Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Genel’ Category

İSLAMIN PROTESTANLAŞTIRILMASI

Posted by Site - Yönetici Kasım 15, 2015

İSLAMIN PROTESTANLAŞTIRILMASI

İSLAMIN PROTESTANLAŞTIRILMASI

MARTİN LUTHER’İN ÖRNEK ALINMASI
Batı dünyası, yani Hıristiyan âlemi, ilk zamanlar İslamiyeti pek ciddiye almadı. Arabistan yarımadasında, Araplar arasında dini bir mücadele olarak baktı olaya. İslamiyet Arabistan dışına taşıp, doğuya, batıya, özellikle de Anadolu kapılarına dayanıp, Bizansı, Avrupayı tehdit eder duruma gelince Hıristiyan âlemi telaşlandı.
Haçlı seferlerini başlattılar. Kudüs’e kadar ulaşıp binlerce müslümanı kılıçtan geçirdiler. Fakat, Müslümanları yıldıramadılar, Müslümanlar tekrar toparlanıp, Haçlı sürüsünü, Kudüs’ten ve Anadoludan attı.

Hıristiyan âlemi bu yenilgiyi bir türlü hazmedemedi. Her fırsatta saldırıya devam etti. Ancak, asırlar süren savaşlara rağmen bir netice alamamaları onları farklı taktik uygulamaya sevketti. Kaba kuvvetle bir yere varamayacaklarını anlayarak, Müslümanları içeriden yıkmaya karar verdiler.

18. asırda bu yeni planı uygulamaya koydular. Yetiştirdikleri casuslarla (Hempher gibi) ve Müslümanların arasından satın aldıkları kimselerle İslamın esaslarını bozmaya, yani protestanlaştırmaya karar verdiler.
Yapılmak istenilenin iyi anlaşılabilmesi için protestanlık nedir, buna kısaca bir göz atalım:
15. yüzyıla kadar, Hıristiyanların üzerinde Katolik Kilisesi, yani Papa hakimdi. Merkezi bir din otoritesi vardı. Keşiflerden sonra, ortaya çıkan burjuva sınıfı, zenginliğin verdiği güçle, kontrolsuz bir şekilde, haram günah tanımadan zenginliğin tadını çıkarmak istediler. Fakat, bozulmuş da olsa, kendine göre emir ve yasakları olan Hıritiyanlığın ahlaki kuralları ile çatışınca, isteklerini rahat bir şekilde yapabilmenin yollarını aramaya başladılar.
Mesela, zenginleşen tüccarlar faiz ile çalışmaya başladılar. Hıristiyanlık buna müsaade etmedi. 1517’de Alman papazı olan Martin Luther çıkıp her türlü isteğe izin verince burjuva sınıfı yani zenginler rahatladı. Din baskısından kurtulmuş oldular. Dini kendi âdi isteklerine alet etmeye başladılar.

Şimdi, Protestanlığın esası olan maddelere bir bakıp, zamanımızda İslama karşı yapılanlarla mukayese edelim:

1- Dinin yorumlanması ve anlaşılması tek otoritenin ( Katolik Kilisesinin) tekelinden çıkartılmıştır.
(Günümüz Luther’leri de, 14 asırdır, Müslümanların dinlerini öğrendikleri, akaid ve fıkıh kitaplarını bir tarafa atıp, herkesin dinini doğrudan meallerden öğrenip, istediği gibi inanıp ibadet etmesi ve belli bir mezhebe bağlı kalınmaması için Müslümanları yönlendirmiyorlar mı? Dinin belli bir kaynaktan öğrenilmesini savunanları, çağdışılıkla, gericilikle suçlamıyorlar mı? İlahiyat fakültelerinde öğrencilere, her biriniz birer Luther olmalısınız, telkininde bulunulmuyor mu? )

2- Dinin yorumlanmasında vahiy değil akıl ön plana alınmıştır. Akıl, dini istediği şekilde yorumlayacaktır. Din, kamusal alandan uzaklaştırılarak birey alana çekilecek.
(Günümüz Lutherleri de, Hadis-i şerifleri, âyeti kerimeleri yorumlarken, aklı ön planda tutmuyorlar mı? Herkesin aklı farklı olduğuna göre, herkesin anlayışı farklı olacağından, akıl sayısı kadar görüş, din, yani dinsizlik ortaya çıkmayacak mı? Getirilmek istenen nokta da bu değil mi zaten.)

3- Ayinler, (ibadetler) dinin esası değildir. Tanrının ibadete ihtiyacı yoktur. Dinde esas olan, kalbin temiz olmasıdır, dinde bu kafidir.
( Günümüz reformcuları da, namaz kıldırmamak, ezanı kaldırmak ve diğer ibadetleri yaptırmamak için uğraşmıyorlar mı? İbadeti, emir ve yasağı olmayan hiç din olur mu? Sen her türlü pisliği işleyeceksin, kanalizasyon çukurundan çıkmayacaksın, sonra da ben tertemizim diyeceksin! Böyle kalb temizliği, böyle inanç olur mu? )

4- Latince olan İncil diğer dillere çevrilerek yaygınlaştırılacak.
(İslam tarihi boyunca, son senelerdeki kadar meal, tefsir basılmadı. Her önüne gelen Kur’an-ı kerim meali, tefsiri yazıyor ve bu mealler gazetelerde promosyon olarak verilerek mukaddes kitabımız ayağa düşürülüyor. Anadille ibadet öne sürülerek, Kur’an-ı kerimin orijinali unutturulmaya çalışılıyor. )
Bu kadar benzerliğe ne dersiniz? Herhalde kimse buna bir tesadüf diyemez. Bu protestanlaştırma projesini, İngiltere’nin yönlendirdiği Avrupa yürütüyordu. 11 Eylül olayından sonra ABD de açıkça aktif bir şekilde projeye destek vermektedir.
11 Eylül olayı belki de, Müslümanlara gösterdiği toleransı kırmak ve ABD’yi de projeye dahil etmek için hazırlanan sinsi bir plandır.

PROTESTANLAŞTIRMAYA DESTEK VERENLER

Önce şunu ifade edeyim, Ehli sünnet inancına sahip İslam âlimlerinin dışında kalan bütün Müslüman aydınlar bilerek veya bilmeyerek; az veya çok bu sinsi faaliyetine destek vermişler ve vermektedirler.
İslam dünyasında protestanlaştırma hareketlerine ilk destek, Muhammed Abduh, Cemalettin Efgani, Mercani, Musa Carullah… gibi reformistlerden geldi. İslamın yeniden yorumlanması fikrini ortaya atarak protestanlaştırmaya öncülük ettiler. (Ülkemizdeki, günümüz Refomcularını, Luther’lerini herkes bildiği için bunların isimlerini zikretmeği luzumsuz görüyorum. Arife tarif gerekmez.)
Kulvarları farklı da olsa, Hasan el Benna, Seyyit Kutup, Mevdudi, Raşit el Gannuşi, Hasan Turabi, Malik bin Nebi, Muhammed İkbal, Hamidullah gibi kimselerin ortaya attıkları “Kur’an’a” dönüş hareketi de Protestanlaşmaya katkı sağladı. Ayrıca, isyancı terörist faaliyetleri ile insanları islamiyetten soğuttular, ürküttüler.
Türk dünyasında; Türkçülüğü, Turancılığı esas alan, Yusuf Akçura, Gaspralı İsmail, Ziya Gökalp gibi “Türk Yurdu” mecmuası etrafında toplanan aydınların faaliyetleri de, İslamın Protestanlaştırılması hareketinin ekmeğine yağ sürdü. Çünkü bunlar da Hıristiyanlık gibi, İslamın da değişime ayak uydurmasını, reformu savundular.
İçeride ise, protestanlaştırma çalışmalarına ilk ciddi destek, 10 Haziran 1928 tarihinde, İlahiyatçıların yayınladığı beyanname ile geldi. Köprülü Fuâd, Şerâfeddin (Yaltkaya), İzmirli İsmail Hakkı, İ. Hakkı (Baltacıoğlu), Halil Halid, Halil Nimetullah, Arapkirli Hüseyin Avni, Hilmi Ömer, Yusuf Ziya (Yörükan) ve Mehmed Ali Aynî’nin imzaladığı, İbadeti zamana uydurmak ve İslamiyeti ıslah projesi adı ile yayınlanan bu beyanname protestanlaştırma hareketine açık bir destekti.
Bu beyanname ile ibadetlerin biçiminde ve dilinde reform yapılarak; camilere müzik âletleri konulmasını, hutbeleri filozofların okumasını, ibâdetlerin ana dille yapılması isteniyordu.
İzmirli İsmail Hakkı’nın şu ifadeleri Protestanlığın kurucusu Luther’in düşüncelerinden farklı değildi: “ Hayır ve sevap, insana has olan kanuna itaat ve hayırlı ameldir. Kalbimizin, Allah ve insan sevgisi ile dolu olması, üzerimize vacip olan vazifeleri yapmakta ve cenab-ı Hakkın hayırlı amel irade etmesi için gereken vazifeleri yerine getirmekte irademizin bulunması namazın kendisidir… İbadetler bir takım vesilelerden ibarettir. İnsana, kendine has iradesi ile ibadet ve din lazımdır…Bu İbadetler kalpleri temizlemeye vesiledir. Bizzat istenen maksatlar değildir… Akıl asıl, din ona dayanır. (İslam Dini ve Tabii Din, 42-63)

Dikkat ederseniz, İzmirli de, Luther gibi ibadetlere önem vermiyor, aklı esas alarak vahye inanmıyor. Halbuki din vahye dayanır, akla dayanmaz.

Dinlerarası diyalog” da Protestanlaştırma projesi kapsamındadır. Diyalog faaliyetinde bulunanların niyeti ne olursa olsun, hatta iyi niyetle bile yapılması bu neticeyi değiştirmez. Zaten Vatikan maksadını saklamıyor, açıkça ifade ediyor. Nitekim, Papa 2. Jean Paul da, Sen Pietro Kilisesinde, 25. 6. 2000 günü pazar ayininde, “Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek diyalog sonunda nerede birleşileceğinin adresini de vermiş oluyor.

Batı diyalog çalışmasını bu maksatla başlattı. Böyle bir diyalogtan, zarardan, yıkımdan başka ne beklenir?
Diyanetin “Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantıları” da protestanların kararları ile örtüşüyor. İşte toplantıda ele alınan konulardan bazıları: Dîni metinleri okuma, anlama ve yorumlama; din ve sosyal değişme ile ilgili konular; tarihte ve günümüzde kadının toplumsal konumu ve rolü, ana dil ile ibadet, Kuran ve hadislerin anlaşılmasında, yorumlanmasında yöntem, Hz. Peygamberin dindeki konumu, Akıl vahiy ilişkisi vb. Luther’in yaptığı gibi hep, “Yeniden yorum” üzerine bina ediliyor. Sanki din yeni geldi, bugüne kadar hiç yaşanmadı!

Kimsenin kalbini okuyamadığımız için tabii ki, bütün bunların art niyetle mi iyi niyetle mi yapıldığını kesin olarak söylemek zor. Ancak, her olayda olduğu gibi burada da gelinen noktaya bakmak gerekir. İyi niyet her zaman iyi netice vermez. İyi niyetli olmak insanı vebalden kurtaramaz. Cehennemin yolları iyi niyet taşları ile döşelidir. Cehennem iyi niyetlilerle doludur. (Dinde Reform faaliyetleri hakkında geniş bilgi için, Hakikat Kitabevi’nin yayınladığı, “Faideli Bilgiler” kitabına müracaat edilebilir.)

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

LİGHT İSLAM

Posted by Site - Yönetici Kasım 14, 2015

LİGHT İSLAM

LİGHT İSLAM

Son aylarda gazetelerin, televizyonların hiç gündeminden düşmediği konu; bankaların içlerinin boşaltılması, bu yolla yapılan vurgunlar… Biliyorum, hemen diyeceksiniz ki, bu konuları yazan birçok kimse var, sen niçin bu konulara giriyorsun, başka konu mu kalmadı? Haklısınız merak etmeyin bankalardan bahsetmiyeceğim;
İçini boşaltma” tabiri bana başka bir konuyu hatırlattı, ondan bahsedeceğim. Bu konu, Batı’nın “İslamın içini boşaltma” projesi Batı’nın ifadesiyle, “Light İslam”…

İsterseniz tarih boyunca oynanan bu tür oyunların daha iyi anlaşılması için konuyu biraz geriden, işin başından ele alalım: İslamiyet ortaya çıkınca, Peygamber niçin kendilerinden değil de başka bir kavimden çıktı diye ilk karşı gelen, yok etmek isteyen Yahudiler oldu. Önce bunu güç kullanarak yapmak istediler, buna muvaffak olamayınca, Peygamber efendimizin vefatından sonra, Müslümanlar arasındaki iman birliğini bozmak istediler. Abdullah ibni Sebe isminde Yemenli bir Yahudi vasıtasıyla Müslümanlar arasında ilk fitneyi soktular.

Bu fitne, Hazret-i Osman’ın şehid edilmesine, Cemel ve Sıffin vakalarının meydana gelmesine sebeb oldu. Bununla da kalmayıp, Peygamber efendimizden sonra, halifelik tartışmalarını körükleyerek Eshab-ı kirama dil uzatan kimselerin çıkmasını sağladılar.
Müslümanları birbirine düşürmek isteyen fitneciler, Dört Büyük Halife’den sonra da durmadılar. Elde ettikleri kimselere , müteşabih ayet-i kerimelere yanlış manalar verdirerek müslümanları farklı fırkalara ayırmak için çalıştılar. Her devirde içerde dışarda Müslümanları parçalamak için kendi fikirlerini uygulayacak adamlar yetiştirdiler. Çeşitli akımların, yolların çıkmasını sağladılar.

Bu akımların yedinci asırda temsilcisi, İbni Teymiyye ile talebesi İbni Kayyım‘dır. Bu cereyan on ikinci hicri asırda, Muhammed bin Abdülvehhab’ın kurduğu “Vehhabilik” ile devam ettirildi. Daha sonra Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Musa Carullah, Seyyid Kutub gibi kimselerle bu bozuk yolu devam ettirdiler.
Bu arada İslamiyeti yok etmek için güç kullanmaktan da geri kalmalıdlar. Gelişmekte, yayılmakta olan İslamiyeti yok etmek için Yahudilerin tahriki ile Hıristiyanlar Müslümanların üzerine haçlı seferleri düzenlediler.
Fakat asırlarca yaptıkları acı tecrübelerle bu yolla başarı sağlayamayacaklarını görünce taktik değiştirip, 18. yüzyılın başından itibaren içeriden yıkma faaliyetlerine tekrar ağırlık verdiler. Bu faaliyetlerin başını da İngilizler çekiyordu.

İngilizler iki asırlık, planlı programlı çalışma sonunda muvaffak oldular; İslamın tek temsilcisi olan Osmanlı Devletini yıktılar. Fakat nihaî hedef Osmanlı olmadığı, “İslamiyet” olduğu için çalışmalarına ara vermeden yeni stratejilerle yine devam ettiler.
Önce Osmanlıdan kopardıkları İslam ülkelerine el attılar. Asırlardır İslamın kalesi durumunda olan İslam alimlerine karalama kampanyası başlattılar. Mezheplere gizli savaş açtılar. Biliyorlardı ki; alimlerin, mezheplerin varlığı maksatlarına kavuşmalarına en büyük engeldi. Alimlerden, mezheplerden kopmuş kimseleri dinden uzaklaştırmak çok daha kolay olacaktı. Bozuk yolları yaymak, kabullendirmek bu iki engelin yok edilmesine bağlıydı. Bunun için, 18. Asırdan itibaren çalışmalarını bu yöne kaydırdılar.
Alimler, mezhepler, fıkıh kitapları ortadan kalkınca en azından önem veren azalınca, halk doğrudan Hadis-i şeriflerden, Kur’an-ı kerimden dini öğrenmeye kalktı. Elde ettikleri, satın aldıkları adamlarına istedikleri manaları verdirerek de Müslümanları parça parça ettiler. Bununla da kalmadılar, birbirlerine düşürdüler. Müslüman ülkeler Batı’nın bir sömürgesi haline geldi. Yerli halk, kendi memleketinde yabancı muamelesi görmeye başladı.
Gidenler, orada yaşayanlar bilir; mesela, Suudi Arabistan’da, İngiliz ve Amerikalılar birinci sınıf insan muamelesi görür. Girişlerde bunlara öncelik tanınır. Sonra yerli halk gelir, bundan sonra da diğer Müslümanlar gelmektedir.

Müslümanların bütün bu perişanlıkları rahatlatmadı bunları. Esas hedef tamamen yok etmek olduğu için, şimdi de” Light İslam” projesini yürürlüğe koydular. Yarın da, bu proje ile ne yapmak istiyorlar, bunun üzerinde durmak istiyorum.

KENDİLERİNE BENZETMEK İSTİYORLAR

Yahudi – Hıristiyan işbirliği ile İslamiyet tamamen yok edilemeyince, yeni bir stratejinin geliştirilmesine ihtiyaç duyuldu. Bu maksatla, “Light İslam” ismini verdikleri yeni bir proje geliştirdiler. “Light İslam” , hafif, yumuşak İslam manasına gelmektedir. Fakat gerçek manası, “ İslamın içinin boşaltılması” dır. Buna en kısa ifadeyle, “Kendilerine benzetme” projesi diyebiliriz.
Geçenlerde Hıristiyanlıkla ilgili bir bilgi lazım oldu, kaç tane Hıristiyana sordumsa bilen olmadı. Bugün, Batı’da Hıristiyanların tamamına yakını, sorulduğunda, sadece Hıristiyan olduğunu söylüyor, bunun dışında; Hıristiyanlık nedir, kuralları nelerdir, nasıl Hıristiyan olunur, nasıl Hıristiyanlıktan çıkılır? bilen yok. Hıristiyanların dini bilgisi, sadece boyunlarına bir haç takmak ve Pazar günleri Kiliseye gidip Kilise müziğini dinlemekten ibaret.

Batı’nın istediği, Türkiye’de de bu tür din anlayışı ve yaşayışı olsun. Haftada bir cumaya gidilsin, cenaze namazları, bayram namazları kılınsın, bunu dışında İslamiyet ile ilgili bilgi sahibi olunmasın, İslami şuur olmasın. Bugüne kadar altı asırlık Osmanlı kültürü buna engel oluyordu. Artık bu sermaye de tükenmek üzere…

İçi boşaltılmış bu tip Müslümanlığı, Türkiye’nin dışında;Türk Devletlerinde, Balkanlarda çoktan gerçekleştirdiler. Türk devletlerinin çoğunda insanlar sadece Müslüman olduğunu biliyor, başka bir şey bilmiyor. Geçen Ramazan Kazakistanlı bir genç gelmişti. Konuşma esnasında rehber arkadaşa sigara teklif etti. Kabul etmeyince, sigarayı doktor mu yasakladı? diye sordu. Arkadaş, hayır bugün oruç tutuyorum, diye cevap verdi. Bu defa da oruç nedir diye sordu. Müslümanlar her sene Ramazan da bir ay oruç tutarız, deyince, bu defa da Ramazan nedir? diye sordu.
Bu kimse Hıristiyan filan değildi, ateist de değildi. Samimi olarak Müslüman olduğunu söylüyor ve inanıyordu. Fakat o hale getirilmiş ki, Müslümanlıkla ilgisi, sadece Müslüman olduğunu bilmesinden ibaret kalmış…

Yine, Semerkand’dan gelen Numan Bey anlattı: “Büyük bir markette alış-veriş yapıyordum, bir genç geldi votka istedi, paketleyip kendisine verdiler. Genç parasını vermek üzere iken ” Burada domuz eti bulunur mu?” diye sordu. “Var tabii, ne kadar olsun?” dediler. Genç öfke ile eline aldığı votkayı bırakıp, “ Ben domuz satılan yerden alışveriş yapmam!” diyerek çıkıp gitti.”
Zavallı nereden duyduysa islamiyette domuzun yasak olduğunu duymuş; fakat başka yasaklardan, içkinin haramlığından haberi yok.
Yine orada türbe ziyaretinde bir şey dikkatini çekmiş Numan Beyin: Halk türbeye geliyor, ellerini kaldırıp bir müddet böyle kalıyor, sonra ellerini yüzlerine sürüp gidiyorlarmış. Merak edip kendilerine sormuş. Cevapları şu olmuş: Dedelerimiz anlatırlardı. Türbede eller açılıp bazı şeyler okunup sonra el, yüze sürülürmüş. Biz okunacak şeyleri bilmiyoruz, geriye ellerimizi yüzümüze sürmek kalıyor, biz de onu yapıyoruz.
Balkanlar’da da Müslümanlığın sadece ismi kalmış. Manevi değerlerinden o kadar uzaklaşmışlardı ki, Boşnaklar, savaştan önce Sırplardan kız alıp vermekte bir sakınca görmüyorlardı, çocuklarına Müslüman ismi koyup koymamak onlar için bir şey ifade etmiyordu.
Türkiye’yi bu hale getiremedikleri için korkuyorlar. Çünkü, bugün Batı’da Hıristiyanlık bitmiş durumda; gençlerin çoğu ateist. Bunun için de bir arayış içindeler. Avrupa Birliğine, Türkiye bu hali ile girerse Avrupa kendi halkından korkuyor. Türkler’den İslamiyeti öğrenir de Müslüman olur, Batının çehresi değişir diye ödleri kopuyor. Bunun için de İslamiyeti emir ve yasakları olmayan tamamen ahlaki, felsefi bir sistem haline getirmek istiyorlar. Son senelerde Batı’nın öncülüğünde sık sık gündeme getirilen, dinlerin birleştirilmesi, dinlerarası diyalog, hoşgörü programları da “Light İslam” projesinin bir parçasıdır.

Günümüz şartları da bu projeyi uygulamaya elverişli. Çünkü, farklı ekonomik sistemler sebebiyle yapılan kavgalar gerilerde kaldı artık. Yeni dönemde çatışmalar, farklı medeniyetler, inançlar arasında olacak.
Bu durum Amerika’nın da işine geliyor. Sovyet sisteminin çökmesi ile ABD, süper güç olarak yalnız kaldı, başka bir ifade ile düşmansız kaldı. İslam medeniyetini kendine gizli düşman seçti. Zaman zaman müdahale edebilmek için de fanatikler besleyip büyütmeğe başladı. ABD’nin Afganistan’daki Taliban’ı desteklemesi ve Taliban’ın İsyancı Usame bin Laden’i teslim etmemesi bu planın bir parçası… Böyle olmasaydı, Afganistan’daki kampların ve Sudan’daki ilaç fabrikasının bombalanmasına nasıl bir mazeret bulacaklardı. ABD bir taraftan fanatikleri besleyip büyütüyor, diğer taraftan onları bahane ederek askeri güç kullanarak jandarmalığı elden bırakmıyor. “Ben ne dersem o olmalı”, kuralını uyguluyor…

İslam dünyası, oynanan oyunları bilip terörizmden uzak durmalıdır. Demokrasi çağı olan günümüzde kavgasız bir şekilde farklı medeniyetler, asli değerlerini muhafaza ederek bir arada yaşamayı öğrenmelidir. “Evrensel İnsan Hakları” da bunu gerektiriyor.

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

KÖTÜ SONDAN KORKMANIN SEBEPLERİ

Posted by Site - Yönetici Kasım 13, 2015

Herkesin korktuğu kötü son, ölüm zamanında imanın alınması demek, yani imansız gitmektir. Bunun birçok sebepleri var.

KÖTÜ SONDAN KORKMANIN SEBEPLERİ

Herkesin korktuğu kötü son, ölüm zamanında imanın alınması demek, yani imansız gitmektir. Bunun birçok sebepleri var.

Burada iki tanesini açıklayacağız:

1- Bozuk bir bid’ate inanmak ve ömrünü bu inanç üzeri geçirmek. Böyleleri yanlış yolda olabileceklerini düşünmezler. ölüm yaklaştığında gözleri açılıp gerçeği anlayınca, diğer inançlarında da şüpheye düşebilir. Zira inancına güveni kalmaz. Bu tehlike bid’atçilerle, zahid ve din yolunda olsalar bile kelam ve istidlal ilmiyle uğraşanlar içindir. Saf inanca sahip olanlarla, Kur’an ve hadisin bildirdiği gibi zahirde Müslüman olanlar son nefeste imansız gitmekten güven içindedirler.

2- İmanın alınmasının ikinci sebebi, aslında imanının zayıf olması, dünya sevgisine fazla kapıldığı için, Allah sevgisinin mağlup olmasıdır. Ölüm zamanında ondan arzuların lezzeti alınarak zorda dünyadan çıkarılıp istemediği yere götürülmesini hoş görmez ve o zayıf olan Allah sevgisi tamamıyla yok olur. Onun için şehitlik derecesi yüksektir. Zira o anda dünyayı unutmuş , kalbini sadece Allah sevgisi kaplamış , ölmeye hazırdır.Böyle bir ölüm büyük bir kazançtır.

Kalbinde Allah ‘ın sevgisi her çeşit sevgiden daha kuvvetli olan kimse, ölüm zamanı geldiğinde sevgilisini görme anının geldiğini anlar, ölümü hakir görmez. Allah sevgisi daha da artar, dünya sevgisi tamamen yok olur.
Bu imanla gitmenin belirtisidir.
Kötü sondan uzak olmak isteyen şunlara dikkat etmelidir:
a) Bid’at ten uzak olmalıdır.
b) Kur’an ve hadise kesin olarak inanmalı, anlamadığı şeyler olsa bile inançsızlık göstermemelidir.
c) Dünya sevgisini azaltıp, Allah sevgisini çoğaltmaya çalışmalıdır. Bu da şeriata uymakla olur.
d) Dünyayı sevenlerle değil, Allah’ı sevenlerle kalkıp oturmalıdır.
En büyük tehlike dünya sevgisidir. Dünya sevgisine kapılan için tehlike çanları çalmaya başlamıştır.

Yüce Allah buyuruyor ki:
Ey Muhammed, göç etmeyenlere de ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz alış -veriş , hoş landığınız evler, size, Allah’tan, onun peygamberinden ve onun yolunda savaşmaktan daha sevgili ise artık Allah ‘ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunudoğru yola sevketmez.
Tevbe Suresi, Ayet: 24

Kaynak : Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Raflar domuz dolu! Bunların hepsini yedik..!

Posted by Site - Yönetici Kasım 12, 2015

Raflar domuz dolu! Bunların hepsini yedik..!

Raflar domuz dolu! Bunların hepsini yedik..!

Türkiye’dehiç yemedim diyen, bir büyük domuz götürmüştür. “ Gıda sektörü bütün ahlaksızlığıyla, her gün bizim ve çocuklarımızın sağlığını tehdit ediyor. Biliyorsunuz, hazır yoğurtlarda, hazır dondurmalarda, pastanelerde, jölelerde, kremalarda, market ürünlerinin bir çoğunda “kıvam artırıcılar” adıyla domuz mamülleri kullanılıyor. Artık ‘neyin içinde var, neyin içinde yok’, net olarak bilmek neredeyse imkânsız. Haliyle bunları kullanan adamlara “kullanıyor musunuz” diye sorup, doğru yanıt vereceklerine güvenmek de mümkün değil. Tadı bozuk, kendi bozuk olmasına rağmen; uzun süre hiç ekşimeyen, çürümeyen, küflenmeyen, kıvamından dahi bir şey kaybetmeyen yiyeceklerimiz var artık.

Peki, bu nasıl oluyor?

Cevap: Kıvam artırıcılar, katkı maddeleri…
Nedir onlar diye sorsak, “E” ile başlayan anlamayacağımız ve nereden/nasıl elde edildikleri bilinmeyen sayılar işitiyoruz.

Je­la­tin (E441) çok de­ğer­li bir pro­te­in.. Gı­da sek­tö­rün­de yay­gın şe­kil­de kul­la­nı­lı­yor. Je­lâ­ti­nin tak­ri­ben % 99’u, Müs­lü­man ol­ma­yan ül­ke­ler ta­ra­fın­dan üre­til­mek­te.

Ulus­la­ra­ra­sı ku­ru­luş­lar­ kat­kı mad­de­si­ne bir nu­ma­ra ve­ri­yor. Av­ru­pa Bir­li­ği’nde bu E ko­du ile ya­pı­lı­yor. Biz de de ay­nı kod­la­ma ge­çer­li.

jelatin haram,desmoldar-gelatina-facilmente

JELÂTİN NEDİR?

Jelâtin memelilerin dokularında, hususiyetle kas­ları kemiklere bağlayan yerlerde ve derilerde bulunan kollajenden çıkartılan bir proteindir. Kollajen su ile kaynatıldığında jelâtin olarak bilinen, suda çözülür proteine dönüşür. Soğutulduğunda, çözelti kollajene dönüşmez; fakat jel hâline gelir. Jelâtin başta domuz, sığır ve çok az olarak da balık gibi hayvanların deri, kemik ve bağ dokularının kaynatılması ile üretilir. Bu madde, güçlü şekil alma kabiliyeti, şeffaf jel oluşturması, esnek film hâline gelmesi, hazmının kolay olması, sıcak suda eriyebilmesi ve kolayca şekil alması gibi hususiyetleri sebebiyle gıda üretiminde pek çok sahada kullanılmaktadır.

Günümüzde jelâtin üretiminde genelde domuz ve helâl tarzda kesilmemiş sığır derisi kullanılmaktadır. Gıda üretiminde kullanılan jelâtinin hammadde kaynağı ise domuz derisidir. Elde edilme safhasında ekstraksiyon öncesi, ön işlemlerin kısa sürede tamamlanması ve oluşan atık suyun asgari seviyede olması, domuz derisinin kullanılmasını cazip kılmaktadır. Ayrıca domuz derisinden jelâtinin elde edilmesi, bir hayli ucuzdur. Yıl­da 380.000 ton ka­dar üre­ti­len je­lâ­ti­nin 150.000 to­na ya­kı­nı Müs­lü­man­lar ta­ra­fın­dan tü­ke­til­mek­te­dir.

Dün­ya pi­ya­sa­la­rın­da ki­log­ram fi­ya­tı tak­ri­ben 4–6 do­lar ol­du­ğu dü­şü­nü­lür­se, Tür­ki­ye je­lâ­tin için 20 mil­yon do­lar ka­dar har­ca­ma yap­mak­ta­dır. Kay­na­ğı se­be­biy­le bü­yük tar­tış­ma­la­ra se­bep olan ve şüp­hey­le yak­la­şı­lan je­la­ti­ni Tür­ki­ye’de 2011’den be­ri iki yer­li fir­ma da üret­me­ye baş­la­dı. Fa­kat ih­ti­ya­cı tam kar­şı­la­ya­mı­yor.

Gı­da üre­ti­ci­le­ri­nin ço­ğu ucuz di­ye ma­hi­ye­ti meç­hul it­hal je­la­ti­ni kul­la­nı­yor. Oy­sa men­şe­inin cid­di bir şe­kil­de araş­tı­rıl­ma­sı ge­re­ken bu kat­kı mad­de­si­nin he­men he­men her alan­da yay­gın bir şekil­de kul­lanıl­ması, inanan in­san­lar için son derece en­dişe vericidir.

JELATİNSİZ ÜRÜN NEREDEYSE YOK..!

Bir nevi protein olması sebebiyle jelâtin üreticileri, jelâtinin günlük hayatın her safhasında kullanılabilmesi için yoğun gayret göstermiştir. Menşeinin ciddi bir şekilde araştırılması gereken bu katkı maddesinin hemen hemen her alanda yaygın bir şekilde kullanılması, inanan insanlar için son derece endişe vericidir.

Ürünlerde jelleştirme, koyulaştırma, sırlama ve kapsülleme maddesi olarak, jelâtin yaygın bir kullanım sahasına sahiptir: Pek çok pasta ürününde, yoğurtta, dondurmacılıkta, eritilmiş peynir ve kaşar üretiminde, margarinde, salam, sucuk sosis, jambon gibi et ürünlerinde, şekerlemelerde, reçel, marmelat, helva, pekmez ve tahin gibi gıdalarda, fındık ve fıstık ezmelerinde, meyve sularında, sakızlarda, ilâç endüstrisinde, kapsül, film ve tablet yapımında, kan verme ürünlerinde, krem, losyon, şampuan, parfüm gibi cilt ve kozmetik ürünlerinde, hayvan yemlerinde, fotoğrafçılıkta ve karbonlu kağıt yapımında jelâtin kullanılmaktadır.

’İnsan, yediklerine bir baksın.’’ (Abese suresi/24) Dinimizce Haram olan Domuz Soframıza katkı maddesi olarak giriyor .Domuz dan elde Edilen katkı Ürünleri ve Gıdalar Gün geçtikçe daha çok miktarlarda tüketilen bu katkı maddeleri, beslenmeyle ilgili kalp hastalıkları, allerjik astım ve ürtiker gibi çeşitli hastalıkların gelişimine yol açıyor.

DOMUZ YAĞI KATKILI GIDA MADDELERİ ULUSLARARASI (E) KODLARI..

‘” E -100, E -102, E – 103, E -110, E-111, E -120, E • 123, E-124, E -125, E -126, E – 127, E -128, E -140, E-141, E-142, E -152, E -153, E -210, E -213, E- 214, E -226, E -234, E -252, E -270, E -280, E -325, E -326, E •327, E -334, E -335, E -336, E -337, E -420, E -430, E -431, E -432, E -433, E-434 E -436, E-442, E -470, E -471, E -472, E •473, E -474, E -475, E -476, E -477, E -478, E -480, E -481, E -482, E -483, E -488, E -489, E -491, E -492, E -493, E -495, E -542, E -550, E -570, E -572, E -591, E -631, E -632, E -633, E -635 E -904,

Can Boğazdan Çıkıyor! (Gıda Terörü) –

Dr. Ayşe Ebrar “Türkiye’dehiç yemedimdiyen, bir büyük domuz götürmüştür. “ Pediatri profesörü bir hocamın sözüydü bu. Mamüllerinde domuz ürünü kullandığını tespit ettiği pastaneleri, gıda işletmelerini, dava açıp kapattıran da o hocamdı. Dini hassasiyetleri olmadığını söylemesine rağmen, domuz konusunda çoğu müslümandan daha fazla hassasiyet göstermesinin sebebini sormuştuk, anlatmıştı uzun uzun…

Gıda sektörü bütün ahlaksızlığıyla, her gün bizim ve çocuklarımızın bedenine tecavüz ediyor. Biliyorsunuz, hazır yoğurtlarda, hazır dondurmalarda, pastanelerde, jölelerde, kremalarda, market ürünlerinin bir çoğunda “kıvam artırıcılar” adıyla domuz mamulleri kullanılıyor. Artık ‘neyin içinde var, neyin içinde yok’, net olarak bilmek neredeyse imkânsız. Haliyle bunları kullanan adamlara “kullanıyor musunuz” diye sorup, doğru yanıt vereceklerine güvenmek de mümkün değil. Tadı bozuk, kendi bozuk olmasına rağmen; uzun süre hiç ekşimeyen, çürümeyen, küflenmeyen, kıvamından dahi bir şey kaybetmeyen yiyeceklerimiz var artık. Peki, bu nasıl oluyor? Cevap: Kıvam artırıcılar, katkı maddeleri… Nedir onlar diye sorsak, “E” ile başlayan anlamayacağımız ve nereden/nasıl elde edildikleri bilinmeyen sayılar işitiyoruz.

İnsan yiyip içtikleriyle, büyür, yaşar, inşa olur. Yiyeceklerimizin sıhhati, bizim hem beden hem de ruh sıhhatimizin belirleyicilerindendir. Yaratılanlar içinde, bize helal olanların sayısını bir düşünün. Milyonlarca çeşit helal nimetin yanında, tek domuzun haram kılınmasının sebebini hiç merak ettiniz mi? Pislik içinde yaşadığı için gibi açıklamaları mutlaka duymuşsunuzdur, köyde bulunmuşluğunuz varsa, yediğimiz birçok hayvanın bir şekilde kendi pisliğine bulaşarak yaşadığını bilirsiniz.

Peki, diğer hayvanlar değil de domuz neden haram? Kardeşlerim, domuz genetik olarak insana en yakın hayvandır. Organ nakli tartışmalarında, domuzdan alınan kalp kapakçıklarının insana nakledilebildiğini de duymuşsunuzdur. Bu genetik yakınlık sebebiyle tıp alanında domuzlar üzerinde çok araştırma yapılıyor. İmmun hastalıkların, otoimmun hastalıkların (Multipl Skleroz, Romatoid Artrit, Behçet, Lupus, Sjögren, Ankilozan Spondilit vs.) ve kanserlerin en önemli sebeplerinden biri yiyip içtiğimiz ürünler. Bu tür hastalıklar batı toplumunun hastalıklarıdır. Bizde görülme oranları eskiden çok düşüktü, artık her geçen gün artıyor. Vücudumuz kendinden olmayan, maddelere karşı antikor üretir. Domuz kaynaklı yağlara, proteinlere karşı da üretiyor, ancak genetik yapımızın benzerliği sebebiyle, ürettiğimiz antikorlar domuzla bizim hücrelerimizi karıştırıyor ve kendi bedenimize saldırmaya başlıyor. Sonuç: Otoimmun hastalık. Başka bir mekanizmayla da bu ürünler, genetik yapımızda değişikliklere neden olarak, kanserlere sebep oluyor.

Domuzun etkisi sadece bedene değil, haramlara karşı hassasiyetini kaybetmenin neticesinde ruhumuz da hastalanıyor. “İnsan eliyle yeryüzünde düzen bozuldu” sözünü hatırlayın, biz bu bozgunu önce çocuklarımızın bedeninde, ruhunda yapıyoruz. Bu tür hazır gıdalardan uzaklaşılmadığı sürece, yoğurdumuzu, pastamızı, dondurmamızı kendimiz yapmadığımız sürece de bu bozgun ve tecavüz, kendi rızamızla devam edecek. Bozulmayan yoğurttan, akıcı kıvamda duran, buzlanmayan dondurmadan, İslami usullere göre hazırlanmayan şarküteri ürünlerinden ve böyle örneklerden Allah rızası için uzak durmak takvadandır. Çocuklarımızın canı bize emanet ve imtihanken onları bu gıdalardan korumak her ailenin vazifesidir. Kolayımıza geldiğinden araştırmadığımız hatta bile bile yediğimiz haramlardan ne varsa, emanete ihanet demek…

Çocuklarımız derken, bahsetmek istediğim bir konu da obezite. Hastaneye sürekli kilolarından ötürü koşamayan, hareket edemeyen, rahat nefes alamayan, 10-11 yaşında olmasına rağmen 90 yaşında birinin kalbine, damarlarına sahip, kalp krizi geçiren çocuklar geliyor. Hepimizi kahrediyor bu durum. Allah’ın yeryüzündeki halifeleri olsunlar diye, her biri ‘bir cihan parçası’ olarak yaratılan, bize emanet edilen çocuklarımızı 10 yılda bu hale getiren nedir? ‘Abur cubur’ diye sevimli bir kelimeyle andığımız bu gıdalarda ne var ki, çocuklarımız bu hale düşüyor? Çikolataların çikolata olmadığını biliyor muydunuz? İçeriklerini bir okuyun lütfen, hemen hepsinin kakao oranı %15-20i geçmiyor, kalan %80 lerini ne idüğü belirsiz çerçöp oluşturuyor.

Şekerli vanilin diye bildiğimiz pasta malzemeleri, vanilyalı ürünlerin hemen hepsi, bisküviler, dondurmalar, kremalar hani… Vanilya değil. Bizim vücudumuz doğal olarak morfin benzeri bir madde salgılar, yaşamın devamı için gereklidir bu madde. Vanilin denen madde ise bizim vücudumuzda üretilen bu maddenin reseptörlerine bağlanarak, morfin benzeri etki oluşturuyor. Bir düşünün, her gün yemeden duramadığınız hazır gıdalar var mı? Bırakamadığınız? Bilin ki kalorisi çok yüksek olan o sağlıksız gıdalara siz ve çocuklarınız, uyuşturucu bağımlıları gibi bağımlısınız.

kola-icmeyin

Kola gibi gazlı içecekler, fastfood sektörünün en büyük silahı. Yemeğin yanında gazlı bir içecek içerseniz, gazla dolduğu için mideniz hızlı boşalır, tokluk hissi oluşmaz, doyduğunuzu fark etmezsiniz, ne kadar yediğinizi anlamazsınız. Yanında kolayla sunulan o menülerin içerdiği katkı maddeleri, kullanılan yağlar da fastfood bağımlılığınızı başlatır. Aradan 2-3 saat geçmeden, tekrar acıkır, bir hamburger-kola menüsü daha almak isteği taşırsınız. Sonuçta sizi ve çocuğunuzu bu gıdalara bağımlı yaparlar. Evde bir çorba kaynatacak, köfte yoğurup, pişirecek vakti olmayan kadınlar da sistemin gönüllü anneleri olarak kullanılır.

Çocuklar üzerinden yürütülen bu gıda terörü, sizi ve çocuklarınızı obez yapar. Sonra sistem şişmanlar için kıyafetler hazırlatır, satar. Hemen ardından size “çok şişman” olduğunuzu söyleyip, diyet yapmayı önerir, diyet sektörünü harekete geçirir. Yağsız, tuzsuz, lezzetsiz, sağlıksız diyet ürünlerini fahiş fiyatla evinize sokar. Ne oldukları belirsiz bu ürünlerin çoğu kilo vermenizden ziyade, kişisel olarak azap çekmeniz içindir. Diyet kitaplarını, spor aletlerini, zayıflama haplarını da almanız gerekir. Tabi arada, obeziteden, diyabetten, kanserden ölmezseniz, paranızın son damlasına kadar sizi sömürürler.

Ne olur, evinize bu ürünleri sokmayın, çocuklarınıza yedirmeyin. ev yapımı tariflere başvurun, çocuklarınızı seviyorsanız, onlar için alternatifleri sizler üretin ki başkaları onların canına-ruhuna tecavüz etmesin, sağlıklarına kastetmesin. Marketlerdekilerde gözleri kalmasın istiyorsanız, evinizde kendi ellerinizle yapın. İçinde margarin kullanılmamış, katkı maddesi görmemiş, ev kurabiyesi, bütün bisküvilerden, çikolatalardan sağlıklıdır. GDO lu gıdalardan uzak durun, genetiğiyle oynanmış her ürün bir bozgundur. Her zaman kaçınmak ne ölçüde mümkün olur, bu bizlere bağlı ama unutmayalım “sakınanlar ancak korunanlardır.”

Hastanede kim “kanser” kelimesini duysa korkuyor ama asıl olarak obezite bu çağın en büyük hastalığı. Doktorlar olarak kanserlerin birçoğunu tedavi edebiliyoruz, birçok hastalığın iyileşme imkânı var bugün. Ama obezite karşısında çaresiziz. İrade insana verilmiş en büyük nimet, iradenizi devredışı bırakmalarına izin vermeyin. Bağımlılık ve sarhoşluk yapan her şey sıhhatinize zararlıdır. Bilinçli ve duyarlı bir insan bu oyuna gelmez kardeşim. Peygamberimizin sünnetini hatırlayalım, sahabenin sofralarına bakalım. Doymadan kalkmak, midemizin üçte birinin su, üçte birinin hava, üçte birinin yemek için olduğunu hatırlayalım. Helal dairesi bize yeterlidir. Allah’a emanet olun.

Dr. Ayşe Ebrar

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Haramlar - Helaller, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Ahmed Bin Hambelin Allâhü Teâlâ’yı Rüyada Görmesi

Posted by Site - Yönetici Kasım 11, 2015

Ahmed Bin Hambelin Allâhü Teâlâ'yı Rüyada Görmesi

Ahmed Bin Hambelin Allâhü Teâlâ’yı Rüyada Görmesi

İmam Ahmed bin Hambel (r.h.) buyurdular:
-“Ben izzet sahibi ve âlemlerin Rabbini rüyamda gördüm . Ve ben:
-“Ey Rabbim! Sana yaklaşmaya çalışanların sana yaklaştıkları en faziletli şey nedir?” dedim. AİIâhü Teâlâ hazretleri:
-“Benim kelâmimdır! Ey Ahmed!” buyurdu. Ben;
-“Anlayarak mı anlamayarak mı?” dedim. Allâhü Teâlâ hazretleri;
-“Anlayarak ve anlamayarak!” buyurdu.

Mushâf-ı Şerife Bakmak

Mushâf-ı şerife bakmak başlı başına bir ibâdettir. Bakmanın da ayrıca sevabı vardır. Kur’ân-i kerimi okumanın dışında bakmanın da ayrıca haddince ecri ve sevabı vardır…

Kur’an Hatminin Fazileti

Hamîd bin A’râc’dan (r.h.) rivayet olundu. Buyurdular:
-“Kim Kur’ân-ı kerim okur ve Kurân-ı kerimi hatmeder de sonra dua ederse, dört bin melek onun duasına âmin der. Sonra bu melekler, hep ona dua ederler, onun için istiğfar ederler, akşama kadar veya sabaha kadar ona satât okurlar (yani ona dua ve istiğfarda bulunurlar…)
Akıllı kişiye düşen vazife, çabalamak, ta ki Kur’ân-ı kerimi hatmetmek için çalışmalı; tâ ki yaz (mevsiminin) günlerinin ve kış gecelerinin evvelinde hatim etmelidir; meleklerin dua ve istiğfarlarından daha ziyâde almak için….

Kur’ân-ı Kerimi Öğrenen ve Öğretenler

Hadis-i şerifte varid oldu:
-“Sizin en hayırlınız Kurân-ı kerimi öğrenen ve onu öğretendir.

Kur’ân-ı Kerim Hizmeti Allah İçin Olmalıdır

(Kur’ân-ı kerimi, öğretme, öğrenme ve okumada) Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine tabi olmalı; Kur’ân-ı kerim karşılığında; herhangi
1 – Bir bedel,
2- Maddi menfaat,
3- Mükâfat
4- Ve (hatta) teşekkür bile beklememeli. (Böyle bir niyet beslememelidir…) Belki Kur’ân-ı kerimi;
1– Allâhü Teâlâ hazretlerine yaklaşmak,
2– Peygamberlere tabi olmak için öğrenmelidir.

Kurân-ı Kerimi Öğretmede Ücret

Muhakkak ki peygamberlerin hepsi (her biri) kendi davet (hak dine çağrılarında) şöyle seslendiler:
Buna karşı sizden bir ecir istemem.

Ücretle Kuran Talebesi Tutmak

“Esrârü’l-Muhammediyye” isimli kitab’da buyuruldu:
-“Kim Kur’ân-ı kerimi öğrenmek için ücret alırsa; bu kendisine helâldir Ve lâkin kim ücret almak için Kur’ân-ı kerim öğrenirse, bu ona haramdır

[Kur’an-ı kerim öğrenmek üzere ücret alabilmek için; Kur’ân-ı kerimi öğretmenin karşılığında ücret veren bir Allah dostunun olması gerekir, insanlara, gelin Kur’ân-ı kerimi öğrenin bu karşılığında size ücret vereceğim diyen olur mu?” demeyin… Allah dostları ve hayatlarını Kur’ân-ı kerimi ve İslâm dinin öğretilmesine vakfeden mürşid-i kâmiller, gerçekten insanlara ücretsiz Kur’ân-ı kerimi öğretme makamını aştıkları gibi, ücretle talebe tutup, Kur’ân-ı kerim ve islâm dinini öğrettikleri talebelerine ücret vermişlerdir. Hem de o kişi, dışarıda kendi mesleğini icra ederken alacağı ücret kadar bir ücret vermişler… Kur’ân-ı kerim, dinî (fıkıh) tahsiline ve Arabî ilimlerin eğitim ve öğretimine hiçbir kimsenin iltifat etmediği ve eğilmediği bir dönemde, Ebû’l-Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî (k.s.) hazretleri, işçi pazarına gider. Anadolu’dan iş için İstanbul’a gelen gençlere,
-“Gelin size iş vereyim” derdi. Onlar;
-“Ne işi?” dediklerinde; O;
-“Kur’ân-ı kerim okumak ve dininizi öğrenmek” derdi. 0 zaman o işsiz insanlar,
-“Bu bize göre değildir” dercesine burun kıvırırlardı. 0 büyük zat
-“Kazma, kürek ve inşaat işinde alacağın ücret aynısını vereceğim” dedi. Fakat onlar;
-“Acaba verir mi?” diye düşünürlerken o büyük zat:
-“Gelin Kur’ân-ı kerim ve dininizi öğrenmeye başlayın; bir aylık ücretinizi peşin vereceğim.” buyurdu. Ve çıkarıp işçilerin bir aylık ücretlerini peşin verdi.
Ve Anadolu’nun kucağından kopup gelen gençleri, ücret karşılığında alıp. onlara aylık ücretlerini verip; kendilerine Kur’ân-ı kerimi, İslâm dinini (Arabî ilimleri ve fıkhı) öğretti. Hatta bazıları ücretlerini aldıktan sonra kaçıp giderlerdi… Fakat o büyük zat buna nazaran yine ücret alıp kaçanların kaçışlarına aldırış etmezdi.
İşte kendilerini Kur’ân-ı kerime vakfeden ehlullah’ın usûl ve yolu budur. Bize düşen bu kutsî yoldan yürümektir. Kur’ân talebesinden ve velilerinden ücret almak yerine onlara ücret vermeli ve onları hediyelerle donatmalıyız.]

Kur’ân-ı kerimi ücret kaynağı, geçim vasıtası ve ekmek teknesi haline getirmek ve Kur’ân-ı kerim ile ücret almak için Kutsî kitabı okuması haramdır…

Mushâf-ı Şerif Yıpranırsa?

Yine “Esrârü’l-Muhammediyye” isimli kitabda buyuruldu:
Kur’ân-ı kerimin yazıları silindiği zaman onları kitaplara kap olarak kullanmak {veya herhangi bir şeyi muhafaza etmek için değişik amaçlarla) kullanmaz. Belki Kur’ân-ı kerim yazılarını suda siler… Bizden önceleri (selef-i sâlihîn) Kur’ân-ı kerim yazılarının silindiği bu su ile şifâ umarlardı. (Bu Kur’ân-ı kerim yazılarının imha edildiği yazıları şifâ niyetiyle içerlerdi…)

[ Matbaa çıkmadan ve hatta daha yakın bir zamana kadar Kur’ân-ı kerimler hattatlar tarafından el yazısıyla yazıldığı için onların yazılarını suda imha edip içmek kolaylıkla mümkündü. Ama günümüzde matbaa ile yazıldıkları için suyun içine koymakla yazıları suya geçmez. Belki bütün kağıdı yıpranır. Günümüzde yıpranan Kur’ân-ı kerimleri temiz ve ayak basılmayacak bir yerde gömmek daha iyidir. Bu konuda daha geniş bilgi için, İmam Birgivî hazretlerinin “Tarikat-İ Muhammediyye” ve değerli kitabın şerhi olan, Muhammed Hadimi hazretlerinin “Berîka” isimli kitabına bakınız… ]

Kaynak :İsmail Hakkı Bursevi (k. S.) Ruhu’l –Beyan Tefsiri 7/612-615.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kur`anı Kerim, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

EZAN’IN FAZİLETLERİNDEN

Posted by Site - Yönetici Kasım 10, 2015

ezan,EZAN’IN FAZİLETLERİNDEN,adhan,beautiful-mosque-in-the-city-hd-desktop-wallpaper copy

EZAN’IN FAZİLETLERİNDEN

“Ebû Hüreyre (r.a.) buyurdu: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile berâber bulunuyorduk. Bilâl (r.a.) kalkıp ezân okudu. Bitirince Efendimiz (s.a.v.) ‘Kim müezzinin dediklerini yakînen inanarak söylerse cennete girer.’ buyurdu.
(Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Nesâî)

Ezanda birinci “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh” okunurken “Sallallâhü aleyke yâ Resûlallâh” demek; ikincisinde ise “Karret aynâye bike Yâ Resûlallâh” demek müstehabdır.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bir gün Mescid-i nebevîlerinde direk yanında oturuyorlardı. Hz. Ebûbekir radıyallâhü anh da onun hizasında oturmaktaydı. Bu sırada Hz. Bilâl-i Habeşî ezân okuyup:

Eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh” dedi. Hz. Ebûbekir de bu mübârek kelâmı tekrar etti, sonra başparmak tırnaklarını öptü, gözlerine koydu ve “Karret aynî bike Yâ Resûlallâh” buyurdular ki: “Gözlerim seninle aydınlandı, Yâ Resûlallâh” demektir.

Ezân bittiğinde Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ebûbekir’e:

Yâ Ebâbekir, ümmetimden her kim senin yaptığın gibi yaparsa Cenâb-ı Hak o kimsenin bilerek ve hata ile işlemiş olduğu (küçük) günahlarının tamamını mağfiret eder.” buyurdular.
..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Ezan, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Kur’an-ı Kerim okurken yapılan büyük hata.

Posted by Site - Yönetici Kasım 9, 2015

Kur'an-ı Kerim okurken yapılan büyük hata.

Kur’an-ı Kerim okurken yapılan büyük hata.

Kur’an-ı Kerim okurken neden sallanıyoruz? Efendimiz bu konuda bizi nasıl uyardı?

Kuran-ı Kerim okurken veya namaz kılarken her ne yöne olursa olsun sallanmak dinimizce tenzihen mekruhtur. Okuyan hangi amaç güderse gütsün sallanmak onu görene dahi rahatsızlık verir. Hatta detaylı bir bilgilendirme yapmadan önce Tabiîn’in büyükleri, “Efendimiz’in namazda Kur’an okurken kafasını salladığını görüyor muydunuz?” diye sorunca, Ashâb-ı Kirâm’dan bazıları, “Hayır, biz O’nun Kur’an okuduğunu sadece çenesinin hareketinden anlıyorduk.” demişlerdir.

Namazda başı ileri geri hareket ettirmek, vücudu öne arkaya götürüp getirmek doğru değildir. Hatta birçok ulemanın bu konuya fazlasıyla dikkat çektiği bilinmekle birlikte Hazreti Ömer(ra) Efendimizin öyle davrananları kırbacıyla dürterek uyardığına dikkat çekmektedir. Sahabenin büyüklerinden Ebu Bekir’in(ra) dahi buna tepki gösterdiği aşağıdaki rivayetle açıkça ortaya konmaktadır.

Rivayet şu ki, Sahabelerden Ümmü Ruman(r.a.), namaz kılarken sallanıyordu. Onu bu halde gören eşi Hazret-i Ebu Bekir, öyle bir azarladı ki, Ümmü Ruman neredeyse namazdan çıkacaktı. Daha sonra Hz. Ebû Bekir, şiddetle uyarmasının sebebini şöyle açıkladı:

–Resulullah(a.s.m.) şöyle buyuruyordu: “Herhangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun, Yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda her tarafın sükûnet içinde olması, namazın tamamındandır.” Bu hadis-i Şerif yani “Namazda Yahudiler gibi sallanmayın!” kaydı olan Hadis, Kur’an okurken ve Allah’ı zikrederken sallananlara da işaret etmektedir ki doğru olan Resullullahı takip etmektir.

Bir çok kimse sallanmanın ezberleme anında kazanılmış bir davranış olduğunu söyler. Görüntü olarak hoş olmayan bir durum kısa zamanda terk edilmesi gereken davranıştır. Genelde bazı yeni hafızların biraz daha dikkat çekmek, “vay be nasıl da kendini kaybediyor” dedirtebilmek amaçlı yaptığı eylem olarak gösterilip riyadan başka bir hal olmadığı belirtiliyor.

Bazı kişilerde bu durumu “hafızlığa başlayan acemilerden, etrafındaki yetişmiş hafız ablalarına veya abilerine bakıp da sallandıklarını görünce, adet buymuş madem, acemi olduğumu anlamasınlar tarzında sallanma ” olarak tarif ediyor.
.

 

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kur`anı Kerim, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hannâne Direğinin İnlemesi

Posted by Site - Yönetici Kasım 8, 2015

Hannâne Direğinin İnlemesi

Hannâne Direğinin İnlemesi

Medine’de yapılan ilk mescidde, minber yoktu. Cuma günleri Peygamber Efendimiz ayakta hutbesini okurken, mihrabın yanındaki hurma direğine dayanırdı. Bu, sekiz sene böyle devam etti. Bu zaman zarfında müslümanlar çoğalmıştı. Cemaat kalabalık olduğu için müslümanlardan bir kısmı, Peygamberimiz’in mübarek yüzünü göremiyordu. Bunun için üç basamaklı mütevazi bir minber yapıldı. Peygamber Efendimiz bu minber üzerine çıkıp hutbesini okumaya başlayınca; daha önce hutbe okurken dayandığı hurma direğinden inleme sesleri gelmeye başladı. Kundaktaki bebeğin ağlamasına benzer sesler işitildi.

Öyle ki mescidde bulunanlar bu inleme ve feryadı duydu. Cansız bir direğin böyle inleyip feryat etmesine sahâbeler şaşırdılar. Peygamber Efendimiz yeni yapılan minberden inerek, inleyen hurma direğinin yanına gitti.
Ey direk! Ne istiyorsun?” diye sordu. Direk, ”Senin ayrılığın yüzünden ağlarım. Daha önce hutbe verirken bana dayanırdın. Şimdi ise beni bırakıp, minberin üstüne çıktın.”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona, ”Ey sırrı ahdine yoldaş olan ağaç! Söyle ne istiyorsun? Dilersen seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım ya da cennette devamlı yemyeşil kalan, ölümsüz selvi fidanı mı olmak istersin?
Direk, ”Yâ Resûlallah! Ben ölümsüzlüğü ve bâki olanı isterim” dedi.
O direği, kıyamet günü insanlar gibi dirilmesi için yere gömdüler.

***
Ey gafil! Bunu duy da bir ağaçtan aşağı kalma. Sen de Hannâne direği gibi ayrılıktan inle ve Allah’ın davetine uy. Dünya işlerinden. Hakk’a yönelmeyi unutma. Hakk’a yönelen, Hakk’a yaklaşır. Hakk’a yaklaşan, lutfuna mazhar olur.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Ebû Cehil’in Elindeki Taşlar

Posted by Site - Yönetici Kasım 7, 2015

Ebû Cehil'in Elindeki Taşlar

Ebû Cehil’in Elindeki Taşlar

Bir gün Ebû Cehil, Peygamber Efendimiz’i denemek istedi. Avucunun içine taş parçaları saklayarak Peygamberimiz’in yanına gitti.
Göklerin sırrından haberin varsa ve gerçekten peygamber isen, bil bakalım avucumda gizlediklerim nedir?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu: ”Elindekilerin ne olduğunu ben mi söyleyeyim? Yoksa hak peygamber olduğumu avucunda sakladıkların mı söylesin?’
Ebû Cehil, ”İkinci teklifin mümkün değil, olamaz’‘ dedi. Peygamber Efedimiz,
Allah’ın kudreti, daha da ötesine kadirdir” buyurduğunda Ebû Cehil’in elindeki taşlar kelime-i şehadet getirmeye başladılar. Her bir taş ”lâ ilâhe illallah, Muhammeden Resûlullah” dedi.

Ebû Cehil taşlardan bu sözleri duyunca öfkeyle onları yere attı.
.
Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Kur`anı Kerim Tilaveti – Sure-i Ahzab – Shahat Muhammad Anwar

Posted by Site - Yönetici Kasım 6, 2015

Kur`anı Kerim Tilaveti – Sure-i Ahzab – Shahat Muhammad Anwar

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Video, Yorumlar | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 627 takipçiye katılın