Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Haziran 2016

Kıyamet Alametleri

Posted by Site - Yönetici Haziran 30, 2016

Kıyamet Alametleri

Kıyamet Alametleri

Haddâdî (r.h.) tefsirinde buyurdu:
Efendimiz (s.a.v) hazretleri buyurdular:
Güneş battığı zaman, meleklerin uçma hızlarıyla yedinci kat semâ’ya yükseltilir. Ve Arş’ın altında hapsedilir. Oradan, doğudan mı yoksa batıdan mı doğacağı hakkında hep izin ister. Ay da böyledir… Bu durum, Allâhü Teâlâ hazretlerinin kullarının tevbelerinin (kabulünün ve kabul edilmeyişinin mîkâtine) vakit kıldığı zamana kadar devam eder. (Zaman gelir) yeryüzünde günahlar ve ma’sıyetler çoğalır.

Ma’rûf (şeriat ve akla uygun olan iyilik ve güzellikler) gider. Hiçbir kimse artık iyiliği (marûfü) emretmez. (Emr ma’rûf kalkar…) Münker (şeriata zıt olan şeyler) yayılır. Hiçbir kimse insanları münkerden nehyetmez…
insanlar, bunu yaptıkları zaman, güneş Arşın altında hapsedilir. Bir gece miktarı geçtiğinde, secde eder ve Rabbinden izin ister;
Nereden doğacağını!” sorar.
Kendisine cevap verilmez.
Ta ki ay da kendisi gibi arşın altında hapsedilir. Beraber secde ederler. Ay da Rabbinden izin ister;
Nereden doğacağını?” sorar.
Kendisine cevap verilmez.
İkisi üç gece miktarı hapsedilirler. 0 gecenin uzunluğunun miktarını ancak teheccüd namazını kılanlar bilirler. Onlar o gün yeryüzünde insanlar tarafından küçümsenen çok az bir kalabalıktırlar.
Onlardan biri o gece uyur; daha önceki gecelerde uyuduğu gibi… Sonra geceleyin kalkar, teheccüd namazını kılar, vird, zikrr ve evradını okur. Sabah olmaz… (Bir türlü gece bitmez.)
Bunu kabul etmez. Çıkar ve göğe bakar ki hâlâ gecedir. Gece hâlâ yerindedir. Yıldızlar, deveran etmektedir. Bunu bir türlü tanımaz ve kendisinin zanlar içinde olup zannetmekte olduğunu sanır. Ve kendi kendisine derki:
Acaba okumayı hafif mi yaptım? Namazı mı kısalttım? Yoksa her zaman kalktığım saatten önce mi kalktım?” der. {Bir türlü karar veremez! Şaşkın bir halde) namazgahına geri döner, ikinci gecedeki namazı gibi namaz kılar. Sonra yine dışarıya çıkıp havaya bakar. Bir türlü sabahı görmez. Korkusu şiddetlenir. Korkuya kapılır. 0 gece, teheccüd namazı kılan bütün mü’minler, kendi memleketlerinin mescidlerinde toplanırlar. Ağlama ve tazarru ile Allâhü Teâlâ hazretlerine yalvarırlar.

Allâhü Teâlâ hazretleri, Cebrail Aleyhisselâm’ı güneş ve ay’a gönderir. Onlara der ki:
Allâhü Teâlâ hazretleri size batma yerinize dönmenizi emrediyor! Oradan (batıdan) doğun!” Artık sizin için yanımızda ne ziya ve ne de nur (yani ışık yansıtmak) yoktur.
Ay ve güneş bunun üzerine Allâhü Teâlâ hazretlerinin korkusundan titreyerek ağlarlar. Onların ağlama seslerini yedi kat göğün içinde olanlar ve Arşın ehli olanlar işitirler.
Sonra bütün mahlûkat ölüm ve kıyamet korkusundan ağlamaya başlar.
Bu arada teheccüd ehli olanlar ağlama, sızlama ve yalvarma içindedirler; gaflet ehli ise gafletlerindedirler. Bir de bakarlar ki ay ve güneş simsiyah (kapkaranlık) bir şekilde batıdan doğarlar. Güneşin ziyası yoktur; ayın da ışığı yoktur. Her ikisi küsüf (tutulma) sıfatlarında oldukları halleri üzerinedirler.

Ve Güneş Ve Ay Toplanır.

İkisi yükselirler…. Yük devesi misâli… Onlardan her biri arkadaşıyla münazaa eder; önüne geçme halinde… O zaman dünya ehli bağrışmaya başlar.
Ağlarlar…
Amma sâlih insanlar… Onların ağlamaları kendilerine fayda verir. Onlar için ibâdet olarak yazılır.
Amma fâsık insanlar ise, onların ağlamaları o vakit kendilerine hiçbir fayda vermez. Kendilerinin aleyhine hasret ve nedamet (büyük bir pişmanlık) olarak yazılır.

Güneş ve ay yerin göğün göbeğine yani yansına ulaştıkları zaman, Cebrail Aleyhisselâm gelir. İkisinin boynuzlarından tutar ve onları yine batıya götürür. “Tevbe kapısı’nda batarlar…
Hazret-i Ömer (r.a.) sordular:
Babam ve anam sana feda olsun! Ya resûlallah, tevbe kapısı nedir?”
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdu:
Ey Ömer! Allâhü Teâlâ hazretleri, mağribin arkasında tevbe için bir kapı yarattı. Altından iki kanadı vardır. İki kanadının arası bir binekli kişinin kırk (son hızla) varabileceği kadar uzundur. Bu kapı, Aliâhü Teâlâ hazretleri mahlûkatı yarattığı günden bu yana açıktır. Ta güneşin batıdan doğacağı gecenin sabahına kadar da açık olarak kalacaktır.

Ay ve güneş bu (tevbe kapısında) battıkları zaman, bu iki kapı kanadı üzerlerine kapanırlar. İkisinin arası birleşir. Ve sanki ikisinin arasında hiçbir uzaklık (ve mesafe) yokmuş gibi olurlar.
Tevbe kapısı kapandıktan sonra artık hiçbir kulun tevbesi kabul edilmez. Onun (daha önce tevbe etmeyen kişinin) hiçbir hasenesi (güzel ameli) kendisine menfaat vermez; ancak daha önce muhsin (iman, tevbe ve hasene ehli) ise o hariç… Zira bu kişi bu gün (tevbe kapısı kapanmadan) önceki halleri gibi mükâfatlandırılırlar. Yapmış oldukları iyiliklerden dolayı kendilerine sevap yazılır, işte bu (hadis-i şerifte beyân edilen tevbe kapısı) şu âyet-i kerime(nin manâsıjdır:
Onlar ancak şunu gözetiyorlar: Ki, kendilerine melekler geliversin veya rabbin geliversin veya rabbinin ba’zı alâmetleri geliversin… Rabbinin ba’zı alâmetleri geldiği gün, evvelce îmân etmemiş veya îmânında bir hayır kazanmamış bir nefse, o günkü îmânı hiçbir fayda vermez. De ki: “Gözetin, çünkü biz şüphesiz gözetiyoruz”

İman Özgürlük İster

Allâhü Teâlâ hazretleri, bu vakitte (güneşin batıdan doğması ve tevbe kapısının kapanmasından sonra) imanı kabul etmez. Zira bu iman hakikatte kişinin kendi serbest ihtiyarî (özgür iradesiyle) etmiş olduğu bir iman değildir. Bu ancak helak olmak korkusundan edilmiş olan bir imandır. Zira Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu:
O vakit hışmımızı gördüklerinde, “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeylere küfrettik?” dediler. Dediler amma hışmımızı gördükleri vakit ki imanları, kendilerine fayda verecek değildi.
Allah’ın, kullarında geçe-gelen sünneti… Ve işte hüsrana bu noktada düştü kâfirler!

Tevbe Kapısı

İman ve tevbenin kabul olunmaması, sadece güneşin batıdan doğuşunu müşahede edenlere mahsus değildir. Bu doğrudur…
Zahir olan güneşin batıdan doğmasından sonra doğan veya daha önce doğmuş olup; o an henüz mümeyyiz olmayanların imanlarının kabul olunacağıdır. Bunun imanı (ve durumu hakkında geniş malûmat) “Şerh-i Mesâbih”te vardır… Bunların imanını sahih kabul etti.

Cesedler Şahidlik Edecek

Hazret-i Aişe (r.a.) buyurdu: -“Kıyamet ilk alâmetleri çıktığında;
1- Kalem, atılır,
2- Hafaza melekleri habsedilir (kişiden alınır)
3- Cesedİer, ameller üzerine şahidlik ederler.

Deccâl – Mehdî

İmam Süyûtî (r.h.) hazretleri buyurdular:
Mehdî aleyhir-Ridvân, Deccâl’dan yedi sene önce zuhur eder. Deccâl ise güneşin batıdan doğmasından on sene önce huruç eder (çıkar…).

Mehdinin Zuhur Zamanı

Mehdî Aleyhir-Ridvân, bin iki yüz (Hicrî 1200) yılında kıyam eder.
Veya bin iki yüz dört (1204) yılında zuhur eder.
Doğrusunu Allâhü Teâlâ hazretleri bilir.
Mehdi aleyhir-Ridvân`in zuhurundan önce başka şartlar da vardır. Benî Asfer (sarı oğullarının) hurucu ve başka alâmetler gibi.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri;8/271-274

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kıyamet, Kıyamet Alametleri, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Azrâil’den Kaçan Adam

Posted by Site - Yönetici Haziran 29, 2016

Mesnevide Geçen Hikayeler,Azrâil'den Kaçan Adam

Azrâil’den Kaçan Adam

Hz. Süleyman’ın hüküm sürdüğü devirlerde, bir adam koşa koşa saraya gelerek, Hz. Süleyman’ın huzuruna çıkar. Benzi sapsarı, korkudan tir tir titrer bir halde, Süleyman aleyhisselâmdan kendisine yardım etmesini ister. Hz. Süleyman bu adama sorar:
Ne oldu sana böyle? Seni bu kadar korkutan şey nedir?
Adamcağız nefes nefese: ”Azrâil bana öyle öfkeli baktı ki, canımı alacağından korktum. Koşup sana geldim.” Hz. Süleyman, ”Peki, benden isteğin nedir?’‘ der. Adamcağız, ”Ey canları koruyan adaletli padişah! Senin hükmün rüzgâra geçer, emret de beni Hindistan’a götürsün. Bel ki o zaman canımı kurtarırım” der.

Süyelman aleyhisselâm rüzgâra, adamı istediği yere bırakmasını emreder. Rüzgâr adamı Hindistan’ın iç taraflarında bir yere uçurarak bırakır.

Ertesi gün divan kurulur ve herkes Hz. Süleyman aleyhisselâmın huzurunda toplanır. Hz. Süleyman Azrâil’e, ”Dün bana bir adam geldi. Kendisine öfkeyle baktığını söyledi. O müslümanı evinden barkından, çoluğundan çocuğundan uzaklaştırmak için mi öyle baktın? Sebebi nedir?” der. Azrâil, ”Ey Süleyman! Ben ona öfkeyle değil, şaşkınlıkla baktım. Çünkü Cenâb-ı Hak bana, O kulumun canını bugün Hindistan’da al’ diye emir buyurmuştu.
Ben de o adamı burada görünce şaşırarak kendi kendime, ‘Bu adamın burada ne işi var? Yüzlerce kanadı olsa Hindistan’a varması çok zor’ dedim. Onun için adama tuhaf ve şaşkınlıkla baktım.

Fakat Hindistan’a gittiğim zaman adamı orada buldum, ve vazifemi yerine getirdim” diyerek Hz. Süleyman’ın sorusunu cevaplar.

***

İnsanlar ihtiraslarına kapılarak yoksulluktan ve ölümden korkarlar. Halbuki bütün dünya işlerimizi ölüm gerçeğini kabullenip, göz önünde bulundurarak yapmalıyız. Kimden, neyi kaçırıyoruz? Allah’tan kaçabileceğini düşünmek büyük bir cahillik değilmidir?

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Süleyman, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Hz. Ömer ve Romalı Elçi

Posted by Site - Yönetici Haziran 28, 2016

Mesnevide Geçen Hikayeler,Hz. Ömer ve Romalı Elçi

Hz. Ömer ve Romalı Elçi

Halifeler döneminde, dünyanın büyük bir bölümünü hâkimiyeti altında bulunduran Roma İmparatorluğu’ndan Medine şehrine bir elçi gönderildi.

Günler süren yolculuktan sonra Medine’ye yorgun bir şekilde ulaşan elçi, halifenin sarayını sordu.
Eşyasını indirip atını dinlendirmek istiyordu. Zafer üstüne zaferler kazanan, adaleti ile dillere destan olan bu büyük yöneticinin, görkemli bir sarayı olması gerektiğini düşünen elçi halka sarayın yerini sordu.

Medine halkı elçiye, ”Halifenin dünyalık sarayı yoktur ama çok aydınlık bir gönül sarayı vardır. Her ne kadar adı halife ve emîr olarak dünyaya yayılmışsa da o garip bir derviş gibi küçük bir evde oturur” dediler.

Daha önce hiç işitmediği sözleri duyan Romalı elçinin, Hz. Ömer’i görme merakı iyice arttı. Atını ve eşyasını bir kenara bırakıp, büyük insanı bir an önce görme sevdasına kapıldı.
Onun yabancı olduğunu ve Hz. Ömer’i aradığını anlayan bir bedevî kadın eliyle bir hurma ağacını göstererek, ”İşte şu hurma ağacının altında yatan Hz. Ömer’dir” dedi.

Elçi, gösterilen ağaca yaklaştığında heyecandan titremeye başladı. Orada uyuyan kişinin heybetinden etkilenmiş ve gönlü bir hoş olmuştu. Sevgi ve korku gibi birbirine zıt iki duygunun gönlünde belirdiğini hissetti. Şaşkın bir durumdaydı.
Kendi kendine, ”Ben şimdiye kadar nice padişahlar gördüm, sultanların huzuruna çıktım, ama hiçbiri beni, bu ağacın altında yatan sıradan görünümlü adam kadar heyecanlandırmadı” dedi.

Saygıyla yanına yaklaşarak elini bağlayıp beklemeye başladı.
Bir müddet sonra Hz. Ömer uykudan uyandı ve ayağa kalktı. Elçi Hz. Ömer’e saygı gösterip, selâm verdi.
Hz. Ömer (r.a) elçinin selâmını aldı. Korkudan yüreği çarpan elçiyi yanına çağırarak sakinleştirdi. Gönlünü alıp neşelendirdi. Karşılıklı konuşmaya başladılar. Hz. Ömer’in içten davranması sohbetlerini koyulaştırdı.

Hz. Ömer, dışı yabancı gibi görünen o elçinin içini uyanık ve dost buldu. Onun ruhunun ilâhî sırları arzuladığını sezdi.
Elçiye Allah’ın sıfatlarından bahsetti. Sohbet sırasında elçi: ”Ey müminlerin emîri! Ruh, yücelikler âleminden yeryüzüne nasıl indi? Sonsuzluklar âleminde özgür iken, ten kafesine neden girdi?
Hz. Ömer: ”Hak ruha efsunlar okudu, kıssalar söyledi, ruh da ilâhî emirle büyülendi. Bazı şeyler maddîleşince anlam kazanır. Örneğin, yağmur damlaları sedeflerin içinde inci olur. Kan damlaları ceylanın karnında misk kokusuna dönüşür.
Ekmek sofrada cansızken, insan vücudunda neşeli bir ruh kesilir.

Elçi bu cevap karşısında zihnindeki bütün sıkıntılardan kurtulduğunu, ruhunun hafiflediğini hissetti. Asıl olanın ne olduğunu keşfetti. Fakat böyle büyük bir kaynağı bulmuşken bırakmak istemedi. Faydalanmak için sormaya devam etti.
Duru ve berrak bir su gibi olan ruhun, bulanık bir yer gibi olan cesette hapsedilmesinin hikmeti nedir?
Hz. Ömer: ”Ses ve sözle ilgisi olmayan mânayı neden kelimelerle ifade ediyorsak, neden yazıya döküyorsak, ruh da bu yüzden beden denilen kalıba sokulmuştur.”

Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, elçiyi mâna kadehinden içki içmiş gibi mest etti. Kendinden geçirdi. Getirdiği haberi de ne için geldiğini de unuttu.

Allah’ın büyüklüğüne, gücüne kuvvetine şaşırıp kaldı. Bu makama ulaşınca da elçiği bıraktı ve mâna âleminin padişahı oldu.

***
Mevlânâ hazretleri, bu kıssada, yaratılışı, varlıkların yaratılışındaki hikmet ve kudreti, yaratılıştaki gelişmeyi, insanın nefsinden geçmemesinin demir zincirlerle bağlanmaktan farksız olduğunu, kendisine has üslûbuyla anlatıyor.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Ömer, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Tâcir ile Papağan

Posted by Site - Yönetici Haziran 27, 2016

Mesnevide Geçen Hikayeler,Tâcir ile Papağan

Tâcir ile Papağan

Ticaretle uğraşan bir adamın güzel bir papağanı vardı. Bir gün bu tâcir işi gereği Hindistan’a gitmek için yol hazırlığına başladı. Cömertliği ile tanınan bu tüccar, köle ve câriyelerine tek tek sordu: ”Sana Hindistan’dan ne getireyim?
Ne istersin?” Her biri ayrı ayrı istekte bulundu. Bu cömert ve iyi kalpli tüccar onların isteklerini not aldı.
Getireceğine dair söz verdi.
Sıra papağana geldi. Ona da sordu: ”Ey güzel kuşum, sen ne istersin?” Papağan, ”Oradaki papağanları görünce, halimi onlara anlat. Papağanımın size selamı var. Sizi özlediğini ve kurtuluşu için çare bulmanız konusunda yardımcı olmanızı istiyor dersin” dedi. Sözlerine devam ederek. ”Ben gurbet ellerde özlemle ve ayrı düşmenin ıstırabıyla çırpınırken, sizlerin yeşil ormanların güzel ağaçlarının dallarında dolaşarak keyfetmeniz reva mıdır? Dostların vefası böyle mi olur? Sizler boylu poslu güzel eşlerinizle zevk sefa içerisindesiniz. Ben ise burada mahpusum. Yüreğim kan ağlar. Hiç olmazsa, sabahın seherinde şu garibi de hatırlayın.
Dostların dostu hatırlaması mutluluktur. Başka bir şey istemiyorum” dedi.

Tüccar, papağanın selâmını ve mesajını oradaki dostlarına götürmeyi de kabul ederek kervanını hazırlayarak, yola koyuldu. Günlerce yol aldıktan sonra, Hindistan’ın öbür ucuna vardı. Ağaçların üzerinde papağanları görünce, atını durdurarak onlara seslendi. Evde kafeste beslediği papağanın selâmını bildirdi. Söylemesini istediği sözleri, bir bir aktardı.

Tüccar sözlerini bitirir bitirmez, oradaki papağanlardan biri birkaç kere titredi. Nefesi kesilerek düşüp öldü.
Bu durumu görünce söylediğine de söyleyeceğine de pişman oldu.
Kendi kendine, ”Bir canlının ölümüne sebep olarak günaha girdim. Galiba bu papağan, benim papağanın ya bir yakını ya da çok candan seveniydi” diye düşündü.

Hindistan’daki alışverişini bitirerek memleketine döndü.
Herkesin istediklerini birer birer teslim etti.
Papağan, tüccarın hediyeleri dağıtmasını kafesinden izliyordu.
Köle ve câriyelerle işi bittiğinde sahibine seslendi. ”Benim armağanım nerede? Papağan dostlarıma selâmımı ulaştırdın mı? Onların haberlerini bana anlat ki, ben de diğerleri gibi mutlu olayım.” Tüccar, ”Sevgili kuşum! Bana öyle bir iş yaptırdın ki, sana uyup da nasıl böyle bir cahillik yaptığıma hâlâ yanmaktayım. Bin pişman oldum ama
pişmanlık neye yarar?”

Papağan bu sözleri duyunca olanları daha çok merak etti.
Sevgili kuşunun ısrarlarına dayanamayan tâcir, olanları başından sonuna bir bir anlattı.
”Söylediğin yere gittim. Dostlarına selâmını ve söylediklerini aktarınca içlerinden biri, senin gönderdiğin haberin üzüntüsüne dayanamamış olacak ki düşüp öldü. Bu durumu görünce çok pişman oldum. Ne gelir ki elden? Bir kez söylemiş bulundum” dedi.
Tüccarın bu anlattıklarını dinleyen kafesteki papağan da, önce titredi, sonra kaskatı kesildi. Tâcir kendi güzel papağanının da aynı şekilde düşüp öldüğünü görünce, aklı başından gitti.
Ağlayıp sızlanmaya, ah vah edip dövünmeye başladı. Başındaki külahını yere atarak, ”Ey güzeller güzeli papağanım. Hoş sesli kuşum, yoldaşım, sırdaşım. Ne oldu sana? Neden bu hale geldin?” diye feryat etti, ağıtlar yaktı.

Ölü papağanı üzüntüyle kafesin içinden çıkınca, papağan birden canlanıp uçtu. Yüksek bir dala kondu.

Tâcir kuşun bu durumuna şaşırdı kaldı. Başını kaldırıp, ”Ey güzel papağanım! Ben bu işten bir şey anlamadım. Sen bu hileyi nereden öğrendin? Böyle canımızı yaktın” dedi. Papağan konduğu yerden cevap verdi: ”Sevgili efendim! Hindistan’daki o kuş, yaptığı hareketle bana yol gösterdi. Selâmımı alınca düşüp ölmüş gibi yapması, bana öğüttü. Söz söylemeyi, neşelenmeyi bırak. Çünkü sen, güzel sözler söylediğin için o kafesin içerisine hapsedildin. Kurtulmak için kendini ölü gibi göster. Esirlikten kurtul demek istedi.” Tâcirin hayata bakışını değiştirecek çok hoş bir de öğüt verdi.

Efendim! Sen de benim gibi yap. Ölmeden önce öl. Canını, ten kafesinin esaretinden kurtar. Ruhun gerçek vatanın güzelliklerine uçsun.”

Papağan efendisine, ‘‘Allaha ısmarladık” diyerek vatanına ve dostlarına doğru kanat çırptı.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

FAZLA KONUŞMAK

Posted by Site - Yönetici Haziran 26, 2016

Dil yarasi,hadis,dilim,FAZLA KONUŞMAK

FAZLA KONUŞMAK

Boş ve gereksiz şeylerden söz etmek veya gerekli işlerde haddinden çok konuşmak fazla konuşmaktır. Zira maksadını kısa cümlelerle anlatmak mümkün iken onu uzun cümlelerle ve tekrar tekrar izah etmek yersizdir. Bir kelime veya cümle ile ifade edilebilecek şey, iki kelime veya cümle ile ifade edilirse bu ikincileri fazla olur. bu fazla konuşma günah ve zarara sebep olduğundan yukarıda anlattığımız nedenlerden dolayı hoş karşılanmaz.

Sahabeden biri diyor ki:
Bazen benden öyle şeyler sorulur ki, sıcaktan kavrulan adamın soğuk suya doyduğu hevesden daha büyük bir hevesle bu soruyu cevaplandırmak isterim. Fakat fazla konuşma olur korkusuyla bu arzumu yerine getirme, soruyu cevaplandırmam.”
Gereksiz sözlerin hepsini belirtmek zordur. Ancak önemli olanları Kur’an-ı Kerim de anlatılmıştır.

Yüce Allah buyuruyor ki:

Sadaka vermeyi, iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emretmelerinden başka onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur.
Kim Allah ‘ın rızasını arayarak böyle yaparsa (Sadaka vermeyi, iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emrederse) ona çok büyük bir mükafat vereceğiz.
NİSA SURESİ, Ayet : 114

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Ÿ
Sözünün fazlasını tutmuş ve malının fazlasını harcamış kimseye müjdeler olsun.
İnsanlar tamamen bunun tersini yaparlar. Mallarının fazlasını tutup dillerini alabildiğine salarlar.

Mitras ‘ın babası Abdullah diyor ki:
“Amir oğullarından birkaç kişi Resulü Ekrem’in huzuruna çıktılar: “Sen bizim atamızsın, efendimizsin, en büyüğümüzsün, şöylesin, böylesin” diye övgülere baş ladılar.
Peygamberimiz buyuruyor ki:

Söylediğinizi söyleyin, şeytan sizi şaşırtıp durmasın.”

Dil doğruyu bile olsa övmeye başlayınca, şeytan onu heveslendirip aşırıya gitmesine sebep olabilir.

İbn-i Mesud diyor ki:
Gereksiz konuşmalardan sakının. İhtiyaç kadarınca konuşmakla yetinin.”

Rivayete göre Süleyman (A.S.) ifritlerden birini bir yere gönderdi.
Arkasına da başka bir ifrit taktırıp “Bak bakalım ne yapıyor” dedi. Takipçi gelip: “Sokakta önce başını göklere kaldırıyor. Sonra da insanlara bakıp sallıyor” dedi. İfrit dönünce Süleyman (A.S.):
“Niçin öyle yaptın?” diye sordu. İfrit şöyle dedi:
” İnsanların başları üzerinde bulunan meleklerin nasıl süratli yazı yazdıklarına ve altlarında bulunan insanların süratli temayüllerine şaştım, onun için kafa salladım.”

İbrahim Teymi diyor ki:
Mümin konuşacağı zaman sözüne bakar; eğer lehinde ise konuşur, aleyhinde ise konuşmaz. Facir ise düşünmez. Ağzına her geleni peş peşe sıralar.

Hasan Basri diyor ki:
Çok konuşmanın yalanı çok olur. Malı artanın günahları artar. Kötü huylu olanın nefsi azaba uğramış olur.

Amr b. Dinar diyor ki:
“Resulü Ekrem’in huzurunda konuşan biri lafını uzattı.”
Resulallah:
“Dilinin üzerinde kaç perde var?” diye sordu. Adam:
“Dudak ve dişlerim var” dedi. Resulallah:
“Bunlardan hiçbiri sözlerini durduramadımı” buyurdu. Huzurunda kendisini aşırı derecede öven birisine Peygamberimiz şöyle buyurdu:
“Kişinin en büyük kötülüğü fazla konuşmasıdır.”

Ömer b. Abdulaziz diyor ki:
Kendimi överim korkusu ile birçok şeyi söylemekten kaçınırım.

İbni Ömer (R.A.) diyor ki:
Kimi için önemli olan şey dilini fazla konuşmaktan temizlemektir.”

Ebu Derda kaba sözlü bir kadın gördü ve: “keşke dilsiz olsaydı” dedi.

İbrahim Nehai diyor ki:
” İnsanları iki şey mahveder: Biri fazla mal toplamak, diğeri de fazla konuşmaktır.

Kaynak : Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

BOŞ VE GÜNAH ŞEYLERİ ANLATMAK

Posted by Site - Yönetici Haziran 25, 2016

BOŞ VE GÜNAH ŞEYLERİ ANLATMAK,dedikodu copy

BOŞ VE GÜNAH ŞEYLERİ ANLATMAK

Dilin bir zararı da kadınla, içkiyle, zevk ve sefa ile debdebe ile ilgili şeylerden bahsetmektir. Zira bunların hiçbirinden bahsetmek helal değildir.
Oysa gereksiz sözler haram değildir. Fakat gereksiz sözlerle uğraş anlar günaha düşmekten emin olamazlar. İnsanların çoğu konuşma zevkini tatmak için toplanırlar ama dedikodu yapmaktan veya günaha düşmekten kurtulamazlar.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Kimisi mükafat alacağını sanmadan bir söz söyler. Yüce Allah, rızasına uygun düşen bu söz için kıyamete kadar kendisinden razı olur. Kimisi de hiç önemsemediği bir söz söyler. Bu sözü ile kıyamete kadar Allah’ın gazabına uğrar.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:

Kıyamet günü en büyük hatada olanlar, dünyada en çok batıla dalan insanlardır.”

Yüce Allah buyuruyor ki:
Başka söze dönünceye kadar onlarla (batıla dalanlarla) bir arada oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz.”

Bu anlattıklarımız batıla dalmanın cezalarıdır. İleride anlatacağımız dedikodu, çekiştirme, fuhuş ve diğerlerinden ayrıdır. Bu, geçmişte olmuş kötü şeylerden bahsetmek veya dini bir zaruret olmaksızın onları düşünmektir. Bid’attan ve sahabeleri suçlayacak şeylerden bahsetmek de bu kısma girer.

BAŞKASININ SÖZÜNE İTİRAZ VE MÜCADELE ETMEK

Kimisi doğru olsun olmasın söylenen her sözü itiraz etmeyi adet haline getirmişler. Bu dinimizde yasaktır.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Kardeşine itiraz etme. Onunla çirkin konuşma ve şaka yapma, ona söz hakkı verip de sonradan cayma.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
‡ ‰
İtiraz etmeyi terkedin. Zira onun hikmeti anlaşılmaz ve fitnes inden emin olunmaz.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Haklı olduğu halde mücadeleyi terkeden kimse için cennetin ortasında bir köşk yapılır. Haksız olduğu halde mücadeleyi terkeden için de cennetin kenarından bir ev yapılır.

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Putperestlik ve içkiden sonra Rabbimin bana yasakladığı ve benden söz aldığı ilk şey dedikodu ve mücadeleden kaçınmaktır.

Peygamberimiz buyuruyor ki:

Allah’ın hidayetinden sonraki sapıtanlar ve mücadele edenlerden başka hiçbir kavim yoldan çıkmamıştır.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Kul, haklı da olsa mücadeleyi terk etmedikçe, imanını olgunluğa kavuşturmuş olamaz.

Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Şu altı hasleti kendisinde bulunduran kimse imanın hakikatine ermiştir:
a) Yaz aylarında oruç tutmak.
b) Düşmanla savaşmak.
c) Bulutlu günde akşam namazını vaktinde ve erken kılmak.
d) Belalara karşı sabretmek.
e) Sıkışık zamanlarda abdesti tam olarak almak.
f) Haklı olduğu halde itiraz ve münakaşayı terk etmek.”

Müslim b. Yesar diyor ki:
Mücadeleden sakının. Zira mücadele, âlimin cahilleştiği, şeytanın onun dil sürçmesini beklediği andır.

Malik b. Dinar diyor ki:
Mücadelenin dinde yeri yoktur.” Diğer bir sözünde de şöyle diyor:
Mücadele kalbi katılaştırır ve kini uyandırır.

Süfyan-i Sevri diyor ki:
Dilediğin kadar samimi olduğun birisiyle birkaç defa mücadele et , senin aleyhinde öyle konuşurki, bir daha geçinemezsiniz.”

İbn-i Ebi Leyla diyor ki:
Ben arkadaşımla mücadele etmem. Zira mücadelede ya o beni yalancı çıkaracak veya ben onu kızdırmış olacağım.”

Peygamberimiz buyuruyor ki:
Her mücadelenin kefareti iki rekât namazdır.

Hz. ömer (R.A.) diyor ki:
Üç şey için ilim öğrenmeyin: Mücadele, övünmek ve gösteriş .
Üç şey içinde ilmi terk etmeyin: Öğrenmekten utanmak, lüzumsuz görmek ve bilmesem olur demek.

İsa (A.S.) diyor ki:
Çok yalan söyleyenin güzelliği, insanlarla mücadele edenin de cana yakınlığı kalmaz. Fazla şeyle uğraşan hastalanır. Kötü ahlaklı olanda daima sıkıntılı olur.

İnsanlara mücadele etmekten başka birde söylenen her şeyde bir kusur bulma ve ona itiraz etme hastalığı var ki buna Mira denir. Böyle huyu olan kimseler, cümlenin tarzında, anlamında veya gayesinde “şu kusur var, bu öyle değil, böyledir” şeklinde itiraz ederler. Bu huy, her çeşit itirazı ve inkar etmeyi terk etmekle düzelebilir. Duyulan söz doğru ise kabul edilir, doğru değilse sorulur.

Baş kasının sözüne bazen gramer ve edebiyat yönünden de itiraz olabilir.
Ne bakımdan olursa olsun başkasının kusurunu ortaya çıkarmaya dinimiz müsaade etmiyor. İster gramerine, ister anlamına olsun.
İlmi konularda olan itirazlara ve tartışmalara cedel denir. Bu da kötülenmiştir. Bir konu açıklığa kavuşturulmak istenirse inkar veya inat yoluna gidilmez. Aydınlatmak gayesi taşıyormuş gibi nezaket le sual sorulup açıklanması istenir.
Mücadele ise başkasını susturmak veya haksız düşürmek gayesini taşır.
Belirtisi de gerçeği ortaya çıkarmak isteniyormuş gibi davranırken karşıdakinin kusurunu ortaya çıkarmak kendi üs tünlüğünü gös termektir.
Bundan kurtuluş , susmakla günaha girilmeyen her yerde susmaktır. İnsanın bu tip mücadelelere sevk eden şey, ilmini ortaya koyma, üstünlük kazanma ve başkasının kusurunu ortaya çıkarma duygusudur ki, bunlar nefsin böbürlenme ve üstünlük iddiasında bulunma şehvetleridir. Başkasını küçük düşürme arzusu da yırtıcılık tabiatının gereksinmesidir. Zira insandaki yırtıcılık vasfı, başkasını ezmeği, kırmayı ve üzmeyi gerektirir.
Bu iki sıfat da tehlikeli sıfatlardandır. Silahları itiraz ve mücadeledir. İtiraz ve mücadeleye devam eden kimse, bu tehlikeli sıfatları kuvvet lendirmiş olur.
Bu hastalığın tedavisi üstünlük gösterisine sebep olan kibir ve baş kasını küçük görmeğe sebep olan yırtıcılık vasıflarını kırmakla mümkün olur.

İmam-ı Azam, sohbetine devam eden Davud-i Tai’ye sordu: ” Niçin inzivaya çekildin;”
Davud: “Mücadeleyi terketmek için, tenhalara kaçmak değil, toplantılara katılmak, söylenenleri dinlemek ve konuşmamak gerekir. Ancak bu şekilde mücadeleyi kazanırsın.” dedi.
Davud-i Tai’ye karşılığı verdi:
“Ben de böyle yaptım. Kendimi zorladım ve şiddetli mücadeleyi burada buldum. Sizin dediğiniz gibi oldu. Zira düzelteceği bir sözü duyan kimsenin bir şey demeyip susması kadar zor bir şey yoktur. Bunun için Peygamberimiz buyuruyor ki: “Haklı olduğu halde mücadeleyi terkeden kimseye Yüce Allah cennetin ortasında bir saray yapar.”

Münakaşa ve cedelin en şiddetlisi itikat ve mezhep konularında görülür.
Zira mücadele tutkusu doğuştandır. Bir de bunda sevap olduğu sanısı, mücadele hırsını artırır. Böylece hem yaratılışı, hem de inancı onu tahrik eder. Oysa bu baştanbaşa bir hatadır. Bir şeyi anlatırken mücadele yolunu değil, öğüt ve ikaz yolunu seçmek gerekir. Ancak fayda vermezse, bu işten vazgeçilmelidir.

Peygamberimiz buyuruyor ki:

Dilini Müslümanlardan çekip, onlar için gücünün yettiği en güzel şekilde çalışan kimseye Allah rahmet etsin.

Kaynak : Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

BEŞYÜZBİN KAZAK GENCİ İNCİL OKUYOR!

Posted by Site - Yönetici Haziran 24, 2016

BEŞYÜZBİN KAZAK GENCİ İNCİL OKUYOR!

BEŞYÜZBİN KAZAK GENCİ İNCİL OKUYOR!

Misyonerlik faaliyetleri zannetmeyin ki sadece Türkiye’de yapılıyor. Aynı hızla Türk devletlerinde de bu çalışmalar yapılıyor. Hatta diyebiliriz ki, buralarda artık meyveleri toplamaya başladılar. Çünkü bu insanların üzerinden 70 yıllık dinsizlik silindiri geçti. Yetmiş yıldır, dinden uzak yaşadılar. Dinlerini anlatacak, yayacak kimseleri yoktu. Bunun için de bu ülkelerin insanları sadece “ Müslümanım” diyebiliyor. Bunun dışında hiçbir din bilgileri yok.

Bir eski bakanımız bakınız bu ülkelerin içler acısı hallerini nasıl anlatıyor: “ Bir aya yakındır ulu Türkistanda’yım… Kırgızlar’ın ikinci kurultayına katıldım. Kazakistan’da Ahmet Yesevî Üniversitesi’nin yeni dönemi ile uğraşıyorum. Yeni açılan ‘Ahmet Yesevi Ortalığı’nı yerleştiriyorum. Buralarda çok iyi işler var. Çok da iyi gelişmeler… Ancak içimizi acı ile dolduran konular da var. Bunların başında, globalizmin, dinî evangelist (Protestanlaştırma) akımların bölgede hızla yaygınlaşması geliyor.

Bir Kazak dost, beşyüzbine yakın gencin yolundan saptığını söylüyor. Kazak Türkçesi’nden İnciller’in okunduğu, Kazak Türkçesi’nden dinî şarkıların söylendiği bu ülkelerde papazları Kazak olan kiliseler çoğalıyor. Bütün coğrafyada ciddi bir tehlike var.

Öte yandan Vehhâbîlik bağnazlığı yayılıyor ve misyonerlerin ekmeğine yağ sürülüyor. Bol dolarlı iyi yetiştirilmiş misyonerlerin bu faaliyetleri artık küçümsenecek bir iş olmaktan çoktan çıktı. Yeni Diyanet İşleri Başkanımıza selam ederim. Şimdi baş sorumlulardan birisi oldu. Mehmet Aydın Bakanımıza ise mahsus selam… ‘Hocam durmak vakti değil… İmdat!

Bir profesör ‘ibâdete gideceğiz’ diyor. ‘Nereye’ deyince ‘şirkevine’ diyor. Şirkevi, Kazak Türkçesi’nde kilise… ‘Neden Hıristiyan oldun’ sorusunun karşılığına dikkat ‘Ne fark eder hepsi aynı değil mi?’ Buyurun ‘diyalog’cular. Buyrun, eserinizi seyredin… Demiyorum ki, miysonerlik ‘diyalog’çuların eseri… Diyorum ki, Müslümanlar arasında modalaştırılan “diyalog”, Hıristiyanlığın yayılmasına zemin hazırlıyor…

Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik hepsi ‘İbrahîmî’ din ise… Ve de hepsi aynı ise… Ve de hepsi Cennete gidecekse… Para alan cami yerine para veren kilise daha çekici olabiliyor. Üstelik bir de öz dilde ibâdet… Kendisini Müslüman sayan ve bunun sorumluluğunu duyan herkesin bu konuyu derinden düşünmesi ‘farz-ı ayn’. Konu ele alınmalı. Konu enine boyuna irdelenmeli, tartışılmalı, danışılmalı ve etkili önlemler alınmalıdır.

Şu ‘diyaloğ”laşan diyalog saçmalığına da artık son verilmelidir. Ne ‘dinler arası diyaloğu?’ Açın bakın Yüce Kur’an’a, sizin İbrahîmî dediğiniz dinler için ne söylüyor. İbrahim Hıristiyan mı, Yahudi mi yoksa Müslüman mı?

Bana gelince, dilimin döndüğünce, gücümün yettiğince, aklımın erdiğince uğraşıyorum. Bulduğum en kestirme çözüm ise ulu Türkistan’da ve elbette Kafkasya’da ve Türkiye’de Ahmet Yesevi Yolu’nu yaygınlaştırmak. Ahmet Yesevi Ortalığı bunun için… Orada sadece geçmişimizi değil, geleceğimizi araştırıyoruz.”
Evet, sayın bakanın da ifade ettiği gibi şu anda, yalnız Türkiye’de ve Türk devletlerinde değil Müslümanın olduğu her yerde şu iki tehlike var. Birincisi, İslam adı altında Vehhabilik, Selefilik gibi İslam dışı reformcu, terörist bozuk akımlar. İkincisi, bunların yaptığı tahribatın üzerine çöreklenen misyonerlik ve Vatikan’ın diyalog faaliyetleri.

Ormandaki ağaç demiş ki, balta değil sapı beni üzüyor. Bizden biri olan sapı olmasa balta bize zarar veremeyecek!.. Bir baltaya sap olalım, fakat böyle bir baltaya sap olmaktan Allaha sığınalım!

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Peygamberimiz’i Rü’yada Görmek İçin

Posted by Site - Yönetici Haziran 23, 2016

Peygamberimiz’i Rü’yada Görmek İçin

Peygamberimiz’i Rü’yada Görmek İçin

Resûlullah’ı rü’yada görmek: Rû’yâsında Peygamber Efendimizi görmek istiyen, ona çok salâvat okusun ve şu düâyı okumağa devâm etsin: “Allahümme rabbel beledil-harâm veş-şehril harâmi vel-hılli verrükni vel-harâmı ver-rükni vel-makam ikra’ alâ rûhi Muhammedin minesselâm.”

Ebû Hüreyre hazretleri,Resûlullah’dan bildirir: “Cum’a gecesi iki rek’at namaz kılıp, her rek’atında bir Fâtihadan sonra bir Âyete’l-kürsî, onbeş İhlâs okuyup selâm verdikten sonra bana bin salevât okuyan, öbür Cum’aya varmadan beni rü’yada görür” buyurdu.

Kayak : 365 Gün Dua – Mehmet Oruç

Posted in 365 Gün Dua, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Kur`ân-ı kerim Yedi Harf Üzerine İndirildi

Posted by Site - Yönetici Haziran 22, 2016

Kuran,quran,coran,Yedi Kıraat Hakkında Fetva,Yedi Kıraat Âlimi,Yedi Kıraat,Kur`ân-ı kerim Yedi Harf Üzerine İndirildi

Kur`ân-ı kerim Yedi Harf Üzerine İndirildi

Hadis-i şerifte buyuruldu:
Kur’ân-ı kerim, yedi harf üzerine indirildi.
Yani yedi lügat üzerine indirildi, demektir. O lügatler, Arabların fesahat ile meşhur olan lügatleri (lehçeleri)dir. (O yedi lügat:)
1- Kureyş lügati,
2-Hüzeyl,
3- Hevâzin,
4- Yemen,
5- Tayy,
6- Sakîf,
7- (Benîm Tamîm lügati)
Rahatlıkla okunsun ve kolay olsun ve her taife kendi lügatlerine uygun olarak okuyabilsinler diye Kur’ân-ı kerim yedi lehçe üzerine indirildi… Bunun şartı, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden Kur’ân-ı kerimin bu şekilde okunduğu işitilmiş olmasıdır…
Zira eğer tek bir lügat üzere Kur’ân-ı kerimi okumakla mükellef olmuş olsalardı; elbette bu durum kendilerine çok meşakkatli ve çok zor gelirdi. Zira insanın alışa geldiği şeyden kesilmesi çok zordur….

Yedi Kıraat

Kurân-ı kerim, yedi harf üzerine indirildi. Hadis-i şerifinden murad ya da yedi kıraat üzerine indirildi, demektir.
Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden feyiz alınarak ve ümmetin zaptettiği (muhafaza ettiği) kıraatlerdir. Bu harflerin her biri, kendisini çok okuyan sahabelerden birine izafe edildi… Sonra o kıraatlerden her biri, onu tercih eden “Kurrâ-i seb’â” yedi kıraat aliminden birine izafe edildi.

Yedi Kıraat Âlimi

Yedi Kıraat âlimi (şu zatlardır:)
1- îmam Nâfıî
2- İbni Kesîr,
3- Ebû Amr,
4- İbni Âmir,
5- Âsim,
6- Hamza,
7- İmam Kisâî (r.h.) hazretleri

Yedi Kıraat Hakkında Fetva

Kıraatler için şöyle denilmektir:
Muhakkak ki yedi kıraati inkâr eden kâfirdir. Diğer kıraatleri (yedi kıraat’tan sonrasını) inkar eden ise günahkâr ve bid’atçidir.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi (k.s), Rûhu’l-Beyan Tefsîri:8/258-259.

NOT : Kıraat başlı başına bir ilimdir. Yedi Kıraatin caiz olmasında üç şart aranır:

1-Resmi Osmanî’ye muvafık olması,

2- Arabi’ye muvafık olması,

3- Tevatür ile beraber sahih bir senedinin olması gerekir. Bu şartları taşıyan “Kıraat-i Seb’â”dır: Onlar şunlardır:

1 -İmam Nâfıî

2- İbni Kesîr,

3- Ebû Amr,

4-İbni Âmir,

5- Âsim,

6- Hamza,

7- İmam Kisâî (r.h.)

Kıraat-i Aşere ise bunlara şu üç kıraatin ilâve edilmesidir:

8- Ebû Cafer,

9- Yakûb,

10- Halef

Bunların kıraatleri de tevatür derecesindedir. Kıraat-i Erbaa Aşere (14 kıraat ise) bu Kıraat-i Aşereye şu kıraatlerin ilâve edilmesiyle olur:

11- Hasan Basrî,

12-İbniMahîs,

13-Yahya Yezidî,

14-Şenbûzî,

Bu dört kıraat şazdır. Namazda bunların okunması haramdır. Bu İmamların her birinin iki râvîleri vardır.

Bizim (Türkiyenin, Mısır, Suudî Arabistan ve hatta hemen hemen şu anda en makbul ve en meşhur kıraat imamı) İmam Âsim (r.h.) hazretlerdir.

İmam Asım (r.h.) hazretlerinin asıl ismi, Ebû Bekir Âsim bin Ebi’n-Nücûd’tür.

İki râvisi vardır.

1- Şu’be bin lyâş El-Esedî

2-İmam Hafs (r.h.)tır.

Bizim kıraât’ta râvimiz olan Hafs (r.h.)’ın ismi Ebû Ömer Hafs bin Süleyman bin Müğîre el-Bezzâz’dır. İmam Âsim (r.h.)’ın üvey oğluydu. İyi bir tahsil gördü. Hicri 180 yılında vefat etti.

Musannif İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) hazretlerinin kısaca değindiği kıraat âlimleri hakkında bu muhtasar bilgiyi ilâve ederek; kıraat ilmi hakkında kısacıkta olsa erbabına malûmat olsun istedim. Daha geniş bilgi için, Allâme Şeyh Şihâbüddin Ahmed bin Muhammed bin Abdülganiy ed-Dimyâtînin “İTHAFÜ FÜDÂL-İ’L-BEŞER FÎ’L-KIRAATİ’L-ERBAATİ AŞER” isimli esere bakınız. Mütercim.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kur`anı Kerim, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

MİSYONERLİK FAALİYETLERİ – SİNSİ HIRİSTİYANLAŞTIRMA ÇALIŞMALARI

Posted by Site - Yönetici Haziran 21, 2016

misyonerlik faliyetleri,dinler arasi diyalog tuzagi,

MİSYONERLİK FAALİYETLERİ

SİNSİ HIRİSTİYANLAŞTIRMA ÇALIŞMALARI

Son yıllarda, Hıristiyan misyonerler dozajı iyice artırdılar. Çeşitli maddi sıkıntılar içinde bulunan, depremzede gibi ihtiyaç sahibi kimselere çeşitli vaatlerde bulunularak Hıristiyan yapma gayretleri halkımızı üzmektedir. Bu, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktır.

Hıristiyan aleminin hızla dinden uzaklaşması, bilhassa gençlerin Hıristiyanlığın safsataları ile alay etmeleri Vatikan’ı ciddi şekilde endişeye sevketti. Hıristiyanlığın yok olmakta olduğunu görünce de son umut olarak, ekonomik yönden sıkıntıda, dini bilgisi zayıf Müslüman halkları kendilerine hedef seçtiler.
Üstelik bu faaliyetlerini İslamı karalayarak yapmaktadırlar. Demokrasilerde herkesin kendi dinini tanıtma hakkı vardır. Ancak, bu başka inançları karalayarak, menfaat temin ederek veya zorlayarak yapılırsa din ve vicdan hürriyetini çiğnemek olur. Misyonerlerin, Hıristiyanlığı yaymak için; özel okullar, hastaneler, yabancı dil öğretim merkezleri, sığınma evleri, öksüz yurtları ve pansiyonlar kurarak fakir ailelere, kimsesiz çocuklara maddi yardımlar yapmaları insan haklarına aykırıdır.

Hıristiyan alemi asırlardır, sinsi faaliyetlerle kendi dini ve kültürel değerlerinden kopardıkları Müslüman toplulukları kendilerine çekme özlemi içindedirler.İslami duyguları zayıflamış insanlara kolayca Hıristiyanlığı kabul ettirebileceklerini düşünmektedirler. Gerçekten Müslümanlar İslamiyet hakkında ne kadar bilgisiz kalır ve manevi değerlerden ne kadar uzaklaşırlarsa o kadar Hıristiyan misyonerlerin avı haline gelirler. Çünkü, İslam tarihinde dini bilen bir Müslümanın din değiştirdiği görülmemiştir.
Bunu iyi bilen misyonerler amaçlarını gerçekleştirebilmek için bir taraftan ellerindeki geniş imkanlarla İslamı yanlış tanıtmakta; Müslümanları, terörist, anarşist olarak göstermekte, bir taraftan da İslama ve Peygamber efendimize çeşitli itiraflarda bulunmaktadırlar. Böylece hem İslama ilgi duyan insanların Müslüman olmalarını engellemek, hem de dinini iyi bilmeyen Müslümanların inançlarında şüphe ve tereddütlere düşürerek onları İslamdan koparmaya çalışmaktadırlar.

Roma Katolik Kilisesi, Avrupa’ya tamamen hakim olduktan sonra dünyayı silahla Hıristiyanlaştırmaya çalıştı. Bu sebeple Haçlı seferleri düzenlendi. Haçlı orduları dalgalar halinde Müslüman ülkelerinin üzerine yürüdüler. Yapılan savaşlarla gayelerine erişemeyeceklerini anlayınca Papa ve Hıristiyan hükümdarlar bu işi barış(!) yolu ile ve tatlılıkla yapmaya karar verdiler. İşte bugünkü Hıristiyan misyonerliğinin temeli bu esasa dayanır.

Misyonerler ülkemizin kendine has özelliklerini dikkate alarak çalışmaktadırlar. Müslüman Türklerin, kendi dinlerinin yüceliği hususundaki hassasiyetleri iyi bildikleri için bu hassas konularda fırsatını düşürdükleri anda devreye girmektedirler.
Misyonerler Müslüman ülkelerdeki dini hayatın zayıflamasını fırsat bilip, bu boşluktan azami ölçüde yararlanmaktadırlar. Özellikle büyük şehirlerimizde ve Güneydoğu bölgelerimizde yoğun bir propaganda içerisindedirler. Buralardaki etnik cereyanları körüklemektedirler. Temelde birlik içerisinde yaşayan bölgenin ihmal edilmişliğini istismar ederek, onları dini yönden de yanıltarak ayrımcı girişimlerde bulunmaktadırlar.

Bu istismarı yalnız memleketimizde değil dünyanın dört bir yanında yapmaktadırlar. Afrika’da (özellikle Nijerya’da), Türk devletlerinde, Balkanlar’da; Arnavutluk’ta, Bosna- Hersek’te, Makedonya’da, Kosava’da, Bulgaristan’da, Yunanistan’da, Müslüman Türkler üzerinde baskılara, istismarlara devam etmektedirler.

Türkiye nere Nijerya nere? Arnavutluk nere Kırgızistan nere? Aralarındaki mesafeyi düşünecek olursak tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılıyor. Hıristiyanlık propagandası, ülkeleri değil kıtaları hedef alıyor. Aynı çalışmaları Müslümanlar yapmış olsalardı dünya ayağa kalkardı. Fakat hedef Müslümanlar olduğu için kimsenin gıkı çıkmıyor.

Misyonerler her fırsatta bazı vatandaş ve soydaşlarımıza din değiştirmek karşılığında mali destek sağlayacaklarını vadetmektedirler. Bunun manası, vicdanların para ile satın alınmaya çalışılması demektir.

Ülkemizde yapılan bu faaliyetlerin yasal olmamasına, suç olmasına rağmen bu faaliyetler bütün hızıyla devam ediyor. Halbuki, ülkemizde din ve vicdan hürriyeti Anayasa teminatı altındadır. Üstelik bu faaliyetler; ekonomik düzensizliklerin olduğu istismara müsait zamanlarda vicdanlar satın alınarak yapılmaktadır.

Bütün bunlara rağmen, tolerans, hoşgörü, sevgi, barış ve kardeşlik gibi süslü sloganlarla yola çıkan Vatikan’a, Hıristiyan âlemine kim inanır? Yoksa bunlar, Müslümanları aldatılması kolay geri zekalı, ahmak kimseler olarak mı görüyorlar?

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: