Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Genel’ Category

İslam’ı Bozma Gayretleri.

Posted by Site - Yönetici Mart 25, 2015

Dinlerarası diyalog,tasavvuf-mevlana-mevlevi-sufi-islam

“İslam’ı Bozma Gayretleri”

Dinlerarası diyaloğun, reformist faaliyetlerin dinimize verdiği zararı bilenlerin sayısı maalesef çok az. İşte bu az sayıdaki insanlardan biri de M.Şevket Eygi’dir. Sayın Eygi bir yazısında bu tehlikeyi şöyle dile getiriyor:
“İKİNCİ Meşrutiyet hareketi bir Mason-Dönme hareketiydi. O günden bugüne İslâm dinini tahrif etmek (bozmak) için birtakım gizli mihraklar sinsi bir şekilde hiç aralık vermeksizin çalışmaktadır.
Onlar gerçek İslâm’ı kaldırıp, yerine reforme edilmiş, yenilenmiş, ilahî bir din olmaktan çıkartılıp beşerî bir hümanizma veya ideoloji haline getirilmiş muharref bir İslâm koymak istiyorlar.
1950’li, 60’lı yıllara kadar imparatorluk devrinden kalma eski icazetli sünnî ulema, dersiâmlar, müftüler, hakikî hocalar vardı. Onlar dinde yenilik, reform, tağyir (değiştirme), tahrif (bozma), yeni bir din türetme hareketine karşı çıkıyorlardı. Halkı da uyarıyorlardı. Maalesef onlar gittikten sonra dengeler bozuldu ve reformcular, yenilikçiler, tahrifçiler hayli tahribat yaptı.

Reformcular, yenilikçiler, tahripçiler en büyük zararı Kur’ân tercümeleri, mealleri, tefsirleri sahasında vermişlerdir.
Eskiden dinsizler şöyle söyleyip yazıyordu: “Yobaz hocalar aradan çıksın, her Müslüman dinini kutsal kitabın Türkçe tercümesini, mealini, yorumunu bizzat okuyarak öğrensin...”
Böyle bir öğrenme metodu elbette yanlış bir metottur. İslâm dinini öğrenmenin en güzel ve doğru yolu:
1. Hacimce küçük, orta, büyük ilmihal kitaplarını,
2. Ehl-i sünnet ve cemaat ulemasının tertip etmiş oldukları akaid (inanç bilgileri), fıkıh, ahlâk kitaplarını muteber, güvenilir hocalardan okuyup ders almaktır.

İslâm hakkında bilgisi olmayan bir kimseye on ciltlik bir tefsirle, yanında yine on ciltlik bir hadîs külliyatı verseniz, o bu iki kitabı kendi kafasına göre okuyarak abdest almasını, iki rekat namaz kılmasını öğrenemez. İslâm dininin temel bilgilerini öğrenmenin en güzel ve pratik yolu bir ilmihal alarak onları kolayca, kısa zamanda, açık ve seçik olarak öğrenivermektir.

1950’li yıllarda önemli bir mevkide bulunan kodaman bir Farmason ve dinsizin bir içki sofrasında şöyle demiş olduğu rivayet olunmaktadır:
Biz şimdiye kadar cepheden savaşarak dini yıkamadık, bu sefer işi mihraptan halledeceğiz…

Maalesef günümüzde İlahiyat fakültelerine birtakım reformcular, yenilikçiler yuvalanmıştır.
Hoca geçinen bazıları mezhepsizlik, fıkıh ve sünnet düşmanlığı, telfik-i mezahip (Fıkıh mezheplerinin dini hükümlerini karışık şekilde uygulayarak dini oyuncak etmek), Ehl-i Sünnet aleyhtarlığı yapmaktadır.
Sanki İslâm tarihinde doğru dürüst imam, müçtehid, büyük hoca kalmamış gibi azılı Farmason, yalancı, Müslümanları kandıran, İranlı olduğu halde kendisini Afganistanlı olarak tanıtan, şiî olduğu halde takiye yaparak sünnî görünen, arrivist ve maceraperest Cemalüddin Afganî’yi kurtarıcı olarak gösteren bir fırka bile türemiştir.

Ankara İlahiyat Fakültesinde Pakistanlı Fazlurrahman cereyanının hayli taraftarı bulunduğunu öğrendiğim zaman çok üzüldüm. Bu adam İslâm’daki, Kur’ândaki, Şeriat ve fıkıhtaki hükümlerin bir kısmının bu devirde geçerli olmadığını iddia ediyormuş. Böyle bir inanç sapıklık değil midir? Allah’ın inzal etmiş olduğu hükümlerin bir kısmını kabul etmek, bir kısmını reddetmek dalalet değil midir? İslâm bir bütün değil midir?
Tabiî ki, bütün ilahiyatçıları suçlamıyorum. Ehl-i Sünnet dairesi içinde olanlarını tenzih ederim, kendilerine hürmet beslerim.
Maalesef Diyanet İşleri Başkanlığı da hayli yara almıştır. 1970’li yıllarda, Farmason ve yalancı Afganî’nin tilmizi Abduh’un talebesi Reşid Rıza’nın Telfik-i Mezahib konulu bozuk ve kafa karıştırıcı kitabı maalesef Başkanlık yayınları arasında basılmıştır.

İslâm dini ilahî ve kutsal son dindir. Ana kaynaklarında bir kayıp yoktur, herhangi bir tahrifat olmamıştır. İslâm Şeriatının hükümleri Kıyamet’e kadar baki olacaktır. İslâm dininin gelmesi ile diğer dinlerin ve Şeriatların hükümleri ortadan kaldırılmıştır.

Son zamanlarda garip, acayip, şüpheli, şaibeli bir “Dinlerarası Diyalog” cereyanı çıktı. Zünnarlı papazlar, kippalı hahamlar, İslâm hocaları, Bahaîler, Dr. Moon dini temsilcileri bir araya geliyor ve “Diyalog” yapıyorlar. Nedir bu diyalog? Mahiyetini, içyüzünü bilen yok. Diyalog diyorlar ama fazla açıklamıyorlar. Müslümanlar daha önceki dinlerin peygamberlerini kabul ediyor ama ötekiler Hazret-i Muhammed’in hak peygamber olduğunu, Kur’ân’ın hak kitap olduğunu, İslâm’ın hak din olduğunu kabul etmiyorlar. Bu “Dinlerarası Diyalog“un bir tuzak olduğu besbellidir. Her bulaşık işte olduğu gibi bu işte de birtakım kimselerin birtakım rantlar yediklerinden, sebeplendiklerinden şüpheleniyorum.
Aklı başında ve vicdanlı Müslümanlar din konusunda yanlış işler yapmamak, bindikleri dalı kesmemek istiyorlarsa geleneksel Ehl-i Sünnet Müslümanlığına sımsıkı bağlı kalmalıdır. Reform, yenilik, mezhepsizlik, fıkıh ve sünnet düşmanlığı, Kur’ân’ı kendi heva, heves ve re’yi ile tercüme ve tefsir etmek bunlar İslâm’a ve Ümmet’e zarar veren işlerdir.

Dinde reform ve yenilik cereyanını Müslümanlar değil Dönmeler çıkartmıştır.
Nitekim menfi Türkçülüğü, milliyetçiliği de onlar çıkartmıştır. Tekin Alp, nâm-ı diğer Moiz Kohen efendiyi unutmayalım. İslâm’a karşı, dine saldıran bir Türkçülük ve milliyetçilik olmaz. Hakikî Türkçü ve milliyetçi, kendisi dindar olmasa bile dine saygılıdır.
Açıkça beyan ediyorum:
Dinde reform, dinde yenilik, Fazlurrahmancılık, telfik-i mezahip, mezhepsizlik, Sünnet düşmanlığı Mevla’ya götürmez, belaya götürür.
Amerika’nın, İsrail’in, Siyonizmin, Haçlıların, Dönmelerin gayesi İslâm’ı bozmaktır. Bunu yapamayacaklardır. Çünkü dinimiz ilahî koruma altındadır.

Müslümanlar! Din konusunda tartışmayınız, din konusunda hiziplere ve fırkalara ayrılmayınız. Din ticareti yapanlara yardım etmeyiniz. Ehl-i Sünnet çizgisinden bir milimetre bile ayrılmayınız.
Dinde reform ve yenilik yapılmasını istemek İslâm’ın ilahî, mükemmel bir din olduğundan şüphe etmek demektir.

Reform ve yenilik tuzağına düşmeyiniz.
Ehliyetsiz, icazetsiz, liyakatsiz kişilerin para kazanmak veya ortalığı karıştırmak için yazdıkları tercüme, meal, tefsirleri okumayınız.
Sizi akaid, taharet, ibadetler, kısaca muamelat, ahlâk bölümlerini ihtiva eden muteber bir ilmihal kitabı kurtarmaya yeter. Muteber din kitaplarındaki bilgileri öğreniniz ve hayata uygulayınız.”

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye | Etiketler: | Leave a Comment »

İmam-ı Â’zam Hazretlerinin Dilinden Düşürmediği Meşhur Tesbih Duası.

Posted by Site - Yönetici Mart 24, 2015

4  tesbih duası,İman ve nikâh tazelemek - Tecdid-i iman ve nikah duası

İmam-ı Â’zam Hazretlerinin gece gündüz dilinden düşürmediği rivayet edilen meşhur tesbih duası

“Subhâne’l-ebediyyi’l-ebed.

Subhâne’l-vâhidi’l-ehad.

Subhâne’l-ferdi’s-samed.

Subhâne râfi’s-semâi bi-gayri amed.

Subhâne men beseta’l-arda alâ mâin cemed.

Subhâne men haleka’l-halka fe-ahsâhüm aded.

Subhâne men kaseme’l-erzâka ve lem yense ehad.

Subhânellezi lem yettehiz sâhibeten, vela veleden.

Subhânellezi lem yelid ve lem yûled ve lem yeküllehû küfüven ehad.

Subhâne men yerânî ve ya’rifü mekânî ve yerzukunî velâ yensânî… “

Subhânellahi veteala amme yasifun…

**********************************************

Türkçe Manası .

“Ebed ve ebedî olan Allah’ı tesbih ederim.

Bir ve tek olan Allah’ı tesbih ederim.

Tek ve her şey kendisine muhtaç olan Allah’ı tesbih ederim.

Semayı direksiz yükselten Allah’ı tesbih ederim.

Yeryüzünü donmuş su üzerine yayan Allah’ı tesbih ederim.

Mahlukatı yaratan ve onları çeşitlendiren Allah’ı tesbih ederim.

Rızkı taksim eden, hiçbir canlıyı unutmayan Allah’ı tesbih ederim.

Eş ve çocuk edinmeyen Allah’ı tesbih ederim.

Doğurmamış, doğrulmamış ve hiçbir şey de kendisine denk olmayan Allah’ı tesbih ederim. Beni gören, yerimi bilen, beni rızıklandıran ve beni unutmayan Allah’ı tesbih ederim.”
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Azam | Etiketler: | Leave a Comment »

YAŞLI ANADAN BEŞ OĞLUNA MEKTUP

Posted by Site - Yönetici Mart 23, 2015

123 copy

YAŞLI ANADAN BEŞ OĞLUNA MEKTUP

Köyümüz şehirden yüksek mi yüksek,
Baban ihtiyarlıyor oğul, bilmem netsek
Söz dinlemiyor artık ahırdaki eşek,
Gelinlerden biri gelip, hizmet etse oğul !

Sizi 9 ay 10 gün karnımda taşıdım
Beş oğul bir kızım için yaşadım
Şimdi halim kalmadı, gençliğimi boşadım
Gelinlerden biri gelip, hizmet etse oğul !

Köyde bacalar eskisi gibi tütmüyor,
Çorba dahi boğazımızdan geçmiyor
Takatimiz kalmadı işler bitmiyor
Gelinlerden biri gelip, hizmet etse oğul!

Geçenlerde kasabadan köye doktor geldi
Sağlam kimse kalmadı herkese ilaç verdi
Bana da kendini yorma ansızın gidersin deyiverdi
Gelinlerden biri gelip, hizmet etse oğul!

Eskiden köyümüzde yağız delikanlılar vardı
Al duvak içinde gelinler, giderken ağlardı
Gençler köyü terk etti, şimdi ihtiyarlar kaldı
Gelinlerden biri gelip, hizmet etse oğul!

Hani yalnız yaşayan komşumuz Ali amca vardı
O da rahmetli oldu cenazesi üç gün kaldı
Mezarını kazacak delikanlı bulunamadı
Gelinlerden biri gelip, hizmet etse oğul!

Öğrenci yokluğundan artık okul kapalı
İhtiyarlayınca, babanın döküldü saçı sakalı
Benimde dizlerim tutmaz, ağır işlere bakalı
Gelinlerden biri gelip, hizmet etse oğul!

İmam usandı, tayin yaptırıp gitti
Bir ezan sesi duyuyorduk o da bitti
Hastalıklar çoğaldı artık canımıza yetti
Gelinlerden biri gelip, hizmet etse oğul!

Analarda ciğer, evlatlarda merhamet olur
Gezen görür, yaşayan ölür, eden elbet bulur
Hayır duamızı alın biz ölmeden ne olur
Gelinlerden biri gelip, hizmet etse oğul!

Sizin huzurunuzu kaçırmak istemem
Gelinlerimi severim asla kin beslemem
Şimdi gelmezseniz cenazeme de istemem
Gelinlerden biri gelip, hizmet etse oğul!

OĞULLARIN ANALARINA CEVABI

(1. oğul)

Ana, şimdi Akdeniz sahillerindeyiz,
Buralar çok güzel herkese tavsiye ederiz.
Çocuklar diyor, ölürüz de asla köye gitmeyiz
Kusura bakma, çocuklar istemeden biz gelemeyiz!

(2. oğul)

Ana, mektup yazmışsın bize boşu boşuna,
Çünkü daha açarken gitmedi hanımın hoşuna,
Sen idare et artık, bu sene de yalnız başına,
Kusura bakma, ben hanımı gönderemem ana !

(3. oğul)

Ana, gönderdiğin mektubu şimdi okudum hanıma,
Dedi bu devirde hizmet eden var mı?, Allah aşkına,
Ne olur soğuk su katma bu yaştan sonra, pişmiş aşıma,
Kusura bakma ana, gönderemem hanımı ben sana asla!

(4. oğul)

Ana darılma, vakit bulup ta mektubunu okuyamadım,
Şimdi okuyunca ne demek istediğini çok iyi anladım.
Benim hanımdan başka çağıracak gelin mi bulamadın?
Kusura bakma gönderemem, hanım oralara alışamaz ana !

(5. oğul)

Ana abim söyledi, hizmete bizim hanımı çağırmışın,
Olur mu öyle şey, doğalgazdan sobalı eve nasıl alışsın.
Birde önceden başlamış günleri var, onlar yarım mı kalsın?
Kusura bakma ana gönderemem, bu sene bizimki kalsın!

(ortak çözüm)

Dört kardeş hanımlarıyla biararaya geldiler.
Anamızın isteği yerinde, acil çözüm bulalım dediler.
Bizler ne yapacağız diye düşünürken, aklı gelinler verdiler.
Kusura bakma ana, sana hizmete ancak bacımızı uygun gördüler!
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Şiir | Leave a Comment »

Tecvid`e Neden Karabaş ismi verilmiş?

Posted by Site - Yönetici Mart 23, 2015

Tecvid`e Neden Karabaş ismi verilmiş,Şerife Şevval Kardelen

Tecvid`e Neden Karabaş ismi verilmiş?

Karabaş isimli tecvid eseri, yıllardır Kur’an Kurslarında, Kur’an harflerinin hakkını vererek okumak için Karabaş Hazretlerinin ele aldığı bir eser. Peki bu isim ne manaya gelir ve neden bu isimle anılır?

Bu tecvidi yazan zatın ismi Şeyh Abdurrahman Karabaşi Hz.leri, daha talebelik yıllarında kendini ispatlamış bir kişiydi.
Herkes ilmine hayran kalırdı bu zata kimde okudun diye soranlara karabaşta okudum cevabını verdi
Aslında Anadolu insanına göre karabaş bir nevi köpek demektir ama bu zat hocası başına sardığı sarık siyah olduğu için hocasına karabaş diye lakap takmış.
Bir zaman sonra hocası talebesinin kendine karabaş dediğini duyunca çok üzülür.Durumu haber alan talebesi şöyle bir şiir yazar:

BİR HOCAM VAR İDİ MEKTEPDE MEĞER
BAŞINA KARA SARAR İDİ EKSER
KİMDEN OKUDUN DESE BİR KİMSE BANA
KARABAŞTAN DER İDİM BENDE ONA
DUYUP İNCİNMİŞ O PAKİZE EDEP
O SEBEPDEN BİZE KALDI BU LAKAP
KABEYE SİYAH OLDU LİBAS
KARABAŞ OLSAYDI NOLA EKSER NAS

Bu olaydan sonra mevcut tecvit kitabını yazar ve adını KARABAŞ TECVİDİ koyar.

Bazı hikayelerde Hızır a.s. ile olan bir diyalogtan bahsedilir. Sarığı kirli kara olduğu için vs. gibi asılsız rivayetlere itibar etmemek icap eder. Yukarıda anlatılan şekli Elmalı Hamdi Yazır’ın İlmi Tecvid isimli eserinde geçmektedir.

Karabaş Hz.leri Karaman merkezde Siyahser mahallesindeki , siyahser mezarlığında medfundur.Küçük ebatta denilebilecek bir türbesi vardır. Üzeri kapalı olmayan tek türbedir. Bu şekilde olması kendi arzusudur, zira Rahmeti ilahinin akmasına engel kabul etmektedir.

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

Çanakkale’de çocuk olmak..

Posted by Site - Yönetici Mart 22, 2015

Çanakkale’de çocuk olmak...Çanakkale,canakkale,onbeşliler gidiyor,Onbeşliler Çanakkale,Çanakkale Zaferi,çanakkale savaşı, Onbeşliler'den Çanakkale,Şerife Şevval Kardelen

Çanakkale’de çocuk olmak…

Bir çocuk olmak Çanakkale’de…
O mahşerin ortasında, gökten gülle, yerden mayın, her yandan mermi yağan o mahşerin ortasında bir çocuk olmak…
Henüz 13 yaşında bir Osmanlı çocuğu olmak… Elbistan’dan, Gürün’den, Yahyalı’dan, Bağlar’dan, bir ananın memesinden kopartılır gibi getirilmek, Çanakkale’ye.

Çanakkale’de çocuk olmak…
“Rifat, Smail, Memo, İrecep”… gelirken isimleriyle beraber lakaplarını, yerel ağızlarını da getirdiler.
Daha börtü böcekten korkarken, daha anasının koynunda uyanırken sabahları, henüz sarı öküzün buzağıyla oynarken, alıp getirdiler ölüm tarlasına. Kim sarıldı ona korkma diye, kim başını okşadı ürkme yavrum diye bilinmedi.

Çanakkale’de çocuk olmak...
Yamalı şalvarından, dirseği yırtık kazağından hallice kıyafet giydirdiler. Annesi gibi öperek giydirmedi kimse. Oyun oynamak için de giymedi o kıyafetleri, bir ölüm deryasına gitmek için çekti bacağına yünlü pantolu. Uzun geldi, katladılar, kolu göyneğin içinde kaldı sıvadılar, başına büyük geldi Enveriye, ters çevirdiler. Bir oğlan çocuğunu ölüm diyarında oynayacak diye herife benzetmeye çalıştılar.

Çanakkale’de çocuk olmak…
O kolu uzun, bacağı katlı, kirli paslı elbiseleri giyince birden değişti civan oğlanlar. O taze ürkek yürekler pekleşti, gözler keskinleşti, bir küçük askere döndüler. O kol hizasına geçmek, o tırıs yürüyüşe uymak, o hazrol vaziyeti, o topukları birleştirmek… Yavrum köyde oynadığı asker oyunu mu zannetti acaba Çanakkale’yi?…

Çanakkale’de çocuk olmak
Gülen bir tek çocuk fotoğrafı olmadı Çanakkale’de. Gülen kimse yoktur ki zaten, çocuk nereden öğensin gülmeyi. Ağabeyleri ne yaptıysa onlar da aynısını yaptı. Namaz kıldılar cemaatle, saf tuttu bacak hizasında. Secde ettiler kara toprağa seccadesiz, o da temiz, pak anlını koydu yere. Dua ettiler, zaferler muştulasın, düşman zelil olsun diye, ‘amin’ dedi minik elleri havada, amin…

Çanakkale’de çocuk olmak…
Gücü yetmedi bir mavzeri kaldırmaya, bir martiniyi kavramaya. Yoksa gözünden vuracaktı düşmanı, öyle bellemişti. Bir süngü parçasını beline taktı ne olur, ne olmaz diye, dizinden aşağı sarktı kılıç gibi. Boyu yetse gözcülük edecekti, kuvveti olsa mermi taşıyacaktı, hızlı koşabilse ulak olacaktı, çocuk olmasa en başta şehadete atlayacaktı. Anadolu çocuğu işte, böyle olur bizim oranın çocukları, herif gibi gözü kara.

Çanakkale’de çocuk olmak…
Lakin en çok gece korktular, en çok da topların patlamasından ürktüler. Köyde gök gürledi mi babanın dizinin dibine dolanırdı, karanlık bastımı anasının eteğindeydi eli. Gece o mis kokulu, sıcak ana koynunda kim korkardı ki. Lakin Çanakkale geceleri köydekinden daha karanlıktı sanki, gök gürlemesi de daha ürkünçtü. Siperde birine sokulmaya utandı, asker adam korkar mı demelerinden çekindi. Kıvrıldı toprağa, ‘kulvuyu’ okudu, ‘eşedenini’ getirdi.

Çanakkale’de çocuk olmak…
Ferizli’nin, Söğütlü’nün, Taşlıçay’ın köyünden hiç dışarı çıkmamış ki başka başka adamlar görsün. Şimdi kara kara herifler var siperde ağabeylerinin yanında, Arap diyorlar. Böyle anlamadığı dilde konuşan insanlar var, Kürt diyorlar, Çerkez diyorlar, Boşnak diyorlar. ‘Osmanlının çocukları böyle olur yavrum, her Müslüman milletin çocuğu geldi buraya, her milletin anası ağladı Çanakkale’de’ dedi onbaşı komutanı.

18 Mart sabahı bir çocuk olmak

Şerife Şevval Kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | 2 Comments »

TEVEKKÜLÜN ASLI OLAN TEVHİD

Posted by Site - Yönetici Mart 22, 2015

Tevekkül tevhid,Kaybolan şeyi bulmak için dua

TEVEKKÜLÜN ASLI OLAN TEVHİD

Tevekkül kalbe ait bir haldir.
İmandan meydana gelir. İmanın çok çeşitleri vardır. Fakat tevekkül bunlardan ikisine dayanmaktadır. Biri tevhide olan iman, diğeri de Allah’ın lütuf ve merhametinin çokluğuna olan imandır.
Tevhidin açıklanması uzun sürer. İlmi, bütün ilimlerin sonudur. Ancak biz tevekkülü açıklamak için gerekli olan tevhidi burada anlatacağız.

Tevhidin dört derecesi vardır:

1-Özü
2-Özünün özü
3-Kabuğu
4-Kabuğun kabuğu,

Demekki tevhidin iki özü, iki de kabuğu vardır. Tevhid taze ceviz gibidir.
İki kabuğu var. Biri içi, birde içinin yağı.

Tevhidin birinci derecesi; dil ile “La ilahe illallah” deyip kalple buna inanmamaktır. Münafıkların tevhidi böyledir.

İkinci derece:La ilahe illallah“a kalbin de inanmasıdır. Bu inanç ya başkalarından görerek, duyarak olur; cahillerin inanışı böyledir. Yahut delil ile, aklın ispatıyla olur. Kelam âlimlerinin inanışı bu şekildedir.

Üçüncü derece: Her şeyin bir yaratıcı tarafından yaratılmış olduğunu görmek, her işin bir yapanı tarafından yapıldığını, başka kimsenin bir şey yapmadığını anlatmaktır. Bu iman, kalpte parlayan bir ışıktır. Her şey bu ışık aracılığıyla görülür. Bu iman cahillerin ve kelam âlimlerinin imanı gibi değildir. Onların imanı taklit ve ispat hileleri ile kalbe vurulan bir bağ gibidir. Ama müşahede ile olan imanda kalbin bağları açılıp çözülmüştür.

Örneğin ev sahibinin evde bulunmasına inanmak üç şekilde olur:
a) Birisinden duyarak inanmaktır. Taklidi iman bunun gibidir.
b) Ev sahibinin her gün kullandığı binek hayvanını, başlığını ve ayakkabılarını evde gördüğü için inanmaktır. Bu kelam âlimlerinin imanıdır.
c) Ev sahibini bizzat evde görerek inanmaktır. Bu da ariflerin tevhididir.

Ariflerin tevhidi çok yüksek bir derecedir. Bu derecede olanlar hem yaratılanı hem yaratanı görüp, yaratılanın bir yaratandan olduğunu bilirler. Bu vahdet dairesini bulanların imanıdır.

Dördüncü derece: Tevhidin en üst derecesidir. Bu derecede olanlar birlikten başka bir şey görmez, her şeyi o birlikte görüp anlarlar. Bunun müşahede ile ilgisi yoktur. Tasavvufçular buna “Tevhidde fena” derler.

Nitekim Hüseyin Hallac, Havas ‘ı çölde gezerken gördü ve: “Burada ne yapıyorsun?” dedi. Havas : “Tevekkülde adımımı sağlamlaştırıyorum.” dedi.
Hüseyin şöyle dedi: “Bütün ömrünü, içinin tamiriyle geçirirsen, tevhide fenaya nasıl kavuş ursun?

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Trafik Kazalarından Korunmanın Manevi Tedbirleri.

Posted by Site - Yönetici Mart 21, 2015

Trafik Kazalarından Korunmanın Manevi Tedbirleri.

Trafik Kazalarından Korunmanın Manevi Tedbirleri.

Müceddidler silsilesinin 33. ve sonuncu halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretlerinden:

“Resülüllah (s.a.v.) Efendimiz’in 27 sır kâtibi vardı. Âyetü’l-Kürsi Hicret’ten sonra bir gece yarısı nazil olduğunda onu, Resûlüllah’ın sır kâtiplerinden Zeyd bin Sabit (r.a.) yazmıştır.

Âyetü’l-Kürsiye tazim ve tebcil için, bir rivâyete göre 40 bin, diğer bir rivâyete göre 80 bin melek nâzil olmuştur. Âyetü’l-Kürsî’ye çok muazzam ve muhterem bir melek hâdimdir/hizmetçidir.

Bu gün bütün vâsıtalar/araçlar tehlike halindedir. Ancak ta’lîmât-ı İlâhiye ile bu tehlikelerin önüne geçilebilir. [Hava], deniz ve kara vâsıtalarına binerken “Bismillâhi mecrâhe ve mürsehe inne Rabbi le Gafûru’r Rahıym [Meali: Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın ismiyledir. Muhakkak ki Rabbim, çok mağfiret edici ve çok rahmet edicidir] (Sure-i Hûd, 41) diye okuyan kimse, her türlü tehlikeden muhâfaza olunur.

Sokağa çıkarken okunacak dua

7 Âyetü’l-Kürsî okuyup, her defasında 6 cihete/yöne üflemeli. Yedincide, “Velâ yeudühü hıfzuhümâ ve hüve’l-aliyyü’l-azıym” diye 3 defa okuyup “Huu” ile içine “Huu”lamak lâzım. Bu talîmât ile vesâite/araçlara binenleri, Cenâb-ı Hakk her türlü felâketten korur. Bunu söylemezdik ama, tehlikelerin umumiyeti(çoğalıp genelleşmiş olması) bizi bu esrârı söylemeye mecbur etti. Hakikaten muazzam bir esrâr-ı İlâhîdir. Ne akıl, ne mantık, ne san’at, hiç biri ona tahammül edemez. Bunun adına, “Kerâmetü’n-Nebi” derler.

Bu insanlar, isyanları ile kok kömürü hâline gelmişlerdir. Kuruların yanında yaşlar da yandığından, o yaşları kurtaralım diye bu esrârı ifşâ ediyoruz”

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

TEVEKKÜLÜN DERECELERİ

Posted by Site - Yönetici Mart 21, 2015

Tevekkül,Peygamberler tarihi

TEVEKKÜLÜN DERECELERİ

Tevekkülün üç derecesi vardır:

1. Derecede olan; gayretli, açık konuşan, cesur ve merhametli bir avukata güvenen kimse gibidir.

2. Derecede olan kimse, çocuk gibidir. Kendisine ne olursa olsun annesinden başkasını tanımaz. Acıkınca annesini çağırır, korkunca annesine sarılır. Zira çocuğun tabiatı budur. Bu hali başkasının zoruyla veya öğretmesiyle olmadığı gibi, kendi isteğiyle de değildir. Bu derecede bulunan kimsenin kendi tevekkülünden haberi olmaz. Zira vekilini kendinden ayrı düşünmez.
Birinci derecede bulunan ise tevekkülünü bilir ve zorla düşünerek tevekkül eder.

3. Derecede bulunan kimse, yıkayıcının elindeki ölüye benzer. Kendisini Yüce Allah ‘ın gücü ile hareket eden bir ölü gibi görür. Dert ve ıstıraplarla karşılaştığında, kurtulmak için dua bile etmez. Bebek canı acıyınca annesini çağırır. Bu derecede bulunan kimse öyle bir çocuğa benzer ki, annesini çağırmaz. Zira annesinin hep ona baktığını, imdadına koşmağa hazır olduğunu bilir.
Görülüyor ki tevekkülün birinci derecesi istekle, ikinci derecesi de vekile koşup ona güvenmekle olur. Üçüncü derecede bulunanların kendi istekleri ellerinde değildir.

Birinci derecede tevekkül istekle olur dedi. Ancak bu istek vekilin adet ve prensiplerinden anlaşılan hususları hazırlamakla olur.
Mesela: Eğer vekilin adeti, müvekkil gelip dosyayı hazırlamadan dava açmamaksa, müvekkil bunları yerine getirmelidir. Bunları yerine getirdikten sonra müvekkile düşen görev, sonucu beklemektir. Ortaya çıkan her türlü sonucu da vekilden bilir. O halde bu makamda bulunanlar, zahi sebepleri yerine getirmeden her şeyi Allah’a bırakmazlar. Mes ela; geçimini sağlamak için ticaret veya ziraat ten el çekmez veya ektiği tohumun iyi mahsul vermesi için gereken şartları yerine getirmekten geri kalmaz. Ancak bunları yaptıktan sonra Allah ‘ın fazlına güvenip sonucu Allah’a havale eder.

Kaynak : Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Reformist “İslamcı” Feminist Kadınlar

Posted by Site - Yönetici Mart 20, 2015

Reformist “İslamcı” Feminist Kadınlar

Reformist “İslamcı” Feminist Kadınlar

İnsanın haddini bilmesi üstün bir meziyettir. Haddini bilmek gibi üstün irfan olamaz. Hadis-i şerifte, “Haddini bilene ne mutlu!” buyurulmuştur. Hatta bazıları bunun önemini bildirmek için, “İslâmın şartı beş, altıncısı ise haddini bilmektir” diye de bir latife ederler. İnsanın haddini bilmemesi büyük bir noksanlıktır. Böylesine üstün bir meziyetten mahrum olanlar kendine de toplumada büyük zarar verirler. Kimin başına ne gelmiş ise haddini bilmediğinden dolayı gelmiştir.

Bunun için, kişi, sınırını iyi bilmeli, çapına göre hareket etmeli, boyundan büyük işlere girişmemelidir. Burnunu her yere sokmamalıdır. Bilmediği konuda ahkam kesmemeli; “Ne oldum delisi” olmamalıdır. Güç ve kapasitesinin üzerinde işlere talip olan herkes sonunda hem rezil hem de perişan olmuştur. Son yıllarda, manken, şarkıcı, artist, müzisyen… pek çok entel bayanın,”Hidayete kavuşma” gerekçesiyle tesettüre girip İslamı savunduklarını(!) görüyoruz. Ayrıca bu entel bayanların, her birinin dini gazetelerde bir köşe kaptıklarını; sunucu, programcı, bilir kişi sıfatıyla da, TV’lerde İslami programlarda ön planda yerlerini aldıklarını görüyoruz. Bu hızlı entellerimiz bunlarlar da yetinmeyip, İslamı anlatan kitap üzerine kitap yazıp ahkam kesiyorlar..

Diyeceksiniz ki, bunda ne var, sevinilecek gelişmeler değil mi? Evet, sadece görünüşe, görüntüye bakarsak öyle. Fakat, faaliyetlere, konuşmalara, yazılan kitaplara baktığımızda hadlerini fersah fersah aştıklarını görüyoruz. Bu sanatçı; müzisyen, manken, artist bayanlarımızın, kafalarının içinin değişmediğini, değişikliğin sadece başlarını örtmekten ibaret kaldığını üzülerek müşahade ediyoruz.
Gerçekten iyi bir performans gösteriyorlar. Fakat, bu gayret, maalesef, geldikleri çevredeki insanları, içine düştükleri bataklıktan kurtarmaya yönelik değil. Aksine, yeni çevrelerindeki insanların, kafalarını karıştırıp, bunlara geldikleri çevrenin zihniyetini aşılamaya yönelik. Muhafazakâr, mütedeyyin kadınlarımızı sokağa dökmeğe endekslemişler kendilerini.
İstismar ettikleri de, Hz. Hadice, Hz. Aişe ve Hz.Fatıma gibi mübarek insanlar. Bu mübarek validelerimizi kendileri gibi sokağa dökülmüş “Entellektüel” “Siyasi lider” olarak takdim ediyorlar. Müslüman hanımları en hassas noktalarından vurup onları meydanlara çekmek istiyorlar.
Geçenlerde meşhur “Liberal” bir yazarın köşesinde, hararetle böyle bir kitabı tavsiye ettiğini gördüm. (Entelektüel ve siyasi kişilik olarak Hz.Aişe – M.Canan Ceylan)

Beni en çok da, yazının sonunda yaptığı yorum etkiledi. Çünkü önemli ipucu veriyordu. Yorum mealen şöyleydi: ” Görüldüğü gibi Müslüman entel kadınlar istediğimiz konuma kendiliklerinden hızla geliyorlar. Başörtüsü ve irtica suçlaması ile üzerlerine gidilmesi bu süreci uzatıyor. Kendi hallerine bırakırsak neticeye ulaşmamız daha çabuk olacak!
Bu yorum üzerine kitabı alıp, baştan sona dikkatlice okudum. Tahmin ettiğimden daha bozuk ve zararlı gördüm. Aslında hepsini okumaya lüzüm yok.Önsözü okuyunca işin vahameti hemen anlaşılıyor. Çünkü, kitabın yazılmasına destek veren, alkış tutan, mezhepsizliği, reformculuğu yayan kimseler; bilerek veya bilmeyerek dinin temeline dinamit koyanlar. (Prof.Mehmet S.Hatipoğlu, Prof.Mehmet Aydın, Prof.Hayrettin Karaman, Ekrem Sağıroğlu, Ali Bulaç, Yaşar Kaplan)
Sözde hazret-i Aişe validemiz methediliyor, fakat sinsice, bu mübarek annemizin, ulviliği, yüceliği, âlimliği, müctehidliği yok ediliyor. Hafızalara, feminist, müzik, eğlence, süs düşkünü sıradan “entel” bir kadın imajı yerleştiriliyor. Kendisinden, sanki rol arkadaşı gibi, aişe, geldi, aişe gitti gibi saygısızca bahsediliyor. Peygamber efendimizden, dört büyük halifeden ve Eshab-ı kiramdan bahsederken de aynı saygısızlık sürdürülüyor. “Hazreti”, “aleyhisselam”, “Radıyallühü anh” gibi ifadelerle saygı olmayacağı iddia ediliyor.

Kılavuzu karga olanın…. “ diye bir atasözü vardır. Bu entel bayanımız da,Seyyid Kutub gibi, Eshabı kiram ve Türk düşmanı, fitneci, isyancı, sosyalist fikirli birini kendine kılavuz edinmiş, çünkü, hidayetine bu vesile olmuş. Hal böyle olunca başka ne beklenir?

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

TEVEKKÜL ETMEK NASIL OLUR?

Posted by Site - Yönetici Mart 19, 2015

201tevekkül1

TEVEKKÜL ETMEK NASIL OLUR?

Dindeki bütün dereceler üç esasa dayanır: İlim, hal ve amel. İlim ve hal’i açıkladık. Şimdi de ameli açıklayalım:
Bazı kimseler tevekkülün bütün işleri Allah’a havale etmek, kendi istekleriyle hiçbir şey yapmamak, yani hiç çalışmamak, kazanç için uğraşmamak, yılan, arslan ve kurt gibi yırtıcı hayvanlardan kaçmamak, hastalanınca ilaç almamak olduğunu sanırlar. Bunların hepsi hatadır. Zira hepsi şeriata aykırıdır. Oysa tevekkül şeriatın emrettiği bir şeydir. Şeriata uygun olmayan bir şey tevekkül olamaz.
Mal kazanmakta, sahip olunan malı korumakta, dertleri ve hastalıkları tedavi etmekte, zordan sakınmakta, ayrı ayrı tevekkül vardır. Bu dört tevekkülü sıra ile açıklayalım.

Birinci makam: Mal kazanmakta ve faydalı şeyleri almakta tevekkül.
Bekar olup yalnız başına yaşayanların tevekkülüyle evli olup bakacak kimsesi bulunanların tevekkülü birbirine benzemez. Bakacak kimsesi olmayanların mal kazanmasında ve ihtiyaçlarını gidermesinde sebeplere göre üç çeşit tevekkül vardır.

Birinci kısım sebepler: Yüce Allah’ın bir şey yaratması için arada bulunması gereken, ilahi adetin icabı olan sebeplerdir. Bu sebepler tecrübe ile anlaşılır. Bu çeşit sebepleri yerine getirmek, tevekkül değil delilik olur.
Mesela; aç iken bir şey yemeyip, Allah isterse yemeden beni doyurur ve ekmeği boğazıma gönderir, yahut evlenmeden, Allah bana çocuk verir demek tevekkül değil aptallıktır. Böyle tecrübeyle anlaşılan sebeplere bağlı işlerde tevekkül etmek için sebebi bırakmak gerekmez. Bu çeşit işlerde tevekkül ilim ve hal ile tevekkül etmektir. İlim ile tevekkül; açlıktan
kurtulmak için bazı sebeplerin bulunduğunu bilmektir. Mesela elin, ağzın, dişin, bütün sindirim organlarının, yaratılmasındaki nedenin yemek yemek için Yüce Allah tarafından yaratılmış olduğunu bilmektir. Hal ile tevekkülde ; Yüce Allah’ın yardımına güvenmek, yemeye , ele, ağıza , sağlıklı olmaya güvenmemektir. Zira el felç olabilir, sindirim organları hastalanabilir, yemek yararlı olmayabilir. O halde gıdanın yaratılıp korunmasında kendi hareket ve kuvvetine değil, Yüce Allah’ın yardım ve iyiliğine güvenmek gerekir.

İkinci kısım sebepler: Etkisi kesin olmayan, bazen onlar olmadan da gayenin meydana gelmesi mümkün olan, ancak çoğu kez onlar olmadan gaye meydana gelmeyen sebeplerdir. Böyle sebepleri bırakmak tevekkülün şartı değildir. Yola çıkan kimsenin yanına yiyecek alması gibi.
Yolculuk için yanına yiyecek almak Peygamberimizin ve din büyüklerimizin adetidir. Yolculukta tevekkül; kaybolma tehlikesi bulunan yiyeceği değil, yalnız o yiyeceği yaratıp koruyan Allah” güvenmektir. Ama yiyeceksiz yola çıkmak da tevekkül olabilir. Yemek yememek gibi yasak olamaz. Zira yemek yememek tevekkül değildir. Yiyeceksiz yola çıkmak şu iki özelliğe sahip olan kimse için caiz olur:
Bir hafta aç yürüyebilecek güce sahip olmak.
Bir süre ot yemekle geçinebilmek.

İbrahim-i Havas tevekkül sahibiydi ve yukarıdaki şartlar kendisinde bulunuyordu. Yolculuğa yiyeceksiz çıkardı. Fakat daima yanına iğne, makas , ip ve kova alırdı. Zira bunlar kesin sebeplerdir. İp ve kova bulunmadan çöldeki kuyudan su çekmek, iğne-ipliksiz elbise dikmek mümkün değildir. O halde bu çeşit şeylerde tevekkül onları terk etmek değil, Yüce Allah’ın yardımına güvenmekle olur. Öyle ise bir kimsenin insanların uğramadığı ve yiyecek otların bulunmadığı bir mağaraya çekilip, ben tevekkül ettim demesi haramdır. Zira kendini göz göre göre ölüme atmış olur ki bu da Allah yoluna aykırıdır.

Bir zamanlar bir zahit mağaraya yerleşip tevekkül eder, bir hafta rızkını bekler ve açlıktan ölecek dereceye gelir fakat hiçbir yerden yiyecek gelmez.
O zamanın peygamberine şöyle vahiy gelir: “O zahide söyle, izzetim hakkı için şehre inip insanların arasına karışmadan ona rızık vermem.” Zahit şehre inince her taraftan yiyecek getirdiler. Bunun üzerine zahit biraz üzüldü. Yüce Allah buyurdu ki:
Ey zahit yaptıklarında benim kanunumu bozmak mı istiyorsun? Benim, bir kulumun rızkını diğer kullarımın eliyle vermeyi doğrudan doğruya vermekten daha çok sevdiğimi bilmiyor musun?

Bir kimsenin bir eve girerek kapıyı üzerine kilitlemesi ve bu şekilde tevekkül etmesi haramdır. Zira kesin sebepleri bırakmak caiz değildir. Ama kapıyı kilitlemeden tevekkül etmek, kimse bir şey getirirmi diye gözü kapıda olmamak ve kalbi insanlara değil de Yüce Allah’a bağlı olup ibadetle meşgul olmak şartı ile caizdir.

Kul sebepleri tamamen bir tarafa atmadan rızıktan yoksun kalmayacağına inanmalıdır. Bu espri içinde “İnsan rızkından kaçsa da rızkı onu bulur.” sözü doğrudur. Tevekkül; sebeplerden uzak olmamak ve rızkını sebeplerden değil, sebepleri yaratandan bilmektir. Zira Yüce Allah bütün insanların rızkını verir. Fakat kimisine dilenmek aşağılığı ile, kimisine ticaretle , kimisine sanatla, kimisine hürmet ve saygı dolayısıy la bu rızkı verir.

Üçüncü kısım sebepler: Kesin olmadığı gibi, çoğu zaman ihtiyaç duyulmayan, bazen de hile ve araştırma ile ele geçebilen sebeplerdir.
Bunlar fal, okuma veya dağlamak ile hasta tedavi etmeye benzer.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Tevekkül sahipleri fal, okutmak ve dağlamak ile hastalığını tedavi ettirmez.”
Tevekkül edenler çalışmaz, şehirde yaşamaz, dağlara çekilir dememiş tir.

Sebepleri yerine getirmede tevekkülün üç dereces i var:
1. Derece: Yalnız bir kimsenin yanına azık almadan çöle çıkmasıdır.
Tevekkülün en yüksek derecesidir. Bu derece, uzun süre aç yürüyebilen veya otlarla geçinebilen, bir şey bulamayınca açlıktan ölmekten korkmayan ve bu şekilde ölmenin kendisi için iyi olduğuna inanan kimseler için caizdir. Zira azık götürenlerin de azıksız kalıp ölmeleri mümkündür. Bu ihtimal devamlı vardır. Bu ihtimalleri düşünmekten sakınmak gerekmez.

2. Derece: Çalışmamak fakat şehri de terketmemek. Bir mescidde veya şehrin bir köşesinde ibadet edip insanlardan bir şey gözetmeden Allah’ın lütfunu beklemek.

3. Derece: Kazanç için çalışmak, fakat her harekette şeriat ve sünneti gözetmek. Hile yapmaktan, ince tedbirlerden ve fazla ticaret bilgisi elde etmekten sakınmak. Bunun gibi sebeplere sarılanlar tevekkül sahibi
olmazlar.
Tevekkül etmek, çalışmaktan el çekmek değildir. Zira tevekkül sahibi olan Hz. Ebu Bekir halifeliği kabul ettikten sonra, ticaret için eline bir kumaş parçası alıp pazara gitti. Ona:
Halifelik yaparken ticaretle uğraşmak olur mu?” dediler.
Ebu Bekir (R.A.) şöyle dedi:
Kendi çoluk-çocuğumu perişan edersem, başkalarını daha önce perişan ederim.
Bunun üzerine ona devlet hazinesinden gündelik tayin ettiler, o da kendini tamamıyla halifelik görevine verdi.
Demekki tevekkül çalışmamayı gerektirmez. Çalışanların tevekkülü şu üç şeydir:
a) Mala tutkun olmamak.
b) Elde edilen kazancı sermayeden değil de, Yüce Allah’tan bilmek.
c) Kendi malını, diğer Müslümanların malından çok sevmemek.
Çalışanın tevekkülü; sermayeye değil, Allah’a güvenmekle olur. Bunun belirtiside sermayesi kaybolunca üzülmemek, ümitsizliğe düşmeyip, rızkının Allah tarafından verileceğini bilmektir. Rızkı gelmediğinden de bunun kendisi için daha hayırlı ve faydalı olduğuna inanmaktır.
Böyle bir tevekkülü elde etmek kolay değildir. Bü tün malı elinden alınan veya bir felakette kaybeden kimsenin üzülmemesi, kalbinin değişmemesi, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Böyle bir tevekküle kavuşmak için Yüce Allah’ın fazlının, kereminin, ihsanının sonsuzluğuna ve çok büyük güç sahibi olduğuna kalbin çok net bir inançla inanması ve Yüce Allah’ın sermayesiz birçok kimsenin rızkını verdiğini, sermayenin birçok insanı felakete sürüklediğini bilmesi gerekir. O halde kendi sermayesinin de onu felakete sürükleyebileceğini düşünmelidir.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Kul bazen geceyi, ertesi günü yapacağı şeyleri düşünmekle geçirir. Oysa o iş o kulun felaketine sebep olacaktır. Yüce Allah o kuluna acıyıp işi ona nasip etmez. O ise işi olmadığı için üzülür. “Bu işim neden olmuyor, kim yaptırmıyor, kim bana düşmanlık ediyor?” diye yakınında bulunanlara kötü gözle bakmaya başlar. Oysa Yüce Allah ona acıyarak felaketten korumuştur.”

Hz. Ömer diyor ki:
Sabahleyin zengin mi uyanacağım, yoksul mu, hiç düşünmem. Zira hangisinin benim için hayırlı olacağını bilemem.

İkinci çare; fakirlik korkusunun, kötü düşüncelerin şeytanın vesvesesinden ileri geldiğini bilmektir. Nitekim, Yüce Allah buyuruyor ki:
Şeytan sizi fakirlik ihtimali ile korkutuyor.” (Bakara suresi, ayet : 268)

Yüce Allah ‘ın merhametine güvenmek büyük bir marifettir. Ummadık yerlerden, düşünmedik sebeplerle rızık gönderdiği her zaman görülmektedir. Ancak gizli sebeplere de itibar edilmemeli, her şey Allah’tan bilinmelidir.
Bir tevekkül sahibi mescidde kalıyordu. Mescidin imamı her gün ona:
Bir gün adam:
Bir şeyin yok. Çalışsan iyi olur.” derdi.
Benim Yahudi bir komşum var. Her gün bana iki ekmek almayı üzerine almıştır.” dedi.
Hoca:
O halde işin sağlam, çalışmasan da olur.” dedi.
Adam hocaya şunu söyledi:
Sen de imamlığı bırak. Zira senin yanında bir Yahudinin kefaleti Allah’ın kefaletinden daha sağlammış .

Bir mescidin imamı, birisine: “Nereden geçiniyorsun?” dedi.
Adam: “Dur, önce arkanda kıldığım namazımı kaza edeyim, ondan sonra cevap veririm.” dedi.
Yani sen Allah ‘ın rızıkların kefili olduğuna inanmıyorsun. O halde imamlığın caiz değildir, demek istedi.
Maraşlı Huzeyfe’ye: “ İbrahim Edhem’de ne gibi haller gördün?” dediler.
Şunu anlattı: “Hac yolunda çok açlık çektik. Kûfe şehrine geldiğimizde açlıktan güçsüz düşmüş tüm. İbrahim bu hâlimi görünce: “Ey Huzeyfe, açlıktan bitkin düşmüş görünüyorsun” dedi. Evet , dedim. Bir kalem, kağıt getir dedi. Götürdüm. Şunu yazdı: “Bismillahirrahmanirrahim. Rabbim her şeyin gayesi sensin. Her şeyi veren sensin. Sana hamd ve şükrederim. Ben aç, susuz ve çıplak kaldım. Bu üç şey benim nasibimdir. Elbette yaparım.Kulun rızkını vermeyi ise sen tekeffül etmişsin.” yazılı kağıdı bana verip şöyle dedi: “Dışarı çık. Kalbin Allah’tan başka kimseden bir şey ummasın. Bu kağıdı ilk rastlayacağın kimseye ver.” Ben dışarı çıktım. İlk rastladığım deveye binmiş birisine o kağıdı verdim. Adam kağıdı okuyunca ağladı ve:

Bu kağıdı yazan nerededir?” dedi. Mesciddedir, dedim. Bana içinde yüz altın bulunan bir kese verdi. O sırada çevredekilerden adamın Hıristiyan olduğunu öğrendim. İbrahim Edhem’in yanına dönüp keseyi önüne koydum ve olanları anlattım. İbrahim: “Keseye elini sürme. Sahibi şimdi buraya gelir.” dedi. O anda keseyi veren Hıristiyan içeri girdi ve İbrahim’in yanında iman getirdi.”

Basralı Ebu Yakub diyor ki:
“Mekke’de on gün aç kaldım. Açlıktan bitkin düşmüştüm. Dışarı çıktım.
Yolda bir şalgam buldum. Almak istedim fakat içimden bir ses : ”
On gündür oruçlu ve açsın. Nasibin bir şalgammı?” dedi. Almadan mescide geri döndüm. Baktım birisi önüme kek, şeker ve badem koyup: “Denizde fırtınaya yakalandım. Eğer selametle karaya çıkarsam şunları göreceğim ilk fakire vereceğim diye adakta bulundum.” dedi. Her birinden bir avuç alıp, artanı “Sana hediyem olsum” dedim. Kendi kendime şöyle düşündüm:
Yüce Allah bana rızık göndermek için denizde fırtına çıkardı. Oysa ben sokakta rızık aradım.”

İmanı güçlendirmek için böyle az meydana gelen olayları okumak lazımdır.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 568 takipçiye katılın