Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for the ‘Diger Konular’ Category

Yağmur Duasına Çıkarken

Posted by Site - Yönetici Mayıs 30, 2010

Yağmur Duasına Çıkarken

Yağmur Duasına Çıkarken

Yağmur Duasına Çıkarken

Yağmur duasına çıkmadan önce mutlaka tevbe etmek, sadaka vermek ve oruç tutmak lâzımdır. Salih insanları vesile edinmek ve bu konuda şefaatçi kılmak lâzım. Yağmur duasına, susuz hayvanlar, yayılan sığır ve koyunlar, zaif çocuklar çıkarılır. Umulurki Allah, onların bereketine duaları kabul edip yağmur verir. Lâkin dua’yı Rabbinin kabul edeceğine yakînen inanılarak dua edilir. Çünkü duanın kabul edilmeyeceğine inanmak haşa, ya Allah’ın o duaları kabul etmede aciz olduğu veya onun fazlü kereminin olmaması veyahut da dua edilen Yüce Rabbin kendisine dua eden kuldan haşa habersiz olması manası taşır.

Böyle şeylerin hiçbiri Allah hakkında düşünülemez. Allah, kerimdir, alîmdir, herşeyden hakkıyla haberdardır ve kadirdir. Her an herşeyi yaratmaya kaadirdir. Herşeye gücü yeter. Duaları kabul etmekten onu meneden hiçbir kuvvet yoktur. Allah, mü’minlere kendilerinden daha yakındır. Onların dualarını işitiyor. Allah, mü’minlerin Tazarru’ ve dualarını kabul ediyor. Bir dua umûmî oldukça kabule daha yakın olur. Bundan dolayı Müslümanların içinde, dualarının makbul olduğu ve icabete müstehak kişiler olmalıdır. Allahü Teâlâ Hazretleri bazılarının duasını kabul ettiğinde, o diğerlerinin dualarının reddedilmesinden daha kerimdir. Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

-“Günahsız dillerinizle Allah’a dua edin!” buyurdu. Sahabeler,

-“Yâ Resûlellah! Günahsız bir dil nerede, (hepimizin bir günahı) var demişti. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri:

-“Birbirinize dua edin. Çünkü sen, kardeşinin diliyle dua etmedin o’da senin dilinle dua etmedi,” buyurdu.

Molla Fenârî Hazretleri “Tefsirü’l-Fâtiha” isimli kitabında şöyle buyurdu: Muhakkak istikâmet ve dua anında, taleb ve nidâ’ya teveccüh etme hali, icabette kuvvetli bir şarttır. Kim ki, ziyâde olarak nida ettiğini ve kalbinde başkasını hazır ve düşünürse o kişi, icabete nail olamazsa; kendisinden başkasını kınamışın. Çünkü o kişi, kâadir olan Allahü Teâlâ hazretlerinin icabeti için dua etmemiştir. O kafasında tasarladığı bazı düşünce ve sıfatlara yönelmiş ve dua esnasında bunlar, Allah’ın gayri kendisine galebe çalmıştır.

Rivayet olundu: Firavun, ulûhiyet iddiasında bulunmadan önce, evinin (sarayının) kapısının üzerine:Bismillahirrahmanirrahim yazılmasını    emretmişti.    Mûsâ Aleyhısselâm’a iman etmediğinde, Mûsâ Aleyhisselâm:

-“Yâ İlâhî! Ben Firavun’u davet ediyorum, o kabul etmiyor, ondan bir hayır görmüyorum,” dedi. Allahü Teâlâ:

-“Sen, onun küfrüne bakarak, onu helak etmemi istiyorsun! Ben onun kapısının üzerine yazdığına bakıyorum” buyurdu. Kalbinin karanlığına besmeleyi altmış yıl yazan kişi. rahmete nail olma bakımından besmeleyi kapısının üzerine yazan kişiden daha evladır. Besmeleyi kapısının üzerine yazan kişinin hali bu olunca, besmeleyi kalbinin kapısına yazan kişinin hali ne olur? Hiç şüphesiz duası kabul olunur. İcabetin ilk şartı, mideyi temiz ve helal lokma ile islâh etmektir. Sonu ise ihlâs ve huzuru kalbtir. Yani sadece ve sadece ona yönelmektir.

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

İstanbul’un Fethindeki Mânevî Ordu…

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

İstanbul’un Fethindeki Mânevî Ordu...

İstanbul’un Fethindeki Mânevî Ordu...

İstanbul’un Fethindeki Mânevî Ordu…

Sultan Fâtih, 1453 baharında fetih için Edirne’den hareket ettiğinde, teknik ve askerî mânâda devrinin en üstün ordusuna ve o zamana kadar dünyanın görmediği büyüklükte ve sayıda topa, nizam ve intizamı mükemmel, iâşe ve mühimmat noktasında hiçbir noksanı olmayan bir orduya ve pek çoğu tezgâhtan yeni inmiş 150 harp gemisine sahipti.

Ancak, asker sayısı hakkında 150 ilâ 300 bin arasında rakamlar verilen fetih ordusunun, sadece bu maddî güce dayanarak fethi gerçekleştirdiği düşünülmemelidir.

Kaleme aldığı mısralarında, “Allah’ın yardımı ve mâneviyat erlerinin himmetleriyle kâfirleri perişan etmek niyetinde olduğunu” söyleyen Fâtih, İstanbul’u fethe giderken, devrin şeyh ve âlimlerinden birçoğunu da beraberinde götürüyordu.

Başta hocası ve büyük velî Akşemseddin olmak üzere, Akbıyık Sultan, Şeyh Vefâ, Şeyh Sinan, Ensar Dede, Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Hızır Çelebi gibi büyük tasavvuf erbabı…

Onların orduda bulunması, Osmanlı askerinin mâneviyatını da en yüksek dereceye yükseltiyordu.

Zamanın “Kutbu’l-aktâb”ı olan Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s.) da Türkistan taraflarından gelerek, yanındaki mâneviyat ordusuyla fethin gerçekleşmesi için yardımda bulunmuştu.

Fâtih’in, muharebenin sıkışık bir anında Allah’tan yardım istemesi üzerine, Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin hünkârın karşısında belirerek onu teselli ettiğini ve bu mânevî yardımın ne şekilde olduğunu Osmanlı tarih kaynakları uzun uzun anlatır.

Bu kaynaklardan Hoca Sadettin Efendi’nin Tâcü’t-Tevârîh’i şu bilgiyi veriyor: Fâtih’in büyük lütuflarına mazhar olan o devrin ileri gelen âlimlerinden Mevlânâ Ali Tûsî, mâneviyat yolunda ilerlemek için, makam ve mevkîini terk edip kendi yurduna dönüp Şeyh Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin yanına gitti ve ona bağlandı. Bu arada, şeyhine Sultan Fâtih’in âlimlere ve şeyhlere, hususiyle Nakşibendî yolu mensuplarına olan sevgisinden bahsetti.

Bundan sonra, Şeyh ile Fâtih arasında gizli yazışmalar başladı. Karşılıklı sevgi koyulaştı ve Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretleri Fâtih hakkında uzun uzun duâlar etti.

Şeyh, Semerkant’ta bir perşembe günü öğleden sonra derhal beyaz atının hazırlanmasını emretti ve acele binip hareket etti. Talebeleri kendisini takip ettilerse de onların gelmelerine hacet olmadığını söyledi; onlar da geri döndüler. Talebelerinden Molla Şeyh, kendisini uzaktan takip etmiş ve şunu görmüştü:

Ubeydullah Hazretleri, atını Deşt-i Abbas denilen sahraya doğru sürdü. Atı dört bir tarafa sürerken bir görünüp bir kayboluyordu. Sonra gözden kayboldu.

Daha sonra döndüklerinde, bu olanları soran talebesi şu cevabı alıyor:

Rum ülkesinin (Osmanlı) padişahı Sultan Mehmed Han Gâzî, o anda kâfirler ile harp ediyordu. Onun yardımına koştum. Allah’a hamd olsun muzaffer oldu, kâfirler mağlup ve perişan oldular.

Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin torunu Hâce Abdülhâdî, Fâtih’in vefatından sonra oğlu İkinci Bayezid zamanında Osmanlı ülkesine gelir ve padişahla görüşür. Bayezid, ondan dedesinin simasını ve beyaz bir atı olup olmadığını sorar. O da, dedesinin simasını anlatır ve beyaz bir atı olduğunu söyler. O zaman Bayezid, “Demek babamın anlattıkları doğruymuş” der ve babası Sultan Fâtih’in kendisine anlattıklarını nakleder. Fâtih’in oğluna anlattığı hadise şöyledir: “Bir gün öğleden sonra kâfirlerle harbederken, düşmanın çokluğu sebebiyle İslâm askerlerinde mağlûbiyet emâreleri sezdiğim için Allah’tan mânevî yardım istedim. Hemen o anda –şeklini ve şemâilini tarif ederek- şu vasıfta ve şu şekilde, beyaz bir atın üzerinde bir zat yanıma geldi. Kendisinin Ubeydullah Ahrar olduğunu söyleyip, ‘Ey Sultan Mehmet korkma!’ Diyerek beni tesellî etti. Ben, ‘Nasıl korkmayayım kâfirin askeri çok kalabalık’ dedim. Elbisesinin yenini gösterip içine bakmamı emretti. Baktığımda gördüm ki yeninin içinde geniş bir sahra var ve İslâm askerleriyle dolu. ‘Bu görünen asker, İslâm’a ve Müslümanlara yardım için gelmişlerdir’ buyurdu. Devamla, ‘Şu tepenin üstüne çıkıp orada üç defa kös vurdur ve askerlerine hücum emri ver’ dedi. Dediği gibi yaptım. Düşman tam bir bozguna uğramıştı. Şeyh Hazretleri’nin de düşmana defalarca taarruz ettiğini gördüm. Ama kendisini bir daha göremedim…

O zat ile konuştuğum sırada ben,Kâfirin askeri çok kalabalıkdediğimde, vezirler benim bunu şaşkınlık ve telaşla söylediğimi zannetmişlerdi. Zira onlar Ubeydullah Hazretleri’ni görmüyorlardı...”

Değerli okuyucular! İkinci Bayezid’in, babası Fâtih’ten dinledikleri ve kendisinin de Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin torunu Hâce Abdülhâdî’ye aktardıkları böyle…

Kuvvetli bir ordusu olmakla beraber, demek ki Fâtih İstanbul’u sadece o maddî kuvvetle değil, aynı zamanda duâ ehli olan mübârek zatların duâlarının da takviyesiyle fethetmiştir.

Yukarıdaki Fâtih – Ubeydullah Ahrar (k.s.) hadiseyle ilgili kaynaklar:

1) Taşköprülü-zâde İsâmüddin Ebu’l-Hayr Ahmed Efendi, Eş-Şekâiku’n-Nu’mâniye fî Ulemâ’i’d-Devleti’l-Osmâniye, nşr. Ahmed Subhi Furat, İstanbul 1985, s. 256-260; 2) Taşköprülü-zâde İsâmüddin Ebu’l-Hayr Ahmed Efendi, Osmanlı Bilginleri, trc. Muharrem Tan, İstanbul 2007, s. 209-211; 3) Mecdî Mehmed Efendi, Hadâiku’ş-Şakaik, Şakaik-ı Nu’mâniye ve Zeyilleri adıyla haz. Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989, s. 272-273; 4) Hoca Sa’deddin Efendi, Tâcü’t-Tevârîh, c. 1, İstanbul 1279, s. 410-411; 5) Hoca Sa’deddin Efendi, Tâcü’t-Tevârîh, sadeleştiren: İsmet Parmaksızoğlu, c. 2, Ankara 1975, s. 261-263; 6) Molla Câmi, Nefehâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds, Lâmiî Çelebi Tercümesi, sadeleştirenler: Kâmil Candoğan-Sefer Malak, İstanbul 1971, s. 460; 7) Nişancızade Muhyiddin Mehmed, Mir’âtü’l-Kâinât, c. 2, İstanbul 1290, s. 377-378; Osman Gâzi’den Sultan Vahîdüddîn Han’a Osmanlı Târihi, haz. heyet, Çamlıca Basım Yayın, c. 1, İstanbul 2005, s. 522-523; 8) Mustafa İsmail, “Hâce Ubeydullah Ahrâr (k.s.)”, Yedikıta Dergisi, S. 9, Mayıs 2009, s. 44-46; 9) İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, İstanbul 1984, s. 43-45; 10) Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i Celîl-i Kostantıniyye, sadeleştirilmiş neşir, İstanbul 1994, s. 204-205.

Bu yazıyla ilgili bilgi kaynağımız YEDİKITA dergisinin Mayıs 2010 sayısıdır.

Ali Eren  – Vakit

Bu yazıyı gönderen sayın  M.Emin Özler bey’e Teşekkür ederiz

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

29 Mayıs 1453… Fatih’i “Fatih” yapan ruh!

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

29 Mayıs 1453… Fatih’i “Fatih” yapan ruh!

29 Mayıs 1453… Fatih’i “Fatih” yapan ruh!

29 Mayıs 1453… Fatih’i “Fatih” yapan ruh!

Eskiler, “Üslûb-u beyan, ayniyle insan” derler… Yani, bir insanın kullandığı üslûp, onun “tıynet”ini koyar ortaya… Tabiî; “fikri”ni de, “zikri”ni de!..

Bugün, 29 Mayıs… “İstanbul’un Fethi”nin 557. yıldönümü…

Şimdi; bu “fetih” nasıl gerçekleşmiş, bu fethi gerçekleştiren Fatih, nasıl bir “devlet adamı” ve nasıl bir “komutan”mış, bunu araştırıp, tartışmak varken, kalkıp da, Fatih’in “cinsel” yönünü, ya da “anne”sinin kimliğini gündeme getirmek, “olayın özü” ile değil, “kabuğu” ve hatta “kıymığı” ile uğraşmak demektir ki, böylelerine sormak gerekir:

Sizin babanız kim?

Hemen her yıl olduğu gibi; bu yıl da bazı “internet siteleri”nden yazılar getirdi arkadaşlar…

Bak, Fatih hakkında neler yazmışlar, bunlara cevap ver!” diyorlar!..

Hayır;

Anası belli, babası yüzelli!” bu “encik”lere cevap verip de, onların seviyesine düşmeyeceğim.

Tam aksine;

Fatih’i, “Fatih” yapan “ruh”tan söz edeceğim ki, kendi değerlerimizi, “kendi kaynaklarımız”dan öğrenelim…

Yoksa;

Will-Ariel Durant şöyle demiş, İmrozlu Kritovoulas böyle demiş, beni hiç ilgilendirmez!..

Öyle ya;

Adamların, her şeyden önce bir “kuyruk acıları” var ve hâlâ sızlıyor kuyruk sokumları!.. Bu adamların, kalkıp da, Fatih’in “irade”sinden, “ince zekâsı”ndan, ya da “muhakeme kabiliyeti”nden övgüyle söz edecek hâlleri yok ya!..

PADİŞAH SİZ İSENİZ!..”

Dediğim gibi;

Onların yazdıkları ve onları “kaynak” gösterip kalem oynatanların söyledikleri hiç ırgalamıyor beni!..

Ben; “Peygamber’in övgüsü”ne mazhar olma yolunda “kararlı” adımlarla yürüyen Fatih’e, onu yetiştiren “hoca”lara ve onu bu güzel hocalara teslim eden “baba”ya bakıyorum..

Öyle bir baba ki;

Henüz 12 yaşında olan oğluna “tahtı” emanet edip, kendisi Manisa’da “inziva”ya çekiliyor!..

Öyle bir “evlât” ki;

Haçlı ordusunun, özellikle Macarlar’ın Osmanlı topraklarına tecavüze yeltenmesi karşısında babasına çağrıda bulunabiliyor:

Padişah siz iseniz; geliniz, ordularınıza kumanda ediniz… Yok, Padişah biz isek; emrimize itaat edip, ordularımızın başına geçiniz!

Öyle bir “baba” ki;

12 yaşındaki evlâdının emrine itaat edip, “devlet yönetimi”ni tekrar eline alıyor ve düşmanın üzerine yürüyüp, “Varna Zaferi”ni kazanıyor!..

O SOPA NİÇİN?

Peki, Fatih Sultan Mehmed Han’a bu “ince zekâ”yı, bu “muhakeme gücü”nü veren kimdir?..

Bunda, “hocaları”nın rolü, elbette büyüktür.

Sultan 2. Murad; evet, geniş bir “ruh zenginliği”ne ve “derviş mizacı”na sahipti… Ne var ki, oğlunun “mükemmel” yetişmesini istiyordu.

Dahası;

Bir çocuğun “yetişme psikolojisi”ni bilecek kadar da hassas bir yapıya sahipti.

Ama, bir sorun vardı:

Hocalara emanet edeceği çocuk, nihayetinde bir “padişah oğlu”ydu!.. Ya, “Ben padişah oğluyum” diyerek, “hoca”lara kafa tutar da, “haylazlık” ederse?!?

İşte bunları düşünerek, Molla Gürânî’yi yanına çağırttı… Eline de, bir “sopa” tutuşturdu…

Bunun anlamı şuydu:

Şehzade tembellik edip, derslerine çalışmazsa, onu bu sopayla dövebilirsin!

Düşünebiliyor musunuz;

Günümüzde, “okumak” isteyen İHL öğrencileri “sopayla” dövülüyor!.. 557 yıl önce ise; aynı sopa, “okumak istemeyen” öğrenci için veriliyor “Hoca”nın eline!..

Çağdaşlık”ta katettiğimiz “mesafe”yi siz düşünün!..

Her neyse…

Molla Gürânî, memnuniyetle kabul etti görevi… Geleceğin “Fatih”ine, yani Şehzade Mehmed’e ders vermek için odaya girdiğinde, elinde Sultan 2. Murad’ın verdiği “sopa” vardı.

Şehzade, hayretle sordu:

Elinizdeki o sopayla ne yapacaksınız?

Molla Gürânî ciddiyetle şu karşılığı verdi:

Üstünüze bulaşacak olan tembellik tozlarını bununla silkeleyeceğim. Babanızın emri de bu yoldadır!

Fakat hiçbir zaman o değneği kullanmadı. Çünkü Şehzade Mehmed derslerine çok iyi çalışıyor, hocasının her sözünü dinliyordu. Kısa sürede Arapça öğrenmiş, Farsça şiirler okumaya başlamıştı.

Gündüzleri ata binmeyi, ok atmayı öğreniyor, akşamlarıysa hocalarının önüne diz çöküp ders alıyordu.

Bu arada şiir yazmayı öğrendikten başka, top dökümcülüğü mesleğini de öğrendi.

O zamanlar adetti…

Şehzadelere mutlaka bir “meslek” öğretilirdi…

Fatih Sultan Mehmed Han, “top dökümcülüğü”nü öyle bir öğrendi, meslekte öyle bir ilerledi ki; mesleğin “işçi”si değil, “mühendis”i oldu…

Çizim”lerini bizzat kendisinin yaptığı “devrin en büyük topu”nu, yani “Şahî” adı verilen topları döktürdü.

Üç ayda dökülen bu topun büyüklüğü ve çapı hakkında tarihçiler muhtelif bilgiler vermektedirler. Françes, Şahî topları ile ilgili olarak; “Uzunluğu 5.5 metre, dış çevresi 2 metre 74 cm, yarıçapı 92 cm, ağırlığı 18 ton kadardır” demektedir.

Top 544 kg, bazılarına göre de 680 kg ağırlığındadır… Bu gülleler 1.883 metre mesafeye kadar giderek 1 metre 83 cm derinliğinde toprağa gömülüyordu. Topun sesi 24 km mesafeden duyulmaktaydı.

FETİH, NİYE GECİKİYOR?

Şimdi de, gelelim “fetih günleri”ne:

Tarihimize altın harflerle yazılan en önemli olaylardan ve kazanılan savaşlardan birisi hiç şüphesiz ki, “çağ değişimi”ne vesile olan İstanbul’un 29 Mayıs 1453 yılında fethedilmesidir.

İstanbul, Fatih Sultan Mehmet Han’a gelinceye kadar Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar tarafından defalarca kuşatılmış, seferler düzenlenmiş ancak bir türlü fetholunamamıştı.

Oysa; Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) müjdelemişti:

İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.

Bu müjdeye erişmek, her Müslüman komutanın en büyük idealiydi.

İstanbul’u alıp Osmanlı’ya başkent yapmaya karar veren 22 yaşındaki genç Fatih; fetih için dev toplar döktürmüş, Bizans’a Boğaz’dan gelecek yardımı kesmek için Rumelihisarı’nı yaptırmış, gemilerini Dolmabahçe sırtlarından kızaklarla Haliç’e indirmiş, surların altına tüneller açtırmıştı…

Fetih için gerekli hazırlıklar tamamlandı… 6 Nisan 1453 Cuma günü, İstanbul karadan ve denizden kuşatıldı.

Ne var ki;

Fetih” bir türlü gerçekleşemiyordu…

Genç Fatih ise, “Müjdelenen komutan” olmanın aşkıyla yanıp tutuşuyordu…

Dalıyor “asker”lerinin arasına… Haber salıyor sağa sola:

Ordunun içinde haram yemiş olanlar, harama bulaşmış olanlar varsa, para vereceğim, ne olur çıksınlar, gitsinler!.. İnanın darılmayacağım, haklarında takibat da yaptırmayacağım!

Düşünebiliyor musunuz;

Fetih için, “daha fazla asker” istemiyor!..

Kuru kalabalık” yerine, “harama bulaşmamış asker” istiyor!..

Biliyor ki;

Haramdan “hayır” hâsıl olmaz!..

Sonunda;

53 günlük yoğun kuşatmanın ardından, “kara ve deniz taarruzu” başlıyor!.. Ve 29 Mayıs 1453’te “Bizans Surları” delik-deşik olup, Ulubatlı Hasan, sancağı dikiyor surlara!..

Evet;

Fatih; günümüz gençliğinin “oyunda-oynaşta” olduğu bir yaşta, İstanbul’u fethediyor…

HEPSİBÜYÜKADAM!

Peki, Fatih’i “Fatih” yapan, sadece İstanbul’u alması veya “çağ açıp-çağ kapatması” mıdır?..

Elbette hayır…

Onu büyüten özelliklerden biri de, “ilme ve âlime verdiği önem”di…

Yukarıda anlattık, hocası Molla Gürâni’ye gösterdiği saygıyı… Evet, 5 yaşında bir çocukken, elini öpmüş Molla Gürâni’nin…

Peki, “Padişah” olunca?..

Yine öpmüş!..

Bir defasında, Honaz Kalesi’nin yetiştirdiği ve Fatih devrinin en önde gelen “4 müderrisinden biri” olan Hatipzade Muhiddin Efendi’yi azletmiş;

Azlettim seni müderrislikten!.. Çık git, ne yaparsan yap!

Molla Gürânî’nin haberi olmuş bu azil işinden… Gitmiş, dikilmiş “Padişah”ın karşısına;

Ya bu azli geri alırsın, ya da biz bütün ulema senin ülkeni terk ederiz!.. Herhalde, alimin kadrini bilen bir hükümdar vardır dünyada!..”

Vee…

Fatih, azli geri almış…

Sizin anlayacağınız;

Devir, sultanların hüküm sürdüğü devir değil, alimlerin hüküm sürdüğü devir!..”

Yani;

Büyük” olan, sadece Fatih değil!.. “Devrin alimleri” de büyük!..

Adam”ları da büyük!..

Zaten;

O “büyük adamlar” olmasaydı, tam 700 yıl hüküm sürebilir miydi Osmanlı?..

YİNE DE GÜZEL

Fetih müjdesi”ne mazhar olan o büyük “kumandan”ı ve onun övülmüş “güzel askerler”ini bir kere daha rahmetle anıyor ve bu güzel İstanbul’u bizlere kazandırdıkları için, hepsinin ruhlarına “Fatiha”lar gönderiyorum…

Evet, hayırla anıyorum onları…

İstanbul, en azından “tabelâ”ları ve surlardaki “diskotek”leriyle yeniden “işgal” edilmiş ve “yeni bir fethe muhtaç” olsa da!..

Yine de, güzelsin İstanbul!..

Çünkü, senin bağrında;

Ne güzel bir kumandan ve ne güzel askerler” yatıyor!..

Hasan Karakaya – Vakit

Bu yazıyı gönderen sayın  M.Emin Özler bey’e Teşekkür ederiz

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 2 Comments »

HÜDÂYÎ YOLU

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

HÜDÂYÎ YOLU

HÜDÂYÎ YOLU

HÜDÂYÎ YOLU

Ahmed Han, yaptırmak istediği büyük caminin temel atılmasına hocasını da davet etti. Böylece temele ilk kazmayı Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri vurdu ve padişahın kendisi de yoruluncaya kadar temel kazdı…
Sultanahmet Camiinin açılışı ve ilk cuma hutbesini okumak için de yine büyük veli davet edildi. Fakat o sabah bastıran sağanağın ardından öyle bir fırtına patladı ki; Üsküdar’dan Sarayburnu’na geçmek imkânsız oldu… Hüdayi hazretleri ise söz vermişti; kimsenin denize açılamadığı o havada kiraladığı kayığa besmeleyle bindi. Yanına atlayan sadık talebeleriyle birlikte Sarayburnu’na doğru açıldılar…
İşte o zaman beklenmedik bir şey daha oldu: Allahü tealanın izniyle Hüdâyî hazretlerinin kerameti zuhur etti: Azgın deniz her yönden kayığa bir boy mesafe kala duruluyor, fırtınanın korkunç dalgaları kayığa hiç tesir etmiyordu!.. Böylece o gün Aziz Mahmud hazretleri ve yanındakiler sanki bir tünel içinden geçer gibi karşıya geçip, endişeyle kendilerini bekleyen Sultan Ahmed Han ile buluştular.
Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdayi Yolu” dendi ve bazı kayıkçılar yıllarca, fırtınalı havalarda bu yolu kullandılar.
*
Bu yol… Yani Aziz Mahmud Hüdâyî hazretlerinin geçip gittiği o dualı yol; Üsküdar ile Eminönü-Sarayburnu arasında; köpürse kudursa bile denizin tesir etmediği bir geçittir... İşte bu yüzden, şu anda, tam da aynı çizgiye… Yani Üsküdar ile Eminönü-Sarayburnu arasına, suyun altına döşenecek tüplerle yapılmakta olan geçidin ismine de; “HÜDÂYÎ YOLU” denmesi, en münasiptir!..
Tüp geçitten geçtim” demek yerine; Aziz Mahmud hazretlerinin sandalıyla çizerek, bugünler için işaret ettiği “HÜDAYİ YOLU”ndan geçmek isteyenler; bu ismin yayılmasına çaba göstermelidirler…

Lütfen sizlerde bu yazıyı paylaşın..

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

HAYIRLI CUMALAR

Posted by Site - Yönetici Mayıs 28, 2010

HAYIRLI CUMALAR

HAYIRLI CUMALAR

HAYIRLI CUMALAR

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel | 2 Comments »

Sıratın vasfı ve insanların oradan farklı süratte geçecekleri

Posted by Site - Yönetici Mayıs 28, 2010

Sıratın vasfı ve insanların oradan farklı süratte geçecekleri

Sıratın vasfı ve insanların oradan farklı süratte geçecekleri

Sıratın vasfı ve insanların oradan farklı süratte geçecekleri:

Beyhakî… Ebû Hüreyre’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

Sırat köprüsü cehennemin iki yakasının üzerine kurulur. Kaygandır, üzerinde ayak durmaz. (İnsanlar geçerlerken) peygamberler, “Allah’ım selâ­met ver, selâmet ver.” derler. Kimi şimşek hızında geçer. Kimi göz açıp ka­payacak kadar kısa bir sürede geçer. Kimi rahvan atlar, katırlar ve merkepler gibi koşarak geçip gider. Kimi yara bere almadan, kimi yaralanıp berelene­rek geçip gider. Kimi de oraya düşer. Onun yedi kapısı olup, her kapıdan on­ların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır.

Beyhakî… Halil b. Mürre’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) yatma­dan önce mutlaka Mülk ve Secde surelerini okur ve şöyle derdi:

Hamîmler yedi tanedir. Cehennemin kapılan da yedi tanedir: Hutame, cehennem, lezâ, sair, sakar, haviye ve cahim. Kıyamet gününde bu hamim (le başlayan sure) Ierden her biri cehennemin bir kapısına gelir durur ve şöyle der: “Allahım! Bana inanan ve beni okuyan kimseleri bu kapılardan içeri Sokma!

Ebubekir b. Ebi’d-Dünya… Asım b. Damüre’den rivayet etti ki; Hz. Ali şöyle demiştir:

Cehennemin kapılan üst üstedirler. (Böyle derken hadisin râvilerinden Ebû Şihâb parmaklarıyla gösterdi) Önce bu, sonra bu, sonra bu, sonra da bu doldurulur.”

Cehennemin yedi kapısı vardır” mealindeki hadisle ilgili olarak Ebube­kir b. Ebi’d-Dünyâ… İbn Cüreyc’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Cehennemin yedi kapısının ilkinin adı cehennem; sonrakinin leza, sonrakinin Hu­tame, sonrakinin sair, sonrakinin sakar, sonrakinin cahim -ki orada Ebû Ce­hil vardır- sonrakininse Haviye’dir.”

Tirmizî… İbn Ömer’den rivayet etti ki; Rasûullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

Cehennemin yedi kapısı vardır.” Tirmizî bu hadisi rivayet ettikten son­ra “Bu garip bir hadistir” demiştir.

Übeyy b. Kâ’b dedi ki: “Cehennemin yedi kapısı vardır. Bunlardan biri Haruriler içindir.”

Vehb b. Münebbih dedi ki: “Cehennemin her iki kapısı arasındaki me­safe yetmiş senelik yoldur. Her kapı, bir üstündekinden yetmiş kat daha kuv­vetlidir.

Yüce Allah buyurdu ki: “Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Görevlileri, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyrulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir.” (Tahrim, 66/6)

Yani o görevliler, kendilerine verilen emirleri yerine getirecek güçtedir­ler. Bu emirleri uygulamak için azim sahibidirler. Büyük işleri yapabilecek kadar acı kuvvete, göz alıcı şiddete sahiptirler. Yüce Allah buyurdu ki:

Orada on dokuz bekçi vardır. Cehennemin bekçilerini yalnız melekler­den kılmışızdır.” (Müddessir, 74/30-31). Çünkü onlar son derece itaatkâr ve kuv­vetlidirler. “Sayılarını bildirmekle de ancak inkâr edenlerin denenmesini sağ­ladık.” (Müddessir, 74/31) Bununla, kâfirleri deneyip imtihan etmek istedik. San­ki bu on dokuz görevi melek, kendilerine bağı yardımcılarının öncüleri gibi­dirler. Bunu şu ayetten; “Onu alın, bağlayın” (Hakka, 69/30) bahsederken riva­yet etmiştik. Sonra yüce Rab bu emri verince yetmiş bin zebanî o suçluyu he­men alıp götürürler. Yüce Allah buyurdu ki: “O gün hiç kimse Allah’ın azâb ettiği gibi azâb edemez. Hiç kimse onun vurduğu bağ gibisini bağlayamaz.“(Fecr, 89/25-26)

Hafız Ziya… Enes’ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

Canım kudret elinde bulunan zât’a yemin ederim ki; cehennem melek­leri, cehennemin yaratılmasından bin sene önce yaratılmıştır. Her gün güçle­rine güç katarlar. Öyle ki, yakalayacakları kimseleri perçem ve ayaklarından yakalarlar.”

Kaynak : Ölüm ve Ötesi – İbni Kesir

..

Posted in Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | 1 Comment »

Mûsâ aleyhisselâm’ın isrâiloğulları ile gece hicreti

Posted by Site - Yönetici Mayıs 27, 2010

Mûsâ aleyhisselâm'ın isrâiloğulları ile gece hicreti

Mûsâ aleyhisselâm'ın isrâiloğulları ile gece hicreti

Mûsâ aleyhisselâm’ın isrâiloğulları ile gece hicreti

Rivayet olundu:

Firavun’un helaki yaklaştığında, Allahü Teâlâ Hazretleri, Mûsâ Aleyhisselâm’a “İsrâiloğuliarını alıp geceleyin Mısır’dan çıkıp gitmelerini,” emretti. Mûsâ Aleyhisselâm, onlara (İsrâiloğullarına) çıkmalarını ve Kibtîlerin süs eşyalarını ödünç almalarını emretti. Musa Aleyhisselâm İsrâiloğullarına, gitme işini gizli tutmalarını, kimsenin   kimseye   seslenmemesini   ve   evlerinde   kandillerini yakmalarını (evden çıkarken bile evlerinde yanan bir kandil bırak¬malarını) emretti. Evinden çıkan kişinin, evden çıkıp gittiği bilinsin diye çıkarken evinin kapısına bir el içi yani avuç kadar kan (veya kırmızı boya) sürtmelerini istedi. İsrâiloğulları çıktılar. Sayıları, (620 bin) altıyüzyirmibin kişiydi. Bunlar savaşabilecek kişilerdi. Yaşları yirminin altında olanlar küçük kabul edildikleri için ve yine yaşları altmışın üstünde olanlar da yaşlı kabul edildiği için bu sayıya dahil edilmediler.

Kıbtîler, İsrâiloğuliarını şehirden çıkıp gittiğini bilmiyorlardı. Kıbtîlerin içine ölüm girmişti. Onlar, ölülerini gömmekle meşguldüler. Bu meşguliyet onları İsrâiloğullarını aramaktan alıkoydu. İsrâiloğulları geceleyin yürümek istediklerinde, önlerine “Tin” çölü geldi. Gidemediler. Bir türlü yol alamadılar.

Yusuf aleyhisselâm’ın sandukası

Mûsâ Aleyhisselâm, İsrâiloğullarının yaşlılarını çağırdı. Onlarla durum müzâkeresini yaptı.Yaşlılar,

-“Yusuf Aleyhisselâm’ın ölümü geldiğinde, kardeşlerine vasiyet etti: Mısır’dan çıkıp gittiklerinde cesedini burada bırakma¬malarını, kendisini de beraber götürmeleri hakkında kardeş¬lerinden ahid (söz) aldı. İşte bundan dolayı bu gün bize yol kapanmaktadır,” dediler. Mûsâ Aleyhisselâm, Yusuf Aleyhis¬selâm’ın kabrinin yerini sordu. Yaşlı bir kadından başka bilen yoktu. Yaşlı kadın, Mûsâ Aleyhisselâm’a:

-“Eğer ben Yusuf Aleyhisselâm’ın kabrinin yerini size delâlet etsem (sizi oraya götürsem), her istediğimi verecek misin? Yoksa söylemem!” dedi. Mûsâ Aleyhisselâm:

-“Rabbime dua edeyim!” dedi. Mûsâ Aleyhisselâm dua etti. Allahü Teâlâ Hazretleri de yaşlı kadının bütün isteklerini vermesini Mûsâ Aleyhisselâm’a emretti. Mûsâ Aleyhisselâm, yaşlı kadına bütün isteklerinin kabul edildiğini haber verdi. Kadın:

-“Gördüğünüz gibi, ben yaşlıyım. Yürümeye gücüm yetmiyor. Mısır’dan çıkarken beni de yüklenip, beraberinizde götürün. Bu benim dünyadaki isteğimdir. Âhirette ise, senin konukladığın her oda veya yere benim de konuklamamdır. Ey Allah’ın peygamberi, cennette seninle beraber olmak istiyorum,” dedi. Mûsâ Aleyhisselâm:

-“Peki!” dedi. Yaşlı kadın:

denize hücum etti. Firavun, denize yaklaştığında, denizin infilak edip, yollara bölündüğünü görünce, çevresindekilere:

-“Denize bakın! Benim heybetimden infilak etti. Deniz, ben kullarıma (kölelerime) yetişeyim diye bana yol açtı.“dedi. Firavun’un çevresindeki dalkavuklar da onu tasdik ettiler. Kavmi denize girmekten korktular. Firavun’a:

-“Eğer Rabb isen, Musa’nın denizde yol alıp gittiği gibi sen de denize gir,” dediler. Firavun, Edhem bir atın üzerindeydi, Edhem, siyah (kır) ve erkek atlara denir. Firavun ordusunun bineklerinde hiç dişi at yoktu. Cebrail Aleyhisselâm, erkek atların kendisine heveslendiği dişi bir at sırtında geldi. Cebrail Aleyhisselâm, atını denize  sürdü.   Firavun’un  atı,  Cebrail Aleyhisselâm’m  binmiş olduğu dişi atın kokusunu aldı. Ve hemen arkasından denize saldırdı. Yani hücum edip, onun arkasından denize girdi. Firavun, atının hareketine bir mana veremedi. Çünkü Firavun, Cebrail Aleyhisselâm’ı ve onun atını göremiyordu. Firavun, atın hareket¬lerini dizginleyemiyordu. Atın denize girmesine ses de çıkartmadı. Firavun’un denize girmesiyle bütün ordu atını denizde açılmış olan yollara dehledi. Firavun ordusu büyük bir şaşkınlık ile denizde yol almaya başladı. Mikâil Aleyhisselâm bir at üzerinde geldi. Geride kalanların atlarını denize şevketti. Bütün ordu suyun içine girince  deniz  kapandı.   Firavun   ve  ordusu   boğuldu.   Firavun boğulurken: “İnandım. Hakikat Benî İsrail’in imân ettiğinden başka ilâh yok. Ben de O’na teslim olanlardanım” 10/90  dedi.

Firavun   ve  ordusu   boğuldu

Firavun ve ordusu boğuldu

Kıssa… Firavun’un, denizde boğulup öldüğüne inanmadılar. Korktular:

-“Şimdi Firavun bize yetişir ve bizi öldürür,” dediler. Bunun üzerine Mûsâ Aleyhisselâm dua etti. Deniz altıyüz yirmi bin kişiyi üzerlerinde demirden zırhlar olduğu halde dışarıya attı. Bundan dolayı Allahü Teâlâ buyurdu:

Biz de bugün seni bedeninle yüksek bir yere atacağız ki arkandan geleceklere bir ibret olasın.Maamâfîh insanların bir çoğu âyetlerimizden cidden gaafildirler. 10/92″  Deniz, Firavun’u, dışarıya attı. Firavun, kırmızı bir öküz gibiydi. Bu günden itibaren deniz, hiçbir boğulanı dibinde kabul etmedi. Suda boğulanları su dışarıya atmaya başladı. Bil ki, bu hâdise, Mûsâ Aleyhisselâm için büyük bir mucizedir. İsrâiloğullarının ilkleri (Mûsâ Aleyhisselâm’ın zamanında yaşayan İsrâiloğulları) içindi. Buna şükretmeleri vâcibtir. Efendimiz (s.a.v.)

Hazretlerinin bu kıssa’yı anlatması da Efendimiz (s.a.v.) Hazret¬lerinin apaçık bir mûcizesidir. Bununla haktan kaçan kalbler mutmein oluyor. Anlayışı zaif olan nefisler (kişiler) bile eğilmekte ve teslim olmaktadır. Onların ardından gelenlerin de, bu kıssayı büyük bir iz’ân ile (hiç şüpheye kapılmaksızm) kabul etmeleri gerekir. Çünkü bunu Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri haber verdi. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri ümmi idi. Hiçbir kitab okumamıştı. Bu bilgiler, gayb’tı. Arablar, bu haber ve bilgilerden yoksundu. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin bunları haber vermesi ve bunları anlatması, onun vahiy olduğuna delâlet etmektedir. İşte bu, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin peygamberliğine alâmet ve delildir. İlk İsrâiloğulları, bu mucizeleri bizzat gördükleri ve müşahede ettikleri, yani izleyip seyrettikleri halde onlarda bir tesir bırakmadı. Firavun’un elinden ve denizde boğulmaktan kurtul¬duktan sonra buzağıyı ilâh edindiler. Sonra, nebî ve rasûllerini (peygamberlerini) öldürmeye başladılar. İşte Yahûdîlerin Rabblerine karşı aldıkları tavır bu idi. Onların dinî hayatları ve kötü ahlâkları bu idi. Onlardan sonra gelen Yahudiler de onların kıssalarından ders, rivayetlerinden ibret almadı. Tevrâtı değiştirdiler. Allah’a iftira ettiler. Elleriyle (bir şeyler yazıp) Tevrat diye insanlara sattılar. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin.peygam¬berliğini yalanladılar. 0 yüce Rasûle inanmadılar. Ve bunlardan başka bir çok azgınlıklar yaptılar. Bu kadar âsî olan bir toplumun ve azgın olan taife ve kavmin haline gerçekten şaşılır!

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1

Yunus: 10/90
Yıınm:10/92

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Musa, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Yorumlar | 1 Comment »

İstanbulun Fethi – VAAZ – Seyfeddin Alkan Hocaefendi

Posted by Site - Yönetici Mayıs 26, 2010

İstanbulun Fethi – VAAZ – Seyfeddin Alkan Hocaefendi

Çok güzel bir VAAZ – Dinlemenizi tavsiye ederim

Bu vaaz’ı gönderen kardeşimizden Allah razı olsun, Lütfen sizlerde vaaz’ı gönderen kardeşimize ve biz acize bir dua edin.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Video, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Cehennemin Yılan Ve Akrepleri

Posted by Site - Yönetici Mayıs 26, 2010

Cehennemin Yılan Ve Akrepleri

Cehennemin Yılan Ve Akrepleri

Cehennemin Yılan Ve Akrepleri:

Allah bizi onlardan korusun. Kur’ân-ı Kerîm’de bu konuya şöyle deği­nilmektedir:

Allah’ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayır olduğunu sanmasınlar. Bilâkis bu onların kotülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır.” (Âl-i İmrân,

3/180)

Sahih-i Buharî’de… Ebû Hüreyre’den rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Bir kenze (hazineye) sahib olup da zekâtını ödemeyen kimseye, kıya­met günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan olarak karşısına gelecektir. O yıla­nın her bir gözünün üzerinde bir tane olmak üzere iki siyah noktası vardır. Sahibini iki çene kemiğiyle tutar ve ona:Ben senin malınım. Ben senin hazinenim!der.” Bu hadisin bir başka varyantında şöyle denmektedir: “… Sa­hibi o yılandan kaçar. Ama yılan onun peşini bırakmaz. Adam ona karşı eliy­le kendini korur. Ama yılan onun elini yutar, sonra da boynuna dolanır.

İnkâr eden, Allah’ın yolundan alıkoyanlara, bozgunculuklarına karşılık azâb üstüne azâb veririz:.” (Nahl, 16/88)

A’meş… Mesruk’tan rivayet etti ki; yukarıdaki âyet-i kerimenin tefsirin­de Abdullah b. Mes’ud şöyle demiştir: “Onlara azâb ettirmek için, uzun hur­ma ağacı gibi kuyrukları olan akrepler saldirtılır.”

Beyhakî… Abdullah b. Haris b. Cüz’ ez-Zebidî’den rivayet etti ki; Pey­gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Doğrusu Cehennemde öyle yılanlar var ki, buhti develerinin boyunları gibi uzundurlar. Onlardan birinin ısırdığı kişi, zehirinin tesirini kırk bahar (yıl) boyunca hisseder.”

Ebubekir b. Ebi’d-Dünyâ… Peygamber (s.a.v.)’i gören ve onunla birlik­te Veda Hacci yapan Haccac b. Abdullah es-Sümalî’den rivayet etti ki; Ashab’ın önde gelenlerinden Nasr b. Necib, kendisine şöyle demiştir: “Doğru­su cehennemde yetmiş bin vâdî her vadide yetmiş bin mahalle, her mahalle­de yetmiş bin ev, her evde yetmiş bin daire, her dairede yetmiş bin yılan, her bir yılanın yanında yetmişbin akrep vardır. Kâfir ve münafık kimse, bunların hepsiyle karşılaşmadan varacağı yere varamaz.” (Beyhakî, ei-Ba’sü ve’n-Nüşur, 263)

Bu; mevkuf, cidden garip ve şiddetli derecede münker bir rivayettir. An­cak Buharî de Tarih’ül-Kebir’inde buna benzer bir rivayette bulunmuştur. Doğrusunu Allah bilir.

Bazı tefsirciler Gayy ve Esâm’dan da bahsetmişlerdir ki; bunlar, cehen­nem vadilerinden iki vadidir. Allah bizi bunlardan da korusun.

Aralarına bir cehennem deresi koyarız.” (Kehf, 18/53)

Bazıları bu âyette sözü edilen derenin, cehennemdeki kan ve irin deresi olduğunu söylemişlerdir.

Abdullah b. Amr ile Mücahid, bunun cehennem derelerinden biri oldu­ğunu söylerken, Abdullah b. Amr şu eklemeyi yapmıştır: “Kıyamet günün­de, doğru yolda olanlarla sapıklıkta olanlar, birbirlerinden ayrılacaklardır.

Beyhakî… Heşim b. Avvam b. Havşeb’den rivayet etti ki; Abdülcebbar el-Havlanî şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.v.)‘in ashabından biri, Dımışk’a geldi. İnsanların çok dünyalık peşinde olduklarını gördü.Bununnlara ne yararı olacak? İleride, önlerine galak çıkmayacak mı?” dedi. “Ga­lak nedir?” diye sorulunca, dedi ki: “Galak, cehennemde bir kuyudur. Acıl­ığında cehennemlikler oradan can havliyle kaçarlar.” Burada sadece “kaçar­lar” denmemiş; aksine “Can havliyle kaçarlar” denilmiştir. Bu dikkat edilmesi gereken bir noktadır.

Kaynak: Ölüm ve Ötesi – İbni Kesir

..

Posted in Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Leave a Comment »

Papağanın Konuşması

Posted by Site - Yönetici Mayıs 26, 2010

Papağanın Konuşması

Papağanın Konuşması

Papağanın Konuşması

Papağana konuşma öğretmek için, önüne bir ayna koyarlar.

Aynada kendi aksini gören kuş, onun başka bir papağan olduğunu zanneder.

Aynanın arkasına gizlenen biri de güzel bir diksiyonla öğretmek istediği kelimeleri tekrar eder. Papağan, duyduğu bu kelimeleri aynada gördüğü papağanın söylediğini sanır. Böylece tekrarlanan kelimeleri ezberleyerek, söz söylemeyi öğrenir.

Papağan konuşmayı öğrenir ama söylediği sözün mânasından haberi yoktur.

Peygamberler ümmetlerine, Allah dostları da müridlerine, ayna mesabesindedir. Peygamber ümmetine Allah’ın emirlerini öğretir. Allah dostu da peygamberin yolunu bildirir. Aynaya bakan papağan gibi, mürid şeyhini taklit etmeye başlar.

Büyükler de, ”Taklit gerçeğe ulaşmanın başlangıcıdır” buyurmuşlardır. İmanın hakikatlerine, iyiliğe ve güzelliklere ayna olan şeyh vasıtasıyla, mürid kemale ulaşır.

Gerçeğe ulaşamayanlar ise, söylediği sözün mânasını bilmeyen papağan gibi mukallit kalır.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Yorumlar | Leave a Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 539 takipçiye katılın