Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Diger Konular’ Category

Tarihte Tesettür düşmanlıgı

Posted by Site - Yönetici Eylül 28, 2010

Tarihte Tesettür düşmanlıgı

Tarihte Tesettür düşmanlıgı

Tarihte Tesettür düşmanlıgı.

98 Subatinda Istanbul Üniversitesi Rektörlügünün yayinladigi genelgeyle üniverseteye bagli fakülte, yüksekokul, sosyal tesisler vs.’de basörtünün yasaklanmasi ve bu yasaga karsi ögrencilerin gösterdigi kesintisiz direnis basörtüsü sorununu Türkiye gündeminin üst siralarina tasidi. 98-99 egitim-ögretim döneminde YÖK (Yüksek ögretim kurulu, M.K.) kararlari dogrultusinda yasagin diger üniversitelere de yayginlastirilmasi ve ögrencilerin yasak karsisinda kararli tutumlari nedeniyle basörtülü yasagi, basörtüsü konulu tartismalar bu senye de yayildi…

Bu yazi basörtüsü daha genellersek örtünme olgusu tarihine, bu konuda lehte ve aleyhte olusan taraflar ekseninde kisa bir degini olacaktir.

Tevhid-sirk, hak-batil, zalim-mazlum gibi zitliklar baglaminda, en eski çatisma alani olarak insanligin atasi Adem-Havva (as.) ve onlarin Iblisle mücadelerinde örtünme ve çiplaklik tezatliklarini da görmekteyiz. Bu mücadelenin en önemli unsurlarindan biri olmasi örtünmenin hayatiyetini ortaya koymaktadir.

Derken seytan, birbirine kapali ayip yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu agaci sirf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladi, dedi. Ve onlara: Ben gerçekten size ögüt verenlerdenim, diye yemin etti. Böylece onlari hile ile aldatti. Agacin meyvesini tattiklarinda ayip yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarindan üzerlerini örtmeye basladilar.

Rableri onlara: Ben size o agaci yasaklamadim mi ve seytan size apaçik bir düsmandir, demedim mi? diye nidâ etti. (Adem ile esi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eger bizi bagislamaz ve bize acimazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. Allah: Birbirinize düsman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerlesme ve faydalanma vardir, buyurdu.Orada yasayacaksiniz, orada öleceksiniz ve orada (diriltilip) çikarilacaksiniz” dedi.” (A’raf, 20-25)

Ayet grubunda en can alici noktalar Adem (as)’in sahsinda insanlarin “meleklesme” ve “ölümsüzlük” gibi iki zayif noktasi ve seytanin insani çiplaklastirma girisimi Adem ve Havva’nin panik halinde örtünmeye çalismalari, çiplakligin onlarda uyandirdigi rahatsizlik, utanma duygusu. Böyle fitri konudaki basrisi seytani ve onun takipçilerini ümitlendirmis, insani saptrimada bir baslangiç noktasi, diger kötülükleri için bir cesaret kaynagi olmustur.

Bu mücadele Adem ve esinin dünyaya gönderilmesyile mekansal bir degisme ugrayarak sürmüs, günümüze kadar gelmistir. Allah (cc) bu mücadele konusunda kullarina uyarilarda bulunmustur.

Ey Âdem ogullari! Seytan, ana-babanizi, ayip yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çikardigi gibi sizi de aldatmasin. Çünkü o ve yandaslari, sizin onlari göremeyeceginiz yerden sizi görürler. Süphesiz biz seytanlari, inanmayanlarin dostlari kildik. Onlar bir kötülük yaptiklari zaman:Babalarimizi bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emrettiderler. De ki: Allah kötülügü emretmez. Allah’a karsi bilmediginiz seyleri mi söylüyorsunuz?” (A’raf, 27-28)

Peygamberimiz döneminde inen ayetlere baktigimizda örtünmenin fonksiyonlarini anlayabiliriz.

“Ey Peygamber! Hanimlarina, kizlarina ve müminlerin kadinlarina (bir ihtiyaç için disari çiktiklari zaman) dis örtülerini üstlerine almalarini söyle. Onlarin taninmasi ve incitilmemesi için en elverisli olan budur. Allah bagislayandir, esirgeyendir.” (Ahzab, 59)

Örtü, kadinin toplumiçinde cazibesiyle, çekiciligiyle yer almasini engeller. Onun bu anlamda sömürülmesini önler. Kadin ve erkegi birbirlerine karsi korur. Kadina toplum içinde hür ve saygin bir kimlik kazandirir.

Bütün bu amaçlara ulasilmasi için sadece örtü yetmez. Kadina oldugu kadar erkege de baska yükümlülükler düser.

“(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, irzlarini da korumalarini söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranistir. Süphesiz Allah, onlarin yapmakta olduklarindan haberdardir.” (Nur, 30)

Önce erkeklere daha sonra da kadinlara bu uyari tekrarlanir.

Mümin kadinlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kisimlari müstesna olmak üzere, zinetlerini teshir etmesinler. Bas örtülerini, yakalarinin üzerine (kadar) örtsünler. Kocalari, babalari, kocalarinin babalari, kendi ogullari, kocalarinin ogullari, erkek kardesleri, erkek kardeslerinin ogullari, kiz kardeslerinin ogullari, kendi kadinlari (mümin kadinlar), ellerinin altinda bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadinina sehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadinlarin gizli kadinlik hususiyetlerinin farkinda olmayan çocuklardan baskasina zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte olduklari zinetleri anlasilsin diye ayaklarini yere vurmasinlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtulusa eresiniz.” (Nur, 31)

Bütün bu uyarilarin korunma yollarinin takvayla bütünlügü, onunla kemale erisecegi, tamamlanacagi unutulmamali.

Ey Adem ogullari! Size ayip yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattik. Takvâ elbisesi… Iste o daha hayirlidir. Bunlar Allah’in âyetlerindendir. Belki düsünüp ögüt alirlar (diye onlari indirdi).” (A’raf, 30-31)

Tarih boyunca Allah (cc.) peygamberleri vasitasiyla insanliga örtünmeyle ilgili emirlerini göndermistir. Ancak peygamberlerin ardindan hak dinin saptirilmasiyla örtünme anlayisinda da sapmalar olmustur. Örtünme bazen kadini bezen toplumsal hayatten tamemen soyutlayarak, ikinci, üçüncü sinif bir varlik, kötülük ugursuzluk kaynagi olarak nitelendirecek seklinde anlsailarak bir zulüm aracina dönüsmekte. Bazen de kadini tam aksine meta gibialgilayarak, kullanarak, çiplaklastiracak sekilde anlasilmaktadir. Tarih boyunca çesitli toplumlarda veya bir toplumda farkli tarihsel dönemlerde veya ayni dönemde degisik sekilde örtünme anlayislari mevcut olmustur. Dikkat edilmesi gereken nokta bu anlayislarin beslendigi düsünsel, felsefi, ananevi, dinsel temellerdir.

Basörtüsü yahudiler için ar, namus, iffetin bir simgesi, onlari putperest kadinlardan ayiran bir isaret, Hristiyanlar için kadinlarin erkeklere göre daha asagi konumunun, evli kadinlarda erkege bagliligin, itaatin, hür olmadiginin bir simgesidir. Sonraki dönemlerde ise ait olunan nir sinifin simgesi haline dönüsmüstür. Özellikle Araplar arasinda seçkin aile mensuplarinin kullandigi kentli ve üst sinifa ait olmanin bir simgesiydi. Özellikle Tevrat ve onun etkisinde kalan Hristiyan toplumlarda örtü kadinin erkek karsisindaki konumunu temsil etmis. Adem ve Havva’nin cennetten kovulmasina neden ilk günahin suçlusu olarak görülen kadinin durumu iyice kötülesmis, örtüsü erkek karsisinda ikinci sinif bir varlik olarak, ona kullugu temsil etmistir. Ortaçag’da Avrupa’da giyim toplumsal siniflarin göstergesi olmus, hatta ait olmadigi bir sinifin giysisini giyenleri cezalandirmak için kanunlar koyulmustur.” (Cihan Aktas, Kilik kiyafet ve iktidar, Nehir yay. Istanbul, 1991, cilt 1, s. 32-37)

Örtünme sekillerindeki farkliliklarin ardindaki düsünsel, geleneksel, dinsel unsurlar baglaminda kilik-kiyafet artik bir kimlik bildirimi, disavurumu, aidiyet ifade etmesi açisindan cinsel veya toplumsal bir sembol islevi de görmektedir. Bu nedenle kilik-kiyafete müdahaleler ayni zamanda bunun ardindaki düsüncelere, dine, ya da topluma, kimlige karsi yapilan müdahale haline gelecektir. Kimligin sert, çekirdek unsurlarindan oldugundan müdahalelere tepkiler de sert olmakta, bu konudaki degisimler zor ya da çok uzun zaman zarfinda gerçeklesebilmektedir.

Islam peygamberinin müslüman bir kadinin örtüsüne yahudiler tarafindan yapilan müdaheleye en sert biçimde karsilik vermesi, o kavme savas açmasi peygmber tarafindan bu müdahalenin Islam’a yapilan bir müdahale seklinde algilamasindandir.

Müslüman kadinlara yönelik bu tarz saldirilar tarihte savas dönemlerinde görülmektedir. Endülüs’ün düsüsünde, Asya ve Afrika’da müslüman toplumlarin batili emperyalistlerce sömürgelestirilme dönemlerinde, müslüman kadinlar bu tür saldirilara maruz kalmislardir.

Batili ülkeler sömürgelerinden yerlerine batici elitleri birakarak çekildiler. Artik çikarlarini kendi adlarina bu azinlik koruyacak sekil degistirirek sömürü devam edecektir. Islam’a, müslümanlara, saldirilari bu seçknici grup efendilerinden devralacaktir. Son asirda bu saldirilarin ardinda hep bu zihniyet olacaktir. Bu zihniyeti besleyen psikolojk unsur, Bati karsisinda sürekli gerileyis, yenilgi, maglubiyet. Bunun olusturdugu -özellikle aydinlar arasida- asagilik kompleksi, güvensizlik kendi toplumuna, kültürüne, degerlerine karsi yabancilasma. Sorun kendimiz, toplumumuz, biz besleyen, bizi biz yapan degerler, doguya ait olusumuz. Tek çözümü vardir bu zihniyetin; Batililasmak, herseyiyle, gülüyle dikeniyle batililasmak. Bütün toplumun yüzü kendi yüzleri gibi batiya dönmeliydi. Degisim mutlak, geriye dönüssüz, kesin, ani…

Yönetici elit tepeden inmeci, jakoben uygulamalarla halk için halka ragmen toplumu tepeden tirnaga degistirecek, dönüstürecek, toplum mühendisligi devreye girecek. Halk degisime direnecek, direndikçe seçkinler uygulamalrinda daha da pervasizlasacak, uygulamalar zulüm boyutuna ulasacaktir.

Bu anlayis Kuzey Afrika, Asya’daki sömürge geçmise sahip ülkelerde halk ve yönetici elit, aydin arasindaki çatismayi arttirarak devam ettirmekte, gelir daletsizligi, rüsvet, yolsuzluk gibi kirlilikle daha da derinlestirmektedir.

Iran Sahi Riza Pehlevi’nin ve Afganisatan’da Emanullah Han’in modernizm hareketi, kadinlarin kilik-kiyafetni müdahaleleri halkin tarafindan tepkiyle karsilanmis, sonunda ikisi de tahtlarindan olmustur. Tunus’ta bugün hala basörtüsü halka açik yerlerde yasaktir.

Batili devletlerin fiili anlamda sömürgesi olmamis toplumumuzda da durum aynidir. Osmanlinin gerileyisiyle ortaya çikmistir. Artik Osmanlinin Osmanlinin Avusturya Imparatorunu ancak kendi vezirine denk saydigi, krallik degisimi törenlerine kendisini temsilen bahçivanini gönderdigi dönemler geride kalmistir. Çöküsün sebepleri önce askeriyede aranir sonuç vermez. Çöküs askeri, ekonomik, toplumsal vs. her alanda hizlanarak devam etmektedir. Batililasma çözüm olarak görülür. III. Selim’le baslar, II. Mahmud’un uygulamalarinda halkin tepkisini çekecek boyuta ulasir. Iki sultan da kilik-kiyafette batililastirmaya çalismistir. Askeri alanda baslayan uygulamalar devlet memurlarini da kapsayacak sekilde genisletilir. Sarik sarmak yasaklanir, erkeklerin sakallari kisaltilir, kendisi dahil devlet memurlari Avupai tarzda giyinir.

Avrupa karsisindaki bu psikolojik eziklik Rusya’da Deli Pedro’nun uygulamalarina da yansimis. Rusya’nin geri kalis sebebinin Avrupali -özellikle Hollandalilar- gibi giyinmemeye baglamis. Uzun sakalli erkekkler yakalatarak zorla tras ettirmis, kadinli erkekli salon toplantailari tertip ettirmis, kalpak yerine sapka giyilmesini mecburi tutmus. Halkin tepkilerini kirmak için de Moskova’yi top bataryalari ile kusatmistir. (Cihan Aktas, a.g.e., s. 45)

Batililasmanin nasil olacagi aydinlar arasinda tartisma konusuydu. Batinin ilmini, teknigi alalim, ahlakini, kültürünü almayalim diyenler oldugu gubu batinin kültürüne, yasayis tarzina giptayla bakanlar da vardi. Batinin teknigini almak, egitim görmek üzere Avrupa’ya gönderilen gençler yazar, sair olarak kendi toplumundan, degerlerinden tiksinir bir ruh haliyle geriye dönmekteydiler (Ayni Tevfik Fikret’in önce Hristiyan, sonra papaz, sonra da piskopos olan oglu Haluk Fikret gibi, M.K.). Bu grup aydinlarda her yönüyle batililasmak fikri agir basiyordu, önceligin giyim kusam, balo, salon toplantilarina verildigi gözleniyordu. Belediyelerin alt yapi yerine ise parke taslarini degistirmekle baslamasi gibi.

Osmanlinin yüzünü batiya döndügü 1836 Tanzimat Fermaniyla resmilesti. Bati yanlisi Mustafa Resit pasa’nin çabalariyla (o zaman 16 yasinda olan padisah, M.K.) Abdülmecid’i ikna ederek ilan edilen bu fermanla devletin Islamiligi ciddi yara aldi. Tanzimatçi bir zihniyet olusacak ve giderek etkinlik kazanacakti. Batililasma sokakta kendini hissettiriyordu. Avrupai giyim tarzi gittikçe yayginlasiyor, kadinlar arasinda Avrupa modasini takip etme, bu konuda birbirleriyle yarisma gittikçe hizlaniyordu. Bu dönemde kadin dergilerinde, kadin olusumlarinda bu konu isleniyor kadinlar buna tesvik ediliyordu.

II. Mesrutiyete dogru Jön Türklerin tepeden inmesi “Topyekün Batililasma” (Celaleddin Vatandas, “Umran“, Haziran, s. 19) programi içindeki asker ve sivil bürokratlarin esin kaynagi olmus, bu tarz degisim anlayisi, uygulamalari yakin tarihimize damgasini vurmustur. II. Mesrutiyetle birlikte siyasi düsünce akimlari giderek netlesmistir. Bunlari Baticilar, Islamcilar ve Türkçüler olarak üç grupta toplayabiliriz. Tanzimatçi zihniyete denk düsen Baticilar ve onlara yakin -kadinlarin örtünmesinin çok eskilere dayanan bir adet, tesettürün kadina onun özgürlügüne karsi yapilmis en büyük hakaret (Ziya Gökalp)- düsünen Türkçülerin karsisinda Islamcilarin muhalefeti sözkonusudur.

Islamcilar toplumu tepeden tirnaga körü körüne bati taklitçiligini, kadin konusu etrafinda yapilan tartismalarda, kadinin asriligini tesettürden kurtulmak olarak gören diger iki akimi siddetle elestirmistir. Onlara göre batililasma ülke gerçeklerini görerek teknik düzeyde yapilmaliydi.

Istiklal Harbinde özellikle Istanbul’da kadinlar dernek, yayin ve açik hava mitinglerinde mücadeleye destek vermisler (ki, bunlarin en meshuru Halide Edip Adivar’in Beyazit’ta düzenledigi mitingdir, M.K.), yardim kampalari düzenlemislerdir. Düsman isgali altindaki topraklarda ise kadinlar çok daha güçlükler, çileler yasamistir. Kocasini, çocuklarini cephede yitirmis olan, cephe gerisinde kosusturan, bazen düsmanla yüz yüze savasan -Erzurum’da Nene Hatun gibi- Anadolu kadini örtüsü dinini, haysietini, vatanini koruma ugruna verdigi bu mücadelesinin sembolü olmustur. Bunun en güzel örnegin Maras’ta yasanmistir. Ingilizlerden sonra Maras’i isgal eden Fransizlar’in bir kadinin örtüsüne müdahale etmesi, Sütçü Imam’in askeri öldürmesi üzerine olay sokak çatismalarina dönüsmüstür.

Cumhuriyet Döneminde Basörtüsü düsmanligi

Cumhuriyet döneminin temel poltikasi “batililasmak, asrilesmek, muasir medeniyet seviyesine çikmaktir. Bu mümkn olan en kisa zamanda sivil asker bürokratlar tarafindan “devletin üstün gücü gerçeklestirilecektir. Bu uyguluma yeni olmayip daha öncede belirttigimiz gibi Osmanli son çeyreginden gelen bir sürekliligi ifade eder. Ancak cumhuriyet döneminde çok daha pervasizca uygulanacaktir. Milli mücadeleden hemen sonra sosyal ve hukuk alaninda inkilaplar gerçklestirilir.

1 Kasim 1922’de saltanat ilga edildi. Tepki çekmemek nedeniyle hilafet birakilir ancak sembolik bir anlam ifade edecek sekilde. 29 Ekim 1923’te devletin hükümet sekli olarak cumhuriyet ilan edildi. 3 Mart 1924’te Ser’iye ve Evkaf Vekaleti kaldirilarak yerine Diyanet Isleri Baskanligi kurulur, diger bir kanunla Tevhid-i Tedrisat (Ögrenimin birlestirilmesi) kabul edildi. Ser’iye ve Evkaf Vekaletine bagli ya da özel vakiflarca yönetilen bütün medrese ve okullar, Saglik Bakanliga bagli yetimhaneler, askeri okullar Milli Egitim Bakanligina baglandi. Ayni gün hilafetin kaldirilmasi görüsüldü ve Osmanli soyunun T.C. sinirlari disina çikarilmasina dair kanun kabul edildi. Bunu ölçü, tarti, alfabe, takvim degisiklikleri izledi. Avrupa’dan medeni, ceza, borçlar vs. hukuklari ithal edildi.

Bütün bu degisimler halk arasinda hosnutsuzluklara neden oldu.Anadolu’nun çesitli yerlerinde -Resadiye, Silifke, Adapazari, Buna- yer yer gösteriler yapildi. Batililasmaya karsi en ciddi ve üzerinde en çok konusulan tepki ise Seyh Sait Kiyami olmustur (Subat 1925). Ayaklanma birkaç ay sürmüs ve güneydogu bölgesine hizla yayilmistir. Diyarbakir ve Ankara’da Istiklal mahkemeleri kuruldu. Iki yil süreyle Takrir-i Sükun çikarildi. Terakkiperver cumhuriyet partisi programinda “dini inançlara saygili oldugu” seklindeki bir madde nedeniyle kopartildi. Bu ayaklanma bahanesiyle iktidar bütün muhalefeti sindirmeye çalisti. Seyh Sait Kiyami, 31 Mart ve Menemen olayi vs. ile zincirin bir halkasi olarak müslüman halkin önüne sürülecektir.

25 Kasim 1925’te sapka giyilmesi hakkindaki 671 no’lu kanun çikarildi. “Türkiye büyük millet meclisi üyeleri ile genel, özel ve bölgesel idarelere ve bütün kuruluslara bagli memurlar ve müstahdemler, Türk milletinin giymis oldugu sapkayi giymek zorundadir. Türkiye halkinin da genel basligi sapka olup, buna aykiri bir aliskanligin sürdürülmesini hükümet yasaklar“. Bu kanun halkin büyük tepkisine yol açmis, gerek bu kanun çikmadan önce, gerek çiktiktan sonra sapkaya muhalefet edenler Istiklal mahkemelerinde yargilanarak idam edilmistir. Bunlardan en trajik olanlarindan biri, kanun çikmadan birbuçuk yil evvel yazdigi “Frenk mukallitligi ve Sapka” adli risalesi nedeniyle Iskilipli Atif Efendi, digeri sirf halkin gözünü kirkutmak için Erzurum’da idam edilen Salci Baci adli bohçaci bir kadindir. Dogu illerinde soguk nedeniyle kalpak giyenler de cezalandirilmistir. Sapka kanunu kadinlarin kilik kiyafetiyle ilgili bir düzenleme getirmemis olmasina ragmen genel olarak kiyafet kanunu olarak algilandigindan buna dayanilarak müslüman kadinlarin giyimine yönelik müdahaleler olmustur. Kanunî bir düzenleme olmamasina ragmen bazi illerde (Mersin, Trabzon, Rize, Bodrum, Konya, Maras, Hoton, vs.) belediye kararlariyla basörtüsü yasaklanmistir. (Cihan Aktas, a.g.e., s. 173, dipnot, Dr. Barnard Caparol, Kemalizmde ve Kemalizm sonrasinda Türk kadini, Türkiye Is bankasi kültür yay., Ankara, 1982)

Müslümanlarin kilik kiyafetlerine yönelik saldirilarin tek parti ve ihtilal dönemlerinde daha bir yogunlastigi gözlenmektedir. Osmanli son dönemlerinde daha da yogunlasarak cumhuriyet döneminde Müslümanlar ” gerici, yobaz, sakalli, bitli, örümcek kafali, kara cahil, Türk filmlerinde asina oldugumuz dolandirici, düzenbaz, cimri haci, hoca vs. gibi kelimelerle resmedilmekte. Müslümanlar yönelik bu tür karamalara son zamanlarda eklenen terörist, dis destekli, karanlik mihraklarin yönlendirdigi” seklinde ifadeler disinda pek fazla seye rastlanamaz. 31 Mart, Seyh Sait kiyami, Menemen olayi da eklenerek birer tekerleme gibi basinda, sokakta muhatap oldugunuz CHP zihniyetli insanlarin agzinda tekrarlanuir durur. Abdullah Yildiz, Umran (Ocak 98, s. 28-30) dergisindeki “Irtica’da siyasal Islam’a bir övgü edebiyati” adli yazisinda geçmis bazi yayinlardan alintilar yapmis. Gözümüze çarpan bazi ifadeler: fesatçilar, softa kiyafetli adamlar, casuslar, mecnunlar, ortaçag müessesesi kadrolar, medeniyet düsmanlari, kara tehlike, komunizmde daha tehlikeli (PKK’dan daha tehlikeli ifadesini hatirlatiyor) bir yobazin marifetleri, çember sakalli yobazlar, kafalarinin içi kadar karanlik, örtüler, bedeviler, gözleri ortaçagdan önceki çöl uygarligina dikilmis olanlar, soluyan, hirlayan kuduz köpekler, Anadolu’yu araplastirmak, Hicaz çölüne çevirmek… En son 11 Ekim 98’deki “Basörtüsüne Özgürlük için Elele” eyleminin ardindan kartel medyasina bakarsaniz pek fazla bir seyin degismedigini görürüsünüz.

Tek parti ve daha sonraki bikaç on yillik dönemde tesettür düsmanligi çarsaf üzerinde yogunlasmistir. Türk kadinlar birligi, mustafa kemal dernegi gibi olusumlar çesitli haftalar düzenleyerek çarsaf aleyhinde kampanyalar düzenlemekte, çarsaf açma, peçe yirtma etkinlikleri düzenlemekteydiler. Ilk defa cumhuriyet gazetesi öncülügünde güzellik yarismasi düzenlenmis, müsabaka seçimleri ulusal bir olay olarak nitelendirilmistir. 19 Mayis törenlerinde kizlara kisa sortlar giydirmek rejimin gelecegi açisindan ödün verilemez bir uygulama haline gelmistir.

Önceleri bu tür propaganda faaliyeti seklinde sürdürülen uygulamalar daha sonra çarsafli kadinlara, sakalli Müslümanlar fiili müdahalelere dönüsmüstür.

1960 ihtilalinden sonra bu tür saldirilar yayginlasmistir. Gün geçmiyor ki sokaktaki çarsafli bir kadina, sakalli bir msülümana ilericilik adina saldirilmasin, dövülmesin. Kadinlar sözlü ve fiili saldirilara maruz kaliyor, çarsaflari çekistiriliyor, yirtiliyor, insanlarin sakallari siradan insanlar tarafindan zorla tras ettiriliyordu.

Bu saldirilar karsisinda tesettür konusu Müslüman çevrelerin gündmine yansidi. Konferanslar, paneller düzenledi. Islami referanslara göre örtünme konusu islendi. Kur’an Kurslari ve kiz Imam-Hatip okullarinin da etkisiyle tesettür genç kizlar arasinda yayginlik kazanmaya basladi. Ilk defa 1968’de Ankara Üniversitesi Ilahiyat fakültesi’nde okuyan Hatice Babacan’in örtüsü nedeniyle okuldan atilmasi üzerine basörtüsü üniversite düzlemine taindi. Ilahiyat fakültesi boykotu, açlik grevleri konuyu ölke gündemindin en üst sirasina tasidi. Müftülerin -özellikle Çankaya müftüsünün- “bunlar hangi akla hizmet ediyorlar, Islam’da açlik grevi yoktur” gibi beyanatlari Müslümanlar nezdinde saskinlik yaratti. Boykot ve eylemler nedeniyle fakülte tatil edildi. Bu arada yillardir çarsafla mücadele için kadinlara çarsaf yerine daha Avrupai diye pardesü dagitan çesitli kadin dernekleri artik pardesüye de savas açti. Daha sonra 12 Eylül döneminden itibaren basörtüsü yerinetürbani destekleyecekler sonra ondan da vazgeçeceklerdir. Hala bu zihniyet için üniversitedeki basörtüsü sorunuTürban sorunuolarak nitelendirilir.

12 Mart muhtirasini izleyen yillarda üniversitelerde basörtüsü kizlarin solcularin saldirilarina ugramasi gözden uzak tutulmamalidir. 1979 yilinda Gazi Egitim’den çikan 15 kadar basörtülü ögrenci yüzlerce yolcunun tasli-sopali saldirisina ugramis, çogu yaralanmis, baslari yarilmistir. Son zamanlarda isci partisi ve SIP öncülügünde fiili saldirilar yapilamasa da basörtüsü ve Müslümanlar aleyhindeki propagandalar bunun devamidir.

Bu yillarda Müslümanlar tesettür düsmanliginin altinda Islam düsmanliginin oldugunu farkina varmislardir.Demokrat partinin iktidara gelisiyle görmek zorunda kaldiklari Islami duyarlik sahibi Müslümanlarin varligi, aleyhteki kampanyalara ragmen tesettürün yayginlasmasi egemenleri saldirilarinda daha da pervasizlastirmistir. Bunun karsisinda Müslümanlar da bir özelestiri sürecine girmis kendi kimliklerini netlestirmeye baslamislardir. 1970’li yillarin anarsik, anomik ortamindan, sag-sol çatismalarinin disinda kalmaya çalismis, Seyyid Kutub, Mevdudi, Hasan el-Benna vs. gibi yazarlarin tercüme eserleriyle evrensel Islami degerlerle tanisilmis, kültürel olarak, kimlik olarak bir yetkinlik kazanmislardir. Basörtüsü düsmanligi karsisinda köktenci bir tutum içine girmislerdir.

Basörtüsü düsmanliginda ilginç bur dönüsüm yasanmistir. Yillarca basörtüsü cehaletin simgesi (!) olarak görülmüstür. Ama geçen yillarla birlikte basörtülülerin lise mezunu, hatta üniversite mezunu, hatta memur, yazar-çizer olmasi basörtüsüne baska anlamlar yüklenmeyi gündme getirmistir. Artik basörtüsü cehaletin (!) simgesi degildir. Karanlik mihraklara (!), vatani bölmeye (!), rejimi degistirmeye hizmet etmektedir. Artik “Biz köylünün, sokaktaki kadinin basörtüsüne karisiyor muyuz ?” Hizmetçi, müstahdem olanlar kurtulmustur ama basörtüsü sorunu üniversite, devlet daireleri boyutunda yasaklara konu olmaktadir. Tahsilli insanlarin basörtüsü kullanmalari “karanlikk amaçlar” disinda ne ile izah edilebilirdi…!

1960 darbesinin ardindan oldugu gubu 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da ardarda memurlara yönelik basbakanliktan kilik-kiyafet yönetmelikleri yayinlamaya baslandi. 1980 ekimindeki basbakanlik genelgesinin ardindan 1981 araliginda ögretmen ve ögrencilere yönelik kilik-kiyafet genelgesi yayinlandi. Milli egitim bakanligi da ortaokul ve lise ögretmen ve ögrencilere yönelik ardarda yönetmelikler yayinladi. Bunu 1982 Aralik ayinda YÖK’ün üniversite ögretim üyeleri ve ögrencileri kapsayan genelgesi takip etti. Genelgeler nedeniyle ilk, orta, lise, özellikle kiz Imam-Hatip liselerinde ve üniversitelerde yüzler kiz ögrenci, basörtüsü memurlar magdur oldu. Sakallari nedeniyle erkekler de bunlara eklendi. Her ne kadar genelgelerde kadinlar için asiri makyaj, pantolon, uzun topuklar da yasaklansa da buna aykiri davranislardan dolayi, sürgün edilen, memuriyetten atilan kadinlara rastlanmadi.

Ögrenciler, veliler yetkililere günlerce postahanelerde kuyruk olustururarak yasagi protesto eden telgraflar, mektuplar gönderdi. Yaygin muhalefet nedeniyle YÖK’ün “çagdas bir kiyafet olan türbana izin vermesi olayi daha da karistirdi. Ögrenciler türban giymedikleri için okullardan atildiklari gibi, amaç Islami giyim kaygisi oldugundan türbana da yasak getirildi. Protesto telgraflari, oturma ve açlik grevleri sonunda YÖK 23 Mayis 1987 tarihinde basörtüsü yasaginin kademeli olarak kaldirilacagini ilan etti. Ancak kesin bir karar olmadigindan yasak rektörlerin keyfi uygulamalariyla devam etti. Basörtüsü yasaginin halk nezdinde uyandirdigi rahatsizlik nedeniyle Meclis ANAP’li milletvekillerinin önergesiyle “Anayasa’nin 174. maddesindeki inkilap kanunlarina aykiri olmamak kaydiyla, ögretim elemanlari ve ögrenciler için yüksek ögretim kurumlarinda kilik ve kiyafet serbestisi olacagi ve bu konuda kisi ve kurumlarin kisitlama yapamayacagina iliskin bir karar aliniyor. Cumhurbaskani kenan evren ögrenci affina ilave edilen bu ifadenin bulundugu yasayi önce veto ediyor, sonra kabul ediyor daha sonra da AYM’ne veriyor. AYM yasayi gerekçesini aylar sonra açiklayacagi kararla 8 Mart 1989’da iptal ediyor. Iptal kararinin açiklanmasi için 8 Mart dünya kadinlar gününün seçilmesi anlamli bulunuyor. 10 Mart 1989 yurdun çesitli illerinde Cuma namazi çikisilarinda kadinli erkekli genis katilimli eylemler yapildi. Çok sayida insan gözaltina alindi, bir kismi yargilanarak tutuklandi. Ertesi gün gazete mansetleri 11 Ekim 1998 günü yapilan “Inanca Saygi Düsünceye Özgürlük Için Elele” eylemini takip eden günlerde kartel medyasnin mansetlerinden farkli degildi. AYM 5 Temmuz 1989’da üniversitede basörtüsüne izin veren yasanin iptaliyle ilgili gerekçeli karari açikladi. Danistay da AYM gerekçeli kararina dayandirarak 13 ögretim üyesinin basvurusu üzerine üniversitelerde türbana izinveren yönetmeligi iptal etti. Bu kararlar özellikle yaz ortasinda verilmisti. 1989-1990 ögretim yiliyla yaygin protestolarin baslamsi basörtüsü karsisinda tavizsiz düsmanligiyla taninan kenan evren’in görevinin bitimi ve yerine Turgut Özal’in geçisiyle bu destekten mahrum kalan YÖK 28 Aralik 1989’da ögrenci disiplin yönetmeliginin yasakla ilgili 7/h fikrasini kaldirmasiyla türban yeniden serbest birakildi. Uygulama rektörlerin insafina birakildi. Bazi üniversitelerde uygulanirken bazi üniversitelerde uygulanmadi. 90’li yillar boyunca genel olarak yasak uygulanmadi. Özellikle I.Ü. hemsirelik meslek yüksekokulu, I.Ü. florance nightingale hemsirelik yüksekokulu, hacettepe üniversitesi, gazi üniversitesi gibi lokal olarak basörtüsü yasagi israrla sürdürüldü. Bu arada 29 Ekim 1996’da gazetelere ilginç ayni zamnda trajik bir haber çikti. I.Ü. Cerrahpasa tip fakültesinde Sükran Erdem adli doktor basörtüsü oldugu için dört ay boyunca cerrahi müzeye kilitlenmisti. Sorumlusu cerrahi anabilim dali dekani kemal alemdaroglu’ydu. Daha sonra I.Ü. rektörlügüne seçilerek bu uygulamalarini üniversiteye yayacaktir. (Basörtüsü sorunu, Mazlum-Der, 2. baski, s. 166)

Daha önce de ifade ettigimiz gibi basörtüsü yasaklamalari tek parti dönemerlinde iyice siddetlenmekteydi. 28 Subat 1997 örtülü darbesiyle Müslümanlara yönelik her alanda kusatma politikalari uygulamaya konuldu. Refah partisi iktidardan düsürüldü, sekiz yillik kesintisiz egitimle Imam-Hatip liselerinin (IHL, M.K.) orta kismi kapatildi, lise kisimlari da üniversiteye yönelik kisitlamalarla cazibesini yitirdi, yesil sermaye olarak nitelendirilen sermaye (ör. Kombassan Holding, Yimpas A.S., Endüstri Holding, Sayha Holding vs., M.K.) kesimine savas açildi. Vakiflara, vakif okul ve yurtlarina gece baskinlari düzenlendi… Böyle bir ortami bekleyen, arkasina zinde güçleri alarak ilerici! uygulama yapmaya can atanlara gün dogdu. 1997-1998 ögretim yilinda I.Ü. Rektörü bülent berkarda üniversitede kimlik karti için bas açik fotograf alinacagini duyurdu. Özellikle Cerrahpasa tip fakültesinde basörtüsü kizlar staja alinmiyordu, sinavlara da alinmamaya baslandi. Ögrenciler bir ay süreyle her gün I.Ü. Merkez kampüs kapisi önünde yasagi protesto ettiler. 24 Subat sali günü I.Ü. yeni rektörü sabik basörtüsü yasakçisi kemal alemdaroglu’nun yayinladigi bir genelgeyle basörtülü, skalli, uzun saçli erkekler fakültelere, kampüslere alinmadilar.Amaç yasagin sadece basörtülülere yönelik olamdigi izlenimini yermek. Sali, Çarsamba, Persembe protestocu ögrencileriin sayisi katlanarak çogaldi. Cuma günü otuz bes bin (35.000 !, M.K.) kisiye ulasti. Beyazit Meydanindan Çapa’ya Cerrahpasa’ya yürüyüsler apildi.

Bu kitlesel ögrenci eylemleri sonunda Rektrötlük geri adim atti, genelgenin kimliklerin hazirlamasinda bir gecikme oldugunu söyleyerek ikinci bir emre kadar durdurdugunu açikladi. Cerrahpasa ve Çapa tip ile dis hekimligi fakültelerinde uygulanmaya devam etti. Eylemler ögrenciler gözaltina alindi, disiplin cezalariyla yildirilmaya çalisildi. Disiplin sorusturmalarinda bir çok usulsüzlükler vardi. Cerrahpasa ve Çapa eksenli eylemler devam ederken 24 Subat dönemindeki eylemlere katilma, yönlendirme, okul boykotuna katilma gibi gerekçelerle fen fakülteinden yedi ögrenciin atilmasi,, bazi ögrencilere uzaklastirma verilmesi üzerine eylemlerin tansiyonu yükseldi. Ögrenciler iki gün fen fakültesi önünde bir gün de I.Ü. merkez kampüs kapisi önünde toplanarak okuldan atilmalari protesto ettiler. Oturma eylemi ypan ögrencilere polis cop, gözyasartici gazla müdahale etti. Buna krsilik ögrenciler Fatih yönüne dogru gösterilerini sürdürdü. Edirne trakya üniversitesinde de yasak uygulanmaya baslandi.

11 Ekim 1998 pazar günü yapilan “Basörtüsüne Özgürlük Inanca Saygi Düsünceye Özgürlük Için Elele” eylemi Türk ve dünya basininda genis yanki uyandirdi. Bir gün öncecisinden eylemin yasadisi ilan edilmesine ragmen iki milyona (2.000.000 !, M.K.) yakin kisi Istanbul’dan Anadolu’nun Dogu illerine kdar elele tutustu. Bu katilim halkin basörtüsü yasagina karsi tepkisini göstermesi açisindan ilnginçti. Eylemde vatandaslarin hiçbir taskinlik ya da saldirgan bir tutuma girmemeleri, trafigi engellememelerine ragmen emniyet ve jandarmanin yersiz müdahaleleri olmustu. Elazig’da Jandarma halkin üzerine ates açmis bir kisi ölmüs, üç kisi yarlanmisti. Böyle bir katilim egemenleri korkuttu. Gazetelerin de karalama kampanyalariyla birlikte aralarinda Ahmet Tasgetiren, Abdurrahman Dilipak gibi yazarlarin, gazetecilerin de oldugu çok sayida kisi gece baskinlariyla gözaltina alindi.

1989-1990 ögretim yiliyla ilgili olarak yapilan rektörler toplantilarinda basörtüsünü yasaklayici açiklamalar yapildi. Ögretim yilinin basinda Istanbul Üniversitesinde basörtülü ögrencilerin kayitlari yapilmadi. Yasak Sivas ! cumhuriyet üniversitesi, Trabzon KTÜ, Edirne trakya üniversitesi ve daha birçok üniversiteye yayildi.

Basörtüsü neyi ifsa ediyor ? sorusuna verilecek cevaplar rejimin gerçek yüzünü ifsa etmek Müslümanlarin konumunun netlesmesinde hayatiyet tasiyor. Görülmüstür ki basörtüsü yasaklarin ardinda Islam düsmanligi vardir. Yine görülmüstür ki binlerce ögrenci magdur edilmis, okullarindan, islerinden ayrilmak zorunda kalmis ama toplumumuzda üniversitelerde tesettüre yönelis hizla devam etmistir. Basörtüsü rejimle Müslümanlarin çatisma alani olmus, rejim gerçek yüzüyle halka ifsa edilmistir.

Basörtüsü sorunu günümüze kadar oldugu gibi bundan sonra da çesitli sekillerde devam edecektir. Basörtüsü egemenlerin maskelerini düsürecek, gerçek ve çirkin yüzlerini ifsa edecektir.

Kaynak: Yürüyüs dergisi, sayi 1, Aralik 1998

Hazirlayan: Muhammed Faruk

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Tesettür, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Kasımiye Medresesi…

Posted by Site - Yönetici Eylül 27, 2010

Kasımiye Medresesi...

Kasımiye Medresesi...

Kasımiye Medresesi…

Allah’tan Korkun!..

MARDİN’DEKİ Kasımiye medresesi son yıllarda üzücü faaliyetlere sahne oluyor. Bu harika mimarlık ve sanat eseri 15’inci yüzyılda inşa edilmiştir. Muhtemelen Artukoğulları devrinin sonlarında yapımına başlanmış, Akkoyunlu hükümdarı Cihangir beyin oğlu Kasım bey tarafından tamamlanmıştır. Yaptıranlardan Allah razı olsun.

Kasımiye medresesinde son yıllarda olup bitenler, bu harika binayı yaptıran hayırsever ecdadımızın, oradan gelip geçmiş ulema, fukaha ve talebe-i ulumun ruhlarını mustarip etmektedir.

Yedi sekiz yıl önce orada, o Tevhidî din ve ilim merkezinde gülünç ve grotesk bir Dinlerarası Diyalog tiyatrosu yapıldı; çeşitli kiliselere mensup kara cüppeli, kalensüveli papazlar, Diyanet’in resmî temsilcisi bir müftü geldiler, çanlar çalındı, ezanlar okundu, papazlar ve müftü medresenin avlusundaki havuzun üzerine kurulmuş derme çatma salaş köprüden merasimle çan ve ezan sesleri içinde geçtiler. Gûya bu köprü Sırat köprüsüymüş, diyalogçular da buradan geçip cümbür cemaat Cennete girmişlermiş.Ne korkunç, ne gülünç bir tiyatro!..

Son olarak şimdi o medresede bir moda defilesi krizi çıktı. Bula bula, kala kala bir İslam medresesini mi buldular bu iş için? Medresenin içinde bir de cami var… Bu işleri tertipleyenler Allah’tan korkmuyorlar mı?

Yakın tarihimizde İslam medreseleri kapatıldı, İslam’ın ilim ve irfan ocakları söndürüldü, nice cami, medrese, tekke, imaret, taş mektep binası satıldı, yıkıldı, harap edildi, kimisi kiraya verildi. Kalanlar da İslam ilimlerine hizmet vermiyor. İstanbul’da bazı tarihî medrese binaları şu anda halıcı dükkanı, kahve ve çay evi olarak kullanılıyor.

İçinde cami olan, uzun asırlar boyunca ilim ve irfan merkezi olarak hizmet görmüş olan bir medrese binasında moda defilesi yapılamaz. Böyle bir şey din hürriyetine, Müslüman halkın temel haklarına aykırıdır. Mukaddes mekanları günahlı işlere mekan eyleyenler Allah’ın gazabından korksunlar.

Diyanet, Kasımiye medresesinde çan çaldırarak, Teslis propagandası yaptırarak büyük bir skandala imza atmıştır.

Bu satırları yazarken çok üzüntülüyüm. Öfke bile duyamıyorum…Sadece derin bir üzüntü, kalp kırıklığı, inkisar içindeyim.

Partilerini dinlerinin üzerinde tutan Müslümanlara çok kırgınım.

Bu işler karşılıksız ve cezasız kalmaz. Hak sillesinin ne zaman, nereden ve nasıl geleceği belli olmaz. Hak azze ve celle hazretleri imhal eder (mühlet verir) ama ihmal etmez.

Hak sillesinin sadâsı yoktur.

Bir vurdu mu hiç devası yoktur.

Sokaklarda İçmek Sanat ve Kültür Değildir

İSTANBUL’u kültür ve sanat adına meyhaneye çevirmeye hakkınız yoktur. Ailelerin yaşadığı sokaklara ellerinizde kadehlerle çıkıp, gelip geçen kadın ve kızları rahatsız edecek şekilde açıkta içki içemezsiniz. Her şeyin bir adabı, erkanı ve raconu vardır. Sizin için içki içmek uygarlık olabilir ama halkın büyük bir kısmı bunu kabul etmemektedir. Türkiye şarap sokakları açmakla, şaraphanelerle, sokaklarda içki içmekle daha kültürlü, daha medenî, daha ileri olmaz. Sadece alkolik olur.

Sokaklarda gelip geçeni, kadın kızları rahatsız edecek şekilde içki içmekle sanatın, kültürün, medeniyetin zerrece alakası yoktur.

İçki içerek medenî olunmaz, ancak sarhoş olunur.

İçki halkı zehirlemektedir. Hastaneler içki sebebiyle sağlıklarını kaybetmiş insanlarla doludur.

İslam peygamberi “İçki bütün kötülüklerin anasıdır” buyurmuştur.

İçki içmeyi kural, içki içmemeyi istisna ve tutuculuk olarak algılayanlar dengesiz ve sağlıksız düşünen bed-mest kimselerdir.

İçki içmek laikliğin vaz geçilmez şartlarından değildir.

Nice cinayetler, adam öldürmeler, trafik kazaları içkinin tesiriyle yapılmaktadır.

Başta sağlık problemleri olmak üzere içki yüzünden bu devlet, bu memleket, bu halk milyar dolar zararlara uğramaktadır.

İçkiyi teşvik etmek, içkiyi uygarlığın bir şartı gibi göstermek, içkiyle sanat ve kültürü özdeşleştirmek bir insan hakları ihlalidir, bir çılgınlık ve mecnunluktur.

İçkiyi yayarak, içkiyi savunarak, içki üretim ve tüketimini arttırarak İslam’ı durduracaklarını zannedenler akıl sarhoşudur.

Sayınlar!.. Müslüman mahallesinde sokaklara taşarak, kahkahalar atarak, gelip geçeni rahatsız ederek, ailelerin huzurunu bozarak, bu yapılanları sanat ve kültür gibi göstererek içki içmek akıllı, mantıklı, vicdanlı, bilge vatandaşların yapacağı şey değildir.

Vatandaşları kışkırtmayınız. Zıkkımlanacaksanız kapalı mekanlarda içiniz.

Sokaklar sizin babanızın çiftliği değildir.

M. Şevket Eygi  – Milli Gazete

.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

HACCIN EDEBLERİ

Posted by Site - Yönetici Eylül 27, 2010

HACCIN EDEBLERİ

HACCIN EDEBLERİ

HACCIN EDEBLERİ:

1-  Hac edecek insan, borçlarını öder,

2-  Günâhlarına tevbe eder,

3-  Kusur ettiği ibâdetleri kazâ eder,

4-  Vasiyetnâmesini yazar,

5-  Helâl mal ile gider,

6-  Helâl maldan, (yol ihtiyacını ve fakirleri gözetlemek için) fazlaca alır,

7-  Yola çıkmadan önce, selâmete sebep olsun niyetiyle sadaka verir,

8-  İyi arkadaşlar bulur,

9-  Sevdiklerine vedâ eder, onlardan hayır duâ ister, “Emânetimi ve işlerin sonunu Allahü Teâlâ’ya ısmarlıyorum” der. Onlar: “Allah seni korusun, takvanı artırsın, korktuklarından emin etsin, haccını mübârek eylesin” derler,

10- Evden çıkarken iki rekât namaz kılar; 1.’de (Kâfirûn) 2.’de (İhlâs) sûrelerini okur. Duâda “Ya Rabbi, Sana tevekkül ettim. Beni ve ehl-i iyâlimi belâlardan himâye buyur. Beni hayırlı amellere muvaffak kıl.” der.

11- Kapıdan çıkarken “Bismillâhi tevekkültü alellâhi Lâ havle velâ kuvvete illâ billahi’l aliyyil’azîm.” der. Ayrıca “Yâ Rabbî yüzümü sana döndüm. Beni takvâ ile rızıklandır” niyâzında bulunur,

12- Yola Perşembe veya Pazartesi günü çıkar, (Hac için Perşembe efdal” denilmiştir.)

13- “Günâhımı affet” diye duâya devam eder,

14- Vasıtaya binince “Bismillâhi mecrâhâ ve mürsâhâ...” âyetini okur ve Hak Teâlâ’ya hamd eder.

15- Yolda zikir ve Kur’an okumakla meşgul olur, kimseyle nizâ etmez,

16- Yükseklerden geçerken hamd, tesbih, ve tehlîlde bulunur,

17- Korkulu hallerde Âyetü’l-Kürsî’yi, Âme-ne’rrasûlü’yü, Felâk ve Nâs sûrelerini okur.

Kaynak : Hac Rehberi

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac Rehberi, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Kazancın Kısımları

Posted by Site - Yönetici Eylül 26, 2010

Kazancın Kısımları

Kazancın Kısımları

Kazancın Kısımları

Kazanç iki kısımdır: Bir kimsenin kendi lehinde elde ettiği kazanç; bir de aleyhinde elde ettiği kazanç. Kendi lehinde kazanan, kendisi için gerekli olan şeyi mubah yollardan kazanandır. Nefsi aleyhinde kazanan ise, elde ettiği şeyde günah bulunduğu için haddi aşmıştır ve bâgî durumundadır. Meselâ hırsızlık gibi. Bu ikinci kısım ulemanın ittifakı ile haramdır. Allahü teâlâ şöyle buyuruyor:

Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhinde kazanmış olur. Allah Alimdir, Hakimdir.” Kim bir hata veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak ki o, bir iftirayı, apaçık bir günahı da sırtına yüklenmiştir.”20

Selef ve haleften bütün fukahaya göre, kazancın birinci kısmı mutlak olarak mubahtır. Hatta ihtiyaç ânında farzdır.

Kazançla Meşgul Olmanın Haram Olduğunu İddia Edenlere Cevabımız

Tasavvuf ehlinin kabukta kalmış olanlarının cahillerinden ve ahmaklarından bir topluluk şöyle dediler: Kazanç ile meşgul omak haramdır. Bu ancak meyteyi yemek gibi zaruret ânında helâl olur. Yine şöyle dediler: Kazançla meşguliyet, Allah’a tevekkülü yok eder ve onu noksanlaştırır. Halbuki biz Allah’a tevekkülle emrolunduk. Nitekim Allahü teâlâ da şöyle buyuruyor:

“…Gerçekten iman etmiş kimselerseniz, Allah’a (tevekkül edin, Ona) güvenin.”21

Tevekkülle emrolunduğumuz şeyin aksini tavsiye eden her şey haramdır. Buna delil de, Hz. Ömer’in (ra) rivayet ettiği şu hadistir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor:

Eğer sizler Allah’a tam bir tevekkülle tevekkül etseydiniz, kuşları rızıklandırdığı gibi elbette sizi de rızıklandırırdı. Kuş sabahleyin aç olarak çıkar, akşam karnı tok olarak döner.”22

Kur’an’da da şöyle buyuruluyor: “Rızkınız ve size va’dolunan şeyler semadadır.”23

Bu âyette, kesble meşgul olmayı terketmeye teşvik ve bir kimse için va’dolunan şeyin şüphesiz geleceğine işaret vardır.

Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz. Sana rızık veren biziz. Güzel akıbet takva erbabınındır.”24

Bu âyette hitab Rasûlullah (sas)e ise de, bundan murad ümmetidir. Onlar sabır ve namaz kılmakla, bunun yanında rızık aramak için kesble meşgul olmayı da bırakmakla emrolundular.

Bir başka âyette de şöyle buyuruluyor: “Ben cinleri de, insanları da (başka bir hikmetle değil) ancak bana kullak etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yemek yedirmelerini de istemiyorum. Şüphesiz rızkı veren güç ve kuvvet sahibi olan Allah’tır.”25 Kesble meşguliyet, bir kimsenin ehli için yapması gerekeni ve Rabbine ibadetten emredildiği şeyi terketmesini netice verir. Nitekim Rasûlullah (sas) de bir hadislerinde buna işaret ediyorlar: “Bana mal toplamam ve tüccarlardan olmam vahyolunmadı. Bana şu âyet vahyolundu: “Rabbini hamd ile an ve secde edenlerden ol.“26

Kur’an’da bazı âyetlerde geçen alışverişle ilgili kelimelerden maksad, mal ve kazançda olan tasarruf değildir. Bunlardan murad, kulun nefsini Allah’a itaate hasrederek ve ibadetle meşgul olarak Rabbi ile bu tarz bir alışveriş ve ticaret yapmasıdır. Buna da ticâret ismi veriliyor. Nitekim bazı âyetlerde şöyle buyuruluyor:

Ey iman edenler, sizi can yakıcı bir azabtan kurtaracak kazançh bir yolu (ticareti) size göstereyim mi? 27 “Allah, mü’minlerin mallarını ve canlarını Cennet karşılığında satın almıştır...”28 Bu âyetlerde geçen ticaret ve alışverişten maksad, insanın cihad ve çeşitli tâat şekilleri ile sevaba nail olmak için kendisini o yolda harcamasıdır.

Allahü teâlâ, dinde yapılması helâl olmayan bir şey karşılığında bir mal almayı da bizzat alışveriş olarak isimlendiriyor: “.. .Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür? Keşke (bunu) bilselerdi.“29 “Allah’ın âyetlerini az bir paraya sattılar da (halkı) Onun yolundan alıkoydular. Onların yaptıkları gerçekten ne kötüdür. “3. Aynı meseleye Rasûlullah (sas) de şöyle işaret ediyorlar: “İnsanlar iki kısımdır: Bir kısmı kendi nefsini satar ve mahvına sebeb olur. Bir kısmı da kendi nefsini satın alır ve azad eder.“31

Sahabe-i Kiramın hepsi de Allah onlardan razı olsun mescide devam ediyorlar, fakat kesble meşgul olmuyorlardı. Bunun için de onlar övüldüler. Aynı şekilde Hulefâ-i Raşidîn ve diğer meşhur sahabelerin (ra) hepsi de kesble meşgul olmadılar. Onlar bu ümmetin imamları ve örnek liderleridir.

Bu meselede bizim delilimiz de şu âyetlerdir: “…Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır...”32 “Ey iman edenler, birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazın...”33 “Ey iman edenler, mallarınızı aranızda hırsızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin. Haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.”34 “.. .Ancak aranızda peşin alışveriş olursa, onu yazmamanızda size bir sorumluluk yoktur… “35

Ticaretle meşgul olmak, bu âyetlerden bazılarına göre helâl, bazılarına göre ise mendubdur. Kim haram olduğunu söylerse, bu âyetlere muhalefet etmiş olur.

Şeriatı koyan Allah’ın kelâmı mutlak olduğu zaman, muhatabı olan insanların anladıkları manaya hamledilir. Çünkü şeriat bize, anlayacağımız şekilde hitabeder. Alışveriş karşılığı olarak kullanılan “bey’ ve şirâ‘” lâfızları da,iktisab yolu ile malda yapılan tasarruf için hakikat olarak kullanılır. Kelâm öncelikle hakikî manasına hamledilir. Bir delil bulunmaksızın hakikî manasının terkedilip mecaza gidilmesi caiz olmaz. Şahid olarak getirdikleri “Allah, mü’min-lerin mallarını ve canlarını Cennet karşılığında satın almıştır...”36 âyetinde “satın alma”dan maksadın mecazî olduğuna delil bulunmaktadır. Diğerlerinde ise böyle bir delil yoktur. Dolayısıyle diğer âyetler hakikate hamledilirler.

Yine Cuma Suresinde şöyle buyuruluyor: “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfun-dan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok anın ki, kurtuluşa eresiniz.”37 Bu âyette kasdedilen ticarettir. Bir başka âyette de şöyle buyuruluyor: “Rabbinizin lütuf ve keremini aramanızda sizin için bir günah yoktur...”38 Yani hac yolunda ticaret yapmanızda sizin için bir vebal yoktur. Rasûlullah (sas) de şöyle buyuruyorlar: ‘Yediklerinizin en güzeli, kendi elinizle kazandığınız şeydir. Kardeşim Davud (as) da kendi el emeğini yiyordu“39 Bu hadis şu âyet-i kerimeye işaret ediyor: “…Size verdiğimiz güzel rı-zıklardan yiyin...”40

Bizim dayandığımız delillerin en kuvvetlisi de şudur: Rızık kazanmakla meşgul olmak, peygamberlerin yoludur.—Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun—Nitekim bu hususa yukarıda değindik. Onların bu konuda İsa ve Yahya (as) ile bize karşı çıkmalarının bir manası yoktur. İsa (as)ın annesinin eğerdiği yünle geçindiğini açıklamıştık.

Hem sonra bu meselede Peygamberler, diğer insanlar gibi değildirler. Onlar insanları hak yola davet ve bunu açıklamak için gönderildiler. Bunun için de Peygamberlerin asıl meşguliyeti, tebliğdir. Bütün vakitlerini rızık temini için harcamadılar. Onlar bunun, kişinin meşgul olması gereken

şeylerden olduğunu göstermek için bazı vakitler kesble meşgul oldular. Yoksa, bu cahillerin zannettikleri gibi, Allah’a tevekküle mugayir hareket etmediler. Nitekim bu husus Hz. Ömer’den (ra) gelen bir rivayette şu şekilde açıklanıyor:

Hz. Ömer (ra) kurrâdan bir topluluğa rastladı. Onların başlarını önlerine eğmiş, oturduklarını gördü. “Bunlar kimler?” diye sordu. Denildi ki: “Onlar tevekkül edenlerdir.” Hz. Ömer (ra) şöyle cevab verdi: “Hayır, onlar yiyicilerdir. İnsanların mallarını yiyorlar. Size asıl mütevekkili haber vereyim mi?” “Evet” şeklinde cevab aldıktan sonra Hz. Ömer (ra) şöyle buyurdular: “Asıl mütevekkil, tohumu toprağa atıp sonra da Allah’a tevekkül edendir.” Diğer bir rivayette de şöyle demiştir: “Ey kurrâ topluluğu, başlarınızı kaldırınız ve kendiniz için bir şeyler kazanınız.”41

Onların, sahabelerden ileri gelenlerinin (ra) kesble meşgul olmadıkları iddiası da bâtıl bir iddiadır. Rivayet edildiğine göre, Hz. Ebû Bekir (ra) bezzaz, yani kumaş alır satardı.42 Hz. Ömer (ra) deri ticareti ile uğraşırdı. Hz. Osman (ra) da tüccar idi. Yiyecek maddesi alır satardı. Hz. Ali (ra), rivayet edildiğine göre, defalarca ücretli işçi olarak çalışmıştır. Hatta bir hadiste kaydedildiğine göre, bir Yahudinin işinde ücretli olarak çalışmıştır.43

Sahih bir hadisde geçtiğine göre, Rasûlullah (sas), iki dirheme bir serâvil (şalvar, uzun don) satın aldı ve tartana buyurdu ki: “Tart ve müşteri tarafını ağır yap. Muhakkak biz Peygamberler topluluğu böyle tartarız.“44 Rasûlullah (sas) büyük bir su kabı ile bir keçeyi en çok fiat verene açık arttırma ile sattılar.45 Birisinden bir deve satın aldılar ve bedelini ödediler. Sonra bu arabî inkâr etti ve şa-hid getirmesini istedi. Rasûlullah (sas) de “Kim benim için şahidlik yapar?” diye sordular. Huzeyme b. Sabit (ra): “Ben, devenin karşılığını arabîye ödediğinize şehadet ederim.” dedi. Rasulûllah (sas): “Sen hazır olmadığın halde, benim için nasıl şehadet edersin?” diye sordular. Huzeyme (ra) şöyle cevab verdi: “Yâ Rasûlullah (sas), muhakkak biz seni semadan getirdiğin haberler hususunda tasdik ediyoruz da, devenin karşılığını ödemen hususunda verdiğin haberde tasdik etmeyelim mi?” Bunun üzerine Rasulûllah (sas): “Kim ki ona Huzeyme şehadet etti, ona kâfidir. “46 buyurdular.

Diğer taraftan “Rızkınız ve size vadolunan şeyler semadadır.”47 âyetinde onların lehine bir delil de yoktur. Burada rızkın semadan olmasından murad, gökten inen yağmurdur ki, nebatat onunla büyür. Selefden bazılarından nakledildiğine göre de bu, nzık diye isimlendirilir. Ey Ademoğlu, muhakkak Allah seni rızıkl andırıyor. Senin rızkını da rızıklandırıyor. Senin rızkının rızkını da veriyor. Yani yağmur gökten bitkilere nzık olarak iniyor. Sonra bitkiler hayvanlar için nzık oluyor. Hayvanlar da insanoğlunun rızkıdır. Şayet âyeti zahirî manasına hamledersek, deriz ki, Allah’ın haber verdiği gibi rızkımız semadadır. Fakat biz bu rızkı kazanıp elde edebilmek için sebeblere yapışmakla emrolunduk. Nitekim şu hadis-i kudsîde bu hususa temas edilmektedir: “Ey kulum, sen elini hareket ettir, ben de sana rızık göndereyim.”48 Allahü teâlâ Meryem (as)a hurma ağacını sallamasını emretti ve buyurdu ki: “Hurma dalını sana doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurma dökülsün.”4^ Halbuki Allahü teâlâ, hurma ağacını sal-lamaksızın da ona nzık vermeye muktedir idi. Nitekim mihrabda da rızıklandırmışti: “…Zekeriyya onun yanına mihraba (mabede) her girdiğinde yanında bir yiyecek bulurdu…”50 Buna rağmen kullarına bir tavsiye olması için ona böylece emretti. Kullar Allah’ın mutlak nzık verici olduğunda mutmain iseler de, sebebe yapışmayı ihmal etmemeleri gerekir.

Bu mesele, Allah’ın mahlûkatı yaratmasının bir benzeridir. Şüphesiz Allahü teâlâ tek yaratıcıdır. O bazan sebebsiz (annesiz) ve illetsiz (babasız) yaratır. Hz. Âdem (as)ı yarattığı gibi. Bazan da sebeb ve illetle yaratır. Diğer insanların yaratılışı gibi, Nitekim şu âyette buna işaret edilerek buyu-ruluyor ki: “Ey insanlar, doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık…”51 Bunun için de Allah insanlara evlenmelerini emretti. Bir kimsenin Allah’tan çocuk istemesi, tek yaratıcısının Allah olduğu hususundaki yakînî inancını ortadan kaldırmaz. Rızık meselesi de böyledir. Hakikî tevekkülün, çalışıp kazanmayı terketmede olduğunu zanneden kimse, bunun şeriata muhalif olduğunu bilmelidir. Şu hadisde Rasûlullah (sas) buna işaret ediyorlar. Enes b. Mâlik’in rivayetine göre, bir adam dedi ki: “Yâ Rasûlallah bağlayıp sonra mı tevekkül edeyim, yoksa salıverip te mi tevekkül edeyim?” Rasûlullah (sas) şöyle cevab verdiler: “Bağla ve sonra tevekkül et“52

Bunun bir benzeri de duâ meselesidir. Biz duâ etmekle emrolunduk. Kur’an’da Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: “.. .Allah’tan O’nun lûtf u inayetinden isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”53 Bilindiği gibi her ferd için takdir edilen şüphesiz gelecektir. Fakat hiç kimse bundan Allah’a duâ etmeyi ve ondan istemeyi terketme gibi bir mana çıkaramaz. Peygamberler (as), Allah’ın kendilerini Cennet’e koyacağını bildikleri halde, ondan Cennet istiyorlardı. Bu onlara vadedilmiştir. “…Şüphesiz Allah ver-djğijözden caymaz.”54 Muhakkak onlar akıbete, neticeye iman ediyorlardı. Sonra da dualarında Allah’tan bunu istiyorlardı.

Şifâ meselesi de böyledir. Hastalıklara şifâ veren ancak Allahü teâlâ’dır. Fakat biz yine de tedavi ile emrolunduk. Nitekim Rasûlullah (sas) de şöyle buyuruyorlar: “Ey Allah’ın kulları tedavi o .unuz. Muhakkak Allah her hastalık için bir deva yaratmıştır. Ancak “ölüm” müstesna.” Bir rivayete göre de “ihtiyarlık” müstesna.55 Rasûlullah (sas) Uhud günü yüzleri yaralandığında tedavioldular.

Hem sonra, hastalığın tadavisine teşebbüs etmek, Allah’ın tek şifâ verici olduğu hususundaki ferdin yakînî itikadına ters düşmez. Aynı şekilde rızkın sebeblerine yapışmak ta, Allahü teâlâ’nın tek rızık verici olduğu hususundaki kulun inancına muhalif değildir.

Ne garibdir ki, böyle diyen sofiler, bunu bildikleri halde, kendi el emeği ve ticaretle geçinen insanların kazandıklarından ikram edilen şeyleri almaktan kaçınmıyorlar. Şayet çalışıp çabalayıp bir şeyler kazanmak haram olsaydı, bu yolla elde edilen malı almak ta haram olurdu. Çünkü haram işlenerek elde edilen şeyler de haramdır. Görmez misin ki, müslümanlar için şarabın ticaretini yapmak haram olduğu gibi, onun karşılığındaki parayı almak ta haramdır. Müslümanların hiçbirinin bundan alması helâl olmaz. Böylece onların bu sözlerinin cehalet ve tembelliğin bir neticesi olduğunu gördük.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatten cumhur-u fukahaya göre ise, insanın kendisine yetecek kadar rızık temini ile uğraşması gereklidir ve farzdır.

Kesb Meselesinde Kerrâmiye Mezhebinin Görüşü

Kerrâmiye mezhebine5^ göre ise, kazançla meşgul olmak ruhsat tariki ile mubahtır. Çünkü kesb, ya bütün vakitlerde farzdır, veya belli bir vakitte farzdır.

Birincisi bâtıldır. Çünkü bu, bir kimsenin farz ve vacib-lerden diğerlerini işlemek için, bu farizayı edâ etmekten hiç boş vakit bulamamasını netice verir.

İkincisi de bâtıldır. Çünkü şer’an belli bir vakitte farz olan, sadece bu vakte bağlı olur. Namaz ve oruç gibi. Halbuki şeriatta ise, kesbin belli bir vakte nisbetine dair bir hüküm yoktur. Sonra bu farziyyet, ya insanların ona karşı aşırı meylinden, veya zaruretten dolayıdır.

Birincisi bâtıldır. Çünkü dünyada olan bütün insanların mala karşı bir meyli vardır. Fakat hiç bir kimse, bunların hepsini herkesin elde etmesinin gerekli olduğunu söyleyemez.

İkincisi de aynı şekilde bâtıldır. Çünkü zaruretten dolayı farz olan, ancak zaruret halinin tahakkuku ânında farz olur. Zaruret hali tahakkuk ettikten sonra da, zaten ferdin çalışıp çabalayıp rızkı temin etmesi mümkün olmaz. Bu durumda kesbin farziyeti, nasıl olur da kulun acziyet vaktine kadar tehir edilebilir? Bu durumda kesb, ya bütün çeşitleri ile farz olur, veya ondan belli bir kısmı farzdır.

Birincisi bâtıldır. Çünkü kesbin bütün çeşitlerini öğrenip kullanmaya beşerden hiç kimsenin gücü yetmez. Bunların hepsini öğrenmesi de mümkün değildir Çünkü bunları öğrenmeden insanın ömrü biter.

İkincisi de bâtıldır. Çünkü farziyyette kesbin bazısı bazısından daha evlâdır şeklinde bir ayırım yapmak ta doğru olmaz. Kesb, insanların ya hepsine farz olur, veya bir kısmına farz olur:

Birincisi bâtıldır. Çünkü Peygamberler (as) bütün vakitlerini rızık kazanma yolunda harcamadılar. Sahabelerin (ra) ileri gelenleri de öyle. Onlardan sonra gelen hayırlı nesillerin, kendilerine farz olan bir şeyi terketme hususunda birleştikleri gibi bir kanaata da varılamaz.

İkincisi de bâtıldır. Çünkü insanlardan bazısının, diğer bazılarından bu farzı işlemeğe daha lâyık olduğu şeklinde bir tahsis de doğru değildir.

Bütün bu izahlar gösteriyor ki, kesb aslında farz değildir. Buna delil de şudur: Şayet aslında farz olmuş olsaydı, onunla çok meşgul olması da mendub olurdu. En azından nafile ibadetler mertebesinde olması gerekirdi. Diğer taraftan onunla çok meşgul olunması da hoş karşılanmamıştır. Nitekim Kur’an’da buna işaret edilerek şöyle buyuruluyor:

“Bilin ki (âhiret kazancına yer vermeyen) dünya hayatı, ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süsdür, aranızda bir öğünmedir. Mallarda ve evlâdlarda bir çoğalıştır. (Bunun) misali, bitirdiği nebat ekicilerin hoşuna giden bir yağmur gibidir. (Fakat) sonra o (nebat) kurur da sen (onu) sapsarı bir hale getirilmiş görürsün. Sonra da o, bir çörçöp olur. Âhirette çetin azab vardır. Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı ise sadece aldatıcı bir geçinmedir. “57

Bu durumda rızık peşinde koşmakla ilim peşinde koşmak arasındaki fark da ortaya çıkıyor. Şöyle ki: Şayet kes-bin aslı farz olmuş olsaydı, onunla çok meşgul olmanın da mendub olması gerekirdi.

Kerrâmiye Mezhebine Cevabımız

Bu meselede bizim delilimiz şu âyettir: “Ey iman edenler, kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan harcayın.. ,”58 Emir sigası vücub için hakikattir. Kazanılmış şeylerin infakı, ancak kazanıldıktan sonra tasavvur edilebilir. İbadetlerin yerine getirilmesi de ancak bununla mümkün olur. Farzın yerine getirilmesi ancak kendisi ile mümkün olan şey de farzdır. Bir başka âyette de Allah, şöyle buyuruyor: “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağdın ve Allah’ın lütfundan (nasibi nizi) arayın. Allah’ı çok anın ki, kurtuluşa eresiniz.”59

Bu âyette kasdedilen rızkı araştırmaktır. Buradaki emir, vücub için hakikattir.

Mücâhid (v. 100/718) ve Mekhûl’den (v. 116/734) bu âyette kasdedilenin “ilmi araştırmak” olduğuna dair bir rivayetin bulunduğu ileri sürülürse, biz de deriz ki: Bu âyeti tefsir sadedinde bizim zikrettiğimiz Rasûlullah (sas) den mervidir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Farz olan namazdan sonra rızkı aramak, farzdan sonra farzdır. “6° Rasûlullah (sas) bundan sonra da “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağdın... “6i ayetini okudular. Bu naslar Mekhûl ve Mücâhid’in sözleri ile terkedilemez. Bundan sonra gelen âyetlerin zahirî manası da bizim bu görüşümüzü teyid ediyor: “Ey Muhammed, onlar bir kazanç veya bir eğlence gördüklerinde, seni ayakta bırakarak oraya yöneldiler. De ki: Allah katında olan eğlenceden de kazançtan da hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en ha-yırlısıdır.”62 Rasûlullah (sas) hutbe okurken Sahabe-i Kiram bu şekilde dağıldıkları için bundan nehyedildiler ve ticarete namaz bittikten sonra koşmakla emrolundular.

Nehiyden sonra emir mübahlık ifade eder.” denilirse, biz de deriz ki: Emir, vücub için hakikattir. Şayet bundan maksad mübahlık veya ruhsat olsaydı, Allahü teâlâ hacda ticaret yapmakla ilgili âyette buyurduğu gibi, “Sizin için bir günah yoktur.” derdi. Adı geçen âyette şöyle buyuruluyor: “(Hac mevsiminde ticaretle) Rabbinizden rızık istemenizde sizin için bir günah yoktur... “63

Onların aleyhinde bir delil de şudur: Allah, hanımlar ve evlâdlar gibi aile efradına infakla emrediyor. Bunlara infak ta, ancak mal kazanmakla mümkün olur. Kendisi ile vacibin edâ edildiği şey de vacibdir.

Kaynak : İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnot: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Güncel, Genel, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

İsrail Oğullarının Atlattıkları İkinci Katliâm

Posted by Site - Yönetici Eylül 25, 2010

İsrail Oğullarının Atlattıkları İkinci Katliâm

İsrail Oğullarının Atlattıkları İkinci Katliâm

İsrail Oğullarının Atlattıkları İkinci Katliâm:

İsrail oğulları, kendilerine gönderilen üç Peygamberden Zekeriyyâ ve Yahya Aleyhisselâmları öldürdükten[338] ve İsâ Aleyhisselâmı da, öldürmeye kalktıkları zaman, kendisi, Allah tarafından göğe kaldırıldıktan sonra [339] Yüce Allah, Bâbil krallarından Haridus adındaki kralı, onların üzerine, saldı.
Haridus, Bâbil halkını, yanına alarak İsrail oğullarının üzerine yürüdü. Onları, yenip Şam’a, girdi.

Ordu kumandanlarının kumandanı, Fil sahibi Nebuzerazan diye anılan Bas ku­mandana:
Ben, eğer, Beytülmakdis halkına galebe çalarsam, öldüreceğim bir kiimse bu­lamayıncaya ve ordugâhımın ortasından, kanlarını sel gibi akıtıncaya kadar, on­ları, öldüreceğim!diye tanrım üzerine yemin etmiştim!” dedi ve bu dereceye erişinceye kadar, onları öldürmeye devam etmesini, baş kumandana emretti.

Nebuzerazan, Beytülmakdis’e girdi.

İsrail oğullarının, kurbanlarını takdim ettikleri yerde durunca, orada, bir kanın, kaynamakta olduğunu gördü ve:

Ey İsrail oğulları! Şu kaynayan kanın hali nedir? [340] Onun haberini, bana ha­ber veriniz! Onun işinden, hiç bir şeyi, benden gizlemeyiniz!” dedi. [341] İsrail oğulları:

Bu, bizim takdim ettiğimiz halde, kabul olunmayan bir kurban kanıdır. O, bunun için[342], gördüğün gibi[343] kaynıyor.[344] Biz, sekiz yüz yıldan beri, kurban takdim ederiz. Bu kurbandan başka, hepsi kabul olunmuştur.” dediler.[345]

Baş kumandan:

Siz, bana, doğru haber vermediniz!” dedi.[346]

İsrail oğulları:

Eğer,   halimiz,   önceki  zamanımızdaki   gibi  olsaydı,   kurbanımız,   kabul olunurdu.[347] Fakat, bizden krallık, Peygamberlik ve Vahy kesildi. Bunun için, kurbanlarımız kabul edilmez oldu!” dediler.

Baş kumandan Nebuzerazan, bu kanın üzerinde İsrail oğullarının Başkanla­rından yedi yüz yetmiş kişi boğazladı. Fakat, kan, sâkinleşmedi.[348]

Bunun üzerine, Baş kumandan, İsrail oğullarının gençlerinden ve kadınların­dan yedi bin kişinin, kan üzerinde boğazlanmasını, emretti.[349] Baş kumandan, İsrail oğullarının Bilginlerinden yedi yüz kişinin daha, kanın üzerinde boğazlanmasını emretti. Boğazlandı.

Fakat, kan, yine de, sâkinleşmedi,[350] soğumadı.[351] Nebuzerazan, kanın, sâkinleşmediğini, görünce:

Ey İsrail oğulları! Yazıklar olsun size![352] Bana, doğrusunu söyleyiniz!

Rabbınızın emri üzerinde sebat ediniz.

Sizin saltanatınız, yer yüzünde, istediğinizi yapıncaya kadar uzamış durmuştu.

Ben, sizleri, erkek kadın ateş üfleyebilecek hiç bir kimse bırakmaksızın öldür­meye girişmeden önce, bana, doğrusunu, söyleyiniz!” dedi.

İsrail oğulları, Baş kumandanın işi sıkı tuttuğunu ve öldürmekteki katılığını ve acımasızlığını görünce, ona, işin doğrusunu, haber verdiler:

Bu kan, bizden, bir Peygamberin kanıdır ki, o, bizi, Allah’ın, gazab edeceği bir çok kötü işlerden nehy eder dururdu.[353] Keşke, biz, ona, bu hususta itaat etmiş olsaydık, muhakkak ki, o, bize, doğru yolu göstermişti.[354]

Sizin, şu işinizi de, bize haber vermişti. Fakat, biz, onu, doğrulamadık. Kendisini, öldürdük![355] İşte, bu kaynayan kan[356], onun kanıdır!” dediler.

Nebuzerazan:
Onun ismi, ne idi?” diye sordu.

İsrail oğulları:

Yahya b.Zekeriyyâ’dır!” dediler.

Nebuzerazan:

İşte, şimdi, bana, doğrusunu söylediniz!.. Onun için, Rabbiniz, sizden intikam alıyor!” dedi.[357]

Onların, kendisine, doğru söylediklerini görünce[358], secdeye kapandı. Çevresindeki kimselere:

Şehrin kapılarını, kapatınız ve şehirde Haridus’un askerlerinden olan herke­si, dışarı, çıkarınız!” dedi.[359] Baş kumandanın istediğini yaptılar.[360] İçeride, yalnız İsrail oğulları kaldı. Nebuzerazan[361], kaynayan kana[362];

Ey Yahya b.Zekeriyyâ! Benim Rabbim da, Senin Rabbin de, Senin için, kav­minin musîbete uğramış olduğunu, senin için, onlardan ne kadar kişilerin öldü­rüldüğünü biliyor.[363] Ben, senin kavminden öldürmedik bir kimse bırakmadan[364], kavminden, öl­dürülmedik bir kimse bırakılmadan[365]’ önce, Allah’ın izniyle sâkinleş!” dedi.[366]

Yahya Aleyhisselâmın kanı, Allah’ın izniyle[367] hemen sakinleşip kaynaması, duruverdi. Bunun üzerine, Nebuzerazan, onları, öldürmekten el çekti,[368] ve: “İsrail oğullarının inandıklarına, ben de, inandım ve onları, tasdik ettim. On­dan başka Rab bulunmadığına kanâat getirdim!” dedi.[369]

İsrail oğullarına da:

Allah düşmanı[370] Haridus, bana, kanlarınız, ordugâhının tam ortasından sel gibi akıncaya kadar sizlerden adam öldürmemi, bana emretti.[371] Ben bunu, yapacağım.[372] Ona, isyan etmeğe Kadir değilim.” dedi.
İsrail oğulları;

Emrolunduğun şeyi[373] yap!” dediler.
Nebuzerazan, onlara[374], hendek kazmalarını[375] emretti. Bir hendek kazdılar. Sonra, onlara, emretti: At, katır, eşek, sığır, davar ve deve gibi hayvanlardan getirip orada boğazladılar.[376]

Akan kanlar, çoğaldı ve üzerine de, su, akıtıldı.[377] Kanlar, ordugâhın içine kadar akıp gitti. İsrail oğullarından öldürülmüş olanların cesedlerinin getirilip boğazlanan hay­van cesedlerinin üzerine atılmasını emretti. Atıldı.[378]

Kıral Haridus, gerek hendekte bulunan cesedlerin, gerek ordugâha kadar akıp gelen kanın İsrail oğullarına âid olduğunu sandı.[379] Nebuzerazan’a:

Artık, onları, öldürmekten el çek![380] Akan kanları, bana kadar gelip ulaş­mıştır.[381] Yaptıkları  şeyin  öcünü,  onlardan  almış  bulunuyorum!” [382] diye  haber gönderdi. Sonra da, Bâbil arzına dönmek üzere, onlardan ayrıldı ki, az kalsın, İsrail oğul­larını yok edip gidecekti.[383]

Yahudilerin Azgınlıkları Yüzünden Uğrayacakları Son Musibet:

Hadîs-i şeriflerde haber verildiğine göre: Zamanın sonuna doğru çıkacak Dec-cal’ın Tabii ve askeri, Yahûdîler, olacak[384]; Müslümanlar, onlarla çarpışarak kendi­lerini bozguna uğratacak ve öldürecekler, hattâ taşın veya ağacın arkasına saklanacak Yahudî’yi, taş veya ağaç, dile gelip:
Ey Müslüman! Ey Allah’ın kulu! Şu arkamdaki Yahudî’yi, gel de, öldür!” diyecektir.[385]

Kaynak : Peygamberler Tarihi – Mustafa Asım Köksal

Dipnotlar Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z İsa, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Antalya – Elmalı Resimleri

Posted by Site - Yönetici Eylül 25, 2010

Antalya – Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Antalya - Elmalı Resimleri

Posted in Diger Konular, Fotograflar, Güncel, Genel, Resimler, Türkiye | Etiketler: | 2 Comments »

ÇOCUK VE HARÇLIK

Posted by Site - Yönetici Eylül 24, 2010

ÇOCUK VE HARÇLIK

ÇOCUK VE HARÇLIK

ÇOCUK VE HARÇLIK

Yetişkin yaşlarda parayı iyi kullanabilme, çocukken alınan eğitimle yakından ilgilidir. Aileler bu yüzden çocuklarına harçlık verirken disiplin içinde hareket etmeli ve tutarlı olmalıdırlar.

Harçlık iyi huya bir ödül veya görevler için bir ödeme değildir. Bunun bir amacı vardır; eğitimin bir parçasıdır. Çocuğa, seçimler yaparak ve sorumlulukları göz önünde bulundurarak para kullanımı konusunda deneyim kazandırmayı amaçlar.

İlkokula yeni başlayan çocuk, paranın hesabını yapamaz. Parayı iyi tanıyamaz, bir şey aldığında üstünü istemeyi beceremez. Rasgele şeylere, abur-cubur yiyeceklere harçlığını yatırır. Bu yüzden onlara harçlık verilmesi uygun olmaz.

8 yaşındaki çocuk parayı çok az kullanmaya başlar. 10 yaşında ise kendisine yararlı ve kullanışlı şeyler satın alır. Alış veriş ederken seçmesini bilir. Para ve diğer eşyaları güvenle koruyabilir ve paranın üstünü de ister. Söylenenleri dinler ve tatbik eder. Bu yaşlar, artık harçlık verilmeye başlanması gereken dönemdir.

Harçlığı nasıl vermeli?

Harçlığın belli bir düzen içinde verilmesi en tutarlı yoldur. Çocuk, harçlığını biriktirerek bir eksiğini karşılamaya, kitap almaya veya pul vs. gibi koleksiyon yapmaya teşvik edilmelidir. Harçlık, günlük veya haftalık verilebilir. Lise öğrencisine aylık vererek, para kullanma becerisinin daha da gelişmesi sağlanabilir.

Çocuğa gereğinden fazla harçlık vermek yanlıştır. Çocuk bu fazla parayı başarılı bir şekilde kullanamaz. Var olan defter ve silgilerinin yanına yenilerini ekler. İsraf ve doyumsuzluk böyle başlar. Çocuğa fazla para vermek ona mutluluk değil, mutsuzluk ve doyumsuzluk getirecektir.

Öğrenciye çok harçlık vermenin sadece ona değil arkadaşlarına da zararı vardır. Özellikle değişik gelir gruplarından çocukların mevcut olduğu okullarda, harçlık verilmeyen veya yetersiz harçlık alan çocuklar bazı arkadaşlarının bol para harcamasından etkilenir. Önce moral bozukluğu, giderek aşağılık kompleksi ortaya çıkabilir.

Çocuğa yetersiz harçlık vermek de yanlıştır. Arkadaşlarıyla kendisininkini kıyaslayarak üzüntü duyar ve kendine güveni azalabilir.

En doğru olanı, çocuğun yaşına ve sınıfına uygun olarak, ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeterli ve düzenli bir harçlık vermektir.

Bu paranın ne kadar olacağına çocuk ve ebeveyn beraber karar vermeli, belli zaman aralıklarıyla miktarı gözden geçirilmelidir. Çocuk harçlığı az bulursa ona, uygun ve sakin bir dille “Sana fazlasını verebilmeyi isterdik ama bütçemiz sınırlı” diyebilmeliyiz.

Harçlığın faydaları

Özenli verilen harçlık, çocukta sorumluluk ve sahiplenme duygusunu geliştirir. Anlık ve geçici isteklerini erteleyebilme ve ihtiyaçlarını öncelik sırasına koyma becerisini kazandırır. Ayrıca tasarruflu olmayı, elde ettiklerinin değerini bilmeyi öğretir. Zamanla harcamalarını kontrol etmeyi bilir. Bir de ailesinin kendisine değer verdiğini, ayrı bir fert olarak kabul edildiğini kavrar.

Çocuğa Dayak Atmalı mı?

Dayak, çocukları disiplin altına alabilmek için sık kullanılan metodlardan biridir. Yetişkinler çocuk üzerinde otorite kurabilmek için bazen biraz daha düşünüp daha iyi yollar aramaya gerek görmeden, bazen de doğru terbiye yolunu bulmakta yetersiz kalarak dayağa başvururlar.

Bu tür disiplin ülkemizde çok uygulanır. Ancak bu usulün zayıf vicdan ve ahlak gelişimine yol açtığı bilinmektedir. Dayak “cennetten çıkma” değildir. Bugünün insanı bağımsız düşünebilmek, her duruma uyacak esnekliğe sahip olmak zorundadır. Dayakla büyüyen çocuk esnek olmaz, katı olur.

Çocuğu döverek veya şiddet kullanarak cezalandırmak çocukta zayıf vicdan gelişmesine yol açar. Çünkü:

* Bir kere, çocuk bir yaramazlık yaptığı zaman dayak yerse, yaptığının karşılığını ödemiş demektir. Yaptığını tamir etmek ve onun kötü sonuçlarını düzeltmek için düşünmesine veya başka bir şey yapmasına gerek kalmamıştır.

* Dövülmek çocukta ana-babaya karşı kızgınlığa yol açar. Dolayısıyla çocuk kendi yaptığının kötü bir şey olduğunu öğrenip kendini suçlu göreceğine, kendini döveni suçlar. Suçluluk hissetmek yerine mağdur ve suçlayan durumuna geçer.

* Çocuğun, ana-babadan daha güçsüz, daha aciz olduğunun bu şekilde yüzüne vurulması onu utandırır, onlara güvenini sarsar.

* Çocuk ana-babasının davranışını taklit edip problemlerini saldırganlıkla çözmeye çalışır, kızdığı zaman o da bir başkasını döver. Böylece fizikî ceza, çocuğa vicdanlı olmamayı öğretir. Dayağa alışan çocuk, başkalarıyla sürtüşmesini sözle halledemez; o da dayağa, dövüşe, şiddete kolayca başvuran biri haline gelir.

Çocuk terbiyesinde dayağın hiç yeri yok mudur?

Bazı durumlarda ana-babanın çocuğu hatalı bir hareketten korumak için dayaktan başka çare bulamadığına hepimiz şahit oluyoruz. Ancak ana-baba bazen çaresiz kalıp çocuğa vurmak mecburiyetini kendinde hissediyorsa, şu kaideleri göz önünde tutmalıdır:

Sözden anlayacak yaştaki çocuğa dayak atmanın gereği de, faydası da yoktur. Demek ki, çocuk büyüdükçe dayak söz konusu olmaktan çıkar.

* Sözden anlamayan çocuğun ardına bir iki şaplak vurmak yeter. Başa, yüze tokat atmak: kemer, kayış, sopa gibi şeylerle dövmek kesinlikle zararlıdır. Ana-babaya değil işkenceciye yaraşır. Çocuğa vurmanın aslında zararlı olduğu ve ancak şu durumlarda son çare olarak başvurabileceği düşünebilir:

* Çocuğun başkasına kasıtla ve bilerek zarar vermesi.

* Sürekli ikaza rağmen kötü davranışında ısrar etmesi.

* Uyarmamıza rağmen kendine zararlı ve tehlikeli davranışlarda bulunması (mesela prizle oynamak).

Gene de temel kaidemizi tekrarlayalım: Dayaktan elden geldiğince sakınmalıdır. Sözden anlayacak yaştaki çocuğa sözle hitap etmelidir. Ayrıca dayağı faydalı olduğu zaman tercih etmeli, kızgınlık ve öfke ile başvurulmamalıdır.

Anneler Kızgınlık Anında Neler Yapmalıdır?

Çocuk sahibi olmak büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Zira, anne ve babanın çocuğun bakımı ve terbiyesi konusunda fiil ve fikir birliği içerisinde olmalarını gerektiriyor.

Mukaddes bir görev sayılan annelik, bazen özellikle genç ve tecrübesiz bir hanım için yük haline gelebilir. Bebeğin anlaşılmayan bağırışları ve ağlayışları, anneyi çileden çıkarıp, çocuğunu hırpalamaya tahrik edebilir.

Her ne kadar imkânsız görünse de, çocuğu ona zarar vermeden yetiştirmek mümkündür. Başarmak için bazı kaidelere sabırlı şekilde uymak gerekir:

* Sinirlenince, derin derin nefes alıp, içinizden “sakinleşeceğim” diyerek 10’a kadar sayın.

* Bir yetişkin olduğunuzu, en önemlisi çocuğunuzu kendi isteğinizle dünyaya getirdiğinizi ve sizi örnek alacağını hatırlayın.

* Çocuğa söyleyeceğinizi düşünmeden söylemeyin. Kendinizi onun yerine koyarak değerlendirin.

* Bir kaç dakikalığına bir başka odaya gidin. Neden sinirlendiğinizi düşünün. Sebep gerçekten çocuk mu, yoksa başka bir şey mi?

* Konuşabileceğiniz birini, eşinizi veya yakın bir dostunuzu arayın. Sizi endişelendiren problemi paylaşın.

* Arada bir kendinize zaman ayırıp, dışarı temiz hava almaya çıkın ve açık havada yürüyüş yapın.

* Olaylar gerçekten kötü gitmeye başlayınca mola verin. Bu arada kendinizi iyi hissedecek bir şey yapın. Çay molası, gezi, sohbet gibi…

* Kriz anlarında, espri anlayışınızı devreye sokun, olayların iyi veya komik yönlerini görmeye çalışın.

* Odayı terk edin. Olmazsa, yalnız başınıza odada söylenerek deşarj olmaya gayret edin.

* Sevdiğiniz, etkilendiğiniz bir manzarayı veya hatıranızı aklınıza getirin. Sakinleşmenizi kolaylaştırabilir.

* Bunlara rağmen sık sık sinirleniyorsanız doktora başvurun.

GULİSTAN DERGİSİ

PSİKİYATRİST DOÇ.DR. SEFA SAYGILI

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye | 1 Comment »

Ne yediginizin farkındamısınız? Kesinlikle izleyin LUTFEN.

Posted by Site - Yönetici Eylül 23, 2010

Ne yediginizin farkındamısınız? Kesinlikle izleyin LUTFEN. 

Posted in Belgesel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Video, Yorumlar, İlginç | Leave a Comment »

Evden çıkarken ve girerken

Posted by Site - Yönetici Eylül 23, 2010

Evden çıkarken ve girerken

Evden çıkarken ve girerken

Evden çıkarken ve girerken

Evinden çıkarken Âyet-el kürsî okumalı. Evden çıkarken “Ayet-el kürsi”yi okuyan, eve dönünceye kadar belâlardan emin olur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

Evinden çıkarken Ayet-el kürsi okuyana, yetmiş melek, evine dönünceye kadar duâ ve istigfar eder.

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Cima ve hamamın itidalini bildirir – Marifetname

Posted by Site - Yönetici Eylül 22, 2010

Cima ve hamamın itidalini bildirir - Marifetname

Cima ve hamamın itidalini bildirir - Marifetname

Sıhhat durumunda alışılan istifranın en güzel türleri bulunan cima ve hamamın itidalini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, top bilginleri demişlerdir ki: Sıhhatteyken  alışılan boşalımların en kolay ve en faydalısı, cima ve hamamdır. Cimanın  en faydalısı, birinci hazımdan sonra vâki olanıdır. Bedenin hararet, rutubet ve kuruluğunda, boşluk ve doluluğunda itidali sırasında bulunandır.

Eğer o, hata ile bu itidallerin dışında bulunduysa; bedenin hararet, rutubet ve doluluğunda bulunan cimaın zararı, onun soğukluk, kuruluk ve  boşluğunda bulunandan daha az ve daha kolaydır. Cima şehveti kuvvet  bulmadıkça, âlet düşünmeksizin ve bakmaksızın yayılmadıkça, ona öne alma  ile girişme, vücuda zararlı bir oyundur.

Faydalı cimaın alâmetleri odur ki: Onun akabinde vücuda hafiflik, tam neşe, yemek isteği ve uyku gele. Ta ki fazla maddenin boşalımı hâsıl olmuş ola.  zira ki mutedil cima, tabii harareti def ile bedeni ferahlandırır. Yemem ve  beslenmeye bedeni hazırlar. Gazabı zayıflatıp, kötü vesveseyi ve sevda  düşüncelerini giderir. Balgam hastalıklarının  çoğu onunla gider.

Çok olur ki, cimayı terk edenin menisinden kötü buharlar dimağına çıkıp, baş dönmesi  ve göz kararması gibi belalar başına gelir. Meni buharı, bedenin içinde hapsolup, kaplarına dolduğunda husyeleri şişer, kasık acısı ve beden ağırlığı hâsıl olur. Cima yapıldığında sürakte hafiflik ve şifa bulur. çok  cima, endamı boşaltır, kuvveti düşürür ve gözü zayıflatır. Mübtelasını  titretip, sinirlerini boşaltır. Acuzeye, çirkine, hastaya, küçük bâkireye  ve uzun süredir cima olunmayan dula cimadan kaçınılmak elzemdir. Zira ki  bular, elbette kuvveti çeker, âleti yumuşatır, rutubeti kurutur ve üzüntü  verir. Pişmanlığa sebep olur. Livata, tabiata aykırı ve zararlıdır. zira  ki ihanet ve eziyeti toplar, inzal zevkini önler. Genç ve güzel kadınla cima, vücuda sıhhat, hislere kuvvet verip, tabiatı mesrur ve kalbi huzur  dolu eder.

Zira ki tabiat ona eğilimli olduğundan, meni boşalması çok olup,  o fazla madde bedenden gider. Cima şekillerinin en iyisi odur ki: Kadını  sırtı üzerine yatırıp, açılmış baldırları arasında dize gele. önce uyun,  konuşma ve iltifat ile göğüs, dudak ve yanağını öpmeli. Göğüs ve kasığını ovmalı. Sonra âletiyle bız’a sürmeli ve kadının gözüne bakmalı. ta ki  şehvetin şiddetinde ikisi de eşit ola. Vakta ki kadının gözü değişip, göğsünden menisi ayrılmakla ister ki erkeği göğsüne ala.  O zaman üzerine düşüp, sokma ve çekme ile inzali vaktine hazır ola. İnzalden sonra kadının  karnı üzerinde bir miktar kala. Ta ki iki meni karışıp, rahme girmeye yol  bula. Evlat arzu eden bu âdab üzere hareket kıla. Ta ki inzalı kolay olup, kadın dahi ondan lezzet ala. Tam bir çocuk vücuda gelip, hepsi âfiyet bula. Boşalma tamam ola. Zinhar kendi yatıp kadını üzerine almasın. Ta ki artan meni mesane yolunda  kalmasın ve onda kokuşup, hastılak olmasın. Bız’ın rutubeti ona damlayıp, ondan, ondan, mesane iltihabı kalmasın. Cimaı tahrik eden şeylerin biri, insanların cima ettiğine muttali olmaktır.

Kasık kıllarını kesmek   şehveti uyandırır. Bu durumda başka şeyler düşünerek, bu arzuyu yenmek  gerekir.

BEYT

Nazar-ı şehvet için rup-u zenan ağ olsun

Zeni olmazsa kişinin sağ eli sağ olsun

Deyip, eliyle istimna etmek, üzüntü ve sıkıntıya sebebtir. Cima ile  boşalımı terk edinin cildinin içinde olan hararetle rutubetten bit oluşup, harekitiyle ürer. Kâh olur ki, bit bedende defaten hâsıl olur. bu derece çoğalır ki, rengi sarartıp, uykuyu kaçırır ve şehveti keser. Onun için erkekler ziyade bitli olur. Onun ilacı beden ve elbiseyi temizlemede ihtimamdır. Tuzlu su ile yıkanmaktır. Sonra tatlı su ile yıkanmaktır.

Hamamın en iyisi, binası eski, içi geniş, suyu tatlı, sıcaklığı orta olandır. Onun ilk odası soğuk ve rutubetli, ikincisi sıcak ve rutubetli, üçüncüsü sıcak ve kuru olandır. Böylece vücud sıhhatini koruyup, ter boşalımı için hamama giden onun sıcak olan üçüncü odasına yavaşlıkla girsin. Ondan çıktığında yine yavaş yavaş dışarı gelsin. Hamamın içinde uzun bekleme, baygınlık, bulanıklık, ıztırap, kuruluk ve hafakan verir.

Mizacı kuru olan, suyu havadan çok kullanmalıdır. Şu halde rutubete şiddetli ihtiyacından, evinin döşemesine su serpip yatmalıdır. Rutubetli buharı çoğaltmak için, hamamın içine su dökmeli ve hapsetmelidir. Mizacı rutubetli olan havayı, sudan çok kullanmalıdır. Şu halde ayrışma ve kurumaya ihtiyacının çokluğundan, su kullanmadan önce, çok terlemelidir.

Sıhhatini koruma bakımından hamamda çok ter ayrışması gerekir. Zira ki cildi, rutubetli ve kızarmıştır. Beden pörsümeye ve sıkıntı gelmeye başlarsa, o vakit süratle dışarıya gelmelidir. Hamamdan sonra, örtünme ve kurulanma her mevsimde ziyade kılınmalıdır. Zira ki beden, hamamın havasından daha soğuk olan havaya çıkar. Beden hamamın suyundan emip, çektiğinden, onun ârizî hareketi, ondan süretle gidiy, tabii olarak soğuk olan su, soğukluğunu bulduğunda, bedeni dahi soğutur. Eğer hamam, yemekten sonra vâki olduysa, bedenin yağlanmasına sebeb olur. Lakin sirke balı içerse, hastalıktan emin olur. İtidal üzere yağlanır. Eğer hazmolunduktan sonra hamama giderse, yağlanır ve hastalıktan emin olur.

Midenin boş olduğu zaman hamam yapmak, bedeni kurutur. Zira ki aslî hareket ile arazî harareti toplar. Riyazeti az olan kimse, hamamda terlemeyi çoğaltsın. Ta ki riyazî hareketlerle ayrışacak fazlalıklar, hamam ile ter olup gitsin. Bu boşalma ile vücut, mizacının itidaline yetsin.

Soğuk su ile yıkanma, gençlerin bedenine güç verir. Yaz günlerinde, öğle öncesi sıcak mizaclı ve normal etli olan kimselere sıhhattir. Ama ihtiyarların, çocukların, ishal ve nezlesi olanın, hazmı eksik olanın bedenine zarar ve ziyan eder.Kültürlü kaplıcaları kullanma, yani kükürtten kaynayan ve galeyan eden sıcak su ile yıkanma, fazlalıkları atıcı, titreme ve felce ilaçtır. Uyuzu iyileştirir, mafsal ve romatizmaya şifa verir. Madenî suların hepsi, beden kokularını giderir, yaralara merhemdir. Bu ilaçların vücuda olan menfaatlerini Allah Taâlâ en iyi bilir.

Kaynak : Marifetname – Erzurumlu ibrahim Hakki hazretleri

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Marifetname, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslama Göre Cinsel Hayat | 4 Comments »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 576 takipçiye katılın