Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘İslam İktisadında Helal Kazanç’ Category

Hayat Dört Şey Üzerine Kaimdir.

Posted by Site - Yönetici Ocak 14, 2010

Yemek Hakkındaki Birtakım Dinî ve Tıbbî Edepler

Hayat Dört Şey Üzerine Kaimdir

Allahü teâlâ, insanoğlunun hayatını ancak dört şeyle devam ettirecek bir şekilde yaratmıştır. Bunlar, yemek, içmek, giyinmek ve mesken ihtiyacıdır.

Yiyecek hakkında Allah şöyle buyuruyor: “Biz onları yemek yemeyen ceset(ler) yapmadık. (Onlar) ölümsüz de değillerdir.”108 “Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin, ama bu hususta taşkınlık etmeyin...” 109

İçecek hakkında da şöyle buyuruyor: “...Biz her canlıyı sudan yarattık...”170 “…Allah’ın rızkından yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (şuna, buna) saldırmayın. “171

Elbise, giyim kuşam hakkında da şöyle buyuruluyor: “Ey Ademoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise, bir de giyip süsleneceğiniz bir elbise indirdik...”172 “Ey Ademoğulları, her mescide güzel elbiselerinizi giyerek gidin. Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.“173

Mesken ihtiyacına gelince, insanların bedenleri, sıcak ve soğuğun tesirine katlanamayacak bir hilkatte yaratılmıştır. Sıcak ve soğuk pek fazla artınca, hayatlarını sürdüre mezler. Allah, şöyle buyuruyor: “Allah sizden (ağır teklifleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf olarak yaratılmıştır.”174 İnsan hayatta kalabilmek için sıcak ve soğuğun tesirinden kendisini koruma ihtiyacını duyar. İnsan ancak bununla Allah’ın emanetini yüklenebilir. Bu da sığınılacak bir yerle mümkündür. Bu manada mesken de aynen yiyecek ve içecek gibidir.

Allah, insanlar için kendisinde sonsuz hikmetler bulunan sebeblerle, maişet takdir etti. Yani her bir insan ömrü boyunca, ihtiyaç duyduğu şeyi öğrenmeye imkân bulamaz. Bununla uğraşsa bile, onları öğrenmeden ömrü biter. Bilmediği şeyi de elde etmesi mümkün olmaz. Onların maişet maslahatları da buna bağlıdır. Allah onların herbirisi için bunun bir çeşidini öğrenmelerini kolaylaştırdı. İnsan, öğrendiği işde çalışarak hem kendi ihtiyacını, hem de bu işle uğraşarak ihtiyaç duyduğu diğer şeyleri temin edebilsin. Bu hususa Rasûlullah (sas) şu hadislerinde işaret ediyorlar: “Mü’minler, bazısı bazısına yardım eden bir bina gibidir.“175

Bu mesele şu âyet ile açıklanıyor: “…Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında Biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık...”17 Yani fakir, zenginin malına, zengin de fakirin çalışmasına muhtaçtır. Burada aynı şekilde ziraatçi, kendisine elbise edinebilmesi için dokumacının çalışmasına ihtiyaç duyar. Dokumacı da yiyecek ve kendisi için elbise yaptığı pamuğu elde etmek için çitçinin çalışmasına muhtaçtır. Sonra bunların herbirisi de belli bir çalışma neticesinde meydana gelir. Bu da karşılıklı yakınlaşmaya ve yardımlaşmaya vesile olur. Bütün bunlar şu âyetin çerçevesine dahil olur: “.. İyilik ve takvada yardımlasınız...”177 Rasûlullah (sas) de şöyle buyuruyorlar: “Kul, müslüman kardeşine yardıma devam ettiği müddetçe, Allah da kuluna yardıma devam eder.”178 Bu iş ister şart koşulan bir karşılıkla olsun, isterse olmasın. Kulun maksadı yukarıda açıkladığımız şeyler olduktan sonra, Rasûlullah’ın (sas) şu hadisine göre, amelinde de itaat manası olur: “Ameller ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise, eline geçecek olan ancak odur.”ı79 Bir ameli işleyen, bu işi ile bir tâatin yerine getirilmesine imkân hazırlamaya niyet etmişse, veya bir kardeşinin bu işi yapmasına vesile olmak istemişse, niyetine göre bu amelinden mükâfat alır. Nikâh ta aynen böyledir. Karı ve koca, çocuk elde etmek ve böylece Allah’ın kullarını, Rasûlullah’ın (sas) ümmetini çoğaltmak maksadı ile evlenseler, bu fiil aslında şehevî arzularını tatmin için olsa bile, bu amellerinden dolayı her ikisi de sevab kazanırlar. Bu durumda Allah’a yakınlaşma asıl, şehevî arzularını tatmin ise tebeî olur. Bu da aynen öncekiler gibidir.

Yeme ve İçmeyi Terketmek Doğru mudur?

İnsanlar yeme ve içmeyi terketseler, Allah’a asi olurlar. Çünkü bunda vücudun telef olması vardır. Yani nefis, ne zaman ki normal olarak yemeden ve içmeden hayatta kala-mazsa, bu durumda kendisini bunlardan meneden kimse, nefsinin katili olur. Allah şöyle buyuruyor: “…Kendi nefislerinizi öldürmeyin…”180 Bu kimse, kendi nefsini helake maruz bırakıyor demektir. “Allah yolunda mallarınızı harcayın. Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın...”181

Hayatı devam ettirecek kadar aldıktan sonra, Allah’a ibadete güç yetirecek kadar alması ise mendubtur. Şayet almazsa, zayıflar, belki de ibadetten âciz kalır. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Allah katında kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha sevimlidir. Her birisinde de hayır vardır.”182 İbadet yapmak için vücudu kuvvetlendirecek şeyi kazanmaya çalışmak ta ibadet hükmündedir. Bunu yapmak mendubtur. Kendisi ile ibadet yapılan şey de ibadettir.

Ebû Zerri’l-Gıfârî’ye (ra) hangi amelin daha faziletli olduğundan sorulduğu zaman, bu meseleye işaret ederek şöyle cevab verdi: “Namaz kılmak ve ekmek yemek.” Mesrûk (rh) ve diğerlerinden nakledildi ki, kim muztar kalır da, yemez ve neticede ölürse Cehennem’e girer. Burada yemekten maksad, meyteyi yemektir. Çünkü zaruret ânında haramlık kalkar, mübahlık gelir. Haramlığı ile birlikte mey-tenin hükmü bu olursa, zaruret halinin dışında diğer helâl olan yiyeceklerin alınması hususunda farklı bir hükme varılabilir mi?

Kaynak : İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnotlar: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Etiketler: | Leave a Comment »

Avret Mahallini Örtmek

Posted by Site - Yönetici Ocak 6, 2010

Avret Mahallini Örtmek

Avret Mahallini Örtmek

Avret Mahallini Örtmek

Şu âyet ile avret mahallinin örtülmesi farz kılınmıştır: “Ey Âdemoğulları, her mescide güzel elbiselerinizi giyerek gidin...” Bundan maksad namaz için avret mahallini örtmektir. Âyette özellikle mescidler zikredilmiştir. Çarşılardaki insanlar, mescidlerdekinden daha fazla olduğu halde, burada mescidi zikretmesinin en mühim sebebi, asıl maksadın namaz için setrü’l-avret olduğunu ortaya koymaktan başka bir şey değildir. Bu da gösteriyor ki, avret mahallini örtmek, namazın şartlarındandır ve farzdır. Şayet maksad, insanlardan sakınmak için avret mahallini örtmek olmuş olsaydı, emir vücub için hakikat olurdu.

İnsan kendi evinde yalnız olsa bile, örtünmesi mendub`tur. Rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (sas) huzurunda avret mahallinin açılması meselesi zikredilince şöyle bir sual soruldu: “Birimiz yalnız olsak hüküm nedir?” Şöyle cevab verdiler:Allah, kendisinden haya edilmeye daha çok lâyıktır.”

Kadının İhtiyacını Temin Etmek Kocasına Aittir

Erkeklerin kadınlara su taşımak için bazı kablar temin etmeleri gerekir. Çünkü kadın abdest almak ve içmek için suya muhtaçtır. Abdest yerine teyemmüm etse bile, su içmeden edemez. Nehirlerden, kuyulardan ve havuzlardan su almak için çıkması, mümkün olmaz. Kadın evinde oturmakla emrolundu: Allah şöyle buyuruyor: “Evlerinizde oturun. Eski cahiliyyede olduğu gibi, açılıp saçılmayın...” Bunları getirmek, erkeğin vazifesidir. Çünkü Şeriat, nafakanın teminini erkeğe yüklemiştir. Su da nafakaya dahildir. Erkeğin suyu avucu ile getirmesi de mümkün olmaz. Bu işi için su kabı temin etmesi gerekir. Çünkü bir hakkın yerine getirilmesine imkân hazırlayan şeyin de temini gerekir.

Vazifeler Tam Olarak Yapılmalıdır

Zikrettiğimiz şeylerden birisini yerine getirmek isteyen kimse, şu âyete göre tam olarak yapmalıdır: “İpliğini sağlamca büktükten sonra söküp bozan (kadın) gibi olmayınız.” Bu âyette Allah’ın zikrettiği kimseler, bir ibadete başlayıp da onu tamamlamayanlardır. Bir kadın ki, önce ipi eğiliyor, sonra da geri bozuyor. Bu kadın ne iplik, ne de pamuk sahibi olabilir. Bir kimse yemekten, içmekten ve bir evde oturmaktan kaçınsa da, bunun neticesinde ölse, o kimsenin Cehennem’e girmesi gerekir. Çünkü bu kimse, kasden canına kıymıştır. Sanki bir demir parçası ile kendisini öldürmüş gibidir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Kim kendisini bir demir parçası ile öldürürse, demiri elinde olduğu halde kendisini Cehennem’e getirir.”

Bu hadisde geçen misalin te’vili de iki cihettendir:

Birincisi: Burada Rasûlullah (sas) asıl manayı gizleyerek meseleyi tehdit suretiyle zikrettiler. Bununla da yeminin veya şartın cevabı olan, Cehenneme girmeyi kasdetti-ler. Âyette şöyle buyuruluyor: “Sizden Cehenneme uğramayacak yoktur...” Ehl-i Sünnet ve’l Cemâate göre bundan maksad, Cehennemin dahili, içidir.

İkincisi: Bundan maksad, kulun fiilinin cezasını açıklamaktır. Yani onun fiilinin cezası, Cehenneme girmektir. Fakat yine de son söz, Allah’ın meşîetidir. Dilerse fazlı ile kulu affeder, dilerse, adaleti ile Cehenneme atar. Bu da şu âyet hakkında söylenenlerin bir benzeridir: “Kim bir mü’mini kasden öldürürse, cezası, içinde temelli kalacağı Cehennemdir...” Allah onu cezalandırırsa, bu onun cezasıdır. Fakat Allah, affedicidir, Kerimdir. Affetmeyi sever. Mü’minlerin hiçbiri ebedî olarak Cehennemde kalmaz.

Yiyeceklerin Zayi Edilmesi ve İsrafı Haramdır

Herkes yiyeceği ifsad etmekten menedilmiştir. İsraf da yiyecek maddesini ifsad etmek, boşa harcamak sayılır. Bunun için de Rasûlullah (sas) şöyle buyurdular: “Allah, dedikodudan, çok soru sormaktan ve malı boşa harcamaktan menetti.

Hasılı bir kimsenin helâl yolla kazanmış olduğu malı, zayi etmesi, israf etmesi, malla büyüklenip övünmesi ve malının çoğalması ile gururlanması haramdır. Malı ifsad etme şu âyetle haram kılınmıştır: “Karun, Musa’nın mille-tindendi. Fakat onlara karşı azdı. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Milleti ona: Böbürlenme, Allah şüphesiz böbürlenenleri sevmez. Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu da gözet. Dünyadaki payın’ da unutma. Allah’ın sana yaptığı iyilik gibi sen de iyilik yap. Yeryüzünde bozgunculuk isteme. Doğrusu Allah bozguncuları sevmez, demişlerdi.” “O, yeryüzünde iş başına geçti mi, orada fesad çıkarmağa, ekini ve zürriyeti kökünden kurutmaya koşar. Allah fesadı sevmez.

İsraf da şu âyetle haram kılınmıştır: “…Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri sevmez. ” “Onlar sarfettikleri zaman ne israf ederler, ne de cimrilik; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” Bu âyetler gösteriyor ki, israf ta cimrilik te haramdır. Mendub olan ise, iki arasında orta bir yol takib etmektir. İsrafta saçıp savurma vardır. Âyette ise şöyle buyuruluyor: “Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver. Elindekileri saçıp savurma.”

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | 1 Comment »

İsrafın Çeşitleri

Posted by Site - Yönetici Aralık 21, 2009

israfin-cesitleri

İsrafın Çeşitleri

İsrafın da bazı çeşitleri vardır: Doyduktan sonra yemek, israftır. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Âdemoğlu karnından daha kötü bir kab doldurmamıştır. Yemek gerektiğinde, üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefsin için ayır (Yani boş bırak).” Bir başka hadisde de “İnsanoğluna, kendisini ayakta, tutacak birkaç lokma yeter.” buyuruluyor. Kendisine yetecek kadar yiyen kimse levmedilmez. Çünkü o, vücudunun ihtiyacı olduğu için yemiştir. Doyduktan sonra yemekte, bir menfaat olmayıp aksine zarar vardır. Bu yiyeceği çöplüğe veya ondan daha kötü bir yere atmak demektir.

İnsanın kendi ihtiyacının fazlası olan yiyecekte başkasının da hakkı vardır. Çünkü bu yiyecek, karşılıklı veya karşılıksız bir başkasının eline geçtiğinde, onunla açlığını giderecektir. İnsan bu fazlalığı yemekle, başkasının hakkına tecavüz ediyor demektir. Bu ise haramdır. Doyduktan sonra yemek, bazan insanı hasta eder ve insan kendi kendisini yaralamış gibi olur.

Bu meselede asıl, şu hadistir: Rivayet edildiğine göre, bir adam Rasûlullah’ın (sas) meclisinde geğirdi. Rasûlullah (sas) kızdı ve buyurdu ki: “Geğirtini bizden uzaklaştır. Sen bilmiyor musun ki, Kıyamet günü insanların en uzun azab çekeni, dünyada en çok doyanlardır.” İbn Ömer (ra) hastalandığı zaman, Rasûlullah (sas) hastalığının sebebini sordu. Denildi ki: Onun midesi bozuldu. Rasûlullah (sas) “Bu nedendir?” diye sordular. Çok yemekten olduğunu öğrenince, şöyle buyurdular: “Şayet o ölseydi, cenazesinde bulunmazdım ve onun namazını kılmazdım.

Hz. Ömer’e (ra) “Senin için de cevâriş alalım mı?” diye sorduklarında, “Cevâriş ne işe yarar?” diye sual etti. “Yemeği hazmettirir.” dediler. Hz. Ömer (ra) onlara cevaben şöyle dedi: “Sübhanallah, mü’min doyduktan sonra da yemek yer mi ki?

Ancak bazı müteahhirîn ulemâsı (rh) bundan şu durumda olanları istisna ettiler: Bir kimsemin doyduktan sonra da yemesi için meşru bir sebeb varsa, o zaman yemesinde bir beis yoktur. Meselâ bir kimse, yeterli miktar yedikten sonra bir misafir çıkıp gelse, onu mahcub etmemek için onunla da beraber yer. Aynı şekilde ertesi gün oruç tutmak isteyen kimsenin gündüz oruca dayanmak için, doyduktan sonra yemesinde bir beis yoktur.

Mubah olan şeylerden çok ve çeşitli olarak yemek te israftır. Rasûlullah (sas) bunu Kıyamet alâmetlerinden saydılar ve buyurdular ki: “Onların sofralarında yemek kabları dolaşır. Bir taraftan da üzerlerine lanet iner.” Rivayet edildiğine göre, Hz. Aişe validemiz (ra) bir ziyafette idiler. Peşi peşine yemek kabları geliyordu. Ayağa kalktı ve şöyle demeğe başladı: “Birincisi yenilmedi mi? Şayet yenilmediyse ikinciye ne gerek var? Birincisi bize kâfi gelir. Rasûlullah (sas) böylesinden menettiler.”

Ancak bazı durumlar istisna edilebilir: Bir kimse aynı çeşitten usandığında, her çeşitten bir şey almak için, mubah olan yiyeceklerden bir araya toplayıp ibadet yapabilecek kadar onlardan alabilir.

Hikâye edildiğine göre, Haccâc, Abdülmelik b. Mervân’a yazdığı mektubda üç şeyden şikâyet etti: Yemekten ve kadınlardan acizlik, konuşmada güçlük çekme. Abdülmelik ona şu tavsiyeleri yazdı: Yemek çeşitlerini çoğaltmasını, her zaman cariyelerini yenilemesini ve konuşurken insanlardan başkasına bakmasını.

Yemek için ihtiyaç duyulduğunda, fazla çeşitte yemeği sofraya koymak ta israftır. Kendi ihtiyacından fazlasının başkasının hakkı olduğunu yukarıda açıkladık. Ancak misafirlerin grup grup gelip de yemek yemeleri gaye edinilmişse, o zaman bunda bir beis yoktur. Çünkü bu durum böyle bir şey için faydalıdır.

Ekmeğin ortasını yiyip kabuğunu bırakmak ta israftır. Bazı cahillerin lezzetli olduğunu zannederek yaptıkları gibi, ekmeğin kızaran yerini yemek te israftır. Ancak bu durum diğer kısmın bırakıldığı zamandır. Bir başkası da onu alsa, bir beis yoktur. Somunlar arasında bir tercih yapmada da bir mahzur yoktur. Yemekten kalkarken, ekmekle ağzını silmesi ve sonra da bu ekmeği sofrada bırakması da israftır. Çünkü bir başkası bunu çirkin görür ve yemez. Ancak bir kimsenin sildiği ekmeği yemesinde bir beis yoktur.

Bir kimsenin elinden düşen lokmayı terketmesi de israftır. Bu lokmanın alınıp yenilmesi gerekir. Çünkü bunu o halde terketmek, bu yiyeceği hafife almaktır. Onu yerden almak ise, hürmet etmektir. Biz ekmeğe gereken itinayı göstermekle emrolunduk. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Ekmeğe hürmet ediniz. Çünkü o, yerin ve göğün bereketindendir.” Ekmeğin hürmet görmesinin bir sebebi de, sofraya geldiğinde katığın beklenilmemesidir.

Katık gelmeden ekmekten yenilmeye başlanılır. Bunun sebebine gelince: Çünkü insan nimete şükretmek ve küfrân-ı nimetten de sakınmakla mükelleftir. Yere düşen ekmeği terketmede küfrân-ı nimet manası vardır. Katık gelmeden önce ekmekten yemeğe başlamakta da nimete şükrü izhar vardır. Aç olduğu zaman katık gelinceye kadar beklemede ise, bir nevi oyalanma vardır. Bundan da kaçınmak gerekir.

Bu konu ile ilgili şöyle bir hikâye anlatılır: Bir gün Ebû Hanife (rh) mecnun olarak dolaşan Behlül ile karşılaşır. Behlül, yola oturmuş yemek yiyor. Ebû Hanife ona der ki: “Yolda yemek yemeğe kendine cevaz veriyor musun?” Cevaben der ki: “Yâ Ebû Hanife, bunu bana sen mi diyorsun? Nefsim alacakmıdir. Ekmek te benim elimde. Rasûlullah (sas) “Zengin kimsenin borcunu ödemeyi uzatması zulümdür.” buyuruyor. Eve gelinceye kadar onun hakkına nasıl mani olabilirim ki?”

İnsanın dünya işleri ile devamlı olarak zihnini meşgul etmesi haramdır. Rasûlullah (sas) giyindiği bir elbise ile ilgili olarak sahabeden Mikdâd b. Esved’e (ra) şöyle dedi: “Zihnini mal ile meşgul etmekten kaçın. Kendine yetecek kadar olan maldan dolayı levmedilmezsin.

Mal ile ve malın çokluğu ile övünmek te haramdır. Al-lahü teâlâ şöyle buyuruyor: “Bilin ki, dünya hayatı, oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir…” Bir başka âyette de şöyle buyuruluyor: ‘Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.” Bir başka âyet: “Mal ve oğulları var diye (aldırış etmeyesin).” “Sizi çoklukla böbürle-niş (o derecede) oyaladı (ki) ta kabirler(e kadar gidib)

ziyaret ettiniz.” Bütün bu âyetler gösteriyor ki, malın çokluğu ile övünmek haramdır.

Kaynak:İslam itikadında helal kazaç .İmam Muhammed Şeybani H.z

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Etiketler: | 1 Comment »

Giyinmek

Posted by Site - Yönetici Aralık 8, 2009

sokaakarkenokunacakdua

Giyinmek

Giyinme meselesi de, yukarıda kaydettiğimiz bütün meselelerde aynen yemek meselesi gibidir. Burada da asıl olan, Rasûlullah (sas) den gelen şu rivayettir: Rasûlullah (sas) insanın iki şekilde meşhur olmasından menettiler: Bunlardan birincisi, herkesin parmağı ile göstereceği şekilde son derece güzel ve yeni elbise giyinmek. İkincisi de, yine herkesin parmağı ile göstereceği şekilde eski bir elbise giyinmek. Bunlardan birincisi israf, ikincisi ise,’ cimriliktir. İşlerin hayırlısı ise orta olanıdır.

Bütün vakitlerde yıkanmış, temiz giymek gerekir. İlle de yeni ve güzel olsun diye bir külfete girilmez. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Sade giyinmek imandandır.” Ancak bazı vakitlerde, toplantılarda ve bayramlarda bulunabilenin en güzelinin giyilmesinde bir beis yoktur. Rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (sas) kendisine Mukavkıs’ın hediye etiği Fenek cübbesini, bayramlarda, toplantılarda ve kendilerine gelen heyetleri kabulde giyiyorlardı. Yani Rasûlullah’ın (s.a.v) ipek ile dikilmiş bir kaftanları vardı. Bunu da bayramlarda ve toplantılarda giyiyorlardı. Bazı vakitlerde böyle bir elbiseyi giymekte, nimetin izharı vardır. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Allah bir kuluna nimet verdiği zaman, onun üzerinde nimetin eserini görmek ister.

Bütün vakitlerde böyle mükellef giyinmede, büyüklenme olabilir. Bu durum muhtaç durumda olanların buğzunu celbeder. Bundan sakınmak daha evlâdır. Aynı şekilde kış mevsiminde, soğuğa karşı bir cübbe kâfi geldiği halde, iki veya üç tane giyinmek te gerekmez. Bu da muhtaç durumda olanları kızdırır. Bu durum da bir başkasına eziyet veren bir kazanç şekli olduğu için nehyedilmiştir. Bu kimsenin maksadı, daha azı ile de meydana gelir. Onun için evlâ olanı, kışın kalın elbiseleri tercih etmektir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (ra) kalın olan elbiselerden giyinirdi. Çünkü kışın sert ve kalın giyinmek, yazın da yumuşak giyinmekte bir beis yoktur. Çünkü sert elbise, kışın soğuktan, ince ve yumuşak elbiseden daha iyi korur. İnsan kışın böyle elbiseye ihtiyaç duyar. Yumuşak elbise ise, yazın teri sert elbiseden daha iyi kurutur. İnsan yaz mevsiminde böyle bir elbiseye daha çok ihtiyaç duyar. Şayet helâl yoldan temin imkânı varsa, kışın da yazın da yumuşak elbise giyinmek caizdir. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı nimeti, temiz ve hoş rızıkları haram kılan kimdir?…”

Yukarıda da açıkladığımız gibi, bir kimsenin güzel şekilde yemesi ve giyinmesi mendubtur. Aynı şekilde ailesinin yiyeceğine ve giyeceğine de itina göstermelidir. Çünkü insan, aile efradına en güzel bir şekilde harcamakla emrolunmuştur. Güzel ve maruf olan, israfa girmeksizin, fazla cimrilik te yapmaksızın harcamaktır. Bu hususta şöyle dediler: Bir kimsenin aile efradının bütün arzularını yerine getirmesi gerekmez. Bütün isteklerini reddetmesi de doğru olmaz. Bu ikisinin ortasında bir harcama yapmalıdır. İşlerin hayırlısı ortasıdır.

Bunun yanında bir kimsenin devamlı doymuş bir vaziyette olması da gerekmez. Evlâ olanı Rasûlullah’ın (s.a.v) tercih ettikleri ve şu hadiste açıkladıkları şekildir: “Bir gün aç kalırım, bir gün doyarım.” Hz. Aişe (ra) validemiz Rasûlullah (sas) vefat ettiğinde, şöyle diyerek ağlıyordu: “Ey hasırı divana tercih eden, cehennem korkusu ile geceleri uyumayan, ipek giymeyen, arpa ekmeğinden karnı doymayan.” Yine Hz. Aişe (ra) validemiz şöyle diyordu: “Bazan ay veya aydan daha fazla bir zaman geçer, evimizde ateş yanmazdı. Yiyeceğimiz iki siyah şey olan su ve hurma idi.” Bir başka hadisde de şöyle Duyuruluyor: “Kıyamet günü insanların en çok aç kalanı, dünyada iken en çok doyanıdır.” Bunun için de bütün vakitlerde devamlı olarak tok gezmekten sakınmak evlâdır.

İnsanın kendisinden faydalanılmayacak şekilde yemeyi ve içmeyi bırakması caiz olmaz. Açlık sonunda o dereceye gelir ki, kendisine zarar verir. Midesinde yanmalar olur ve midesi bozulur. Bundan sonra artık yemek te fayda vermez. Çünkü ihtiyaç ânında bu duruma gelmeden alıp yemek nefsin hakkıdır. Rasûlullah (sas) ashabından bazısı için şöyle buyurdular: “Nefsin senin bineğindir. Ona yumuşak davran ve onu aç bırakma.” Bir başka hadisde de, “Nefsinin sende hakkı vardır. Ailenin sende hakkı vardır. Allah’ın sende hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver.” buyuruluyor. Rasûlullah (sas) Mikdâd b. Ma’dî Kerib’e şöyle buyurdular: “Ye, iç, ve gururlanmak-sızın giyin.” Emir sigası, vücub için hakikattir. Bu duruma gelinceye kadar yemekten kaçınmak, insanın kendisini ölüme sürüklemesidir ki, bu da haramdır. Diğer taraftan bunda, ibadetleri edâ etmeye mani olan bir sebebe yapışma vardır. Çünkü ibadetler ancak bu şekilde edâ edilebilir. Yapılması gereken ibadetleri edâ etmemek haram olduğu gibi, ibadetleri yapmamayı netice veren bir ortamı hazırlamak ta haramdır.

Ancak nefsi ibadetleri edadan âciz bırakmayacak şekilde aç bırakmak ve sonra da onu doyurmak mubahtır. Bu durumda insan, ya oruçlu olduğundan ibadetini tamamlamak için yemekten kaçınıyor veya yediği yemeğin kendisine daha lezzetli gelmesi için bu yolu tercih ediyor. Çünkü bir yiyecek daha aç bir vaziyette yenilirse, lezzeti de daha fazla olur. Böyle isabetli bir gaye için bu yol tercih edildiğinde, mubahtır. Bu mesele de aynen doyduktan sonra yemekte izah ettiğimiz gibidir.

Doyduktan sonra yemek, meşru bir gayenin dışında haramdır. Sonradan yemenin fayda vermeyeceği bir şekilde aç kalmak ta uygun bir şey değildir. Bu, aksine insanın kendisini telef etmesidir. İnsanın kendi nefsini muhafaza etmesi, diğerlerinden önde gelir. İmkân ölçüsünde bir başkasının hayatta kalmasını temin etmek onun vazifesi olduğuna göre, onu telef edecek şartlan hazırlaması da helâl olmaz. Başkası için böyle olunca, kendisi için öncelikle caiz olmaz.

Bu Meselede Bazı Yanlış Görüşlerin Reddi Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

Muhtaçları Doyurmak

Posted by Site - Yönetici Aralık 3, 2009

KONICA MINOLTA DIGITAL CAMERA

Muhtaçları Doyurmak

Evinden çıkıp ta rızık aramaktan âciz duruma gelen muhtaçları doyurmak, insanlara farzdır. Burada birkaç meseleye temas etmek istiyoruz:

Birincisi: Muhtaç dışarı çıkmaktan âciz kaldığı zaman, onun durumunu bilen kimse şayet muktedir ise, dışarı çıkacak ve ibadetlerini yapabilecek kadar onu doyurması farzdır. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Bir kimse, kendisi tok, yanındaki komşusu aç olarak gecelerse, bana hakkıyla iman etmiş olmaz.” Aç olan kimse ölse, onun bu halini bilen hiç kimse onu doyurmasa, hepsi de günaha iştirak ederler. Yine bir hadiste şöyle buyurulu-yor: “Bir adam zengin bir topluluğun içerisinde açlıktan ölürse, onlardan Allah ve Rasûlünün teminatı berî olur.”. Aynı şekilde muhtacın bu durumunu bilenin yanında verecek bir şeyi olmazsa, ancak diğer insanlara gidip ona yardım etmeleri için haber vermeye muktedir olursa, ona da bu farz olur. Bu kimsenin de imkânı nisbetinde muhtaç durumda olana yardımcı olması gerekir. Çünkü emre imtisal, takat nisbetindedir. Diğer insanlar bundan kaçınsalar da, neticede bu adam ölse, günaha hepsi de iştirak ederler. Şayet onlardan bir kısmı bu vazifeyi yerine getirirse, diğerlerinden de sakıt olur.

Bu mesele, bir esiri fidye ile kurtarmanın bir benzeridir. Müslümanlardan birisi ehl-i harbin elinde esir olsa, onu da öldürmek isteseler, onun bu durumunu bilen her müslümana, şayet imkânı varsa, kendi malından fidye vermesi farzdır. Şayet yoksa, bu durumu imkânı olanlara haber vermesi gerekir. Bunu müslümanların bir kısmı yaptığı zaman, maksad hasıl olduğu için diğerlerinden düşer. Aslında mana bakımından bu iki mesele arasında bir fark yoktur. Hiç şüphesiz insan tabiatında bulunan açlık, tıpkı müşriklerden olan bir düşman gibi, nefsi helak etmesinden korkulan bir düşmandır.

Şayet muhtaç durumda olanın dışarı çıkmağa gücü yetiyor da, bir şeyler kazanmaya muktedir olamıyorsa, onun da çıkması gerekir. Onun durumunu bilen kimsenin üzerine düşen bir vazife varsa, onu yapsın. Çünkü bu kimsenin yeterli imkânı olup, onu verecek lâyık birini de bulduğu için, onu muhtaca vermekle kendisinden farzı düşürmesi gerekir. Çünkü muhtaç bu yardıma başkasından daha lâyıktır. Kendisine düşen farzı edâ etmiş olsa da, muhtaç

olan birine ihsan etmeğe davet olunuyor. Allahü teâlâ da şöyle buyuruyor: “Allah yolunda harcayın. Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın. İşlerinizi iyi yapın. Şüphesiz Allah iyi iş yapanları sever.”Allah’a kim güzel bir ödünç takdiminde bulunursa, Allah karşılığını kat kat verir. Ona cömertçe verilecek ecir de vardır.Rasûlullah (sas) e amellerin en faziletlilerinden sorulduğunda şöyle cevab verdiler: “İlmi yaymak, yemek yedirmek, insanlar uyurken gece namazı kılmak.

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Etiketler: | Leave a Comment »

Dilenmenin hükmü !

Posted by Site - Yönetici Kasım 22, 2009

dilencidilenmenin-hukmukimler-oruc3a7-tutmazdilencifakir

Dilenmenin hükmü !

Muhtaç durumda olan, şayet kazanmaya muktedir ise, o zaman kendisinin kazanması gerekir. Başkasından istemesi helâl olmaz. Rasûlullah (sas) den şöyle dediği rivayet olunuyor: “Kim zengin olduğu halde, diğer insanlardan isterse, Kıyamet günü yüzü tırmalanmış, soyulmuş ve örselenmiş olarak gelir.”229

Rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (sas) zekât mallarını dağıtıyorlardı. Ondan istemek üzere iki erkek geldi. Rasûlullah (sas) başını kaldırıp onlara baktığında, ikisinin de güçlü kuvvetli olduğunu gördü ve onlara dedi ki: “Mamafih sizin bunda hakkınız yok. Fakat şayet isterseniz, size de vereyim.23° Bunun manası, yani size dilenmek caiz değildir. Bir başka hadisde de şöyle buyuruluyor: “Zengin, güçlü kuvvetli ve azaları düzgün olanın zekât alması, helâl olmaz.”251 Yani kuvvetli ve kazanmaya muktedir olanın dilenmesi helâl olmaz. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Dilenmek, kulun başvuracağı en son kazançtır.”22 Ancak biri ister, diğeri de verirse, bunu alıp yemesi helâl olur. Zira Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Eğer isterseniz, ikinize de vereyim.” Şayet almak helâl olmasaydı, Allah Rasûlü (sas) böyle demezdi. Çünkü Allah Kur’an’da “Zekâtlar fakirler içindir… “233 buyuruyor. Kazanmaya muktedir olan da bir şeyi olmadığı zaman fakirdir. Şayet kazanmaktan âciz olur da, evinden çıkıp kapıları dolaşmaya muktedir ise, dolaşır ve ister. Çünkü ona da bu farzdır. Bunu yapmaz da helak olursa, fukahaya göre, günahkâr olur.

Meselenin kabuğunda kalmış bazıları dediler ki; dilenmek ruhsat tariki ile mubahtır. Şayet dilenmeyi terkeder de ölürse, günahkâr olmaz. Çünkü bu durumda o, azimete yapışmış olur. Hasan b. Ziyad’dan (rh) nakledilen şu mesele de garibtir: Yolculuk esnasında, bir’kimsenin arkadaşının yanında suyu olsa, kendi yanında da o suyun bedeli olmasa, arkadaşlarından suyu istemesi gerekmez. Şayet suyu istemeksizin teyemmüm etse de, namazını kılsa, ona göre caizdir. Fakat bize göre caiz değildir.

Onların görüşlerinin delilleri şöyle: İstemekte zillet vardır. Mü’minin ise kendisini zilletten koruması gerekir. Bunun açıklaması da Hz. Ali’den (ra) nakledilen şu beyitlerdir:

Dağların tepelerindeki büyük kayaları nakletmek,

Bana insanların minnetlerini çekmekten daha iyidir.

İnsanlar bana, ‘Çalışıp kazanmada aşağılanma vardır. diyorlar,

Ben de onlara derim ki: Asıl utanma dilenme zille-tindedir ‘

Dilenmekten dolayı gelen zillet yakînen biliniyor. Fakat ona bağlı olan menfaat ise mevhumdur. İstediği kimse ise bazan verir, bazan da vermez. İstemek onun için hak kazanılmış bir ruhsattır. Çünkü mevhum olan, kesin olana denk olamaz. Bizim bu meseledeki delilimiz de şudur: İstemek insanın vücudunu ayakta tutan ve onu ibadet için kuvvetlendiren şeye ulaştırır. Kesbe muktedir olsun veya olmasın insan buna hak kazanır. Bu durumda istemenin zilleti kaldırılmıştır. Sen görmez misin ki, Allahü teâlâ Hz. Musa ve onun rehberi hakkında ihtiyaç ânında istemek ile ilgili olarak şöyle buyuruyor: “Yine yola koyuldular. Sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler…”234 Âyette geçen “İstifam” kelimesi, yiyecek istemek manasınadır. Bunda bir karşılık ta yoktur. Yine görmez misin ki, âyetin devamında şöyle buyuruluyor: “…Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin, dedi.”2^5 Bu da gösteriyor ki, buradaki bir iyilik ve hediyye kabilindendir. Zekâtın bizim Peygamberimizden başka diğer peygamberler için helâl olup olmadığı meselesinde ihtilâf vardır. Meseleyi şu şekilde açıklayabiliriz:

Aynı şekilde Rasûlullah (sas) de ihtiyaç ânında istiyor ve ashabından birisine şöyle diyordu: “Yanınızda yiyebileceğim bir şeyiniz var mı?”236 Rasûlullah (sas) bir topluluğa şöyle diyordu: “Yanınızdaki su kırbasında su var mı? Eğer yoksa, dereye ağzımızı dayayıp içeceğiz. “237 Bir adamdan koyunun ön ayağını istedi ve dedi ki: “Ön budunu bana ver.”2^8 Hadisin devamı epeyce uzundur. İhtiyaç ânında istemekte bir zillet olmuş olsaydı, bunu Rasûlullah (sas) yapmazlardı. Çünkü onlar hiç şüphesiz zillete düşmekten insanların en uzakta olanlarıdır. Diğer taraftan, insanın açlığını giderecek kadar başkasının malından alması onun hakkıdır. İnsanın hak sahibi olduğu bir şeyi istemesinde bir zillet manası yoktur. Hak sahibi olduğu şeyi istemesi gerekir.

Ancak muhtaç kimse kazanmaya muktedir ise, dilenmek onun için bir hak olamaz. Kazanıp elde ettiği şey hak-kıdır. Kazandığını yemesi, insanlardan bir gey istememesi gerekir. Fakat Hz. Musa’nın (as) yaptığı gibi Rabbinden isteyebilir: “Hz. Musa, onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi: ‘Rabbim, doğrusu bana indireceğin hayra muhtacım.’ dedi.”239 biz sununla emrolunduk: “…Allah’tan, Onun lûtf u inayetinden isteyin…”240 Rasûlullah (sas) de şöyle buyuruyorlar: “Allah’tan ihtiyaçlarınızı isteyiniz. Hatta tencereleriniz için tuz ve nalınlarınız için tasma olsa bile.”241

İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

 

Kaynak: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Etiketler: , , | 1 Comment »

Veren El, Alan Elden Daha Hayırlıdır

Posted by Site - Yönetici Kasım 18, 2009

veren-el-alan-elden-daha-hayirlidir

Veren El, Alan Elden Daha Hayırlıdır

Her ne kadar alan kendisine farz olan bir şeyi yerine getiriyorsa da, veren alandan daha hayırlıdır. Bu meseleyi üç kısımda işleyeceğiz:

a) Birincisi: Veren bir vacibi edâ ediyor. Alan ise aslında kesbe muktedir, fakat muhtaçtır. Burada ulemânın ittifakı ile, veren alandan daha faziletlidir. Çünkü o, vermekle bir farzı işliyor. Alan ise almakla bağışı kabul ediyor. Aslında bunu almayıp kazanması da mümkündür. Farzı edâ etmenin derecesi ise, diğer ibadetlerde olduğu gibi, bağışı kabul etmenin derecesinden daha üstündür. Farz olan ibadeti edâ etmedeki sevab, nafileleri edadan daha faziletlidir. Buna delil ise, şudur: Farzı işleyen kendi nefsi için işliyor. Teberruyu kabul eden ise, başkası için işliyor. Bir kimsenin kendisi için olan ameli, daha faziletlidir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Kendi nefsinden başla.”242 Bunun manası şudur: Bir kimsenin kendi nefsi için olan edası, kendisini borçtan kurtarır. Dolayısıyle sadece kendi nefsi için işlemiş olur. Alan ise, bizzat almakla, kendi nefsine bir faide sağlayamaz. Belki de aldıktan sonra verme şansı doğar. Verinceye kadar durup durmayacağı da bilinmez. Bunun için de zengin için, fakir üzerinde sadakayı aldığından dolayı bir minnet yükü yoktur. Çünkü bunun neticesinde zengin için hasıl olan, fakir için hasıl olanın fevkindedir. Çünkü zengine, şu anda ihtiyaç duymadığı, fakat ileride, âhirette ihtiyaç hissedeceği bir şey teklif edilmiştir. Zenginin, şu andaki maksadının hasıl olması, yani zekâtının düşmesi için buna muhtaçtır. Şayet fakirler zekât almamak üzere anlaş-salar, bundan dolayı günaha girmezler; aksine bunun için övünürler. Fakat zenginler, farz olan zekâtı vermemek üzere anlaşsalar, günahkâr olurlar. Bundan anlıyoruz ki, minnet, yani başa kakma, zenginin değil, fakirin hakkıdır.

b) İkincisi: Veren de, alan da, her ikisi de mesuliyetten kurtulmuştur. Alan kesbe muktedir olduğu halde bile, veren sevab işlemiş olur. Burada aynı zamanda veren daha faziletlidir. Çünkü o, vermesiyle zenginlikten kurtulup; fakirliğe meylediyor. Alan ise, almakla zenginliğe meylediyor. Fakirliğin derecesinin zenginliğin derecesinden daha yüksek olduğunu açıklamıştık. Kim ameli ile fakirliğe meylederse, daha yüksek derecede olur. Şüphesiz ibadetler imtihan için konulmuştur.

Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “O, hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için ölümü de, dirimi de yaratandır. O galib-i mutlaktır, bağışlayandır. “243 Âyette geçen “ibtilâ”nın manası almaktan çok vermekle ortaya çıkar. Çünkü imıiharL nefsin istemediği amelde olur. Herkesin nefsinde verme değil de, alma arzusu vardır. Bunun için de Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Muhakkak Müslüman, bir dirhem tasadduk etmesinde, yetmiş şeytanın arzusunu kırmağa muhtaçtır.”244 Vermekte imtihan manası daha açık olunca, fazileti de daha fazladır. Çünkü Rasûlullah (sas)e amellerin en faziletlisi-den sorulduğunda, “en ağır olanı”245 şeklinde cevab verdiler. Yani bedene en meşakkatli olanıdır. Yine sadakanın en faziletli olanı sorulduğunda da şöyle cevab verdiler: “Gücü az olanın, imkânı nisbetinde gayret göstererek verdiğidir.”246

Sadakayı alan için nefsinin arzula/ına cevab verme imkânı doğuyor. Veren için ise, mülkünden çıktığı için, nefsin arzularını yerine getirme gibi bir durum yok. Derecelerin en yükseği de nefsi, arz’ularını yerine getirmekten menetmektir.

c) Üçüncüsü: Veren teberru kabilinden veriyor, alan da farzı işliyorsa, meselâ alan kasbden âciz olur, açlığını giderecek kadar bir şey almağa muhtaç durumda bulunursa, fukahaya göre, yine veren daha faziletlidir. Ahmed b. Han-bel (rh) ve İshak b. Râhaveyh (rh) gibi ehl-i hadise göre ise, burada alan daha hayırlıdır. Çünkü fakir, almakla yapılması gereken bir farzı yerine getiriyor. Veren ise nafile işlemiş oluyor. Yukarıda açıkladık ki, farzı yerine getirmek, nafileyi işlemekten daha yüksek bir derecededir. Bu durumda alan, almaktan kaçınsa, günahkâr olur. Veren ise vermekten kaçınsa günahkâr olmaz. Çünkü burada vermesi üzerine farz olan bir başkası da bulunabilir. Sevab da cezanın derecesine göredir. Görmez misin ki, Allahü teâlâ, Rasûlullah’ın (sas) hanımlarını, diğer kadınları tehdit ettiği şeyin iki katı ile tehdit ediyor: “Ey Peygamberin hanımları, sizlerden biri açık bir hayasızlık yapacak olursa, onun azabı iki kat olur. Bu Allah’a kolaydır.”247 Sonra onlar itaat ettiklerinde sevablarının da diğerlerinin iki katı olduğunu belirtiyor: “Sizlerden Allah’a ve Rasûlüne boyun eğip salih amel işleyenlere ecrin iki katını veririz. Ona cömerçe rızık hazırlamışızdır.”248 Burada günah, almadığı zaman verene değil de, alana olduğuna göre, alan için verenden daha çok sevab vardır.

Fakat bunların hepsi selâmı alma meselesinde değişiyor. Selâm vermek sünnettir. Selâmı almak ise farzdır. Fakat bununla beraber, selâmı vermek, selâmı almaktan daha faziletlidir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Selâmı verene yirmi sevab, selâmı alana ise on sevab vardır.”249

Bazıları da diyorlar ki: Alan bir nefsi ayakta tutmak isti yor. Veren ise, nefsi güzelleştirmek için veya malı çoğaltmak için gayret ediyor. Nefsi ayakta tutmak, malı çoğaltmaktan daha yüksek derecededir.

Bu meselede bizim delilimiz de Rasûlullah’tan (sas) rivayet edilen şu hadistir: “Üstteki (veren) el alttaki (alan) elden daha hayırlıdır.”250 Hadiste, edâ edilen şeyin nafile veya farz oluşu arasında bir fark gözetilmemiştir.

Denilse ki: Burada Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

Yemek Yemenin Farz Oluşu

Posted by Site - Yönetici Kasım 7, 2009

Yemek Yemenin Farz Oluşu

Yemek Yemenin Farz Oluşu

Yemek Yemenin Farz Oluşu

Bir kimsenin üzerine yemenin farz olduğu her yerde, insan yemek yediği zaman sevab işlemiş olur. Çünkü bu kimse, bu hareketi ile Allah’ın emrine imtisal etmiş olur. Bununla oruç ve namaz gibi farzların edasına imkân bulur. O zaman yemek, Cuma namazı için yürümek ve namazı eda için taharet gibi olur. Bu meselede asıl Rasûlullah’ın (s.a.v) şu hadisleridir: “Mü’min yaptığı her şey için mükâfatlandırılır. Hatta (ehlinin) ağzına koyduğu lokmadan bile“262 Diğer bir hadisde de şöyle buyuruluyor: “Mü’min her şey için mükâfatlandırılır. Hatta ehli ile yatmasından bile.”263 İnsan hem şehvetini tatmin edecek, hem de bundan ecir alacak diye bir itiraz olursa biz de deriz ki: Şayet helâli olmayan biri ile bu işi yapmış olsaydı, ceza görmeyecek miydi?

Bu ve benzeri hadisleri delil göstererek deriz ki: Bir kimse yemenin farz olduğu yerde yemeyi terketse, bundan dolayı cezalandırılır. Şayet yerse, sevab kazanmış olur. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyorlar: “Kişinin dinarının en faziletlisi ehline harcadığı dinarıdır.”264 Bir kimse başkasına harcadığından dolayı sevab kazanınca, kendisine harcadığından dolayı evleviyetle sevab kazanır.

İnsan bundan dolayı hesaba çekilmez, kınanmaz ve azarlanmaz. Çünkü o, ibadetleri yaptığı için sevab kazandığı gibi, bundan dolayı da sevab kazanır. Nasıl olur da bunun için kınanır veya hesaba çekilir? Bu meselede asıl şu iki hadistir: Birincisi Hz. Ebû Bekir’in (ra) rivayetidir: Hz. Ebû Bekir (ra) Rasûlullah’a (sas) sordu: “Sizinle beraber Ebû Heysem et-Teyhân’ın evinde yediğim et, ekmek, arpa ve zeytin, Allahı’ın Kıyamet günü bizden hesab soracağınimetten sayılır mı?” Sonra da şu âyeti okudu: “Sonra o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.”265 Rasûlullah (sas) şöyle cevab verdiler: “Hayır, ya Ebû Bekir, bu âyet kâfirler içindir. Sen bilmez misin ki, mü’min üç şeyden sorguya çekilmez: Hz. Ebû Bekir: “Bunlar neler yâ Rasûlallah?” diye sordu. Rasûlullah (sas) şöyle cevab verdiler: “Avret mahallini örttüğü şey, kendisi ile vücudunu ayakta durdurup nesli devam ettirdiği şey, ve bir de soğuk ve sıcaktan korunduğu ev hariç her şeyden hesaba çekilecek,

İkincisi Hz. Ömer’in (ra) hadisidir: Hz. Ömer (ra), Rasûlullah (sas) ile bir ziyafette iken elinde bir hurma salkımı getirdi. Hurma salkımında kurumuş, olgunlaşmış ve henüz olgunlaşmamış taze hurmalar vardı. Rasûlullah (sas) buyurdular: “Kıyamet günü muhakkak bundan sorulacaksınız.” Hz. Ömer (ra) hurma salkımını aldı ve silkelemeye başladı. Neticede hurmalar dökülüp dağıldılar. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) “Bundan mı hesaba çekileceğiz?” diye sordu. Rasûlullah (sas) şöyle cevab verdiler: “Evet, Allah’a yemin olsun ki, her nimetten dolayı hesaba çekileceksiniz. Hatta içtiğiniz soğuk sudan bile. Ancak üç şey müstesna: Vücuda ayakta tutacak küçük bir parça yiyecek, avret mahallini örttüğün bez parçası, ve seni soğuk ve sıcağın tesirinden koruyan mesken.”2^

Bu, Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra) ve İbn Abbâs’ın (ra) sözüdür: Şüphesiz insan, bu miktar için hesaba çekilmez. Onların icmaları hüccet olarak yeterlidir. Kim ömrünü bu şekilde devam ettirirse, veya haramı yapmaması için nefsine mani olur, Allah ta ondan razı olursa, Ebû Hureyre’nin (ra) hadisine göre, hesaba çekilmeden Cennet’e girer. Rasûlullah (sas) şöyle buyurdular: “Kim ki İslâm’la hidayete erer, Allah’ın ona verdiği şeye de kanaat ederse, hesaba çekilmeden Cennet’e girer.”269 Kur’an’daki “…Ancak sabredenlere, ecirleri sonsuz olarak ödenecektir.”270 âyetinin tevilinde şöyle denildi: Buradaki sabır, insan için zarurî olan miktara sabretmektir.

Yenilecek Miktar

Bundan sonra doyacak kadar yemek, mutlak olarak mubahtır. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rıztkları haram kılan kimdir?…”271 Bu âyetten öğreniyoruz ki, bu miktar haram kılınmamıştır. Bir şey haram kılınmadığı zaman, mutlak olarak mubahtır. Hurma tatlısını, meyveleri, şekerden yapılan diğer tatlıları ve başka şeyleri de yemek mubahtır. Fakat bunlar, öncekilerden daha aşağı derecededir. Bunları yemekten kaçınmak veya daha azı ile yetinmek ise daha faziletlidir. Bu nimetleri alıp yemek ruhsattır. Bunları yemekten kaçınmak ise azimettir. Bu babda rivayet edilen iki hadisle meseleyi açıklamak istiyoruz:

Hadislerden birincisi Hz. Ebû Bekir’den (ra) rivayet ediliyor: Hz. Ebû Bekir’e (ra) içi, soğuk su ile yapılmış bal şerbeti dolu bir bardak getirildi. Onu ağzına yaklaştırdı. Sonra geri çekti ve onun fakirlere dağıtılmasını emretti ve şöyle buyurdu: “Kur’an’da kendileri için, “İnkâr edenler, ateşe arzedüdikleri gün, onlara: Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz…”272 denilen kimselerden olmamayı niyaz ediyorum.”273 Bu rivayet, bunları yemenin mubah olduğuna delildir. Çünkü Hz. Ebû Bekir (ra) bardağı ağzına yaklaştırdı. Ayrıca bu rivayet gösteriyor ki, bunlardan kaçınmak ise daha faziletlidir.

İkincisi ise, Hz. Ömer (ra) hadisidir. Hz. Ömer (ra) bir cariye satın aldı. Emir verdi ve cariye kendisi için hazırlandı. Onunla beraber bir müddet kaldı. Fakat cariyenin ağladığını gördü. Bunun üzerine dedi ki: “Dünyada bütün istek ve arzularını elde edenlerden olmak istemiyorum.” Sonra Ensardan hanımı olmayan bir genç çağırdı ve bu cariyeyi ona hediye etti. Şu mealdeki âyeti okudu: “.. .Kendileri fakr u ihtiyaç içinde olsalar bile, (onları) kendi nefislerine tercih ederler.. .b274

Dinde takib edilecek yolların en faziletlisi, peygamberlerin (as) yoludur. Onların yollan ise, her zaman mubah olanın daha azı ile yetinmektir. Bizim Peygamberimiz de böyle yaşamışlardır. Bazı vakitler RasÛlullah’ın (sas) aç kaldığı ve yememeyi tercih ettiği oluyordu. Şu rivayet te bunlardan birisidir: RasÛlullah (sas) bir gün ashabına dedi ki: “Keşke biraz yağ ve sütten yapılmış bir yemek olsa da yeseydik.”275 Hz. Osman (ra) bu yemeği bir çanak içerisinde getirdiler. Bir rivayete göre, bundan tattılar. Bir rivayete göre de el sürmeksizin fakirlere dağıtılmasını emrettiler.

Yukarıda geçenlerden anlaşılıyor ki, ekmeği doyuncaya kadar yemede, hesaba çekilme yoktur. Ancak hesabını “ar-zetme” vardır. Hz. Aişe (ra) validemiz anlatıyor: Rasûlullah’a (sas) şu âyet hakkında sorduk: “Amel defteri kendisine sağından verilen kimse, kolay geçireceği bir hesaba çekilir.”276 RasÛlullah (sas) şöyle cevab verdiler: “Ey Ebû Bekir’in kızı, bu arzdır. Hesaba çekilen kimsenin azab olunacağını bilmiyor musun?”277 Arzın manası, minneti açıklamak ve nimetleri hatırlatmaktır. Aynı zamanda şükrünün yerine getirilip getirilmediğini sormaktır. Nitekim bir önceki âyette, “Amel defteri sağından verilenler” buyuruluyor. İşte bu arzdır.

Dünyevî arzulan helâl yoldan giderme ve dünya lezzetlerinden istifadeye gelince, insan bundan dolayı cezalandırılmaz, fakat hesaba çekilir. Nitekim RasÛlullah (sas) de dünyayı vasfetme sadedinde şöyle buyuruyorlar: “Onun helâlinin hesabı, haramının da azabı vardır.”278

Bundan daha azı ile yetinmenin faziletli olduğuna delil Dahhâk (ra) in hadisidir. O kavmini temsilen Rasûlullah’a (sas) elçi olarak gelmişti. Kavmi içinde durumu oldukça iyi idi. RasÛlullah (sas) ona sordu: “Ey Dahhâk yiyeceğin nedir?” O cevab verdi: “Et, bal, zeytinyağı ve buğday özü.” RasÛlullah (sas) sordu:  “Bunlar sonra ne oluyor?”

Dahhâk dedi ki: “Sonra Rasûlullah’ın (sas) badiği şey oluyor.” Rasûlullah (sas) buyurdu ki: “Muhakkak Allahü teâlâ dünya için, Âdemoğlundan çıkan şeyle temsil getirdi.” Sonra Rasûlullah (sas) “Doyduktan sonra yemekten sakın.”279 buyurdular.

Rasûlullah (sas) bu temsil ile şunu açıkladılar ki, yiyecekler başlangıçta lezzetli ve tabiî ise de, neticede pis ve kokuşmuş hale geliyor. Bu dünya da aynen öyledir. Bu da gösteriyor ki, dünyada en az ile yetinmek daha faziletlidir.

Ahnef b. Kays’ın hadisi de şöyle: O Hz. Ömer’in (ra) huzurunda idi. İçinde arpa ekmeği ve zeytinyağı bulunan bir çanak getirdiler. Hz. Ömer (ra) bundan yemeğe başladı. Hz. Ahnefi (ra) de yemesi için davet etti. Yemek Hz. Ömer’in (ra) boğazından geçmiyordu. Bunu Hz. Ahnef (ra), Hz. Hafsa’ya (ra) söyledi ve dedi ki: “Allahü teâlâ, Emîrülmü’minîn’e bol bol rızık verdi. O da kendi nefsine harcayıp yemeğini güzel yapsaydı, ne iyi olurdu?” Hz. Hafsa (ra) bu durumu Hz. Ömer’e (ra) hatırlatınca, Hz. Ömer (ra) ağladı ve dedi ki: “Sen kör müsün ki, üç kişi arkadaş oldular. Onlardan birisi yolda öne geçti Sonra ikincisi geldi. Sonra da aynı yolda üçüncüsü onlara muhalefet etse, onlara yetişebilir mi?” Hz. Hafsa (ra) “Hayır” dedi. Hz. Ömer (ra) devam etti: “Rasûlullah (sas) öne geçti, dünya nimetlerinden bir şey tatmadı. Ondan sonra Hz. Ebû Bekir (ra) aynı şekilde onun yolunu takib etti. Şayet Ömer, dünyada nefsin arzularım yerine getirmekle meşgul olsa, ne zaman onlara kavuşabilir?” Bu da gösteriyor ki, dünyada en azı ile yetinmek daha faziletlidir.

Netice olarak dört kısım karşımıza çıkıyor:

a)  İnsanın açlığını giderecek ve ibadet için bedenini ayakta tutacak kadar yemesi sevabdır. Kul bundan dolayı hesaba çekilmez.

b)  Bundan fazlası, doyuncaya kadar yemek, mubahtır. Fakat kolay da olsa, insanın Rabbisine arzederek bunun hesabını vermesi gerekir.

279- et-Terğîb, IV, 174, el-İsâbe, II, 206. 114

c)  Dünyevî arzu ve isteklerin helâl yoldan yerine getirilmesine ve dünya nimetlerinden helâl bir şekilde istifadeye ruhsat verilmiştir. Fakat bunlann da tek tek hesabı vardır. İnsan bu nimetlerin şükrünü edâ etmeli ve aynı zamanda aç olanların da hakkını gözetmelidir.

d)  Doyduktan sonra yemek ise, haramdır, cezayı gerektirir. Çünkü doyduktan sonra yemek haramdır. Nitekim bunu yukarıda açıkladık.

Her ne kadar mekruh olduğuna dair bir rivayet varsa da, bundan maksad, yine haramlıktır. Ebû Hanife’ye (rh) bu mesele hakkında kerahet var dediklerinde maksadları-nın ne olduğu sorulduğunda, haramlık cihetinin daha fazla olduğunu, söylediler. Buna delil de Rasûlullah’tan (sas) rivayet edilen şu hadistir; “Sizden biriniz geğirdiği zaman ‘ey Allah’ım bizi cezalandırma’ desin.”280 Yemekten sonra geğirme ise, doyduktan sonra olur. Bu da gösteriyor ki, doyduktan sonra yemek, Allah’ın gazabını celbeden se-beblerden birisidir. Allah’ın gazabı ise ancak haram işlenil-diği zamandır. Bunlann hepsi de, yiyecek helâl bir şekilde elde edildiğindedir.

Amma yenilecek şeyler helâl olmayan yollarla kazanıl-mışsa, zaruret halinin dışında insan bundan yediği zaman cezalandırılır. Bunun azı veya çoğu birdir. Hz. Ebû Bekir (ra) Rasûlullah’ın (sas) şöyle dediğini rivayet ediyor: “Haram kazançtan biten (büyüyen) etten, Cehennem daha iyidir.”281 Bir başka hadisde de şöyle buyuruluyor: “Kişinin helâl olmayan yoldan kazandığı bir dirhemi, ister ehline harcasın da ehli bununla bir ihtiyacını görsün, ister fakirlere tasadduk etsin de onlar da bunu ondan kabul etsinler, isterse arkasına atsın da ondan vazgeçsin, Cehennem’e kadar bu onun azığıdır.”282 Bir başka hadis: “Kim ki dikkat etmeksizin dilediği yerden para kazanırsa, Allah ta onu hangi kapıdan olduğuna bak-maksızın Cehennem’e atar. “283

Rasûlullah (sas) Sa’d b. Ebî Vakkâs’a dediler ki: “Yiyeceğinizi helâl ve temiz edin veya yediğin helâl olsun ki, duan makbul olsun.”284 Ebû Hureyre’nin (ra) rivayet ettiği bir hadiste, Rasûlullah (sas) kendilerinden sonra gelecek insanların durumunu beyan sadedinde şöyle buyuruyorlar: “Onlardan birisi saçları dağılmış, toz toprak içerisinde “Ya Rabbî” diye yalvarıyor. Halbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, hasılı haramla beslenmiş. Böylesinin duası nasıl kabul edilir?”285 Bir başka hadis. “Kıyamet alâmetlerinden birisi de şudur: Onlar için helâl bir dirhem, Allah için olan bir kardeşten daha izzetli (kıymetli) olacak. Yine Allah için bir kardeş, onlara helâl bir dirhemden daha izzetli olacak.”

 

İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

 

Kaynak: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Etiketler: | Leave a Comment »

Giyilecek Elbisenin Hususiyeti

Posted by Site - Yönetici Kasım 3, 2009

Giyilecek Elbisenin Hususiyeti

Giyilecek Elbisenin Hususiyeti

Giyilecek Elbisenin Hususiyeti

İnsan avret mahallini örtecek ve insanı sıcağın ve soğuğun tesirinden koruyacak şekilde giyinmekle sevab kazanır. Namaz kılacak veya bundan biraz fazla giyinmek mubahtır. Yemekte olduğu gibi, elbisenin de yenisini terkedip biraz eski olanı ile yetinmek mubahtır. Nitekim rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (sas) bir defasında desenli bir elbise giydiler. Sonra onu çıkardılar ve dediler ki: “Zaman zaman gözüm takıldığı için deseni namazımda beni meşgul etti.”287

Hz. Ömer (ra), elbisesini yamaması için hizmetçisine verdi. Hizmetçi, eski elbisenin ölçüsünde bir tane daha ekleyerek ikisini birlikte getirdi. Hz. Ömer (ra) bunlardan sadece kendisininkini aldı. Diğerini kabul etmedi ve dedi ki: “Senin elbisen yeni ve yumuşak. Benim elbisem ise teri daha iyi emer.”

Hz. Ali’den (ra) rivayet edildiğine göre o, güzel görünmek için süslenmeyi kerih görürdü ve şöyle diyordu: “Ben Rabbime ibadette bana yetecek kadar olanı giyinirim.”

Bu izahlardan öğrendik ki, yeni olan elbiseyi giymeğe her ne kadar ruhsat var ise de, yeni olmayanla yetinmek daha faziletlidir.

 

Kaynak : İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dıpnot:

287. Ahmed b. Hanbel, VI, 37.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

Erkeklerin İpek Giyinmesi

Posted by Site - Yönetici Ekim 23, 2009

Erkeklerin İpek Giyinmesi

Erkeklerin İpek Giyinmesi

Erkeklerin İpek Giyinmesi

İpek giyme meselesinde asıl olan Rasûlullah’tan (sas) rivayet edilen şu hadistir: Bir gün, Rasûlullah (sas) sağ elinde altın, sol elinde ipek olduğu halde çıktı ve buyurdu ki: “Bu ikisi ümmetin erkeklerine haram, kadınlarına ise helâl kıhnmıştır.”320 Harb halinin haricinde ipek giyinmek (tahrimen) mekruhtur. Ebû Hanife’ye göre harb halinde de haramdır. İmameyne göre ise, şayet sert ve sık olur da silâhı defedecek durumda olursa, harb halinde onu giyinmekte bir beis yoktur. Şayet çözgüsü veya dokuntusun`dan birisi ipek olmazsa, harb halinin haricinde de giyinmede bir beis yoktur. Bu hususla ilgili tafsilâtlı bilgi kitablarda vardır.

Bir erkeğin kendi evinde üzerinde ipekten sergi bulunan altın veya gümüşten sedir veya koltuk edinmesinde bir beis yoktur. Bunun üzerinde oturmaz veya uyumaz. Böylece evini güzelleştirmiş olur. Bunun cevazi, sahabe ve tabiîn gibi selef-i salihînden bize nakledilmiştir. Rivayet edildiğine göre, Hz. Hasan (ra) veya Hz. Hüseyin (ra) de rivayetler farklı olmakla birlikte, onlardan birisi Şah Bânû isminde bir kadınla evlenmişti evini ipekten yapılmış örtüler, altın ve gümüşten yapılmış kaplar ile süslüyordu. Rasûlullah’ın (sas) en son kalan sahabelerinden bazıları, onun evine girdiler ve dediler: “Ey Allah Rasûlünün torunu, evindeki bu eşyalar nedir?” Dedi ki: “Bu eşyaları evlendiğim kadın getirdi. Ben de onu menetmeyi güzel görmedim.” Muhammed b. Haniften rivayet edildiğine göre, o evini böyle şeylerle süslüyordu. Bundan dolayı bazı sahabeler onu ayıpladılar. Onlara şöyle cevab verdi: “Böylece evime gelenler için evimi güzelleştiriyorum. Onları kullanmıyorum ki. Bunu hiç kimsenin kalbinin benimle meşgul olmaması ve bana kötü bir gözle bakmaması için yapıyorum.

Bir kimsenin bu niyetle yapmasında bir beis olmadığını böylece öğrenmiş olduk. Bunun daha azı ile yetinmek ise, daha faziletlidir. Bu mesele, şu âyetin manası içerisine giriyor: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?…321 Yukarıda “üzerinde oturulmaz ve uyunmaz” denildi. Bu İmam Muhammed’in görüşüdür. Ebû Hanife’nin görüşüne göre ise, üzerinde oturmada ve uyumada bir beis yoktur. Şüphesiz mekruh olan giyinmektir. Giyilen şeylerde, elbise giyene tabi olur ve ona göre hüküm alır. Amma üzerine oturulan ve uyunulan şey ise, oturana ve uyuyana tabi olmaz. Dolayısıyle bir beis de yoktur.

 

İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

 

Kaynak: Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Haramlar - Helaller, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: