Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘İbretlik’ Category

Eğer Beni Hafız Yapmazsanız!…

Posted by Site - Yönetici Mart 29, 2010

 Eğer Beni Hafız Yapmazsanız!...

Eğer Beni Hafız Yapmazsanız!...

Eğer Beni Hafız Yapmazsanız!…

İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda:

“-Fatıma” dedi, hiç de çekinmeyen bir tavırla… Ve ekledi:

“-Eğer beni hafız yapmazsanız, kayıt yaptırmak istemiyorum.”

Böyle tehdit edercesine konuşması, onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Tebessümle:

“-Korkmayın küçük hanım, siz isteyin hafız da yaparız, hoca da!

O küçük gözlerinin içi parıldadı birden.

Annesi:

“-Hocahanım, çocuk işte, kusuruna bakmayın. İlle de hâfız olacağım der, başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamber Efendimiz, “Hâfız olanlara cennette taç giydirilecek!” buyurmuşlar herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya, biz bu kadar duyduk anladık!

Kendisini teselli etmek ihtiyacı hissettim:

“-Tabii teyze, ne demek! Keşke herkes sizin gibi duyduklarını hemen kabul etse de teslim olsa…Siz hiç merak etmeyin, kızınız önce ALLAH’a sonra bize emanet!..”

Kadıncağız elime yapıştı. Öpecekken ellerimi geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı.

“-Hocahanım bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık!..”

“-Estağfirullâh teyze!” dedim . “O âhirette belli olur.

Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda FatÎma’nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm.

“-Küçük nasıl kalacak, bu kadar uzaklarda...”

Zaman ilerledikçe FatIma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni. Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada bir bana gelip çeşitli sorular soruyordu. Birgün:

“-Hocam hâfız olmak için Kur’ân’ı bitirmek mi lazım?” diye sordu. Ben de:

“-Tabii ki hepsini ezberleyeceksin ki,hâfız” adını alacaksın.”

Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki… Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti.

Derslerim arasında onlara sürekli Kur’ân ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri:

“-Hocam” dedi.Fatıma’nın annesi, abdestli olmayanların hâfızlara dokunamayacağını söylemiş. Bu doğru mu?” diye sordu.

Çok ilginçti doğrusu. İçimden “mâşallâh!” dedim. Ve onların sorularına da cevap vermek için, “Osmanlı zamanında atalarımız Kur’ân’a ve hâfıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış.” dedim.

Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi âdetâ kendilerini ulaşılması zor, vitrindeki altın gibi görüyorlardı.

Görsünler” dedim kendi kendime… Bu yaşta, buralara gelmişler. ALLAH’ın kelâmını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu.

Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikçe Fatıma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Birgün dersini 2 kez aksatınca sormak zorunda kaldım:

“-Ne oldu, yoksa anneni mi özledin?”

Sert bir şekilde bana döndü. Solgun yüzüne bir ciddiyet gelmişti:

“-Hayır“, dedi.

“-Öyleyse neden moralin bozuk? Sık sık da hasta oluyorsun!” dedim.

Yalvarır gibi oldu. Gözleri dolmuştu:

“-Yanlış anlamayın, inanın ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allâh’ımdan çok korkuyorum. Buraları terk edersem, bana âhirette hesabını sormaz mı?

Dilim dudağım bağlandı. Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim, kendimi. O küçük kalbte bu ne îmandı, Yâ Rabbi! Onu hayranlıkla izliyordum.

Birgün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra, arkadaşım olan doktor hanım:

“-Hocahanım, derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder.” dedi. Şaşkınlıkla:

“-Neden?” diye sordum. Bana:

“-Belki üzülecek, hatta inanmayacaksın ama, bu talebekanser!..”.

Âdeta başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.

Hastâneden ayrılırken Fatıma’ya hiç bir şey diyemedim. O ise hâlimi anlamış gibi, bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek:

“-Hocam” dedi.Azrail insanların canını alırken nasıldır?”

Ağlamamak için zor tutum kendimi:

“-Mü’min kullara karşı çok güzel bir sûrettedir.” dedim.

Mırıldandı:

“-Belki hafız olamam, ama Elhamdülillah mü’minim!” diye.

Hâfız olmak için Kur’an’ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım. Demek ki hastalığını biliyordu.

Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü artık dayanılmaz acılar içinde kıvranıyordu. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek, mahcûbiyetle:

“-Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız!..”

“-Ne demek!.. Nasıl kızarım sana..” dedim. “Hem sonra, sakın üzülme hâfızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni hâfızlar zümresinden yazmıştır inşâallâh!” dedim.

Öyle sevindi ki! Sarıldı boynuma:

“-Gerçekten ben şimdi hâfız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?” Hüngür hüngür ağlıyordu.

Ya Rabbi, bu ne aşktı!

Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı şu Fatma, ne güzel bir kul olurdu.

Böylece Fatma’yı gözyaşları ile Erzurum’a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hâfızlık tâcını merak ettiğini, bunun rüyalarına bile girdiğini yazıyordu.

Birgün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nın annesiydi karşımdaki ses… Ağlamaklı bir sesle:

“-Hocahanım Fatıma’yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz?” deyince, ben de dayanamadım ağlamaya başladım.

Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:

“-Size ölmeden önce şunu söylememi istedi“, dedi. Hıçkırarak:

“-Anneciğim, hocama söyle!.. Azrâil söylediğinden de güzelmiş.

İnsanların En hayırlısı insanlara faydası dokunandır.”

HZ.Muhammed (s.a.s)”

Bu yazıyı gönderen M.Emin Özler bey’e teşekkür eder siz degerli ziyaretçilerimizinde dualarını bekleriz.

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik | 4 Comments »

Abdülhamit öyle bir cevap vermiş ki…

Posted by Site - Yönetici Mart 28, 2010

1.    Abdülhamid Han'dan Istimdat

Abdülhamit öyle bir cevap vermiş ki…

Çorum’da ‘Çanakkale‘ konulu konferans veren Eğitimci-Yazar Vehbi Vakkasoğlu, dinleyenleri adeta o günlere götürdü.

Çorum Eğitim Sevenler Derneği (ÇESDER), Çanakkale Zaferi’nin 95. yıldönümü nedeniyle Afra Kültür Merkezi’nde bir program düzenledi. Ünlü yazar ve eğitimci Vehbi Vakkasoğlu’nun konuşmacı olarak katıldığı “Çanakkale Destanı ve Mehmet Akif Ersoy” konulu konferansa ÇESDER yöneticileri, Türkiye Kamu Sen İl Başkanı Mahmut Alparslan, dernek üyeleri ile çok sayıda vatandaş katıldı. Çanakkale programında Mehmet Akif Ersoy’un Mehmetçik için yazdığı şiir Fen Lisesi Edebiyat Öğretmeni Sabri Salman tarafından seslendirildi. Daha sonra ise Çanakkale şehitlerini anlatan kısa film gözyaşları arasında izlendi.

Konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıkan Eğitimci-Yazar Vehbi Vakkasoğlu, bazılarının Çanakkale’yi küçümsediğini söyleyerek, “Çanakkale savaşı yanlış bir ifadedir. Doğrusu Çanakkale Savaşları’dır. 14 ay 14 gün süren bir Çanakkale savaşlarından söz ediyoruz. Öyle küçümsenecek bir savaş değildir.” dedi.

“DÜNYADA İLK KEZ BİR SAVAŞTA MOLA VERİLDİ”

Çanakkale’nin kendine özel bir savaş olduğunu dile getiren Vakkasoğlu, “Bu savaş kendince ilkleri taşıyor. İlk defa dedelerimizin tepesine dünyanın dev zırhlıları gelip ateş yağdırdı. O zırhlılardan bir tanesi bile bizde yoktu. O kadar dengesiz iki güç arasında geçmesi bakımından da ilk savaştır. Dünyada ilk defa uçak gemisi Çanakkale’de kullanıldı. Dünyada ilk kez bir savaşta mola verildi. Ayak basacak yer kalmadığı için kumandanlar mecburen 8 saat ara verdiler. Cenazeler ortadan kaldırıldı ve savaş tekrar kaldığı yerden başladı. Bu savaş hem karada hem denizde hem de havada yapıldı. Metrekareye 6 bin mermi düştüğü hesap ediliyor. Ben 40 yıldır araştırıyorum, ama böyle bir savaşın Çanakkale’den başka bir yerde olmadığını gördüm.” şeklinde konuştu.

Karşımızda dünya toplanmış. Biz ise hasta adam damgasını yemiş bir Osmanlı olarak savaşa katıldık” diyen Vakkasoğlu, “Böyle bir manzarada ne oldu da 18 Mart 1915’de biz o denizde muazzam ve muhteşem bir zafer kazandık, işte bunu iyi anlamak lazım.” diyerek Türk milletinin yazdığı destanı anlattı.

Düşman kuvvetlerinin 200 parça gemi ile gelerek haftalarca Çanakkale önünde hazırlık yaptıklarını ifade eden Vehbi Vakkasoğlu, şunları söyledi: “Kazanacaklarından çok emindiler. O 200 geminin 2 tanesi şarap yüklüydü. Avrupa’nın ünlü yazarları bile 600 yıllık Osmanlı’nın batışını görmek için gelmişlerdi. O sözde destanlarını yazmak istemişlerdi. Ancak o destanı yazmak bizim milletimize ve Akif dedemize nasip oldu.”

“ABDÜLHAMİD’DEN OSMANLI TOKATI GİBİ CEVAP”

İnsanın yüreği götürmüyor ama bilmemiz lazım” diye konuşan Vakkasoğlu, “İngiliz, Fransız gibi birleşik güçler geliyordu, ama bizim tarafımızda durum nasıldı, işte o çok farklı. Mesele sadece top tüfek asker ise bizde pek ümit görünmüyordu. Biz de tedbir aldık. Tutup ülke ele geçirilirse padişahı nereye götürelim diye düşündüler. İkinci tedbir Topkapı Sarayı’na yönelik oldu. Oradaki hazineleri de sandıklara topladılar ve kaçırmaya hazır hale getirdiler. Üçüncü bir tedbir daha düşündüler. Bizim o dönemde ikinci bir padişahımız vardı. Sultan ikinci Abdülhamit’i tahttan indirmişiz. Talat Paşa dönemin sadrazamı. Abdülhamit’in yanına gidiyor ve ‘Hünkarım padişah biraderiniz tedbir olarak Konya’ya gitti. Sizi nereye götürelim’ diyor. Kükremiş mübarek adam: ‘Ben son Bizans Kralı Konstantin kadar şerefli değil miyim? O Fatih dedeme karşı son nefesine kadar çarpıştı, elinde kılıçla mücadele etti. Verin elime silahı ben burada beklerim. O padişaha da söyleyin o da gitmesin!’ şeklindeki Osmanlı tokadı gibi cevabı alınca biraz kendilerine geldiler. Bizim taraftan görünen manzara buydu. Ama biz tüm bunlara rağmen bu savaşı kazandık.” diye konuştu.

CEVAT PAŞA’NIN SIRLI RÜYASI

Düşmanın Çanakkale’ye önce denizden geldiğini belirten Vakkasoğlu, savaştan bir gün öncesini ve yaşananları şöyle anlattı: “Savaşmaya gerek bile görmediler. Yürüyen bir şehir ile geldiler. Hava durumu iyi giderse İstanbul’u iki hafta içinde almayı düşündüler. Savaştan bir gün öncesine kadar durum böyleydi. Ama bekledikleri gibi olmadı. Savaşın kazanılmasında 26 mübarek mayın ile Mecidiye Tabyası büyük rol oynadı. 17 Mart’ta Çimenlik Kalesi’ne gelen Cevat Paşa, burada hafif bir uykuya daldı. Yüzü nurlu mübarek adam rüyasında Efendimizi (sav) gördü. Eliyle denizi gösteriyordu ve denize nurlar yağıyordu. Denizde kef ve vav harflerini yüzerken gördü. Uyanınca rüyadaki mesajı anlayamadı. Rüyadan anlayan bir asker buldurdu. ‘Paşam müjdeler olsun denizde gördüğün zaferdir’ dedi. Biz denizde savaşı kazanacağız. İki harfin sırrını çözsek zafere giden yolu bulacağız. Kumandanım ebced hesabına göre bu iki harfin sayı değeri 20 + 6 yani 26.26’yı bulalım zafere giden yolu bulacağız. Soruyorlar depoda 26 mayınımız olduğu ortaya çıkıyor. ‘Emir güzeller güzelinden geldi 26 mayını hemen denize indirin’ diyor. Tek mayın döşeme gemimiz Nusret gemisi var. Gece düşmanın burnunun dibinde denize 26 mayın bırakıyorlar. Mayınlar Efendimiz’in (sav) rüyada gösterdiği gibi kıyıya paralel diziliyor. Sabah düşman denizden giriş yapıyor. Tabi denizi temiz biliyorlar ve rahatça kıyıya yaklaşmaya çalışıyorlar. O 26 mübarek mayın görevini yerine getiriyor ve dev gemileri batırıyor. Savaştaki ikinci bir kilit nokta ise Mecidiye Tabyası idi. Mecidiye’nin işini bitirdik zannettiler. Sonra bir de Namazgah Tabyası vardı. Sonra da İstanbul. Her şey bitiyordu. Ama Seyit Onbaşı ile Niğdeli Ali vardı Mecidiye Tabyası’nda. Diğer askerlerimiz şehit olmuştu. Seyit Onbaşı koştu tepenin ucuna. Zırhlıları gidiyor gördü. ‘Ali koma düşman gidiyor’ dedi. Niğdeli Ali ise ‘Aha mermi aha top’ dedi. O zaman 215 okka, yani 276 kilo bir top mermisinin ağırlığı. Kemikleri çatırdayarak kaldırdı o mermiyi. Topa kadar götürdü ve namluya sürdü. İlk iki atışında başarısız oldu. Ama üçüncüsünde tam isabet ettirdi. Okyanus isimli gemiyi 700 küsur askerle batırdı ve 18 Mart saat 17.00’de düşman geri dönmek zorunda kaldı. Biz o denizde müthiş bir deniz zaferine imza attık.

(CİHAN)

Katkilarindan dolayi M.Emin ozler bey`e tesekkur ederiz.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik, İlginç | 1 Comment »

MUSA ALEYHİSSELAM İLE ŞEYTANIN MÜLAKATI

Posted by Site - Yönetici Mart 24, 2010

MUSA ALEYHİSSELAM İLE ŞEYTANIN MÜLAKATI

MUSA ALEYHİSSELAM İLE ŞEYTANIN MÜLAKATI


İblis, Musa Aleyhisselâm’a geldi ve şöyle dedi :

-“Şüphesiz ki Allah seni kendisine Rasül ve Kelîm olarakseçti.” Musa A.S:

-“Evet, seçti. Ama sen ne istiyorsun ve sen kimsin?” diye sordu. İblis dedi ki:

-“Ben İblisim, Allah’ın yarattıklarından bir yaratığım. Senin vasıtan ile rabbine tevbe etmek istiyorum.

Tevbemin kabul olunmasını iste.” Musa Aleyhisselâm bu duruma sevindi. Abdest aldı, Allah’ın dilediği kadar namaz kıldı ve dua etti. Duasında şöyle dedi :

-“Ya Rabbi ! Muhakkak İblis senin Kerim olan zatının yaratıklarından bir yaratıktır ve

sana tevbe etmek istemektedir. Allâh’ü Teâlâ Musa Aleyhisselâm’a şöyle vahyetti :

-“İstediğimi yerine getirirse duasını kabul ederim. Adem Aleyhisselâm’ın kabrine secde etmesini

emrediyorum Ya Musa. O (nun kabrin)e secde ettiği zaman tevbesini kabul eder, günahlarını af ederim. Ayıplarını örter, kıyamet günü açığa çıkarmam.”

Musa Aleyhisselâm (Allâh’ü Teâlâ’nın) bu emrini İblis’e tebliğ etti. (İblis-i) Lain öfkelendi,

kibirlendi ve dedi ki :

-“Ben onun dirisine secde etmedim, ölüsüne nasıl secde ederim ?

(Bu istek) ebediyyen gerçekleşmez.” Sonra Musa Aleyhisselâm’a şöyle dedi :

-“Ey Musa! Benim için rabbine şefaat etmen sebebi ile benim üzerimde hakkın var.

Sana üç şey tavsiye edeyim :

1. Öfkelendiğin zaman beni hatırla. Çünkü kanın cesette cereyanı gibi ben de senin kalbinde cereyan ederim.

2. Düşman ile karşılaştığın zaman beni hatırla. Çünkü adam harpte düşman ile karşılaştığı zaman karşısına iki kişi çıkartırım. O adama, hanımını, ehlini, malını ve çoluk-çocuğunu hatırlatırım, o da geriye döner.

3. Mahremin olmayan bir kadın ile oturma. Çünkü ben, o kadından sana, senden de ona bir elçiyim.

Tefciruttesnim fi kalbin selim

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Musa, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şeytan, İbretlik, İlginç | Leave a Comment »

Çanakkale görüntüleri ilk kez yayınlandı

Posted by Site - Yönetici Mart 18, 2010

Çanakkale görüntüleri ilk kez yayınlandı

Bu vatan işte böyle kurtarıldı!

Kadın erkek, çoluk çocuk canhıraş bir şekilde ülkesini korumaya çalışıyor. İşte Çanakkale Zaferi’nin ilk kez yayınlanan görüntüleri;

Vodpod videoları artık kullanılamıyor.

Posted in Belgesel, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik | 2 Comments »

Surun üfürülüşü, ölülerin diriltilişi, cesetlerin haşri, sırat köprüsünü, özet olarak bildirir.

Posted by Site - Yönetici Mart 14, 2010

surun-ufurulusu-olulerin-diriltilisi-cesetlerin-hasri-sirat-koprusunu-ozet-olarak-bildirir

Surun üçüncü üfürülüşünü, ölülerin diriltilişini, cesetlerin haşrini, amel defterlerini, hesabı, mizanı, sırat köprüsünü, arafı özet olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taâlâ, yeryüzünü şiddetli bir rüzgâr ile dümdüz edip, Şam sahrasının hizasında mahşer yerini yüzbin yeryüzü kadar geniş eder. Arş altındaki hayat denizinden kırk gün devamlı olarak insan menisi gibi bu dünyaya yağmur iner. Bütün yeryüzü deniz gibi doldukta; çamur tabakasında toprak olan insan ve hayvan bedenlerinin tümü, o yağmuru çekip, bütün parçaları bir yere gelip, her ceset evvelki görünümünde olup, yeryüzünde bakla gibi biter. Her beden, kendi olgunluğuna yeter. Sonra Hak Taâlâ, en son ölen sekiz meleği diriltip, İsrafil aleyhisselama: “Suru üfle!” diye emreder. O dahi, üçüncü üfleyişi öyle zarif ve lâtif üfler ki, surun içinde sakin olan ruhlar, o demde ufuklara yayılıp, her can kendi kafesini bulur. Nasıl ki, koyun sürüsü içinde her kuzu kendi anasını bilir; bunun gibi her can kendi cismini bilip ve bulup onunla kalır. İlk ve son yaratıklar, melekler, huriler, insanlar, cinler, şeytanlar, deniz hayvanları ve her hayvanları, bütün haşereler, kıyametin bir anında tamamen ruh bulurlar ve mahşer yerine her taraftan toplanırlar. Peygamberlere, velilere, âlimlere ve salihlere cennetten elbiseler ve buraklar gelip; giyip ve binip, arşın gölgesine gidip, minber ve kürsüler üzerinde rahat ve selametle otururlar. Geri kalan yaratıkların cümlesi, aç, susuz, başları açık, çıplak, yalınayak yürüyerek, düşe kalka arasat meydanına gelip, mahşer yerinde haşrolurlar. Sıklaşıp, ayak üzerinde dururlar. Tepelerine güneş, bir mil miktarı yakın olup, hararetten çok ter dökerler. Kimi topuğuna, kimi dizine, kimi göğsüne, kimi boğazına dek ter içinde kalırlar. Niceleri ter denizinde gömülürler.

Cehennemi, yeraltından mahşer meydanına yetmişbin saf zebaniler getirirler. Mahşer halknı, halka gibi kuşatırlar. Mahşer halkı, ellibin yıl kadar hesabı beklemekle o halde sıkıntı içinde kalırlar. Dünyada, Kiramen kâtibin; yazdığı amel defterlerini sahiplerine verirler. Müminlee ve itaatli olanlara sağdan, kâfirlere ve bozgunculara soldan verirleri. Hak Taâlâ, bütün yaratıklarına orada vasıtasız kelam söyler. Kıyametin bir anında hepsinin hesabını görüp; kimine hitap, kimine itap eyler. Hak Taâlâ, mazlumun hakkını zâlimden alıp, zâlimin hasenâtı varsa mazluma verir; yoksa, mazlumun günahlarını zâlime yükler. Hesaptan sonra hayvanları toprak eder. Kâfirer, hayvanlara gıpta edip, keşke biz de toprak olaydık, derler.

Mahşer yerinde, iki direk üzerinde, bir büyük terazi kurulur ki, her bir direğinin uzunluğu beşyüz yıllık yoldur. Her kefesi yeryüzü kadar boldur. Bu terazi ile mahşer gününde iyilikleri ve kötülükleri ölçerler. İyilikleri ağır gelenler cennete, kötülükleri ağır gelenler cehenneme giderler. Meğer ki, Hak Taâlâ keremiyle kulunu affeyleye veya peygamberlerden, veya velilerden, veya âlimlerden, veya salihlerden şefaat erişe: Eğer imanla vefat eylemiş ise… Zira ki dünyadan imansız gidenlere cennet, mağfiret ve şefaat olmaz ve hiç bir şekilde cehennemden kurtuluş bulmaz. Eğer iman ile gidip, günahları ağır gelip, mağfiret veya şefaat erişmedi ise; o, günahı kadar cehennemde yanıp, ondan sonra cennete gider. Zerre kadar iman ile giden elbette cehennemden çıkıp huzura erer.

Sırat köprüsü, kıldan ince kılıçtan keskindir. Uzunluğu üçbin yıllık yoldur. Bin yıl yokuş, bin yıl düz, bin yıl iniş yoldur. O, cehennem üzerine kurulup, mahşer halkının cümlesi onun üzerinden geçip giderler. Kimi şimşek gibi, kimi ok gibi, kimi seğirtir at gibi, geçerler. Kimi günahlarını yüklenmiş yürür, kimi cehenneme düşüp yanar. Cehennem ise feryat eder ki: “Ey mümin! Tez geç ki hakikatte senin nurun, benim ateşimi söndürmüştür.” Şu halde müminler selametle sıratı geçerler. Kevser havuzundan içerler. Onda yıkanıp, ayıp ve noksanlarını tekmil ederler. Cennete girip, herkes mertebesince makamını bulur. Ebediyyen onda zevk ve safa ile kalır. Zira ki cennetlikler, çeşitli nimetlerden zevk alırlar. Mevla’ya kavuşmakla mest ve hayran olurlar. Gözler görmeyip, kulaklar işitmeyip, hatırlara gelmeyen devletler bulurlar.

Cennetle cehennemin arasında kale duvarı misali burç ve mazgalları yüksek bir büyük sur vardır ki, yüksekliği beşyüz yıllık mesafedir. Genişliği nihayetsiz, yapısı renkli cevherlere süslüdür. Ona araf adı verirler. Deliler, müşriklerin çocukları onun üzerinde kalırlar. Cennet semtine bakıp, oradakileri nimetlenmiş gördükte; arzu ile mahzun olurlar. Cehennem semtine bakıp, oradakileri azapta gördükçe, kendi selametleriyle mesrur ve şükredici olurlar. Araftakiler, bir rivayette ebediyyen onda karar edip, kâh mahzun, kâh sevinç ile kalırlar. ( Ey Allahım! Ey günahları örtücü! Bizi cehennem ateşinden koru. Bizi, iyilerle beraber cennete koy, âhirette cemalini görmeyi nasip eyle. Seçilmiş Habib’inin hürmetine bizi orada karar kıldır. Amin. Ey affedici! )

Tenbih

Unutulmamalı ki, buraya gelinceye değin yazılan satırların cümlesi, dini işlerden olmakla; bunların hepsini kesin tasdik ve iman ile inanmak, hepimize çok mühim ve çok gereklidir. Zira ki, bunlar din işlerinden, din usulündendir. Bunları, aklî delillerle kıyas etmek caiz değildir. Zira ki, insan aklı, bunları idrak etmekten yoksun ve âcizdir.

Ancak bizim en yüksek arzumuz olan Mevla’ya kavuşmak için kudretinin büyüklüğünü fikretmeye ve düşünmeye işaret ve müjde olan Kur’an âyetleri ve Peygamber hadisleri ölçüsünce; âlemin tasviri, bu miktarca açıklama ile bunda yetinilmiştir. Lâkin âlimlerin ileri gelenlerinden ve velilerin büyüklerinden olan araştırıcıların lideri, tedkikçilerin senedi Mevlana Seyyid Şerif (Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun) hazretleri: “Astronomi ilmi, göklerin ve yerin yaratılışını düşünenler için en büyük Sanatkâr olan allah’ı tanımakta ne güzel yardımcıdır!” buyurduğu için ve bütün ilimleri kendisinde toplayan, bitmeyen feyz kaynağı İmam-ı Gazali (Allah’ın rahmeti ona olsun) hazretleri: “Astronomi ve anatomi ilimlerini bilmeyen, allah’ı tanımakta acze düşer,” buyurup, anatomi ve astronomi bilginlerini duyurduğu için bir miktar âlemin astronomik yapısından ve bir miktar insan anatomisinden dahi yazılıp, açıklanmak münasip görülmüştür. Ta ki, mütalaasıyla acze düşme durumundan uzaklaşıp, cehalet zindanından çıkasın. İlim ve hikmet mahfeline girip, bilginler zümresine giresin. Hikmetin özüne hulül edip, hakikatın zirvesine yükselesin. Eşyanın hakikatına vâkıf olup, mânânın inceliklerini bilesin. Cihanın sırlarına muttali olup, âlemin durumlarını olduğu gibi bilesin. Kendini tanıma olgunluğuna erip, ondan Allah’ı tanıma devletini bulasın.

(Ey vacib’ül-vücud olan Allah’ım! Ey hayırlar verici! Rahmetinin nurlarını üzerimize saç! Seni kemaliyle tanımakta bize kolaylık ver. Sen münezzehsin ey Allah’ım! Senin öğrettiğinden başkasını biz bilemeyiz, senin anlattığından başkasını anlayamayız. Senin ilham ettiğinden başka marifetimiz yoktur. Sen, alimsin, hakimsin, vecedsin, kerimsin, raufsun, rahimsin. Amin! Ey rahmetiyle yardımcı, ey bağışlayıcıların en bağışlayıcısı!)

ALEM-İ LAHUT LA HALA VELA MELA

1- Yerin altı

2- Arş-ı azam

3- Arşın taşıyıcılarının makamı

4- Arş-ı azamın sütunlarının sonu

5- Kürsünün sütunlarının sonu

6- Ceberût âlemi

7- Kürsü

8- Ruhlar âlemi

9- Melekler âlemi

10- İsrafil’in suru

11- Sidre-i münteha

12- Kalem

13- Tuba ağacı

14- Levh-i mahfuz

15- Liva-yı hamd

16- Cennetin kapıları

17- Melek perdeleri

18- Alevli deniz

19- Yayılmış deniz

20- Taksim edilmiş rızıklar denizi

21- Nimetler denizi

22- Kamkam denizi

23- Hayat denizi

24- Yedi gök

25- Gündüz cevheri

26- Gece cevheri

27- Beyt-i mamur

28- Yasaklanmış deniz

29- Dolu ve kar dağlar

30- Bulutlar

31- Kâbe

32- Kaf dağı

33- Yedi yerin taşıyıcısı meleğin mekânı

34- Yeşil kaya

35- Kırmızı öküz

36- Balık ve deniz

37- Sırat köprüsü

38- Surun içinde ikinci berzah

39- Cehennemin kapıları

40- Katran kazanı

41- Zakkum ağacı

42- Birinci berzahın dibi

43- İkinci berzahın dibi

44- Veyl vâdisi

45- Karanlık ve perde

ALEM-İ LAHUT LA HALA VELA MELA

1- Yerin altı

2- Arş-ı azam

3- Arşın taşıyıcılarının makamı

4- Arş-ı azamın sütunlarının sonu

5- Kürsünün sütunlarının sonu

6- Ceberût âlemi

7- Kürsü

8- Ruhlar âlemi

9- Melekler âlemi

10- İsrafil’in sonu

11- Sidre-i münteha

12- Tuba ağacı

13- Kalem

14- Levh-i mahfuz

15- Hamd dağı

16- Cennetlerin kapıları

17- Arafat suru (delilerin ve müşriklerin çocuklarının yeri)

18- Peygamber aleyhisselamın havzu

19- Cennet yolu

20- Sırat köprüsü

21- Yokuş

22- Düzlük

23- İniş

24- Sırat köprüsünün sonu

25- Cehennem kapıları

26- Zakkum ağacı

27- Katran kazanı

28- Cehennemin tabakaları

29- Gayya kuyusu

30- Veyl vâdisi

31- Güneş

32- Liva-yı hamd

33- Mahşer yeri

34- Makam-ı Mahmud

35- Peygamberlerin minberleri

36- Alimlerin kürsüleri

37- Amellerin terazisi

38- Amel defterleri

39- Sırat köprüsü

Kaynak : Marifetname – Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

….

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kıyamet, Marifetname, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik, İlginç | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

Yahudilerin Maymun Olmaları.

Posted by Site - Yönetici Mart 7, 2010

İsrailoğullarının Maymuna Çevrilmesi,Yahudilerin Maymun Olmaları

Yahudilerin Maymun Olmaları.

Bu konuda kıssa: Onlar, Davud Aleyhisselâm’ın zamanında kendisine “Eyle” denilen bir şehirde yaşıyorlardı. Eyle Medine ile Şam arasında bir yerde ve Kizıldenizin sahilinde bir yerdeydi. Allah onlara cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğu zaman, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi. Bu durum, ya bu kavmi böylece imtihan içindi, ya da denizde çok balık ve Yunus balığının olmasındandı. Her cumratesi günü bütün balıklar. Yunus balığını ziyaret etmek için toplanırdı. Başlarını ve kuyruklarını   sudan   çıkarır   oynaşırlardı.   Öyle   ki,   balıkların çokluğundan su bile görülmez olurdu. Cumartesi günü geçtiğinde, balıklar ayrılırdı. Her biri denizin bir tarafına dağılır, diğer zamanlarda olduğu gibi çok az balık bulunurdu. O balıklardan hiç bir eser görülmezdi. Sonra şeytan onlara vesvese verdi. “Siz sadece   cumartesi   günü   balık tutmaktan   nehiy  olundunuz. (Halbuki o gün balık daha çok oluyor. Siz esas o gün tutun dedi) Bu şehirden bazı kişiler, balık tutmak niyetiyle denizin kenarında bazı havuzlar kazdılar. Oradan da suyu nehirlere döktüler. Cuma gecesi   olduğunda,   bu   havuzun   başına  giderlerdi.   Dalgalar, balıkları bu havuzlara atıyordu.  Bu havuzlar, çok derin olduğu ve içinde çok az su bulunduğundan o havuzların içine düşen balıklar, çıkamıyordu. Böylece havuz, balıklar ile doluyordu. Pazar günü olduğundan da Yahudiler, gelir o balıklan avlarlardı. O balıkları tutarlar, yerler, tuzlarlar ve satarlardı. Bu şekilde malları çoğaldı. Zengin oldular. Bunu kırk sene veya yetmiş sene kadar yaptılar. Üzerlerine bir ceza inmedi. Amma onlar üzerlerine ilâhî bir azabın inmesinden   de   korkuyorlardı.   Üzerlerine  herhangi   bir  azab gelmeyince, birbirlerini müjdelediler ve günahlara karşı daha da cesur oldular. Onlar: Biz bu işi yıllardır yapıyoruz, üzerimize bir belâ ve azab inmediğine göre, cumartesi günü balık avlamak muhakkak ki bize helaldir. Yoksa şimdiye kadar üzerimize azab inerdi, dediler. Yetişen yeni kuşak (çocukları da) babalarının yolunda gitti. Bir iki kere yapmakla zarar gelmedi. Bunu bütün şehir ehli yapmaya başladı. Şehrin nüfûsu, yetmişbin   kadardı. Cumartesi günü balık avlama konusunda şehir üçe bölündü.

(Birinci) Sınıf, kendileri, balık tutmadıkları gibi, halkı da bu kötü hareketlerinden vaaz ve nasihatlarıyla alıkoymaya çalışıyordu.

(İkinci) Sınıf, kendileri balık tutmuyordu ama, halkı da bu hareketlerinden alıkoymak için çalışmıyordu. Kimseye bir şey demiyorlardı.

(Üçüncü) Sınıf, ise cumartesi günü çalışma emrini çiğnemiş¬ti. Hiç korkusuz ve vicdanları titremeden balık avlıyorlardı.

Kendileri balık tutmadıkları gibi, insanları balık tutmaktan alıkoymaya çalışan ve insanlara nasihat edenlerin sayısı oniki (12) bin kadardı. Bu nasihat edenler şöyle diyordu:

-“Ey kavmim! Siz Rabbinize isyan ettiniz. Peygamberinizin sünnetine muhalefet ettiniz üzerinize belâ gelmeden önce bu işi bırakın. Yahudiler, vaaz ve öğütlere kulak asmadılar. Onların nasihatlerini kabul etmediler. Allahü Teâlâ Hazretleri de Yahudileri,mesh” (insandan maymuna çevirmekle) cezalandırdı. Ve şöyle buyurdu.

Biz onlara (cumartesi emrini çiğneyenlere) dedik.

Kahr ile dedik.  “Maymunlar olunuz,” kelimesinin cemiidir. horozlar kelimesinin,  kelimesinin cemii olması gibi. Farçada maymuna puzine denir. Bu değiştirme emri, Yahudileri, kendilerini kötülük halinden iyilik haline değiştirme kudretlerinin olmayışındandır. Bu şu âyete işaret etmektedir: “Bizim herhangi bir şey için sözümüz, onu mu’rad ettiğimiz zaman sade ona şöyle dememizdir: Hemen oluverir.  Biz bu istediğimizde onlar, beklemeksizin hemen bizim istediğimiz gibi oldular.sefil maymunlar olun!

Maymunlar olun. Bu kelime haberdir. Yani, maymunluk ile, aşağılık arasında olun. Aşağılıkla, rahmetten kovulmak demektir. Bu onların sadece nasihatleri kabul etmekten kaçınmalarındandır. Onları alıkoymaya çalışanlar: Vallahi sizinle aynı şehirde oturmayız, dediler. Şehri duvar ile ikiye böldüler. Bu şekilde şehir ikiye bölünmüş oldu. Davud Aleyhisselâm, onlara lanet etti. Yahudilerin günahlara isrâr etmeleri üzerine Allah onlara  gadab etti.

Bir gece hepsi maymun oldular. Onları nehyedenler. sabahladıklarında onların kapılarına geldiklerinde kapılarını kapalı gördüler. Evlerinde bir ses işitilmiyordu. Evlerinde duman yükselmiyordu. İki şehrin arasında bulunan duvara tırmandılar. Gençlerin maymun, yaşlıların hınzır (domuz) olduğunu gördüler. Kuyrukları vardı. Kuyruklarını sallayıp, insanlardan olan akrabalarını tanıyıp, yanına sokuldular. Amma insanlar, maymunlardan olan akrabalarını tanımadılar. Maymunlar gelip, insanlardan olan akrabalarının elbisesini kokluyor ve ağlıyorlardı. İnsanlar:

Biz sizi bundan nehyetmedik mi?“diyorlardı. Onlar da: “Evet!” manâsında başlarını sallıyorlardı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Bu hadise onların, maymun olduktan sonra, akıl ve anlayışlarının kaldığına işaret etmektedir. Maymunların başlangıcı bunlar değildir. Onlardan önce de maymunlar vardı. Bunlar, amellerinin kötülüğünden dolayı bu kötü hale döndürüldüler. Maymuna dönüşen bu insanlar, üç gün sonra hepsi öldü. Onlardan kimse türemedi. Nesillleri çoğalmadı. Dünyadaki maymunlar daha önce de var olan maymunlardır.

Biz bunu (yani, onları maymun yapma işini) kıldık.” Yani    biz    bu    ümmeti    insandan    maymuna    çevirip, azablandırdık.

Azab olarak,” Kendisinden ibret alacaklar için ibret dolu bir ceza olarak. Yani kendilerinden sonra gelecek olan nesilleri onların yaptıklarını menedecek ibretvârı bir ceza kıldık.

Öncekiler ve sonrakiler için,” Yani kendilerinden önce (kendi çağlarında) ve kendilerinden sonra yaşayan ümmet ve asırlara ibret kıldık. Çünkü onların insandan maymuna çevirilme hadiseleri daha önceki ilâhî kitablarda zikredildi. Bundan ibret alın. Sonra gelenlerden, bu gerçeğin ulaştığı kimseler ibret almalıdır. “elinin önündeki” tabiriyle istiare yoluyla geçmiş zamanlar murad edildi. “arkasındakiler” tabiriyle de, istiare yoluyla gelecek zamanlar tabir olundu.

Bir vaaz ü nasihat,” yani hatırlatıcı bir öğüt, “müttekîler için yani korunacaklara,” Bunlar, kavimlerinden olup da, sâlih olan ve ötekilerini de haddi aşmaktan menetmeye çalışanlar için bir öğüt ve hatırlatma kıldık.

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik, İlginç | 5 Comments »

TARİHE DAMGA VURMUŞ TÜRKLER ( ÇANAKKALE ÇOCUKLARI )

Posted by Site - Yönetici Ocak 28, 2010

TARİHE DAMGA VURMUŞ TÜRKLER   ( ÇANAKKALE  ÇOCUKLARI )

TARİHE DAMGA VURMUŞ TÜRKLER ( ÇANAKKALE ÇOCUKLARI )

TARİHE DAMGA VURMUŞ TÜRKLER   ( ÇANAKKALE  ÇOCUKLARI )

Onların futbol topları yoktu.Hele sizin gibi topları hiç olmadı.Çaputları birbirine dolayıp bezden bir top yapmışlardı belki.Onunla da kimbilir kaç kez oynama fırsatı bulmuşlardı?

Sizce en büyük eğlenceleri neydi?

Gökyüzünde salınan bir uçurtmaları olmuşmuydu? Gece yattıklarımda neyin hayali ile uyumuşlardı? Hayal kurmak için hiç fırsatları olmuşmuydu acaba? Bugünkü rahatlığımızı borçlu olduğumuz onlar: babaları cephede olduğu için birşeyler istemek şansına sahip değillerdi….Ve birgün hepsinin üstüne görev düştü: “VATAN İÇİN ÖLMEK...” Tereddüt etmeden gittiler. Öyle güzel, öyle güzeldi ki gittikler yerler. Gittiler ve bir daha geri dönmediler.

İvrindi nin Mallıca köyünden 104 yaşında vefat eden Azman Dede Çanakkale savaşına katılmış gazilerimizdendi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu,dev görünümüyle insan azmanı sayılmış herkes ona azman demeye başlamış,soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu.Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu.Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı. Sordukları mı cevapladı . Söz Çanakkale`ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı :
-“Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum.Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu; “Yavrum siz kimsiniz?“,içlerinden biri; “Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz Vatan için ölmeye geldik!..” diye cevap verdi. Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim.Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!..diye.

Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu.Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor birgün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı “Azman yandık!..” diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tirtir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı.Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..

Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı
Al sancağı teslim etti Allah a ısmarladı.
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana

-Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha… Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar.Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak… Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı . O an geldi. Birden yüzbaşı “Hücum!..“diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler.İşte o an. Tam o an bir makineli yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler.Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!..”Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi;”Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı .” Dedi.

Şehitlrimizin ruhu şad olsun , Mekanları cennet olsun.Hz.Allah şefeatlerine nail eylesin.. Amin

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik, İlginç | 3 Comments »

KOCA KARI İLE HZ. ÖMER

Posted by Site - Yönetici Ocak 16, 2010

h.z.Ömer

KOCA KARI İLE HZ. ÖMER

Okuyacağınız hikayeyi bize sahabilerin içinde en çok sayıda hadis rivayet etmiş olan İbn-i Abbas anlatmaktadır.


Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir kış gecesi. Ayaz insanın iliklerine işliyordu. Halife Hz. Ömer’i görüp onunla biraz konuşmak üzere evden çıktım. Her taraf ıssız ve sessiz, bütün şehir uykularının en derin rüyalarında soluyor olmalı. Sokaklarda in cin top oynuyor.
Yolumun ortalarına doğru önümde insan olduğunu tahmin ettiğim bir karaltı belirdi. Biraz daha yaklaşınca gerçekten insan olduğunu gördüm. Karşımdaki de verdiğim selamı almak üzere başını kaldırıp yüzünü bana çevirince hayretten şaşakaldım. Çünkü önümde benim ziyaretine koyulduğum Hz. Ömer’den başkası değildi. Gecenin bu saatinde herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken koca bir halifenin yapayalnız sokaklarda dolaşmasını bir sebebe bağlıyamıyordum.
Üstelik bu dondurucu kış gecesinde. Merakımı yenemeyerek, hemen söze başladım; “gecenin bu saatinde yapayalnız niçin dolaşıyorsun?“
Hz. Ömer (r.a) bana sokularak koluma girdi ve işin yoksa beraber yürüyelim diye teklif etti; “hem sana yürüken niçin yalnız başıma gezintiye çıktığımı da anlatırım” diye ilave etti. Ben “zaten sana geliyordum; biraz görüşür, sohbet ederiz diye düşünmüştüm. Madem ki böyle oldu; gezinirken konuşuruz.” cevabını verdim.
İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim içime sığmıyor, neredeyse meraktan çatlıyordum. Bir aralık soru soran gözlerimi Halife’nin yüzüne diktim; haydi söze başla; anlat bakalım niçin ayazlı bir gecenin bu saatinde tek başına sokaklarda dolaştığını” demek istiyorum.
Halife Hz. Ömer’de zaptedilmez merakımı anlamıştı. Ama başka meselelerden konuşuyor, fakat bir türlü gecenin bu saatinde niçin dolaşmakta olduğuna lafı getirmiyordu. Birlikte gezinirken her evin kapısı önünde epeyce bir müddet dikiliyor, kulağını kapıya dayayarak içerisini dinliyordu.
Evlerin kapılarında dikilip içerden bir ses geliyor mu, gelmiyor mu, diye dinleye dinleye sokak sokak Mekke mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta çıt yoktu, herkes bölünmez uykularının salıncağında soluyordu. Belki de şu koca şehirde gecenin bu saatinde Halife Hz. ömer (r.a) ile benden başka uyanık olan tek kişi yoktu.
Yavaş yavaş Hz. Ömer’in neden gezintiye çıktığını anlar gibi oluyordum. Anlaşılan şehir halkından herhangi birisinin bir derdi, bir sıkıntısı yüzünden uykusuz kalıp kalmadığını yakalamak istiyordu. Bu yüzden sokak köpeklerine kadar şehrin bütün canlıları sıcak yuvalarında uyurken müslümanların reisi sıfatı ile Hz. Ömer (r.a.) onlara bekçilik ediyor; onların rahatı için uykuyu kendine haram ederek sokak sokak bu ayazda dolaşıyordu.
Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşınca şehrin dışına çıktık. Sağda solda tek tük çadırlar vardı. Onların da kapıları önünde durup ağlama sızlama var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun en ucundaki bir çadıra sıra geldi.


Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında da dikilerek içeriyi dinledik; birbirine karışmış durumdan ağlayan çocuk sesleri geliyordu.
Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer (r.a.) kapıyı vurup selamla birlikte içeriye daldı. Evin içi karmakarışıktı. Durmadan ağlayan çocukların gözleri şişmiş; yüzleri akan yaşların çizgileri ile benek benek kararmıştı. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de halsizlikten dizinin dibine serilen minicik yavruları susturmaya çalışıyordu. Kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu. Bu haline rağmen Hz. Ömer’in (r.a.) selamına gülümser olmasına çalıştığı bir çehre ile aldı. Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu. Kim bilir Halife’yi tanımıyordu bile. Zate gecenin bu ilerlemiş saatinde şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife’nin çalacağını kim düşünebilirdi.
Hz. Ömer (ra.) kendini tanıtamadan tatlı bir dille kadına sordu “valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?” Kadın içini çekerek kısaca “iki günden beri açtılar da ondan” diye cevap verdi. Hz. Ömer (r.a.), “peki niye önlerine yemek koymuyorsun?” diye soracak oldu hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi. Durmadan akmaya başlayan gözyaşları arasında bize içini dökmek üzere söze başladı.
“Oğlum” dedi Halife Ömer’e “sen şu ateşte kaynayanı yemek mi pişiyor sandın; ne gezer!.. Yavruları avutabilmek için çakıl koydum tencereye; durmadan kaynatıyorum. Pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir muharebede şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok. Ben de hem yaşlı ve hem de kadın halimle halim kalmadı. İşte böyle aç ve perişan kaldık.
Soylu bir aileden varlık için büyümüş ve yokluk nedir hiç bilmemiş bir kızı olduğum için kimseye gidip halimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. Her şeyi bilen yüce Allah (c.c.) bir sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye kadar böyle ağlayıp beklemekten başka çaremiz yok.”
Hz. Ömer (r.a.) kadın dinlerken yanmakta olan bir mumu gibi eriyor, yüzü renkten renge giriyordu. Kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle “valide, şehirde oturan müslümanların emirine, Halife Ömer’e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?” diyebildi. O ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü yerini anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı. Hiddetten kararan bakışlarını Halifeye dikerek şu sözleri söyledi.
“Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun Ahirette de elim yakasından kopmasın.” Hz. Ömer (r.a.) kekeleye kekeleye “Niçin Ömer’e böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte günahı nedir?” dedi. Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını yetiştirdi: “evladım!.. Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O, müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah’a sonra do onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz. Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor!..“


Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş dolmaya başlayan göz pınarlarını kadından saklayarak “valide haklısın, doğru söylüyorsun; ama zavallı Halife’nin işi bir iki değil ki. Kimbilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki, diye kadının öfkesini dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti.
“Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, müslümanların başına geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben? Zavallının işi çokmuş!.. Nedir işi yine savaş mı? Yanında inleyenlerin sesine kulak vermez. Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular yaşıyor.
Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki şehirlere gaza, gaza diyerek asker yürütmekle; gencecik delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara akıtarak kadınları bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir yine nice kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?”
Tam bu sırada çocuklar sözleşmişler gibi hep bir ağızdan yanık sesleri ile ağlaşmaya başladılar. Çocukların bastıran çığlıkları kadının öfkesini bir kat daha arttırdı. Ellerini havaya kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar bağırarak sözlerine şöyle devam etti:
“Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak yükselen inilti ve çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun başına yağdırmasını dilerim. O varsın dul bir kadınla yetim yavruların beddualarını yağmur sansın. Tez elden ona gönlümün dilediği bir bela ver de kıvranırken bizim neler çektiğimizi anlasın. Sen işini bilirsin, yüce Yaradanımız.”
Hz. Ömer (ra.) artık dayanamadı. Dolu dolu olan pınarlarından yaşlar damlamaya başladı. Herkesin durmadan gözyaşı döktüğü bu kederli evde, gözyaşlarını görmelerini istemediği için yüzünü herkesten saklamaya çalışıyordu. Artık orada oturamazdı. Hemencecik yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle “valide haklısın sen yine avut çocuklarını ben hemen dönerim” diyerek kapıya doğruldu. Arkasından ben de yürüdüm. Dışarıya çıkınca derin bir soluk çekti ciğerlerine. Kelimenin en geniş manası ile üzgün ve bitkin idi. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı. Var gücünü kullanarak hızla yol almaya çalışıyordu. Ona yetişmekte güçlük çekiyordum. Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu.


Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu. Gözlerime inanamıyordum. Evet bu İslam Devletinin koca reisi un çuvalını sırtına almak üzere idi. Hemen yanına sokuldum; “aman ey mü’minlerin emiri!.. Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım.” Hz Ömer (r.a.) hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa ağzını açıp şu sözleri söyledi. “hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum!… Değil yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bırak; yükünü de kendi sırtında götürsün. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar bulabilir, fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı Ahiret gününde kimse O’nun cezasını paylaşmayacaktır.
Kadın doğru söylemişti. Ya vakti ile Hilafeti yüklenmemeliydim. Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım.“
Sevgili dostum, Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer’den sorar. Şu yaşlı kadın kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer’dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer’in omuzlarındadır. Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa o kan damlası çoşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer’i yutar. Kırgın gönüllerin öfke şimşekleri Ömer’in başına boşalır. Bütün matemlerin gözü göze  göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer’den başkası değildir.
Ömer her derdin devası, her dileğin büyük kapısı ve her lanetin ana ana hedefidir. Yüce Allah’ım aciz bir kul bu kadar ağır ve çeşitli mesuliyet yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey Ömer, bu kadar yükün altına girmeyi nasıl kabul edebildin vakti ile…
Sözünü bölüp bir parça kederini dindirmek istedim ve dedim ki; “o kadar da üzme kendini, ey mü’minlerin emiri… Halifelik yükünü sen üzerine almasan kim bu vazifeyi senin kadar titizlikle yüklenebilirdi. Sen de bütün üstün meziyet ve kabiliyetlerine rağmen nihayet bir insansın. Her yerde vakit geçirmeden kendini gösteren ve yanılmaksızın kılı kırk yaran ilahi adalete ulaşamazsın. Kullara verilen bütün merhametler bir araya getirilerek temiz gönlüne dolsa bile bütün varlıkları kanatları altına alan yaygın ilahi esirgeyicilikle yarışamazsın.
Ey iyi yürekli Halife!… Sen şüphesiz ki bir melek değilsin, ama adelet ve merhamet kervanının ön safındaki elinde bayrak tutanlardansın. Senin bu erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem gök hemde şu sırtındaki un çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik edeceğiz. Şüphesiz ki en büyük şahidin de karanlık gecede kara taş üzerindeki siyah karıncaya kadar her şeyi bilen yüce Allah’ın bizzat kendisidir ne mutlu sana ki fani hayatını böylesine ölmez değerlerin sahibi olmak uğruna harcıyorsun. Ne mutlu biz müslümanlara ki dünyanın başka milletlerini, padişah diye kan içen canavarlar idare ederken, senin gibi ipek yürekli ve geniş görüşlü bir reisin şanlı adalet bayrağı altında gölgelenmenin tükenmez zevkini tadıyor ve bütün dünyaya karşı seninle haklı bir iftihar duyuyoruz.”
Bu sözlerim galiba Halife’nin üzgün gönlüne biraz neş’e vermişti. Ağır çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine rağmen son gücünü kullanarak yokuşu soluk soluğa çıkıyordu. Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar keskin ayaza rağmen alnından ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen terlere aldırmıyordu bile.
Nihayet koca karının çadırına vardı ki nefes nefese içeri girip çuvalı yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere serildi; iyice bitmiş, takatinin son damlalarını kullanarak çadıra girebilmişti. Kısa bir dinlenmeden sonra askınlar gibi  silkilenerek yerinden doğruldu; tencerede kaynamakta olan çakılları boşalttı. Yerine benim taşıdığım kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu.
Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek kendisi tutuşturdu. Böylece pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu.
Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede bırakacak gülümseyen bir yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri boğazlarından aşağıya tek lokma geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe oturttu; eli tutmayanlara kendi eli ile yemek verdi.


Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı. Ağlamalar susmuş, yaşlar kurumuş; öfke dinmişti. Öksüz yavruların gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyordu. Yaşlı kadıncağız Hz. Ömer (r.a.) sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği  andan beri şaşkınlıktan sanki dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı.
Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi odayı sarınca ağır bir uykudan uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç gözyaşları içinde kim olduğunu hala bilmediği Halifeye şu sözleri söyledi. “Dilerim ki yüce Allah (c.c.) tez elden seni Hz. Ömer’in Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer’den çok sen yakışırsın.“
Yaşlı kadının o karşısındakini tanımadığı için söylediği bu sözlere içinden güldüm; yan gözle Ulu Halife’yi aradım; bu akşam belki ilk defa bu sözler üzerine O da aydınlık bir çehre ile gülüyordu.
Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret ettikten sonra kadına döndü; “Valideciğim… Sen yarın erkenden Halifelik makamına gel; beni orada bul da sana emekli ve yetim maaşı bağlatayım. Şimdilik hoşçakal” dedikten sonra birlikte dışarı çıktı gün ağarmıştı. Müezzinin bütün mü’minleri sabah namazına çağıracak olan gür sesi nerdeyse ortalığı çınlatacaktı. Ulu halife uykusuz kalarak ve terler dökerek vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde rahattı.
Bana gelince uykusuz gecemden fazlası ile memnundum. Çok şeyler görmüş, çok şeyler işitmiştim ve çok şeyleri öğrenmiştim. Gördüklerim, işittiklerim ve öğrendiklerim bende ömür boyunca tazelik ve canlılığını yitirmeyecek izler bırakmıştı. Ümit dolu sevinçler içinde Allah Resulü’nün şu sözlerini hatırladım. “Sahabilerimin her biri tek tek gökteki yıldızlar gibidir. Hangisinin peşinden giderseniz hidayetin yolunu bulursunuz.” “Ey yüce Allah Resulü!.. dedim içimden” “senin Halifen Ömer’i gördünde mi söyledin bu altın sözleri!…
O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına geldi. Ulu Halife zaten daha önce işini maaşa bağlanması için gereken kimselere derhal emir vermişti. Kadın Hz. Ömer’i tanımıştı ama şaşkınlıktan dona kaldığı için dilini döndürüp hiçbir şey söylemiyordu. Ulu Halife onu saygı ile karşılayıp bir yere oturttuktan sonra şöyle dedi:
“Valideceğim!.. İşin oldu bundan sonra hem kendi adına ve hem de şehit yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli maaşını alacaksın. Al bakalım şu ilk maaşın” diyerek bir gümüş kesesini kadına uzattı ve “Artık Ömer’i affediyor O’na ettiğin bedduaları geri alıp hakkını bağışlıyorsun değil mi” diye sözlerini bağladı.
Akşamdan beri olup bitenleri tümünü iyice anlıyan kadın gayet ciddi bir ifade ile Halife’ye şu son cevabı verdi; “işte böyle göster adaletini eline bakan bütün müslümanlara karşı.“

KAYNAK: Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları, İstanbul 2000, s. 143-158

 


Posted in Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Ömer, Tavsiyeler, Yorumlar, İbretlik | Etiketler: | Leave a Comment »

3000 BİN YILLIK MUCİZE – İBRETLİK – VİDEO

Posted by Site - Yönetici Ocak 15, 2010

3000 BİN YILLIK MUCİZE – İBRETLİK – VİDEO

Londra British müzesinde bulunan 3000 yıllık Firavun cesedi ilk kez bu kadar net görüntülendi. Firavun cesedi görenleri hayrete düşürüyor.

Firavun’un cesedi ilk olarak, Süveyş kanalı açılırken denizin kenarında küçük bir tepecikte bulunmuş ve Londra’ya getirilmişti. Görüntülerde Firavun’un saçlarının bir kısmının halen yerinde olduğu ve başının bazı azalarının etlerininde çürümeden durduğu görülüyor. Cesedin alın kısmında ise et kalmamış.

İBRET OLSUN DİYE MUMYALANMADAN KORUNMUŞ

Elleri ve ayakları secde eder vaziyette olan cesed diğer Firavunlar gibi mumyalanmamış. Fakat mumyalanmamasına rağmen tam 3000 senedir çürümeyen cesedin Allahü Teala’nın ibret olsun diye korunduğuna inanılıyor.

Tam bir ibret vesikası olarak vücudu hiç bozulmamış, etleri çürümemiş ve tüyleri dahi dökülmemiş şekilde ve secde eder vaziyette bulunmuştur. Firavun ölürken secdeye kapanmıştı. Kur`an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(İsrailoğullarını denizi yararak geçirdik, Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları [yarılan denizde] takip etti. Firavun denizde boğulurken, “İsrailoğullarının inandığından başka ilah olmadığına iman ettim, ben de Müslüman oldum” dedi. Ona “Şimdi mi inandın, daha önce isyan eden bir bozguncu idin” dendi. [Denizde boğulan Firavuna Allahü teâlâ buyurdu ki:] Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için, bugün senin [denizdeki] cesedini [çürütmeden] çıkarıp [sahile] atacağız. Buna rağmen insanların çoğu âyetlerimizden gafildir.) [Yunus 90,92]

FİRAVUN VE HZ. MUSA’NIN HİKAYESİ

Firavun, eski Mısır hükümdarlarına verilen isimdir. Mısır`a hakim olan 26 Firavun sülalesi vardı. Her sülalede çeşitli Firavunlar asırlarca hükümdarlık etti.
Musa aleyhisselam zamanındaki Firavun, [II. Ramses olduğu söylenir], 400 sene yaşamış ve ilahlık iddiasında bulunmuştu. Kendisine secde etmeyenlere ve Musa aleyhisselama inananlara işkence ve zulüm yaptı.

Musa aleyhisselam, Firavun`u dine davet etti. Firavun kabul etmedi. Yanındaki veziri Haman`a sordu. O da; “Musa, büyük sihirbazdır. Bizi aldatıp, ülkemizi elimizden almak istiyor” dedi. Böylece Firavun`un imana gelmesine mani oldu ve iman eden hanımı Asiye`nin de şehid olmasına sebep oldu.

Firavun, Musa aleyhisselamın mucizelerine inanmadı, kâfirlerin suları kan oldu, kurbağa yağdı, cilt hastalıkları oldu. Üç günlük karanlık devam etti.

Firavun bu mucizeleri görünce korktu. Musa aleyhisselam ile ona inananların Mısır`dan gitmesine izin verdi. Sonra Firavun verdiği bu izne pişman oldu. Askerlerle peşlerine düştü. Denizde yollar meydana geldi. Musa aleyhisselam da, İsrailoğulları ile birlikte denize girdi. Firavun ve askerleri, bunları yakalamak üzere denize girip takip etmeye başladılar. Kızıldeniz`in Süveyş kısmına gelince, denizdeki yollar kapanıp, Firavun`un askerleri boğulmaya başladı, Firavun da aynı akıbete uğrarken, hemen secdeye kapanıp, iman ettim dediyse de, boğularak askerleri ile birlikte öldü.

Firavun`un cansız cesedi asırlarca denizde kalmasına rağmen Allahü teâlânın kudreti ile çürümedi. Âyette de bildirildiği gibi, cesedi üç bin sene sonra sahile atıldı.

Kaynak :www.egazetehaber.com

Posted in Ölüm - Ecel, Belgesel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Mucizeler, Tarih, Tavsiyeler, Video, Yorumlar, İbretlik, İlginç | Leave a Comment »

Piyangonun kararttığı hayatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 2, 2010

MEHMET SARIOĞLU

MEHMET SARIOĞLU

Piyangonun kararttığı hayatlar

Yeni yıl şansı şimdiye kadar onlarca kişiyi sevindirdi. Ancak o milyonerler har vurup harman savurunca ve eşlerini boşamaya kalkışınca ibretlik hale geldi.

Talih kuşunun kapılarına konduğu isimler, şansızlığın da adı oldu. İşte filmlere taş çıkartan o hikayelerin kahramanları:

AYHAN YALÇINKAYA: Edirneli Yalçınkaya, 11 yıl önce Milli Piyango’dan büyük ikramiye kazandı. Ancak para, Yalçınkaya’nın hayatını yerle yeksan etti. Yalçınkaya, “Keşke ikramiye çıkmasaydı” dedi.

MEHMET SARIOĞLU: Denizli’nin Tırkaz Köyü’nde yaşayan Mehmet Sarıoğlu’na 40 yıl önce büyük ikramiye çıktı. Bir anda zengin olan Sarıoğlu’nun ilk işi, kendine ev yaptırmak oldu. Ancak zamanla parası kalmayan Sarıoğlu’na, komşuları bakmaya başladı. Yeşil kart sahibi olan Sarıoğlu, devletin verdiği yaşlılık maaşına muhtaç kaldı. Bir süre önce evi yanan ve sokaklarda yaşamaya başlayan Sarıoğlu, donarak hayatını kaybetti.

CEM POSTACI: Adana’da yaşayan Cem Postacı, 1990’ın yılbaşı çekilişinde 1 milyar 250 milyon lira kazandı. Ancak Postacı’nın sevinci 6 yıl sonra hüzne dönüştü. 1996’da oğlunu kaybeden Postacı, emlak işine girdi. Ancak bir süre sonra iflas etti.

OSMAN KAPLAN: Denizli’de marangozluk yapan Osman Kaplan, çeklerini ödeyemediği için hapse girmişti. 1999’da özgürlüğüne kavuşan Kaplan, 2 gün sonra Sayısal Loto’dan 340 milyar kazandı. 2 çocuk babası Kaplan’ın ilk işi eşinden boşanmak oldu. Ardından 20 milyar lira harcayıp bir şarkıcı ile nişanlandı. Ancak nişanı 6 ay süren ve paraları suyunu çeken Kaplan, boş ceplere kaldı.

ORHAN ULUSOY: 1984 yılında aldığı bilete 7 milyon lira isabet etti. Ancak Ulusoy’un huzur içindeki hayatı 3 sene sürebildi. İşleri ters gittiği için kızı evi terk etti.

NUSRETİN ÇINAR: Evli ve 3 çocuk babası olan Tokatlı Çınar’a da 1995’te 6 milyar lira çıktı. Önce yurt dışına giden Çınar, otobüs alarak şirket kurdu. İşleri iyi gitmeyen Çınar, 1995 yılında iflas etti. Çınar, “Göz olan paradan hayır gelmez” dedi.

ALİ ATICI: Çaycı Atıcı’ya 2004’te Sayısal Loto’dan 543 bin TL çıktı. Eşini boşayan Atıcı, 14 yaşındaki A.K.’ye imam nikahı kıydı. Ancak aradığı mutluluğu bulamayan A.K. ” Bu para beni perişan etti” dedi.

MUSTAFA SAVGAN: “Kaybedenlerin” en ilginci ise Adanalı Mustafa Savgan’dı. 1979’da 10 bin, 1982’de 30 milyon, 1984’te 15 milyon lira olmak üzere 3 kez ikramiye kazanan Savgan ilk olarak eşinden ayrılmaya karar verdi. Ancak eşi buna yanaşmadı. Savgan, “Paralar eşime kalmasın diye harcamaya başladım. 150 memurun maaşını 2 ayda yiyordum. Sonunda paraları tükettim. Evlenirken karıma aldığım 1 kilo altını da sattım, sonra İstanbul’a döndüm” dedi. 1985’ten beri İstanbul’da ayakkabı boyacılığı yapan Savgan’ın hayatı “Kaybedebilme Kabiliyeti” adını taşıyan belgeselde anlatıldı.

(Takvim)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar, İbretlik, İlginç | Etiketler: | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: