Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Genel’ Category

Padişaha beddua etmenin bedelini ağır ödedi!

Posted by Site - Yönetici Ocak 21, 2015

Sultan İkinci Mahmud Han

Padişaha beddua etmenin bedelini ağır ödedi!

Osmanlı padişahları Allah ile hepsi sağlam ilişkiler içindeydi..

Cihan Padişahı Sultan İkinci Mahmud Han, tebdil-i kıyafet (kıyafet değişikliği) ederek Silahdar Ağa ve bazı devlet erkanı ile beraber Sultan Mehmed Camii (Fatih Camii) yakınlarında bir ekmekçi fırınının önüne geldi. Halkın ekmek almaktaki sıkıntısını görüp biraz orada bekledi.

Bir kadın iki ekmek alıp dönerken; Padişahın gözü kör olsun. Bak şu ekmeğe ve bak şu ekmeği alıncaya kadar çektiğimiz sıkıntı ve zahmete! dedi. Kadının bu sözlerini padişah da duydu.

Padişahın yanında bulunanlardan birisi; Baka kadın, padişah neylesin, bu çektiğiniz kendi alın yazınızdır. Padişahın tarlası, öküzü ve çifti yok ki ekip, biçip Allahın kullarına vere. Bunu siz Allahtan bilin, yoksa padişah neylesin! dedi. Kadın biraz daha beddua ederek oradan uzaklaştı.

Bu durum padişahın çok gücüne gitti, fakat sabretti. Dönüp saraya geldiğinde o gece bu duruma çok hayret ve taaccüp etti. Hırka-i Şerif Odasında Cenab-ı Rabbül-İzzete dua ve niyaz edip yalvararak Ümmet-i Muhammedin rahat ve huzurunu istedi.

Ertesi sabah Silahdar Ağaya yüz kuruş vererek o fırına gönderdi. Vermiş olduğu yüz kuruşu kendisine beddua eden o kadına vermesini emir buyurdu.

Silahdar Ağa ile birkaç kişi yine tebdil-i kıyafet ederek o fırına geldiler ve kadını sordular.

Kalabalıktan bir kimse kadını tanıdığını fakat nerede oturduğunu bilemeyip, ancak bunu mahalle ekmekçisinin bilebileceğini söyledi.

Mahalle ekmekçisi, kadını ve hanesini bilip, bunları alıp kadının evine götürdü.

Kadını çağırdıklarında, o gün bu bedduayı edip hanesine vardığında, kadında bir göz ağrısı başladığını ve sabaha kadar iki gözünün kör olduğunu gördüler.

Keramet sahibi padişahın aleyhinde konuşarak nankörlük eden kadının bedduası kendisine isabet etmişti.

Padişah-ı alem hazretlerinin velilik ve kerametleri herkes tarafından görülmüş ve dilden dile dolaşmıştır.

Padişaha beddua etmenin bedelini ağır ödedi!
Osmanlı padişahları Allah ile hepsi sağlam ilişkiler içindeydi…

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

20 – Derviş Muhammed hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 20, 2015

20 – Derviş Muhammed hazretleri - Silsile-i Saadat- Altun Silsilkadc4b1-muhammed-zahid-k-s-kabri-ozbekistan-semerkand-hisar-vahc59f-kc3b6yc3bcsilsile-i-saadat-altun-silsilehace-muhammed-emkenegi-hazretleri-ozbekistan-buhara-2-copy

20 – Derviş Muhammed hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Derviş Muhammed hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. Silsile-i aliyyenin yirmincisidir.
Ruh ilimlerinde mütehassıs idi. Büyük âlim ve kâmil bir veli olan dayısı Kâdi Muhammed Zâhid’in derslerinde yetişti. Dayısına talebe olmadan önce, on beş sene nefsinin isteklerinden kurtulmak için mücadele etmiş ve insanlardan uzak yaşamıştı.

Bir gün ellerini açıp, acizliğini ve çaresizliğini Allahü teâlâya yalvararak arz etmişti. Aniden Hızır aleyhisselam gelip; “Eğer sabır ve kanaat istiyorsan, Muhammed Zâhid’in hizmet ve sohbetine kavuşmakta acele et. O sana sabır ve kanaati öğretir” buyurdu. Hemen Muhammed Zâhid’in yüksek huzuruna varıp, orada ilim tahsil etti. Güzel terbiye görüp, kemale geldi. Hocası ona, insanlara doğru yolu anlatmak, ebedi olan Cehennem azabından kurtaracak şeyleri bildirmek için hilafet verdi. Hocasının vefatından sonra yerine geçip, Semerkand’da, doğru yoldan ayrılanlarla ve dine sonradan sokulan bid’atlerle uğraştı. Bid’atleri yok etti. Çok veli yetiştirdi.

İnsanları Allahü teâlânın yoluna çağırmada çok gayret gösterdi. Talebelerinin terbiyesi hususunda, insan üstü bir kuvvet ve gayrete sahipti. İmam-ı Rabbani hazretlerinin dünyaya gelmesinden bir sene önce, vefat etti. İnsanları irşad için yetiştirdiği yüksek talebeleri pek çoktur. Bunların en büyüğü, oğlu Hâce Muhammed Emkenegi’dir.

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Allah Ve Peygamberlerini İnkarın Sonu

Posted by Site - Yönetici Ocak 20, 2015

Allah Ve Peygamberlerini İnkarın Sonu,Allahi inkar,Şerife Şevval Kardelen

Allah Ve Peygamberlerini İnkarın Sonu

Hz. Adem’den (A.S.) günümüze HAK ile BATIL’ın mücadelesi devam etmiş ve günümüzden kıyamete kadar da devam edecektir. Allah HAK’ın yanında BATIL’ın karşısındadır. HAK’ın safında olanlar peygamberler ve onlara iman eden sadık Müslümanlardır. BATIL’ın safında olanlar şeytan ve ona tabi olan Nemrutlar, Firavunlar, Ebu Cehiller ve bunların arkasından giden kâfir, müşrik ve münafık topluluklardır. Hakkın gayesi ıslah ve barıştır. Batılın gayesi ise ifsad ve zulümdür.

Allah insanlardan İslam’a girmelerini, adil bir düzen kurarak adaleti hâkim kılmalarını, peygamberlerin getirdiği ahlâk esaslarına uyarak mutlu bir ömür sürmelerini, bozgunculuk yapmamalarını istemektedir. Bakara 208: “Ey iman edenler! Hep birden barışa (İslam’a) girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.” Şeytan insanları İslam’dan uzaklaştırandır.

Şeytan cinlerden olabileceği gibi insanlardan da olabilir. İblis cinlerden olan şeytandır ve insan ve cin şeytanlarının başıdır. Araf 16–17: “İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın! dedi.” Rabbimiz bizlere şeytanın ve şeytanlaşmış fert ve toplumların arkasından gitmeyi yasaklamıştır.Maide 57: “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer müminler iseniz.” Hud 113: “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz!

İNKÂRCILARIN SONU

İnsanlık tarihi boyunca inkârcılar, her zaman haz.Allah’ın lanet ve gazabına uğramışlar ve neticede helak olmuşlardır. İnkârcılar HZ.Allah ve peygamberlere düşmanlık ettikleri için HZ.Allah da inkârcıların düşmanıdır. Bakara 98: “Kim, Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.

İnkârcılar gerçekte Allah ile savaş halindedirler. Ancak inkârcılar Allah ile yaptıkları bu savaşı hep kaybeden taraf olmuştur. Allah’ın bir imtihan hikmeti olarak inkârcılara mühlet veriyor olması onları yenilmekten ve cehennemin ebedi sakinleri olmaktan kurtarmayacaktır. Enfal 59: “İnkâr edenler yakayı kurtardıklarını sanmasınlar. Çünkü onlar (bizi) aciz bırakamazlar.” Ahkâf 32: “Allah’ın davetçisine uymayan kimse yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah’tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.” Allah, geçmişte bütün inkârcıları helak etmiştir ve bugünde helak etmeye kadirdir.

NUH TUFANI: HZ.Allah inkârları sebebiyle Nuh (A.S.) kavmini helak etmiştir. Furkan 37: “Nuh kavmine gelince, peygamberleri yalancılıkla itham ettiklerinde onları, suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret yaptık. Zalimler için acıklı bir azap hazırladık.

NEMRUT: HZ.Allah, inkârcılığı sebebiyle Nemrut’u da helak etmiştir. Bakara 258: “Allah kendisine hükümdarlık verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan kişinin haline bir baksana! İbrahim ona: Benim Rabbim hayatı veren ve hayatı alandır deyince O: Ben de yaşatır ve öldürürüm dedi. Bunun üzerine İbrahim: İşte Allah güneşi doğudan doğduruyor, haydi sen de batıdan doğdur bakalım der demez kâfir donakaldı. Zaten Allah zalimlere hidayet etmez, emellerine kavuşturmaz.” Allah Nemrut’u bir sinekle helak etmiştir.

AD KAVMİ:HZ. Allah bu kavmi de inkârları sebebiyle rüzgâr ile helak etmiştir. Fussilet 15–16: “Ad kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, ‘Bizden daha güçlü kim var?’ demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi inkâr ediyorlardı. Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o mutsuz kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azabı elbette daha rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez.

SEMUD KAVMİ: HZ.Allah bu kavmi inkâr ve isyanları sebebiyle şiddetli bir gök gürültüsüyle helak etmiştir. Şems 13–14: “Allah’ın Resulü (Salih) onlara: Allah’ın devesine ve onun su hakkına dokunmayın! dedi. Ama onlar, onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri günahları sebebiyle onlara büyük bir felaket gönderdi de hepsini helak etti.

LUT KAVMİ: Kadınları bırakıp erkeklere yönelmiş, homoseksüel, eşcinsel bir toplumdu. Bu yüzden batırılarak helak edildiler.

FİRAVUN: Haddi aşan, azgınlaşan, zalim bir kimse idi. Büyüklük tasladığı için kavmiyle birlikte suda boğularak helak edildi. Şuara 63–66: “Bunun üzerine Musa’ya, ‘asan ile denize vur’ diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı. Her parçası koca bir dağ gibiydi. Ötekileri de oraya yaklaştırdık. Musa’yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık. Sonra ötekileri suda boğduk.

Allah, tartıda ve ölçüde haddi aştıkları için MEDYEN halkını, Karun’u, Samiri’yi, ve daha nice zalim kavimleri helak etmiştir. Buna kimse engel de olamamıştır. Hac 45: “Halkı zulmetmekteyken helak ettiğimiz, böylece duvarları, çökmüş çatılarının üzerine yıkılmış nice memleketler, nice kullanılmaz kuyular, nice muhteşem saraylar vardır…” Allah’ı, peygamberlerini ve ayetleri inkâr, Allah’a ortaklar koşma, isyan ve zulüm helak edilen kavimlerin ortak özellikleridir.

ASRIN FİRAVUNLARI VE MAZLUMLARI

Zalimler iflah olmazlar. Nahl 88: “İnkâr edip de (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya, işte onlara, yapmakta oldukları bozgunculuklar sebebiyle, azaplarını kat kat artıracağız.

Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar, Samiriler, Ebu Cehiller sıfat değiştirdiler ve bu yeni sıfatlarıyla günümüzde öncekilerin görevlerini eksiksiz yapmaya çalışıyorlar. Dünyanın dört bir yanında kendilerini saltanatlarından edecek İbrahimleri, Musaları, Harunları, İsaları, Muhammedleri bulup öldürmeye çalışıyorlar. Dünyanın neresinde Müslüman var orada katliam var, soykırım var. Yırtıcı hayvanlar gibi her yerde Müslümanların üzerine çullanıyorlar. Kullandıkları en büyük silah TEFRİKA silahıdır.

Ya günümüzün İbrahimleri, Musaları, Harunları, İsaları, Muhammedleri olan mazlum Müslümanlar ne durumdalar. Durumumuzu Peygamberimizden dinleyelim: “Bir zaman gelecek yabancı milletler, yiyicilerin avının üzerine üşüştükleri gibi sizin üzerinize saldıracaklar. Oradakilerden birisi sordu: O gün sayıca azlığımızdan mı bu olacak? Peygamberimiz cevaben: Hayır, bilakis o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çerçöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan yığınlar durumunda olacaksınız. Allah, dağınık durumda olmanızdan dolayı düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize vehn atacak! ‘Vehn nedir ey Allah’ın Resulü?’ denildi. Dünya sevgisi ve ölüm korkusudur! buyurdular.” (Ebu Davud)

Burada Peygamberimiz (S.A.V.) düşmana karşı gerçek gücün ve gerçek zaafın ne olduğunu iki kelime ile ifade etmektedir: “Dünya sevgisi ve ölüm korkusu.” Bunların zıddı da gerçek gücü ifade eder. En büyük güç iman ve cihat gücüdür. HZ.İbrahim gibi ateşe atılmayı, HZ.Hamza gibi şehit olmayı göze alamayanların kazanabileceği hiçbir zafer yoktur.

Şerife Şevval Kardelen

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

19 – Kadı Muhammed Zahid ( K.S ) Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 19, 2015

Kadı Muhammed Zahid ( K.s) Kabri Özbekistan - Semerkand  Hisar Vahş köyü,Silsile-i Saadat- Altun Silsile,hace muhammed emkenegi hazretleri  ozbekistan-buhara 2 copy

19 – Kadı Muhammed Zahid ( K.S ) Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Nakşbendiyye’nin Ubeydullah Ahrar’dan İmam-ı Rabbani’ye kadar olan dönemdeki adı”Ahrariyye.” Ubeydullah Ahrar’dan emaneti alan ise Muhammed Zahid. O da silsiledeki Yakub Çerhî’nin kızının oğlu. Reşehât’ta kendisinden “Kadı Muhammed” diye bahsedildiğine bakılırsa dinî ilimlerde “Kadılık” payesine ulaşacak bir derinliğe sahip olduğu, belki kadılık da yaptığı anlaşılmaktadır. Dini ilimlerde belli bir derinlik kazandıktan sonra tasavvufa meyletti. 855/1451 yılında Ubeydullah Ahrar’a intisab etti. On iki yıl süreyle şeyhinin yanında ve hizmetinde bulundu. Silsiletü’l-arifîn ve tezkiretü’s-Siddikıyn adlı Farsça eserinde özellikle şeyhi ile olan münasebetlerini Nakşî tarikatı adabını, tasavvufun belli esaslarını anlatmaktadır. Şeyhinin vefatından sonra yerine irşad makamına oturdu. 936/1529 yılında vefat edinceye kadar bu görevi sürdürdü. Kabri Hisar’da Vahş denilen yerdedir.

Kadı Muhammed Efendi, gençlik yıllarından itibaren riyazat ve mücâhedeye meraklı, ibadete düşkün bir kimseydi. Belki de bu yüzden “Zahid” lakabıyla anılır olmuştu. Ubeydullah Ahrar’a İntisabı:
Kadı Muhammed Efendi, şeyhi Ubeydullah Ahrar’a intisabını şöyle anlatıyor:
– Şeyh Nimetullah adında biriyle Herat’a gitmek üzere Semerkant’tan yola çıktık. Mevsim yaz, havalar çok sıcaktı. Şaduman köyüne gelince orada birkaç gün konakladık. Biz orada iken Ubeydullah Ahrar hazretleri de o köye geldi. Ziyaretine gittik. Tanıştıktan sonra aramızda güzel konuşmalar oldu. Sohbet sırasında Ubeydullah Ahrar, içimdeki bazı sorulara cevap verdiği gibi Herat’a gidiş sebeplerimizi de tek tek saydı. İnsan ruhunu okuyan kamil bir zat karşısında olduğumu anladım. Ancak içimdeki Herat’a gitme arzusu kaybolmadı. O bana Herat’a değil, Buhara tarafına gitmemi tavsiye etti.
Ertesi sabah yolculuk için izin almaya gittim. Beni kapıda karşılayan bir müridi, “Efendi hazretlerinin yazı yazmakla meşgul olduğunu” söyledi. Bir süre sonra geldi ve elindeki kağıdı bana uzatarak:
“Bu. benim sana nasihat ve vasiyetimdir” dedi. Kağıtta şunlar yazılıydı: “İbadetin hakikati benlikten geçmek, Allah’ın azameti karşısında titremek, tazarru ve inkisar halinde bulunmaktır. Bu manalar gönülde, ilahî azameti taraf taraf görmekle doğar. Bu saadete aşk ve muhabbetle eritir.

Aşk ve muhabbetin zuhuru Kainatın efendisine uymakla kabildir. İttiba; yani O’na uymak, uymanın yolunu bilmeye bağlıdır. Bunun için peygamber varisi, maneviyat alimi mürşitlere uymak gerekir. Alimliğini dünya kazancına vesile sayan, makam ve itibar sahibi olmaktan başka hırsı olmayan ilim ehlinden uzak durmak lazımdır. Kendilerim büsbütün musiki ve sema ve raksa veren ve halkın eline bakan dervişlerden uzak durmak icap eder. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadına zıt fikirler dinlemekten sakınmak şarttır. İlim tahsilim Allah Rasulü’ne ittibaın zaruri bir sonucu olarak görmek ve ilme bu gözle bakmak tek çıkar yoldur.”
Kadı Muhammed, bu vasiyeti alıp okuduktan ve Ubeydullah Ahrar’a veda ettikten sonra Buhara yolunu tuttu. Veda sırasında Ubeydullah Ahrar, kendisine Sa’deddin Kaşgarî’nin oğlu Şeyh Gilan’a verilmek üzere bir mektup daha verdi. Mektupta şunlar yazılıydı: “Bu mektubu getiren zata dikkat edin, alaka gösterin. Onun uygunsuz yabancılarla dolaşmasına mani olun, onu aranıza alın.” Kadı Muhammed, elinde bu mektupla yola koyuldu. Buhara’ya varıncaya kadar, başına gelmedik kalmadı. Hummadan göz ağrısına kadar türlü dertlere müptela oldu. Altı tane at değiştirdi. Nihayet Buhara’ya vardı. Fakat karşı konulması imkansız bir cazibe onu Semarkand’a Ubeydullah Ahrar cihetine doğru çekiyordu. Biraz dinlenip kendisini toparladıktan sonra uçarcasına tekrar Semerkand yolunu tuttu. Yolda Taşkent’e uğradı. Orda Şeyh İlyas Aşkî’yi ziyaret etmek istediyse de kitaplarını ve eşyalarını kaybetti. Bunun üzerine bu ziyaretten de vazgeçti ve kendisinin cazibe merkezi olan Semerkant’a, mürşidinin yanına koştu. Şeyhi onu kapıda karşıladı ve “Hoşgeldin, safalar getirdin, merhaba” diye hüsn-i kabul gösterdi.
Ubeydullah Ahrar onda üstün bir istidad sezmişti. Çünkü o, tasavvufun inceliklerim ve ariflerin zarif nükte ve mefhumlarını kavramakta tam bir maharet sahibiydi. Ubeydullah Ahrar hazretleri ince sırları, mürid ve halifeleri içinde en çok onunla konuşurdu. Hatta bazan onun bu konudaki tepkisini ölçmek için şöyle sorardı: “Bizim söylediklerimiz, çocukluğunda anne-babandan, gençliğinde hocalarından öğrendiğin inanç ve bilgilere ters düşmüyor mu? Bu anlattığımız incelikleri kavramada sıkıntı çekmiyor musun?” “Hayır” cevabım alınca da: “Öyleyse seninle bu konuları konuşabilirim.” derdi. Aslında büyük mürşitlerin ilmi hakikate dair konuları ancak istidadlı müritlerine anlatmaları adabdandı. Çünkü herkese anlayabileceği dilden konuşmak, anlayabileceği ölçüde anlatmak gerekliydi.

Diri Kedi, Ölü Aslan:
Kadı Muhammed Zahid, şeyhinin hizmetinde bulunduğu yıllarda Semerkant’ta Hoca Zekeriya adlı bir şeyhin kabrini ziyarete gider. Fakat kendisinde bir fevkaladelik hisseder, dayanılmaz bir karın ağrısıyla ayağım türbe kapışma koymuşken, kendini dışarı atar. Şeyhinden izinsiz geldiği için bunların basma geldiğine hükmeder. Adeta irade ve ihtiyarı elinden alınmış bir halde şeyhinin yanına döner. Muhammed Zahid, daha. bir şey söylemeden Ubeydullah Ahrar ona: “Bilmez misin ki, diri kedi, ölü aslandan üstündür” diyerek irşadda, ölmüş şeyhlere değil, hayatta olan mürşitlere bağlanıp rabıta yapılması gerektiğine işaret eder.

Fakirlikle Sınanması:
Ubeydullah Ahrar hazretleri son demlerini yaşamaktadır. Bütün evlatları ve halifeleri etrafını çevrelemişlerdir. ? Kendisinden emaneti teslim alacak Muhammed Zahid de ordadır. Ubeydullah Ahrar der ki:
– “Bizim ihvanımızdan her birinin fakirlik ve zenginlikten birini seçmesi gerekmektedir. Kadı Muhammed, sen bunlardan hangisini seçersin?” O da şu cevabı verir:
– “Ben, sizin bize münasip göreceğinizi seçerim”
Bunun üzerine Ubeydullah Ahrar, muhasiblerinden birine dönerek şöyle buyurur:
– “Mevlana Kadı Muhammed’e dört bin altın verin. O fakirliği seçti. Bu meblağı yanındaki ihvanın geçimi için sermaye yapsın, ihvanın geçim işi zihnini meşgul etmesin.”
Kadı Muhammed belki de fakrı ve bilinmezliği ihtiyar ettiği için, hakkında yazılanlar ve bilinenler pek sınırlıdır.
– rahmetullahi aleyh-

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Etiketler: | Leave a Comment »

Şeyhlik Miras Yoluyla Geçmez

Posted by Site - Yönetici Ocak 19, 2015

Şeyhlik Miras Yoluyla Geçmez

Şeyhlik Miras Yoluyla Geçmez

Zamanımızda, iş tamamen değişti hatta daha mürit olmayan bir kişi. şeyhlik iddia etmeye başladı. Câhil ve dalâlet üzere olan kişiler şeyhliği haber vermektedir; cehalet ve dalâletinden dolayı…. (Câhil ve sapıkların şeyhliğini kabul edenler de câhil ve sapık kişilerdir…)

Câhil ve sapık şeyhler,
1- isimlerinin anılmasını,
2- Şöhretlerinin yayılmasını,
3- Müritlerinin çok olmasını
4- Bu yolda makam, mevki, kabul ve rant elde etmek için gayret ederler…

Bu câhil şeyhler, bu büyük işi (mürşitliği ve irşad makamını) ve büyük övgüye layık olan (velayet makamını ve şeyhliği) çocukların oyuncağı, şeytanın maskaralığı ve güleceği şey haline getirdiler…
Hatta şeyhlik makamına miras yoluyla oturmaya başladılar.
Onlardan biri öldüğü zaman, o şeyhin oğlunu hemen onun makamına oturtuyorlar, şeyhin oğlu ister büyük ve isterse küçük olsun…
1- Ondan hırkalar giyiyorlar.
2– Onunla bereketleniyorlar.
3– Onu meşâyih-i izamın menzil ve mertebesine koyuyorlar.
İşte bu (velilik, şeyhlik ve mürşitliğin dede ve babadan miras alma işi İslâm âlemi ve Müslümanlar için);
1- Büyük bir musîbettir
2– Beladır.
3– Felâkettir
4– Umûmî bir hal almıştır.
5- Bu zamanın câhil ve sapık şeyhleri arasında yayılmıştır! Şeyhliği baba ve dededen alanların tarikatları gerçekten tamam olmuş, nuru sönmüş ve kesilmiştir.
Onların haberlerini en iyi bilen Allâhü Teâlâ hazretleridir.

Abdülkadir Geylânî hazretleri, Seyyid Ahmed Rufâî hazretleri, Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâüddîn hazretleri, Necmeddin-i Kübrâ hazretleri. Şeyh Ahmed Bedevî hazretleri gibi. herkes tarafından tanınan ve bilinen eviiyâ’nın hiçbiri şeyhlik makamını babasından almadığı gibi, oğluna miras olarak bırakmamıştır.
Bu gerçeği öğrenmek için Allah’ın velî kullarının mübarek hayat hikâyelerini okumanız yeterlidir. (Altunsilsile, Hılyetü’l-Evliyâ. Câmiu’l-Kerâmâti’l-Evliyâ, Tabakâtü’l-Kübrâ, Evliyalar Ansiklopedisi, İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, Hadîkatü’I-Evliya gibi mübarek kitablara bakınız.)

Eviiyâ’nın büyüklerinden Mansûr el-Betâhî hazretlerinin vefatı yaklaşınca hanımı;
– Efendi! Oğluna vasiyet et onu yerine vekîl bırak.” Dedi.
Mürşidi-i kâmil olan Şeyh Mansûr el-Betâhî hazretleri;
-Hayır, kızkardeşimin oğlu Ahmed Rufâiyi yerime vekil bırakacağım.” Dedi.
Hanımı çok ısrar etti. Ağladı. “Oğlumuz varken sen başkalarını yerine ‘şeyh” tayin ediyorsun. Bizden sonra çocuklarımızın kıymeti kalmaz gibisinden çok söylendi. O büyük zat hanımını, susturmak için. oğlu ile talebesi Ahmed Rufai’yi yanma çağırdı.

Haydi bana biraz Çİçek toplayın getirin-” Dedi. Gittiler- Oglu demet demet Her biri değişik renkteydi, İnsanın İçini açıyordu. Hoş kokular saçıyordu.
Ahmed Rufâî ise eli boş döndü. Boynunu büktü. Mahçûp bir edâ ile hocasının yanına geldi. Hocası:
-“Neden çiçek toplamadın?” diye sordu.
Üzüntülü üzüntülü cevap verdi.
-“Efendim! Elimi uzattığım her çiçek Allâhü Teâlâ’yı teşbih ediyordu. Koparmaya kıyamadım.
Hamını bu hâli görünce şeyhliğin babadan oğula miras yolu ile geçen bir makam, mevki, saltanat ve mal olmadığını anladı. Sesini çıkarmadı. İsrarından vazgeçti. Seyyid Ahmed Rufaî Hazretleri; “Tarikat, şeyhlik ve evliya olma derecesi, dede ve babadan kimseye miras kalmaz. Çalışmakla olur. İbâdetle olur. Göz yaşları dökmekle olur. Müslümanları sevmekle olur,” Mecâlisi Ahmed Rufâî. s. 47, buyurmaktadır.

Şeyhlik makamı babadan oğula geçmez. Şeyhlik makamı maddî bir makam değildir.
Şeyhlik makamı manevî bir makamdır.Şeyh olmak için bir kişinin önce evliya ve âlim olması lazım, ilim velayet makamına eren kişi. ilim. amel, takva ve ihlâs ile Allah’a yaklaşır. Evliyâullah’tan olur.

Mütercim.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/144-145.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 2 Comments »

18 – Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 18, 2015

Hace Ubeydullah-ı Ahrar ( K.s.) Kabri - Semerkand - Özbekistan,Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Silsile-i Sadat Taşkent

18 – Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, Türkistan’ın büyük velilerindendir. Silsile-i aliyyenin on sekizincisidir. 1403 yılında Taşkent’te doğdu. 1490’da Semerkant’ta vefat etti. Kabri oradadır.

Doğumundan itibaren üstün halleri görüldü. Annesi nifastan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nur parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona dua ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmezdi. Dedesi de, âlim ve veli idi. Vefat edeceği sırada, torunları ile tek tek vedalaştı. Ubeydullah-ı Ahrar o zaman çok küçüktü. Onu görünce, kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: “Ben, bunun büyük bir zat olduğu zaman hayatta olmam. Bu İslamiyet’e hizmet edecektir. Cihan padişahları bunun sözünü dinleyecekler” dedi.
Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra, helal kazanmak için tarımla meşgul oldu. Kısa zamanda zengin oldu. 1300’den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üç bin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsulüne öyle bir bereket verdi ki, her yıl 800 bin batman [700 ton] zahire uşur verirdi. Ambarlarına konulan mahsul, çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Kendisi bu konuda; “Bizim malımız, fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır” buyururdu.

Yakınlarından biri, bir gece birini kendisine şarap alıp getirmesi için gönderdi. O kimse şarabı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarap testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeye başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve testi kırıldı. Şarap isteyen kimse, kimse bilmesin diye, sabahleyin erkenden kalkıp kırılan testisinin parçalarını topladı. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o kimsenin evine geldi. “Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılırdı ve bir daha seninle buluşmama imkan kalmazdı” buyurdu.

Bu talebesi anlatır:
Seferde idik. Gece yarısı bana “Hemen kalk, eşyalarını topla ve derhal dışarı çık!” buyurdu ve kendisi de çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Beni takip edin” dedi. Bir tepeye doğru yürüdü, biz de hemen toparlanıp onu takip ettik. Tepeye çıkınca, durdu. Biz de yanında durduk. Bir kısmı da, gelmemişti. Biz tepede iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin bu kerametini görerek, onun büyük bir veli olduğunu bir kere daha anlamış oldular.
Buyururdu ki:
“Kalbin kararmış olmasının alameti, günahlardan, üzüntü duymaması, günahta ısrar etmesidir. İşlediği günahlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık nasihat tesir etmez, gafletten uyanmaz.”
“Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zulümden korumaktır.”
“Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir.”
“Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir.”
“Tasavvuftan maksat, kendini zorlamadan her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”
“İnsanın kıymeti; idrakinin, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır.”
“Belalara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın birbirinden acı belaları vardır.”
“İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluktan maksat ise, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır.”
“Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız ehl-i sünnet değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız ehl-i sünnet ise, hiç üzülmemeliyiz.”

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Leave a Comment »

Sa’d İbn Ubade

Posted by Site - Yönetici Ocak 18, 2015

Sa'd İbn Ubade

Sa’d İbn Ubade

Ensar’ın sancağının taşıyıcısı

Sa’d İbn Muaz zikredilsin de onunla birlikte Sa’d İbn Ubâde zik-redılmesın, bu olamaz…

Onlar Medine halkının liderleriydi…

Sa’d İbn Muâz, Evs’in,

Sa’d İbn Ubade ise Hazrec’in lideriydi.

Her kişi de erkenden müslüman olmuşlar, Akabe biatına katılmış­lar, itaatkâr, inançlı ve ihlâslı birer asker olarak Resûlüllah’la (s.a.v.j birlikte yaşamışlardı…

Belki Sa’d İbn Ubâde, bütün Ensar arasında, Kureyş’in Mekke’de müslümanlara reva gördüğü işkenceden payını alan tek kişiydi!…

Kureyş’in Mekke’de oturanlara işkence etmesi tabii idi…

Fakat Medine’den bir adamın, sadece bir adam değil, büyük bit liderin böyle bir işkenceye maruz kalması, hastı.

Bunun sebebi şöyledir: Akabe biati gizlice yapılıp Ensar yolculu­ğa hazır hale geldikten sonra Kureyş, Ensar’ın biatini ve Resûlüllah’la, Es.a.v.) onunla ve onun arkasından şirk ve karanlığın güçlerine karşı durdukları Medine’ye hicret konusunda anlaştıklarını öğrendi…

Kureyş deliye döndü ve yolda gitmekte olan kafileyi kovalamaya başladı. Nihayet kafiledekilerden Sa’d İbn Ubâde’ye yetişti. Müşrik­ler onu yakaladılar. Ellerini hayvanının yularıyla boynuna bağlayıp Mekke’ye götürdüler. Orada, onu dövmek ve istedikleri işkenceyi yapmak için etrafında toplandılar…

Kureyş’ten sığınma hakkı isteyip sığınanları uzun zaman koruyan,

yaptıkları ticarete karışmayan ve onlardan birisi Medine’ye gittiğinde sadece İbnu Ubâde’ye ağırlayan, Medine’nin en ileri gelen zatlarından birisi olan Sa’d İbn Ubâde’ye böyle mi davramlacaktı?.

Onun ellerini bağlayıp dövenler kendisini ve kavmi arasındaki yerini bilmiyorlardı…

Fakat, eğer bilselerdi, acaba onu serbest bırakırlar mıydı?. Onlar müslüman olan Mekke ileri gelenlerine de işkence etme­mişler miydi?.

O günlerde Kureyş delirmişti. Cahiliyye döneminin bütün imti­yazlarının, hakkın balyozları altında ezilmeye hazırlandığını görüp kin ve intikamlarını kusmaktan başka bir çare tanımıyorlardı…

Müşrikler anlattığımız gibi sopa ve zulümle Sa’d İbn Ubâde’-nin başına üşüşmüşlerdi…

Hikâyenin geri kalanını bırakalım da Sa’d anlatsın:

«— …Vallahi artık ellerine düşmüştüm. Çünkü Kureyş’li bir grup

tepeme dikilmişti. Aralarında temiz yüzlü, beyaz ve uzun boylu bir

adam vardı.

Kendi kendime: Eğer bunlardan birinde hayır varsa bunda vardır, dedim…

O adam yanıma gelince elini kaldırıp bana bir tokat patlattı…

Yine kendi kendime; tamam vallahi, bundan başka hiçbirinde ha­yır yok, dedim!.

Aralarında çekiştirirlerken, onlardan birisi beni evine götürdü ve şöyle dedi: ‘Vah sana! Daha önce, Kureyş’ten himaye ettiğin birisi yok mu?’.

Ben de: ‘Var, Cübeyr İbn Mut’îm’in gönderdiği tacirieri himaye edi­yordum ve onları memleketimde onlara zulmetmek isteyen kimseler­den koruyordum. El-Harîs İbn Harb İbn Ümeyye’yi de ben himaye edi­yordum’ dedim.

O adam: ‘O iki kişinin adını bir daha söyle ve onlara yaptığın hi­mayeyi anlat, dedi.’ Anlattım.

Adam o iki zatın yanına gidip onlara: ‘Kendilerinin adlarını söyle­yen ve aralarındaki himayeden bahseden Hazredi birisinin Mekke’de dövülmekte olduğunu söyledi…’

O iki zat ona adımı sordular. O da Sa’d İbn Ubâde, dedi. Onlar: ‘Vallahi, doğru dediler ve gelip onların elinden kurtardılar.’ Sa’d, daha işin başlangıcında karşılaştığı bu zulümden sonra Mek­ke’den ayrıldı. Böylece Kureyş’in savunmasız, iyiliğe, hakka ve barışa davet eden bir topluluğa karşı ne kadar acımasız olduğunu da öğren­miş oldu…

Bu zulüm onun azmini biledi ve kendini Resûlüllah’a (s.a.v.) asha-ba ve İslâm’a yardıma adamaya karar verdi:..

Resûlüllah (s.a.v.) Medine’ye hicret eder. Ondan önce ashabı hic-ret eder…

Sa’d mallarını muhacirlerin hizmetine verdi..

Sa’d doğuştan ve irsi olarak cömertti…

O, cahiîiyyedeki cömertliğinin ünü bütün ünlerden yaygın o Ubâde, îbn Duleym ve İbn Harîse’ydi…

Sa’d’ın İslâm’daki cömertliği onun güçlü ve sağlam imanının delil lerinden birisiydi…

Raviler onun bu cömertliği hakkında şöyle demişlerdir:

– Sa’d’ın tabağı Peygamberin (s.a.v.) bütün odalarında dqyordu…»

Yine şöyle demişlerdir:

«— Ensar’dan bazıları bîr, iki veya üç muhacirle evlerine giderlerdi.

Sa’d İbn Ubâde ise sekiz kişiyle giderdi!..» İşte bunun için, Sa’d Rabbinden daima iyiliğini ve rızkını artır masını isterdi…

O şöyle derdi:

«— Allah’ım az bana lâyık değildir ve ben de ona lâyık deği

İşte bu yüzden o, Resûlüllah’ın (s.a.v.) kendisine yaptığı şu duaya lâyıktı:

«— Allah’ım! Salâvatını ve rahmetini Sa’d İbn Ubâde’nin ailesi üzerine kıl…»

Sa’d İslâm’ın hizmetine sadece servetini değil, gücünü ve maha-retini de vermişti.

O çok iyi ok atardı. Resûlüllah’la (s.a.v.) birlikte çıktıkları savaş­larda onun tam bir fedaisiydi…

İbn Abbas (r.a.) şöyle der:

«— Resûlüllah’ın (s.a.v.) bütün savaşlarında iki sancağı vardı.

Muhacirlerin sancağı Ali İbn Ebî Talib’teydi…

cağı da, Sa’d İbn libâde’deydi

Katılığın bu güçlü şahsın karakteri olduğu görülür.

O, Hakk’ta katıydı…

Kendisi için hakk gördüğü şeyde sebat etmede katıydı…

Yapılması gereken bir şeyin açıkça ilân edilmesine inandığında dalkavukluğu, yapmaya karar verdiğinde de kimseye hoş görünmeyi bilmezdi…

İşte bu katılık veya aşırılık, Ensar’ın büyük liderini lehine olanlar­dan ziyâde, aleyhine olan davranışlara sevketmiştir…

Mekke’nin fethi günü Resûlüllah (s.a.v,) onu, müslüman ordusun­dan bir birliğe komutan yapmıştı…

O, mukaddes beldenin kapılarını görür görmez şöyle haykırdı: «— Bugün kahramanlık günüdür… Bugün haram helâl kılınır…»

Ömer İbnu’l-Hattab onun sözlerini duyunca hemen Resûlüllah’a (s.a.v.) koştu ve şöyle dedi: «— Ya Resûlellah!.

Sa’d İbn Ubâde’nin söylediğini dinle…

Kureyş içinde onun bir taşkınlık yapmasından emin değiliz…»

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Hz. Ali’ye, ona yetişip elinden sancağı almasını ve onun yerine komutan olmasını emretti…

Sa’d, Mekke’nin, muzaffer İslâm ordusuna teslim olup boyun eğ­diğini görünce mü’minlerin ve birgün kendisinin üzerine yağdırdığı bütün işkence çeşitlerini hatırladı.

Bütün günâhları, ‘Lâ ilahe illallah’ demek olan zayıf kimselere kar­şı Mekke halkının açtığı savaşları hatırlayınca katılığı onu, Kureyş’in başına gelen sevinmeye ve büyük fetih gününde onları tehdide sevketmişti…

Bu katılık veya başka bir deyişle Sa’d’ın karakterinin bir parça­sını meydana getiren bu aşırılık onu Saklfe [1] günündeki bilinen ye­rinde durdurmuştur…

Peygamber’in (s.a.v,) vefatından hemen sonra, Resûlüllah’ın (s.a.v.) halifesinin Ensar’dan olmasını söyleyerek Benî Said’e Sakife’sinde En-sar’dan bir grup onun etrafında toplandı…

Resûlüllah’m (s.a.v.) halifesi olmak ona sahip olanlar için dünya­da ve ahirette bir şerefti…

Bu bakımdan Ensar’dan olan bu grup, onu elde etmek istemişti…

Fakat, Resûlüllah (s.a.v.) hastalığı esnasında Hz. Ebû Bekir’in arka­sında namaz kılmıştı. Sahabe Resûlüllah’ın [s.a.v.) başka olaylarla da teyîd etmiş olduğu Ebû Bekir’i imam yapma olayından, halîfenin «ma­ğaradayken ikinin ikincisi» olan Ebû Bekir olduğunu anlamıştı…

Diyoruz kî: Oniar, Ebû Bekir’in halifeliğe başkasından daha lâyık olduğunu anlamışlardı.

Böylece Ömer Îbnu’l-Hattab [r.a.) bu görüşteydi ve onu savundu. Yine Sa’d İbn Ubâde (r.a.) başka bir görüşteydi ve onu savundu. İşte bu görüş Resûlüllah’ın (s.a.v.) ashabından bir çoğunu red ve inkâr maka­mında olan bu tavrı takınmaya sevketmişti.

Ancak Sa’d îbn Ubâde bu tutumuyla samimi bir şekilde kara ve ahlâkını yansıtıyordu…

O anlattığımız gibi kanaatinde sebat etmede çok katı, açık ol­mada çok inatçıydı…

Huneyn savaşından az önce Resûlüllah’ın [s.a.v.) huzurundaki tu­tumu onun bu huyuna delâlet etmektedir…

Müslümanlar bu savaşı muzaffer olarak bitirdiklerinde, Resûlüllah (s.a.v.) savaş ganimetlerini müslümanlara taksim etmeye başladı. O gün, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenlere özel bir ilgi gösterdi. Çün­kü onlar kısa süre önce İslâm’a girmiş olan eşraftı. Resûlüllah (s.a.v.) gösterdiği bu ilgiyle, savaşa katılanlardan ihtiyaç sahibi olanlara ver­diği gibi onların da kalplerini kazanmayı düşünmüştü.

Ama sağlam müslümanlan müslümanlıklanna havale edip onlara bu savaşta elde edilen ganimetlerden hiçbir şey vermemişti.

Resûlüllah’ın (s.a.v.) verdiği hediye sadece hediye herkesin çok arzu ettiği bir şerefti,..

Savaş ganimetleri müslümanların geçimlerinin ona dayandığı önemli bir geliri teşkil ediyordu…

Böyle olunca,1 Ensar devamlı şunu soruyordu: Resûlüllah (s.a.v.) haraç ve ganimet paylarını onlara niçin vermemişti?.

Ensar’ın şairi Hassan İbn Sabit şu şiiri söylemiştir: «Resûl’e git ve onu insanlar sayıldığı zaman, mü’minler için gü­venilenlerin en hayırlısı de.

Uzakta olduğu halde, bir kavmin önüne geçirilip, niye Süleym ter­cih ediliyor? Onlar barındırdılar ve yardım ettiler. Savaş ateşi tu­tuşmuşken hidâyet dinine yardım ettikleri için Allah onları Ensar diye adlandırdı…

Onlar Allah yolunda koştular, felâket ve musibetlere göğüs ger­diler. Yüz çevirmediler ve bıkıp usanmadılar». Hz. Peygamberin (s.a.v.) ve Ensar’ın şairi olan Hassan bu beyit­lerde Ensar’ın çektiği sıkıntıyı ifade etmiştir. Halbuki Peygamber (s.a.v.) sahabeden bazılarına vereceğini vermiş onlara hiçbir şey ver­memişti…

Ensar’ın lideri, Sa’d İbn Ubâde kabilesinin bu meseleyi araların­da konuştuğunu görüp duydu ve bu durum onu memnun etmedi. Bu onun kapalı olmayan ve açık karakterini yansıtıyordu. Hemen Resû-lüllah’a (s.a.v.) gidip şöyle dedi:

«— Ya Resûlellah;

Ensar ganimet mallarının bu şekilde dağıtılmasından dolayı size karşı gönüllerinde teessür duymuşlardır.

Sen kendi kavmine dağıttın, Arap kabilelerine bol bol verdin de, Ensar’a hiçbir şey vermedin…»

Böylece, herşeyi açık bu adam, kendi gönlünden geçen ve Ensar’­ın içinden geçen her şeyi anlattı… Hz. Peygamber’e durum hakkında güvenli bir tablo verdi…

Resûlüllah (s.a.v.) ona sordur

«— Ey Sa’d! Sen de bu fikirde misin?»

Sa’d aynı açıklıkla, «— Ben de kavmimin bir ferdi olmaktan başka birşey değilim» dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) ona:

«—; Öyleyse haydi kavmini benim için topla» dedi.

Hikâyeyi sonuna kadar takip etmemiz lâzım. Çünkü onun dayanıl­maz bir dehşeti vardır!

\ Sa’d kavmi Ensar’ı tepladr:

Resûlüllah (s.a.v.) onlara gelip üzgün yüzlerini süzdü, anlayış takdirle parlayan bir gülümseme attı…

Daha sonra şöyle konuştu:

«— Ey Ensar topluluğu!

Sizden bana gelen dedikodu ve bana karşı gönlünüzde duyduğu­nuz teessür nedir?

Siz dalâlet içindeyken ben size gelmiş değil miyim ve benim va­sıtamla Allah’ın hidâyeti erişmiş değil midir?

Sîz fakirken, benim hicretimle Allah sizi zenginleştirmedi mi?

Siz birbirinize düşmanken benim gelmemle Allah kalplerinizi bir estirmedi mi?»

Onlar şöyle cevap verdiler:

«— Evet, Allah ve Resûlü’nün üzerimizdeki lûtfu daha büyüktür.;

Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

«— Cevap vermiyor musunuz, ey Ensar topluluğu »

: Onlar:

«— Ya Resûlüllah! (s.a.v.) Sana nasıl cevap verelim, minne şükran Allah’a ve elçisine aittir» dediler,

Resûlüllah (s.a.v.) şöyle dedi:

«— Siz benim sorularıma şöyle cevap verseydiniz daha doğru söylemiş ve tarafımdan daha çok tasdik edilirdiniz!

Sen yalanlanmış olarak aramıza geldin de biz sana inandık.

Sen terkedilmiş, yalnız bırakılmış olarak bize geldin de biz sana yardım ettik.

Koğulmuş olarak geldin de, seni biz evimize aldık.

Ey Ensar topluluğu! Bazılarının kalplerini ısındırmakla müslüman olmaları için verdiğim ve sizin müslümanlığmızın sağlamlığına güve­nerek size vermediğim önemsiz dünya malından dolayı canınız mı sıkıldı?

Ey Ensar topluluğu! İnsanlar aldıkları koyun ve develeri götürür­lerken, siz de Resûlüllah’la (s.a.v.) yurdunuza dönmek istemez misi­niz? Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, eğer hicret fazileti ol­masaydı, mutlaka ben Ensar’dan birisi olmak isterdim.

Halk bir vadiye yönelse hiç şüphesiz ben de Ensar vadisine yö-

Allah’ım! Sen Ensar’a, Ensar’ın çocuklarına ve çocuklarının ço­cuklarına rahmet eti»

Bunun üzerine Ensar sakallan ıslanıncaya kadar hüngür hüngür ağladılar…

Yüoe Resulün sözleri onların gönüllerine selâmet, ruhlarına zen­ginlik ve afiyet doldurdu.

Hepsi birden, Sa’d İbn Ubâde de onlarla birlikte:

«— Biz kısmet ve pay olarak Allah’ın Resûlü’ne razı olduk» dîye haykırdılar …

Hz. Ömer’in halifeliğinin ilk’ günlerinde Sa’d Emirülmü’minin’e gitti ve aynı aşırı açıklığıyla ona şöyle dedi:

«— Arkadaşım Ebû Bekir bizim yanımızda senden daha sevim­liydi… Vallahi, senin himayene girmek istemiyordum!…»

Hz. Ömer ona sakin bir şekilde şu cevabı verdi:

«— Komşusunun himayesini istemeyen kimse, ondan uzaklaş­mıştır…»

Sa’d tekrar şöyle cevap verdi:

— Ben senden daha iyi olanın himayesine sığınıyorum!…»

Sa’d (r.a.) Emirülmü’minin Hz. Ömer’e söylediği bu sözleriyle ha­karet etmek veya bir hoşnutsuzluğu ifade etmek istemiyordu.

Kısmet ve pay olarak Resûlüllah’a (s.a.v.) razı olan kimse, uzun zaman Hz. Peygamber’in {s.a.v.) sevgi ve takdirini gören Ömer gibi bir adamın halifeliğini reddedemezdi…

Sa’d, Kur’ân’in kendilerini «Aralarında merhametlidirler» diye ni­telendirdiği sahabilerden birisi olarak, bazan kendisiyle Emîrülmü’minin arasında istemediği ve razı olmadığı bir ihtilâfı doğuracak hal ve şartları beklememek istemişti…

Devesini Suriye’ye doğru sürdü…

Oraya ulaşıp Huran bölgesinde konakladığında eceli hemen onu çağırdı ve o Rahim olan Rabbinîn himayesine kavuştu… [2]

——————————————————————————–

[1] Sakife: Arapça’da ‘sofa, gölgelik’ aniamianna gelir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.} vefatından sonra halifenin kimden olacağı konusunda görüşmelerin yapıldığı yer. Bu olaya Sakife Günü denilmiştir. (Çeviren)

[2] Halil Muhammed Halil, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/61-69.

Kaynak : Sahabe Hayatından Tablolar

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

17 – Yakub-i Çerhi hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 17, 2015

Yakub Çerhi,Yakub-ı Çerhi,Yakub-i_Cerhî ,Silsile-i Saadat- Altun Silsile,Hülfetû

17 – Yakub-i Çerhi hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Yakub-i Çerhi hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. İnsanların iman, ibadet ve ahlak hususunda doğruyu öğrenip, yapmalarını sağlayan ve Allahü teâlânın rızasına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen İslam âlimlerinin on yedincisidir. Derin âlim ve kâmil bir veli idi.

Kendisi anlatır:
“Buhara’nın âlimlerinden ilim tahsil edip icazet aldıktan sonra memleketime dönmek üzere idim. İçimde Behaeddin-i Buhari hazretlerinin yanına gitmek arzusu hasıl oldu. Huzuruna varıp; “Beni hatırdan çıkarmayınız” diye yalvardım. “Tam gideceğin sırada mı bana geliyorsun?” buyurdu. “Gönlüm iştiyakınızla dolu” dedim. “Bu arzu ne sebepten geliyor?” dedi. “Büyük bir zatsınız ve herkesin makbulüsünüz” dedim. Bunun üzerine; “Bu sebep kâfi değil, daha makbul bir şey bulman lazımdır. Halkın beni kabulü şeytani olabilir” buyurdu. Bunun üzerine; “Sahih bir hadis-i şerifte; “Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalblerine düşürür. İnsanlar onu severler” buyurulmuştur” deyince, tebessüm ederek “Biz azizanız” dedi. Bu sözü duyunca kendimden geçer gibi oldum. Çünkü bu görüşmeden bir ay kadar önce, bir rüya görmüştüm. Rüyamda bana; “Azizan’ın talebesi ol!” demişlerdi. Behaeddin-i Buhari hazretleri; “Biz azizanız” buyurunca rüyayı hatırladım. Tekrar; “Bana teveccüh ediniz, hatırınızdan çıkarmayınız” diye yalvardım. “Bir gün Azizan’dan (Ali Ramiteni’den) böyle bir istekte bulunmuşlar. O da, bir şeyin hatırda kalması için bir vasıtaya ihtiyaç olduğunu söylemiş ve hatırlamaya vesile olacak bir şey istemişler” buyurdu. Bunu söyledikten sonra, bana mübarek takkesini hediye ederek, “Şu takkeyi al, onu her gördüğünde bizi hatırla ve yanında bul” buyurdu.

Yine kendisi anlatır:
“Allahü teâlânın inâyetiyle bu fakirde erenler yoluna girmek arzusu doğunca, Behaeddin-i Buhari hazretlerine kavuşmak nasip oldu. Onun kerem ve iltifatları beni saadete gark etti. Gördüm ki, mürşidim kâmildir. Çeşitli vakalar ve gaybi işaretlerden sonra, Kur’an-ı kerimi açıp bir âyeti işaret tutmak istedim; “O Peygamberler Allah’ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir, sen de onların gittiği yoldan yürü…” mealindeki âyet-i kerime çıktı, bağlılığım kat kat arttı.
Tereddüt içinde bulunduğum günlerden idi. İçimde öyle bir fırtına koptu ki, hemen Behaeddin-i Buhari hazretlerinin huzuruna kavuşmak için Kasr-ı Arifan’a gittim. Behaeddin-i Buhari hazretlerinin evlerine yaklaştığım zaman; yola çıkmış, beni beklemekte olduğunu gördüm. Beni yanına oturttu. Namaz kıldıktan sonra sohbete başladı.
Buyurdu ki:
“İlim iki kısımdır. Biri kalb ilmi; bu ilim, en faydalı olan ilimdir. Bu ilmi nebiler ve resuller öğretir. Diğeri lisan ilmidir. Bu ilim de Allahü teâlânın insanoğluna hüccetidir. Batın ilminden sana bir pay erişmesini ümit ederim.”
“Sadakat ehliyle oturduğunuz zaman, dikkatli olun. Çünkü onlar, kalblere girip himmetinize bakarlar. Biz, kendi kararımızla kimseyi kabul edemeyiz. Böyle memuruz. Bakalım bu gece bize ne işaret buyurulur. Eğer seni kabul ederlerse, biz de kabul ederiz.”
Ömrümde o gece kadar çetin ve zor bir gece geçirmedim. Saadet kapısının yüzüme kapanmasından korktum. Sabah namazını hocamla beraber kıldım. Namazdan sonra; “Sana müjdeler olsun, kabul işareti geldi. Biz insanları az kabul ederiz. Kabul ettiğimiz zaman da geç kabul ederiz. Tâ ki gelenlerin nasıl geldiği ve zamanının gelmiş olduğu belli olsun” buyurdu. Halifesi Alâüddin-i Attar ile sohbet etmemizi emretti. Ben de onun yanına gittim ve vefatına kadar sohbetlerinde kaldım. Onun halifesi olarak insanlara doğru yolu gösterdim.

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Leave a Comment »

İMÂM MUHAMMED ŞEYBÂNÎ (M. 750-805)

Posted by Site - Yönetici Ocak 17, 2015

İmam Muhammed

İMÂM MUHAMMED ŞEYBÂNÎ (M. 750-805)

Allâhü Teâlâ bir kulunun bir yerde ölmesini takdir ederse, oraya gitmesine bir sebep yaratır.” (Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Tirmizî)

İmâm Muhammed (rh.), İmâm-ı Âzam’ın (rh.) pek büyük talebelerinden müctehid bir zattır. Kûfe’de yetişmiş, Bağdat’a yerleşerek hadis ve fıkıh ilimlerini öğretip yaymaya çalışmıştır. Bir müddet de Hârûn Reşîd zamanında “Rakka”da kâdılık yapmıştır.

İmam Mâlik, Evzâî, Süfyân-ı Sevrî, İmâm Ebû Yûsuf gibi zatlardan hadîs ve fıkıh öğrenmiş, kendisinden de İmam Şâfiî gibi yüksek âlimler ilim almışlardır.

İmâm Şâfiî demiştir ki:

Ben İmam Muhammed’den bir deve yükü mesele yazdım. Eğer o olmasaydı ilimden bir şey elde edemezdim. Bütün insanlar fıkıhda Iraklıların ıyâli (çocukları, talebesi) Iraklılar da Kûfelilerin ıyâli, Kûfeliler de İmâm-ı A‘zam’ın ıyâlidir.”

İmâm Ahmed bin Hanbel de onun kitaplarından istifâde etmiştir. İmâm Ahmed’e “Bu kadar ince meseleleri nereden elde ettin?” denilince “İmâm Muhammed’in kitaplarından” buyurmuştur.

İmâm-ı Âzam’ın ictihadlarını tamamen zapt ve kaydeden İmâm Muhammed’dir. Onun mezhebi çerçevesinde ictihadda bulunmuştur.

İmâm Muhammed, her gecenin bir kısmında uyur, bir kısmında namaz kılar, bir kısmında ilim öğrenip öğretmekle meşgul olurdu.

Niçin dâimâ böyle çok çalışıyor ve nefsinizi ihmâl ediyorsunuz?” denilince “Nasıl uyuyabilirim ki, Müslümanlar bir müşkilimiz olsa, ona sorarak hallederiz diye bana itimât ederek uyurlar. Eğer biz uyursak dînin tahrîbine ve Müslümanların ifsâdına fırsat vermiş oluruz” buyurdu.

İmâm Muhammed’in dînî ilimlere dâir eserleri doksan dokuz olup, Zâhir-i mezheb, Zâhiru’r-rivâye veya Mesâil-i usûl denilen ve Hanefî mezhebinin esâsını teşkil eden altı kitabı şunlardır: el-Mebsût, el-Câmiu’s-Sagîr, el-Câmiu’l-Kebîr, es-Siyerü’s-Sagîr, es-Siyerü’l-Kebîr, ez-Ziyâdât.

İmâm Muhammed, 132 (750) tarihinde Vâsıt’ta doğmuş, 189 (805) senesinde Halîfe Hârûn Reşid ile beraber gittiği Rey şehrinde vefat etmiştir. Rahmetullâhi aleyhim.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

16 – Hace Alâüddin-i Attar hazretleri (K.S.)- Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 16, 2015

Hace Alaaddin-i Attar (k.s.) Kabri Buhara Özbekistan,Buhârî; Şeyh Alaeddin Attâr; Şeyh Yakub-u Çerhî; Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr,Alaeddin-i Attar Hazretlerinin Türbe-i Şerifleri Özbekistan  Buhara – Cağanyan Nahiyesi .

16 – Hace Alâüddin-i Attar hazretleri (K.S.)- Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Alâüddin-i Attar hazretleri, Buhara’da yetişen en büyük evliyadandır. Silsile-i aliyyenin on altıncısıdır. Asıl ismi Muhammed bin Muhammed Buhari’dir.
Zengin babası vefat edince, oğullarına miras olarak çok fazla mal kaldı. Fakat Alâüddin hiç miras kabul etmeyip, Şah-ı Nakşibend Muhammed Behaeddin-i Buhari’ye talebe olmayı tercih etti. Gidip halini arz etti ve talebeliğe kabul buyurulmasını istirham eyledi. Behaeddin Buhari hazretleri ona nazar edip, (Evladım bizim yolumuzda mihnet ve sıkıntı çoktur. Dünyayı ve nefsini terk edebilecek misin?) buyurunca, hiç düşünmeden, (Yapmaya hazırım efendim) dedi. (Öyleyse bugün bir küfe elma al, kardeşlerinin mahallesinde sat!) buyurdu.

Elma sattı
Alâüddin, soylu ve tanınmış bir aileye mensup olmasına rağmen, kibirlenmeden, kardeşlerinin mahallesinde, bağıra bağıra elma sattı. Ertesi gün hocasının huzuruna gelerek, (Emirlerinizi yerine getirmeye çalıştım efendim) dedi. Hocası, (Bugün de kardeşlerinin dükkanı önünde satacaksın) buyurdu. “Peki efendim!” diyerek, ağabeylerinin dükkanı önünde bağıra çağıra elma satmaya başladı. Ağabeyleri, (Bizi elâleme rezil etme, para lazım ise, istediğin kadar verelim, mirasından da fazlasını al, fakat bu işi bırak) dediler. Onları hiç dinlemeyip elma satmaya devam etti. Ağabeyleri, (Madem satacaksın, bizim dükkanın önünde satma!) dediler. O yine dinlemedi. Hakaretler ederek, onu dövdüler. Fakat o, hiçbir şeye aldırış etmedi. Hocasının emrine uymaya devam etti. Ertesi gün hocası, (Artık bu iş tamam) diyerek elma satışı işini bıraktırdı ve onu talebeliğe kabul buyurdu.
Alâüddin-i Attar hazretleri anlatır:
(Hocam beni kabul edince, onu çok sevdim ve sohbetlerinden ayrılamayacak hâle geldim. Bir gün bana, (Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim?” buyurdu. (Bu aciz hizmetçiye iltifat ederseniz, o da sizi sever) dedim. (Az bekle!) buyurdu. Bir müddet sonra, kalbimde ona karşı sevgiden eser kalmadı. O zaman, (Sevginin kimden olduğunu anladın mı) buyurdu.

Eğer maşuktan sevgi olmaz ise aşığa,
Aşığın muhabbeti kavuşturmaz maşuğa.

Talebeliğe kabul edilince, canla başla hizmet etti. Talebelerin arasında parmakla gösterilenlerden oldu. Hocası onun derecesinin çok yüksek olduğunu bildiği için, bir gün hanımına, (Kızımız büluğa erince haber ver) buyurdu. Kız büluğa girince, hocası, talebesi Alâüddinin odasına gitti. Eski bir hasır üzerinde kitap okurken gördü. Başının altına koyduğu bir tuğlasından başka bir şeyi yoktu. Hocası, (Eğer kabul edersen, büluğa gelmiş bir kızım var. Seninle evlendireyim) buyurdu. Alâüddin, (Büyük lütuf buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz, hiçbir şeyim yok) dedi. Hocası, (Kızım sana takdir edilmiştir. Rızkınızı da, Allahü teâlânın göndereceği bildirilmektedir) buyurdu. Bir müddet sonra evlendiler.

Nehre atladı
Behaeddin-i Buhari hazretleri, talebeleri ile kıra çıkmıştı. Yolda bir nehirden geçiyorlardı. Nehir yeni yağan yağmurlarla taşıp kabarmış, ağaçları kökünden söküp götürüyordu. Hocaları (Alâüddin atla!) buyurdu. O da, hemen nehrin içine atladı. Sularda kayboldu. Talebeler şaşkınlık içinde idi. Ancak hocalarına bir şey soramadılar. Hocaları, kır gezisinden akşam üzeri geri dönerken, köprünün yanına gelince, (Bir eksiğimiz var mı?) diye sordu. Talebeler de, (Evet) dediler. Hocaları elini uzatarak; (Alâüddin gel!) buyurdu. Alâüddin nehirden çıktı. Elbiseleri bile ıslanmamıştı. Hocaları, (Bakın, nehir, kökleri sağlam olmayan bütün ağaçları söküp götürüyor. Fakat Alâüddin’in kökü sağlam olduğundan onu götüremedi) buyurdu.
Alâüddin-i Attar hazretleri buyururdu ki:
(Maksada ancak hocanın, rızası ile erebilir. Talebeye, bütün işlerini hocasına bırakmak düşer. Hocasının yanında bir tercihi olmamalı. Allah adamları ile sohbet aklı artırır, onları görmek için iki günü geçirmemelidir.)

Vefat edince, rüyada gördüler. (Allahü teâlanın bize verdiği nimetler çoktur. En küçüğü şu ki: Kabrimin 40 fersah (240 km) uzaklığına defnedilmiş olan müslümanların, şefaatim ile affolunacağı bildirildi) buyurdu.

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 536 takipçiye katılın