Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Ocak 2018

Pişmanlık Dört Türlüdür..

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2018

Pişmanlık Dört Türlüdür..

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَذَابًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَالِمٌ لَمْ يَنْفَعْهُ عِلْمُهُ. 

Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular: “Kıyâmet gününde en şiddetli azâba uğrayacak olan insan, (amel etmediği için) ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.”
(Beyhakî, Şuabü’l-Îmân)

Resûlullâh Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) “Sâdece lisânıyla vaaz eden kimse boşa söz söylemiş olur. Kalpten vaaz eden kimsenin sözleri ise ok gibi hedefine ulaşır.” buyurmuşlardır. Hadîs-i şerîfte buyrulan birinci kişi, ilmiyle ve sözleriyle amel etmeyen âlimler, ikinci kişi sözleri kalplerde tesir bırakan, konuşması hikmet, ibret ve düşünmeye sevk eden ve ilmiyle amel eden âlimlerdir.
Akıllı kimse Allâhü Teâlâ’nın kendisini hesâba çekmesinden korkarak onun emirlerine yapışmakta ve amel etmekte acele etmelidir.

Pişmanlık dört türlüdür:

Birincisi: Bir günlük pişmanlıktır ki kişinin evinden kahvaltı yapmadan çıkması gibi.

İkincisi: Bir senelik pişmanlıktır ki zirâati vaktinde yapmayıp terk etmesi gibi.

Üçüncüsü: Ömür boyu pişmanlıktır ki kendine münâsib olmayan kimseyle evlenmesi gibi.

Dördüncüsü: Ebedî pişmanlıktır ki Allâhü Teâlâ’nın emirlerini terk etmesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’i (sâdece okumak) bâtındaki (kalpteki) zehirlere fayda vermez. Elbette amel etmek de lâzımdır. Nitekim hasta olduğu hâlde sâdece tıp kitaplarına bakıp onda yazılanları okuyan kimse, yazılı olan ilâçları kullanmadığı müddetçe fayda görmez.
Resûlullah Efendimizin (sallallâhü aleyhi ve sellem) ahlâkı Kur’ân-ı Kerîm idi yâni onun emirlerini yapar nehyettiklerini terk ederdi.
Bir insan her ne kadar ilim sâhibi olsa da nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye hususunda, sâlih ameller işleyerek hâlini düzeltmezse, o kişinin ilmine îtibâr edilmez.
(Tefsîr-i Rûhu’l-Beyan)

HÜZÜN İKİ KISIMDIR

İbrahim bin Edhem Hazretleri şöyle buyurdu:

Hüzün iki kısımdır. Biri lehine olur, diğeri de aleyhine olur.

Lehine olan hüzün, âhiret için hüzünlenmektir.

Aleyhine olan hüzün de, dünya ve dünya ziyneti için hüzünlenmektir.

(Hilyetü’l-Evliya)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

KURU ÜZÜMÜN FAYDALARI……

Posted by Site - Yönetici Ocak 26, 2018

KURU ÜZÜMÜN FAYDALARI……

Bilirmisiniz neden Resulullah Sallallahu Âleyhi ve Sellem devamlı üzüm kurusu yerdi.

SubhanAllah tedavi ettiği hastalıklara bakın…
Resulullah Sallallahu Âleyhi ve Sellem üzüm kurusunu sever fitre zekatlarında’da Verilmesini tavsiye ederdi

Tıbben
Kuru üzüm yaşüzüme oranla
Daha faydalıdır potasyum içerir.
Fosfor,kalsiyum, magnezyum, bakır,demir,lifler,karbonhidrat,b ve c vitamini,faydalı şeker,
Anti oksidanlar ihtiva eder
Büyük oranda solunum yolu ve sindirim sistemi hastalıklarını tedavi eder

Faydaları sırasıyla

1-Hiper tansiyonu önler
2-Kandaki kolestrolü düşürür
3-Kalp ve göğüs kanserlerini engeller
4-Öksürük tedavisinde üzüm hoşafının sıcak içilip yenmesi faydalıdır
5-Balgam söktürür
6-Mikrop ve virüslere karşı koruyucudur
7-Anti oksidandır dişlerdeki plak tabakasının oluşumunu engeller
9-Vücudu zehirli atıklardan temizler
10-Regl’in şiddetli kanamasını azaltır
11-Dalak,akciğer ve mideyi güçlendirir
12-Hafızayı güçlendirir
13-Onikiparmak bağırsağı kanserinden korur
14-Göz sağlığını korur
15-Kemik erimesinden korur
16-İltihabı önler
17-Müleyyindir(laksatif)
18-Kanı temizler
19-Ses kısıklığı ve ses tellerini onarır

Kuru üzümünTedavi ettiği hastalıklar

1-Kabız
2-Hemoroid(basur)
3-İnsandaki vesvese halleri
4-Dişeti iltihabı
5-Romatizma ve eklem iltihabı
6-Karaciğer ve safra hastalıkları
7-Gıda eksikliği ve kilo kaybı
8-Boğaz iltihabı
9-Akciğer ve göğüs hastalıkları
10-Böbrek,mesane hastalıkları ve taşını tedavi etmek
11-İdrar kaçırma
12-Sıtma
13-Gut(nikris)
14-Yarım baş ağrısı(migren)
15-Sarılık
16-Anemi(kansızlık)
17-Mide hastalıkları
18-Mide ekşimesi
19-Diare ve kusmaya bağlı vücutta aşırı su kaybı
20-Egzama ve kaşıntı
21-Su çiçeği
22-Kellik

Sabahları aç karnına 21 tane kuru üzüm her birinin üzerine elemneşrahleke suresini inşirah suresini yani okuyup yiyin Rabbimizin izniyle Şifa bulacaksınız inşallah
Vücudunuz ve sağlığınız için Sadakanız olarak paylaşınız

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

EHL-İ BEYT’İN CÖMERTLİĞİ

Posted by Site - Yönetici Ocak 25, 2018

EHL-İ BEYT’İN CÖMERTLİĞİ

(قَالَ اللهُ تَعَالَى: وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلَى حُبِّهِ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَأَسِيرًا (سورة انسان ،

Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu: “Ve onlar (ihtiyaçlarına rağmen) miskine, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler.
(İnsan Sûresi, âyet)

Resûlullah Efendimizin (sallallâhü aleyhi ve sellem) torunları Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin (radıyallâhü anhümâ) hastalanmışlardı. Fahr-i Âlem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Hazretleri, Sahâbe-i Kirâm ile onları ziyâret ettiler.

Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma’ya hitâben: “Bu ciğerparelerinize bir nezir eyleyin” buyurdular. Onlar da Fıdda adlı cariyeleri ile birlikte: “Hak Sübhânehu ve Teâlâ Hazretleri bu ikisine sıhhat verirse üçer gün oruç bize nezrolsun” dediler.

O iki cennet reyhanları şifâ bulduğunda, yiyecek bir şeyleri olmadığından, Hazret-i Ali (kerramallâhü vecheh) varıp bir Yahûdî’den üç ölçek arpa borç aldı ve üçü de nezr orucuna niyet ettiler.

Hazret-i Fâtıma bu üç ölçek arpanın bir ölçeğini öğütüp, bundan beş çörek yapıp pişirdi. İftar zamanı geldiğinde her birinin önüne birer çörek koydu. İftar etmeyi bekliyorlardı ki, bir miskîn gelip: “Ey Resûlullâh’ın ehl-i beyti! Ben hiç malı olmayan bir Müslümanım. Bana yiyecek verin ki Allâhü Teâlâ da sizi cennet nîmetleriyle doyursun.” dedi.

Bunun üzerine, ellerindeki çörekleri ona sadaka edip kendileri su ile iftar ettiler. Ertesi gün yine oruç tuttular. Hazret-i Fâtıma (radıyallâhü anhâ) bir ölçek arpa daha öğütüp yine beş çörek pişirdi. İftar vaktinde önlerine alıp iftar etmek istediklerinde bir yetîm gelip yiyecek istedi. Beşi de o yetimi sevindirip çörekleri ona vererek kendileri su ile iftar edip uyudular. Ertesi günü yine oruç tuttular. Ve o bir ölçek arpayı da beş çörek edip yine önlerine koydular. İftar edecekleri vakit bir esîr gelip, üç gündür açım; beni bağlayıp yiyecek vermediler. Allah için bana merhamet edin, dediğinde beşi de çörekleri ona verip yine su ile iftar ettiler.

Bunun üzerine Hazret-i Cebrâil Aleyhisselâm gelip:
“Yâ Muhammed! Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri mübârek etsin. Ehl-i Beyt’in hakkında âyet-i kerîme gönderdi” diyerek “Ve onlar (ihtiyaçlarına rağmen) miskîne, yetîme, esîre seve seve yemek yedirirler” meâlindeki İnsan Sûresi’nin 8. âyet-i kerîmesini okudu.

Kaynak : M. Çehar-ı Yâr-i Güzîn; Tefsîr-i Beyzâvî

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Kimisi kuyu kazar; Her susayan içsin diye,

Posted by Site - Yönetici Ocak 25, 2018

Kimisi kuyu kazar; Her susayan içsin diye,
Kimisi de kuyu kazar; Gelen geçen düşsün diye..!

cca4e705-073b-4066-a906-0797621050ae

31406916-1e25-4162-bbc5-339fd57c8578

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Güzel Sözler, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Feraiz ilmi ne demektir? Feraiz hakkında bilgi – İslâm’da mîras Hukuku

Posted by Site - Yönetici Ocak 23, 2018

Feraiz ilmi ne demektir? – İslâm’da mîras Hukuku

İslâm hukukunda mîras taksimi için kullanılan ilmî terim. Mîras hukuku, insanoğlunun yaratılışıyla başladı. İlk insan Âdem aleyhisselâmdan bu yana, insan-mal-ölüm münâsebeti devam etti. İnsanoğlu, yaratıldığı günden beri hayâtını sürdürebilmek için, mala, tabiattaki hissesine devamlı ilgi duydu. Mal, insanın yaşama hakkından sonra gelmektedir. Hattâ insan, vefatından sonra bile, malı ile olan ilgisini devam ettirmek ve mallarını, ya hısımlarına veya seçtiklerine bırakmak istemektedir, ölümden sonra kişinin bıraktığı mal, mülk, para ve haklar başlı başına bir ilim konusu olmuştur. Bu hususta her toplum, kendi dînî ve sosyal durumuna göre, kanunî düzenlemelerde bulunmuştur.

İslâmiyet’te, mîras hukuku ile ilgili hususlar, ayrı bir ilim konusudur. Bu taksîmât, Allalhü teâlâ tarafından Kur’ân-ı kerîmde bildirilmiştir. Buna ferâiz ilmi denilmektedir. Ferâiz, farz kelimesinin çoğulu olup, mirasta; vârislere tâyin olunan hisseler, paylar demektir. Âlimler, ferâiz ilmini: “Vefat eden kimsenin bıraktığı malın, kimlere verileceğini ve nasıl dağıtılacağını gösteren ilimdir” şeklinde tarif ettiler.

Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde en açık ve en geniş bildirdiği şey; ölüden kalan mirasın nasıl dağıtılacağıdır. Burada yapılacak işlerin çoğu farz olarak emrolunduğu için, hepsine ferâiz dendi. Zîrâ bu ilim nass yâni Kur’ân-ı kerîm ile sabittir. Resûlullah efendimiz bir hadîs-i şerîfinde; “Ferâiz ilmini öğrenmeye çalışınız! Bu ilmi gençlere öğretiniz. Ferâiz ilmi, din bilgisinin yarısı demektir. Ümmetimin en önce unutacağı, bırakacağı şey bu ilim olacaktır” buyurdu. İlmin yarısı buyurulmasının sebebini âlimler; “İnsanın, bir dünyâ, bir de âhıret (ölümden sonraki) hayâtı vardır. Ferâiz ilmi, öldükten sonra kişiye ait olan bir takım hükümlerden de bahseder. Yine ferâiz ilmi, bir kimsenin vefatıyla geride bıraktığı malının vârislerine ihtiyarî olarak değil de, zarurî olarak doğmuş hakları olması sebebiyle intikâlidir” şeklinde açıklamışlardır.

Ferâiz ilmi, fıkhın yâni İslâm hukukunun bir bölümüdür. Fakat şeref ve fazîleti sebebiyle müstakil bir ilim dalı sayılmıştır. Bu ilmin, sayılamıyacak kadar âlimleri yetişti ve kitapları yazıldı. Emevî, Abbasî ve Osmanlılar zamanında, mîras taksimi, ferâiz ilmine göre yapıldı.

Ferâiz ilminin kaynakları; Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve icmâ-ı ümmet (Eshâb-ı kiramın ve müctehid âlimlerin sözbirliği)dir. Nisa sûresi 7-13. âyetleri ile 33. ve 176. âyetleri, mîras taksimindeki hak (hisse) sahiplerini açıklamaktadır. Bekara sûresi 180-182. ve 233 ile 240.âyetleri ve Mâide sûresi 106-108. âyetleri ve Enfâl sûresi 72-75. âyetlerinde mîras hukukunun genel hükümleri açıklanmaktadır. Bu âyet-i kerîmelerde mîras ve taksimat meâlen şöyle bildirilmektedir:

“Ana ve baba ile yakın hısımların bıraktıklarından erkeklere, ana ve baba ile yakın hısımların bıraktıklarından kadınlara azından da, çoğundan da farz edilmiş birer nasîb olarak, hisseler vardır.” (Nisa sûresi: 7) Câhiliyet devrinde kızlar, kadınlar ve çocuklar, mîras alamazlardı. O hak, ancak harbden ganîmet alan, yaşadıkları yerleri (memleketi) müdâfâ eden kimselere mahsusdu. Bu âyet-i kerîmenin nüzûlüyle, kadın ve kızların mîrasdan men edilme âdeti kaldırılmış oldu.

“Mîras taksim olunurken (mirasçı olmayan) hısımlar, yetimler, yoksullar da hazır bulunursa, kendilerini ondan (bir şey vererek) rızıklandırın, (gönüllerini alarak) güzel sözler de söyleyin.” (Nisa sûresi: 8) Bu emir nedb’e dâirdir. Yâni öyle yapılması mecburi değil, bir insanlık ve şefkat sadakasıdır.

“Arkalarında âciz ve küçük evlâdlar bıraktıkları takdirde onlara karşı (hâlleri ne olacak diye düşünüp) endişe edenler, (himayeleri altındaki yetimler ve diğer mirasçılar hakkında da aynı hissi taşımamaktan) saygı ile korksunlar. Allah’dan sakınsınlar, (Gerek vâsîler, gerek onların yanında bulunanlar hâtıra, gönüle bakmayarak) sözü dosdoğru söylesinler.” (Nisa sûresi: 9)

“Gerçek, yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Ve yakında onlar, alevli bir ateşe (Cehennem’e) gireceklerdir.” (Nisa sûresi: 10)

“Allah size (mîras hükümlerini şöylece) tavsiye (ve emr) eder: Evlâdlarınız hakkında (ki hüküm) erkeğe, iki dişinin payı mikdârıdır. Fakat onlar (o evlâdlar) ikiden fazla kadınlar ise (ölünün) bıraktığının (terekenin) üçte ikisi onlarındır. (Kız evlâd) bir tek ise, o zaman (bunun) yarısı onundur. (Ölenin) çocuğu varsa ana ve babadan her birine terekenin altıda biri (verilir.) Çocuğu olmayıp da ona, ana ve babası mirasçı olduysa üçte biri anasınındır. (Erkek, kız) kardeşleri varsa o vakit altıda biri anasınındır. (Fakat bütün bu hükümler, ölenin) edeceği vasiyyet (in yerine getirilmesin) den veya borcundan (ödenmesinden) sonradır. Siz babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin, fayda cihetinden, size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bu hükümler ve hisseler) Allah’dan birer farizadır. Şüphesiz ki, Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hüküm ve hikmet sahibi O’dur.” (Nisa sûresi: 11)

“Zevcelerinizin çocuğu yoksa terekesinin yarısı sizindir. Eğer onların çocuğu varsa, size terekesinden (düşecek hisse) dörtde birdir. (Fakat bu da) onların (zevcelerinizin) edecekleri vasıyyeti ve borcu edadan sonradır. Eğer çocuğunuz yoksa, bıraktığınızdan dörtte biri onların (zevcelerinizin)dir. Şayet çocuğunuz varsa, terekesinden sekizde biri edeceğiniz vasıyyet ve borc(un edâsın)dan sonra onlarındır. Eğer mirası aranan erkek veya kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olur ve onun erkek veya kız kardeşi bulunursa, bunlardan her birinin (hakkı) altıda birdir. Eğer onlar bu (mikdârdan) çok iseler, o hâlde onlar, (ölünün) edeceği vasıyyet ve borc(un edasır)dan sonra üçte bîrde ortakdırlar. (Gerek vasıyyetde ve gerek borç ikrarında, mirasçılara asla) zarar verici olmamalıdır. (Bu emirler ve hükümler) Allah’tan (size) bir vasıyyettir. Allah (her şey) hakkıyla bilendir, halimdir (Cezayı geciktirirse de ihmâl etmez.)” (Nisa sûresi: 12

“(Habîbim) senden fetva (dînin hükmünü) isterler. De ki: “Allah, babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmü (şöylece) açıklar: Eğer (erkek veya kız) evlâdı (ve babası) olmayan bir erkek ölür, onun (ana-baba bir veya sâdece baba bir) bir tek kız kardeşi kalırsa, terekesinin yarısı onundur. Eğer (mîrasçı) erkek kardeş ise, çocuksuz (ve babasız) ölen kız kardeşinin (vefatıyla) bıraktığı (nın tamâmını alır.) Eğer (aynı şartlarla kalan) kız kardeş iki (veya daha ziyâde) ise, oğlan kardeşinin bıraktığının üçte ikisi(ni alırlar.) Eğer (yine aynı şartlarla mirasçılar) erkek ve kız kardeşler ise o zaman erkek için dişinin iki hissesi (vardır.) Allah size şaşırırsınız diye (dînimizin hükümlerini) açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Nisa sûresi: 176) Eshâb-ı kiramdan Câbir bin Abdullah (radıyallahü anh) hasta olduğu zaman, Resûlullah efendimiz ziyaretine gitmişti. Hazret-i Câbir (radıyallahü anh); “Yâ Resûlallah! Ben kelâleyim (babasız ve evlâdı olmayan bir kişiyim.) Mîrasım ne olacak?” diye sordu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Ahkâmdan en son inzal buyrulan âyet-i kerîme budur.

Mîras bölünürken, erkek çocuklara kız çocukların iki katı verilmesi, çok kerre bâzı kimselerin yanlış düşünmelerine sebeb olmaktadır. İslâmiyet’te kadın, mîrasdan hiç bir şey almaya muhtaç bırakılmayıp, onun bütün ihtiyaçlarını; kocası, babası, erkek kardeşi ve amcası gibi mahrem yakınları, çalışıp, kazanıp, ona vermeğe mecbur tutulmuştur. Erkeklerin bu güç vazifelerinden dolayı, mîrasın hepsini almaları lâzım gelirken, İslâmiyet kadınlara iltimas ederek, erkeğe verilenin yarısını da onlara vermektedir. Erkek, kadına bakmağa mecbur, kadının ise, kendine bile bakması lâzım olmadığı hâlde, İslâmiyet kadını kayırmakta, ona ayrıca mîras da vermektedir. İslâmiyet’te kadınların çok kıymetli oldukları buradan da anlaşılmaktadır.

İslâmiyet’ten önce Mısırlılarda, Çin Hukûkunda, Japonlarda, Brehmenlerde, İranlılarda, Roma hukukunda, Eski İsrail hukukunda kızlar, verasetten tamamen mahrum idi. Arablarda eli silâh tutmayan, memleketini müdâfaa edemiyen küçük çocuklar, kızlar, kadınlar vâris olamazdı. Ölen kimsenin malı-mülkü, en yakınlarından erkek olup, harp edebilecek yaşta olanlara verilirdi. İslâm dîni, küçük çocukları ve kadınları mîrasa ortak ederek mağduriyetten kurtarıp, erkekler gibi mîrasa ortak yaptı. Resûlullah efendimiz zamanında Uhud harbine iştirak edip bu harpte şehâdet şerbetini içen Sa’d bin Rebî’nin (radıyallahü anh) zevcesi, iki kızını alarak Resûlullah efendimizin huzuruna geldi ve; “Yâ Resûlallah! Bunlar, şehîd olan Sa’d’ın kızlarıdır. Şimdi amcaları, mallarını ellerinden alarak kendilerine bir şey vermediler. Hâlbuki, bunlar malsız evlenemeyeceklerdir” diyerek durumlarını arzetti. Peygamber efendimiz de; “Allahü teâlâ bu mes’elede hükmünü bildirir” buyurdular. Bunun üzerine mirasla ilgili Nisa sûresi on birinci âyet-i kerîmesi nazil oldu.

Bu mîras âyet-i kerîmesi inip, erkek ve kız çocukları, ayrıca ana ve babayı vâris kılınca, müslümanlar o zamana kadar, gerek kendi aralarında, gerek komşu devletlerde gördükleri hâle uymayan bu taksime hayret ettiler ve; “Nasıl olur da zevceye dörtte bir veya sekizde bir, kız çocuklara yarım verilir ve küçük çocuklar vâris olur. Hâlbuki, bunlar içinde düşmanla savaşan ve ganîmet alabilecek kimse yoktur” dediler. Sonra da Allahü teâlânın emrine saygı ve muhabbetle uydular. Onların bu hayretleri, bu mîras taksiminin ehemmiyetini göstermektedir.

İslâm hukukuna göre; kayıp olan kimse, hükmen ölü sayılır. Ana rahminde canlandıktan sonra, öldürülüp diyeti verilen kimse de takdîren ölü sayılır. Bu ikisinin de malları vârislerine taksim edilir. İki kardeşten biri Çin’de, diğeri İspanya’da aynı gün güneş doğarken ölseler, İspanya’da ölen diğerine vâris olur. Çünkü güneş, Çin’de daha erken doğmaktadır. Feraiz ilmine göre; vefat edenin bıraktığı maldan ve mülkten, sıra ile şu işler yapılır: 1-Hiç bir dağıtma yapmadan önce cenazenin kefenleme ve defn masrafları verilir. 2-Kalanın hepsinden borçları ödenir. 3-Geriye kalan mal-mülk piyasaya göre değerlendirilip, üçe bölünür. Bir kısmı ile, İslâm dînine uygun vasiyetleri yerine getirilir. Diğer iki kısım eşyanın, değerlerine göre, kendileri veya satılıp paraları vârislere şöyle dağıtılır:

A-önce, eshâb-ı feraiz denilen 12 kişiye, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen hakları verilir. Bu haklara farz adı da verilmiştir. Eshâb-ı feraiz, Kur’ân-ı kerîmde 6 sınıfa ayrılmıştır. Her sınıfın hissesi (farzı) ayrı ayrı bildirilmiştir. Bu hisselerde, mîrasın 1/2’i (nısıf), 1/4’i (rubu’), 1/8’i (sumun), 2/3’si (sülüsân), 1/3’i (sülüs) ve 1/6’i (südüs)dür. Hepi 40 hâldir. Bunlardan dördü erkektir. Eshâb-ı ferâizden olan kimseler: 1-Baba, 2-Dedeler (sahih), 3-Erkek kardeşler, 4-Zevç (koca), 5-Kızkardeşler, 6-Zevce (eş), 7-Kızlar, 8-Oğlunun kızları, 9-Ana-baba bir kızkardeşler, 10-Baba bir kız kardeşler, 11-Anne, 12-Nineler.

B-Eshâb-ı ferâizden artan mal, Asabe denilen akrabadan meyyite yâni ölene en yakın olanına verilir. Asabe yok ise, bunlar da, eshâb-ı ferâize dağıtılır. Fakat zevç (koca) ve zevceye bu sefer verilmez. Asabe olanlar (sıraya göre):

1-Oğul, 2-Oğlun oğlu, 3-Baba, 4-Dede (sahih ced), 5-Ana-baba bir veya baba bir erkek kardeşler, 6-Erkek kardeşlerin oğlu, 7-Ana-baba bir amca veya baba bir amcalar, 8-Amcaoğulları, 9-Âzâd olan köle veya cariyeyi azâd eden adam.

C-Eshâb-ı ferâizden ve asabelerinden kimse yok ise, Zevil-erhâm denilen akrabaya verilir. Bunlar 10 sınıf olup, yakınlık sırası ile şunlardır: 1-Kızlarının çocukları ve oğlunun kızlarının çocukları, 2-Cedd-i fâsid ve Cedde-i faside, (Arada ana bulunan dede ve nineler) 3-Kız kardeş çocukları, 4-Anadan kardeş çocukları, 5-Erkek kardeş kızları, 6-Amca kızları, 7-Anadan amca ve çocukları, 8-Teyzeler ve ana-babanın dayıları ve bunların çocukları, 9-Dayılar ve ananın-babanın halaları ve bunların çocukları. 10-Beytülmâldir.

D-Zevil-erhâmdan da kimse yoksa (Mevlel-muvâlât) denilen adama verilir. Bir zımmî, (yâni gayr-i müslim vatandaş) veya harbî (vatandaş olmayan gayr-i müslim) bir müslümanın yardımı ile îmâna gelir ve bu müslümanı velî kabul ederse, yâni onun emrine girerse, borçlarını ödemeği kabul ederse, bu müslüman onun Mevlel-muvâlâtı olur.

E-Yukarıdaki vârislerden hiç biri yoksa, mîrasın 2/3’si yine vasiyete harcanır. Vasiyeti de yoksa, meyyit zımmî olsa bile, beytülmâl (devlet) alır. Mîrasa dört şey mâni olur: 1-Köle mîras alamaz. 2-Kısas veya keffâreti gerektirecek şekilde meyyitin katili olan vâris mîras alamaz. 3-İki ayrı dinden olanlar ve mürtedler (müslümanlıktan ayrılanlar) mîras alamaz. 4-Kaldıkları yerler, ayrı ülke olanlar da mîras alamazlar. Asabelerden, ölene yakın olanlar, uzak olanları mirastan mahrum bırakırlar. Babası sahip çıkmayan veled-i zina yâni nesebi sahih olmayan çocuk da vâris olamaz.

İslâm hukukunda 5 çeşit arazi vardır: 1-Mülk olan topraklar. Bunların sahibi ölünce, toprak satılıp parası ile sahibinin borcu ödenebilir. Kalanının üçte birinden vasiyeti yapılır. 2/3’si vârislerine, mirasları miktarında verilir. 2-Mîrî topraklardır ki, mülkiyeti devlete aittir. Bunlar şahıslara peşin para karşılığı, tapu senedi ile kiraya verilir. Alanın mülkü olmaz. Satılamaz ve vârislerine mîras olamaz. Tapu sahibi ölünce, toprak erkek ve kız çocuklarına eşit olarak verilir. Şimdi mîrî toprak kalmamış, herkesin mülkü olmuştur. 3-Vakıf toprakları, 4-Umûma terk edilen topraklar (metruk arazi). 5-Ölü topraklar. Devletin ve kimsenin olmayan topraklardır.

Ferâizin taksimini gerektiren problemleri çözebilmek için daha birçok bilgileri öğrenmek lâzımdır. Bunlar fıkıh kitaplarında açıklanmıştır.

Ferâiz problemlerinin çözülmesini, din âlimleri hemen yapardı. Ali’ye (radıyallahü anh) minberde iken en karışık problemleri sorarlardı. Kâğıda, kaleme lüzum kalmadan, hepsini zihinden çözer, hemen cevâb verirdi. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri ve diğer İslâm âlimleri de böyle idiler. Her devirde ölen müslümanların mallarına, öldüğü gün gelen mîrâs taksîm işleri ile vazîfeli kâdılartarafından el konulur, kimsenin haksız olarak istifâdesine müsâade edilmezdi. Hemen mirasın taksîmi yapılır, hak sahiplerine malları teslîm edilirdi. Böylece, müslümanların bilmeden yetîm malı yemeleri önlenir, insanların kursağına haram lokma girmesine mâni olunmaya çalışılırdı.

Ferâiz ilmine dâir bir çok eserler yazıldı. Bunlardan en meşhûru Muhtasar-ı Secâvendî’dir. Bu eserin bir çok şerhleri vardır. Bunlar içinde büyük âlim Mevlânâ Şemseddîn Fenârî Şerhi çok meşhûrdur. Haleb âlimlerinden Şeyh Ahmed Hanbelî de buna geniş bir şerh yazmıştır. Anadolu’da yetişen âlimlerden Muhsîn-i Kayserî’nin de manzume şeklinde bir şerhi vardır.

İslam Tarihi Ansiklopedisi

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Dini Konular, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

Erbein – Çile – Çilehane Nedir Nedemektir ?

Posted by Site - Yönetici Ocak 18, 2018

Erbein – Çile – Çilehane Nedir Nedemektir ?

Erbeîn” veya daha yaygın ismiyle “Çile” bir kişinin kırk gün, insanlardan uzak bir şekilde, bütün madde alemiyle alâkasını kesip, sadece Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsı, Ailâhü Teâlâ hazretlerine ibâdet etmek niyetiyle tenhâ bir köşeye çekilmesidir.

İnsanların Allâhü Teâlâ hazretlerine yaklaşmak ve ibâdet İçin girdikleri makama “Çilehâne” veya “Halvethâne” denilirdi.

Gönül erleri bu halvethânelere girip orada Rabbine vasıl olmak ve Allah’ın rızâsını kazanmak için ibâdet ederlerdi.

Çile, Musa Aleyhisselâm’ın bu hadisesine ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin peygamberliğinden önce Hıra mağarasında uzlete çekilmesine dayanmaktadır….

Anadolu’nun bir çok yerlerinde çilehâne, halvethâne ve benzeri isimlerle anılan ibâdet mekânları vardır. Belki çevrenizde bu mübarek makamları görmüşünüzdür. Bizim köyde rahmetli dedelerimden kalma halvethâne var. Bizim köy yani Şanlıurfa ilinin Siverek ilçesinin Darağun köyü ki eskiden şehre üç saatlik uzaklıktaydı. Şu an köyde arası bir yol geçtiği için bu mesafe vasıta ile 10 dakikaya inmiştir…Köyümüz 20-30 hanelik küçük bir köydü. Köyün şehre uzaklığına rağmen rahmetli dedem Hacı Ali Efendi (r.h.) köyden uzak bir dağın içinde taştan bir halvethâne yapmıştı. Halvethânenin duvarları taş olduğu gibi tavan ve tabanı da taş idi. Ancak bir kişinin içinde namaz kılabileceği genişlikte olan bu halvethânede çile çekmek için Rabbine ibâdet ederlerdi. Rahmetli dedemin bir çok rençberleri, çoban ve çiftçileri vardı. Dünyevi işlerini onlar görürdü. Kendisi daha gençliğinde ibâdetine riya girmesin diye oraya köyden bile uzak bir mesafede olan halvethânesine gider… Bütün dünyadan uzaklaşarak Rabbinin rızâsını arardı… Kim bilir kendisinden önce de daha nice gönül erleri o halvethânede çile çekmişlerdi…

O halvethânede ihlas ile yapılan ibâdetlerin bereketiyle yıllar sonra rahmetli dedem doksan yaşlarında Râbıta-ı şerife ile müşerref oldu…

Köyüme her gidişimde o halvethâneye giderim. Manevî havasını teneffüs eder ve orada Allâhü Teâlâ hazretlerine İbâdet İçin çile çeken erenlerin zikir seslerini sanki duyar gibi olurum…
Çok duygulanırım…

Özellikle Kadirî, Rüfâî ve Şazelî gibi tarikatlarda çile’nin büyük bir yeri vardır. Bu inkıtaya uğrayan tarikatların sahte şeyhleri ve o şeyhlerin zavallı müritleri çile çekmek yerine “ÇİLLEK” (yani boğazına düşkün, yiyici takımı ve leziz, tatlı ve hoş yemekleri düşünen, tasavvufu dünyevî nazlarına alet eden, tarikatları para kazanma ocakları haline getiren kişiler) olmuşlardır. Mütercim.

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin şu hadis-i şeriflerinde olduğu gibi;

-“Kim kırk gün, Allâhü Teâlâ hazretlerine hâlis (ve muhlis) olursa, hikmetin kaynaklan (membaı fişkırıp) onun kalbinden dilinin üzerine zahir olur.”Kenzu’l-Ummâl: 5271

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/171.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Dağların Fazileti

Posted by Site - Yönetici Ocak 16, 2018

Dağların Fazileti

Çünkü yeryüzü dağlar olmadan istikrar edemezler. Hak Teâlâ hazretleri, yeryüzünü dağlarla sabit kıldı. (Ve yerin dengesini dağlarla sağladı…)
Dağlan, kendi katında bir hikmetle yeryüzüne kazık yaptı.
Emâneti dağlara arzetti . (Emâneti dağlara arzetmesi)
dağların;
1- Tesbit (sabit olmak),
2- Temekkün (yerleşmiş olmak),
3- Tefrid (fert ve tek olması),
4- Yüce ve yüksek olmalarındandır…
İşte bütün bu hususiyetlerinden dolayı dağlar, mekânların üzerine faziletli kılındı.
Dağlar, kelâm (ilâhî kelâmın tecelli etmesine) şâhidlik etme şerefine nail oldular.
Cemâl’in tecellisine taalluk ettiler.
Emânetler kendisine arz edildi.
Muhammedî sadrın şerhi (açılması) dağda oldu.
Mûsâ Aleyhisselâm’ın münâcaatı dağda oldu.
işte bundan, makamlarda fazilet ve faziletli kılınmanın var olduğu ortaya çıktı…

Allâhü Teâlâ hazretleri şöyle buyurdu:
-‘Değil mi ki biz arz’ı bir döşek yaptık, Ve dağları birer kazık…” en-Nebe1:

Ruhanîlerin Cemaati

Hazret-i Şeyh Üftâde el-Bursevî (k.s.) efendi buyurdular:

Cemaatlerin en hayırlısı ruhaniler cemaatidir. Ruhanilerin, cemaati ise dağlar boş yerlerdedir. Ruhanîlerin bir yerde toplandıklarının alâmeti ise, o yerin yeşilliğinin ve güzel görünümünün hiç gitmemesi yaz ve kış mevsimlerinde kayıp olmamasıdır.

Şeyh Üftâde (k.s.) buyurdular:

-“Biz dahi, ruhanîlerin toplanmaları üzerine bu dağa ve bu mekâna geldik!”

Bursaya Uğrayanlar

Bu fakir (Şeyh Allâme İmam İsmail Hakkı Bursevî k.s. hazretleri) derim ki:

Şeyh Üftâde (k.s.) hazretleri bu dağ ve mekân sözleriyle Bursa şehrinde bulunan, kendi yüce ve mükemmel olan zaviyesinin yerini kasdetti. Zaviyesi burada dağın eteğinde olup (halk) tarafından bilinmektedir. Şeyh Üftâde (k.s.) hazretlerinin zaviyesini ziyaret ettim ve onun (k.s.) hazretlerinin şehrin kalesinin içinde olan kabrini ziyaret ettim.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 9/174.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Kim benim velî kuluma (evliyâullaha) düşman olursa…

Posted by Site - Yönetici Ocak 15, 2018

Kim benim velî kuluma (evliyâullaha) düşman olursa…

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri Eshabına şöyle buyurdular:
Allahü Teâlâ Hazretleri buyurdular:

Kim benim velî kuluma (evliyâullaha) düşman olursa; ben ona harb ilân ederim.
Kulum hiçbir şey ile bana yaklaşamaz; ancak ona farz kıldığım ibâdetleri sever (ve ihlas ile ifâ eder)se yaklaşır.

Kulum (farzları sevdikten sonra) her zaman bana nafile (ibâdet-ler)ile yaklaşır. Farz ve nafile ibâdetlerin sonucu ben onu severim. Ben onu sevdiğim zaman, onun kulağı olurum, benimle işitir, onun o gören gözü olurum, benimle görür, onun o tutan eli olurum, benimle tutar ve onun o yürüyen ayağı olurum benimle yürür. Yemin olsun ki, eğer o kulum dua edip, benden bir şey isterse, mutlaka dilediğini veririm. Eğer o bir serden bana sığınırsa, mutlaka onu korurum.”

Sahih-i Buhâri: 6021

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hadis-i Şerifler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Kar insanlara neleri düşündürüyor ?

Posted by Site - Yönetici Ocak 14, 2018

Kar insanlara neleri düşündürüyor ?

Kar; İlahi Rahmet elinin yerin yüzüne sürdüğü bir krem gibi, yeri nemlendiriyor.Çatlakları tamir ediyor, canlandırıyor.İnsana ni’meti hatırlatıyor. (Burada şükür var)

Kar; Settar olan Allah’ın cc yeryüzüne serdiği bir yorgan.İnsana tevbeyi, günahlarınını silinmesini,ma’sumiyeti hatırlatıyor (Burada
tevbe var)

Kar; Bir açıdan yeryüzü mezarının üzerine atılan ölü toprağı.İnsana ölümü hatırlatıyor.

Kar; Karlı zeminde yürürken, düşmemek için azami gayret göstermeyi, bu yönüyle de müslümana günaha bulaşmamak için
attığı adıma dikkat etmeyi hatırlatıyor. (Takva var)

Kar ; Düşe kalka,bata çıka yürürken,soğuktan ellerini oğuşturup
gözlerini kısarken zorluklara karşı sabretmeyi hatırlatıyor.(Burada
Sabır var.)
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hadislere lüzumsuz demek

Posted by Site - Yönetici Ocak 5, 2018

Hadislere lüzumsuz demek

Sual: Bazı mezhepsizler, (Hadisler lüzumsuzdur, Kur’an yeter. Kur’anda olmayıp da, hadislerle bildirilen haramlara itibar edilmez) diyorlar. Bu sözler, küfür değil mi?

CEVAP
Elbette, küfürdür. Böyle söyleyenler, hadis-i şerifleri kabul etmedikleri gibi, âlimlerin (Küfürdür) diye verdiği fetvaları da kabul etmezler. (Kur’an yeter) derler. Tabiî Kur’andan da, Resulullah’ın ve âlimlerin anladıklarına değil, kendi anladıklarına uyarlar. Sonra da, (Allah böyle diyor) veya (Kur’an böyle yazıyor) diyerek kendi anlayışlarını Allah’ın emri gibi pazarlamaya çalışırlar.

Kur’an-ı kerimi toplayan Eshab-ı kiram olduğu gibi, hadis-i şerifleri toplayan ve nakleden de Eshab-ı kiramdır. Eshab-ı kiramdan şüphe etmek, Kur’an-ı kerimden de, şüphe etmeye yol açar. Eshab-ı kiramın hâşâ hadis uydurduğunu sanmak çok tehlikelidir. Onların hepsinin cennetlik olduğu âyet-i kerimeyle bildiriliyor. Hadislerden, sahihlik yönünden şüphe değil de, bizzat hadislerin kendisini lüzumsuz görmek, (Resulüme uyun!) emrini inkâr olacağı için küfür olur. Hâşâ Allahü teâlâ, (Resulüme uymayın, Kur’an size yeter) mi demiştir? Aksine Resulüne uyulmasını emretmiştir. (Allah ve Resulüne itaat edin!) mealinde çok âyet-i kerime vardır. Bu âyetler nasıl inkâr edilir? Bir de Resulüne uymak, ona itaat etmek Allah’a itaatten farklı değildir. Bir âyet-i kerime meali:
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]

Resulullah’ın dine ait her sözü vahye dayanır. Bir âyet-i kerime meali:
(O, kendiliğinden konuşmaz, her sözü vahye dayanır.) [Necm 3-4]

Allah’a inanan, nasıl olur da, (Resulünün vahye dayanan sözlerine lüzum yoktur) diyebilir?

Allahü teâlâ, her peygambere tâbi olunmasını, ona uyulmasını emretmiştir. Bir âyet-i kerime meali:
(Biz her peygamberi kendisine itaat edilsin diye gönderdik.) [Nisa 64]

Resulullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Kur’an-ı kerimde bulamadığımız birçok şeyleri haram etmiş, birçok şeyleri de farz olarak bildirmiştir. İşte üç âyet-i kerime meali:
(O Peygamber, güzel, temiz şeyleri helâl; çirkin, pis şeyleri haram kılar.) [Araf 157]

(Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram ettiği şeyi haram tanımayan ve hak dini [İslamiyet’i] din edinmeyen kimselerle; zelil bir hâlde kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.) [Tevbe 29]

(Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]

(Yalnız Kur’an yeter) diyenler, bu âyetlere kesinlikle inanmıyorlar. İnansalar, (Hadisler lüzumsuz) demezler. Resulünün emrettiğini alıp, yasakladığından kaçarlar.

Kaynak : Dinimizislam

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: