Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Genel’ Category

İçkiden Dolayı Lanetlenen Şahıslar

Posted by Site - Yönetici Aralık 3, 2014

İçkiden Dolayı Lanetlenen Şahıslar

İçkiden Dolayı Lanetlenen Şahıslar

Hadis-i şerifte buyurdu:
-“Allâhü Teâlâ hazretleri lanet etsin:
1- İçkinin kendisine,
2- İçkiyi içene,
3- İçkiyi sunan (ve içiren),
4- İçkiyi satan,
5- İçkiyi satın alana,
6- İçkiyi sıkan (hazırlayan),
7- İçkinin sıkılmasını (hazırlanmasını) isteyene,
8- İçkiyi taşıyan,
9- İçkiyi kendisi taşıttıran
10- İçkinin bedelini (parasını) yiyenlere…”

Kaynak : Kenzul-Ummal: 13257,
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/56.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hadis-i Şerifler, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Dinini Bilmeyenin Dini Olmaz!

Posted by Site - Yönetici Aralık 2, 2014

DİNİN TEMEL DİREĞİ,Dinini Bilmeyenin Dini Olmaz!

Dinini Bilmeyenin Dini Olmaz!

Zararlı dış akımlardan, “misyoner” faaliyetlerinden korunabilmek için herkesin dinini çok iyi bilmesi lazımdır. Çünkü, dinini bilmeyenin dini olmaz!
Bunun için her Müslümanın dinini iyi öğrenmesi lazımdır. İmân, amel ve ahlâk ile ilgili, öğrenmesi ve yapması lâzım olan bilgileri ihtiva eden kitaplara “İlmihal” denir. İlmihâllerle zaruri din bilgileri verilir. Bu bilgileri öğrenmeyen bir kimsenin dînin emirlerini doğru bir şekilde yerine getirmesi mümkün değildir.

İlmihâl kitaplarında önce îtikâd (îmân) bilgilerine yer verilmiştir. Çünkü, inanılacak şeyler, dînin esâsını teşkil eder. Burada imanın altı şartı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği şekilde anlatılır. Sonra islamın beş şartı; ibâdet, helâl ve haram bilgileri anlatılır. Bundan sonra da, İslâm ahlâkından bahsedilir. Bu kısım, kalbi kötülüklerden temizlemenin, kısaca iyi bir Müslüman olmanın yollarını öğretir.
İlmihâl kitaplarının kaynağı, fıkıh kitaplarıdır. Fıkıh ilmi, insanların yapması ve yapmaması lâzım olan işleri bildirir. Fıkıh bilgileri, edille-i şeriyye denilen, “Kitap”, “Sünnet”, “İcmâ” ve “Kıyâs”tan çıkarılır. Dînin hükümlerini bu dört kaynaktan çıkartan müctehid âlimlere “Fakîh” denir.

Müctehid olmıyanların doğrudan doğruya bu dört kaynaktan fıkıh bilgisi öğrenmeleri imkânsızdır. Bunun için din bilgileri ancak fıkıh kitaplarından öğrenilebilir. Cehenneme gidecekleri hadîs-i şerîfte bildirilen “Yetmiş iki sapık fırka” âlimleri, Kur’ân-ı kerîmden yanlış ma’nâ çıkardıkları için sapıttılar. Âlimler sapıtınca, âlim olmıyanların Kur’an-ı kerimden, hadis-i şeriflerden dinini öğrenmeye kalkışması felâket olur. Kur’ân-ı kerîmin hakîkî ma’nâsını öğrenmek isteyen, Ehl-i sünnet âlimlerinin kelâm, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okuması lâzımdır.
Dört mezhebin kelâm (iman) kitapları aynı olup, fıkıh kitapları başka başkadır. Halk için yazılmış olan ve herkesin bilmesi ve yapması gereken iman, ahlâk ve fıkıh bilgilerini kısaca ve açıkça anlatan kitaplara “İlmihâl” kitapları denilmiştir. Her müslümanın, evinde mutlaka muteber ilmihâl kitabı bulundurması, dinini ilmihâl kitaplarından öğrenmesi şarttır.

İlmihâl kitabını alırken de rastgele almayıp, nakli esas alan, kafasına göre yorum yapmayan, dînini bilen, seven ve kayıran mübârek insanların ilmihâl kitaplarını alıp, çoluğuna ve çocuğuna öğretmek her müslümanın birinci vazîfesidir. Kendilerine aydın din adamı ismini ve süsünü veren câhil ve sapık kimselerin sözlerinden ve yazılarından din öğrenmeğe kalkışmak, kendini Cehenneme atmak demektir.
Bunun için dinimiz fıkıh bilgisine çok önem vermiştir. Bir kimse Kur’ân-ı kerîmi, ihtiyaç miktarı ezberledikten sonra, fıkıhla meşgûl olmalıdır! Çünkü, Kur’ân-ı kerîmi ezberlemek farz-ı kifâye, fıkhın kendine lâzım olan miktarını öğrenmek ise farz-ı ayndır. Peygamber efendimiz, “İbâdetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.” “Her şeyin dayandığı direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh ilmidir.” buyurmuştur.

Kur’an-ı kerimde, Resulullaha ve âlimlere uymamız emrediliyor. Peygamber efendimiz de, “Âlimlere tabi olun” buyuruyor. O hâlde, Allahü teâlânın emrine uyarak, âlimlere tabi olmamız, uymamız şarttır. Bu vesîkalardan anlaşıldığı gibi, din ancak, bu âlimlerin kelâm, fıkıh ve ahlâk kitaplarından ve bu ilimlerin biraraya getirildiği, toplandığı ilmihâl kitaplarından öğrenilir.

Asırlardır, İslamiyet böyle öğrenildi, bu yol sayesinde bozulmadan bize kadar geldi. İslamı yok etmek isteyen güçler acı tecrübelerden sonra bunun farkına vardılar. Bunun için, saldırılarını islam âlimlerine ve bunların yazdığı fıkıh ve ilmihal kitaplarına yönelttiler. Biliyorlar ki, bu kitaplar halkın gözünden düşürülürse, Müslümanlar arasındaki bütünlük bozulacak, dinde anarşi çıkacak. Müslümanlar birbirini yiyip bitirecek. Böylece, asırlardır top, tüfek ve diğer bütün güçleri ile yapamadıklarını hiçbir sıkıntıya girmeden yaptırmış olacaklardır.
Maalesef bunda da hayli mesafe katetmiş oldukları görülüyor. Sözde dini temsil eden, bu ilahiyatçıların, bu aydın din adamlarının televizyonlarda, açıkca ilmihal, fıkıh kitaplarının zararlarını tartışmaları bunun açık göstergesidir.

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

MAKSATLARI ÜZÜM YEMEK DEĞİL; BAĞCIYI DÖVMEK

Posted by Site - Yönetici Aralık 1, 2014

horozdan kurban olurmu, ayakkabidan kurban olurmu,zekeriya beyaz

Danaya degil, Ayakkabıya Girin.

Son yıllarda Kurban Bayramlarında çatlak kafalardan çatlak sesler yükselmeye başladı. Çok değil 15-20 sene önce böyle tartışmalar olmazdı. Herkes haddini bilirdi, 1400 yıldan beri, kurban hangi tür hayvanlardan nasıl kesiliyorsa, eti, derisi nasıl dağıtılıyorsa her müslüman böyle yapıyor dolayısıyla manevi bir huzur içinde bayramlar idrak ediliyordu. İslamiyete, kurbana inanmayanlar da haddini biliyor, “Bu bir inanç meselesidir, herkes dininin emrettiği şekilde yapmalıdır” diyerek Müslümanların işine karışmıyorlardı.

Daha sonra ne olduysa, nereden emir aldılarsa, topyekün dine müdahaleye, saldırıya geçtiler. Yapılanlar akla uygun değil iddiası ile dine, ibadetlere yön vermeye kalkıştılar. Maksatları, üzüm yemek değil bağcıyı dövmek; dini önce tartışmaya açmak, yıllardır dinden uzak bir şekilde yetiştirilen cahil kitlelerin kafalarını karıştırmak. Sonra da dine iki de bir müdahale ile, dinde reform yaparak dini oyuncak haline getirmek. Oyuncak haline getirdikleri dini, halka gösterip, “işte sizin inandıklarınız” diyerek, bunları dinden uzaklaştırmak. Adı islamiyet olup, İslamiyetle ilgili olmayan, insanların uydurdukları bir felsefi düşünce sistemi meydana getirmek.
Gelelim şimdi Kurban tartışmalarına: Daha önceki seneler ‘kurban kesmek vahşettir’ fikrini işlemeye çalıştılar. Bu tutmayınca da, kurban sadece, sığırdan, keçi, koyundan olmaz: horozdan, tavuktan da olur saçmalığını ortaya attılar. Bu sene de, kurban kesmeye lüzüm yok, bunun yerine bedelini fakirlere vermek daha sevaptır, fikrini gündeme getirdiler.

Bununla ilgili fakir, muhtaç kimselerin yaşayışlarını sergileyerek, halkın saf vicdanını etkilemek istediler. İslamiyetle ilgisi olmayan birçok köşe yazarı günlerce bunu işledi. Açılan kampanyalara öncülük ettiler. Şimdi bunlara sormak lazım; Müslümanlar, sizin yaşayışınıza, noel kutlamalarınıza karışıyorlar mı, istismar ettiğiniz fakirler sıkıntı içindeyken, lüks otellerde, lokantalarda, şampanya patlatmalarınıza su gibi para harcamalarınıza müdahale ediyorlar mı?
Lafa gelince, herkes uzmanlık alanında konuşsun diyorlar, kendileri ise, Diyanetin, “ Kurban kesmek yerine bedelinin tasadduk edilmesi, bu ibadetin yerine geçmez.” fetvasına rağmen dini konularda ahkam kesip Müslümanları yönlendirmeğe kalkışıyorlar.

Neymiş efendim, fakirler muhtaç iken, kurban kesilirmiymiş. Bunlar elmayla armudu toplamaya çalışıyorlar. Tabii ki muhtaçlara yardım etmek lazım. Nasıl ki kurban kesmek dinimizin emri ise fakirlere yardım etmek de dinimizin emridir. Fakat onun yeri başka. Devlete vergi borcu olan, bizim mahallede çok zor durumda olan kimseler var, ben vergimi bunlara vereceğim, diyebilir mi? Elli milyon vergi borcuna karşılık fakirlere 300 milyonluk yardımda bulunsa, vergi borcundan kurtulabilir mi? Vergini de vereceksin, fakirlere yardım da edeceksin. Zengin, üçyüz milyonluk kurban yerine fakirlere, üç trilyon yardım yapsa, kurban kesmeme günahından kurtulamaz. Bunu onlar da biliyorlar, fakat maksatları başka: Dinimizin önemli bir emri olan kurban ibadetini ortadan kaldırmak.

Dinin emir ve yasaklarını değiştirmek isteyenler, hep aklı mantığı öne sürüyorlar. İslamiyette, aklın ermediği şeyler çoktur. Fakat, akla uymayan birşey yoktur. Âhıret bilgileri ve Allahü teâlânın beğenip beğenmediği şeyler ve Ona ibâdet şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsalardı ve akıl ile doğru olarak, bilinebilselerdi, binlerce Peygamberin gönderilmesine lüzum kalmazdı. İnsanlar, dünya ve âhıret saadetini kendileri görebilir, bulabilirdi ve Allahü teâlâ, hâşâ Peygamberleri boş yere ve lüzûmsuz göndermiş olurdu.

Hiçbir akıl, âhıret bilgilerini bulamayacağı, çözemiyeceği içindir ki, Allahü teâlâ, her asırda, dünyanın her tarafına, Peygamber göndermiş ve en son ve kıyâmete kadar değiştirmemek üzere ve bütün dünyaya, Peygamber olarak, Muhammed aleyhisselâmı göndermiştir.

Bunun için, her müslümanın akla, mantığa vurmadan, dinimizin bildirdiklerine inanmak ve yapmak zorundadır. Bunlar da ancak, Peygamber efendimizin varisleri olan âlimlerimizin yazdığı fıkıh, ilmihal kitaplarından öğrenilir. Dini bozmak, yok etmek için çalışan reformcuların, dinsizlerin kitaplarından öğrenilmez.

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Kurban, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

“MUHAKKAK Kİ ALLAH SABREDENLERLE BERABERDİR.”*

Posted by Site - Yönetici Kasım 30, 2014

Dünyanın En Değişik Hastalıkları.Allah sabredenlerle beraberdir

MUHAKKAK Kİ ALLAH SABREDENLERLE BERABERDİR.”*

.”* Cenab-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sından biri de Sabûr ism-i şerifidir. Her kimde sabır varsa onda kudret-i ilahiye’den bir tecelli vardır. Hele bu ehl-i sabır bir yere gelip bir cemaat olurlarsa mutlaka Allâh’ın inayetine nail olurlar, Allah onların daima dostu ve velisidir. Duaları kabul olur, ve ilahi yardım daima onların yanlarında dolaşır. Bakara Sûresinin 153. âyet-i kerîmesinde -meâlen- “Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” buyurulmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

Müslüman’a vücuduna batacak bir dikene varıncaya kadar yorgunluk, hastalık, keder, hüzün, eza ve iç sıkıntısı isabet ederse, Allâhü Teâlâ bu sıkıntıları o müslümanın günahlarından bir kısmına keffaret kılar.

Sabredenlere cennet müjdelenmiştir. Ata Bin Ebi Rebah (r.a.) anlatır: “İbn-i Abbas (r.a.) bana: Sana cennet kadınlarından bir kadın göstereyim mi? dedi. Ben: Evet, göster, dedim. İbn-i Abbas (r.a): “İşte şu esmer kadındır. Bu kadın bir ara Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’e geldi ve: “Beni sara hastalığı tutuyor ve üstüm başım açılıyor. Benim için Allâhü Teala’ya dua ediver.” dedi. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz de:

İstersen hastalığına sabret, bunun karşılığında sana cennet vardır. İstersen sana afiyet vermesi için Allâh’a dua edeyim buyurdu. Kadın: “Ben sabredeyim. Ancak sara tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için Allâh’a dua ediver.” diye rica etti. Peygamberimiz de ona dua etti.

İmam-ı Rabbani Hz. Mektubat-ı Şerife’sinde (c. 2, Mek.17) şöyle buyurur: “Bu sıkıntılar görünüşte yara gibi gözükse de hakikatte merhemdirler ve manevî yükselişe, sevap kazanmaya vesîle olurlar. Allâhü Teâlâ’nın yardımıyla dünyada bu sıkıntılardan dolayı elde edilen neticeler, âhirette verileceği ümid edilen nimetlerin yüzde biridir.

* Bakara Sûresi, 153. âyetin meâlinden.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

YAPILAN İYİLİK KONUŞULMAMALIDIR

Posted by Site - Yönetici Kasım 29, 2014

YAPILAN İYİLİK KONUŞULMAMALIDIR

YAPILAN İYİLİK KONUŞULMAMALIDIR

Vaktiyle bulunduğu küçük yerde geçim sıkıntısı çeken dürüst ve temiz yaratılışlı genç bir adam, bir gün memleketine çok uzakta bulunan bir şehir merkezine giderek iş bulup çalışmaya, kendine yeni bir hayat düzeni kurmaya karar verdi. Bu niyetle vakit kaybetmeden hazırlanıp yola koyuldu. Genç adam bu yolculuğu sırasında yorum ve açıklaması kendisi için imkânsız olan bir takım olaylarla karşılaştı

Bunlardan biri şuydu: Bazı kimseler bir tarlaya buğday ekiyorlar, ekilen buğdaylar hemen yetişip olgunlaşıyor, onlar da hiç vakit kaybetmeden hasat ediyorlar, sonra bunları ateşe verip yakıyorlardı

İkinci olarak şuna şahit olmuştu: Bir adam büyük bir taşı kaldırmaya çalışıyor, kaldıramıyor; ama bu taşa bir tane daha ekleyince kaldırabiliyor, bir üçüncüyü ekleyince daha da rahat kaldırabiliyordu

Şahit olduğu bir başka olay da şu idi: Bir adam bir koyuna binmiş, onun üzerine birkaç kişi daha binmiş koşturuyorlar, arkalarından birileri de onlara yetişmek için çabalıyor ama yetişemiyorlardı

Adam bunlarla kafası Karışmış birhalde uzun yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadan şehrin kapısına geldi Burada nurani bir ihtiyar kendisini durdurup nereden geldiğini, niçin geldiğini yolculuğun nasıl geçtiğini sordu Adam herşeyi anlattı ve yolda karşılaştığı alışılmamış hadiseleri de serüvenine eklemeyi unutmadı Bunun üzerine ihtiyar bu genç adama rastladığı olayları bir bir açıkladı:

Senin yolda ilk rastladığın buğday ekip hemen hasat eden ve sonra ateşe verip yakan insanlar, iyilik edip de onu sağda solda konuşarak değerini sıfıra indiren insanları simgeler.

Taş kaldırmaya çalışan kimse de şunu anlatır: İnsana ilk işlediği günah ağır gelir, onun altında ezilir Ama ona tevbe etmeden başka günahlar işlemeye devam ederse artık o günahlar ona hafif gelmeye başlar.

Koyun ve ona binenlere gelince, koyun cennet hayvanıdır Sırtındakileri cennete taşımaktadır Koyuna ilk defa binen alimlerdir Ondan sonra binenler her sınıftan müminlerdir Bunlara yetişmek için koşanlar ise inançsızlardır

Kaynak : Kıssadan Hisseler

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

ÖLÜMÜN HAKİKATİ

Posted by Site - Yönetici Kasım 28, 2014

ölüm hakkında,kabir azabı,mezarlık,kabir hakkında

ÖLÜMÜN HAKİKATİ

Çok insanlar, ölüm hakkında büyük yanılgılara düşmüşlerdir.
Bazı insanlar, öldükten sonra yeni bir hayatın varlığına inanmamışlar, ahiretin varlığını bile kabullenmek istememişlerdir. İnsan ölümünün, hayvanların ölmesi,bitkilerin kuruması şeklinde olduğu zannına düştüler Tabii ki, bu büyük yanılgı, Allah’a imanı olmayan bu münafık ve Kâfirleri nihayetsiz bir pişmanlık ve azap çekecekleri sona sürükledi.
Bazı insanlar, kıyamet varlığını kabullenmekle birlikte, kabir azabı veya mükafatı diye bir şey olmayacağını sandılar.
Bazı insanlara gelince, onlar da her nekadar ruhun baki olup ölümle yok olmayacağına inandılarsa da, ceza veya mükafatın cesede değil de, sadece ruha olacağını, cesedin hiçbir şekilde dirilip haşr olmayacağını sandılar.
(Oysa, cezayı çeken veya mükafata nail olan yalnız ruh değil, cesettir de aynı zamanda. Ceset ve ruh birbirinden ayrılmaz bir bütün oluştururlar.)
Kuşkusuz bütün bu düşünceler, görüşler, gerçekle ilgili olmayan batıl görüş ve fikirlerdir. Sağlam kaynakların gösterdiği, ayet ve hadislerin haber verdiği gerçek, ölümün sadece bir yer değiştirmekten ibaret olup, cesetten ayrılan ruhun ya azab veya nimet içinde olmak üzere baki kalmasıdır.

Ruhun bedenden ayrılması ile bedenin kullanılmaz hale gelmesi demektir.
Azalar, ruhun aletleridir. Ruh, göz ile görür, kulakla işitir, kalp ile anlar ve diğer azaları istediği işlerde kullanır. Fakat ruh, bedenden ayrılınca, bütün bu azalar işlemez hale gelir. Aslında burada kalp, ruhdan ibarettir. Kendisi için birer alet olan azaları olmaksızında ruh her şeyi anlar. Bunun için çeşitli üzüntü ve zevk veren şeylerle karş ılaşır. Kısacası, ruhun vasfı olan her şey, ruh bedenden ayrıldıktan sonra da devam eder. Fakat bedenin vasıfları olan şeyler, ruh bedenden ayrıldıktan sonra işlemezler. Ancak ruh, cesede döndükten sonra çalışmaya başlar.
Ruhun azalar üzerinde yetki sahibi olması gerçek olmaktan çıktığı zaman, bu bilgi, idrak, üzüntü ve sevinç gibi haller ile zevk ve kederi kabul etme halleri kendisinden geçmez. Gerçekte insan, keder ve zevkleri anlayan manadır. Mana ise, gelip geçici değildir. Ölmez, ebedidir. Ölümün manası, ruhun bedenden ayrılıp bedenin sahibi olma yetkisini kaybetmesidir.
Kötürümlükte olduğu gibi, bedenin ruha itaat etmemesi demektir.
İnsanın hakikati ruhudur. Bu değişikliği iki yönden incelemek mümkündür:

I) Birinci değişiklik, insanın göz, kulak, dil, ayak, el gibi azalarının ve aile, çocuk, dost ve ahbapları ile mal ve servetinin kendisinden ayrılması demektir. Zaten insanın bunlardan ayrılması ile bunların insandan ayrılması arasında bir fark y oktur. Çünkü her iki şekilde de üzüntü, hasret birdir. Şu halde ölüm, insanın bir yer değiştirmesi, yani başka bir âleme intikal etmesi ile buradaki varlıklardan ayrılması demektir. Dünya zevk aldığı, arzu ettiği şeyler var ise, ölümü ile birlikte onlardan ayrıldığı için üzülür, onların hasretini çeker. Fakat dünya âleminde sadece Allah ile dost olup yalnız Allah ‘ın zikirden zevk alırsa, ölümü ile bir hasretlik çekmez. Bilakis sevinci çoğalıp saadeti kemale erdiği gibi, kavuşma hasreti ile yanıp tutuştuğu sevgilisi Yüce Rabbi arasındaki tüm engellerde kalkmış olur. İşte ölüm ile hayat arasındaki ayrılığın sebebi budur.

II) İkinci değiş iklik, uykuda görmediklerini uyanık halde iken gördüğü gibi,hayatta iken görmediklerini ölümde kendisine gösterirler. “As lında insanlar hayatta iken uykudadırlar. Öldükten vakit, uyanırlar.” denilmiştir. Öldükten sonra ilk keşfedilen şey, iyilik ve kötülüklerinden insanın kendisine kar ve zarar veren şeylerdir. Çünkü bunlar,kalbinin gizliliğinde dürülmüş olan kitabında yazılı idiler. ancak dünyanın meş galeleri, onları bilmesine engel oluyorlardı. Dünya meşgaleleri ortadan kalkınca, bütün yapmış olduğu iyi – kötü amelleri kendisine açıklanır. Günahına baktığı zaman, onun üzüntüsü kendisine öyle
tesir eder ki, bu üzüntüden kurtulmak için cehenneme atılmayı bile göze alır. O vakit kendisine:
Bugün sana karşı, iyi hesap görücü olarak kendi nefsin yeter.” (İs râ Sûres i, ayet: 14) denilir.

Bütün bunlar, can bedenden ayrılır ayrılmaz, daha mezara girmeden keşfedilir. Dünyaya bağlandığı şeyler için, hasret çeker, bu hasret ateşi ile yanar. Bunun yanında ahiret için hazırladığı azığı için üzülmez. Çünkü ahiret için azık alan, gayesine ulaştığı vakit zaten buna sevinir. Bu, dünyalıktan ancak zaruri ihtiyacını alıp ondan da gönüllerini doyurmak için zaruretten kurtulmak isteyenler içindir ki, istediği de olmuştur.
İşte bu kimsenin durumu, elem ve azabın büyük bir çeşididir ki, bu azab ve keder daha mezara konmadan ölümü ile başlar. Mezara konduğu zaman, başka bir azabı tatbik için, bir çeşit o azabı tadacak şekilde, ruh tekrar bedene döner. Tabii, affedilenler de olur. Dünyaya bağlanıp dünyanın zevk ve eğlencelerine dalan kimseler; hükümdarın müsamahakar davranacağını, ya da farkında olmayacağını sanarak hükümdarın evinde bulunmadığı bir zamanda, hükümdarın malına ve evine sahip çıktığında ani olarak yakalanıp bütün suç ve kötülüklerinin yazılı olduğu bir defterle hükümdarın karşısına çıkması gibidir. Bu durumda hükümdar, hiddetli ve öfkeli bir durumda, iltimas kabul etmez olduğu halde, yaptıklarının cezasını ona çektirmeye hazırlanmaktadır. Henüz hükümdarın bir ceza tatbikatına girişmeden önce, o kimsenin içinde bulunduğu durumu bir düşünün. Nasıl korku, pişmanlık, utanç, rezalet ve üzüntü içindedir. Bütün bu durumlar kendisini kaplamış olduğu halde o kimse, kendisi için mukadder olan akıbetini düşünmektedir.
İşte, daha mezarında azaba çektirilmeden önce, ölür ölmez, dünyaya aldanıp dünyanın zevk ve eğlenceleri içinde bir ömür sürdüren facirin durumu da buna benzer. Korku, pişmanlık, hasret , utanç kendisini sardığı halde acı akıbetini beklemekte olan bu kimseler gibi, Hz. Allah bizi o gizli kötülüklerin ortaya çıktığı, rezil ev kepazeliğin yükü altında pişmanlığın sardığı o günün dehşetinden korusun. Kuşkusuz, gizli kötülüklerin yüzümüze vurulduğu o gün, rezil ve kepaze olmak; dayak yemekten ,azalarımızın kesilmesinden çok daha kötüdür. Bizi bekleyen acı akıbet bir yana…

Bütün bunlar, ölüm anındaki ölümün durumuna işarettir. Hepsi ölümün, birer hakikatidir. Bu hakikatleri ancak basiret sahibi olan kimseler görebilirler. Ölümün yüzünden tamamen perdeyi kaldırıp içyüzünü açıklamak, mümkün değildir. Çünkü hayatı bilmeyen, ölümü nasıl bilsin?
Hayatı bilmek, ruhun hakikatini bilmek ve kendi mahiyetini anlamakla mümkündür. Fakat ruh hakkında konuşmak sevgili Peygamber Efendimize izin verilmemiştir. Ancak: “Ruh, Rabbimin emrindedir.” diye buyurmakla yetinmesi istenmiştir. İslam âlimlerinin de bu konuda konuşma yeteneği ve müsaadesi yoktur. Bunun için, ruhun mahiyeti ancak öldükten sonra anlaşılır. Ölüm, ruhun ve ruh anlayışının yoklu ğundan ibaret değildir. Buna birçok ayet ve hadisler delalet etmektedir.
Hz. Allah, şehitler hakkında bir ayet -i celilede şöyle buyurmaktadır.
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayınız. Onlar, Rablerinin yanında diridirler. Hepsi de sevinç içinde rızıklanırlar.
(Ali İmran Sûres i, ayet : 169)

Kureyş ‘in ileri gelenleri Bedir savaşında öldükleri vakit , Resulullah Efendimiz onları isimleri ile çağırarak:
Ey falan, ey falan, ey falan, ben gerçek olarak Rabbimin bana olan vaadini hakkıyla buldum. Siz de Rabbinizin size olan vaadini (azabını) gerçek buldunuz mu?” diye buyurdular.

Sevgili Peygamber Efendimiz, kendisine: “Ölüleremi ses leniyorsun? Onlar, bunu nereden duyacaklar?” diyenlere şöyle cevap buyurdu:
Onlar, bu sözleri sizden daha iyi duyarlar. Ancak cevap vermeye muktedir değillerdir.”
Yukarıdaki ayet -i celilede, iyilerin ruhlarının yaşadığına kesin bir delil olduğu gibi, sevgili Peygamberimizin bu hadis -i şerifi kötülerin de ruhlarının yaşadığına kesin bir delildir. Zaten insanlar ya mü’mindir, ya da Kâfir-münafıktır. Her iki durumda da ruhları yaşar.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Mezar, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.
Bu, ceza ve mükafatın sonraya kalmadığını, ölüm anında kendini gösterdiğini ve ölmenin sadece bir yer değiştirmekten ibaret olduğunu açıkça belirtmektedir.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölüm, kıyamettir. Ölmüş olanın kıyameti kopmuş demektir.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Sizden biriniz öldüğü vakit , varacağı yeri (cennet veya cehennem) kendisine sabah ve akşam gösterilir. Eğer cennetlik ise cennetteki yeri, cehennemlik ise, cehennemdeki yeri gösterilir. Ve:İşte kıyamet günü dirilip gideceğin yer burasıdır.” denir.”

Ebû Kays diyor ki:
– Alkame ile birlikte bir cenazede bulunuyorduk. Alkame bana dönüp: ” İşte bu adamın kıyameti kopmuştur.” dedi.
Hz. Ali diyor ki:
– Cennetlik veya cehennemlik olduğunu bilmeden hiçbir kimse dünyadan ayrılamaz.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Garip olarak ölen şehit olur, kabir azabından emin olur. Rızkını alır ve cennetteki rızkının rüzgarı kendisine estirilir, kokusunu alır.
Meşruk diyor ki:
– Kabir azabından, dünya sıkıntısından ve Allah’ın azabından emin olan kimseye gıpta ettiğim kadar hiçbir şeye gıpta etmem.
Yahya bin Velid diyor ki:
– Bir gün Ebû Derda ile birlikte geziniyorduk. Kendisine:
Dostların hakkında en çok neyi seversin?” diye sordum.
O bana dedi ki:
Dostlarım hakkında en çok sevdiğim şey, onların ölmesidir.
Ona tekrar sordum:
Peki ya ölmezlerse, o vakit onlar için neyi seversin?
O bana dedi ki:
Ölmedikleri takdirde, onlar için mal ve evlatlarının az olmasını isterim.
Çünkü mal ve evlat, fitneye sebep olur. Aynı zamanda dünyaya bağlanmaya da sebeptir. Oysa ölüm anında bunlardan ayrılmak zorunluğu vardır. Bu yüzden gözlerimin arkada kalmalarını istemem.
Zevklerin en üstünü, Allah yolunda ölen şehitler içindir. Çünkü onların savaşmaları, dünyadan tamamen ilgilerini kesip Allah’a kavuşmaları ve Allah yolunda öldürülmeye rıza gös termelerinden dolayıdır. Onlar, ahiretlerini elde etmek için, dünyalarını sattılar. Dünyasını satan kimsenin gözü, sattığında değil aldığındadır. Ahirete baktığı zaman, onu aşk ve arzu ile satın aldığını görür. Ayrıldığı şeye (dünyaya) arzusu az, fakat satın aldığı şeye (ahirete) karşı arzusu çoktur. Bazı hallerde kalp, sadece Allah sevgisi ile doludur. İşte, kalbi sadece Allah sevgisi ile dolu olduğu halde, Allah uğrunda savaşıp şehitlik mertebesine ulaşmayı, Allah’a kavuşmayı isteyen bir kimse, o anda ölmeyebilir de… O zaman, yalnız Allah sevgisi ile dolu olan kalbin durumu değişebilir. Fakat savaş , ölüm sebebi olduğuna göre, bu esnada kalp tam anlamı ile Allah’a yöneldiği ve her şeyi terkedip ilgiyi kestiği anda da şehit olunur. Bu halde olan ölüm, en büyük nimettir.
Çünkü insanoğlunun arzu ettiği her şeye, bu nimeti elde etmekle kavuşulabilir.
Hz. Allah bu hususta şöyle buyuruyor:
istedikleri her şey, onlar içindir.” (Nahl Sûres i, ayet : 57)

Bu, cennet zevklerini bir araya toplayan, en kapsamlı bir ibaredir.
En büyük azapda, insanı en çok arzu ettiği şeyden uzaklaştırmaktır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:
Kendileri ile arzu ettikleri şeyler arasına bir set çekilmiştir.” Bu da, cehennemliklerin azabının en kapsamlı bir ifadesidir.

Cabir’in babası, Bedir Savaşında şehit düşenler arasında idi. Sevgili
Peygamber Efendimiz, Cabire hitaben şöyle buyurdular:
“Ey Cabir! Sana müjde olsun ki, Allah-ü Teâlâ, babanı diriltip manevi huzuruna aldı. Ve: “Benden ne istersen dile, sana vereyim.” dedi. Baban da: “Yâ Rab! Sana hakkıyla kulluk edemedim. Senden bütün istediğim, beni bir kez daha dünyaya göndermendir ki, Senin rızan için sevgili habibinin (Muhammed’in) önünde tekrar şehit olayım.” dedi. Bunun üzerine Allah-ü Teâlâ ona şöyle buyurdu: “Benim ilmimde, senin bir daha geri dönmen imkansızdır.

Ka’bül Ahbar diyor ki:
– Cennette ağlayan bir adam bulundu. “Cennette olduğun halde böyle ağlamanın sebebi nedir?” diye kendisine soruldu. O: “Ben, Allah uğrunda bir kez şehit oldum. Oysa, dünyaya dönüp birkaç kez daha Allah uğrunda şehit olmak istiyorum. Bunun için ağlıyorum.” dedi.
Dünya, mü’min için bir zindandır. Mü’min ecel şerbetini içer içmez, Allah’ın fazlı ile, kendisine dünyanın bir zindan olduğu bildirilir. Bu, karanlık bir evde hapsedilip de kapısı geniş , aydınlık, yeşillikli bir bahçeye açılan bir insanın durumuna benzer.
Aydınlık, yeşilliklerle, meyve ağaçları ile donatılmış , kuşların ötüş tüğü bir bahçeyi gören insan, bir daha o karanlık eve girebilirmi ders iniz?
Sevgili Peygamber Efendimiz, buna misal getirerek, ölen bir kişi hakkında şöyle buyurdu.
Bu adam dünyadan göç etti. Dünyayı ehline terketti. Eğer bu adam, dünyadan ayrılışına memnun ise, sizden herhangi biriniz tekrar ana rahmine dönmek istemediği gibi, o da dünyaya dönmek istemez.”
Yani dünyaya nazaran ahiretin, ana rahmine nispetle dünya gibi olduğunu belirtmek istemişlerdir.

Bir adamın öldüğünü haber verdiklerinde, sevgili Peygamber Efendimiz:
O kimse, ya istirahattedir, ya da dünyadakiler ondan yana istirahattedirler.” diye buyurdular.
Yani; iyi insan ise, istirahat etti. Yok kötü insan ise, o vakit millet , o kimsenin şerrinden kurtuldu.

Amr bin Dinar diyor ki:
Ölmüş olan herkes , hayatta kalanların ne yaptıklarını bilir, hatta kendisini kefenlediklerini bile bilir ve onlara bakar.”

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Dünyaya nazaran sineğin dünya boşluğunda dolaştığı bir boşluk kadar zaman kalmıştır. Ölmüş olan kardeşleriniz hakkında sizi Allah’a havale ederim. Çünkü sizin yaptığınız her şey, onlara bir bir arz olunur.”
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Kötü işlerinizle ölülerinizi rezil etmeyin. Çünkü sizin amelleriniz, onlara arzolunmaktadır.

Bu yüzden Ebû Derda, ölmüş olan dayısı için Yüce Allah’a şöyle niyaz ederdi:
Allah’ım! Abdullah bin Revaha’n ın karşısında rezil olacağım bir kusur işlemekten sana sığınırım.

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Ölü kendisini yıkayanı, taşıyanı ve mezara indireni bilir.

Salih-i Merî diyor ki:
“Ölüm anında, ruhların buluştuğunu duydum. Eski ruhlar, yeni gelen ruha: “Sen neredesin? İyi yerde misin, yoksa kötü yerdemisin?” diye sorarlar.”

Ubeyd bin Ümeyr diyor ki:
– Mezardakiler, Yeni bir ölü geldiği vakit, ondan çeşitli haberler sorarlar.
Örneğin: “Falanca’nın durumu nasıldır?” gibilerden. Yeni gelen ölü de:
Haberiniz yok mu? O çoktan öldü. Demek size gelmedi.” der. Bunun üzerine onlar: ” İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” (Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz). Muhakkak başka tarafa gitmiştir.” derler.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Bir mü’minin ruhu bedeninden ayrıldığı zaman, Allah’ın rahmetine mazhar olmuş olan diğer mü’min kulların ruhları adeta önden gelen bir müjdeci gibi, onu karşılarlar. Bir kısmı: “Bırakın, kardeşiniz nefes alsın. Çünkü büyük zorluklardan henüz yeni kurtulmuştur.” derler. Ve: “Falanca kimse ne yapıyor? Falanca kız evlendi mi?” diye haberler sorarlar. Daha önce ölmüş olan bir adamdan haber sorduklarında: “O, benden önce öldü.” der. Bunun üzerine onlar: “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. O, haviye’yi
(cehennem ateşini) boylamıştır.” derler.”

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

İçki İçenlerin Ahiretteki Hali..

Posted by Site - Yönetici Kasım 27, 2014

İçki İçenlerin Ahiretteki Hali..

İçki İçenlerin Âhiretteki Hâli..

Hadis-i şerifte buyurdu:
-“Kim dünyada içki içerse, Allâhü Teâlâ hazretleri ona, büyük siyah yılanın zehiri ve akreplerin zehrini içirir.
İçkici kişi, yılan ve akreplerin zehrini içtiği zaman, daha o zehirleri içmeden önce onun yüzünün etleri bir kabın içine düşer.
Adam onları içtiği zaman, onun eti bir cîfe (leş) gibi kokmaya başlar. Mevkifin ehline eziyet verir.
Kim, şarap ve içki içme işinden tövbe etmeden önce ölürse; o kişinin dünyada içmiş olduğu içkinin her yudumuna karşılık, ona cehennemin irinlerinden bir içimlik içirmek, Allâhü Teâlâ hazretlerinin üzerine haktır…”

Kaynak : Nusubu’r-Raye: c. 4, s. 298.
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/55-56.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hadis-i Şerifler, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hak Yoldan Dönenlerin Azabı

Posted by Site - Yönetici Kasım 26, 2014

Cehennem,cennet,cehennem azabi,kiyamet,mahser,mizan,sirat,hell,the hell,satan,seytan,halal,haram,halal,haram,

Hak Yoldan Dönenlerin Azabı

Vaktinin şeyhlerinin en büyüğü olan Ebû Abdullah eş-Şirâzî (k.s.) hazretleri buyurdular:

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini rüyamda gördüm, şöyle buyuruyorlardı:
-“Kim Allâhü Teâlâ hazretlerine giden bir yolu öğrenir ve ona girer… Sonra da o yoldan dönerse, Allâhü Teâlâ hazretleri, alemlerden hiçbir kimseye etmediği bir azap ile ona azap eder.

Bu fakir zebîh (ismail Aleyhisselâm’ın) adaşı (İsmail Hakkı Bursevî k.s. hazretleri) der ki:
Allâhü Teâlâ kendisini bağışlasın. Hak yoldan dönen kişinin azabı en şiddetli azap olur. Çünkü o kişi, o yolun kendisini Allah’a ulaştıran hak yol olduğunu öğrendikten sonra o yoldan dönüp sapıtmıştır. Bilen kişi bilmeyen kişi gibi değildir. O kişinin dönmesinin asıl sebebi, tarikattaki imtihanlardır.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/70.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

İçki İçene Kız Verilmez..

Posted by Site - Yönetici Kasım 25, 2014

İçki İçene Kız Verilmez..

İçki İçene Kız Verilmez..

Hadis-i şerifte buyuruldu:
-“Allâhü Teâlâ benim dilim üzere haram kıldıktan sonra kim içki içerse, o bir kız (veya dul bir kadın istediği) zaman onunla evlendirilmez.
İçki içen aracı olduğu zaman aracılığı kabul edilmez.
İçki içen kişi konuştuğu zaman tasdik edilmez.
İçki İçen kişiye herhangi bir emânet bırakılmaz. Zira ona bir emânet bırakıldığı zaman, o emâneti helak eder. Onun üzerine geri bırakmamak üzere Allâhü teâlâ hazretlerine haktır.”

Kaynak : Kenzul-Ummal 13231,
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/56.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hadis-i Şerifler, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hazret – i Ebubekir’in (r.a.) İlk Büyük Hizmeti

Posted by Site - Yönetici Kasım 24, 2014

Ebu Bekir,Hazret - i Ebubekir'in (r.a.) İlk Büyük Hizmeti,

Hazret – i Ebubekir’in (r.a.) İlk Büyük Hizmeti

Rûhu’l-Kudüs Cebrâîl aleyhisselam geldi ve bana ‘Senden sonra ümmetinin en hayırlısı Ebû Bekir’dir.’ diye haber verdi.
(Hadîs-i Şerîf, Taberânî, el-Mu ‘cemu ‘l-Evsat)

Resûlullâh Efendimizin (s.a.v.) âhirete irtihâlinden sonra Mekke, Tâif ve Medîne ahalisinin dışındaki Arapların çoğu itaatten çıkarak eski dalâletlerine dönmüşlerdi. Ebûbekr-i Sıddîk (r.a.) Ashâb-ı Kirâma şöyle hitap etti:

Ey din kardeşlerim ve Muhammed Mustafâ (s.a.v.)’in Ashâbı! Bazı araplar, din yolunu tutup onun yüksek ahlâkına uymadılar. Hayvanlarından ve arazilerinden zekât ve öşür için gönderilen memurlarımıza itaat edip zekâtlarını vermediler, Allâhü Teâlâ’nın emrine asi geldiler. Bundan elbette haberiniz vardır. Resûlullâh aleyhisselâm Hazretleri dîn-i mübîni kuvvetlendirmek vazîfesini bizim omuzlarımıza havale eylemiştir. Bizler de ona yardım edeceğiz diye taahhüd eyleyince; “Ahdinizi yerine getiriniz, çünkü -bozduğu ahdi sahibinden- muhakkak sual olunur.” (meâlindeki İsrâ sûresinin, 34.) âyet-i celîlesi nâzil olmuş idi. Bu halde İslâm’ın rükünlerinden olan zekâtı kabul etmeyip vermeyen bir topluluk hakkında görüşünüz ve tedbîriniz nedir?”

Ashâb-ı Kirâm onları idare edip harbetmemek cihetini tercih ettiler. “Hepiniz bu görüşte misiniz, yoksa bazınız başka görüşte misiniz? Resûlullâh Efendimiz zamanında dîn-i mübînin yardımcısı olan Allâhü Teâlâ’nın inâyet ve yardımını bugün dahi vereceğinde hiç şüpheniz olmasın! Zafer ve gâlibiyet “Nice az bir cemiyet, çok bir cemiyete Allâh’ın izniyle galebe çalmışlardır.” (Bakara sûresi, 249.) âyet-i celîlesinin hükmünce çoklukta değil, Allâhü Teâlâ’nın kuvvet ve kudretindedir. Bu hususta bana yardım etmezseniz benim yardımcım Cenâb-ı Hak’dır. O âsî Arapların çokluğundan zerre kadar korkum ve kederim yoktur. Tek başıma onlar üzerine gideceğim. Allâh’ın izniyle ya gâlib gelirim yahut fî sebîlillâh şehîd olup bu görüşümle de Resûlullâh nezdinde makbûl olurum.” buyurdu ve Müslümanların kahramanlarından hazırlanan orduyu Hâlid bin Velîd kumandasında âsîler üzerine gönderdi.

İslâm askerleri her yerde muvaffak ve muzaffer olarak döndüler.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Ebu Bekir, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 509 takipçiye katılın