Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Genel’ Category

AZ YEMEKTE MÜRİDİN TAKİP EDECEĞİ YOLLAR

Posted by Site - Yönetici Şubat 3, 2017

kimya-i-saadet-imam-gazaliaz-yemekte-muridin-takip-edecegi-yollar

AZ YEMEKTE MÜRİDİN TAKİP EDECEĞİ YOLLAR

BİRİNCİ İHTİYAT AZ YEMEKTİR.

Helal olan yemekte müridin üç ihtiyatı gözetmesi farzdır.
Birdenbire çok yemekten az yemeğe düşmek doğru değildir. Zira buna dayanmak zordur. Bu işi yavaş yavaş yapmak gerekir. Mesela bir ekmek az yemek istiyorsa bir gün bir lokma, ikinci gün iki lokma, üçüncü gün üç lokma az yiyerek bir ay içinde bir ekmekten vazgeçmiş olur. böyle yaparsa yemeği bırakması daha kolay olur. Vücutta gıda eksikliği çekmez. Az yemek yemenin dört derecesi vardır.

1. DERECE: Derecelerin en büyüğü olan sıddıkların (dosdoğruların) derecesidir. Bu derecede zaruret miktarından fazla yiyilmez.
Sehl-i Tüs teri seçtiği bu yolu şöyle açıklıyor:
” İbadet hayat , akıl ve kuvvet ile olur. kuvvetin azalmasından korkmayan,yemek yemesin. Zira aç ve kuvvetsiz olup, oturarak namaz kılanın namazı, tok olup ayakta namaz kılanın namazından üs tündür. Ama vücuduna veya aklına zarar gelmesinden korkan kimse yemelidir. Zira akıl olmadan kulluk olmaz. Canlı olmak ise muhakkak lazımdır.”
Sehl’e sordular: “Siz nasıl yersiniz?” Şu cevabı verdi:
“Her yıl üç dirhem gümüş masrafım vardır. Bir dirhemle pirinç, bir dirhemle yağ, bir dirhemle de bal alırım. Üç yüz altmış adet tane hamur yaparım. Her akşam birisi ile iftar ederim.” “Hala bunu yapıyor musun?” dediklerinde “Daha da düştü” dedi. Öyle zahidler vardır ki günde bir dirhem karşılığından daha fazla yemek yemezlerdi. Kendilerini buna alıştırmışlardı.

2. DERECE: Yarım müdden fazla yememektir. Bu da dört menlik olan ekmekten bir ekmek ile üçte bir ekmektir. Bu miktar yaklaşık olarak midenin üçte birini dolduracak kadardır.
Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Midenin üçte biri yemek, üçte biri içmek ve üçte biri de nefes almak (bir rivayete göre de zikir etmek) içindir.”
Peygamberimizin “İnsana beş – on lokma yeter” buyurmasının anlamı da budur. Anlatılan miktar on lokmadan azdır.
Hz. Ömer (R.A.) iri yapılı olduğu halde dokuz lokmadan çok yemezdi.

3. DERECE: Bir müdden fazla yememektir. Bu da üç küçük pideye yakındır.
Bu miktar midenin üçte birini geçip yarıya yakın kısmını dolduracak kadardır.

4. DERECE: Bir men yemektir. Bir müdden fazlasını yemenin israftan sayılması mümkündür. “İsraf etmeyiniz. Zira Allah ölçüyü kaçırıp israf edenleri sevmez.” Ayet i celilesinin kapsamına girebilir. Ancak bu miktar zamana, vücuda ve işe göre değişir.
Kısaca yapılacak iş, tok olmadan yemekten el çekmektir. Bazıları “Bunun ölçüsü yoktur” demiş ler. Fakat acıkmayınca yememeğe ve açlığı tamamen sona ermeden yemekten el çekmemeye çalışmışlardır. Açlığın belirtisi, midenin boşalıp, yemeği çok istemek arpa ekmeği buğday ekmeği demeden iştah ile yemektir. Yemek seçmeğe kalkışan kimse tam aç değildir.

As hab-ı Kiram bir müdden fazlasını yemezlerdi. Bazılarının bir haftalık yiyeceği sadece (yaklaşık 2,5 kgr.) dı. Bu ise dört müddür. Yani günde yarım müdden biraz fazla yiyorlardı. Hurma yedikleri zaman haftada bir buçuk sa’ yerlerdi. Ya rım sa’ fazlası atılan çekirdeklerin karşılığıydı.

Ebu Zer (R.Anh) diyor ki:
“Peygamber (S.A.S.) zamanında benim yemeğim cumadan cumaya bir sa’ arpa idi. Yüce Allah’a yemin ederim ki ona kavuşuncaya kadar (ölünceye kadar) bu adetimi bozmam.” Ebuzer, Adetlerini bozan bazılarını da ayıplayıp “Siz adetinizden döndünüz. Halbuki, Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Benim en çok sevdiğim ve bana en yakın olanınız, zamanımdaki hayatını değiştirmeyenlerinizdir.”
Siz ise halinizi değiştirdiniz; Arpa ununu elekle eliyorsunuz, ince undan ekmek pişiriyorsunuz. Sofraya bir defada iki çeşit yemek koyup yiyorsunuz.
Gece ve gündüz ayrı gömlekler giyiyorsunuz. Peygamber (S.A.S.) zamanında böyle değildiniz.” derdi.

2 .İHTİYAT YEMEK VAKTİ

Bu da üç derecedir.
1. DERECE: En yüksek derece olup, üst üste üç günden daha çok hiçbir şey yememektir. Öyle kimseler vardı ki, bir hafta, on gün, on iki gün hiçbir şey yemezlerdi. Tabiinden biri kendini öyle alıştırmıştı ki kırk günde bir yemek yiyordu. Ebu Bekir-i Sıddık (R.A.) çok defa altı gün hiç yemek yemezdi. İbrahim-i Edhem ve Süfyan-ı Sevri üç günde bir yemek yerlerdi.

Rivayet edilir ki kırk gün bir şey yemeyen kimseye muhakkak melekut âleminden bir şeyler görünür.

Bir sofu ile bir rahip münakaşa ettiler:
Sofi Rahibe: ” Niçin Muhammed’e (S.A.S.) inanmıyorsun?” diye sordu.
Rahip: “İsa (A.S.) kırk gün yemek yemezdi. Bunu gerçek bir peygamberden başkası yapamaz. Sizin peygamberimiz bunu yapmamıştır.” cevabını verdi.
Sofi: “Ben Muhammed’in (S.A.S.) ümmetinden biriyim. Eğer kırk gün hiçbir yemezsem, dinime girermisin?” diye sordu. Rahip “Bakalım” dedi. Sofi elli gün hiçbir şey yemedi. Ve “daha da durayım mı?” dedi. Rahip “olur” dedi.
Sofi on gün daha bekleyip altmış gün bir şey yemedi. Bu hali gören rahip hemen Müslüman oldu. Bu, çok yüksek bir derecedir. Bu işi ancak bu âlemin dışında bazı şeyler gören kimseler yapabilir. Gördüğü şey onu korur ve bu âlemden habersiz yapar.

2. DERECE: İki gün bir şey yememektir. Bu mümkündür ve birçok kimse tarafından yapılmaktadır.

3. DERECE: Günde bir defa yemektir. Bu en alt derecedir. Günde iki defa yerse israfa girmiş olur.

Pey gamber (S.A.S.) sabah yerse akşam yemez, akşam yerse sabah yemezdi. Hz. Aişe’ye şöyle buyururdu . “Sakın israf etme. Günde iki defa yemek israftır.
Günde bir defa yemek yiyilecekse, sahurda yemek daha iyidir. Böylece gece namazına kalkması kolay olur ve kalbi saf olur. kalbinde yemek düşüncesi kalan kimse bir defa iftarda, bir defa da sahurda yemek yemelidir.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Ruhlar Âhirette Sekiz Yerdedir

Posted by Site - Yönetici Şubat 2, 2017

hidirellez-hizir-ve-ilyas-aleyhimesselam-hidirellez

Ruhlar Âhirette Sekiz Yerdedir

Ebû Bekir Râzî Hazretleri buyurdu ki:

“Dünyâdan âhirete giden ruhlar sekiz yere varırlar:

1-Nebî ve Resûllerin ruhları Adn Cennet’indedir.

2-Âlimlerin ve evliyânın ruhları Firdevs Cennet’indedir.

3-İtâatkâr ve sâlih mü’minlerin ruhları İlliyyûndadır.

4-Şehîdlerin ruhları cennette kuşlar gibi uçarlar, sonra Arş-ı A‘lâ’nın altında asılı altın kandillere konar ve orada ikâmet ederler.

5-Günahkâr mü’minlerin ruhları, kıyâmete kadar havada asılı durur.

6-Mü’minlerin çocuklarının ruhları, cennette miskten bir dağda bulunurlar.

7-Münâfıkların ruhları, tenleri ile birlikte kıyâmete kadar kabirde azâb görürler.

8-Kâfirlerin ruhları, Siccîn cehenneminde kıyâmete kadar azâb edilirler.

Bundan anlaşılan, kâfirlerin teni kabirde, canları ise cehennemdedir. Teni canına bağlıdır. Nitekim müminlerin teni kabirdedir ve canları nurlanmıştır. Amma o nûr, güneşin ışığının yeryüzününe ulaştığı gibi cisimlerine de ulaşır.

Kaynak : Envâru’l-Âşıkîn
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Örnek İmanlı Bir Genç – (Mus’ab Bin Umeyr ( r.a.)

Posted by Site - Yönetici Şubat 1, 2017

15326588_359680284407206_250248782341705383_n-copy

Örnek İmanlı Bir Genç

(Mus’ab Bin Umeyr ( r.a.)
(O kadar çok zengindi müslüman oldu hayatı yokluk içinde gecti şehit olduğunda defnedecek bir tam elbisesi bile yoktu…)
Mus’ab bin Umeyr(ra), hem annesi hem de babası tarafından Kureyş’in itibar gören ve zengin bir âilesine mensub idi. Zengin oldukları için gâyet râhat bir hayat sürüyordu. Orta boylu, güzel yüzlü, nâzik ve yumuşak huylu, son derece zekî idi. Güzel konuşurdu.

Akl-ı selîm sâhibi olduğundan, putların bir fayda veya zarar veremiyeceğini bilir onlara tapılmasından nefret ederdi. Annesi tarafından en iyi şartlar altında refah ve bolluk içinde yetiştirilmişti.
Güzel yüzlü ve zengin olduğundan Mekke halkı ona gıpta ile bakardı.

Peygamber efendimiz bunun için “Mekke’de Mus’ab’dan daha zarîf, daha nârin, daha güzel kimse yok idi. Saçları kıvrım kıvrım idi.” buyurmuşlardı.

Dîninden dönmedi
Bütün bu rahatlıklara rağmen kalbinde büyük bir boşluk hissediyordu Mus’ab bin Umeyr(ra). Bu maksatla sevgili Peygamberimizin bir merkez olarak seçtiği, İslâmı anlattığı ve o zaman Mekke’de müslümanların toplandığı Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın evine gitti. Resulullahı görür görmez Müslüman oldu.
İslâmiyeti kabûl ettiği an hayatı da birdenbire değişti. Eski servet ve zenginliğin yerini fakirlik aldı.

Âilesinin sevgili oğullarına yapmadığı eziyet kalmadı. Onu dîninden döndürmek için evlerindeki bir mahzene hapsederek günlerce aç ve susuz bıraktılar. Arabistan’ın yakıcı güneşi altında ağır ve tahammülü zor işkenceler yaptılar.
Fakat Mus’ab bin Umeyr(ra), bu ağır ve acımasız işkenceler karşısında sabır ve sebât göstererek aslâ İslâmiyetten dönmedi.
Her seferinde bütün gücüyle haykırıyordu:
– Allahtan başka İLAH yoktur, ibâdet edilecek ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O’nun peygamberidir.
İslâmiyet’i kabûl ettikten sonra Mekke’de sıkıntı ve işkencelere mâruz kalan Mus’ab bin Umeyr (ra), Resûlullahın izniyle iki defa Habeşistan’a hicret etti. Bir müddet orada kalıp, her türlü sıkıntıya katlandı.
Daha sonra dönüp, Peygamberimizin yanına geldi.
Onun bu gelişini Hz. Ali şöyle anlatmıştır:
Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus’ab bin Umeyr (ra) geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve:
– Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu.

İlk öğretmen
Birinci Akabe bî’atında Müslüman olan Medîneliler, Resûlullah efendimize:
“Yâ Resûlallah! İçimizde, İslâmiyet açıklandı ve yayılmaya başladı. Halkı Allahın Kitâbına da’vet edecek, Kur’ân-ı kerîmi okuyacak, İslâm dînini anlatacak, İslâmın sünnet ve emirlerini aramızda ikâme edecek, yerleştirecek, namazlarımızda bize imâmlık yapacak bir kimse gönder” diye mektup yazdılar.
Bunun üzerine Resûlullah efendimiz Mus’ab bin Umeyr’i (ra), Medine’ye gönderdi ve ona:
“Medînelilere Kur’ân-ı kerîm okumasını, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğretmesini, namazlarını kıldırmasını” emretti.
Mus’ab bin Umeyr (ra) kısa zamanda Medîne’ye vardı. Orada kendisini büyük sevinçle karşıladılar. Es’ad bin Zürâre(ra)’in evine yerleşti. Ev sâhibi Medîneli ilk Müslümanlardan idi. Orada insanlara dinlerini öğretmeye başladı.
Mus’ab bin Umeyr(ra)’in büyük gayretleri ve hizmeteri netîcesinde İslâmiyet, Medîne’de sür’atle yayıldı. Öyle ki, İslâmiyet her eve girmiş, nerdeyse îmân etmeyen kalmamıştı.
Mus’ab bin Umeyr(ra), Medîne’de Es’ad bin Zürâre’ (ra)in evinde Kur’ân-ı kerîm öğretiyor ve İslâmiyet’i anlatıyordu.Onun bu hizmetiyle Medîne’de çok kimse Müslüman oldu.
Medîne’de bulunan kabîle reîslerinden Sa’d bin Muâz, Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Bunların durumu çevreyi etkiliyor, İslâmiyet’in hızla yayılmasını engelliyordu.
Bir gün Mus’ab bin Umeyr (ra), bir bahçede, etrâfında bulunan Müslümanlara dîni anlatıyor, sohbet ediyordu. Bu sırada Evs kabîlesinin reîslerinden olan Üseyd, elinde mızrağı olduğu hâlde hiddetli bir şekilde gelip, şöyle konuşmaya başladı:
Sözümüzü dinle
Siz bize niçin geldiniz, insanları aldatıyorsunuz? Hayâtınızdan olmak istemiyorsanız buradan derhâl ayrılın!
Onun bu taşkın hâlini gören Mus’ab bin Umeyr(ra);
– Hele biraz otur! Sözümüzü dinle. Maksadımızı anla, beğenirsen kabûl edersin. Yoksa engel olursun, diyerek gâyet yumuşak ve nâzik bir şekilde karşılık verdi.
Üseyd sâkinleşip;
– Doğru söyledin, dedi ve mızrağını yere saplayarak oturdu.
Mus’ab bin Umeyr (ra) ona İslâmiyet’i anlattı ve Kur’ân-ı kerîm okudu. Kur’ân-ı kerîm’in eşsiz belâgatı ve tatlı üslûbunu işiten Üseyd kendini tutamayıp;
– Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir sözdür. Bu dîne girmek için ne yapmalı, diye sordu.
Güzel yüzlü, tatlı dilli öğretmen cevap verdi:
-Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah demek kâfidir.
Mus’ab bin Umeyr (ra)’in, bu sözü üzerine Kelime-i şehâdeti söyleyip Müslüman olan Üseyd, sevincinden yerinde duramadı ve:
– Ben gidip arkadaşlarıma da anlatayım, diyerek ayrıldı.
Evs kabîlesinin reîsi Sa’d bin Muâz’ın ve kabîlesinin yanına varınca, Müslüman olduğunu söyledi.
Bunu gören Sa’d şaşırarak hiddetlendi ve Mus’ab bin Umeyr (ra)’in yanına koştu. Yanına varınca sert bir kızgın bir tavırla konuşmaya başladı.
Mus’ab bir Umeyr (ra), ona da gâyet yumuşak konuştu ve oturup biraz dinlemesini söyledi. Sa’d, bu nâzik konuşma karşısında yumuşayıp oturdu ve konuşulanları dinlemeye başladı.
Mus’ab bin Umeyr (ra), ona da İslâmiyet’i anlattı ve Kur’ân-ı kerîmden bir miktâr okudu. Kur’ân-ı kerîm okunurken Sa’d’ın yüzü birden bire değişiverdi. O da orada Müslüman oldu. Kendinde duyduğu üstün bir hâlin ve râhatlığın şevkiyle derhâl kavminin yanına gidip onlara şöyle dedi:
-Ey kavmim beni nasıl biliyorsunuz
Sen bizim büyüğümüz ve üstünümüzsün.
– Öyle ise Allah’a ve Resûlüne îmân etmelisiniz…
Îmân etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana harâm olsun.
Bunun üzerine kavmi hep birden İslâmiyeti kabûl etti. O gün kabîlesinden îmân etmedik kimse kalmadı. Mus’ab bin Umeyr (ra)’in büyük gayretleri ve hizmeteri netîcesinde İslâmiyet, Medîne’de sür’atle yayıldı.
Öyle ki, İslâmiyet her eve girmiş, neredeyse îmân etmeyen kalmamıştı.
Mus’ab bin Umeyr (ra), Müslüman olan Medîneli müslümanlar ile ikinci Akabe bîatında bulundu. Bedr savaşında sancaktâr olup, büyük gayret ve kahramanlık gösterdi. Süveyd bin Harmale ile birlikte Abdüddâroğullarından Bedir savaşına katılan iki kişiden biri idi. Mus’ab (ra), Uhud savaşına da katıldı. Yine sancağı o taşıyordu.
Bu savaşta Peygamberimizin yanından ayrılmayarak saldıranlara karşı koyuyordu. İki zırh giyinmişti. Bu hâliyle Peygamberimize benziyordu.

Peygamberimize benziyordu
Müşrik ordusundan İbn-i Kâmia adında biri Peygamberimize saldırırken, Mus’ab bin Umeyr (ra) onun karşısına çıktı. Bu müşrik, kılıcıyla Mus’ab bin Umeyr (ra)’in sağ kolunu kesti. Mus’ab bunun üzerine sancağı derhâl sol eline aldı.
Mus’ab (ra) o esnâda; “Muhammed (aleyhisselâm) ancak resûldür. Ondan evvel daha nice peygamberler gelip geçmiştir” meâlindeki Al-i İmrân sûresinin 144. âyet-i kerîmesini okuyordu. İkinci bir darbe ile sol kolu da kesilince, sancağı kesik kollarıyla tutup göğsüne bastırdı ve yine aynı âyet-i kerîmeyi okudu. Bu hâliyle kendini Peygamberimize siper yapan Mus’ab bin Umeyr (ra)’in üzerine hücum eden İbn-i Kâmia, vücûduna bir mızrak sapladı ve Mus’ab bin Umeyr yere yıkılıp şehîd oldu.
Mus’ab bin Umeyr (ra) zırh giydiği zaman, Peygaberimize benzediği için müşrikler onu şehîd edince Peygamberimizi ödürdüklerini zannetmişlerdi.
Hz. Mus’ab şehîd olunca; onun sûretinde bir melek, sancağı aldı. Mus’ab’ın şehîd düştüğünden Resûlullahın henüz haberi olmamıştı. “İleri ey Mus’ab ileri!” diye sesleniyordu. Bunun üzerine bayrağı elinde tutan melek, geri dönüp Resûlullah efendimize; “Ben Mus’ab değilim” diye cevap verince,
Resûlullah sancağı elinde tutanın melek olduğunu anladı. Bundan sonra Peygamberimiz sancağı Hz. Ali’ye verdi.
Resûlullah efendimiz, Mus’ab bin Umeyr (ra)’i şehîd olmuş görünce, başı ucuna dikilerek Ahzâb sûresinden:
“Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki, onlar Allah’a verdikleri sözde sadâkat gösterdiler. Onlardan bâzıları şehîd oluncaya kadar çarpışacağına dâir yaptığı adağını yerine getirdi. Kimisi de şehîd olmayı bekliyor. Onlar verdikleri sözü aslâ değiştirmediler” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu ve sonra şöyle buyurdu:
– Allah’ın Resûlü de şâhittir ki, siz kıyâmet günü Allah’ın huzûrunda şehîd olarak haşrolunacaksınız.
Daha sonra yanındakilere dönüp;
– Bunları ziyâret ediniz. Kendilerine selâm veriniz. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, kim bunlara bu dünyâda selâm verirse, kıyâmette bu aziz şehîdler kendilerine mukâbil selâm vereceklerdir, buyurdu.
Daha sonra Mus’ab bin Umeyr (ra)’e kefen olarak bir şey bulunamamıştı. Mekke’nin en zengin iki ailesinden birinin çocuğu olan Mus’ab bin Umeyr (ra)’in örtünecek kefeni yoktu. Vücûdu kaftanı ile ve ayak tarafı da otlarla örtülmek sûretiyle defnedildi.

Habbâb bin Eret (ra) der ki:
Mus’ab bin Umeyr (ra), Uhud’da şehid edilince, kendisini saracak kısa bir hırkadan başka bir şey bulunamadı. Hırkayı baş tarafına çektik, ayakları açıldı. Ayaklarına çektik, baş tarafı açıldı.
Resûlullah bize:
– Onu baş tarafına çekiniz! Ayaklarını otlarla kapatınız! buyurdu.
İşte anlatılır ya
Bir sahabinin vucudunu örtecek kefen bulunamamış diye
Okusanıza o büyük sahabi efendimizi
Mekke sokaklarında gezerken Genç kızların camdan mendil salladığı sahabi efendimizin nasıl müslüman olduğunu
Hani Derler ya Sahabi efendimize kefen bulunamamış.İşte o sahabi efendimiz.

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

Sen Müslümansın Rastgele Yaşayamazsın

Posted by Site - Yönetici Ocak 31, 2017

20120603_v194237-copy

Sen Müslümansın Rastgele Yaşayamazsın

Sanki Allah (cc) emretmiyor da, rica ediyor gibi yaşıyoruz.
Kur’an-ı Kerim okumuyor, Rabbimizin emirlerinden habersiz yaşıyoruz. Canım isterse yaparım, istemezse yapmam modundayız.

Bahaneler hep aynı: “Önemli olan kalp temizliği. Kul hakkı yemedim, kimseye zulmetmedim. Namaz kılmıyorum, tesettürlü değilim diye Allah beni yakacak değil ya!” Ne kadar rahatız! Cahil cesaretiyle azaba doğru koşuyoruz.

Beni “Hud suresi ihtiyarlattı” buyuruyor Allah Rasulü. Allah Hud suresinde “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” diye buyuruyordu. Allah ve Resûlünü hesaba katmadan, Kur’an ve sünneti umursamadan nasıl dosdoğru Müslüman olacağız kardeşlerim?
Bir insan Müslümanım dediği halde namaz kılmıyorsa, tesettür emrini yerini getirmiyorsa, içki içip zina ediyorsa, kul hakkı yiyor, akrabayı, yoksulu gözetmiyorsa, “Rasûlullah başka kavimlere benzemeyin” buyurduğu halde,neden bu batı özentisi firenk özentisi kendine dur deme vakti gelmedimi ..giyinik çıplak gezenler için, “cennetin kokusunu dahi alamayacaklar” ikazında bulunduğu halde tesettürü modaya kurban ediyorsa ve tüm bunlardan hiç bir rahatsızlık duymuyorsa; “Ben nasıl Müslümanım” diye durup düşünmesi gerekmez mi?

Allah (cc) rica etmiyor kardeşlerim, emrediyor!
Müslümanlık iddiasındaysak emre itaat etmek zorundayız. Cenneti hayal ediyorsak, Rabbimizi razı etmek zorundayız. Vallahi başka türlü huzur bulamayız. İslami bir yaşamı benimsemedikçe evlerimizde saadet olamaz. Kuran ve sünnete itaat etmeden hem dünyamız, hem ukbamız rezil rüsva olur. “(Ey müslümanlar!)
Namazı dosdoğru kılın; zekatı verin ve Peygambere itaat edin ki rahmet olunasınız.” (Nur / 56) De ki: “Allah’a ve Rasule itaat edin; eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah kafirleri sevmez.” (Al-i İmran / 32)
Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. Ahzab:36

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

İlahi – Daim Söyler – Selman Yılmaz – İsveç

Posted by Site - Yönetici Ocak 30, 2017

İlahi – Daim Söyler – Selman Yılmaz – İsveç

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlahi Ve Kasideler | Leave a Comment »

İlahi – Öyle bir sevdaki farklı bir yorum – Mustafa Koçkara

Posted by Site - Yönetici Ocak 30, 2017

İlahi – Öyle bir sevdaki farklı bir yorum – Mustafa Koçkara

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlahi Ve Kasideler | Leave a Comment »

İlahi – Kursundan Ayrılmak Çok Zor Geliyor

Posted by Site - Yönetici Ocak 30, 2017

İlahi – Kursundan Ayrılmak Çok Zor Geliyor

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlahi Ve Kasideler | Leave a Comment »

Unutulan Bir Sünnet – Dua`da Elleri Birleştirmek.

Posted by Site - Yönetici Ocak 30, 2017

duaunutulan-bir-sunnet-duada-elleri-birlestirmek

Unutulan Bir Sünnet – Dua`da Elleri Birleştirmek.

“Hz. Âişe’den (r.anhâ) rivayet olunmuştur:
Nebî (s.a.v.) her gece yatağına geldiği zaman iki elini birleştirir, bunlara nefes eder (avuç içlerine huuu diyerek üfler) ve Kul hüvallâhü ehad, Kul eûzü birabbil felak ve Kul eûzü birabbinnâs (sûrelerini) okurdu. Sonra iki eliyle vücudundan eli yetiştiği yerleri sıvazlardı. Elleriyle başını, yüzünü, vücudunun ön kısmını meshetmeğe başlardı. (Sonra da vücudunun arka kısmını meshederdi.) Ve böyle okuyup üfleyerek vücudunu meshetmeyi üç defa tekrarlardı.” [Buharî, c, 11, s. 272, Hadis no: 1772]

İbn Abbas (r.anhümâ) buyurdu ki, ‘Rasûlüllah (s.a.v.) duâ ettiği zaman avuçlarını birleştirir ve iç kısmını yüzüne doğru çevirirdi.”

Peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa ( s.a.v.) buyuruyorki: “Kim benim bir sünnetimi ihya ederse, beni sevmiş olur. Kim de beni severse, cennette benimle beraberdir” [Tirmizî, Sünen, Kitabu’l-İlm, Bâb: 16, H. No: 2818]

Tahtâvî merhum : duâda elleri bitiştirmek ve parmakları kıbleye karşı tevcih etmek (yönlendirmek), şüphesiz ki, duânın âdâbındandır’ buyruluyor.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

İlahi – Al Beni Yanına Ya Rasulallah

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2017

İlahi – Al Beni Yanına Ya Rasulallah

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlahi Ve Kasideler | Leave a Comment »

YEMEK CİNSLERİNİN DERECELERİ

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2017

kimya-i-saadet-imam-gazali

YEMEK CİNSLERİNİN DERECELERİ

Ekmeklerin en üstünü pişmiş buğday ekmeği, en aşağısı ise çiğ veya az pişmiş arpa ekmeğidir. Katıkların en üstünü et ve tatlılar, en aşağısı ise acı ve ekşilerdir. Orta yemek yağlı çorbalardır.
Allah yolunda olanların adeti, ekmekle beraber başka bir şey yemekten kaçınmaktır.

Din büyükleri arzularına karşı gelmişler ve şöyle demişler: “Nefis arzu ettiği şeye kavuşunca gururlanır ve gaflete düşer. Dünyada yaşamaktan zevk alır, ölümü düşman bilir. Dünyayı ona dar etmeli ki, ölümü bu zindandan kurtuluş çaresi olarak bilsin.”

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Ümmetimin en kötüsü, buğdayın özünü yiyenlerdir.”
Ama buğday özü haram değildir. Zira arasıra yemek iyidir. Fakat adet haline getirilirse insan iyi yemeklere alışır. Bu durumun da gaflet ve serkeşliğe düşürmesinden korkulur.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Ümmetimin en fenası, daima rahat ve nimetler içinde yaşayan, renk renk elbiseler giyen, nefis yemeklerle uğraşıp diline geleni söyleyen kimselerdir.”

Musa’ya (A.S.) şöyle vahiy geldi:
“Ey Musa, bil ki duracağın yer tor-toprak içinde dar bir mezardır. Öyle ise nefsin arzularını yerine getirmekten uzak ol. Zira nefsinin bütün isteklerini yerine getirebilecek kadar geniş imkanlara sahip olmak hayır alameti değildir.”

Veheb bin Münebbih diyor ki:
“Göğün dördüncü katında iki melek karşılaştılar. Biri: Filan yahudi
hastaymış , gönlü balık istemiş Yüce Allah’ın emriyle balığı balıkçının ağına sokmağa gidiyorum. Diğeri de: Filan abidin canı yağ istedi. Yanına bir bardak yağ getirmişler. O yağı dökmeğe gidiyorum, dedi.”

Hz. Ömer’e (R.A.) bir bardak bal şerbeti getirdiler içmedi ve “Bunun hesabını benden uzak tutunuz” buyurdu.

Nafi diyor ki:
“Hasta olan İbn Ömer kızartılmış balık istedi. Medine’de balık yok denecek kadar azdı. Bir hayli aramadan sonra bir dirhem gümüşe bir balık buldum kızarttım ve Hz. Ömer’in oğluna getirdim. Tesadüfen o anda kapıya bir fakir geldi. İbni Ömer: “Ey Nafi, bu balığı o fakire ver” dedi. Ben “Nasıl olur, sen istedin diye çok zor bulabildim. Fakire parasını verelim” dedim. “Yok, balığı ver” dedi. Ben de emrine uyup balığı fakire verdim. Sonra fakirin arkasından gidip para verdim. Balığı yine alıp İbn-i Ömer’e get irdim:
“Balığın parasını verip balığı geri getirdim” dedim. “Yürü git balığı fakire ver ve parasını da alma. Zira peygamberimiz (S.A.S.) şöyle buyurduğunu duydum:
“Bir kimse arzu ettiği şeyi elde ettikten sonra Allah rızası için ondan el çekerse, Yüce Allah O’nun günahlarını affeder.”

Utbet -ül Gülam ateşte pişip lezzetli olmasını ve nefsi zevk duymasın diye hamuru ateşte pişirmez güneşte pişirip yerdi.

Mâlim bin Dinar’ın canı süt istedi. Kırk yıl sabredip içmedi. Birisi ona hurma verdi. Hurmayı evirdi çevirdi yine sahibine verdi ve şöyle dedi:
“Buyurun, siz yiyin. Ben kırk yıldan beri yemedim.”

Ebu Süleyman-i Darrani’nin müridi olan Muhammed bin El Cevari diyor ki:
“Ebu Süleyman sıcak ekmekle tuz yemek istedi. yanına götürdüm. Bir lokma aldı ve yerine koyup ağlamağa başladı: “Ya Rabbi, benim isteğimi verdin.Yoksa bana cezamı vereceksin? Tevbe ettim beni affet” dedi.

Malik b. Daygam diyor ki:
“Basra’da pazardan geçerken tere otu gördüm. Yemek için büyük arzu duydum. Fakat yemin ettim kırk yıl tere yemedim.”

Malik b. Dinar elli yıl Basra’da yaşadı. Bu sürede ne koruk yedi ne de taze hurma. Basralılara şöyle dedi: “Elli yıldır bir hurma bile yemedim. Buna rağmen ne benden bir şey eksildi ne de sizde bir şey arttı. Tam elli yıldır dünyayı terk ettim. Kırk yıldır canım süt istiyor, fakat ölünceye kadar yemeyeceğim.”

Hammad diyor ki:
“Davud-i Tai’nin ziyaretine gittim, kapısı kapalıydı. İçerden bir ses duydum. Şöyle diyordu: “Bir defa havuç istedin verdim. Şimdi de hurma istiyorsun. Sana asla hurma vermiyeceğim.” İçeri girdim. Davud’un yanında kimse yoktu. Meğer nefsine hitab ediyormuş .”

Bir gün Ebu Hazim pazara çıkar orada elma görür. Canı çeker oğluna: “Şu elmadan bana biraz satın al. Umarım helal elmalardır.” der. Oğlu elmaları alıp kendisine getirdiği zaman kendi kendine şöyle söylenir: “Ey nefsim, nasıl da beni aldattın, elmaya baktırıp heveslendirdin. Satın aldım. Fakat yemin olsun ki sana bu elmaları tattırmam.” Ve elmaları fakirlere gönderir.

Ut bet -ül Gülam diyor ki:
“Yedi yıl canım istediği halde et almadım. Nihayet utanarak bir parça et aldım, kızarttım ekmeğin içine koyup getirirken bir çocuğa rastladım.
Çocuğa “Babası ölen sen değilmisin?” dedim. “Evet” dedi. Eti kendisine verdim.” Bu olayı görenler diyor ki: Eti çocuğa verince,
“Yoksullara, öksüzlere ve esirlere de severek yemek verirler.” İNSÂN SURESİ, Ayet : 8 ayeti celilesini okudu ve bir daha et yemedi.”
Yine aynı zat yıllarca canı çektiği halde hurma yememişti. Bir gün az bir miktar hurma aldı ve akşam iftar sofrasına koydu. O gün insanları paniğe kaptıran bir fırtına koptu. Ubte kendi kendine şöyle dedi. “Sanırım bu durum, hurma aldığım için oldu. Onun için hurma yemem.”

Cafer b. Nasr diyor ki:
“Cüneyd bana zeytin almamı emretti, bende aldım. İftar vakti ağzına bir zeytin aldı ve çıkarıp attı. Sonra ağlayıp “Bu zeytini kaldır.” dedi. Ben de kendisine bu hususla ilgili bazı şeyler söyledim. Cüneyd bana şöyle dedi:
“Bana hafiften bir ses geldi: “Utanmıyor musun? Benim için vazgeçtin şeyemi döndün?” dedi. İşte bunun için zeytin yemekten vazgeçt im.”

Rivayete göre abidlerden biri ahbabını davet edip önüne çörek parçaları doğradı. Adam çöreklerin altına bakıp iyisini seçmeğe kalkışınca abid şöyle dedi: “Beğenmediğin ekmekte kaç kişinin emeği olduğunu ve nice hikmetler bulunduğunu biliyor musun? Yağmuru taşıyan buluttan hasadına kadar çalışanları hes ap et de kaç kişinin elinden geçtiğini düşün. Bunca elden sonra önüne pişmiş olarak gelmiş . Böyle olduğu halde hala ekmeği alt -üst ediyor, beğenmemezlikten geliyorsun.”
Biri anlatıyor:
“Kasım – el Cüi’ye gittim. “Zühd neye denir?” diye sordum. Bana “Bu hususta neler biliyorsun?” dedi. Bildiklerimi anlattım. O da dinledi, birşey demedi. Bunun üzerine “Siz bu hususta ne diyorsunuz?” dedim. Şunları söyledi: “Dikkat et. Mide insanın dünyalığıdır. Kişi midesine sahip olduğu oranda zahiddir. Midesine düşkün olduğu oranda da dünya kendisine sahiptir.”

Görülüyor ki din büyükleri şehvetlerine hakim olmuş ve doyuncaya kadar yemekten kaçınmış lardır. Bunu, yukarıda saydığımız faydaları elde etmek için yapmışlardı. Bazan da yiyicek maddelerinin helal olduğundan kesin olarak emin olmadıklarından zaruret miktarından fazlasını yememişlerdir.

Şehevi arzuların tatmini, zaruri ihtiyaç değildir. Hatta Ebu Süleyman tuzu bile fantezi saymış “Tuz ekmekten değildir. Ekmekten başka her şey şehevidir” demiştir. Bu en üstün derecedir. Bu kadarını yapmaya gücü yetmeyenler, kendilerini tamamen başıboş bırakıp şehvetlerine dalmamalıdırlar. Bir insanın her arzu ettiğini, yiyip, her istediğini yapması müsrifliktir. Devamlı olarak et yemeği yememek gerekir.

Hz. Ali (R.A.) diyor ki:
“Ben oğluma bir gün et , bir gün yağ, bir gün süt ve bir gün de yalnız sirke veririm.”
Müridin yemekten sonra hemen uyumaması müstehaptır. Zira yemekten sonra hemen uyursa iki gafleti bir araya toplamış olur.
Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Yediğiniz yemeği namaz ve zikirle hazmedip eritin. Yemeği hazmetmeden yatmayın. Aksi takdirde kalbiniz kararır ve vaktiniz boşa gitmiş olur.”
Yemek yedikten sonra en az iki rekat namaz kılmalı, yüz tesbih çekmeli, sonra da Kur’an okumalıdır.

Süfyan-ı Sevri yemek yiyip karnını doyurduğu geceyi ibadetle geçirirdi.
Gündüzleri de tok olsa gününü zikir ve namazla geçirir, şöyle derdi: “Karnı doyurulan köle veya merkebin işi çoğalır.”
Büyük velilerden biri müridlerine şöyle derdi:
“Arzuladığınız şeyleri yemeyin. Yerseniz peşine düşüp aramayın. Şayet ararsanız da sevmemeğe gayret edin.”

Az yemekten gaye nefsin kırılması, söz dinler hale getirilmesi ve terbiye edilmesidir. Nefis bu özellikleri kazanınca çok yemek hevesinden ve şiddetli arzulardan kurtulur. Onun için bazen üstad müridine kendisinin bile yapamadığı şeyleri teklif eder. Gaye yalnız açlık zahmetini çekmek değil, mideyi az yemeğe alıştırmaktır. Zira midenin ağırlığı gibi hiçbir şey yememenin sıkıntısı da kalbi meşgul eder ve ibadetten alıkor. Onun için nefis alıştırılmadan birden bire sıkıntılara katlanamaz.
Bu hususta en yüksek derece itidal üzere bulunmaktır. Bunun delili de Peygamber (S.A.S.) efendimizin takip ettiği yoldur. O bazen öyle oruç tutardı ki, bundan sonra hiç iftar etmez. Bazan da o kadar iftar ederdi ki, bundan sonra hiç oruç tutmaz sanırlardı. Evinden yemek istediğinde bulursa yer, bulamazsa “oruç tutayım” derdi. Balı ve eti severdi.

Maruf-i Kerhi de kendisine getirilen güzel yemekleri yerdi. Ama Bişri Hafi yemezdi. Maruf’a bu durumu sordular. Şöyle dedi: ” Bişri Hafi ziyaret yoluna gitmiştir. Bana marifet kapısı açılmıştır. Ben mevlanın sarayında misafirim. İhsan edip bir şeyler verirse yerim. Vermezse sabrederim. Benim ara yerde tasarrufum kalmamıştır.”
Ahmaklar bu makam hususunda çok yanılırlar. Zira nefsine karşı
koyamayan kimse “Ben de Maruf-u Kerhi gibi arifim” diyerek çalışma ve mücahedeyi bırakırlar. Oysa riyazeti iki kimse bırakabilir. Biri sıddık makamına kavuşan sıddıklar. Diğeri de sağlam zannedip ayaklarının kaymayacağına güvenenler. Maruf-u Kerhi nice uzun zamanlar riyazetle uğraştıktan sonra o mevkiye gelebilmiştir. Kendisine ne yapılırsa yapılsın kızmaz, her şeyi Allah’tan bilirdi. O halde söylediği söz de ancak onun gibi kimseler için doğru olabilir. O halde söylediği söz de ancak onun gibi
kimseler için doğru olabilir, herkes için değil. Bişr-i Hafi ve diğer bazı büyükler kendi nefislerinden emin olmadıkları için riyazet yolunu elden bırakmamışlardır. O halde başkaları hayale kapılmamalıdırlar.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: