele alması ve münasebet sonucu duyulan zevki “ben münasebet yapmaksızın zevk alıyorum” diye anlatması gerekir. Yoksa başka hiçbir şeklide bu zevki tarif etmesinin imkanı yoktur. Ortada sebep yokken, sebebin sonucu kendisinde var oluyor. Bunun gibi ortada yılan yokken, yılanın zehirlemesi gibi acılar duyuyor. Zaten sebep, kendisi için değil, neticesi için aranır. Netice, sebep ile olduğu gibi,
sebepsizde olabilir.

Yukarıda anlattığımız o tehlikeli sıfatlar da, ölümden sonra insana eziyet ve keder veren şeyler haline dönüşür. Ortada yılan ve akrep yokken, bunların verdiği acılar, yılan ve akreplerin ısırıp sokarken verdiği acılar gibi olurlar.
Bu kötü huyların eziyet veren şeyler haline dönüşmeleri; sevgilisine olan aşkının sevgilisinin ölmesi ile eziyete dönüşmesine benzer. Aşk, zevkli bir şey iken, sevgilinin ölümü ile bir ızdırap ve eziyet olur. Kalbe, çeşitli sıkıntı ve ızdıraplar sokar. Onun istediği kavuşma ve zevkten mahrum kalmıştır. İşte kendiliğinden bu aşk da ölü için bir azaptır. O, dünyada mal, mevki ve evlatlarına aşıkt ı. Bütün bunlar, elinden geri alınması mümkün olmayan bir kimse tarafından dünyada elinden alınsa bu adamın hali nice olurdu? Bu adamın sıkıntısı haddi aşmazmıydı? “Keşke bunların hiçbiri
bende olmasaydı da, bu duruma düşmeseydim.” demez miydi?

İşte ölüm, bir anda bütün sevdiklerinden ayrılmak demektir.
Şair diyor ki:
“Bir şeyi olduğu halde, onu da kaybeden kimsenin hali ne olur?”
Yalnız dünyalığı düşünen, dünyayı sevip ondan zevk alan bir kims enin dünyalığı elinden alınıp da bir düşmanına verildiği, sonra da kaybettiği ahiretinin hasreti ve Allah’tan uzak kalmanın üzüntüsü buna eklendiği zaman, bu adamın içine düşeceği hali düşünebilir misiniz?
Çünkü Allah’tan başkasını sevmek, kişiyi Allah’tan uzaklaştırır. Bütün sevgililerinden ayrılınca, elem ve ayrılığı birbiri ardından yığılır. İşte bu, ona verilen en büyük azaptır. Çünkü ayrılık ateşine ancak cehennem ateşi tabi olur.
Ayet -i Celilede:
“Hayır, muhakkak ki, onlar o gün Rablerinden kesinlikle mahrum olacaklardır. Sonra onlar mutlaka ve mutlaka alevli cehenneme gireceklerdir.” (Mutaffifin Sûresi, ayet : 15-16) buyrulmuştur.
Fakat dünya ile yakınlık kurmayıp sadece Allah ‘ı seven ve Allah’a kavuşma aşkı ile yanıp tutuşan bir kimse, dünya zindanından ve dünya şehvet lerinden kurtulup tüm engeller ortadan kalktıktan sonra sevgilisine yönelmiş olur. Emniyet ve ebediyyet gibi tüm nimetler kat kat fazlasıyla kendisinde toplanmış olur. İşte gerçek amel edenler, böyle amel ederler.
Örnek olarak, atını çok seven bir adamın birini ele alarak buradaki gayeyi açıklayalım: Atını çok seven adam, atının elinden alınmaması için akrebin kendisini sokmasına bile razı olursa, bu daha acı gelir. Yani kendisinde asıl olan, atına olan sevgisidir. O halde akrebin zehirlemesine de hazır olmalıdır. Çünkü ölüm, kişinin atını da, evini de, malını da, çoluk-çocuğunu ve ailesini de, dost ve ahbaplarını da, hatta dünyadaki mevkiini de alır.
Kulak, göz ve diğer tüm azalarını alır. O kimse, bir daha bunların gelmesinden ümidini keser. Eğer bunlardan başka kendisinden Allah sevgisi, ahiret sevgisi yoksa, o vakit bütün sevdikleri elinden alınmış olduğundan, bu acı kuşkusuz yılan ve akreplerin sokmasından çok daha şiddetli olur.
Hayatta iken varlığı elinden gidenin durumu bu olduğu gibi, ölümü ile bu
sevdiklerinden ayrılan kimsenin durumu da böyledir. Çünkü zevk ve üzüntüyü idrak eden, anlayan ruhdur. Ruh ise, ölümsüzdür. Bu yüzden ruhun bedenden ayrıldıktan sonra, azabı daha şiddetlidir. Çünkü hayatta olsaydı, her ne kadar elindeki bütün varlığı gitmiş olsa bile, yine de bazı ümit ve teselli çareleri bulunabilirdi. Fakat ölüm ile, tüm kapılar üzerine kapanmış olur. Hiçbir çare ve ümit , hatta teselli kaynağı bile yoktur.
Hayatta iken bir mendil veya gömleğinin alınmasına üzülecek olsa, bu üzüntüsü ölümünden sonra da devam eder. Eğer dünyaya karşı olan bağlılığı ve serveti az
idiyse, selamete ermiş demektir. Yok eğer, dünyaya gerçekten fazla bağlı ve s erveti de çoksa, azabı da o nis pette artmış olur.
Örneğin, bir altını çalınan kimsenin duyduğu üzüntü, on altını çalınan kimsenin duyacağı üzüntüden daha az olduğu gibi, dünyada birkaç kuruşu olan kimsenin ölümü ile ondan ayrılmasındaki duyacağı acısı, birkaç lirası olan kimsenin acısından daha az olur.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Bir dirhemi olanın hesabı, iki dirhemi olanın hesabından daha hafiftir.”
Dünyalıktan neyi geride bırakırsan, ölünce hasretini çekersin. Buna göre dilersen servetini çoğaltır, dilersen azaltırsın. Fakat servetini çoğaltırsan, bilmiş ol ki, ardında duyacağın hasretini de çoğaltmış olursun. Azaltır an, o nisbette hasretini de azaltmış olursun. Biliniz ki, mezardaki yılan ve akrepleri çoğalanlar, dünya hayatını ahiret hayatına tercih edip, ona bağlanan, onunla sevinen kimselerdir.
Bütün bunlar, mezardaki yılan, akrep ve diğer çeşitli azap yollarına inanmanın makamlarıdır.

Ebû Said Hudri (R.A.), rüyasında ölmüş olan oğlunu görür. Oğluna:
– Oğlum, bana bir nasihatta bulunurmusun? Diye sorar.
Oğlu da:
– Sana nasihatim, Allah-ü Teâlâ’nın senden istediği emirlerine karşı harekette bulunma. dedi.
Babası:
– Bana biraz daha nasihatta bulunamaz mısın? Diye ricada bulununca, oğlu:
– Daha fazlasına dayanamazsın, baba! dedi.
Fakat babası ısrar edince oğlu:
– Madem öyle, Allah ile aranda gömlek de giyme! dedi.
Bundan sonra Ebû Said el Hudri (R.A.) tam otuz yıl gömlek giymedi.
Azabın çoğundan da azından da Allah’a sığınırız. Her ne şekilde olursa olsun, azaptan kurtulmak, mükafata nail olmak en önemli iştir. Bunun için çalışmalı, her türlü kötülük ve günahlardan sakınmalı, iyilik ve sevaplara yönelmelidir. Allah hepimizi kabir azabından korusun. Amin!..

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Kul öldüğü vakit , siyah renkli, yeşil gözlü iki melek kendisine gelir. (Bu melekler, Sûratlarına bakılamayacak kadar çok korkunç olduklarından) birine Nekir, diğerine ise Münker denir. Bu melekler ölüye:
“Bu Peygamber hakkında ne dersin? Diye sorarlar. Eğer kul mü’min idiyse:
“O Peygamber, Allah’ın kulu ve Resulüdür. Eş hedü en La ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resulühü” der.
Sorgu melekleri:
kulun mezarı yetmiş arşı genişletilir ve nurlandırılır. Sonra da kendis ine:
– Uyu, denir.
O: “Bırakın da gideyim. Durumu aile efradıma anlatayım.” der. Ancak kendisine müs ada verilmez. En yakın adamının ancak kendisini uyandırabileceği bir güveyin uykuya yatması gibi kendisine “uyu” denir. O da kıyamete kadar yatar.
Fakat kul, münafık ise, meleklerin sorularına:
– İnsanlar bir şeyler söylerlerdi, ben de söylerdim. Fakat şimdi bilmiyorum. der.
Bunun üzerine melekler ona:
– Zaten biz senin ne söyleyeceğini biliyorduk, derler…
Sonra da mezara, onu sıkıştırmasını emrederler.
Mezar da onu, kemikleri birbirine geçinceye kadar devam eder. Bu kabir azabı (kıyamet günü) dirilinceye kadar devam eder.

Sevgili Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’e hitaben şöyle buyurdular:
“Ey Ömer!.. Öldüğün vakit , adamların gidip de senin boyuna uygun bir mezar hazırlayıp döndükten, seni yıkayıp kefenledikten ve kokular sürdükten, mezarına koyup toprağı da üzerine örterek geri döndüklerinden sonraki halin ne olur bilirmisin? Münker ve Nekir adındaki kabrin iki ibtilası sana gelirler. onların sesleri yıldırımlar indiren gök gürültüleri, gözleri çakan şimşekler gibidir. Uzun saçlarını sürüyerek, sivri dişleriyle mezar topraklarını altüst ederek geldiklerinde sana çeşitli zorluklar çıkarır,
korkuturlar. O vakit senin halin ne olur ya Ömer?”
Bunun üzerine Hz. Ömer dedi ki:
– Şu andaki aklım, o zamana başımda olacak mı?
Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.):
– Evet , o zaman da aklın başında olacak, diye buyurdular.
Ömer (R.A.):
– O halde mesele yok. Ben onların hakkından gelir, gereken cevapları veririm. dedi.”

Evet akıl, ölümle değişmez, varlığını yitirmez. Ölümle değişip bozulacak olan sadece bedendir. Ölü, aklı başında, dünyada olduğu gibi keder ve zevki idrak edecek durumdadır. Çünkü her şeyi anlayan akıldır. Azalar değildir. Akıl, eni boyu olmayan ve hatta bölünmeyi kabul etmeyen gizli, manevi bir varlıktır. insanın bütün parçaları kopup da geriye sadece bir parça kalsa, bu son parça kuşkusuz akıldır. İşte öldükten sonra da en son parça olan, ne ölümle yok olur, ne de değişir.

Muhammed bin Münkedir diyor ki:
“Duyduğuma göre, mezarımda Kâfire kör ve sağır olan bir yaratık musallat olur. Elinde demirden bir kamçı, kamçının ucunda ise devenin hörgücüne benzer bir düğüm bulunur. O yaratık, kıyamete kadar sürecek bir azapla Kâfire vurup durur. Gözleri görmediği için, onu koruyamaz. Kulakları duymadığı için sesini işitemez ki, acıyıp da vurmaktan vazgeçsin.”

Ebû Hüreyre diyor ki:
“Ölü mezarına konduğu vakit , dünyada iken yapmış olduğu tüm iyi amelleri yanına gelip kendisini kuşatır. Ve etrafında bir kalkan olup ölüyü savunurlar. Eğer azap melekleri gelip de başucundan azap vermeye kalkışsalar, hemen okuduğu Kur’an-ı Kerim karşı çıkar. Ayakları ucundan gelirlerse namazdaki kıyamı karşı çıkar. Elleri tarafından gelirlerse, verdiği sadakalar karşı çıkar. Diğer azaları tarafından gelip de azap etmek istedikleri zaman, bu sefer orucu karşı çıkar. Azap meleklerine: “Bu adam,
bu ibadetleri bu azalarla yaptı. Buna buralarından azap etmenize imkan yoktur.” denilir.
Ebû Süfyan diyor ki:
“Nasıl, insan malını, çoluk ve çocuğunu koruyorsa, amelleri de kişiyi öyle korur. O vakit ona denir ki: “Allah seni mezar yatağında mübarek kılsın. Ne güzel arkadaşların, ne güzel dostların varmış .”

Huzeyfe diyor ki:
“Sevgili Peygamber Efendimizle bir cenazeye gitmiştik. Resulullah Efendimiz, mezar başına oturup bir müddet mezara baktı, sonra da: “Bu mezarda mü’minin kemikleri birbirine geçirilecek şekilde sıkıştırılır.” Diye buyurdular.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Mezarın insanı öyle bir sıkıştırması vardır ki, eğer bu sıkıştırmadan bir kimse kurtulacak olsa, kuşkusuz bu Sa’d bin Muaz olacaktır.”

Enes (R.A.) diyor ki:
“Resulullah Efendimizin kızı sık sık has talanırdı. Bu hastalıklar sonunda öldüğü zaman, Resulullah Efendimiz, mezara kadar peşinden gitti.
Resulullah Efendimizin durumu hepimizi üzüyordu. Mezar başına geldiğimiz zaman, kendisi de mezara girdi. Birdenbire rengi değişti, benzi sarardı.
Kendisine: “Bu haliniz nedir Ya Resulallah?” diye sorduk.
Resulullah Efendimiz:
“Mezarın kızımı sıkıştırmasını ve kabir azabının şiddetini düşünerek geldim.
Rabbimin mezarın sıkıştırmasını hafifletmesini bildiren emir geldi. Buna rağmen mezarın bu hafif sıkıştırması bile öyle bir şiddetlidir ki, kızımın feryadını doğu ve batı arasındaki (insanlar ve cinler dışında) tüm varlıklar işitti.”

Kabir azabından sana sıgınırız Ya Rabbi.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 4 Comments »

Nasıl Yaşarsanız Öyle Ölürsünüz Ve Nasıl Ölürseniz Öyle Diriltilirsiniz.

Posted by Site - Yönetici Kasım 26, 2013

15085719_1363555570334743_2959736919477268778_n

Nasıl Yaşarsanız Öyle Ölürsünüz Ve Nasıl Ölürseniz Öyle Diriltilirsiniz.

Ölmek ve Dirilmek

Cibril Aleyhisselâm, bir defasında Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine geldi. Ve:
-“Ya Muhammed (s.a.v.)! Rabbin sana selâm ediyor! Ve buyuruyor:
-“Seni neden kederli ve mahzun görüyorum!” Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Ya Cebrail! Ümmetim hakkında tefekkür ettim, düşüncelerim uzadı…!” Cebrail Aleyhissefâm sordu:
-“İslâm ehli hakkında mı yoksa küfür ehli hakkında mı?” E-fendimiz {s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Lâ ilahe illallah Muhammedü’r-Resûlüllâh! Allâhtan başka ilâh yoktur. Muhammed (s.a.v.) Allah’ın Resulüdür!, diyen tevhid ehli hakkında!

Cebrail Aleyhisselâm, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mübarek ellerinden tuttular. Seleme oğullarının kabristanlığına götürdüler.
Cebrail Aleyhisselâm sağ kanadıyla bir ölünün mezarına vurdu. Ve ona:
-“Allah’ın izniyle kalk!” buyurdu.
Beyaz (ve nurânî) yüzlü bir adam mezardan çıktı. Mezarından çıkarken;
-“Lâ ilahe illallah Muhammedü’r-Resûlüllâh! Allâhtan başka ilâh yoktur. Muhammed (s.a.v.) Allah’ın Resulüdür!, diyordu.
Cebrail Aleyhisselâm ona:
-“Dön (yerine)” buyurdu.
O hemen daha önce olduğu gibi yerine döndü.
Sonra Cebrail Aleyhisselâm sol kanadıyla başka bir mezara vurdu ve ona da:
-“Allah’ın izniyle kalk!” buyurdu.
0 mezardan, yüzü simsiyah, gözleri mavi, bir adam çıktı. Adam mezarından çıkarken şöyle diyordu.
-“Yazıklar oisun bana! Vay benim hasretim! Vay benim pişmanlığım!“…
Sonra Cebrail Aleyhisselâm ona:
-“Dön (yerine)” buyurdu. O da daha önce olduğu gibi ölü olarak mezarına girdi. Sonra Cebrail Aleyhisselâm:
-“Ya Muhammed (s.a.v.)! İşte kıyamet günü böyle dirileceklerdir!” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi de diriltileceksiniz!

Allâhü Teâlâ hazretleri bizleri ve sizleri bu’d (uzaklık) ve seîr (cehenneminin) azabından korusun!
Allâhü Teâlâ hazretleri bizleri, vuslat nimeti nur cemâlini görmekle şereflendirsin! Âmin

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 4/415-417.

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 4 Comments »

Mezar’dakilerin İsteği

Posted by Site - Yönetici Ekim 4, 2013

kabir-copy

Mezar’dakilerin İsteği

Muhakkak kî ölüler, iki rek’at namaz kılmak için kendilerine izin verilmesini temenni ederler.

Veya bir kere olsun: “lâ ilahe illallah- Allah’tan başka ma’bûd yoktur!” demeyi.

Ya da, bir kere Allâhü Teâlâ hazretlerini teşbih etmek için izin isterler.

Kendilerine izin verilmez.

Bunun üzerine mezardaki ölüler, hayattakilerin günlerini gafletle nasıl geçirdiklerine bakıp taaccüb eder, şaşarlar!

Ölü Konuşabilseydi? (Fârisî beyt tercümesi)

Eğer miskin ölünün, dili olsa,

Feryâd ü figân ile yalvarır.

Ey hayatta olan kişi!

Senin imkânın var, der.

Dudaklarından zikri eksiltme.

Korkma kendisiyle öldü.

Bize gaflet oldu.

Senin zamanın var.

Sen bari bu zamanı fırsat bil!

Efendimiz {s.a.v.) hazretleri buyurdular:

-İnsanlar, uykudadır; öldükleri zaman uyanırlar.(  Keşfü’1-Hafâ: 2795, )

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 4/272

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Dört şey vardır ki, kadrini, kıymetini ancak dört kimse bilir.

Posted by Site - Yönetici Eylül 7, 2013

Dört şey vardır ki, kadrini, kıymetini ancak dört kimse bilir.

Herkes kabri üzerine çıkıp, bazısı çıplak, bazısı siyah, bazısı beyaz elbiseli, bazısı da nûr saçar bir hâlde oturur. Her biri başlarını eğmiş olarak, ne yapacağını bilmiyerek, bin sene kadar dururlar. Sonra magribden bir ateş zuhûr eder ki, onun gürültüsüyle halk mahşere sürülür. Bu zamanda her mahlûk dehşete düşer. İnsan olsun, cin olsun, vahşî hayvanlar olsun, her birini kendi ameli alıp, kalk mahşere git, der.

Ameli güzel olan kimsenin ameli eşek, bazısının da katır sûretinde görünür. Amel sahibini üzerine alıp mahşere götürür. Bazısının da, koç şeklinde görünür. Bazı kere amel sahibini üzerine alır götürür, bâzan da bırakır. Her müminin bir nûru olur ki, önünden ve sağ yanından, o zamanki karanlık içerisinde her tarafı aydınlatır.

Sol taraflarında nûr yoktur. Belki karanlıkta hiçbir kimse hiçbirşey göremez. O karanlıkta kâfirler hayrette kalır. Îmanlarında şek ve şüphe olan kimseler [ve bid’at sahibi olanlar, mezhepsizler] şaşırırlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak doğru inanmış olan [Sünnî] müminler ise, onların zulmet ve tereddütlerine bakıp, Allahü teâlânın kendilerine hidâyet nûru verdiğine hamd ederler. Zîrâ, Cenâb-ı Hak, müminler için, azâb gören şakîlerin hâllerini ortaya koyar ki, bunda bazı faydalar vardır. Nitekim, Cennet ehli ve Cehennem ehli ne yapmışlarsa hepsi belli olur. Onun için, Allahü teâlâ meâlen, (Arkadaşına nazar etti. Onu Cehennem ateşinde gördü), buyurdu. A’râf sûresinin kırkyedinci âyetinde de meâlen: (Cehennem ehline baktıkları zaman, Cennet ehli: Ey Rabbimiz! Bizi zâlim kavmlerle berâber kılma derler) buyurdu. Zîrâ, dört şey vardır ki, kadrini, kıymetini ancak dört kimse bilir:

Hayatın kadrini ancak ölü bilir. Nîmetim kadrini azâb çeken bilir. Servetin kadrini fakir bilir. (Burada dördüncüsü yazılmamış. Fakat, Cennet ehlinin kadrini, Cehennem ehli bilir, demektir).

Bazısının nûru, iki ayağı üzerinde ve parmakları ucunda görünür. Bazısının nûru, bir parlar, bir söner. Bunların nûrları îmanları kadardır. Kabirlerinden kalktıkları vakit, hareketleri de, amelleri miktârıdır. Sahih olan bir hadis-i şerifte Peygamber efendimize (Yâ Resûlallah! Biz nasıl haşr olunuruz?) diye sorulunca, cevabında, (İki kişi bir deve üzerinde, beş kişi ve on kişi bir deve üzerinde haşr olunur) buyurdu.

Allahü teâlâ bilir, bu hadis-i şerifin mânası: (Bir kavm, islâmda birbirine yardım eder, dîni, îmanı, helâli, haramı birbirlerine öğretirlerse, Allahü teâlâ onlara rahmet eder. Onların amelinden deve yaratır da, onun üzerine binerler. Öylece haşr olunurlar) demektir. Bu ise, amelin zayıf olmasındandır. Çünkü bunların, kendi amelleri bir deve olamadığından, ancak bir kaçının ameli bir deve olmakta ve buna müşterek binmektedirler.

Bunlar şu insanlara benzerler ki, yolculuğa çıkmışlar. Fakat hiç kimsenin bir hayvan satın almaya vakti olmadığından, hayvan alıp gidecekleri yere gidemezler. Bunlardan iki veya üç kişi, bir hayvan satın alıp yolda ona müşterek binerler. Bu yolda bâzan bir deveye on kişi binerler. Bu âcizlik amellerindendir. Bunun mânası, malda elini kısmaktır. Yâni hasîs olmaktır. Bununla berâber, selâmete çıkarılırlar. Öyle ise, bir amel işle ki, o amel sebebiyle Allahü teâlâ sana binek hayvanını nasip etsin.

Şunu bilmelidir ki, bu kimseler âhıret ticâretinde fayda görüp, kâr edenlerdir. Bu takdîrde Allahü teâlâdan korkanlar,Allahü teâlânın dînini yayanlar, binicilerdir. Bunun için, Allahü teâlâ Meryem sûresinin seksenbeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâdan korkanlar, o gün, Rablerinin nîmetlerine müşterek olarak giderler) buyurdu.

Peygamberimiz birgün Eshâbına buyurdular ki: (Benî-İsrâilde bir kişi vardı. Çok hayr yapardı. Hattâ, o zat sizin içinizde haşr olunacaktır). Eshâb-ı kirâm dediler ki: (Yâ Resûlallah! Bu zat ne hayr yapardı?) Resûlullah buyurdu ki: (Ona babasından çok mal kalmıştı. Bununla, bir bostan satın alıp, onu fakirlere vakf etti. Rabbim huzuruna vardığım zaman, bu, benim bostanım olur dedi. Yine bir çok altın ayırıp, onu fakir ve zayıf kimselere verdi. Bununla da, cenâb-ı Haktan câriye ve köle satın alırım, dedi. Yine birçok köle âzâd etti. Bunlar dahî, Allahü teâlânın huzurunda benim hizmetçilerim olur, dedi. Birgün de, bir âmâya rast geldi. Gördü ki, bâzan yürür, bâzan düşer. Ona bir binecek hayvan satın alıp, bu da, Allahü teâlânın huzurunda benim binecek hayvanımdır dedi.)

Peygamber efendimiz bu hikâyeyi haber verdikten sonra da, (Nefsim, kudreti elinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu hayvan onun için eyerlenmiş ve gem vurulmuş hazır olduğunu görüyorum. Bu zat, ona biner de mahşere öylece gelir) buyurdu.

(Sırât-ı müstekîm üzre gidenle, gözleri âmâ olup yüzüstüne gittiği yolu bilmiyen müsâvi midir) meâlindeki Mülk sûresi yirmiikinci âyet-i kerimesinin tefsîrinde buyuruldu ki, Allahü teâlâ, kıyâmet günü için müminlerin haşr olunması ile, kâfirlerin haşrine, bu âyet-i kerimeyi misâl kıldı.

Nitekim Meryem sûresi seksenaltıncı âyet-i kerimesinde meâlen, (Kâfirleri yüzleri üzerine sürünerek, Cehenneme göndeririz) buyurdu. Bu mâna, bazı kere yürürler, bazı kere de sürünürler demektir. Çünkü, cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerimede, (Yürürler) buyuruyor. Nûr sûresi yirmidördüncü âyetinde meâlen, (Ve yaptıklarını dilleri, elleri ve ayakları haber verir) buyurdu. Bunun gibi, âyet-i kerimedeki (Kör olarak) mânası da, kâfirler, müminlerin önünde ve sağ yanında parlayan nûrdan mahrum olurlar demektir. Tamamen kör olurlar demek değildir. Yâni karanlıkta kalır, göremezler demektir. Çünkü, biliyoruz ki, kâfirler semaya bakarlar, bulut ile yarılmış olduğunu, meleklerin indiğini, dağların yürüdüğünü, yıldızların döküldüğünü görürler.

Kıyâmet gününün korkuları, meâli, (Bu Kur’an-ı kerim sihir midir? Yâhut siz onu göremiyorsunuz) olan Tûr sûresinin onbeşinci âyet-i kerimesinin tefsîridir. Bunun için, kıyâmette olan âmâlıktan murâd, karanlığa dalmaktır. Ve Allahü teâlânın cemâl-i ilâhîsini görmekten men olunmaktır. Çünkü, Allahü teâlânın nûru ile mahşer yeri aydınlanır. Hâlbuki, o zaman, onların gözlerine perde gelip bu nûrlardan birşey görmezler.

Allahü teâlâ, onların kulaklarına da perde çeker. Kelâmullahı işitmezler. Hâlbuki melekler, meâl-i şerifi, (Şimdi sizin üzerinize korku yoktur. Siz mahzûn dahî olmazsınız. Siz ve zevceleriniz, Cennete sevincle dahil oldunuz) olan A’raf sûresi kırkdokuzuncu ve Zuhruf sûresinin yetmişinci âyetleri ile nidâ ederler. Müminler bunu işitir, kâfirler işitmezler.

Kâfirler konuşmaktan da men olunur. Onlar dilsiz gibidirler. Bu da, Allahü teâlânın meâli, (Bu bir zamandır ki, onlar söylemezler ve söylemeye izin dahî verilmez) olan, Mürselât sûresinin otuzbeş ve otuzaltıncı âyet-i kerimelerinden anlaşılmaktadır.

İnsanlar dünyadaki işlerine göre haşr olunur. Bazıları çalgı çalmakla ve dinlemekle meşgûl olmuştur. [Her çalgı kastolunmaktadır. İbâdetleri, Kur’an-ı kerim ve zikir okumağı, çalgı ile yapmak da buna dahildir. Çünkü hiçbir çalgıda Allahü teâlânın rızası yoktur.] Hayatlarında çalgı çalmaya ve dinlemeye devam edenler, kabrinden kalktığı vakit, sağ eliyle onu alır ve atar. O çalgıya der ki, (Lânet olsun sana! Beni Allahü teâlânın zikrinden meşgûl ettin!). O çalgı ona geri gelir. Der ki, (Allahü teâlâ, aramızda hükm edinceye kadar, ben senin arkadaşınım. O vakte kadar ayrılamam). Böylece dünyada alkollü içki içenler, sarhoş olarak haşr olunur. Başları, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkan kadınlar, kızlar, buralarından kanlar, irinler akarak haşr olunur. Zurnacı zurna çalarak haşr olunur. Her kimse, böyle Allahü teâlânın yolundan ayrılırsa, o hâl üzere haşr olunur.

Sahih olan hadis-i şerifte rivayet olundu ki: (Şarap içen kimse, ateşten şarap kabı boynuna asılmış ve kadehi elinde olarak yeryüzündeki leşlerin hepsinden daha fena koktuğu ve yeryüzündeki eşyanın hepsi ona lânet ettiği hâlde haşr olunur).

Zulmedilerek ölenler, zulüm olundukları üzre haşr olunurlar. Sahih olan hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allah yolunda öldürülüp, şehit olanlar, kıyâmet gününde, yaralarının kanı akarak gelirler. Rengi kan ve kokusu misk kokusu gibi olur. Huzur-ı Mevlâya haşr oluncaya kadar, bu hâl üzre bulunurlar.)

Bu zamanda melekler, onları, fırka fırka, cemaat cemaat sevk ederler. Herbirinin altında, kendilerine zulmedenler bulunarak haşr olunurlar. İnsan, cin ve şeytan ve yırtıcı hayvanlar ve kuşlar, bir yerde toplanırlar. O zaman yeryüzü düz beyaz, gümüş gibi düz olur.

Melekler, yeryüzündeki bütün canlıların etrâfında bir halka olmuşlardır. Yeryüzünde bulunanlardan on kattan ziyâdedir.

Bundan sonra, Allahü teâlâ, ikinci kat gök meleklerine emreder ki, birinci kat gök meleklerini ve mahlûkatı çevirirler. Bunlar da, hepsinin yirmi mislinden ziyâdedir.

Sonra, üçüncü kat melekleri nâzil olup, hepsinin etrâfını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin otuz mislinden ziyâdedir.

Sonra dördüncü kat melekleri, hepsinin etrâfını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin kırk mislinden ziyâdedir.

Sonra, beşinci kat göğün melekleri nâzil olup, bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin elli mislinden ziyâdedir.

Daha sonra, altıncı kat gök melekleri nâzil olup, hepsinin etrâfını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin altmış mislinden ziyâdedirler.

En sonra, yedinci kat gök melekleri nâzil olup, bir halka olarak hepsini çevirirler ki, bunlar cümlesinin yetmiş mislinden ziyâdedirler.

Bu zamanda, halk birbirine karma karışık olur. İzdihâmın çok olmasından birbirlerinin ayaklarına basarlar. Herkes, günahına göre, tere gark olur. Bazısı, kulaklarına kadar, bazısı boğazına kadar, bazısı göğsüne kadar, bazısı omuzlarına kadar, bazısı dizlerine kadar, hamamdaki gibi bir tere gark olunmuşlardır. Bazı kimseler de vardır, susuz olan kimse, su içtiği vakit, nasıl terlerse, o kadar az terler.

(Eshâb-ı rey) ki, onlar minber sahibi olanlardır. (Eshâb-ı rışh), terliyenlerdir. (Eshâb-ı ka’beyn), [yâni topuklarına kadar terliyenler] suda boğularak vefât edenlerdir. Melekler bunlara: (Sizin için şimdi korku ve hüzn yoktur) diye nidâ ederler.

Bazı Ârifler bana haber verdi ki, bunlar (Evvâbûn)durlar. (Fudayl bin İyâd) ve gayrıları bunlardandır. [Fudayl 187 [m. 803] de Mekkede vefât etti.] Çünkü, Peygamberimiz (Günahından tevbe eden kimse, hiç günah işlememiş gibidir) buyururdu. Bu hadis-i şerif mutlaktır. Yâni bir şarta bağlı değildir. Bu üç sınıf, yâni (ehl-i rey, ehl-i rışh, ehl-i ka’b), (O gün bazılarının yüzleri ak, bazılarının ise siyah olur) meâlindeki Âl-i İmrân sûresinin yüzaltıncı âyet-i kerimesince, yüzleri beyaz olanlardır. Bunlardan gayrisinin yüzleri siyah olur. Nasıl ızdırâb ve terlemek olmasın ki, güneş başlarına yaklaşmıştır. Hattâ bir kimse elini uzatırsa yapışacağım zanneder. Güneşin harâreti şimdiki gibi değildir. Yetmiş kat kadardır. Bazı selef dedi ki: Eğer güneş, kıyâmette olduğu gibi, şimdi yer üzerine doğsa, elbette yeryüzünü yakar, taşları eritir ve ırmakları kuruturdu.

Bu zamanda, mahlûkat Arasât meydanında beyaz yerde, gayet şiddet ile sıkıntı çekerler. Bu beyaz yeri, Allahü teâlâ, meâl-i şerifi, (O gün, Vâhid ve Kahhâr olarak yeryüzünü başka şekle, gökleri de başka şekle çevirdiğim zamandır. O gün, herşey bana itaat eder) olan İbrâhîm sûresinin kırksekizinci âyetinde beyan buyurmuştur.

O zaman, yeryüzünde bulunanlar, çeşidli şekllerdedirler. Dünyada büyük görünenler, büyüklenenler, mahşerde zerre kadardır. Hadis-i şerifte kibrlilerin zerre gibi olacakları bildirilmiştir. Onlar hakîkaten zerre kadar küçük değildirler. Belki ayaklar altında kalıp çiğnendiklerinden, zelîl ve hakîr olmalarından, zerreler gibidir buyurulmuştur.

Bunların arasında bir kavm, tatlı ve soğuk sâf sular içerler. Zîrâ, sabî, küçük çocuk iken vefât eden mümin çocuklar, babalarının etrâfında, Cennet ırmaklarından doldurdukları kâselerle dönerler ve onlara su verirler.

Selef-i sâlihînden bazılarından rivayet olundu ki, bir zatın rü’yâsında kıyâmet kopmuş. O zat, mevkıfte gayet susuz olarak dururmuş. Küçük çocukların su dağıttığını görmüş. O zat buyurur ki:(Aman bana da bir yudum su verin). İçlerinden bir sabî dedi ki: (Bizim içimizde senin çocuğun var mıdır?) Ben hayır dedim. (Öyle ise Cennet şarapından sana nasip yoktur) dedi.

Bu hikâyede evlenme ve çocuk sahibi olmanın eftal olmasına işaret vardır. Su dağıtan çocukların şartları (İhyâ-ül-ulûm) kitabımızda anlatıldı.

Bir kısm insanlar da bulunur ki, başlarına yakın bir gölge gelmiş. Mahşerin harâretinden onları muhâfaza eder. Bu gölge ise, dünyada verdiği zekât ve sadakalardır.

Bu hâlde bin sene kadar dururlar. (İhyâ-ül-ulûm) kitabımızda anlatılan Müddessir sûresinde meâl-i şerifi, (Sûra üfürüldüğü zaman) olan âyet-i kerimeyi işitince bu hâlde dururlar. Bu âyet-i kerime Kur’an-ı kerimin sırlarındandır.

Sûra üfürmenin dehşetinden tüyler titrer, gözler nereye bakacağını şaşırır ve mümin ve kâfirler sevk olunurlar. Bu kıyâmet gününün şiddetini ziyâdeleştiren bir azâbdır.

Bu vakit, Arşı sekiz melek yüklenip götürür. Onlardan bir melek bir adımında, yirmibin senelik dünya yolunu yürür.

Melekler ve bulutlar, Arş-ı âlâ karar edinceye kadar, akılların anlayamıyacağı tesbîhler ile tesbîh ederler. Bu şekilde, Arş-ı âlâ, Allahü teâlâ kendisi için halk eylediği beyaz arzın üzerinde karar kılar. Bu zaman, hiçbirşeyin tâkat getiremiyeceği, Allahü teâlânın azâbından, başlar aşağı eğilir. Cümle halk sıkıntı içinde mahbûs ve şaşkın kalıp, şefkat ararlar. Peygamberlere ve âlimlere korku gelir. Evliyâ ve şehitler hiç tâkat getirilemiyecek olan Allahü teâlânın azâbından feryâd ederler. Bunlar, bu hâl üzereyken, güneşin nûrundan çok daha fazla olan bir nûr bunları içine alır. Zaten güneşin harâretine tâkat getiremiyen kimseler, bunu müşâhede ettikleri gibi, karma karışık olurlar. Bin sene de, bu hâl üzere kalırlar. Allahü teâlâ tarafından kendilerine bir şey söylenmez.

Bu vakit insanlar, ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselâma giderler. (Ey insanların babası! Hâlimiz pek fenadır). Kâfirler ise: (Yâ Rab! Bize merhamet et. Bizi şu şiddet ve meşakkatten kurtar), derler.

İnsanlar Âdem aleyhisselâma derler ki, (Yâ Âdem! Sen azîz ve şerif bir Peygambersin ki, Allahü teâlâ seni yarattı. Melekleri sana secde ettirdi. Sana kendi ruhundan üfledi. Kaza ve hesaba başlaması için bize şefaat eyle ki, Allahü teâlâ ne murâd ederse, onunla mahkûm olalım. Ve nereye emrederse, herkes oraya gitsin. Herşeyin hâkimi ve mâliki olan Allahü teâlâ, mahlûklarına dilediğini yapsın) diye yalvarırlar.

Âdem buyurur ki: (Ben Allahü teâlânın yasak ettiği ağacın meyvesinden yidim. Bu zamanda Allahü teâlâdan utanırım. Fakat siz, Resûllerin ilki olan Nuha gidiniz). Bunun üzerine bin sene aralarında meşveret ederek dururlar.

Sonra Nuha giderler de: (Sen Resûllerin ilkisin. Hiç dayanılmayacak bir hâldeyiz. Bizim muhâkememizin çabuk yapılması için bize şefaat eyle! Şu mahşer cezâsından kurtulalım) diye yalvarırlar. Nuh onlara cevap olarak: (Ben Allahü teâlâya duâ eyledim. Yeryüzünde ne kadar insan varsa, o duâ sebebiyle boğuldu. Bunun için, Allahü teâlâdan utanırım. Fakat siz, İbrâhîma gidiniz ki, o Halîlullahdır. Allahü teâlâ Hac sûresinin son âyetinde meâlen, (İbrâhîm siz dünyaya gelmezden evvel, size müslüman diye ism verdi) buyurdu. Belki o size şefaat eder) der.

Yine evvelki gibi aralarında bin sene daha konuşurlar. Sonra, İbrâhîma gelirler. (Ey müslümanların babası! Sen o zâtsın ki, Allahü teâlâ, seni kendine halîl, dost eyledi. Bize şefaat eyle! Allahü teâlâ, mahlûkat arasında, hükmünü versin) derler. İbrâhîmonlara: (Ben dünyada üç kere kinâye söyledim. Bunları söyliyerek din yolunda mücâdele ettim. Şimdi Allahü teâlâdan bu makamda şefaat izni istemekten utanırım. Siz Mûsâa gidiniz. Zîrâ, Allahü teâlâ onunla konuştu ve kendisine mânevi yakınlık gösterdi. O, sizin için şefaat eder) buyurur. Bunun üzerine yine bin sene durarak birbirleriyle istişâre ederler. Fakat bu zamanda hâlleri gayet güçleşir. Mahşer yeri ise, çok daralır. Sonra Mûsâa gelip, derler ki: (Yâ ibni İmrân! Sen o zâtsın ki, Allahü teâlâ seninle konuştu. Sana Tevrâtı indirdi. Hesabın başlaması için bize şefaat eyle! Zîrâ burada durmamız çok uzadı. İzdihâm pek ziyâdeleşti. Ayaklar birbirleri üzerine birikti). Mûsâ onlara der ki: (Ben, Allahü teâlâya, âl-i Fir’avnın senelerce hoşlanmıyacakları şeylerle cezâlandırılması için duâ ettim. Sonra gelenlere ibret olmalarını ricâ eyledim. Şimdi şefaat etmeye utanırım. Fakat, Cenâb-ı Hak rahmet, mağfiret sahibidir. Siz Îsâa gidiniz. Çünkü yakîn cihetiyle Resûllerin en esahhı, marifet ve zühd cihetinden, en eftali ve hikmet cihetinden en üstünüdür. Size O şefaat eder) buyurur. Bunlar, aralarında bin sene müşâvere ederler. Hâlbuki, onların sıkıntıları daha ziyâde olur.

Sonra Îsâa gelirler. Derler ki: (Sen Allahü teâlânın ruhu ve kelimesisin, Allahü teâlâ senin için Âl-i İmrân sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Dünyada ve âhırette “Vecîh” yâni çok kıymetli) buyurdu. Bize Rabbinden şefaat eyle!) Îsâ buyurur ki: (Benim kavmim, beni ve annemi Allahdan başka ilâh ittihâz eylediler. Nasıl şefaat ederim ki, bana da ibâdet ettiler. Ve bana oğul ve Allahü teâlâya baba ismini verdiler. Fakat, siz gördünüz mü ki, birinizin kesesi olsun da, içinde nafakası olmasın. Ve ağzı da mühürlü olsun. O mührü bozmadan o nafakaya vâsıl olsun. Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu Muhammede gidiniz. Zîrâ O, dâvetini ve şefaatini ümmeti için hazırladı. Çünkü, kavmi Ona çok kere ezâ ettiler. Mübârek alnını yardılar. Mübârek dişini kırdılar. Kendisine delilik isnâd ettiler. Hâlbuki, o yüce Peygamber onların iftihâr cihetinden en iyisi ve şeref cihetinden en yükseği idi. Onların tehammül olunmıyacak ezâ ve cefâlarına mukâbil, Yûsüfın kardeşlerine söylediği, (Şimdi sizin, başınıza kakmak yoktur. Erhamürrâhimîn olan Cenâb-ı Allah, size mağfiret eder) meâlindeki âyet-i kerime ile cevap verirdi. Îsâ, Peygamberimizin fazîletlerini anlatır, hepsi Muhammeda bir an evvel kavuşmak ister.

Hemen Muhammedın minberine gelirler. Derler ki: (Sen Habîbullahsın! Habîb ise, vâsıtaların en faydalısıdır. Bize Rabbinden şefaat eyle! Zîrâ, Peygamberlerin birincisi olan Âdema gittik. Bizi Nuha gönderdi. Nuha gittik. İbrâhîma gönderdi. İbrâhîma gittik. Mûsâ aleyhisselâma gönderdi. Musâ aleyhisselâma gittik. Îsâa gönderdi. Îsâ ise, size gönderdi. Yâ Resûlallah ! Senden sonra gidecek bir yer yoktur).

Resûlullah efendimiz: (Allahü teâlâ izin verir ve râzı olursa, şefaat ederim) buyurur.

(Surâdikât-i celâl), yâni celâl perdesine varır. Allahü teâlâdan şefaat için izin ister. Kendisine izin verilir. Perdeler kalkar. Arş-ı âlâya girer. Secdeye kapanır. Bin sene secdede durur. Bundan sonra, cenâb-ı Hakkı bir hamd ile hamd eder ki, âlem yaratıldığından beri, hiç kimse, Allahü teâlâyı böyle medh etmemiştir.

Bazı ârifler dedi ki: (Allahü teâlâ âlemleri yaratınca kendisini böyle hamdler ile medh ve senâ buyurmuştu). Arş-ı âlâ, Cenâb-ı Hakka tâzîmen hareket etmektedir. Bu müddet içinde hâlleri pek ziyâde kötüleşir. Meşakkat ve zahmetleri artar. İnsanlardan her biri, dünyada sımsıkı sakladıkları malı boyunlarına geçirmişlerdir. Deve zekâtını vermiyenlerin, boynuna deve yüklenir. Öyle bağırır ve ağırlaşır ki, büyük dağlar gibi olur. Sığır, koyun zekâtı vermiyenler de, böyle olur. Bunların feryâdları âdetâ gök gürlemesi gibidir.

Ekin zekâtını, yâni uşrunu vermiyenlerin boynuna ekin denkleri yüklenir ki, dünyada hangi cins ekinin zekâtını vermemiş ise, o nev’den, o denkler dolmuştur. Eğer buğday ise, buğday, arpa ise arpa dolmuştur ki, ağırlığından altında “vâveylâ”, “vâseburâ” diye bağırır. [Veylazâb kelimesidir. İnsan azâba tâkat getiremediği vakit, böyle bağırır. “Sebûr” da helâk zamanında kullanılır.] Altın, gümüş ve [kâğıd] para ve sâir ticâret malı zekâtından vermeyenler de, dehşetli bir yılanı yüklenir ki, o yılanın başında yalnız iki örgüsü vardır. Kuyruğu burnuna girmiştir. Boynu ile halkalanmış, boynu üzerinde yüklenmiş, hattâ değirmen taşlarını yüklenmiş kadar ağırlığı vardır. Bağırırlar, bu nedir, derler. Melekler onlara: (Bunlar, dünyada zekâtını vermediğiniz mallarınızdır) derler. İşte bu dehşetli hâl, Âl-i İmrân sûresinin meâl-i şerifi, (Dünyada esirgedikleri, kıyâmet günü boyunlarına takılır) olan, yüzsekseninci âyet-i kerimesi ile bildirilmiştir.

Diğer bir fırka ise, avret yerleri gayet büyümüş, cerahat ve irin akar. Onların fena kokusundan etrâfta bulunanlar çok rahatsız olur. Bunlar, zinâ yapanlar ve başları, saçları, kolları, bacakları açık sokağa çıkan kadınlardır.

Diğer bir fırka da vardır ki, ağaç dallarına asılırlar. Bunlar dünyada livâta yapanlardır.

Diğer bir fırkası da, dilleri ağızlarından çıkmış ve göğüslerine sarkmış, gayet çirkin bir hâldedirler ki, insan görmek istemez. Bunlar yalan ve iftirâ söyliyenlerdir.

Bir fırka dahî, karınları yüksek dağlar kadar büyümüş olduğu hâlde bulunur. Bunlar, dünyada zarûret olmadan ve muâmele yapmadan fâizli mal ve para alıp verenlerdir. Bu gibi haram işliyenlerin günahları, fena hâlde açığa vurulur.

Kaynak : Kurani Kerim’de Kiyamet ve Ahiret – Imam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Gazali | Etiketler: | Leave a Comment »

Kabirde ölüler dört hâlde bulunur

Posted by Site - Yönetici Ağustos 28, 2013

kabirde-oluler-dort-halde-bulunurkabir

Kabirde ölüler dört hâlde bulunur

Kabirde ölüler dört hâlde bulunur. Bazısı ökçesi üzere oturur. Gözü dağılıp, bedeni şişip, cismi toprak oluncaya kadar bu hâlde kalır. Sonra ruhu, dünya göğünden başka melekût âlemini dolaşır.

Bazısına cenâb-ı Hak bir uyku verir. Birinci sûra kadar ne olduğunu bilmez. Birinci sûrda uyanır, sonra yine ölür.

Bazısı kabrinde iki ay kadar yâhut üç ay kadar durur. Sonra ruhu bir Cennet kuşu üzerine biner, kuş onu Cennete kadar uçurur. Bunları bildiren hadis-i şerifler sahihdir. İslâmiyetin sahibi buyurdu ki: (Müminin ruhu kuş ile berâberdir. Cennet ağaçlarından birine asılmış durur).

Bunun gibi şehitlerin ruhlarından sorulunca:(Şehitlerin ruhları, yeşil kuş kursaklarında olarak Cennet ağaçlarına asılı dururlar) buyurdu.

Bazı insanlar, diledikleri zaman makamlarından yükselirler. Bazıları da, sûr üfleninceye kadar orada durur.

Dördüncü nev’Enbiyâ ve Evliyâya mahsûstur. Bunların bazısı kıyâmete kadar uçar ve çoğu gece görünür. Ben inanıyorum ki, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömer-ül-Fârûk bunlardandır.

Resûlullah, üç âlemi (Âlem-i nâsût, Âlem-i melekût, Âlem-i ceberût) dolaşmakta serbesttir. Buna tenbîh ve işaret için bir gün Peygamberimiz efendimiz, (Allahü teâlâ beni üçten ziyâde yeryüzünde durdurmamasını kereminden ricâ ederim) buyurdu. Hakîkaten, üç aşerat olunca yâni otuz olunca, Hz. Ali, Resûlullahın vefâtından otuz sene sonra [kırkbirinci yılda] şehit olup, Hz. Peygamber yerin ehâlîsine gücendi. Mübârek ruhu tamamen semaya yükseldi.

Bunu bazı sâlihler rü’yâsında gördü. [Çünkü şeytan her şeye temessül eder. Fakat Enbiyâ sûretine temessül edemez. Bunun için, Peygamberimiz rü’yâda görüldükte, elbette sahih ve doğru olur. Bu cihedle, bu rü’yâlar bize delîl olur.] Bir zat buyurdu ki: (Yâ Resûlallah! Babam, anam sana feda olsun! Ümmetinin fitnelerini görmüyor musun?) Hz. Peygamber, (Allahü teâlâ fitnelerini ziyâde eder. Hz. Hüseyni de şehit ettiler. Benim hürmetimi muhâfaza etmediler) buyurdu. Daha çok söylediler ise de, diğerlerine râvînin şüpheleri olduğundan terk olundu.

Bunlardan bazısı (İbrâhîm aleyhisselâm gibi) yedinci kat semayı seçmiş olup, orada bulunur. Peygamberimiz Mîraç gecesi İbrâhîm aleyhisselâma uğradı. Gördü ki: Beyt-i mamûre sırtını vermiş, müslümanların çocuklarına oradan şiddetli nazarla bakmaktadır.

Îsâ aleyhisselâm da, beşinci kat göktedir. Her gökte Resûller ve Nebîler vardır ki, oradan çıkmazlar ve gitmezler. Kıyâmete kadar orada dururlar. Bunlardan istediği yere gitmekte muhayyer olanları, ancak Hz. İbrâhîm ve Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ aleyhimüsselâmla, Hz. Muhammed Mustafâ dir. Bunlar, üç âlemdeki istedikleri yere gidebilirler.

Evliyâ-i kiramdan bazıları kıyâmet gününe kadar tavakkuf ederler, dururlar. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmînin Arşı âlâ altındaki sofradan yemek yimede olduğu rivayet olundu.

İşte kabirde olanların halleri bu dört şekildedir. Yâni azâb olunurlar, rahmet olunurlar, tahkîr olunurlar, ikrâm olunurlar.

Evliyâ-i kiramdan çok kimse vardır ki, ölüm hâlindeki bir kimseye dikkat ile bakarlar. O kimseye geniş menziller daralır. Çok kere de açılır. Bu hâli görürler ve haber verirler. Ben, bu cinsten haber vereni gördüm.

Bazı arkadaşlarımı gördüm ki, kalb gözünden perde kaldırılıp, ölmüş olan çocuğunun evine girdiğini gördü. Bu bâtınî (gizli) faydalar, ikrâmlar ancak kerim yâhut nesîb, mübârek olan kimseler içindir.

Kabirde olanlardan bazısı, Cuma ile bayramı bilirler. Dünyadan bir kimse çıktı mı onun yanına toplanırlar. Onu tanırlar. Kimi hanımından sorar. Kimi de babasından. Her biri kendisi ile alâkası olan şeylerden suâl ederler.

Çok ölüler vardır ki, bildiği kimselerden daha önce ölmüş olan birine tesâdüf etmez. Çünkü, onun dünyada iken kendinde bulunan şey, ölüm hâlinde gitmişti. Bunun içindir ki, bazısı yahudi olarak ölür. Bazısı nasrânî olarak ölür de onların içine gider. Bir kimse dünyadan çıkıp mevtâların yanlarına vardı mı, mevtâlar, ona dünyadaki komşularından sorarlar ve filan nerededir derler. O, çoktan ölmüştü der. Biz onu görmedik, belki Hâviye Cehennemine gitmiştir, derler.

Bir kimse, rü’yâda görülüp (Allahü teâlâ sana ne muamele buyurdu?) diye sorulunca, (Ben ve filan ve filan diyerek arkadaşlarından beş kimseyi sayıp, cümlemiz çok hayr ve nîmetlere nâil olduk) der. Hâlbuki, onu arkadaşları ile berâber, hâricîler yâni yezîdî denilen sapıklar öldürmüştü. Komşusundan suâl olundukta, biz onu görmedik, dedi. Hâlbuki o kimse de, kendini denize atıp boğularak vefât etmişti. Yemin ederek dedi ki: (Vallahi ben onu, intihâr edenlerle, yâni kendisini öldürenlerle berâber olduğunu zannederim).

Resûlullah buyurdu ki: (Bir kimse kendini bir demir parçasiyle öldürürse, kıyâmet gününde, o demir parçası elinde karnına vurarak gelir. Cehennem içinde müebbed olarak kalır. Ve bir kimse kendisini dağdan atar da öldürürse, kendini Cehennem ateşine atar).

Bir kadın da böyle yapar, intihâr ederse, onun acısını sûr üfürülünceye kadar duyar. [Bu hadis-i şerif, dünyada sıkıntıdan kurtulup rahata kavuşmak için intihâr edenler içindir. Çünkü böyle düşünmek âhıret azâbını inkâr etmek olur ki, küfürdür. Aklını kaybederek intihâr eden veya hemen ölmeyip tevbe eden ise, kâfir olmaz.] Sahih haberde bize geldi ki, Âdem Mûsâ ile buluştu. Mûsâ ona dedi ki: (Sen o kimsesin ki, Allahü teâlâ seni kudretiyle yarattı ve sana ruh verdi. Seni Cennetine koydu. Niçin Ona isyân ettin?) Âdem da dedi ki: (Yâ Mûsâ! Allahü teâlâ seninle konuştu ve sana Tevrâtı indirdi. Tevrâtta görmedin mi ki, (Âdem, Rabbine karşı kendisinden zelle sâdır oldu). Mûsâ (Evet, gördüm) dedi. Hz. Âdem (Ben bunu işlemeden kaç sene önce takdîr olundu) dedi. Mûsâ, (Sen işlemeden ellibin sene evvel takdîr olundu) deyince, yine Hz. Âdem: (Öyle ise yâ Mûsâ, benim üzerime, işlemeden ellibin sene evvel takdîr olunan bir günah ile mi beni ayblıyor ve kınıyorsun) dedi.

Sahih olan hadis-i şerifte haber verildi ki: Resûlullah Mîraç gecesi Peygamberlerle iki rekât namaz kıldı. Hârûna selâm verdi. Hârûn da Hz. Peygambere ve ümmetine rahmet ile duâ buyurdu.

İdrîsa da selâm verip, o da Peygamberimize ve ümmetine rahmet ile duâ eyledi. Hâlbuki, Hârûn Peygamberimizin peygamberliği bildirilmeden evvel vefât etmiş idi. Mübârek ruhu göründü. İşte bu hâyat, hayat-i ruhanîdir.

Bu dünya hayatından sonra üçüncü bir hayat daha vardır. Birinci hayat, yâni dirilmek, Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmın belinden çıkarıp şehâdet ettirdiği ve (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) buyurduğu vakit, (Evet, biz kabûl ettik. Sen bizim rabbimizsin. Yâ Rabbî) dedikleri zamandır. Dünya hayatına îtibar olunmaz. Zîrâ bu hayat, insanın nîmetlenmesine vâsıta olup, geçici ve gidicidir.

Peygamberimiz (İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar) buyurdu.

Bu hadis-i şerif üçüncü hayatı, yâni kabir hayatını bildiriyor.

Kabir hayatındaki hâller, mevtâların hakîkatleri, sıfatları zâhir olduğu vaktteki hâllerdir. Mevtânın bazısı yerinde kalır. Bazısı dolaşır. Bazısı döğülür. Bazısına da şiddetli azâb edilir. Bunun doğruluğuna delîl, Mümin sûresinin, (Nâr, füccar üzerine sabah akşam arz olunur. Kıyâmet gününde de, Cehennemde vazîfeli olan meleklere, Fir’avna tâbi olanları azâbın en şiddetli mahalline atın) meâlindeki kırkaltıncı âyet-i kerimesidir.

Kaynak : Kurani Kerim’de Kiyamet ve Ahiret – Imam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Gazali | Leave a Comment »

ÖLÜ VE DİRİ, BAŞKASININ AMELİNDEN FAYDALANIR

Posted by Site - Yönetici Mayıs 24, 2013

kabir,mezar,Ölülerde Selâm Alırlar - Mezar Ziyareti,

ÖLÜ VE DİRİ, BAŞKASININ AMELİNDEN FAYDALANIR

Kabirdeki ölü, denizde boğulmak üzere iken yardım isteyen biri gibidir. Babasından, anasından, kardeşinden veya arkadaşından kendisine gelecek duâyı bekler. Duâlar kendine ulaşınca, dünyâ ve içindekilerin kendisinin olmasından daha çok sevinir.(Hadîs-i Şerîf, Kenzü’l-Ummâl)

Müslüman, başkasının bağışladığı amellerden, hayırlardan faydalanır. Bu sünnet ve icma ile sabittir. Sadece kendi yaptıklarının kendisine faydası olur diyen kimse icmâ’a ve sünnete muhalefet etmiş olur. Bu ise batıldır.

Çünkü;

• İnsan, başkasının yaptığı duanın faydasını görür. İşte bu, başkasının yaptığı amelin faydası demektir.
• Peygamber Efendimiz (s.a.v.) mahşerde hesabın kolay olması, cennete girmeleri ve cehennemden kurtulmaları için Müslümanlara şefaat edecektir.
• Peygamberler ve sâlih müminler şefaat ederler.
• Melekler yeryüzündekilere dua ve istiğfar ederler.
• Allâhü Teâlâ, dilerse hiç hayır işlemeyen bir mümini, sırf rahmetiyle cehennemden azad eder.
• Mü’minlerin çocukları, babalarının işlediği amellerle cennete girerler.
• Ölünün, verilen sadakalardan fayda gördüğü Hadîs-i şerîf ile sabittir, bunda icma vardır.
• Ölmüş bir kimse adına, velisi hac yapsa ölüden farz hac düşer.
• Herhangi bir borçlu kişinin borcunu başka bir kimse öderse o kimse borcundan kurtulur.
• Birine borçlu olan veya haksızlık eden kimse, malın sahibi alacağını ve hakkını helâl etmekle mes’ûliyetten kurtulur.
• Sâlih komşu, hayatta iken de komşularına faydalı olduğu gibi ölünce de kabir komşularına faydalı olur.
• Bir kişi zikir meclisine başka bir maksatla gelse -zikir halkasına oturmasa bile- rahmete kavuşur, zikirden istifade eder.
•  Ölü için kılınan cenaze namazı ve yapılan dua ölüye fayda verir.

Bütün bunlar başkasının amelleri ile fayda elde etmektir. Bunun sayılamayacak kadar misalleri vardır.

Kaynak : Fazilet Takvimi 23.05.2013

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Mezar Üstü – Kabir Üstü – Arefe Günü Programı – Göynem – Ramazan 2011

Posted by Site - Yönetici Ekim 10, 2011

Mezar Üstü – Kabir Üstü – Arefe Günü Programı – Göynem – Ramazan 2011 .

 

 

 

 

Posted in Diger Konular, Göynem Videoları, Göynem`den Resimler......, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Video | Etiketler: , , , | 2 Comments »

Kimlere Kabir Suali Yoktur

Posted by Site - Yönetici Aralık 23, 2010

Kimlere Kabir Suali Yoktur

Kimlere Kabir Suali Yoktur

Kimlere Kabir Suali Yoktur

Bazı ölülere kabir suali yoktur:

1- Peygamberlere,

2- Siddıklara,

3- Siddiklar  derecesinde olan alimler,

4- Şehidlere,

5- Bulüğa ermeden ölen çocuklara,

6- Allah yolunda nöbet bekleyenlere,

7- Taun hastalığından ölenlere,

8- Cuma günü ve gecesi ölenlere,

9- Ishal, istiska ve taun gibi hastalıklardan ölenlere,

10-Islam memleketi sınırında halis niyetle nöbet tutan (İslam ve Müslümanları koruyan)lara,

11-Her gece Mülk süresini okuyanlar,

12-Ölüm hastaliğında ‘İhlas süresi“ni okuyanlara,

13-Ve delilere kabir suali yoktur.

Bir rivayete göre;

1- Peygamberler (a.s.)

2- Sabiler,

3- Ve meleklere kabir suali yoktur

Hukukul-emvat-www.bilgicagi.net

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: