Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Mekke ve Medîne şehrlerini Osmânlılar vehhâbîlerden kurtardıkdan sonra, yapılan kıymetli eserler.

Posted by Site - Yönetici Aralık 25, 2015

Hatice annemizin kabri turbesi.

Mekke ve Medîne şehrlerini Osmânlılar vehhâbîlerden kurtardıkdan sonra, yapılan kıymetli eserler.

Müslümanların halîfesi, sultan ikinci Mahmûd-i adlî hânın emri ile Mısr vâlîsi Muhammed Ali pâşâ, mübârek Hicâz topraklarını temizledikten sonra, Eshâb-ı kirâmın ve Resûlullahın zevcelerinin ve şehitlerin türbeleri yeniden yapıldı. (Mescid-i saadet) ve (Hucre-i Nebevî) tâmîr edildi. Sultan Abdülmecîd hân, bunların yapılması ve işlenmesi ve bakımı için torbalar doluları yüzbinlerle altın harc eyledi. Sultan Abdülmecîd hânın bu yolda çalışması ve uğraşması, şaşılacak kadar çoktur. Bunu 15. maddenin sonunda bildirmiştik. [1285] senesinde, sultan Abdülazîz hân da, Medîne çevresindeki sûr duvarlarını sağlam yaptırdı. Ayrıca büyük bir tophâne, hükûmet konağı, bir habshâne, bir de cebhâne, yâni silâh deposu yaptırdı. Sultan ikinci Abdülhamîd hân Şâmdan Medîne-i münevvereye demiryolu yaptı. 1326 [m. 1908] senesinin ondokuz Ağustosunda ilk tren, Medîne-i münevvereye girdi. Mekke-i mükerremede onaltıncı fırka bulunmakta idi.

Sultan ikinci Abdülhamîd hân zamanında Mekke şehrinde, minâreli altı câmi, altmışyedi mescid, altı medrese, iki kütübhâne, bir orta, kırküç ilkokul, iki bedestân, dokuz hân, ondokuz tekke, iki hamâm, yirmibeş mağaza, üçbin dükkân, bir hastahâne ve kırk çeşme vardı. Ayrıca hâcılar için büyük ve konforlu misafirhâneler yapılmıştı. Hârûn-ür-reşîd zamanında, Mekkeye üç günlük uzaktan Arafâta kadar bol su getirilmişti. Sultan Süleymân hânın kızı Mihr-i-mâh sultan, bu suyu Mekke şehrine getirdi. O zaman seksenbin nüfusu vardı.

Medîne şehri otuz metre yüksek bir duvarla çevrilidir. Bunun kırk kulesi, dört kapısı vardır. Harem-i şerifin boyu yüzaltmışbeş, eni yüzotuz adımdır. Harem-i şerifin cenûb batı köşesinde mermerler ve altın yazılar ile süslü (Bâbüsselâm) kapısı vardır. Harem-i şerifin içinde cenûb doğu köşesinde (Hucre-i Nebevî) bulunur. Kıble duvarı önünde, kıbleye karşı duran kimsenin sağ tarafında Bâb-üsselâm, sol tarafında da Hucre-i saadet bulunur. Bunun her yeri çok kıymetli zînetlerle süslüdür. Medîne evleri, Mekkedeki evler gibi kârgir olup, çoğu dört, beş katlıdır. Sultan Süleymân hân, (Kubâ)dan, şehre su yolu yapmıştır. Şehrin iki saatlik şimâlinde Uhud dağı vardır. On mescid, onyedi medrese, bir orta, onbir ilk mektep, oniki kütübhâne, sekiz tekke, dokuzyüzotuziki dükkân ve mağaza, dört hân, iki hamâm, yüzsekiz misafirhâne vardı. Nüfusu yirmibin idi.

1398 [m. 1978] de İngilterede basılan (Memleket-ül-arabiyyet-üs-sü’ûdiyye) atlasının bildirdiğine göre, son yapılan caddelerin uzunlukları, Medîne ile Riyâd arası 1011, Tâif arası 535, Cidde arası 424, Mekke arası 442, Tebük arası 686 kilometredir. Mekke ile Riyâd arası 989, Tâif arası 88, Cidde arası 72, Tebük arası 1133, Necran arası 898, Kuwait arası 1879 kilometredir. Mekkeden Tâife giderken, Minâ, Müzdelife ve Arafât meydanından geçilmektedir.

Mekke ve Medîne şehirlerindeki kıymetli tarih ve sanat eserlerini vehhâbîler yıkmakta, yok etmektedir.

(Mir’ât-i Medîne)de diyor ki, Medîne şehrindeki (Mescid-i şerif)i, hicretin birinci senesinde Resûlullah, (Eshâb-ı kirâm) ile birlikte yaptılar. Hicretin ikinci senesi, Receb ayında, kıblenin Kudüsten Kâbeye dönmesi emrolununca, mescidin Mekkeye karşı olan kapısı kapatılıp karşı tarafa, yâni Şâm tarafına yeni bir kapı açıldı. Şimdi bu kapıya (Bâb-üt-tevessül) denmektedir. Medînede Kudüse karşı onaltı ay kadar namaz kılındı. Mekkede iken, önce Kâbeye karşı namaz kılınırdı. Hicretten az bir zaman önce, Kudüse karşı kılınması emrolundu. Mescid-i şerifin kıblesi değiştirilirken, Resûlullah Kâbeyi mübârek gözleri ile görerek, kıblenin cihetini tâyîn eyledi. Resûlullahın namaz kıldığı yer, minber ile (Hucre-i saadet) arasında olup, minbere daha yakındır. Haccâcın Medîne-i münevvereye gönderdiği mıshaf, büyük bir sandık içinde olduğundan, bu sandık, bu yerin önündeki direğin sağ tarafına konulmuştu. Buraya ilk mihrâbı Ömer bin Abdülazîz koymuştur. Mescid-i saadetin ikinci defa yandıktan sonra tâmîrinde, 888 [m. 1483] senesinde, mermerden şimdiki mihrâb yapılmıştır. Fakat mermer mihrâb Hücre-i saadet tarafına biraz daha yakın konmuştur. (Mescid-ün Nebî)de minber yapılmamıştı. Resûlullah hutbeyi ayakta okurdu. Sonradan buraya bir hurma çubuğu dikildi. Daha sonra dört basamaklı bir minber yapıldı. Resûlullah üçüncü basamakta ayakta dururdu. Hz. Muaviye zamanında minberin kapısına perde asıldı. Zaman-ı saadette Mescid-i Nebînin sekiz direği var idi. Mescidin genişletilmesine dînen lüzûm görüldüğü zamanlarda direkler arttırılarak 327 olmuştur. (Ravda-i Mutahhera)da üç sıra direk vardır. Her sırada dört direk mevcûddur. Bu direklerin bir kısmı duvarlar içindedir. Meydanda olan direk sayısı 229 dur. Mescidin cenûb duvarı kıbleye karşıdır. (Eshâb-ı soffa)nın kaldıkları çardak, şimâl duvarının dışındadır. Bu mübârek yerin zemîni, sonradan gayb olmaması için, döşemeden yarım metre kadar yükseltilmiş, etrâfına da, yarım metre yükseklikte ağaçtan parmaklık yapılmıştır.

Mescid-i şerif yapılırken, yanına iki (Zevce-i tâhire) için de birer oda yapılmıştı. Odaların sayısı zamanla dokuz oldu. Tavanları birbuçuk metre kadar yüksek idi. Odalar, Mescidin şark, şimâl ve cenûb taraflarında idi. Her odanın ve bazı Sahâbî odalarının, biri mescide, diğeri sokağa olmak üzere iki kapısı var idi. Resûlullahın en çok bulunduğu Âişenın odasının mescide açılmış kapısı saç ağacından idi. Dört halîfe zamanında, Eshâb-ı kirâm, Cuma namazı kılmak için, sekiz odada yer kapışırlardı. Hz. Fâtımanın odası, Hz. Âişenin odası yanında ve şimâl tarafında idi. Bu oda sonradan şebeke-i saadet içine alınmıştır. Resûlullah, vefâtından beş gün önce, mescide açılan kapılardan yalnız Ebû Bekrin kapısını bırakıp, diğerlerini kapattırdı.

Birinci halîfe Ebû Bekr, ilk iş olarak Arabistân yarımadasındaki mürtedlerle uğraştığı için, Mescid-i saadetin genişletilmesine vakit bulamadı.

Hicretin onyedinci senesinde Hz. Ömer, Eshâb-ı kirâmı toplayıp, (Mescid-i şerifi tevsî’ etmelidir!) hadis-i şerifini okudu. Eshâb-ı kirâm sözbirliği ile kabûl edip, Şâm ve garp duvarlarını yıkarak mescidi onbeş metre genişletti. Birçok ev satın alınarak arsaları mescide katıldı. Otuzbeş senesinde Hz. Osman, (Eshâb-ı şûrâ) ile istişâre ederek ve sonra Eshâb-ı kirâmın sözbirliğini alarak, kıble, garp, şimâl duvarlarını yıkıp, mescidin genişliğini on metre, uzunluğunu yirmi metre kadar genişletti. Bu arada, Hz. Hafsanın ve Talha bin Abdüllahın ve Abbâsın odaları mescide katıldı. Halîfe Velîd, Medîne vâlîsi olan amcasının oğlu Ömer bin Abdülazîze emir yazıp, seksenyedi senesinde, zevcât-i tâhirâtın ve Fâtımat-üz-Zehrânın şark taraftaki evlerini yıktırıp yerlerini mescide kattırdı. Böylece, Resûlullahın, mübârek türbesi mescid içine alınmış oldu. Eshâb-ı kirâm ve dört mezhep imamı ve bindörtyüz seneden beri, hiçbir islâm âlimi buna karşı birşey söylememiştir. Sü’ûdî Arabistândaki Riyâd şehrinde bulunan (Câmia-ı islâmiyye) ismindeki medresenin hazırladığı haftalık (Ed-da’ve) mecellesinin 1397 [m. 1977] şâ’bân nüshasında, (Yakında Mescid-i Nebevî büyütülürken, yalnız garp tarafı genişletilmeli, büyük bid’ate son verilmelidir. Büyük bid’at, üç kabrin mescid içine sokulmasıdır. Şark duvarı eski hâline çekilmeli, kabirleri mescid dışında bırakmalı) diyor. Mecmû’anın bu yazısı, icmâ’ı ümmete karşı gelmek, islâm cemaatinden ayrılmaktır. Bunun küfür olduğunu, dört mezhebin âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir.

Sü’ûdî Arabistân hükûmetinin bu çirkin işe bulaşmamasını, dünyadaki bütün müslümanların kalblerini yaralamamasını dileriz. Hucre-i saadete karşı edebsizlik yapıldığı çok olmuş, fakat Allahü teâlâ, yapanları dünyada da cezâlandırmıştır. Bunların misâlleri çoktur. (Mir’ât-ı Medîne) sonunda diyor ki, 1296 [m. 1879] senesinde Hicâz vâlîsi Hâlet pâşa, Medîneye uğradığında, Hucre-i saadet hizmetcilerinin başı olan Tahsin ağa, pâşanın gözüne girmek için, (Ev hanımlarınıza Hucre-i saadeti ziyâret ettirelim. Bu fırsat bir daha ele geçmez) der. Pâşa, bundan çekinmiş ise de, ağanın ısrârı üzerine, bir gece yarısı, pâşaya uzak, yakın bağlılığı olan kadınları Şebeke-i saadete sokar. Abdestsiz, kirli kadınlar da bulunduğundan, Resûlullaha karşı bu saygısızlıktan dolayı, ertesi sabah Medînede üç defa şiddetli zelzele olur. Ehâlî korkudan kaçışırlar. Sebebi anlaşılınca, pâşa rezil olur. Medîneden dışarı çıkarılır. Az zaman sonra vefât edip, evi barkı dağılmıştır. Bunun gibi, Resûlullahın türbesine karşı edebsizlik yapanlar, her zaman mahv ve perîşan olmuşlardır.

Hucre-i saadet hizmetcilerinin başı Şemseddîn efendi zamanında Halebden gelen Îrânlı birkaç serseri, Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömerin mübârek cesedlerini çıkarıp kaçırmak için, bir gece mescid-i Nebîye girdiler. Fakat, hepsi yere batıp, yok oldular. Bu olay, (Mir’ât-i Medîne) sonunda ve (Riyâd-ün-nadara)da uzun yazılıdır.

Şâm yakınlarında bulunan (Nablüs) şehrine yakın (Kerek) kal’a ve köylerinin hâkimi Ertat ismindeki şakî de, 578 [m. 1183] senesinde cesed-i Nebevîyi çalarak memleketine nakil için, küçük gemiler yaptırır. Bunları Kızıl denize çektirir. Üçyüzelli şakî ile, Medînenin iskelesi olan (Yenbû’) şehrine gönderir. Medîne şerifleri bunu işiterek, Harrânda bulunan Salâhaddîn-i Eyyûbîye bildirirler. Salâhaddîn çok üzülüp, Mısr vâlîsi Hüsâmeddîn Seyf-üd-devleye emir gönderir. Hüsâmeddîn, Lülü’ kumandasında asker gönderip, şakîler Medîneye yakın bir yerde katl ve esîr ve Mısra sevk edilirler. Bu olay (Ravda-tül-ebrâr)da uzun yazılıdır. Resûlullaha karşı, diri iken de, vefâtından sonra da, edebsizlik etmek istiyenler, Allahü teâlâ tarafından çok acı şekilde cezâlandırılmışlardır. Sü’ûdîler de, bozuk inançlarına, kötü düşüncelerine uyarak, böyle alçak bir işe yeltenirlerse, iyi bilsinler ki, o gün, devletlerinin de, mezheplerinin de sonu olacak, kıyâmete kadar lânet ile anılacaklardır.

BİR MEKTÛB TERCÜMESİ

Hindistândaki islâm âlimlerinin büyüklerinden Muhammed Mâsum Serhendî, (Mektûbât) kitabının birinci cildin, yüzseksenikinci mektûbunda buyuruyor ki:

Sebeplere yapışmak tevekküle münâfı değildir. Çünkü, sebeplere te’sîr etmek kuvvetini de Allahü teâlâ vermektedir. Sebeplere yapışırken, sebeplerin te’sîrini Allahü teâlâdan bilmeli ve Ona güvenmelidir. Te’sîr ettikleri tecrübe edilmiş olan sebeplere yapışmak, tevekkül etmek demektir. Te’sîri bilinmeyen, Ümit dahî edilmeyen sebeplere yapışmak, tevekküle uygun olmaz. Te’sîri kat’î olan sebeplere yapışmak lâzımdır, hattâ vazîfedir. Ateş yakıcıdır. Ateşe yakmak hâssasını, te’sîrini veren Allahü teâlâdır. Aç olunca, gıdâ, taâm yiyeceğiz. Gıdâya doyurmak te’sîrini Allahü teâlânın verdiğine inanacağız. Te’sîri kat’î olan böyle sebepleri kullanmayarak zarar hâsıl olursa, Allahü teâlâya itaat etmemiş oluruz. Ona karşı gelmiş oluruz. Sebepler üç kısmdır: Te’sîri görülmemiş, işitilmemiş sebepleri kullanmak câiz değildir. Tecrübe edilmiş, te’sîr ettikleri anlaşılmış olan sebepleri kullanmak vâcibdir. Bunları terk etmek günah olur. Te’sîrleri şüpheli olan sebepleri kullanmak vâcib, lâzım değil ise de, câizdir. Allahü teâlâ, mühim olan işleri yapmadan evvel, bunları tecrübeli, bilgili kimselerle meşveret etmemizi, bundan sonra yapmamızı, yaparken de, Allahü teâlâya tevekkül etmemizi, netîceyi Ondan beklememizi emretti. Meşveret etmek de, sebebe yapışmaktır. Bu emr, sebebe yapışmanın vâcib olduğunu ve sebebin te’sîrini Allahü teâlâdan beklemek lâzım olduğunu bildirmektedir. Âhıret işlerinde yâni ibâdet ve tâat yapmakta tevekkül olmaz. İbâdetleri yapmamız, bunun için çalışmamız emrolundu. Âhıret işlerinde tevekkül etmek değil, havf ve Ümit etmek lâzımdır. Bu emirleri yapmak, bunların kabûl olunması ve sevap verilmesi için Allahü teâlânın merhametine ve ihsânına itimat etmek, güvenmek lâzımdır. Emirleri yapmak ve yasaklardan sakınmak, kulluk vazîfesidir.

Dînimizde öyle bir yüksek makam var mıdır ki, insan bu makama varınca kendini ve herşeyi unutmuş olsun? Suâlinize karşı deriz ki, evet tasavvufta fena denilen bir makam vardır. Tasavvuf yolunda çalışan bir kimse, bu makama ulaşınca, kendisini ve herşeyi unutur. Fakat, fena ve bekâ makamına insanın bâtını [kalbi, ruhu] vâsıl olur. Bu hâl insanın kalbinde, ruhunda hâsıl olur. İnsanın zâhiri [bedeni, aklı], kendi ihtiyaçlarını te’mîn etmek mecbûriyetindedir. İnsan, pekçok ilerlese bile, bu vazîfeden kendisini kurtaramaz.

Başkalarının düşündüklerini keşf etmek, gayb olan şeylerden haber almak ve yapılan duâların kabûl olması, tasavvuf yolunda ilerlemenin, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmanın alâmeti midir diyorsunuz? Muhterem kardeşim! Bu saydıklarımız, hârik’ulâde şeylerdir. Allahü teâlânın âdetinin dışında olan şeylerdir. Bir insanda bunların hâsıl olması, onun yükselmesinin, kabûl olunmasının alâmeti değildir. Bunlar, istidrâc sahiplerinde, saadetten mahrum olanlarda da hâsıl olur. Riyâzet çekerek nefslerini parlatan kâfirlerde de hâsıl olur. Bazılarında riyâzet çekmeden de hâsıl olmaktadır. Velî olmak için, yâni vilâyet derecelerine kavuşmak için riyâzet çekmek şart olmadığı gibi, istidrâc sahiplerinin hârikalar göstermesi ve Evliyânın kerâmetler göstermesi için de riyâzet şart değildir. Riyâzet çekmek, bunların çok hâsıl olmasına yardım eder.

Evliyânın çoğu ucb denilen günahtan korunmuştur. Fena makamına kavuşanda ucb ve riyâ kalmaz. Evet insanlık îcâbı hatâ yapılabilir. Çünkü, Evliyâ hatâ yapmaktan mahfûz değildir. Fakat, gafletten hemen uyanır, istigfâr ederek ve hasenât yaparak onun zararından kurtulur.

Az yimek ve az uyumak tasavvuf yolunda ilerlemek için faydalıdır. Fakat, bedene ve akla zarar verecek kadar aşırı olmamak lâzımdır. Bunları ve riyâzetleri sünnete uygun yapmalıdır. Aşırı yapılırsa ruhbâniyyet olur. İslâmiyette ruhbânlık yoktur. Evliyânın keşfleri, hayâlî şeyler değildir. Kalbe ilhâm edilen şeylerdir. Hayâlî olan keşflere itimat edilmez. Vehm ve hayâl, kalbe gelen bilgilerin anlaşılmasına yardımcı olurlar. Hâlık ile mahlûk arasındaki elli bin senelik yol vehm sâyesinde az zamanda kat edilir. Hayâl de ledünnî bilgilerin kolay anlaşılmasına yardım eder. Tasavvuf yolunda her ikisinin de çok faydası vardır. Bazı duâların dünya işlerinde faydalı olduğu bildirilmiştir. Allahü teâlânın ismlerini okumak, daha ziyâde faydalı olmaktadır.

Namaz kılarken kendi bedenini hâtırlamamak, çok iyidir. Namazda hâsıl olan şeyler, namazın dışında hâsıl olanlardan daha kıymetlidir. Namazın önemini iyi anlamalıdır. Namazı, müstehab olan vakitlerde ve şartlarına ve tâdîl-i erkâna dikkat ederek kılmalıdır. [Namaza başlarken, vaktinde kılmakta olduğunu bilmek şarttır.] Namaz kılan kimse ile Allahü teâlâ arasındaki perdelerin kalktığı, hadis-i şerifte bildirilmiştir.

Evliyânın âlem-i misâldeki sûretlerini, şekillerini gördüğünüzü, onlarla konuştuğunuzu yazıyorsunuz. Bunlar iyi şeylerdir. Fakat maksadımız bunlar değildir. Maksadımıza zarar vermedikleri için üzülecek şeyler de değildir.

Hızır aleyhisselâmın hayatta olduğuna inanmak lâzım olup olmadığını soruyorsunuz? Âlimlerimiz bunu sözbirliği ile bildirmedi. Evliyâdan bazıları, Hızır aleyhisselâmı gördüklerini, konuştuklarını bildirmişler ise de, böyle haberler onun hayatta olduğunu göstermez. Ruhu insan şeklinde görülmüş, insanın yapacağı şeyleri ruhu ile yapmış olabilir. O zaman hayatta olmuş ise, şimdi de hayatta olması lâzım gelmez. (El-İsâbe-fî-marifetissahâbe) kitabında Hızır aleyhisselâmın yaptığı çok şeyler yazılıdır. Âlimlerin çoğu Hızır aleyhisselâmın öldüğünü bildirdi. Eğer hayatta olsaydı, Peygamber efendimize gelir, birlikte Cuma namazı kılar, sohbetinde ve cihâdlarında bulunurdu.

Vefât etmiş Velîlerin ruhları bâzan âlem-i misâldeki sûretleri ile [insan şeklinde] görülür. Çünkü, dünyada olan herşeyin âlem-i misâlde bir sûreti vardır. Hattâ maddî olmayan mânevi şeylerin de orada sûretleri vardır. Âlem-i misâl, hayâlî şeyler değildir. Bu gördüğümüz madde âlemi gibi var olan bir âlemdir. Evliyânın ruhları, bâzan kendi bedenleri şeklinde görünür. Bâzan da bedensiz, şeklsiz olarak ruhları insanın ruhu ile buluşur, görüşür.

Ruhlar ve kabir hayatı hakkındaki bilgiler çok ince bilgilerdir. Bunlar hakkında zan ile, tahmîn ile konuşmamalıdır. Nasslar ile [yâni âyet-i kerime ve hadis-i şerif ile] açıkça bildirilmiş olanlara kısaca inanmalı, fazla konuşmamalıdır. Kabirde nîmetler ve azâblar olduğuna inanmalıdır. Mevtâların birbirleri ile konuştukları da bildirilmiştir. Kabirdeki azâbdan dolayı bağırır, feryâd ederler. Feryâdlarını insanlardan ve cinden başka bütün mahlûklar işitir. Ruhları yalnız olarak da, bedenleri vâsıtası ile de feryâd eder.

İnsan tasavvufta ne kadar ilerlerse ilerlesin, kemâle gelsin, kurb-i ilâhîye kavuşsun, bedeni ile, ruhu da mahlûk olmaktan kurtulamaz. Allahü teâlâdan başka herşey hâdistir. Var olmadan önce yok idiler. Sonra da yok olacaklardır. Müslüman olmak için böyle inanmak lâzımdır. Peygamberlerin, Evliyânın ruhları da böyledir. Âhırette azâbdan kurtulmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymak lâzımdır. Bu kitaplara uymayan keşfler, kerâmetler hiçbir işe yaramaz. Tasavvuf yolundan maksat, kendi nefsinin ayblarını, kusurlarını anlamaktır ve ahkâm-ı islâmiyyeye uymakta kolaylık ve lezzet hâsıl olmaktır ve gizli olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.

Talebelerinizin iyi hâllerini yazıyorsunuz. Bunun için, Allahü teâlâya çok Şükrediniz. Talebenizin tam müslüman olmaları, Allahü teâlânın rızasına kavuşmaları için çalışınız! Şeriatin edeblerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin edeblerini ve selef-i sâlihînin hâllerini, ahlâklarını onlara bildiriniz! Onlara vaaz ve nasihatten geri kalmayınız! Edebsizi Allahü teâlâ sevmez. Kur’an-ı kerimi çok okuyunuz. Namazlarınızı [Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları] fıkh kitaplarına uygun olarak ve huşû’ ile kılınız ve (lâ ilâhe illallah) güzel kelimesini her zaman söyleyiniz! Allahü teâlâ hepimize merhamet buyursun. Hepimize, kendi rızasına kavuşturan iyi işler yapmak nasip eylesin. Size ve doğru yolda olanlara ve Muhammed aleyhisselâmın izinde gidenlere selâm ve duâlar ederim, efendim! Şimdi Resûlullahın zamanı çok uzakta kaldığı ve kıyâmet yaklaştığı için, her tarafa bid’atler yayıldı. Bid’atlerin zulmetleri, zararları bütün âleme yayıldı. Sünnetler unutuldu. Sünnetlerin nûrları örtüldü. Şimdi, insanı Allahü teâlânın rızasına kavuşturacak en kıymetli iş, unutulmuş sünnetleri meydana çıkarmak için, yâni islâm ilimlerini yaymak için çalışmaktır. Kıyâmet günü Muhammed aleyhisselâmın yanında bulunmak istiyenlerin, bu yolda çalışmaları lâzımdır. Hadis-i şerifte, (Terk edilmiş bir sünnetimi ortaya çıkarana yüz şehit sevabı vardır) buyuruldu. [Yâni, bir din bilgisini ortaya çıkarmak, öğretmek, yaymak çok büyük sevaptır.] Sünneti meydana çıkarmak için ilk yapılacak şey, bu sünneti kendisinin yapmasıdır. Bundan sonra, başkalarının yapması için çalışmak gerekir.

Son nefes korkusunu yazıyorsunuz. Bu korkudan kurtulan kimse yoktur. Peygamberlerden başka herkesin son nefesi şüphelidir. Son nefeste kurtulabilmek müjdesi ancak vahy ile mâlûm olur. İyi alâmetler ve eserler ve beşâretler son nefesin selâmetini haber verirlerse de, zann-ı gâlib hâsıl ederler. Zan, ne kadar gâlib, fazla olursa olsun, insanı bu derdden, bu korkudan kurtaramaz.

İbâdetlerimi ve tâatlarımı kabûl olmaya lâyık göremiyorum. Bunun için bâzan ibâdet yapmakta gevşeklik hâsıl oluyor, diyorsunuz. Bu dünyada ibâdet yapmak için emrolunduk. Kabûl olunur mu olunmaz mı bilmesek dahî yapmaya mecbûruz. Hem ibâdet yapacağız, hem de ibâdetteki kusurlarımıza istigfâr edip, kabûl olması için ağlayarak, sızlayarak yalvaracağız. Bu istigfâr ve yalvarmak, belki kabûl olmasına sebep olur. Biz kuluz. Kulluk vazîfemizi yapmaya mecbûruz. Şeytan la’în, kulluk vazîfemizi yaptırmamak için, bizi aldatmaya çalışıyor.

Size karşı olan teveccüh ve sevgimizi soruyorsunuz. Bunu bildirmeye hâcet var mı? Sizin bize olan sevginiz, bizim size olan sevgimizin eseridir, netîcesidir. Ağaçta hâsıl olan çiçekler, meyveler, hep gövdeden gelmektedir. Bu kâide her zaman böyle gelmiştir. Mâide sûresinin ellidördüncü âyetinde meâlen, (Onları severim. Onlar da beni severler) ve yüzondokuzuncu âyetinde meâlen, (Allah onlardan râzıdır. Onlar da Allahdan râzıdırlar) buyuruldu. Kendi muhabbetini ve rızasını, onlarınkinden önce bildirdi.

Kâdı-zade Ahmed efendi 1197 [m. 1783] de vefât etmiştir. Türkçe (Ferâid-ül-fevâid) ismindeki (Âmentü şerhi) kitabında diyor ki, bir insan hayrlı bir iş yapıp, sevabını her hangi bir mevtâya hediye ederse, ona gider. İmâm-ı Taberânî, (Evsat) kitabında bildirdi ki, Enes bin Mâlik buyurdu ki, Resûlullahdan işittim: (Bir kimse, tanıdığı bir meyyit için sadaka verse, Cebrâîl bu sadakanın sevabını nurdan tabak içinde ona götürür ve (Ey kabir sahibi! Bu hediyeyi senin ahbâbın gönderdi, bunu al!) der. Meyyit bu hediyeyi alınca, sevinir. Kendilerine hediye gönderilmiyen meyyitler, bunu görünce, üzülürler) buyurdu.

İbni Ebiddünyâ, Amr bin Cerîrden naklederek buyurdu ki, bir kimse âhırete gitmiş olan din kardeşi için duâ etse veya hayrlı bir amel işlese ve bunların sevabını ona hediye etse, bir melek bu sevapları ol meyyite götürüp, (Ahbâbından filan kimse, bunu sana gönderdi der.) İmâm-ı Müslimin Ebû Hüreyreden naklettiği hadis-i şerifte, (Bir mümin vefât edince, bütün amelleri biter. Yalnız üç ameli bitmeyip, bunların sevabı amel defterine yazılmaya devam eder. Bu üç amel, sadaka-i câriyye, yâni devam edici iyi işleri ve faydalı kitapları ve kendisine hayrlı duâ eden sâlih çocuklarıdır) buyuruldu. Bütün müminlere hediye edilen duâlar ve sevaplar, bunların hepsine vâsıl olur. Bir kimse, bir müminin kabrine gidip, ona selâm verse, kabirdeki meyyit işitip, selâmını alır, bildiği kimse ise, onu tanır. Resûlullah kabirleri ziyâret etmeyi ve kabirdekilere selâm vermeyi emreyledi. Abdüllah ibni Abbâsın bildirdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse, tanıdığı bir müminin kabrini ziyâret ederek, ona selâm verse, bunu tanır ve selâmına cevap verir) buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte, (Bir kimse, din kardeşinin kabrini ziyâret edip, kabrin yanında otursa, meyyit sevinir) buyuruldu.

Bir mümin, Peygamberimize bir salevât-i şerife okusa, melekler o salevâtı alıp Fahr-i âlem efendimize bildirirler. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın yer yüzünde dolaşan melekleri vardır. Ümmetimin benim için okuduğu salevâtı bana bildirirler) ve (Bir kimse, bana salât okursa, onun salâtı hemen bana bildirilir) buyuruldu. Bu iki hadis-i şerif, (Bazılarını melek bildirir, bazılarını ben işitirim) demektir. Ravda-i mukaddese yanında okunan salât ve selâmı kendisi işitip selâmına cevap verdiğini bildiren çok hadis-i şerif de vardır.

Peygamberlerin mübârek cesedleri çürümez. Bunu bildiren çok hadis-i şerifler vardır. Bir hadis-i şerifte, (Peygamberler, kabirlerinde diridirler) buyuruldu. Bazı âlimler, şehitler de çürümez dedi. İmâm-ı Kurtubî, [Muhammed Kurtubî 671 [m. 1272] de vefât etti.] sıkıntılara, derdlere sabr eden müminlerin ve şeriata uyan sâlihlerin cesedleri çürümez, dedi. Günah işlememiş olan ceset çürümez. İlmi ile âmil olan âlimlerin ve [günah işlemiyen, bid’at sahibi olmıyan] hâfızların ve müezzinlerin ve Evliyânın cesedleri çürümez. Hattâ bunların kefenlerine toprak te’sîr etmez. Başkalarının cesedleri çürür. Bir hadis-i şerifte, (Her meyyitin vücûdunu toprak çürütür. Yalnız, kuyruk sokumu denilen kemik çürümez) buyuruldu.

Ruhun nasıl olduğunu dînimiz açıkça bildirmedi. Ruh madde değildir. Sıfat da değildir. Fakat, madde gibi kendi kendine vardır. İnsan öldükten sonra, ruhu yok olmaz. Hiçbir maddeye muhtaç olmaksızın kendi kendine vardır. İdrâk etmesi, anlaması da vardır. Ruhun nereye gittiği açıkça bildirilmedi. (Cevhere) şerhinde, İbrâhîm Lâkânî mâlikî [Lâkânî 1041 [m. 1632] de vefât etmiştir.] çeşidli rivayetleri yazmıştır. İmâm-ı Süyûtî, (Şerhüs-sudûr) kitabında ve İbnül-Kayyım-ı cevziyye dediler ki, şakî olanların, yâni kâfirlerin ve fâsıkların ruhları azâbdadır. Sa’îdlerin, yâni müminlerin, sâlihlerin ruhları nîmetler, lezzetler içindedir. Yahudinin ruhu, yahudilerin ruhu ile beraberdir. [Hıristiyanların, mezhepsizlerin, Kitapsız kâfirlerin ruhları da birbirleri iledir.] Azâb olunan ruhların bulunduğu yere (Siccîn) denir. Nîmetler, lezzetler bulunan yere (İlliyyîn) denir. İlliyyînin en yüksek derecesine (Mele-i âlâ) denir. Peygamber efendimiz, vefât ederken, son sözü, (Yâ Rabbî! Beni affet! Bana merhamet et! Beni refîk-i âlâya kavuştur) oldu. Burası Peygamberlerin makamıdır. Bunların dereceleri de farklıdır. Peygamberimiz mîraç gecesinde, Âdem aleyhisselâmı birinci semada, Îsâ aleyhisselâm ile Yahyâ aleyhisselâmı ikinci semada, Yûsüf aleyhisselâmı üçüncü semada, İdrîs aleyhisselâmı dördüncü semada, Hârûn aleyhisselâmı beşinci semada, Mûsâ aleyhisselâmı altıncı semada, İbrâhîm aleyhisselâmı yedinci semada gördü. Ehl-i sünnet âlimlerinin ruhları, Peygamberlerin ruhlarına yakındır. Bir hadis-i şerifte, (Şehitlerin ruhları Arş-ı ilâhîdedir. İstedikleri zaman Cennetin diledikleri yerlerine gidip, tekrar kendi makamlarına dönerler) buyuruldu. Âhıret hayatında sabah ve akşam, gece ve gündüz yoktur. Cennet nûrânîdir. Şehitlerin bazıları Cennete girmez, Cennetin yanındaki (bârık) ismindeki nehr kenârında yeşil kubbeler altındadır. Kendilerine sabah ve akşam Cennet nîmetleri getirilir. Burada sabah ve akşam, dünyadaki zamana benzetilerek, söylenmiştir. Böyle sözlere (kinâye) denir. Bir rivayette bütün müminlerin ruhları bu kubbeler altında bulunur. Şehitler, (Dünyadaki din kardeşlerimiz, bizim kavuştuğumuz nîmetleri, saadetleri bilseler, cihâda, muhârebeye koşarlardı) derler. Âl-i İmrân sûresi, yüzyetmişinci âyetinde meâlen, (Allah yolunda şehit olanlara ölü demeyiniz. Onlar diridirler. Kendilerine, her zaman rızık verilir. Onlarda azâb olunmak korkusu yoktur. Nîmetlerden mahrum kalmak üzüntüsü de yoktur) buyuruldu. Dünyada onların cesedleri toprak altında çürüyüp, fena kokarlar. Hayvanlar etlerini yirler. Bu hâllerini görenler, bunları acı çekiyor, azâb içinde sanırlar. Onların kavuştukları nîmetleri, saadetleri anlamazlar. Şehitler böyle diri olunca, Peygamberler de elbette diri olur. Çünkü, her Peygamberde şehâdet mertebesi vardır. Bir hadis-i şerifte, (İlm öğrenmekte iken eceli gelen kimseyi Allahü teâlâ Peygamberlerin mertebesinde karşılar) buyuruldu. Osman bin Affân diyor ki, Resûlullahdan işittim, (Kıyâmet günü, evvelâ Enbiyâ, sonra Ulemâ şefaat edeceklerdir) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Tâ’ûndan vefât edenler, şehitlerin mertebesine kavuşur) buyuruldu. Tâ’ûn, vebâ hastalığı gibi sârî hastalıklar demektir.

Bir kimse, kıyâmet günü kimler arasında bulunacak ise, kabir hayatında da, onların arasında bulunur. Dünyada iken kimleri seviyorsa, kimlerin arasında yaşıyorsa, kıyâmette onlar ile berâber haşr olunacaktır. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel [Ahmed bin Hanbel 241 [m. 855] de Bağdâdda vefât etti.] dedi ki, (Müminlerin ruhları Cennettedir. Kâfirlerin ruhları Cehennemdedir). Bazı âlimlere göre, Cennet-ül me’vâdadırlar. Bu Cennet, Arşın altındadır. Zinâyı âdet edinen, fâiz ve yetim malı yiyenlerin ruhları Cehennemde azâb içinde olurlar. Üzerinde kul hakkı bulunanların ruhları Cennete girmez. Böyle günah işliyenlerin ve zulmedenlerin ruhları da böyledir. Evliyânın ve sâlih müminlerin ruhları kabirlerine gelerek, cesedlerini ziyâret ederler. Müminlerin ruhları birbirlerini ziyâret ederler. Bilhâssa, Cuma gecelerinde konuşurlar. Mümin vefât edip, ruhu semaya çıkınca, müminlerin ruhları gelip, dünyada tanıdıklarını sorarlar. Vasıyet etmeden ölenlerin ruhlarına konuşmak için izin verilmez. (Ferâid-ül-fevâid)in yazısı tamam oldu.

Kaynak : Kurani Kerim’de Kıyamet ve Ahiret – İmam Gazali

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: