Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Fetvalar’ Category

Küçük Çocukların Avret Yeri.

Posted by Site - Yönetici Ocak 15, 2011

20,Müslümanlar Niçin Geri Kaldı

Küçük Çocukların Avret Yeri.

Çok küçük çocukların avret yeri yoktur. Bunun sınırı dört yaşa kadardır. Bu yaştan küçük olan erkek veya kız çocuklarının bedenine bakmak veya dokunmak mubahtır. Sonra kendilerine cinsel istek duyulabilecek çağa kadar, yalnız haya yerleri avret yeri sayılır ve örtülmesi gerekir. Daha sonra ergin olmadıkça, on yaşına kadar sadece ön ve arka uzuvları ve bunların çevresi ile uyluklar avret yeri kabul edilir. Çocukların on yaşından sonra erkek olsun kız olsun, avret yerleri, namazda ve namaz dışında, erginlik çağına ulaşmış kimselerin avret yeri gibi sayılır. (İbni Abidin, Reddü’l-Muhtar, Mısır (t.y), I, 378)

Şafiilere göre küçük kız çocuğunun avret yerleri namazda ve namaz dışında büyük kadınlar gibidir.

Malikîlere göre, yedi yaşındaki erkek çocuğun namazda avret yeri ön ve arka uzuvları ile uyluk, kasık ve kaba etleridir. Böyle bir çocuğun bu yerlerini ergin erkekte olduğu gibi örtmesi menduptur. Namazla emrolunan küçük kız çocuğunun avret yerleri ise göbek ile diz kapağı arasıdır. Ancak bu kız çocuğunun ergin kadın gibi örtünmesi menduptur. Namaz dışında ise sekiz yaştan küçük olan çocuklarda avret yeri yoktur. (ez-Zuhayli el-Fıkhu’l-İslami ve Edilletuh, 2. baskı, Dimaşk 1405/1985, I, 596)

Posted in Adab-ı Muaşeret, Bunları Biliyormuydunuz, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, İslamda Örtünme - Tesettür | Etiketler: | Leave a Comment »

İtikâfa Dair Bazı Meseleler

Posted by Site - Yönetici Ağustos 29, 2010

salah-itikaf itikaf,muslim prayer,

İtikâfa Dair Bazı Meseleler

Belli bir mescidde, Mescid-i Haram’da itikâfa niyet eden kimse, başka bir mescidde itikâfa girebilir.

Bir ay itikâf adansa ve bundan yalnız gecelere veya gündüzlere niyet edilse, bu niyet sahih olmaz. Çünkü ay, belli mikdardaki geceler ile gündüzlerden ibarettir. Onun için geceli ve gündüzlü bir ay itikâf gerekir.

Yalnız gündüzleri itikâfda bulunmaya niyet edilmesi sahihdir. Bu durumda her gün fecrin doğuşundan önce mescide girip güneşin batışından sonra çıkılır. Fasılasız itikâfa niyet edilmemişse, istenilen günlerde itikâf yapılabilir. Bir gün için itikâfa niyet edildiği zaman da, buna gece dahil olmaz. Fakat fasılasız şu kadar gün itikâfa denilerek nezredilse, geceler de bu nezre girer. Aksi de böyledir. Bu durumda itikâf için güneşin batışından önce mescide gidilir. Belli olan geceler ve gündüzler mescidde kalınır. Son günün güneş batışından sonra mescidden çıkılır. Böylece itikâf sona erer.

Muayyen bir ramazan ayını itikâfla geçirmeğe nezredilse, o ramazan orucu bu itikâf orucu içinde yeterli olur. Böyle bir nezir yapıldığı halde, ramazan orucu tutulup da itikâf yapılmasa, başka bir zamanda oruçlu olarak fasılasız bir ay itikâf edilmesi gerekir. Eğer itikâf yapılmaksızın diğer bir ramazan girecek olsa, artık bunda yapılacak itikâf yeterli olmaz. Çünkü bu takdirde kazaya kalan itikâfın orucu, insan üzerine düşen bir borç olmuştur. Bu, ikinci ramazan orucu ile ödenmiş olamaz.

Belirtilmeksizin bir ay itikâf yapmayı nezreden kimse, ramazanda bir ay itikâfda bulunmakla bu nezrini yerine getiremez. Çünkü bu itikâf için, bir ay oruç tutmayı da bu nezirle üzerine yüklenmiş bulunur. Ramazan orucu ise, kendisine ayrıca farz olan bir ibadettir.
Bir kimse nezrettiği bir itikâfı yapmadan ölecek olsa, her gün için bir fidye ödenmesini vasiyet etmiş olması gerekir. Çünkü vacib olan bir itikâf, orucun bir parçasıdır. Onun için oruçtaki fidye, bunda da gerekli olur. Ancak fakir ise, o zaman Yüce Allah’dan af ve mağfiret dilemelidir.

İtikâfı Bozan ve Bozmayan Şeyler
İtikâf halinde olan bir kimsenin dinî ve tabiî ihtiyaçları için zaruri olarak mescidden dışarı çıkması, itikâfı bozmaz.
Örnek: İtikâfda bulunanın (mutekifin) cuma namazını kılmak için mescidden çıkması, din bakımından bir özür olduğundan itikâfına engel değildir. Zaten cuma namazının süresi bilinmiş olduğundan, adağın dışında kalmış olur.
Yine, abdest ihtiyaçlarını gidermek ve gusletmek için çıkması da tabiî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez.
Yine, bulunduğu mescidin yıkılmaya yüz tutması veya oradan zorla çıkarılması da zarurî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez.
(Şafiî’lere göre, cuma namazı için başka bir camiye çıkılıp gidilmesi itikâfı bozar. İtikâf bir hafta devam edecekse, cuma namazı kılınan bir mescidde itikâfa girmelidir.)

Cuma namazını kılmak veya ihtiyacı gidermek için en yakın olan yere gidilir, arkasından mescide dönülür. Bir özürden dolayı mescidden çıkılınca, başka bir mescidde o itikâf tamamlanır.
Bir özür olmaksızın mescidden çıkmak itikâfı bozar. Onun için itikâf yapan bir kimse, geceleyin veya gündüzün özür bulunmaksızın bir müddet kasden veya sehven mescidden çıkarsa itikâfı bozulur. Bu müddet, iki İmama göre, bir günün yarısından ziyade bir zamandır. Bir görüşe göre de, günün belirsiz bir saatinden ibarettir. Kadın da itikâf ettiği odadan özürsüz evinin içine çıksa, itikâfı bozulur.

Şu işleri yapmak için mescidden dışarıya çıkmak da itikâfa engel olur: Hasta ziyaretinde bulunmak, cenaze hizmetinde bulunmak, cenaze namazı kılmak, şahidlik etmek, bir hastalık sebebiyle bir saat kadar dışarı çıkmak da itikâfı bozar. Ancak itikâf adağı yapılırken, hastaları ziyaret ve cenaze namazında bulunmak şart kılınmışsa, bunlar için çıkılması itikâfı bozmaz.
Pek az rastlanan bir özürden dolayı da dışarı çıkmak itikâfı bozar. Boğulmakta olan veya yangına düşmüşü kurtarmak için dışarı çıkmak itikâfı bozduğu gibi, cemaatın dağılmasıyla dışarıya çıkmak da bozar.

İtikâfda bulunan bir kimseye, bu ibadeti esnasında birkaç gün baygınlık veya cinnet gelse, itikâfı bozulur. İyileşip kendine gelince yeniden itikâfa başlar. Öyle ki, bu durum devam ederek birkaç sene sonra üzerinden kalksa, yine itikâfı kaza etmesi gerekir.
Yukarıda anlatılan meseleler, vacib olan itikaflar içindir. Nafile olan itikaflarda, bir özür bulunsun veya bulunmasın, dışarı çıkmakla veya hastayı ziyaret etmekle itikâf bozulmaz.
Vacib olan bir itikâf bozulunca, onun kazası gerekir. Meselâ: Belli bir ay için yapılan itikâf esnasında bir gün oruç bozulsa veya dışarıya çıkılsa, yalnız bir günlük itikâf için kaza gerekir. Fakat belirsiz olarak fasılasız bir ay için nezredilmiş bir itikâf esnasında, böyle bir gün oruç bozulacak veya dışarıya çıkılacak olsa, yeniden bir aylık itikâfa başlamak gerekir. İtikâf yapan kimse ister kendi iradesi ile oruç yesin ve dışarı çıksın, ister iradesi dışında olarak cinnet ve bayılma durumuna düşsün, eşittir.

Başladıktan sonra bırakılan nafile bir itikâfın, tercih edilen görüşe göre, kazası gerekmez.
İtikâf eden kimse için, zevcesi ile cinsel ilişki kurmak veya buna sebeb olacak öpme ve okşama gibi herhangi bir hareket, gerek gündüz ve gerek geceleyin olsun, haramdır. Cinsel ilişki ister kasden, ister unutarak olsun, itikâfı bozar. İnzal olması şart değildir. Diğer hareketler ise, inzal olmadıkça itikâfı bozmaz. Bakmak ve düşünmek sonunda meydana gelecek inzal ve ihtilâm da itikâfı bozmaz.

İtikâf halinde olan kimse, muhtaç olduğu şeyleri mescidde bulundurmaksızın mescidde satın alabilir. Mescide zarar vermeyecek şeyleri mescide getirebilir. Mescid içinde yer-içer. Mescid içinde hazırlanmış uygun bir yer varsa orada abdest alıp gusledebilir. Böyle bir yer yoksa, dışarıya çıkar ve en yakın yerde abdestini alır ve yıkanır, beklemeksizin hemen mescidine döner.

İtikâfda olan kimse, ezan okumak için minareye çıkabilir. Minarenin kapısı mescidin dışında olsa bile zarar vermez.
Allahım, bizi kendini senin kulluğuna adamış, emirlerine ve yasaklarına titizlikle uyan kullarından eyle. Amin. Ve övgü, âlemleri terbiye eden Allah’a mahsustur.

İtikâfın Mahiyeti, Nevileri ve Teşriî Hikmeti
İtikâf lûgat deyiminde bir şeye devam etmek manasındadır. Bir şeye devam eden kimseye de mutekif (itikâf yapan) denir. Şeriatta ise itikâf: Bir mescidde veya o hükümdeki bir yerde itikâf niyeti ile durmaktan ibarettir.

İtikâflar: Vacib, müekked sünnet ve müstahab nevilerine ayrılır. Şöyle ki: Dil ile nezredilen bir itikâf vacibdir. Ramazan ayının son on gününde itikâf, kifaye yolu ile bir müekked sünnettir. Başka bir zamanda ibadet niyeti ile bir mescidde bir müddet yapılan itikâf da müstahabdır.

Bir itikâfın en az müddeti, İmam Ebu Yusuf’a göre bir gündür. İmam Muhammed’e göre bir saattir. Bir saat, fıkıh alimlerine göre, zamanın belirsiz olan az veya çok bir parçası demektir. Yoksa bir günün yirmi dört saatte biri demek değildir.
(İtikâfın en az müddeti, Malikî’lerce tercih edilen görüşe göre bir gündüz kadar, bir gecedir. Şafiîlere göre de, “Sübhanellah” denilmesinden bir an kadar fazla olan pek az bir zamandır.)

İtikâfın meşru olmasındaki hikmet ve yarara gelince, bu pek önemlidir. Resulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Medine-i Münevvere’ye hicretinden sonra ahirete göçüşlerine kadar her Ramazanın son on gününü itikâf ile geçirirlerdi.
İhlâs ile olan bir itikâf, amellerin pek şereflisi sayılmaktadır. Bu sayede kalbler bir müddet olsun, dünya işlerinden uzak kalır ve Hakka yönelir, birer Beytullah olan mescidlerden birine şu şekilde devam eden bir mü’min çok kuvvetli bir kaleye sığınmış, kerim olan mabudunun feyiz ve yardım kapısına sığınmış olur.
İslâm büyüklerinden ünlü Ata demiştir ki: “İtikâf yapan, ihtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında oturup dilediğini elde etmedikçe buradan ayrılıp gitmem, diye yalvaran bir kimseye benzer ki, Allah’ın bir mabedine sokulmuş, beni bağışlamadıkça buradan ayrılıp gitmem demektir.
Bir mü’minin her gün azalmakta olan hayat günlerinden faydalanarak böyle kutsal bir yerde bir zaman ebedi ve ezelî yaratıcısına olanca varlığı ile yönelip saf bir kalb ve temiz bir dil ile ibadette bulunması, manevî bir zevke dalması ne büyük bir nimettir.
İtikâf yapan bir kimse, bütün vakitlerini ibadete, namaza ayırmış demektir. Çünkü fiilî olarak namaz kılmadığı vakitlerde de mescid içinde namaza hazır bir haldedir. Bu bekleyiş ise, namaz hükmendedir.
Sonuç: İtikâf sayesinde insanın maneviyatı yükselir, kalbi nurlanır, simasında kulluk nişanları parlar, ilâhi feyizlere kavuşur. Ne mübarek, ne güzel bir hayat anı!..

İtikâfın Şartları
Bir itikâfın sıhhati şu şartların bulunmasına bağlıdır:
1) İtikâf yapan, müslüman, akıllı ve temiz bulunmalıdır. Onun için müslüman olmayanın, delinin, cünubun, hayız ile nifastan temiz bulunmayanın itikâfı olmaz.
Gayr-i müslim ibadete, mecnun da niyete ehil değildir. Temiz olmayanların da mescidlere girmesi yasaktır.
2) İtikâfa niyet edilmiş olmalıdır. Buna göre niyetsiz olarak yapılan bir İtikâf geçerli değildir. Çünkü bunun bir ibadet olabilmesi niyete bağlıdır.
3) İtikâf, mescidde veya o hükümdeki bir yerde yapılmalıdır. Şöyle ki: İçinde cemaatla namaz kılınan herhangi bir mescidde İtikâf yapılabilir. Büyük camilerde yapılması daha faziletlidir. Kadınlar da kendi evlerinde mescid edinilen veya mescid olarak ayıracakları bir odada itikâfda bulunurlar. Buraları onların hakkında birer mescid sayılır. Kadınların dışardaki mescidlerde itikâf etmeleri caiz ise de, kerahetten kurtulamaz. Kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, mescidlerde namaz kılmalarında daha faziletli olduğu gibi evlerinde itikafları da her türlü fitne ve fesad düşüncesinden beri olacağı cihetle mescidlerde itikâfda bulunmalarından daha faziletlidir.
(İmam Şafiî’ye göre , itikâf tazime lâyık bir yerde yapılabilir ki, o da mescidlerdir. Evlerde mescid edinilen yerler, bu tazime lâyık değildir.)
4) Vacib olan bir itikâfda, itikâf yapan oruçlu bulunmalıdır. Bu halde orucun yanılarak bozulması itikâfa zarar vermez. Diğer itikâflar için oruç şart değildir. Çünkü onlar için bir müddet yoktur. Öyle ki camiden bir iki saat içinde çıkıncaya kadar itikâfa niyet edilmesi de sahihdir.
(Şafiî’lere göre, vacib bir itikâfda da oruç şart değildir.)

İtikâf için büluğ, erkeklik, hürriyet şart değildir. Buna göre akıllı olan çocuğun, kadının, kölenin itikâfları sahihdir. Şu kadar var ki, kadının itikâfı kocasının ve kölenin itikâfı da efendisinin iznine bağlıdır. İsterse bunlar itikâfı nezretmiş olsunlar, hüküm aynıdır. İzin bulunmayınca kadın, nezretmiş olduğu itikâfı kocasından ayrıldıktan sonra, köle de azad edildikten sonra kaza eder.

Bir kimse, itikâf için zevcesine izin verse bundan dönemez, artık engellenmesi doğru olmaz. Efendi ise, kölesine verdiği izinden dönebilir.
Mükâteb (sözleşmeli) bir köle ise, efendisinin izni olmasa da, itikâfda bulunabilir. Çünkü kısmen hürriyetine sahibdir.

Kaynak : Büyük islam ilmihali

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Peruk câiz mi?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 31, 2010

Peruk câiz mi?

Peruk câiz mi?

Peruk câiz mi?

Basörtülülerin üniversitelere alinmamalarindan sonra, bu hususta bazi garip sözler söylendi. Önce, “Basörtüsü teferrûattir” denildi. Arkasindan; “Basi örtmek imanin sartindan degil” denildi. (Ona bakilirsa namaz da imanin sartindan degildi.)
Amma yine de, kiz talebeler basörtülerini atmamak için direnislerini devam ettiriyorlar.


Derken, bakti ki; geçtigimiz ay içinde Zaman’dan bir arkadasimiz, basörtülü kiz talebelere “direnmeyi birakip derslere girmelerini” tavsiye ediyor. Tabii ki; kizlarimiz hiçbir dinî dayanagi olmayan bu tavsiyeye de uymadilar. Üniversitelerdeki basörtüsü yasagindan kurtulma yollarindan biri de peruk meselesiydi. Takilabilir miydi, takilamaz miydi?
Zaman gazetesinden Ahmet Sahin, 3 Mayis’ta; “Peruk takilamaz mi?” baslikli bir yazi yazdi. Vakit, bu yaziyi 4 Mayis’ta iktibas edip yayinladi; okumussunuzdur.
Peruk hakkindaki dinî hükmü daha önceden bilmeme ve “Her Yönüyle Izdivaç ve Mahremiyetleri” isimli eserimde de bu meseleyi islemis olmama ragmen, yaziyi merak ettim. Peygamberimiz, mezhep imamlari veya diger fikih âlimleri, benim bildigimden baska neler söylemisler düsüncesiyle okudum. Maalesef, hayal kirikligina ugradim.
Çünkü, Sayin Ahmet Sahin, yazisinda ne hadislere müracaat etmis ne de mezhep imamlarinin ve diger fikihçilarin görüslerine… Bu tavri da yadirgadigimi ifade etmek isterim.
Bizim okudugumuz kitaplari sayin yazar da okuduguna göre, hadis-i seriflerde Peygamberimizin peruk hakkinda ne söyledigini bilmesi icap eder. Buna ragmen hadisleri es geçmenin sebebi ne?
Sayin yazarin, baska bir yazisinda “Hiristiyanlarla imanda ittifakimiz” var demesi de beni bir hayli üzmüstü.
Ittifak”, hiçbir fark olmaksizin ayni olmak demektir. Yani, “Bizim imanimiz nasilsa, Hiristiyanlarinki de aynidir” demek. Yani, Hiristiyan inanci da insani cennete götürür.
Öyleyse, gençlerimiz niçin Hiristiyan olmasinlar ki!
Bu yaziyi okuyanlar, “Hiristiyanlarin imani da madem geçerlidir, öyleyse Hiristiyan da olunur” demezler mi?
Hem niye olmasinlar ki! Hiristiyanlikta namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetler olmadigi gibi, Islâm’in yasakladigi birçok sey serbest. Kolayca cennete girmeyi kim istemez?..


Degerli okuyucu! Memleketin her tarafinda kilise açma faaliyetlerinin hizlandigi ve bazi Müslümanlarin da kurulan bu tuzaklara kapilip Hiristiyan olduklari su zamanda, Allah’i bir degil, üç kabul eden Hiristiyanlari, cici göstermenin mantigi, gayesi ve niyeti nedir?
Simdi de peruk konusunu ele alan yazar, Peygamberimizin hükmünü dile getirmeden hükmünü veriyor: Ona göre, “mecburiyet duyanlar perukla tesettür temin etmis olurlar”mis.
Peruk, kadinin çenesinin altini ve gerdinini kapatiyor mu ki; perukla tesettür olsun?
Nur Sûresi’nde, bosuna mi, “Basörtülerini yakalarinin üzerlerine vursunlar” buyurulmus?


Sayin yazar, tepkilerden de çekiniyor ve gizledigi niyetini farkina varmadan açiga vuruyor. Diyor ki:
Bu fikhî görüsler basörtüsü yasagina mukavemeti kirma yolunda kullanilmamalidir!
Ne gülünç! Bu notu, Temel’in parasini bir yere gömüp, üstüne de, “Burada Temel’in parasi gömülü degil” diye bir levha koymasina benzemiyor mu?

Degerli okuyucular! Siz onlara bakmayin. Akit gazetesinin verdigi Samil Islâm Ansiklopedisi’nin 6. cilt, 338. sahifesindeki “Peruk” maddesine bakin:
Hz. Peygamber ( s.a.v.), saç takan kadinlara lânet etmistir.” (Buharî, Libas 83, Tefsîri Sûre 59/4, Müslim, Libas 115, 117-119, Ebu Davud, Tereccül 5, Tirmizî, Libas 25, Edeb 33, Nesâî, Zîne 22, 23, 24, 29, Ibnu Mâce, Libas 52)

Kaynak: Ali Eren, VAKIT  gazetesi, 10.05.2002

Ramuz-ul Ehadis 4305 nolu hadiste Ebuşşeyh,Ebu Hureyre ra’dan rivayetle Resulullah sav Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

Allah peruk takana,taktırana,dövme yapana ve yaptıran kadına lanet etsin!

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 4 Comments »

Kur’ân ve ilim öğretme karşılığında ücret caiz mi?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 13, 2010

Kur'ân ve ilim öğretme karşılığında ücret caiz mi?

Kur'ân ve ilim öğretme karşılığında ücret caiz mi?

Kur’ân ve ilim öğretme karşılığında ücret caiz mi?

Ve benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin “(satmayın.) âyet-i kerimesinden dolayı, âlimler, Kur’ân-ı Kerim ve ilim öğretmenin karşılığında ücret almanın caiz olup olmadığı konusunda ihtilâf ettiler (görüş ayrılığına düştüler).

Bu zamanda fetva, Kur’ân-ı Kerim’in öğretim, fıkıh ve diğer ilimlerin öğretimi için ücret alınıp verilmesinin caiz olduğuna dairdir. Bu cevaz, Kur’ân-ı Kerim, fıkıh ve diğer ilimlerin kayıp olmamaları içindir. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular:

Sizin üzerinde ücret almaya en hak kazandığınız şey Allah’ın kitabıdır.

Âyet-i kerime, eğitim için tayin edilen kişilerin, ücretlerini almadıkça derse başlamayan ve öğretim yapmayanlar hak­kındadır. Öğretim yapan kişi, buna herhangi bir ücret tayin etmezse, ona sünnet (bu hadîs-i şerifin) deliliyle ücret alması caizdir. Yine ücretin tayin edilmesinin caiz olup olmaması konusunda “gassal“(cenaze yıkayanlar da) böyledir. Köy ve kasaba gibi, kendisinden başka gassal bulunmayan yerlerde cenazeyi yıkayan kişilere bu işlerinden dolayı belirli bir ücret tayin edilmez ve kişinin ücret istemesi caiz olmaz. Eğer, uygar yerlerde veya şehirlerde yaşıyorsa, kendisi bir ücret tayin etmemek şartıyla ücret alabilir. Bu kişi cenazeyi yıkamamakla günahkâr olmaz. Bazen kendisine ücret tayin edilir. Ancak onun kendisine ve ailesine infak edebileceği bir şeyi yoksa ona bir ücret tayin edilir. Onun üzerine bunu öğretmek vâcib değildir. Onun sanatını ve mesleğini kabul etmesi gerekir.

İmam (Halife), kendisi için bir ücret tayin etmesi gerekir. Yoksa Müslümanların ona bir ücret tayin etmeleri gerekir. Ebû Bekir Siddık (r.a.) Hazretleri, halife seçilip bu iş için tayin edildi. Amma yanında ailesini geçindirecek bir şeyi yoktu. Hazreti Ebû Bekir (r.a.), ticâret yapmak istedi. Bir elbise alıp pazara götürdü. Onu pazarda elbise satarken görenler, bunun sebebini sordular. O:

-“Ailemi nasıl geçindireyim?” dedi. Sahabeler, onu hilâfetin idaresine geri çevirdiler. Toplanıp o’na, ailesini geçindirebileceği bir ücret tayin ettiler. Yine imam, müezzin ve benzerlerinin bir ücret almaları caizdir. Mushaf-ı şerifi satmak, Kur’ân-ı Kerimi satmak demek değildir. Mushaf satanlar, kağıt yapraklarını ve onu yazan hattatların el emeklerini satıyorlar.

Âlimler, buyurdular: “Zamanın değişmesiyle zamanımızda bazı meselelerin cevablarıda değişti. Zamanla cevabı değişen bazı meseleler:

*İlim ve dinin sönmesi ve kayıp olmasının korkusundan, ücret alınabilir.

* Âlimlerin, sultanların kapılarına gitmesi,

* Âlimlerin   (ve  ilim  talebelerinin  cer  için)  köylere  gidip geçimini temin etmesi,

* Kur’an-ı kerim’in öğretimi için, imamet ve müezzinlik ücreti almanın caiz olması,

* Nikahlı (ve hür) eşinin izni olmadan azl yapmak (doğum kontrolü yapmak),

* Şarap içenlere selâm verilmesi ve benzeri konularda, caiz olduğuna fetva verilmiştir. Zîrâ bu konularda fetva verilmezse kendilerinden   daha   şiddetli (istenmeyen   hadiseler)   vuku’ bulacaktır. (Yani zararı faydasını geçecektir.)

Nisâbü’l-Ahsâb ve diğer kitablarda da böyledir.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Dişe yapılan dolgu gusle mani değildir

Posted by Site - Yönetici Nisan 18, 2010

Dişe yapılan dolgu gusle mani değildir

Dişe yapılan dolgu gusle mani değildir

Dişe yapılan dolgu gusle mani değildir

Bilindiği gibi diş sağlığı, ağız içi temizlik hayatî bir mevzûdur. Bunu basite alamayız. Çünkü bedendeki bir kısım rahatsızlıkların menşei, eninde sonunda dişlere bağlanmakta; dişlerdeki çürükler, vücudun her yerine rahatsızlık yaymaktadır. Bu bakımdan, dişler mutlaka tedavi görmeli, bedene verecekleri zararlar bertaraf edilmelidir.

Dişlerin tedâvisi de, elbette ki çürüklerin doldurulması, gerekenlerin kaplatılması ile olur…Hatta bazan da protezle mümkün hâle gelir. Bunların yapılmasının dînen mahzurlu olduğunu söylemek, İslâm’ın insan hayatına değer vermediği, mensuplarının sıhhatini kaale almadığı mânâsına gelir. Bu ise son derece mahzurlu bir imajdan başka bir şey olmaz. Kaldı ki fıkıh kitaplarında, ilmihallerde diş tedâvisinin zarûreti anlatılmıştır; bu iş için altın ve gümüş kaplamanın câiz olduğu, gerek diş doldurtmanın, gerekse kaplatmanın gusle mâni olmayacağı açık-seçik ifade edilmiştir.

Meselenin hulâsası şöyledir:

Abdestte, ağızda kuru yer kalsa abdestin sıhhatine mâni olmaz. Gusülde ise, ağız içinde kuru yer kalırsa, Hânefi mezhebine göre gusül sahih olmaz. (Şâfiîlere göre gusül sahihtir.)Ancak burada karıştırılmaması gereken husus şudur:

Dişlerdeki dolgu ve kaplamanın üzerinden geçen su ağız içini ıslatıyor, kuru yer kalmıyor demektir. Dolgulu, kaplamalı ağızda suyun dolaşması, dolgunun ve kaplamanın üzerinden geçip ıslatması, yıkama şartının yerine gelmesi demektir. İllâ da dolguyu söküp altına su geçirmek, kaplamayı kaldırıp altını yıkamak mânâsında mecbûriyet yoktur. Böyle anlamak hatalıdır. Nitekim yaraya bağlanmış sargının üzerinden suyun geçmesi, yahut da meshedilmesi altını yıkamış gibi sayılıyor, sargıyı sökmek gerekmiyor. Bu husus, bütün fıkıh kitaplarında ifade edilmektedir. Bu bakımdan zarûreten dişini doldurtan veya kaplatan Hanefîlerin, gusülde, Şâfiî mezhebini taklid etme mecburiyetleri yoktur.

Sevgili Peygamber (s.a.v.)Efendimiz de tedâvi için fevkalâde veciz beyanlarda bulunmuş ve bizleri tedâvi olmaya sevk ve teşvik etmişlerdir.Tedâvi olun ey Allâh’ın kulları! Allah Teâlâ her derdin devâsını yaratmıştır. Devâsı olmayan sadece iki dert vardır: Bunlar da biri ihtiyarlık, diğeri ölümdürmeâlindeki söz, Allah Resûlü (s.a.v.)Efendimize aittir.

Diş tedâvisi mevzuunda bir diğer husus da, kadınların âdetli iken takma diş, dolgu ve kaplama yaptırabilip yatıramayacakları meselesidir. Kısaca arzedelim:Resûlüllüh (s.a.v.)Efendimiz, sırf güzellik için yani estetik maksadıyla dişlerin seyrelten kadınlara lânet etmiştir. Ancak, hastalıklardan ötürü de tedâvi olmamızı emretmiştir. Dişi doldurma, kaplama veya takma sırf güzelleştirmek için değil de, çürüyen yahut çıkan dişi tedâvi etmek, kısaca ihtiyaç için olursa, bunda abdestli, abdestsiz, âdetli, temiz olmak fark etmez. Lâkin, âcil bir vaziyet yoksa, her türlü şüphe ve tereddütten kurtulabilmek için, bu tedâviyi temiz bir zamana tehir etmek münâsip olur.

Netice olarak diyebiliriz ki;

İnsan sağlığına böylesine değer verip, ölümle ihtiyarlıktan başka her derdin bir devâsının bulunduğunu ifade eden bir dînin mensuplarının, dişlerinin çürüğünü tedâvide zorlanmak şöyle dursun, ihmâl dahi göstermemeleri gerekir.

Kaynak : 6-7 Nisan 1997 Fazilet takvimi

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Güreş

Posted by Site - Yönetici Nisan 5, 2010

Güreş

Mes’ele: Güreşçiler güreşirlerken tasliye ettiklerinde kera­het var mıdır?

Elcevap: Kerahet muhtemeldir. Temâşâcı kesîr için ve lehve halkı rağbet için tasliye küfürdür.

Canbaz

Mes’ele: Bir şehirde canbaz oynamaktan hâkim men’  eylemese, hâkime ne lâzım olur?

Elcevap: Nehy-i münker üzerine vâcib iken etmeyicek, ism-i azîm ile âsim olur.

Kaynak : Ebussuud Efendi Fetvaları

..

NOT: Acıklama :

Asim: Günah ve kabahat etmiş olan. Suçlu, günahkâr.

Taslîye: Salâvat  sözlerini söy­lemek.

Lehv: Oyun, eğlence, çalgı. İnsanı gaf­lete düşüren, ciddiyetten uzaklaştıran şeyler. Lu’b.

.


Posted in Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Genel | Leave a Comment »

Âlimin İlmi ile Amel Etmesi ve Bilmeyenlere Öğretmesi Farzdır

Posted by Site - Yönetici Ocak 30, 2010

Âlimin İlmi ile Amel Etmesi ve Bilmeyenlere Öğretmesi Farzdır

Âlimin İlmi ile Amel Etmesi ve Bilmeyenlere Öğretmesi Farzdır

İlmi öğrenmek farz olduğu gibi, âlimin ilmini insanlara öğretmesi de farzdır. Çünkü âlimin ilmi ile amel etmesi güzel görülmüş, onun tersine hareket etmesi de kötü görülmüştür. İlim öğretmek, emr-i bilma’ruf, nehy-i anilmünker yapmak demektir. Bu da bu ümmete farzdır. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah’a inanırsınız.. .”15°

Ulemâ meselenin tafsilâtında ihtilâf ettiler: Bir kimse bir veya iki meseleyi öğrense, bunu bilmeyene öğretmesi farz olur mu, olmaz mı? Meşâyihimizin bazısına göre, öğretmesi gerekir. Fakat çoğunluğa göre ise, böyle bir şey gerekmez. Bu ancak insanların sözüne itimad ettikleri ilmi ile meşhur olmuş kimselere vacibtir. Bu kitabda müellif her iki görüşe de işaret etti. Buradaki mezkûr lâfız umumî olmasını gerektirir.

Bundan sonra müellif şöyle dedi: Âlimlerden basiretli olanların, insanlara fıkhî hükümleri açıklamaları gerekir. Bu da gösteriyor ki, farziyyet hassaten ilmi ile meşhur olanlaradır.

Birinci görüşün delili şu âyetlerdir:Gerçekten indirdiğimiz o açık açık âyetlerimizi ve doğru yolu Kitabda insanlara açıkladıktan sonra gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hem lânetçiler lanet eder.”151 “Allah, kitab verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahid almıştır. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Alışverişleri ne kötüdür.”152

Bu iki âyetten anlaşılıyor ki, ilmi gizlemek haramdır. İlmi açıklamak ise zarurîdir. Bu hüküm kendisine ilim ulaşan herkesi içine alır. Kendisine ulaşan ilmi gizlediği tasavvur edilirse, onu izhar etmesi ona farz olur. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Kim yanındaki ilmi gizlerse, Kıyamet günü ağzına ateşten bir gem vurulur.”153 “Şayet bû ümmetin sonda gelenlerinin öncekilere lanet ettiklerini görürseniz, yanında ilmi olan ilmini ortaya koysun. O gün ilmi gizleyen, Hz. Muhammed’e (s.a.v) Allah’ın indirdiğini gizleyen gibidir.”154

Şüphesiz ilmi öğretmek, zekâtı eda etmek gibidir. Herkesin zekâtını kendi nisabından ödemesi gerekir. Bir tek çeşit maldan nisaba malik olanla bir kaç çeşit maldan nisaba malik olan müsavidir.

Diğer görüşün delillerine gelince: Âlimler her zaman peygamberlerin vârisleridir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”155 Bilindiği gibi, Rasûlullah (s.a.v) zamanında, dinî meselelerde ihtiyaç duyulan bilgileri, insanlara bizzat Rasûlullah’ın (s.a.v) kendisi açıklıyorlardı. Allahü teâlâ da Kur’an’da onu böyle vasfetti ve buyurdu ki: “… Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur’an’ı indirdik. Belki düşünürler.”15″ Onun huzurunda Kur’an’dan bir şey açıklamak başka birine gerekmez. Bu her zaman böyledir. Onun yerini başkaları ile değil de, ilmi ile meşhur olan âlimlerce doldurulması gerekir. Âdeten insanlar, ilmi ile meşhur olan âlimlerin sözlerine itimad ederler. Bakasina itimad eden pek azdır. Hatta çoğu kez, insanlardan bazıları ilmi ile meşhur olmayan kimselerden duyduğu şeyi hafife alır. Bunun için de özellikle ilimde meşhur olanların açıklaması gerekir.

Hasan-ı Basrî (rh) dan şöyle dediği nakledildi: “Bedir’de bulunmuş yetmiş sahabiye yetiştim. Onların hepsi de inzivaya çekilmişlerdi. İnsanlara bir şey öğretmekle meşgul olmuyorlardı.” Çünkü onlara ihtiyaç duyulmuyordu. Tabiîn ulemâsı ra (rh) yine böyle idiler. Onlardan bazıları fetva ve ta’limle meşgul oldular. Bazıları ise, ilim sahibi olmalarına rağmen bundan uzak durup inzivaya çekildiler. Çünkü bunların ilmi başkalarına öğretmeyi bırakmaları bir noksanlık meydana getirmiyordu. Maksad başkaları ile de hasıl oluyordu.

Bunun sebebi de şudur: İlmin iki meyvesi vardır: Bilmek ve öğretmek. Âlimlerden bazıları kendisinde ilmin bu iki meyvesini de toplama imkânını bulur, ilim ile öğretmeyi cemeder. Bazıları ise her ikisini de elde edemez, sadece ilmi öğrenme meyvesi ile yetinir. Bunlar da gösteriyor ki, bu konu oldukça geniştir. Ehl-i ilimden meşhur olanlarla maksad hasıl olmuştur.

Şayet ilim taleb etmek farz olmamış olsaydı, insanların günahtan kurtulmaları da mümkün olmazdı. Günahları işlemekten kaçınmak farzdır. Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “De ki: Rabbim sadece açık ve gizli fenalıkları, günahı, haksız yere tecavüzü, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmanızı, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyi söylemenizi haram kılmıştır.”157 Günahtan kaçınmak ta ancak ilimle olur.

Şayet insanlar ilim öğrenmeyi terketseler, hak bâtıldan, doğru hatadan, iyilik kötülükten ayrılmaz. Halbuki hak ile bâtılın arasının ayrılması dinin esasıdır. Buna da ancak ilimle ulaşılabilir. Allah, şöyle buyuruyor: “…Allah bâtılı mahveder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir...158 “…Halbuki suçluların hoşuna gitmese de, hakkı ortaya çıkarmak ve bâtılı tepelemek için, Allah sözleriyle hakkı ortaya koymak ve inkarcıların kökünü kesmek istiyordu.” 159 Şüphesiz her müslümana, Allah’ın doğru kabul ettiği şeyle, bâtıldan kaldırdığı şeyin arasını temyiz etmesi farzdır. Aynı şekilde herkesin doğru olana yapışması ve kendi gayreti ile hata olanlardan kaçınması gerekir. Buna ulaşmanın yolu da ilimdir.

Âlimlerin insanlara menfaati olan bir şeyi kendilerinden öncekilerden aldıkları zaman, bunu anlatmaları gerekir. Yani işitilen rivayetlerin açıklanması âlimler üzerine vacibdir. Nitekim bu meselede Rasulüllah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Allah, şu kimsenin yüzünü ağartsın ki, bizden bir hadisi işitti. Onu işittiği şekilde ezberledi. Sonra da onu işitmeyen birisine nakletti. Fıkhı fakih olmayana nakleden nice fıkıh hamilleri vardır. Nice hamil-i fıkıhlar da vardır ki, fıkhı kendisinden daha fakih olana nakleder.”160 “Siz (birisinden) dinlersiniz. Sizden de (birileri tarafından) işitilir. Sonra da sizden işitenden dinlenilir.”1^1 “Dikkat edin, hazır olan olmayana tebliğ etsin.“162

Hem sonra insanlara menfaati olan şeyi açıklamak farzdır. Meşhur ve sahih olan nâsih âyetleri bilmek gibi. Men-suh âyetlere gelince, onların rivayeti gerekmez Çok yayılmış olan şeylerde de durum aynıdır. Çünkü bunların rivayetinde insanlar için bir menfaat yoktur. Hatta bazan fitneye de sebeb olabilir. Fitneden kaçınmak ta evlâdır. Bu meselede asıl olan Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edilen şu sözdür: “İşittiğim her şeyi rivayet etmiş olsaydım, beni taşlarla recmederdiniz. “ı63

Hz. Muâz’ın (ra) yanında kelime-i şehâdetle ilgili bir hadis vardı. Vefatı ânı yaklaşıncaya kadar onu rivayet etmedi. Sonra arkadaşlarına dedi ki: ” Rasûlullah’dan (s.a.v) işittim. Şayet Allah’ın emri, yani ölüm gelmemiş olsaydı, bu hadisi size rivayet etmezdim. Rasûlullah (s.a.v) in şöyle dediğini işittim: “Kim kalbinden Lâilâheillâİlah derse, Cennet’e girer.”164 Hz. Muâz (r.a), insanların bu hadise güvenmemeleri için, ömrünün son zamanlarına kadar onu rivayetten kaçındı. Fakat vefatı ile hadisin kaybolacağından korktuğu için onu arkadaşlarına rivayet etti. Böylece bu hadis, açıkladığımız bu mesele için bir asıl oldu.

Sen görmez misin ki, şayet bizim üzerimize ilmin gereğini edâ farz olmasaydı, bizden öncekilere de farz olmazdı. Bu böylece sahabe ve tabiîne kadar giderdi. Bu da gösteriyor ki, ilmi nakil konusunda insanların hepsi de birdir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Bu dini her haleften âdil olanlar naklederler. Ondan ibtal edenlerin tahrifini ve cahillerin te’vilini nefyederler.”1^5 Şayet müteahhirînin ilmi nakletmeyi terketmelerine cevaz verecek olsak, bunun aynısına mütekaddimîn için de cevaz vermemiz gerekir. Bu söz de neticede Rafızîlerin görüşüne götürür.

Bu meselede Rafızîler şöyle diyorlar: “Allahü teâlâ, Hz. Ali’nin (ra) fazileti hakkında âyetler indirdi. Rasûlullah (sas) onun fazileti ve halife olarak seçilmesine dair hadisler söyledi. Fakat diğer sahabeler (ra) ona hased ettikleri için bunu gizlediler.” Ehl-i Sünnete göre, bu hüküm yalandır ve uydurmadır. Sahabeden bir tanesi hakkında bile böyle düşünmek caiz olmadığı halde, nasıl hepsi hakkında böyle bir zanda bulunulabilir? Şayet bununla ilgili bir şey bulunsa idi, bu mutlaka şöhret bulurdu. Rafızî mezhebinin binası yalan ve iftira üzerine kurulmuştur.

İmam Muhammed Cih), bu istişhad ile şuna işaret ediyor: Sahabe-i Kiramın (ra) hepsi de dinî meselelerle ilgili bir şeyi nakletmekten geri kalmadılar. Onlardan sonra gelenlerin de bu meselede onlara uyması gerekir.

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnotlar : Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

Dini konularda rastgele konuşmanın veya çalakalem yazmanın vebali !

Posted by Site - Yönetici Mart 16, 2009

Ruhların çıkış ve dönüş yerini; vücutlarda devrinin keyfiyetini bildirir.

Dini konularda rastgele konuşmanın veya çalakalem yazmanın vebali !

Fetva :

Fetva, bir hususun dine uygun olup olmadığını, hangi fıkıh kitabının neresinden alındığını bildiren hüküm demektir. Mehazını göstermeden caiz veya caiz değil demek fetva olmaz.

Fetva veren Müftinin müctehid olması gerekir. Müctehid olmayan kimse müfti yapılırsa, bunun müctehidlerin bildirdiklerini okuyup, öğrenerek bunları söylemesi gerekir. (İbni Hümam)

Müctehid olmayan kimse bir hadis işitince, bu hadisten kendi anladığına uyarak amel edemez. Mezhebindeki müctehidlerin verdiği fetva ile amel etmesi gerekir. (Kifaye)

Dini konularda rastgele konuşmanın veya çalakalem yazı yazmanın vebali

Dini konularda bilmeden konuşmanın vebali çok büyüktür. Meşhur bir harama helal veya meşhur bir helale haram diyen küfre girer. Müctehid olmayan kimsenin, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladığına göre fetva vermesi caiz değildir. Çünkü âyet ve hadislerden dört mezhebin müctehidleri, farklı hükümler çıkarmıştır. Onun için herkes, kendi mezhebine uymalı, kendi mezhebindeki âlimlerin verdiği fetvalarla amel etmelidir! Bilmeden, kitaba bakmadan, “caizdir”, “caiz değildir”gibi konuşmaktan çok sakınmalıdır! Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

(Fetva vermeye en cüretli olanınız, Ateşe [girmeye] en cüretli olanınızdır.) [Darimi]

Haramdan korkmayan, günah işlemeye cesaret eden cahildir. Nitekim, (cahil, cüretkâr olur) buyuruldu. Yani, (cahil, günah işlemekten korkmaz) demektir.

Fetva vermenin mesuliyeti çok büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Bilmeden fetva verene, yerdeki ve gökteki melekler lanet ederler.) [İbni Lal, İbni Asakir]

(Cehennem zebanileri, günah işleyen hafızlara, puta tapanlardan daha çok azap yapar. Çünkü bilerek yapılan günah, bilmeyerek yapılan günahtan daha kötüdür.) [Taberani]

(Ümmetim, kötü âlimler, cahil abidler yüzünden helak olur. Kötülerin en kötüsü kötü âlimlerdir. İyilerin en iyisi de iyi âlimlerdir.) [Darimi]

(Sizin için Deccalden daha çok, sapık imamlardan korkuyorum.) [İ. Ahmed]

Kendine sual sorulan, bilmiyorsa, “bilmiyorum, kitaplara bakayım, bulursam söylerim” demeli! Bilmiyorum demek ilimdendir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Üzeyrin ve Zülkarneynin Peygamber olup olmadığını bilmiyorum. Hazret-i Cebrail gelinceye kadar, oturulacak yerlerin en iyisi ve en kötüsünün ne olduğunu soranlara “bilmiyorum” dedim. Cebrail de, “bilmiyorum” dedi. Nihayet Allahü teâlâ bildirdi ki, “Oturulacak yerlerin en iyisi camiler, en kötüsü de sokaklardır.”) [Ebu Davud]

(Bilmiyorum demek de ilimdendir.) [İbni Mace]

(Âlimim diyen cahildir.) [Taberani]

(Ahir zamanda, âlim ve ilim azalır, cahillik artar. Cahil ve sapık din adamları, yanlış fetva vererek fitne çıkarır, doğru yoldan saptırırlar.) [Buhari]

(Ümmetim, kötü din görevlilerinden çok zarar görecektir.) [Hakim]

(Ehli olmadan yanlış fetva veren, hainlik etmiş olur.) [Ebu Davud, Hakim]

(Allahü teâlâ, âlimleri almak suretiyle ilmi ortadan kaldırır. Âlim kalmayınca da, cahiller bilmeden yanlış fetva verir, hem kendilerini, hem de başkalarını sapıtırlar.) [Buhari]

Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:

Bilmem, demek ilmin yarısıdır. Allah rızası için bilmediği bir hususta, susanın aldığı mükafat, bildiği hususta konuşanın aldığı mükafattan az değildir. Çünkü cehaleti kabul etmek nefse çok ağır gelir. (Şabi)

Şeytanı en çok kahreden şey, âlimin “bilmiyorum” demesidir. Şeytan, “Bunun susması benim için, konuşmasından daha zararlı” der. (İbrahim Edhem)

Hakiki âlim, suali cevaplandırırken, kıyamette, “bu cevabı hangi kitapta buldun” diye sorulacağından korkan zattır. (Hakim Nişapuri)

Hazret-i Cabir anlatır:

Yolculukta, arkadaşlarımdan birinin başı yaralandı. Oradakilere sordu:

– Muska yapmak caiz olur mu?

Oradakiler dedi ki:

– Caiz olmaz, başını yıka!

O da başını yıkayınca öldü. Medine’ye gelince, Resulullah efendimize haber verdik. Buyurdu ki:

(Allahü teâlâ, onun ölümüne sebep olanları öldürsün. Bilmediklerini niçin sorup öğrenmediler? Cehlin ilacı, sorup öğrenmektir!) [Mişkat]

Bu zatlar, daha çok bilenlerden sormadan, kendiliklerinden fetva verdikleri için, çok sert sözle karşılaşıp, kendilerine, (Allahü teâlâ, onları öldürsün) buyurulunca, şimdi din adamı geçinen bir kimsenin İslam âlimlerinin kitaplarını okumadan, kendi boş kafası ve kısa görüşü ile Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere mana vermeye kalkışmasına, böylece, müslümanların dinlerini, imanlarını bozmasına ne denileceği meydandadır.

Böyle kimseye, din, iman hırsızı demek yerinde olur. Allahü teâlâ, hepimizi böyle din hırsızlarının zararlarından muhafaza buyursun!

Dinini öğrenmek için sual soranlara, cevap vermemenin vebali büyüktür.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Sual sorulan kimse, bildiği halde cevap vermezse, kıyamet gününde ağzına ateşten bir gem vurulur.) [Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace]

(İlmini [bildiğini] gizleyene, denizdeki balıktan, gökteki kuşa kadar her şey lanet eder.) [Darimi]

(Âlimin bildiğini söylememesi, cahilin de bilmediğini sormaması helal değildir. Çünkü Allahü teâlâ, “Bilmiyorsanız, ilim ehline sorun” buyuruyor.) [Taberani]

İlmin kıymetini bilmeyene, ilim öğretilmez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(İlmi, ehli olmayana öğretmek, onu kaybetmek demektir.) [İbni Ebi Şeybe]

(İlmi layık olmayana öğreten domuzun boynuna yakut, inci ve altın takana benzer.) [İbni Mace]

(Biz Peygamberler, herkese, seviyesine göre muamele yapmak ve anlayabileceği şekilde hitap etmekle emrolunduk.) [İ. Gazali]

(Aklın almayacağı şeyi söylemek, fitne olur.) [İbni Asakir]

Hazret-i Ali, göğsünü işaret edip, (Burada istediğiniz kadar bilgi vardır. Ancak bunu taşıyabilecek birisi olsa, hepsini ona anlatırım) buyurdu.

Adamın biri bir âlime ince bir mesele sordu. Âlim cevap vermeyince, o kimse dedi ki:

– Sen, (İlmini gizleyene Allahü teâlâ ateşten gem vurur) hadis-i şerifini bilmiyor musun?

– Eğer anlattıklarımı anlayabilecek biri sorar da söylemezsem, o zaman bana gem vurulur.

Kur’an-ı kerimde, (Sefihlere, akılsızlara malınızı vermeyin) buyuruluyor. Mal verilmezse, ilim hiç verilmez. Ona ilim vermek fitneye sebep olur. (İhya)

 

….

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Gusül Abdestinden Önce Tırnak vs. Kesmek

Posted by Site - Yönetici Ocak 16, 2009

Gusül Abdestinden Önce Tırnak vs. Kesmek

Gusül Abdestinden Önce Tırnak vs. Kesmek

Cünüp kimse gusletmedikçe (cünüpken) tıraş olmamalı, tırnak kesmemeli, bedeninden herhangi bir parçanın ayrılmasına sebep olmamalıdır. Bunları gusledip temizlendikten sonra yapmalıdır.

Cünüp olan kimsenin yıkanmadan tıraş olması ve tırnak kesmesi haram olmasa da iyi değildir. İmam-ı Gazali Hazretleri, İhyâü Ulum ed-Dîn kitabında şöyle diyor: Cünüp olan kimsenin tırnak kesmesi, tıraş olması, etek ve koltuk altını temizlemesi, kan aldırması veya vücuttan herhangi bir parça kopartması uygun değildir. Çünkü âhirette bütün vücud geri döneceğinden yıkanmadan kesilen veya tıraş olunan şey cünüp olarak dönecektir. (Mügni’ I -Muhtaç, c. I. s. 75; Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar )

Gusül eden kimsenin, vücudundaki kılların ve sakalların diplerine suyu ulaştırması vacip olur. Her kılın dibinde cenabetlik hükmü vardır. Bunu temizlemek için saç, sakal, bıyık, kaş gibi yerlerdeki kılların diplerine su ulaştırmak vacip olur. Bu vacibi yerine getirebilmek için de vücudu ovuşturarak temizlemek gerekir.

Kaynak : (Mehmet Emre, Fetvalar)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Yorumlar | Etiketler: , , | 4 Comments »

Kutuplarda Oruç

Posted by Site - Yönetici Eylül 12, 2008

Güneşin Batmadığı Yer - Norveç,Kutuplarda Oruç

Kutuplarda Oruç

Sual: Bazı ateistler, Kutuplarda nasıl namaz kılınır, nasıl oruç tutulur. Buna kimse cevap veremiyor, görüldüğü gibi İslamiyet her asra ayak uyduramıyor diyerek, güya İslamiyet’in bazı meselelere bir çare bulamayacağını söylüyorlar. Bunların etkisi altında kalan, reformist zihniyete sahip bazı mezhepsizler de, Bakın dinde cevap verilmesi gereken meseleler çıkıyor, yeni ictihadlar yapılmalı, Kur’anı her çağda, o asrın teknolojisinin, ilminin ışığında yeniden tefsir etmeli, yorumlamalı diyerek Kur’an-ı kerimi asra uydurmaya çalışıyorlar.

Bunlara nasıl cevap vermeli?

CEVAP

İslamiyet’i gönderen, her şeye gücü yeten, her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâdır. Allah için hiçbir zorluk olmaz. Namaz, oruç gibi dinimizin bütün emirleri, zamana göre değişmez. Hiçbiri de çağın şartlarına ters düşmez. Çünkü dini gönderen Allahü teâlâ, her asırda neler olacağını bilir. Zaten bilmeyen ilah olamaz. Öyle ise Allahü teâlânın gönderdiği dinde noksanlık, yanlışlık olmaz. Noksanlık, bir karıncayı, bir arpa tanesini yaratmaktan aciz olan ateistin kafasındadır.

Tefsir, moda kitabı değildir. Her çağa, her asra göre değişik tefsir olmaz. Dinimiz eksik mi ki tamamlanacaktır? Yoksa fazlalık mı var ki çıkarılacak? Dinde eksiklik ve fazlalık olmadığı için değişik, yeni bir tefsire ihtiyaç olmaz. Çünkü dine yeni bir şey eklemek bid’at olur. Dinimizin emirlerini değiştirmek büyük sapıklıktır. Her çağa, her asra göre değişik tefsir yazmak, değişik yorum getirmek demek, dini her asırda bozmak demektir.

İslam âlimleri, olması mümkün olan her meselenin cevabını bildirmişlerdir. Cevap verilmemiş hiçbir mesele kalmamıştır. Kur’an-ı kerimde, beş vakit namazın vakitleri, çeşitli âyet-i kerimelerde bildirildiği halde, Beş vakit namaz tabirinin geçmeyişinin elbette sebepleri vardır. Bunun hikmetlerinden birisi de, kutuplarda ve kutuplara yakın yerlerde, beş vakit namazın hepsinin vaktinin girmemesidir.

Ayakları olmayan kimse için abdestin farzı dört değil, üçtür. Biri sakıt olmuştur. Bulunmayan ayaklar yerine vücudun başka yerini yıkamak gerekmez.

Zengin, İslam’ın beş şartını da yapmakla yükümlü iken, fakire zekat vermek ve şartları yoksa, hacca gitmek de farz değildir. Şu halde ifa bakımından, İslam’ın şartı zengine göre beş iken, fakire göre üçtür. Fakire de, “Sen İslam’ın beş şartını yapmaya mecbursun” denilemez. Çünkü onda zenginlik şartı yoktur.

Muayyen özrü on gün devam eden bir kadın, her ay on gün namaz kılmaz. Çünkü namaz kılmak için o kadında, hadesten taharet şartı yoktur. Özürden kurtulunca kaza etmesi de emredilmemiştir.

Kısa gecelerde şafak kaybolmadan fecrin tulu ettiği ülkelerde, yatsı ve vitrin vakitleri girmediği için bu namazları kılmak gerekmez. (Nimet-i İslam)

Halebi’de buyuruluyor ki:

Vakit girmedikçe, namaz farz olmaz. Nitekim Sadrüddin Bürhan-ül eimme, (Vakti girmediği için yatsı namazı size farz olmaz) diye fetva vermiştir. Şems-ül-eimme Hulvani, (Vakit girmeyen yerlerde yatsı namazı kaza olarak kılınır) diye fetva vermiştir. Ancak bu fetvayı duyan Harezm’de Şeyh-i Kebir Bakkali, (Vakit girmeyen yerlerde yatsı namazı farz olmaz) diye fetva verdi. İmam-ı Hulvani bu fetva üzerine, Şeyh-i Kebir’e, (Beş vakit namazdan birini kaldıran kimse, kâfir olmaz mı?) diye sordurunca, Şeyh-i Kebir de, (Dirsekleri ile birlikte elleri veya aşık kemikleri ile birlikte ayakları olmayan kimse için abdestin farzı kaçtır?) dedi. Daha sonra, (İşte bir abdest uzvu noksan olana abdestin farzı, dört değil, üç olduğu gibi, namaz vakitlerinden bazısı girmeyen yerdeki Müslümanlara, sadece vakti giren namazlar farzdır) buyurdu. Bu cevap karşısında, imam-ı Hulvani, hakkı teslim edip, önceki fetvasından rücu etti.

Şafii âlimlerin çoğuna göre, yatsı ve sabah namazının vakti girmeyen yerlerde bu namazlar, vakitleri giren en yakın bölgeye kıyas edilerek kılınır.

Hanefi’de vakit, namazın hem şartı hem de sebebi olduğu için, sebep bulunmayınca yani vakit girmeyince, o namaz farz olmaz. Vakit girmeden de kılınmaz. Kaza etmek de gerekmez. Fakat bazı âlimlere göre bu iki namazı kılmak farzdır. İhtiyata riayet etmek çok iyi olur. Bu bakımdan bu iki namaz, (Vaktine yetişip de kılamadığım son yatsı) ve (son sabah namazının farzını kılmaya) diye niyet edilerek kılınmalıdır. Bu iki namazı, vakitlerinin başladığı en son günün vakitlerinde kılmak iyi olur.

Bu iki namaz vaktinin başlamadığı zamanlarda, daha önce vakitlerinin olduğu en son günün vakitlerini esas alarak, normal vakti girene kadar her zaman o vakitte kılınır.

Sual: Ramazan ayı gelince, oruç tutmak farz olur. Ancak seferi olanın, dört mezhepte de oruç tutması farz değildir. Kutuplara ve aya giden Müslüman, seferi ise oruç tutmaz. Geriye dönünce kaza eder.

Kutuplarda buz denizinde yaşayan insan yok ise de, biz var olduğunu düşünelim. Altı ay gündüz, altı ay gece olan yerlerde nasıl oruç tutulacaktır?

CEVAP

Gündüzleri 24 saatten daha uzun yerlerde, mesela altı ay gündüz olan yerlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak oruç tutulur. (Dürer)

Namazı orucu ay ve güneşin durumuna göre ayarlayan İslam dininde 3-6 ay güneş batmayan ve doğmayan yerlere göre benim bildiğim bir kaide yoktur. Varsa gösterin.

CEVAP

Bizim bildiğimiz veya sizin bildiğiniz dinde ölçü olmaz. Dinde dört tane ölçü vardır. Bu ölçülere uygunsa mesele yok. Yoksa şahıslara göre bence senceye göre hareket edilirse insan sayısı kadar din meydana çıkar.

Yukarıda ki yazıda kaidelerden bahsediliyor ya. Mesela vakit girmedikçe namaz farz olmaz kaidesi bildiriliyor ya. Dinde senet olan kitaplardan naklediliyor. Daha ne kaidesi arıyorsunuz? 6 ay gece veya altı ay gündüz olan yerlerde oruca saatle başlanır deniyor ya. Yarasa güneşi göremiyorsa, güneşin bunda suçu yoktur.

1400 yıl önce Arabistan’da yaşayanlar kutuplar diye bir yer bilmiyorlardı. Bilmediklerine göre bir kaide de koymaları imkansızdır.

CEVAP

Arapların bilip bilmemesi önemli değil ki, önemli olan Allah’ın bilmesi ve Resulünün bildirmesidir. Resulü kaideler bildirmiştir âlimler de buna göre ictihadlarını ortaya koymuşlardır. Din zamanla değişmez. Karanlık ülkelerin olduğunu Arapların bilmemesi de söz konusu değil. İslamiyet Arapların dini değildir, kâinata inmiştir eksik değildir. Dediğiniz gibi eksik olursa suçu Allah’a yüklemiş oluruz, dinimizi niye eksik gönderdi diye. Kaideleri de Araplar değil Allah ve Onun Peygamberi koyar.

İman ve ibadetler değişmez. Kıyamete kadar aynıdır. Değişen fen bilgileridir. Zaman geçtikçe kâmil şeklini alırlar. İslamiyet zaten kâmil olarak gelmiştir ve öyledir ve öyle devam edecektir. Cevap verilemeyecek hiçbir mesele yoktur.

Sual: “Dinimizde her şey bildirilmiş, İslam alimleri her şeyi açıklamışlardır” deniyor. Peki, altı ay gündüz ve altı ay gece olan kutuplarda orucun nasıl tutulacağı, namazın nasıl kılınacağı da açıklanmış mıdır?

CEVAP

Evet onlar da açıklanmıştır. Hanefi’de vakit, namazın hem şartı hem de sebebi olduğu için, sebep bulunmayınca yani vakit girmeyince, o namaz farz olmaz. Vakit girmeden de kılınmaz. Kaza etmek de gerekmez. Fakat bazı âlimlere göre vakti girmeyen namazları da kılmak farzdır. İhtiyata riayet etmek çok iyi olur. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak namazlar kılınır. Vakti girmeyen bu namazları kılarken, (Vaktine yetişip de kılamadığım en son ……. namazının farzını kılmaya) diye niyet edilmesi uygun olur.

Dört mezhepte de seferde oruç tutmak farz değildir. Kutuplara ve Aya giden Müslüman, seferi ise oruç tutmaz. Geriye dönünce kaza eder. Ramazan ayı gelince, oruç tutmak farz olur. Bu bakımdan gündüzleri 24 saatten daha uzun yerlerde, mesela altı ay gündüz olan yerlerde, oruca saat ile başlanır ve saat ile bozulur. Gündüzü böyle uzun olmayan, vakitleri normal teşekkül eden, yani gündüzleri 24 saatten az olan bir şehirdeki Müslümanların zamanına uyularak oruç tutulur. (Dürer)

NOT: Daha kolay anlaşılması için şunu da ilave edelim: 6 ay gündüz veya 6 ay gece olan yerlerde, mesela İstanbul’un namaz vakitleri esas alınıp ona göre namaz kılınır. Oruç için de öyle. Ramazan ayı gelince, İstanbul’un oruç vakitleri esas alınır, o saatte başlanıp o saatte iftar edilir.

Sual: Avrupa’daki bazı Müslümanlar, yatsı ve sabahın vakti girmeyen yerlerde cemaatle nafile namaz kılıyorlar. Bu doğru mudur?

CEVAP

Doğru değildir. Ramazanda kılınan teravih hariç, nafile namazlar cemaatle kılınmaz.

Alinti : Dinimizislam

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Genel, Kutuplarda Namaz, Oruç, Soru Ve Cevaplar, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: