Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Aralık 2015

Yılbaşı Noel Şiiri – Allah Rızası İçin Dinleyin…….

Posted by Site - Yönetici Aralık 31, 2015

Yılbaşı Noel Şiiri – Allah Rızası İçin Dinleyin…….

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Yılbaşı Kutlamaları Küfürmü ?, Şiir | Etiketler: | Leave a Comment »

Bize Melekleri Göster…

Posted by Site - Yönetici Aralık 31, 2015

Bize Melekleri Göster...

Bize Melekleri Göster…

Rivayet olundu:
Kureyşliler, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine;
-“Ey Muhammed!
Sen bize Musa Aleyhisselam’dan haber vermektesin!
Musa Aleyhisselam’ın beraberinde asâ’sı vardı. Musa Aleyhisselâm, asasını, taşa vurduğunda taştan on iki pınar kaynamaya başladı. Sen bize İsa Aleyhisselam’dan haber verdin. İsa Aleyhisselâm, ölüleri diriltiyordu. Salih Aleyhisselâm, dağdan deve çıkarttı.
Sen de bize, böyle apaçık bir mucize getir! Eğer sen bunları yaparsan elbette biz seni tasdik eder ve sana iman ederiz!”

Müşrikler bu konuda yemin ettiler. Hatta yeminlerinde mübalağa ile çok aşırı gittiler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, onlara sordu:
-“Ne istiyorsunuz?” Onlar;
-“Sen bize Safa tepesini altın yap!
Veya bize bazı ölülerimizi dirilt!
Biz o Ölülerimizden, senin söylediklerinin hak mı veya bâtıl mı olduğunu soralım!
Veya bize melekleri göster. Melekler, senin peygamberliğine şahadet etsinler!…”
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara;
-“Sizin istediklerinizin bazılarını yaparsam; beni tasdik eder misiniz?” dedi. Onlar:
-“Evet! dediler. Eğer sen bunları yaparsan, elbette topluca sana tabi oluruz!”

Müslümanlar, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden, onların kendisini tasdik etmesi için üzerlerine indirmesini istediler…
Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, bu konuda dua etmeyi düşündü. O anda Cebrail Aleyhisselâm geldi. Ve:
-“Eğer sen bunların olması için dua edersen; Allâhü Teâlâ hazretleri bu mucizeleri ikram ederse; onlara köklerini kazıyan bir azap ile azap eder. Ama eğer sen tâ Tevbe edinceye kadar onları olduğu hal üzere terk edersen; belki ileride Tevbe ederler (ve imana gelirler),” dedi.

İşte bu hadise üzerine bu [En“am suresi 1.Ayet ] âyet-i kerime nazil oldu

Kaynak : Taberi Tefsiri: c. 7, s. 312. ibni Kesîr Tefsiri, c. 2. s. 165
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Vehhâbîlerin Medîne’ye girmeleri ve yağmaları.

Posted by Site - Yönetici Aralık 30, 2015

Vehhâbîlerin Medîne'ye girmeleri ve yağmaları.

Vehhâbîlerin Medîne’ye girmeleri ve yağmaları. (Mir’ât-ül haremeyn) den alındı.

İslâm halîfelerinin yetmişbeşinci ve Osmanlı pâdişâhlarının onuncusu olan sultan birinci Süleymân hân, Medîne-i münevvere şehri etrâfındaki duvarları yenilemişti. Duvarlar çok sağlam yapıldıkları için Medîne-i münevvere şehri ikiyüzyetmişdört sene, eşkiyâ baskınına uğramadı. Şehirdeki müslümanlar rahat ve huzur içinde yaşadılar. Fakat, 1222 [m. 1807] senesi ilk aylarında Sü’ûdün eline düştüler.

Sü’ûd, Mekke-i Mükerremeyi ele geçirdikten ve Mekke etrâfındaki köylere hâkim olduktan sonra, köylerden topladığı yağmacıları Medîne şehri üzerine gönderdi. Bunların başına Bedây ve Nâdî adında iki kardeşi kumandan yapmıştı. Yolda karşılaştıkları müslüman köylerini yağma ettiler. Çok cana kıydılar. Bedây ve kardeşi Nâdî, Medîne etrâfındaki köylerden çoğunu yakıp yıktı. Eşyalarını yağma etti. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirmiş oldukları doğru yolda olan müslümanları kılıncdan geçirdi. Yakılan köyler, öldürülen müslümanlar, o kadar çoktu ki, belli bir sayı elde edilemedi. Medîne şehri etrâfındaki köyler, ölüm korkusundan ve yağmadan, işkenceden kurtulmak için, vehhâbî inanışlarını kabûl ettiler. Sü’ûda kul, köle oldular. Sü’ûd, Sâlih bin Sâlih ile Medîne şehrine bir mektûb gönderdi.

Sü’ûdün Medînedeki müslümanlara karşı yazdığı bu mektûbun tercümesi şöyledir:

Kıyâmet gününün mâlikinin adı ile başlıyorum. Medînenin âlimlerine, memurlarına ve tüccârlarına bildiririm ki, dünyada rahata ve huzura kavuşmak, ancak hidâyet bulanlar içindir. Ey Medîne ehâlîsi! Sizi hak dîne çağırıyorum. Âl-i İmrân sûresi, ondokuz ve seksenbeşinci âyetlerinde meâlen, (Allahın doğru bildiği din islâm dînidir. İslâmdan başka din edinenlerin, dinleri kabûl olmaz. Bunlar, âhıret gününde zarar edeceklerdir!) buyurulmuştur. Size karşı olan düşüncelerimin nasıl olduğunu bilmenizi istiyorum. Medîne ehâlîsine karşı sevgim ve bağlılığım vardır. Yanınıza gelip, Resûlullahın şehrinde bulunmak istiyorum. Beni dinlerseniz, emirlerime uyarsanız, size bir sıkıntı ve işkence yapmam. Mekke şehrine girdiğim zaman, orada bulunanlar, benden hep iyilik gördüler. Yeniden müslüman olmanızı istiyorum. Emirlerime itaat ederseniz, yağmadan, ölümden ve işkenceden kendinizi kurtarırsınız. Allah sizi korur, ben de koruyucunuz olurum. Bu mektûbumu, güvendiğim adamım Sâlih bin Sâlih ile size gönderiyorum. İyi okuyunuz. Onun ile karara bağlayınız! Onun sözü, benim sözüm demektir.

Sâlih bin Sâlih ile gelen mektûb, Medînelileri çok korkuttu. Daha önce Tâifte yaptıkları işkenceleri, kılıncdan geçirdikleri kadınları, çocukları birkaç gün önce işitmişlerdi. Tüyleri ürpermişti. Sü’ûd bin Abdülazîzin mektûbuna evet veya hayır diyemediler. Canlarından da, dinlerinden de vazgeçemediler.

Eşkıyâsının başı olan Bedây hâini, mektûba cevap gelmeyince, Medînenin iskelesi olan (Yenbû’) şehri üzerine yürüdü. Bunu ele geçirdikten sonra, Medîneye gelip, şehri kuşattı. Sûrun, Anberiyye kapısına şiddetle saldırdı. O gün Şâm hâcıları Abdüllah Pâşanın emîrliği altında çıkageldiler. Şehrin sarılmış olduğunu görünce hâcılar ve birlikte bulunan askerler, Eşkiyâ ile döğüşmeye başladılar. İki saat süren kanlı muhârebede, ikiyüz kadar şakî kılıncdan geçirildi. Geri kalanları dağılıp kaçtılar.

Abdüllah Pâşa, hac vazîfesini yapıncaya kadar, Medînedeki müslümanlar rahat ettiler. Fakat, Şâm hâcıları, Medîneden çıkıp uzaklaşınca, Bedây hâini şehri yine kuşattı. Kubâ ve Avâlî ve Kurban denilen yerleri ele geçirdi. Buralara iki de tabya yaptı. Şehrin ulaştırma yollarını kesti. (Ayn-i zerkâ) denilen su yollarını yıktı. Böylece müslümanları aç ve susuz bıraktı.

MUCİZE: Ayn-i zerkâ su yollarını yıkıp şehirde su kalmadığı zaman, Mescid-i Nebîdeki (Bahçe-tür-Resûl) içindeki kuyunun suyu çoğaldı. Acılığı ve sertliği kalmadı. Şehirdeki bütün müslümanlar su sıkıntısı çekmedi. Daha önce, bu kuyunun suyu acılığı ile meşhûr idi.

Muhâsara aylarla uzadı. Medînedeki müslümanlar, Şâm hâcıları gelir bizi yine kurtarır diyerek, ağır sıkıntılara katlandılar. Fakat, Şâm hâcıları gelince, emîrleri olan İbrâhîm Pâşa, karşı koyacak askeri olmadığı için, şehri onlara teslim ediniz dedi. Medînedeki müslümanlar bunu işitince, İbrâhîm Pâşanın Bedây ile konuşup anlaştığını, müslümanlara işkence ve zarar yapılmaması için ondan söz aldığını zannettiler. Tercümesi aşağıda yazılı mektûbu yazarak, Muhammed Tayyâr ve Hasen Çavuş ve Abdülkâdir İlyâs ve Ali adında dört kişi ile Sü’ûda gönderdiler.

Mektûb tercümesi: Size karşı yapılması lâzım olan saygıyı bildirir ve selâmlarımızı arz ederiz. Allahü teâlâ, rızasına uygun olan işlerinizi başarılı eylesin! Ey şeyh Sü’ûd! Şâm hâcılarının emîri olan İbrâhîm pâşa buraya geldi. Şehrin Bedây tarafından kuşatılmış, susuz bırakılmış ve yollarının kesilmiş olduğunu gördü. Sebebini sordu. Bu işlerin sizin emrinizle yapılmış olduğunu anladı. Bizler, senin Medîne ehâlîsine karşı kötü niyette olmadığını umduğumuz için, bu çirkin ve kötü şeylerden haberin olmadığını düşündük. Başımıza gelenleri sana bildirmek için, ileri gelenlerimiz toplandık. Sözbirliğine vararak aramızdan en iyi, temiz olan dört kişiyi seçtik. Sana gönderdik. Bunların, bizi sevindirecek bir cevap ile geri dönmelerini Allahü teâlâdan duâ ediyoruz.

Sü’ûd, mektûbu alınca, elçilere çok sert davrandı. Medîne ehâlîsine çok kızgın ve düşman olduğunu bildirmekten hayâ etmedi. Elçiler, affetmesi için çok yalvardılar. Onun pis ayaklarına kapandılar ise de, hak olan dînimi kabûl etmiyeceğinizi, emirlerimi yapmıyacağınızı, açlıktan, susuzluktan ve sıkıntıdan bunalarak, tatlı dille beni aldatmak istediğinizi, sıkıntıdan kurtulmak için yalvardığınızı, mektûbu okuyunca anladım. İsteklerimi yapmaktan başka kurtuluş yolu yoktur. Emirlerini kabûl eder görünüp de, uygunsuz söz ve hareketiniz olursa, sizi de Tâifliler gibi inletir ve yok ederim dedi. Müslümanları mezheplerini bırakmaya zorladı.

Sü’ûdün, Medîneden gelen elçilere kabûl ettirdiği bozuk ve sapık sözler (Tarih-i vehhâbiyyân) kitabında uzun yazılıdır.

Medîneli elçiler, Sü’ûdün emirlerini zorla kabûl ettikten sonra geri döndüler. Medîneliler de, bunalmış olduklarından, boğulan kimsenin yılana sarıldığı gibi, başka birşey diyemediler. Anlaşmanın yedinci maddesi gereğince Bedây adamlarından yetmiş kişiye, Medîne kal’asını teslim ettiler. Anlaşmanın bir maddesi, Medînedeki türbelerin yıkılması idi. İşkencelerden kurtulabilmek için, anlaşmada bulunan emirleri, istemiyerek yaptılar. İstemiyerek yaptılar ise de, bu işleri pek kötü sonuçlara yol açtı.

İstanbula yazılan imdâd mektûblarına bir cevap alınamadı. Medîne ehâlîsi, üç sene işkence altında kaldı. Müslümanların, İstanbuldan yardım geleceğine Ümitleri kalmayınca, Sü’ûda mektûb yazdılar. Af ve merhamet etmesi için yalvardılar. Bu mektûbu, Hüseyn Şâkir ve Muhammed Segâyî adında iki kişi ile Der’ıyyeye gönderdiler. Fakat Sü’ûd, Medînelilerin, önce İstanbuldan yardım istemiş olduklarını işittiğinden, elçileri kabûl etmedi. Üç seneden beri sıkıntı ve işkence altında yaşamakta olan Medînelileri daha çok sıkıştırmak ve hırpalamak için büyük bir haydûd sürüsü ile Medîne üzerine yürüdü.

Arabistân çölünde bütün vahşîler ve köylüler, Sü’ûdü Necd pâdişâhı olarak tanıyorlardı. O ahmak ve alçak da, öteye beriye yazdığı mektûblara, (İmâm-üd-Der’ıyye-til-mecdiyye vel-ahkâm-id-davetin Necdiyye) diyerek imza ederdi.

Sü’ûd Medîneye girince, hemen türbelerin yıkılmasını, hem de türbe bakıcılarının yıkmalarını emreyledi. Üç sene önceki anlaşmanın üçüncü maddesine göre, müslümanlar birçok kıymetli türbeleri önceden yıkmışlar, mezarları yerle bir etmişler idi ise de, büyük ve mübârek bildikleri birkaç türbeye dokunamamışlardı. Bunları da, kendi hizmetcileri, ağlaya sızlaya yıkmaya başladılar. Hz. Hamzanın Uhuddaki türbesinin bekçisi olan müslüman, çok ihtiyâr olduğu için, bu işi yapamıyacağını bildirince, Sü’ûd kendi kölelerinden bir hâini, kubbeyi yıkmak için göndermiş. Bu kimse türbeyi yıkmak için kubbe üstüne çıkınca düşüp ölmüş olduğundan, Sü’ûd habîsi, Hz. Hamzanın türbesini yıkmaktan vazgeçti. Fakat kapısını söktürdü. Bu bayağı emrini yaptırdıktan sonra, (Menâha) meydanında kurdurduğu kürsîye çıkıp, bir konuşma yaptı. Medînedeki müslümanların kendisine itaat etmek istemediklerini, korkudan münâfık olduklarını, eskisi gibi müşrik kalmak istediklerini söyledi. Sonra, kal’ada sığınmış olanların da gelip boyun bükmelerini, gelmiyenler için Tâife yaptırmış olduğu adaletin bunlara da yapılacağını, pek çirkin ve şımarık sözlerle anlattı.

Herkesin Menâha meydanında toplanmasını, sokak sokak bağırarak bildirdikleri için ve kal’a kapıları da kapatıldığı için, herkes korkmuştu. Tâifliler gibi işkence ile öldürüleceklerini anlamışlardı. Çocuklarının gözlerinden öperek, kadınlarına vedâ’ edip helâllaşarak, Menâha meydanında toplandılar. Erkekler bir tarafa, kadınlar başka tarafa çekilip, Resûlullahın mübârek türbesinin nûrlu kubbesine karşı boyun büktüler. Medîne-i münevverede o zamana kadar, böyle bir kara gün görülmemişti. Sü’ûd kuduruyor. Müslümanlara karşı görülmemiş bir kin ile köpürüyordu. Fakat, Resûlullahın bereketi ile, Allahü teâlâ, Medîne şehrini kana boyamaktan korudu. Edebe, hayâya sığmıyan çok çirkin ve kötü sözlerle müslümanlara hakâret ettikten sonra, Medîne kal’asına eşkiyâsını yerleştirdi. En güvendiği Hasen Çavuş adındaki bir alçağı Medîneye vâlî bırakıp, kendisi (Der’ıyye)ye gitti. Hac zamanında Mekkeye gelip, hac yaptıktan sonra, yine Medîneye geldi. Şâm kâfilesi Medîneden iki üç konak açıldıkta, Sü’ûd mahkeme binâsına geldi. Resûlullahın mübârek türbesinde ve Mescid-i Nebevî hazînesinde bulunan ve bin seneden beri çeşidli islâm sultânları, islâm kumandanları, islâm sanatkârları ve islâm ilim adamları tarafından ve bütün islâm dünyasından seçilerek ve özenerek gönderilmiş olan pek kıymetli hediyeleri, tarihi büyük önem taşıyan sanat eserlerini, altınlarla süslü, cevherlerle ve kıymetli taşlarla işlenmiş behâ biçilmez eşyayı ve seçme mushaf ve nâdîde kitapları, taş yüreği ve kara kalbi titremeden yağma ettirdi. Bu edebsizlikten ve alçaklıktan da, müslümanlara karşı olan kin ateşi sönemeyince, yıkılmaktan kurtulmuş olan Eshâb-ı kirâmın ve şehitlerin türbelerini de yıktırdı. Resûlullahın mübârek hücresinin kubbesini de yıktırmak istedi ise de, müslümanların hıçkırık ağlamaları ve yalvarmaları üzerine, Şebeke-i saadeti harap edip, duvarları bıraktı. Medîne şehrini çeviren duvarların tâmîr edilmesini emretti. Medîne ehâlîsini Mescid-i Nebîye topladı. Mescid kapılarını kapatıp, kürsîye çıktı. Şöyle dedi:

Ey cemaat! Size nasihat vermek ve emirlerime uymanızı tenbîh etmek için buraya topladım. Ey Medîne ehâlisi! Bugün dîniniz tamam oldu. Müslüman oldunuz. Allahı sevindirdiniz.Artık babalarınızın, dedelerinizin bozuk olan dinlerine özenmeyiniz! Allahın onlara rahmet etmesi için duâ etmeyiniz! Onların hepsi şirk üzere öldüler. Müşrik idiler. Allaha nasıl ibâdet edeceğinizi, nasıl duâ edeceğinizi, din adamlarımıza verdiğim kitaplarda bildirdim. Din adamlarımın bildirdiklerine uymıyanlarınız olur ise, mallarınızın ve eşyanızın, çocuklarınızın ve kadınlarınızın, kanınızın, askerim için mubâh olduğunu biliniz! Hepinizi zincire bağlayıp, işkence yapacaklar ve öldüreceklerdir. Peygamberin türbesi önünde, dedelerinizin yaptığı gibi salât ve selâm söylemek için saygı ile durmak, vehhâbîlik dîninde yasaktır. Türbe önünde durmayıp, geçip gitmeli. Giderken yalnız, (Esselâmü alâ Muhammed) demelidir. Peygambere saygı, imamımız Muhammed bin Abdülvehhâbın ictihâdına göre bu kadar yetişir.

Sü’ûd, bu sözleri ve bunlara benzer daha birçok yazamıyacağımız çirkin ve kaba sözleri söyledikten sonra, Mescid-i saadetin kapılarını açtırdı. Oğlu Abdüllahı Medîneye vâlî bırakıp, kendisi Der’ıyyeye gitti. Bundan sonra, Abdüllah bin Sü’ûdün Medînedeki müslümanlara etmediği fenalık kalmadı.

Kaynak : Kurani Kerim’de Kıyamet ve Ahiret – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hasan Sabbah ve Şeyh Bedrettin`e Yabancılar Neden Sahip çıkıyor ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2015

Hasan Sabbah kimdir ,Şeyh Bedrettin kimdir

Hasan Sabbah ve Şeyh Bedrettin`e Yabancılar Neden Sahip çıkıyor ?

1 – Şeyh Bedrettin kimdir ?
Samavne kadısının oğludur. Mısır’da okudu. Bir müddet sonra sapıtıp, müridleri halkın imanlarını bozmaya başladı. Üzerlerine Bayezid paşa gönderilip dağıtıldı. Kendisi Bosna’ya kaçtı. Müridler topladı. Yine sapık yol tuttular. Üzerlerine yine asker gönderildi. Tevbe eden müridleri tarafından yakalanıp teslim edildi. Mevlana Haydar Hirevi’nin başkanlığındaki ilim heyeti tarafından muhakeme olunarak, ölümüne fetva verildi. 1415 senesinde idam edildi. Görüldüğü gibi, ölümüne fetva verilecek kadar küfründe zararlı olan bir mülhid idi.

2 – Hasan Sabbah kimdir ?
İsmailiye Devletinin kurucusu ve Bâtıniliğin bir kolu olan Haşşaşin fırkasının başkanı idi. Hasan Sabbah’ın fikirleri, Asr-ı saadetten önce, Sasaniler zamanında Mejdek’in sapık fikirlerine çok benziyordu. Pek çok haramları mubah sayıp, ahireti, Cenneti ve Cehennemi inkâr ediyordu. Kandırdığı cahilleri afyonkeş yaparak, cinayetler işletiyor, kurduğu terör teşkilatıyla pek çok İslam âlimini, devlet adamlarını ve Ehl-i sünnet müslümanları şehit ettiriyordu. Hind, Türkistan ve Horasan hacılarının, Rey şehri yakınında, yollarını kestirip öldürttü. Hasan Sabbah’ın 1124 senesinde ölümü üzerine eski güçlerini kaybeden Alamut Bâtınileri de 1256 yılında Moğollar tarafından imha edilerek büyük bir fitne önlenmiş ve Bâtıni sapıklarından temizlenmiş oldu.

Yabancıların neden sahip çıktığı şimdi anlaşılmıştır inşallah.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

FAZİLET TAKVİMİ

Posted by Site - Yönetici Aralık 28, 2015

Fazilet takvimi, goynem,beysehir,şerife‬ şevval kardelen

FAZİLET TAKVİMİ

Şöyle bir düşündüğümüzde, kendisi küçük lakin mârifeti büyük olan bir şey var.
Ve hemen hemen her evde olan bir şey nedir o !!!!!

Takvim Aslında Takvim deyip geçmemek lazım. Çok şeyler ifade ediyor.
Özellikle Fazilet takvimi. Günlük takvim yaprağını okuduğumuzda bir çok şeyleri öğrendiğimizi kendimiz şahit olacağız, Onun içindir ki Takvim yaprakları büyük bir titizlik ve îtînâ ile hazırlanmış olup ve bizlerin istifâdesine sunulmuştur.

Bu vesile ile büyüklerden bir zât;
Yerinden koparılınca dürüp, bükülüp atılması için değil;
okunup istifade edilmesi için hazırlanmıştır.
Kendi evlerimizde de her gün âile fertleri ile beraber okuyup müzakere etmeliyiz…

Takvim Hizmetleri
Takvimlerimiz Türkiye haricinde yaklaşık 88 ülke için hazırlanmıştır. Türkçe başta olmak üzere, İngilizce, Almanca, Hollandaca, Arnavutça, Azerice, Kazakça, Kırgızca dillerinde de basılmaktadır.

şerife‬ şevval kardelen

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

Mubârek şehirlerin Vehhâbî habîslerinden geri alınması

Posted by Site - Yönetici Aralık 28, 2015

Mubârek şehrlerin Vehhâbî habîslerinden geri alınması,mecca-kabaa-01 copy

Mubârek şehirlerin Vehhâbî habîslerinden geri alınması

Osmanlı devleti, bu senelerde dış devletlerle uğraşmakta ve masonların körüklediği isyân ateşlerini söndürmeye çalışmakta idi. [Mekteb-i sultanî müdîri Abdürrahmân Şeref bey, 1325 mâlî ve 1909 mîlâdî senesinde basılan (Fezleke-i tarih-i devlet-i Osmaniyye) kitabında diyor ki, (1213 [m. 1798] de fransızlar Mısrı işgâl etti. Uzun muhârebelerden sonra Mısr 1216 da istirdâd edildi. Anadoluda ve Rumelide zuhûr eden eşkıyâ ile uğraşıldı. 1221 de Rusya Hotin ve Bender kal’alarına hücûm etti. İngiliz donanması, bunu fırsat bilerek Marmaraya girdi. Yedi-kuleye kadar gelerek, sâhilleri top ateşine tuttu. Halîcdeki donanmanın kendisine teslim edilmesini istedi. Başta pâdişâh üçüncü Selîm sultan olmak üzere, bütün memurların gayreti ile sâhillere binden ziyâde top yerleştirilerek, ingiliz donanmasına ateş edildi. Donanma on gün dayanamayıp kaçtı. Fakat, dahilî düşmanlar İstanbulda ihtilâl çıkarıp, 1223 de sultan şehit edildi. Rusya 1224 de tekrar hücûm etti. Bu harp 1227 Bükreş müâhedesine kadar devam etti.)] 1226 [m. 1811] senesinde, Sü’ûdun müslümanlara işkenceleri ve islâm dînine olan hakâretleri, dayanılmıyacak hâl aldığından, müslümanların halîfesi sultan II. Mahmûd hân-ı Adlî Mısr vâlîsi Muhammed Ali pâşaya ferman gönderip, eşkiyâyı terbiye etmesini emreyledi. Muhammed Ali pâşa, oğlu Tosun pâşanın kumandasında bir kolorduyu, Ramazan ayında Mısrdan yola çıkardı. Tosun pâşa, Medînenin iskelesi olan (Yenbû’) şehrini aldı. Cüdeyde yolu ile Medîneye giderken, (Safrâ) vâdisi ile Cüdeyde boğazı arasında ve (1226) zilhicce ayı başında büyük bir muhârebe olup bozguna uğradı. Tosun pâşaya birşey olmadı ise de, Osmanlı müslümanlarının çoğu şehit oldu. Muhammed Ali pâşa buna çok üzüldü. Büyük bir kolordu ile kendisi yola çıktı. Orduda onsekiz top, üç havan topu ve pek çok silâh vardı. 1227 [m. 1812] senesinin Şa’bân ayında Safrâ ve Cüdeyde boğazlarını geçtiler. Ramazan ayında, birçok köyleri harbsiz ele geçirdiler. Muhammed Ali pâşa, çok kurnaz davranıp, bu başarıları para ile sağladı. Daha doğrusu, bu kurnazlığı ona şerif Gâlib efendi öğretti. Para ile köyleri ele geçirdi. Bu yolda yüzonsekizbin riyâl dağıtıldı. Tosun pâşa da, babası gibi, şerif Gâlib efendi ile görüşmüş olsaydı, koca bir orduyu elinden çıkarmamış olurdu. Şerif Gâlib efendi, Mekkede vehhâbîlerin emîri idi. Fakat, Mekkenin o azgın şakîlerden kurtarılmasını gönülden istemekte idi. Muhammed Ali pâşa, Zilka’de sonunda Medîneyi de kansız ele geçirdi. Bu zaferleri, halîfe hazretlerine arz edilmek üzere Mısra bildirdi. Mısrda üç gün üç gece bayram yapıldı. Zafer müjdeleri bütün islâm memleketlerine bildirildi. Muhammed Ali pâşa, bir fırkayı da, Cidde yolundan Mekkeye göndermişti. Bu fırka, (1228) Muharremi başlarında Ciddeye geldi. Mekkeye yürüdü. Şerif Gâlib efendinin gizlice göndermiş olduğu plânlara uyarak, kolayca Mekkeye girdi. Osmanlı ordusunun Mekkeye yürüdüğü şehre yayılınca, eşkiyâ kumandanları ile birlikte, dağlara kaçtılar.

Sü’ûd bin Abdülazîz binikiyüzyirmiyedi (1227) senesinde, hacdan sonra Tâife gitmiş, islâm kanı dökülen yerleri gezmiş, fesat ocağı olan Der’ıyyeye dönmüştü. Der’ıyyeye gelince, Medîne-i münevverenin ve sonra Mekke-i mükerremenin Osmanlıların eline geçtiğini işitince, şaşkına döndü. O sırada Osmanlı ordusu Tâife yürüdü. Tâif zâlimi olan (Osman-ül-Mudâyıkî), askerleri ile birlikte, korkudan kaçmış olduğundan, şehir harbsiz ele geçirildi. Müjde haberi İstanbula, müslümanların halîfesine arz olundu. Sultan Mahmûd hân-ı Adlî bu müjdeye çok sevindi. Allahü teâlânın bu ihsânına hamd eyledi. Muhammed Ali pâşaya teşekkürler ve ihsânlar gönderip, Hicâza tekrar giderek eşkıyâyı teftîş ve kontrol etmesini emir buyurdu.

Muhammed Ali pâşa, sultan Mahmûd hânın fermanına uyarak, Mısrdan tekrar yola çıktı. Bu sırada, şerif Gâlib efendi, Osmanlı ordusu ile birlikte Tâife gitmiş, elleri kanlı vâlî Osmanı aramaya dağılmışlardı. Plânlı davranarak, şakîyi yakaladılar. Mısra ve oradan İstanbula gönderildi. Muhammed Ali pâşa, Mekkeye gidince, Şerif Gâlib Efendiyi İstanbula gönderdi. Yerine kardeşi Yahyâ bin Mes’ûd efendiyi emîr yaptı. 1229 Muharrem ayında (Mübârek bin Magyan) şakîsi de ele geçirilip İstanbula gönderildi. Binlerle müslüman kanı akıtan bu iki şakî, İstanbul sokaklarında dolaştırıldıktan sonra, cezâları verildi. Yirmialtı sene Mekke emîrliği yapan şerif Gâlib efendiye sevgi ve saygı gösterilerek Selânike gönderilmiş, orada istirâhat ederek, 1231 [m. 1815] de vefât etmiştir. Selânikte türbesi ziyâret edilmektedir.

Hicâzın mübârek şehirleri eşkiyâdan temizlendikten sonra, Yemene kadar olan yerleri de temizlemek için bir fırka [tümen] gönderilmişti. Muhammed Ali pâşa, kendi askeri ile bu fırkanın yardımına gitti. Bütün oraları da temizledi. Mekkeye döndü. (1230) Recebine kadar orada kaldı. Oğlu Hasen pâşayı Mekke vâlîsi yapıp, Mısra döndü. Sü’ûd bin Abdülazîz (1231) senesi ortalarında öldü. Yerine oğlu Abdüllah bin Sü’ûd geçti. Muhammed Ali pâşa Mısra gelince, oğlu İbrâhîm pâşayı bir fırka asker ile Abdüllahın üzerine gönderdi. Abdüllah ibni Sü’ûd önceden Tosun pâşa ile bir anlaşma yaparak, Der’ıyye emîri kalmak şartı ile, Osmanlılara itaat edeceğini bildirmişti. Fakat Muhammed Ali pâşa, bu anlaşmayı kabûl etmemişti. İbrâhîm pâşa, (1231) senesi sonunda Mısrdan yola çıktı. (1232) başında Der’ıyyeye vardı. Abdüllah ibn-üs-Sü’ûd, bütün askeri ile karşısına çıktı. Çok kanlı muhârebelerden sonra, binikiyüzotuzüç 1233 [m. 1818] Zilka’de ayında Abdüllah ibn-üs-Sü’ûd yakalandı. Bu zafer müjdesi Mısra gelince, kal’adan yüz top atılıp, yedi gün yedi gece bayram yapıldı. Her taraf bayraklarla donatıldı. Minârelerde tekbîr getirildi ve münâcâtlar okundu.

Muhammed Ali pâşa, Arabistânın mübârek şehirlerinin eşkiyâdan temizlenmesine çok önem vermiş, muvaffak olmak için çok uğraşmış, bu yolda, sayılamıyacak kadar altın sarf etmiştir. Şimdi de, Sü’ûdî hükûmetinin, daha çok altın harcıyarak sapık inançlarını bütün dünyaya yaymak çabasında olduğunu üzülerek görmekteyiz. Mezhepsizlik felaketinden kurtulmak için, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin yazdıkları din kitaplarını okuyup, İslâmiyeti doğru olarak öğrenmekten başka çâre yoktur.

Abdüllah bin Sü’ûd yakalandıktan sonra, müslümanlara işkence yapan azgınlar ile birlikte Mısra gönderildi. Binikiyüzotuzdört (1234) Muharreminde, sayılamıyacak kadar çok seyirci arasında Kahireye getirildiler.

Muhammed Ali pâşa, Abdüllah bin Sü’ûdü pek sevinçli olarak ve nezâketle karşıladı. Şöyle konuştular:

Pâşa:

– Çok uğraştınız!

İbn-üs-Sü’ûd:

– Harp, kader kısmet işidir.

– Oğlum İbrâhîm pâşayı nasıl gördünüz?

– Çok cesûrdur. Kurnazlığı daha çoktur. Biz de çok çalıştık. Fakat Allahın dediği oldu.

– Üzülme! Müslümanların halîfesine, senin için şefaat mektûbu yazacağım.

– Kaderde ne varsa, o olur.

– O çekmeceyi niçin yanında taşıyorsun?

– Babamın, Hucre-i nebeviyyeden aldığı çok kıymetli eşyaları koydum. Şanlı pâdişâhımıza takdim edeceğim.

(Pâşanın emri üzerine çekmece açıldı. (Hucre-i Nebeviyye)den çalınmış olan eşya görüldü. İçlerinde değer biçilemiyecek kadar süslü üç mushaf-ı şerif ve pek iri üçyüzotuz inci, bir büyük zümrüd ve ayrıca altın zincirler vardı). Muhammed Ali pâşa, bunları gördükten sonra sordu:

– (Hazîne-i Nebeviyye)den alınan kıymetli eşya bu kadar değildir. Daha çok şeyler olacaktır?

– Hakkınız var, devletli efendim. Fakat ben, babamın hazînesinde bunları buldum. (Hucre-i saadet) yağmasında babam yalnız değildi. Arab beyleri ve Mekke ileri gelenleri ve (Harem-i saadet) ağaları ve Mekke emîri olan şerif Gâlib efendi, yağmada ortak idiler. Eşyalar kapanın elinde kalmıştı.

– Evet doğrudur! Şerif Gâlib efendinin yanında, çok şeyler bulduk aldık.

(Şerif Gâlib efendinin yanında bulunan eşyanın, vehhâbî yağmacılarından kurtarmak için alınıp saklandıklarını düşünmek lâzımdır. Muhammed Ali pâşanın, (Evet, doğrudur) demesi, şerif Gâlib efendinin, yağma ettiğine inandığını değil, eşyanın az olmasının sebebini kabûl ettiğini bildirmek içindir).

Bu konuşmalardan sonra, Abdüllah bin Sü’ûd, suç ortakları ile birlikte, İstanbula gönderildi. Binlerle müslümanın kâtili olan bu azgın şakîler, (Topkapı sarayı) kapısının önünde idam edilerek cezâları verildi.

İbrâhîm pâşa, Der’ıyye kal’asını yıktı. Binikiyüzotuzbeş (1235) senesi Muharrem ayında Mısra döndü. Muhammed bin Abdülvehhâbın bir oğlu da Mısra getirilip, ölünciye kadar habs edildi.

Abdüllah ibn-üs-Sü’ûddan sonra, o soydan (Terkî bin Abdüllah) 1240 [m. 1824] de vehhâbîlere baş oldu. Babası Abdüllah, Sü’ûd bin Abdülazîzin amcası idi. 1249 da, Sü’ûdün oğlu (Meşârî) Terkîyi öldürüp yerine geçti. Terkînin oğlu Faysal da, Meşârîyi kesip, 1254 de vehhâbîlerin başına geçti. Muhammed Ali pâşanın yeniden gönderdiği askere karşı koymak istedi ise de, binikiyüzellidört 1254 [m. 1838] senesinde mîrliva [tuğgeneral] Hurşîd pâşanın eline geçerek, Mısra gönderildi. Habs edildi. Sü’ûdün Mısrda bulunan oğlu Hâlid bey Der’ıyye emîri yapılarak (Riyâd) şehrine gönderildi. Hâlid bey, Mısrda Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş, Ehl-i sünnet îtikatında, nâzik bir zat idi. Bunun için emîrlikte birbuçuk sene kalabildi. (Abdüllah ibni Sezyân) adında bir adam, Osmanlı devletine sâdık görünerek, birçok köyü eline geçirdi. Ansızın, Der’ıyyeye saldırıp, Necd emîri oldu. Hâlid Mekkeye kaçtı. Mısrda zindanda bulunan Faysal kaçarak, (Cebel-i Semr) emîri İbnürreşîdin yardımı ile, Necde gidip, İbni Sezyânı öldürdü. Osmanlı devletine sâdık kalacağına yemin ederek, 1259 da Der’ıyye emîri yapıldı. 1282 [m. 1865] senesinde ölünceye kadar vaadinde durdu.

Faysalın (Abdüllah, Sü’ûd, Abdürrahmân ve Muhammed Sa’îd) isminde dört oğlu vardı. Faysal ölünce, büyük oğlu Abdüllah, Necd emîri yapıldı. Kardeşi Sü’ûd, Bahreyn adasından topladığı kimselerle birlikte 1288 [m. 1871] de isyân etti. Abdüllah, küçük kardeşi Muhammed Sa’îdi, Sü’ûdün üzerine gönderdi. Muhârebede Sa’îdin askeri dağıldı. Sü’ûd, bütün Necd şehirlerini ele geçirmek hulyâsına kapıldı ise de, Abdüllah, Osmanlı devletinin bir emîri olduğu için, altıncı ordu kumandanlarından ferîk [tümgeneral] Nâfiz pâşa, Sü’ûdün üzerine gönderildi. Sü’ûd ile yanındaki bütün çeteciler 1291 [m. 1874] de yok edildi. Necd ülkesi rahata ve huzura kavuştu. Bütün müslümanlar halîfe-i müslimîne hayrlı duâ ettiler. 1306 [m. 1888] dan sonra, Muhammed ibn-ür-Reşîd, Necdi ele geçirdi. Abdüllahı esîr eyledi.

Yemeni elde ettikleri zaman, Tâif ile San’a şehirleri arasında (Sevvat) dağları üzerinde yaşıyan bir milyona yakın Asîrli vahşîleri dahî vehhâbî yapmışlardı. Muhammed Ali pâşa, eşkiyânın kökünü temizledikten sonra, bu dağlardaki temizliği sonraya bırakmıştı. Binikiyüzaltmışüç (1263) de Sultan Abdülmecîd hân zamanında buralar da Osmanlıların idaresi ve kontrolu altına alındı.

Asîrlilerin, kendilerinin seçtikleri emîrleri ve Osmanlıların tâyîn ettiği vâlîleri vardı. Yumuşak davranan vâlîlere isyân ederler, kendi emîrlerine itaat etmenin ibâdet olduğuna inanırlardı. Vâlî Kurd Mahmûd pâşa zamanında isyân ederek, Yemendeki Hudeyde şehrine bile saldırmışlar, öldürücü sâm rüzgârı eserek telef olmuşlardı. Binikiyüzseksenyedi (1287) de de, isyân edip, Hudeyde şehrine saldırdılar ise de, şehirde bulunan az sayıdaki Osmanlı askerleri kahramanca çarpıştıklarından, şehre giremediler. Bunun üzerine, Redîf pâşanın kumandasında bir tümen asker gönderildi. Redîf pâşanın ve Osmanlı kurmaylarının güzel plânları ve idareleri ile sarp dağlardaki eşkiyâ yuvaları birer birer ele geçirildi. Fitne ve isyân ocakları temizlendi. Redîf pâşanın hastalanması üzerine, Yemen çöllerindeki ve Asîr dağlarındaki vahşîlerin kalkındırılması, islâm bilgilerinin ve ahlâkının oralara yerleştirilmesi için, Gâzî Ahmed Muhtâr pâşa gönderildi.

Arabistân yarımadası, Mısr fatihi ve ilk Türk halîfesi yavuz sultan Selîm hânın zamanı olan 923 [m. 1517] senesinden beri Osmanlıların idaresinde kaldı. Şehirler tam bir huzur ve rahatlıkla idare edildi ise de, çöllerdeki ve dağlardaki göçebe, câhil olanlar, kendi şeyhlerinin ve emîrlerinin idaresi altında bırakılmışlardı. Bu emîrler, ara sıra isyân ederdi. Çoğu vehhâbî oldular. Halka saldırmaya, müslümanları soyup öldürmeye de başladılar. Hâcıların yollarını kesip, soyarlar ve öldürürlerdi.

1274 [m. 1858] de, İngilizler Hindistânda ihtilâl çıkararak, oradaki islâm devletini yıkarken, Ciddede de fitne çıkardılar ise de, Mekke vâlîsi Nâmık pâşanın siyâseti ile sulh yapıldı.

Binikiyüzyetmişyedi (1277) senesinde bütün bu âsî ve cânî emîrler Osmanlı devletinin itaati ve terbiyesi altına sokuldu.

(Mir’ât-ülharemeyn) kitabının yazıldığı 1306 [m. 1888] senesinde, Arabistân yarımadasında oniki milyon insan yaşadığı bildiriliyor. Çok zekî ve anlayışlı iseler de, çok câhil, soyguncu ve kan dökücüdürler. Sü’ûda tâbi olmaları, onların bu vahşetlerini daha da arttırmıştır.

Birinci cihân harbinde Osmanlılarla birlikte İngilizlere karşı harp eden emîr İbn-ür-Reşîdin büyük dedesi de İbn-ür-Reşîd idi. Bunun oğlu Ali, Medînenin şimâl şarkında bulunan Hâil şehrinde emîr idi. 1251 [m. 1835] de vefât etti. Yerine geçen oğlu Abdüllah el-Reşîd, onüç sene emîrlik yaptı. Bunun yerine geçen büyük oğlu Tallâla 1282 [m. 1866] de, İbn-üs-Sü’ûd Faysal zehirli şerbet içirip deli oldu. Tabanca ile intihâr etti. Yerine kardeşi Mu’teb, Hâil emîri oldu ise de, iki sene sonra, Bender bin Tallâl, amcası Mu’tebi öldürüp emîr oldu. Fakat bu da amcası Muhammed-el-Reşîd tarafından öldürüldü. Muhammed, Necdi ve Riyâdı ele geçirdi. Sü’ûd oğullarından emîr Abdüllah bin Faysalı esîr alıp Hâile götürdü. Abdüllah bin Faysalın kardeşi Abdürrahmân ve bunun oğlu Abdülazîz kaçarak Kuveyte sığındı. Muhammed-el-Reşîd 1315 [m. 1897] senesinde vefât etti. Yerine geçen birâderi oğlu Abdülazîz el-Reşîd zâlim olduğundan, vehhâbîliğin yeniden zuhûruna sebep oldu. Riyâd ve Kasîm ve Büreyde emîrleri, (El-Mühennâ) köyünde bulunan Abdülazîz ile anlaştılar. Abdülazîz bin Abdürrahmân bin Faysal oniki hecinli ile Kuveytten Riyâda geldi. 1319 [m. 1901] senesinde bir gece Riyâda girdi. Abdülazîz ibnür Reşîdin Riyâd vâlîsi olan Aclânı bir ziyâfette öldürdü. Zulümden yılmış olan halk, bunu emîr yaptı. Böylece, Sü’ûdî devleti Riyâdda kurulmuş oldu. Üç sene çeşidli muharebeler yapıldı. Abdülazîz ibn-ür-Reşîd öldürüldü. 1333 [m. 1915] de, Osmanlılar işe karışarak, Abdülazîz ibn-üs-Sü’ûd Riyâd kaymakamı olmak üzere sulh yapıldı. Sonra Reşîdîlerle, Sü’ûdîler arasında Kasîmde harp olup, Abdülazîz mağlup oldu. Riyâda çekildi.

17 Haziran 1336 [m. 1918] de Abdülazîz bin Abdürrahmân İngilizlerin teşvîki ile bir beyannâme neşretti. Mekkedeki şerif Hüseyn ve onunla birlikte olanlar kâfirdir. Bunlarla cihâd ediyorum diyerek Mekkeye ve Tâife saldırdı. Fakat, bu şehirleri şerif Hüseyn pâşadan alamadı. 1342 [m. 1924] de İngilizler, Mekke emîri şerif Hüseyn bin Ali pâşayı yakalayıp Kıbrısa götürdü. Pâşa 1349 [m. 1931] de, kapatıldığı otelde vefât etti. Abdülazîz bin Abdürrahmân, 1924 de Mekkeyi ve Tâifi rahatça ele geçirdi. Osmanlı devletinin idaresini ellerine geçirmiş olan İttihâdcılarla arası açılan Mekke emîri şerif Hüseyn pâşaya karşı Medîneyi muhâfaza eden Osmanlı askerleri, Mondros mütârekesine göre, 28 Şubat 1337 [m. 1919] da Hicâzdan ayrılmış, şerif Hüseyn pâşanın oğlu şerif Abdüllah da Medîneye yerleşmişti. Babası ölünce, İngilizler bunu da Medîneden çıkarıp Ammâna sürdü. 1365 [m. 1946] da Ürdün devletini kurdu ise de, 1370 [m. 1951] de Mescid-i aksâda namaz kılarken İngilizlerin kiralık kâtilleri tarafından öldürüldü. Yerine oğlu Tallâl geçti. Fakat, hasta olduğundan yerini oğlu Melik Hüseyne terk etti. Şerif Hüseyn pâşanın ikinci oğlu şerif Faysal, 1339 [m. 1921] da Irâk devletini kurdu. 1351 [m. 1933] de vefât etti. Yerine oğlu Gâzî geçti. Bu da, 1939 da, yirmibir yaşında ölünce, yerine oğlu İkinci Faysal Irâk meliki oldu. Fakat, 1958 Ağustosunun ondördüncü günü ihtilâlinde general Kâsım tarafından, yirmiüç yaşında iken öldürüldü. İkinci bir ihtilâlde Kâsım da öldürüldü. Irâk ve Süriye devletleri, çeşidli ihtilâller sonunda sosyalist (Ba’s) partisinin eline geçtiler ve Rusların kolonisi hâline geldiler.

Abdülazîz bin Abdürrahmân, Medîneye çok saldırdı. 1926 hücûmunda, Resûlullahın mübârek türbesini de bombaladı. Fakat, şehre giremedi. 1344 ve 9 Eylül 1926 da İstanbulda çıkan Son Saat Gazetesi, şu haberi vermişti:

MEDÎNE BOMBARDIMANI>>>>> Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

İbni Atâ (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 27, 2015

İbni Atâ (k.s.) Hazretleri Kimdir (2)

İbni Atâ (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

İbni Atâ (k.s.) hazretlerinin asıl ismi Ahmed bin Muhammed bin Sehl bin Atâ, künyesi Ebü’l-Abbâs’tır.
Aslen Bağdatlıdır.
Ibn-i Atâ, zamanın büyük âlimlerindendir.
Vaktini, ilim öğrenmek ve öğretmekle, ibâdet ve Kur’ân-! kerîm okumakla geçirirdi.
Ibn-i Atâ, Yûsuf bin Mûsâ el-Kattân, Fadl bin Ziyâd, Cüneyd-i Bağdadî, İbrahim Mâristânî ve daha birçok al’mden ilim öğrenmiş, hadîs-i şerif dinlemiştir. Kendisinden ise. Muhammed bin Aii bin Atabiş en-Nâkid, Ibn-i Hafîf ve daha birçok âlim ilim öğrenmiş, hadîs-i şerif rivayet etmiştir,

İbn-i Atâ’nın, çok güzel on erkek evlâdı vardı. Bir gün onlarla beraber sefere çıkmıştı. Yolda eşkıyalar çevirdi. Eşkıyaların reisi, İbn-i Atâ’nın gözü önünde çocuklarını sırayla öldürdü. Çocuklarının her birinin öldürülüşünde, başını semâya kaldırarak, gülümsüyordu. Sıra sonuncu çocuğa geldiğinde, çocuk babasına dönerek:
Sen ne kadar şefkatsiz bir babasın. Dokuz yavrunu öldürdükleri hâlde, hiç sesini Çıkarmıyorsun ve gülüyorsun.” dedi. İbn-i Atâ oğluna dönerek: “Babasının ciğerparesi Bunu yapan zâta bir şey söylenmez ki! Aslında O, biliyor ve görüyor. Dilerse hepsini korumaya da kadirdir.” dedi. Bunun üzerine eşkıya reisinde bir hâl hâsıl oldu ve lbn-i Atâ’ya:
-“Şayet bu sözlerini önceden söyleseydin, çocuklardan hiçbirini öldürmezdik.” dedi ve oğlunu serbest bıraktı, İbn-i Atâ bunun üzerine: “Takdir böyle imiş. söyleseydim bile bir şey değişmezdi.” dedi.

İbn-i Atâ, çölde yolunu şaşıran bir talebesinin başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır: “O çölde yolunu şaşırdı. Dolaşırken kendisini bir su başında buldu. Pınar başında çok güzel bir kız gördü. Kızın karşısında durdu. Kız ona;
-“Benden uzak ol.” deyince.
-“Sen bütün varlığınla benim ol.” dedi. Kız;
-“Şurada, öyle güzel bir kız var ki, ben ona hizmetçi bile olamam.” dedi. O talebe dönüp o tarafa baktı. Kimseyi göremedi. Tekrar kıza dönünce, kız ona:
-“Doğruluk ne kadar güzel, yalan ne kadar kötü, bütün varlığınla bana bağlı olduğunu iddia ediyorsun. Halbuki, benim yanımda, bir başkasına bakmak istiyorsun.” dedi. Talebe utancından başını önüne eğdi. Başını kaldırdığında, karşısında kimseyi göremedi.”

İbni Atâ (k.s.) Hazretleri Kimdir

İbn-i Atâ hazretleri buyurdu ki:
“Her velînin üç alâmeti vardır. Bunlar: Allâhü Teâlâ ile arasındaki sırrı saklamak, halkla arasında geçen muamelelerde, duygularını hatâdan korumak, herkese aklı ve anlayışı ölçüsünde söylemektir.”
“Edepten mahrum bırakılan bir kimse, bütün hayırlardan mahrum bırakılmış olur.”
“Tevekkül; yüce Allah’a en İyi şekilde sığınıp, samîmi bir şekilde O’na muhtaç olmaktır.”
“Sabır, musibetler içindeyken bile edebe riâyet etmektir.”
“Ahlâk iyi olmadıktan sonra, kılınan namazın, tutulan orucun çok olmasının önemi yoktur. Hattâ sadaka ve mücâhede (nefsini yenmeye çalışma) bile hiçtir. Bu yolda yükselenler, ne namazla, ne de oruçla yükseldiler. Ne sadaka ile, ne de mücâhede ile üstün dereceler buldular. Yükselen, ancak iyi huyla yükseldi. Çünkü Resûl-i Ekrem efendimiz; “Kıyamet günü. bana en yakın olanınız, huy ve ahlâk bakımından en güzel olanınızdır.” buyurdu.”
“Dünyânın geçici lezzetlerine dalan, hakikatleri bulamaz. Bu lezzetlere dalması, onun kuvvetini azaltır.”
“itaatlerin en faziletlisi, devamlı olarak Allâhü Teâlâ’yı düşünmektir.”
“Nefsini tanımayan, ariflerin meclisinde bulunsun. Hikmet nuru ile aydınlanmak isteyen ise, ilim ve hikmet sahiplerinin meclisinde bulunsun.”

Ibn-i Atâ’nın vefatı şöyle anlatılır:

Hallâc-ı Mansûr’u öldüren vezir, lbn-i Atâ’ya -“Hallâc-ı Mansûr hakkında ne dersin?” diye sordu. İbn-i Atâ bu soru üzerine:

-“Sen kendi işlerine bak. evliya ile uğraşma.” dedi. Vezir. Hallâc-ı Mansûr hakkında kötü sözler söylemeye başlayınca, İbn-i Atâ ona,

-“Sakin ol! Doğru konuş!” dedi. Buna sinirlenen vezir, İbn-i Atâ’nın dişlerinin sökülmesini ve bunların, başına çakılması için emir verdi, lbn-i Atâ. bu eziyetin tesiriyle vefat etti.

Ibn-i Atâ, 923 (H.311) veya 931 (H.319) yılında vefat etti.

Kaynak :Dipnot – İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/698.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

İZZETBEGOVİÇ’İN DİN ANLAYIŞI

Posted by Site - Yönetici Aralık 26, 2015

Mehmet Akif, Sait Halim Paşa, İsmail Hakkı İzmirli, Ömer Rıza Doğrul, Muhammed Abduh, Ali Şeriati, Muhammed İkbal, Fazlur Rahman, Roger Garoudy, Aliya İzzet Begoviç ,Alija Izetbegović,alija-grave

İZZETBEGOVİÇ’İN DİN ANLAYIŞI

Vefatının ardından Aliya İzzetbegoviç için günlerce yazıldı. “Kör ölünce badem gözlü olur” ata sözünün ne kadar doğru, isabetli olduğuna bir kere daha şahit oldum. Ayrıca Ehli sünnetin ne kadar garip kaldığını gördüm. Herkes Begoviç’i övme yarışına girdi. Reformistlerin, yenilikçilerin övmelerini anlıyorum. Tabii ki kendi görüşlerinde, düşüncelerinde olan Begoviç’i övecekler. İşin garibi dinde reforma karşı olan kimseler de bu yarışa katıldı. Bu adam kimdi, neler yaptı, neler yapmak istedi? Sorularının cevabı araştırılmadan yazıldı, çizildi…

Haydi size göre bazı övülecek tarafları vardı diyelim; “Ancak..” kelimesi ile başlayıp, Begoviç’in, reformist fikirlerine, dinin akla, zamana göre yorumlanması düşüncelerine katılmıyorum, denilemez miydi? Önce, “Merd-i kıpti… “ deyimini hatırlatarak hayranları Aliya İzzetbegoviç için ne demişler ona bir bakalım:
Begoviç, Muhammed İkbal hayranıydı. Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin kurulması genç Begoviç’i çok heyecanlandırmıştı; bu önemli hadiseden sonra Mevdudi’nin kitaplarıyla tanışmış, ondan çok etkilenmişti. Begoviç’i derinden etkileyen bir başka isim Muhammed Hamidullah’tır.
Begoviç, yukarıda ismi geçen, çok etkilendiği reforcular gibi kendi aklına göre bir İslamı savunuyordu. Bunun için İslamın zamanımıza göre yeniden yorumlanması, reforma tabi tutulmasında örnek alınacak kitaplar, şahsiyetler arasında Begoviç’in kitapları da bulunuyor. Yandaşlarının bununla ilgili tespitleri:

Aliya İzzetbegoviç’in ‘Doğu-Batı Arasında İslam’ adlı eseri , Muhammed İkbal’in İslam Düşüncesinin Yeniden İnşaası, Mevdudi’nin, Ali Şeriati’nin bütün eserleri bu bağlamda anılabilir.
“İzzetbegoviç, ‘Doğu ile Batı Arasındaki İslam’ isimli kitabında, kendine mahsus düşünceler ortaya atan ve İslam düşüncesini çağdaş döneme taşıyan bir ‘feylesof’ tur. Örneğin, İslam ile demokrasinin bağdaşabilirliğinin en önemli ip uçları o kitapta mevcuttur. İslam pratiği ile Anglo-Sakson düşünce kalıbı arasındaki çarpıcı benzerlikler, sadece o kitapta ortaya konmuştur.”

“İzzetbegoviç’in İslam düşüncesine katkısı ile Prof. Fazlurrahman’ın düşünceleri arasında önemli yakınlıklar bulunuyor.” “Pakistanlı Muhammed İkbal Doğu İslamının, İzzetbegoviç Batı İslamının simgesidir
“Begoviç, Batı ile Doğu dünyalarının kesişme çizgisinde yaşayan ve her ikisine de aidiyet hisseden, Müslüman bir entelektüeldi, filozoftu… “Doğu ile Batı Arasında İslam” onun temel konusuydu. Eserlerinde Kuran, İncil ve Tevrat’tan ayetler, Aristo, İbn Rüşd, Milton, Marcel Proust ve totalitarizmin büyük eleştirmeni George Orwell’e kadar çok zengin kaynaklar görürsünüz.”
Bozacının şahidi şıracıdır, derler ya. Bütün bu övgülerden sonra, Begoviç’in nasıl biri olduğu anlaşıldı herhalde. Burada dikkatinizi bir hususa çekmek istiyorum. Begoviç’in hayranlık duyduğu, rehber edindiği Fazlurrahman, Muhammed İkbal, Mevdudi, Hamidullah gibi kimseler; Batı’nın yetiştirdiği dolayısıyla, Batılı gibi düşünen, İslama müsteşrik gözü ile bakan, Batı’nın yönlendirdiği dolayısıyla onların menfaatleri doğrusunda çalışan reformcu kimselerdir. Begoviç de bu ekiptendi.
Batı, bu tür adamları önce meşhur eder, kahramanlaştırır. Sonra da sinsi emellerine ulaşmada bunları vasıta yapar. Maksatları, İslamda yenilik, Modernlik adı altında dini bozmak ve siyasi amaçlarına bunları alet etmek. Ayrıca, Bosna- Hersek’te 250 bin Müslüman katledildi. Şimdi Müslümanlar Bosna’da öncekinden daha iyi bir durumda mıdırlar? Ne gezer. Hem 250 bin kişi gitti, hem de önceki ağırlığı kalmadı. O zaman bu nasıl kahramanlık, nasıl “Bilge Krallık!

Begoviç ve ekolü

Aliya İzzetbegoviç, “Akla göre, zamana göre din” ekolünün temsilcilerindendir. Bu ekolün temsilcileri, aklı ve vahyi aynı derecede mütalaa ederler. Hatta bazan, aklı vahyin önüne çıkartırlar. Bunlara göre, Kur’an belirli bir zamanda ve belirli bir mekanda indi. O zamanın ve mekanın şartlarını veri olarak kullandı. Zamanın ve şartların değişmesi durumunda dini devam ettirmek için yeni hükümler çıkartmak şarttır.
Nitekim bu ekolün önde gelen temsilcisi Muhammed İkbal, bazı hadislerin tarihsel olduğunu söyler. İkbal’e göre dinin temel amaçları doğrultusunda zamana şartlara göre yeni hükümler konulmalıdır.
Begoviç’te nakli değil aklı esas alanlardan. Herşeyi kendi aklına, mantığına dayandırmaya çalışıyor: Diyor ki, “Hz. Muhammed mağaradan dönmeye mecburdu. Bu dönüşü olmasaydı Hanif olarak kalacaktı. Fakat döndüğü için İslam’ın resulü olmuştur. Bu, dahili ile harici dünyanın, mistik ile aklın, meditasyon ile eylemin karşılaşmasıydı. İslam mistik olarak başlamıştı, siyasi ve devlet fikri olarak devam etti. Din, gerçekler dünyasına girerek İslam oldu.
Görüldüğü gibi hep akıl akıl. Sanki Resulullah efendimiz bütün bunları kendiliğinden yaptı. Sanki vahiy ile yaptırılmadı.
Begoviç ve diğerleri, kendi akıllarına uygun olarak tasarladıkları sistemi oturtmada, karşılarına yorum yapamayacakları kadar açık bir ayeti kerime engeli çıktığı takdirde, “Tarihsel” yani o gün için geçerli idi; bugün için geçerliliği kalmadı, diyorlar. Nitekim, Begoviç’e göre; Kur’an, evrensel değerlere vurgu yaparak, yeni yorumları zamanın Müslümanlarına bırakmıştır.

Begoviç’in hayran olduğu Seyyid Kutup ta, tarihsellik ile kafasını bozanlardan. “Tarihte oluşmuş mezhep ve akımlar bizim için birer veridirler. Gelecek yüzyıllarda yeni mezhep ve akımların oluşması gerekir...” diyor.
Bu, akla dayalı, felsefi kaynaklı yenilikçilik, reformculuk hareketinin yakın tarihteki belli başlı temsilcileri şunlardır: Mehmet Akif, Sait Halim Paşa, İsmail Hakkı İzmirli, Ömer Rıza Doğrul, Muhammed Abduh, Ali Şeriati, Muhammed İkbal, Fazlur Rahman, Roger Garoudy, Aliya İzzet Begoviç vb. isimler aralarındaki nuanslara rağmen bu çizgiyi temsil etmektedirler.
Bunlara göre, “İslam’ın emir ve yasakları o zamanın şartlarında o zamanın insanları içindi. Aradan asırlar geçti. Bunun için yeni şartlara göre yeni anlayışlar geliştirmelidir. İslam, her devirde yeni bir dille, kendini yeniden inşa ederek insanların karşısına çıkmalıdır. İslamın her toplumsal ve kültürel ortama uygun bir formu geliştirilmelidir. Bu formu ona verecek olan müslüman ilim adamları, müslüman düşünürler, felsefeciler ve sosyal bilimcilerdir…”
Bütün bunlar, vahyi, nakli bir tarafa bırakıp, zamana akla dayalı bir din arayışlarını dile getiren sözlerdir. Dikkat ederseniz, Begoviç ve diğerleri hep akıl üzerinde duruyorlar. Vahiyden, nakilden bahsetmiyorlar. Bunun sebebi şu: Çünkü, vahyin bildirdikleri kesin olarak bellidir. Günümüze kadar nakil yolu ile gelmiştir. Bunu yıkmadıkları takdirde, kendi kafalarından yorum getirip dinde reform yapamayacaklardır. Bunun için, hep akıl üzerinde duruyorlar, aklı ön plana çıkartıyorlarlar. İş akla kalınca da, insan sayısı kadan inanış ortaya çıkacağı için, din diye bir şey kalmayacak ortada!.. Varmak istedikleri son nokta da bu zaten!..

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Mekke ve Medîne şehrlerini Osmânlılar vehhâbîlerden kurtardıkdan sonra, yapılan kıymetli eserler.

Posted by Site - Yönetici Aralık 25, 2015

Hatice annemizin kabri turbesi.

Mekke ve Medîne şehrlerini Osmânlılar vehhâbîlerden kurtardıkdan sonra, yapılan kıymetli eserler.

Müslümanların halîfesi, sultan ikinci Mahmûd-i adlî hânın emri ile Mısr vâlîsi Muhammed Ali pâşâ, mübârek Hicâz topraklarını temizledikten sonra, Eshâb-ı kirâmın ve Resûlullahın zevcelerinin ve şehitlerin türbeleri yeniden yapıldı. (Mescid-i saadet) ve (Hucre-i Nebevî) tâmîr edildi. Sultan Abdülmecîd hân, bunların yapılması ve işlenmesi ve bakımı için torbalar doluları yüzbinlerle altın harc eyledi. Sultan Abdülmecîd hânın bu yolda çalışması ve uğraşması, şaşılacak kadar çoktur. Bunu 15. maddenin sonunda bildirmiştik. [1285] senesinde, sultan Abdülazîz hân da, Medîne çevresindeki sûr duvarlarını sağlam yaptırdı. Ayrıca büyük bir tophâne, hükûmet konağı, bir habshâne, bir de cebhâne, yâni silâh deposu yaptırdı. Sultan ikinci Abdülhamîd hân Şâmdan Medîne-i münevvereye demiryolu yaptı. 1326 [m. 1908] senesinin ondokuz Ağustosunda ilk tren, Medîne-i münevvereye girdi. Mekke-i mükerremede onaltıncı fırka bulunmakta idi.

Sultan ikinci Abdülhamîd hân zamanında Mekke şehrinde, minâreli altı câmi, altmışyedi mescid, altı medrese, iki kütübhâne, bir orta, kırküç ilkokul, iki bedestân, dokuz hân, ondokuz tekke, iki hamâm, yirmibeş mağaza, üçbin dükkân, bir hastahâne ve kırk çeşme vardı. Ayrıca hâcılar için büyük ve konforlu misafirhâneler yapılmıştı. Hârûn-ür-reşîd zamanında, Mekkeye üç günlük uzaktan Arafâta kadar bol su getirilmişti. Sultan Süleymân hânın kızı Mihr-i-mâh sultan, bu suyu Mekke şehrine getirdi. O zaman seksenbin nüfusu vardı.

Medîne şehri otuz metre yüksek bir duvarla çevrilidir. Bunun kırk kulesi, dört kapısı vardır. Harem-i şerifin boyu yüzaltmışbeş, eni yüzotuz adımdır. Harem-i şerifin cenûb batı köşesinde mermerler ve altın yazılar ile süslü (Bâbüsselâm) kapısı vardır. Harem-i şerifin içinde cenûb doğu köşesinde (Hucre-i Nebevî) bulunur. Kıble duvarı önünde, kıbleye karşı duran kimsenin sağ tarafında Bâb-üsselâm, sol tarafında da Hucre-i saadet bulunur. Bunun her yeri çok kıymetli zînetlerle süslüdür. Medîne evleri, Mekkedeki evler gibi kârgir olup, çoğu dört, beş katlıdır. Sultan Süleymân hân, (Kubâ)dan, şehre su yolu yapmıştır. Şehrin iki saatlik şimâlinde Uhud dağı vardır. On mescid, onyedi medrese, bir orta, onbir ilk mektep, oniki kütübhâne, sekiz tekke, dokuzyüzotuziki dükkân ve mağaza, dört hân, iki hamâm, yüzsekiz misafirhâne vardı. Nüfusu yirmibin idi.

1398 [m. 1978] de İngilterede basılan (Memleket-ül-arabiyyet-üs-sü’ûdiyye) atlasının bildirdiğine göre, son yapılan caddelerin uzunlukları, Medîne ile Riyâd arası 1011, Tâif arası 535, Cidde arası 424, Mekke arası 442, Tebük arası 686 kilometredir. Mekke ile Riyâd arası 989, Tâif arası 88, Cidde arası 72, Tebük arası 1133, Necran arası 898, Kuwait arası 1879 kilometredir. Mekkeden Tâife giderken, Minâ, Müzdelife ve Arafât meydanından geçilmektedir.

Mekke ve Medîne şehirlerindeki kıymetli tarih ve sanat eserlerini vehhâbîler yıkmakta, yok etmektedir.

(Mir’ât-i Medîne)de diyor ki, Medîne şehrindeki (Mescid-i şerif)i, hicretin birinci senesinde Resûlullah, (Eshâb-ı kirâm) ile birlikte yaptılar. Hicretin ikinci senesi, Receb ayında, kıblenin Kudüsten Kâbeye dönmesi emrolununca, mescidin Mekkeye karşı olan kapısı kapatılıp karşı tarafa, yâni Şâm tarafına yeni bir kapı açıldı. Şimdi bu kapıya (Bâb-üt-tevessül) denmektedir. Medînede Kudüse karşı onaltı ay kadar namaz kılındı. Mekkede iken, önce Kâbeye karşı namaz kılınırdı. Hicretten az bir zaman önce, Kudüse karşı kılınması emrolundu. Mescid-i şerifin kıblesi değiştirilirken, Resûlullah Kâbeyi mübârek gözleri ile görerek, kıblenin cihetini tâyîn eyledi. Resûlullahın namaz kıldığı yer, minber ile (Hucre-i saadet) arasında olup, minbere daha yakındır. Haccâcın Medîne-i münevvereye gönderdiği mıshaf, büyük bir sandık içinde olduğundan, bu sandık, bu yerin önündeki direğin sağ tarafına konulmuştu. Buraya ilk mihrâbı Ömer bin Abdülazîz koymuştur. Mescid-i saadetin ikinci defa yandıktan sonra tâmîrinde, 888 [m. 1483] senesinde, mermerden şimdiki mihrâb yapılmıştır. Fakat mermer mihrâb Hücre-i saadet tarafına biraz daha yakın konmuştur. (Mescid-ün Nebî)de minber yapılmamıştı. Resûlullah hutbeyi ayakta okurdu. Sonradan buraya bir hurma çubuğu dikildi. Daha sonra dört basamaklı bir minber yapıldı. Resûlullah üçüncü basamakta ayakta dururdu. Hz. Muaviye zamanında minberin kapısına perde asıldı. Zaman-ı saadette Mescid-i Nebînin sekiz direği var idi. Mescidin genişletilmesine dînen lüzûm görüldüğü zamanlarda direkler arttırılarak 327 olmuştur. (Ravda-i Mutahhera)da üç sıra direk vardır. Her sırada dört direk mevcûddur. Bu direklerin bir kısmı duvarlar içindedir. Meydanda olan direk sayısı 229 dur. Mescidin cenûb duvarı kıbleye karşıdır. (Eshâb-ı soffa)nın kaldıkları çardak, şimâl duvarının dışındadır. Bu mübârek yerin zemîni, sonradan gayb olmaması için, döşemeden yarım metre kadar yükseltilmiş, etrâfına da, yarım metre yükseklikte ağaçtan parmaklık yapılmıştır.

Mescid-i şerif yapılırken, yanına iki (Zevce-i tâhire) için de birer oda yapılmıştı. Odaların sayısı zamanla dokuz oldu. Tavanları birbuçuk metre kadar yüksek idi. Odalar, Mescidin şark, şimâl ve cenûb taraflarında idi. Her odanın ve bazı Sahâbî odalarının, biri mescide, diğeri sokağa olmak üzere iki kapısı var idi. Resûlullahın en çok bulunduğu Âişenın odasının mescide açılmış kapısı saç ağacından idi. Dört halîfe zamanında, Eshâb-ı kirâm, Cuma namazı kılmak için, sekiz odada yer kapışırlardı. Hz. Fâtımanın odası, Hz. Âişenin odası yanında ve şimâl tarafında idi. Bu oda sonradan şebeke-i saadet içine alınmıştır. Resûlullah, vefâtından beş gün önce, mescide açılan kapılardan yalnız Ebû Bekrin kapısını bırakıp, diğerlerini kapattırdı.

Birinci halîfe Ebû Bekr, ilk iş olarak Arabistân yarımadasındaki mürtedlerle uğraştığı için, Mescid-i saadetin genişletilmesine vakit bulamadı.

Hicretin onyedinci senesinde Hz. Ömer, Eshâb-ı kirâmı toplayıp, (Mescid-i şerifi tevsî’ etmelidir!) hadis-i şerifini okudu. Eshâb-ı kirâm sözbirliği ile kabûl edip, Şâm ve garp duvarlarını yıkarak mescidi onbeş metre genişletti. Birçok ev satın alınarak arsaları mescide katıldı. Otuzbeş senesinde Hz. Osman, (Eshâb-ı şûrâ) ile istişâre ederek ve sonra Eshâb-ı kirâmın sözbirliğini alarak, kıble, garp, şimâl duvarlarını yıkıp, mescidin genişliğini on metre, uzunluğunu yirmi metre kadar genişletti. Bu arada, Hz. Hafsanın ve Talha bin Abdüllahın ve Abbâsın odaları mescide katıldı. Halîfe Velîd, Medîne vâlîsi olan amcasının oğlu Ömer bin Abdülazîze emir yazıp, seksenyedi senesinde, zevcât-i tâhirâtın ve Fâtımat-üz-Zehrânın şark taraftaki evlerini yıktırıp yerlerini mescide kattırdı. Böylece, Resûlullahın, mübârek türbesi mescid içine alınmış oldu. Eshâb-ı kirâm ve dört mezhep imamı ve bindörtyüz seneden beri, hiçbir islâm âlimi buna karşı birşey söylememiştir. Sü’ûdî Arabistândaki Riyâd şehrinde bulunan (Câmia-ı islâmiyye) ismindeki medresenin hazırladığı haftalık (Ed-da’ve) mecellesinin 1397 [m. 1977] şâ’bân nüshasında, (Yakında Mescid-i Nebevî büyütülürken, yalnız garp tarafı genişletilmeli, büyük bid’ate son verilmelidir. Büyük bid’at, üç kabrin mescid içine sokulmasıdır. Şark duvarı eski hâline çekilmeli, kabirleri mescid dışında bırakmalı) diyor. Mecmû’anın bu yazısı, icmâ’ı ümmete karşı gelmek, islâm cemaatinden ayrılmaktır. Bunun küfür olduğunu, dört mezhebin âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir.

Sü’ûdî Arabistân hükûmetinin bu çirkin işe bulaşmamasını, dünyadaki bütün müslümanların kalblerini yaralamamasını dileriz. Hucre-i saadete karşı edebsizlik yapıldığı çok olmuş, fakat Allahü teâlâ, yapanları dünyada da cezâlandırmıştır. Bunların misâlleri çoktur. (Mir’ât-ı Medîne) sonunda diyor ki, 1296 [m. 1879] senesinde Hicâz vâlîsi Hâlet pâşa, Medîneye uğradığında, Hucre-i saadet hizmetcilerinin başı olan Tahsin ağa, pâşanın gözüne girmek için, (Ev hanımlarınıza Hucre-i saadeti ziyâret ettirelim. Bu fırsat bir daha ele geçmez) der. Pâşa, bundan çekinmiş ise de, ağanın ısrârı üzerine, bir gece yarısı, pâşaya uzak, yakın bağlılığı olan kadınları Şebeke-i saadete sokar. Abdestsiz, kirli kadınlar da bulunduğundan, Resûlullaha karşı bu saygısızlıktan dolayı, ertesi sabah Medînede üç defa şiddetli zelzele olur. Ehâlî korkudan kaçışırlar. Sebebi anlaşılınca, pâşa rezil olur. Medîneden dışarı çıkarılır. Az zaman sonra vefât edip, evi barkı dağılmıştır. Bunun gibi, Resûlullahın türbesine karşı edebsizlik yapanlar, her zaman mahv ve perîşan olmuşlardır.

Hucre-i saadet hizmetcilerinin başı Şemseddîn efendi zamanında Halebden gelen Îrânlı birkaç serseri, Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömerin mübârek cesedlerini çıkarıp kaçırmak için, bir gece mescid-i Nebîye girdiler. Fakat, hepsi yere batıp, yok oldular. Bu olay, (Mir’ât-i Medîne) sonunda ve (Riyâd-ün-nadara)da uzun yazılıdır.

Şâm yakınlarında bulunan (Nablüs) şehrine yakın (Kerek) kal’a ve köylerinin hâkimi Ertat ismindeki şakî de, 578 [m. 1183] senesinde cesed-i Nebevîyi çalarak memleketine nakil için, küçük gemiler yaptırır. Bunları Kızıl denize çektirir. Üçyüzelli şakî ile, Medînenin iskelesi olan (Yenbû’) şehrine gönderir. Medîne şerifleri bunu işiterek, Harrânda bulunan Salâhaddîn-i Eyyûbîye bildirirler. Salâhaddîn çok üzülüp, Mısr vâlîsi Hüsâmeddîn Seyf-üd-devleye emir gönderir. Hüsâmeddîn, Lülü’ kumandasında asker gönderip, şakîler Medîneye yakın bir yerde katl ve esîr ve Mısra sevk edilirler. Bu olay (Ravda-tül-ebrâr)da uzun yazılıdır. Resûlullaha karşı, diri iken de, vefâtından sonra da, edebsizlik etmek istiyenler, Allahü teâlâ tarafından çok acı şekilde cezâlandırılmışlardır. Sü’ûdîler de, bozuk inançlarına, kötü düşüncelerine uyarak, böyle alçak bir işe yeltenirlerse, iyi bilsinler ki, o gün, devletlerinin de, mezheplerinin de sonu olacak, kıyâmete kadar lânet ile anılacaklardır.

BİR MEKTÛB TERCÜMESİ

Hindistândaki islâm âlimlerinin büyüklerinden Muhammed Mâsum Serhendî, (Mektûbât) kitabının birinci cildin, yüzseksenikinci mektûbunda buyuruyor ki:

Sebeplere yapışmak tevekküle münâfı değildir. Çünkü, sebeplere te’sîr etmek kuvvetini de Allahü teâlâ vermektedir. Sebeplere yapışırken, sebeplerin te’sîrini Allahü teâlâdan bilmeli ve Ona güvenmelidir. Te’sîr ettikleri tecrübe edilmiş olan sebeplere yapışmak, tevekkül etmek demektir. Te’sîri bilinmeyen, Ümit dahî edilmeyen sebeplere yapışmak, tevekküle uygun olmaz. Te’sîri kat’î olan sebeplere yapışmak lâzımdır, hattâ vazîfedir. Ateş yakıcıdır. Ateşe yakmak hâssasını, te’sîrini veren Allahü teâlâdır. Aç olunca, gıdâ, taâm yiyeceğiz. Gıdâya doyurmak te’sîrini Allahü teâlânın verdiğine inanacağız. Te’sîri kat’î olan böyle sebepleri kullanmayarak zarar hâsıl olursa, Allahü teâlâya itaat etmemiş oluruz. Ona karşı gelmiş oluruz. Sebepler üç kısmdır: Te’sîri görülmemiş, işitilmemiş sebepleri kullanmak câiz değildir. Tecrübe edilmiş, te’sîr ettikleri anlaşılmış olan sebepleri kullanmak vâcibdir. Bunları terk etmek günah olur. Te’sîrleri şüpheli olan sebepleri kullanmak vâcib, lâzım değil ise de, câizdir. Allahü teâlâ, mühim olan işleri yapmadan evvel, bunları tecrübeli, bilgili kimselerle meşveret etmemizi, bundan sonra yapmamızı, yaparken de, Allahü teâlâya tevekkül etmemizi, netîceyi Ondan beklememizi emretti. Meşveret etmek de, sebebe yapışmaktır. Bu emr, sebebe yapışmanın vâcib olduğunu ve sebebin te’sîrini Allahü teâlâdan beklemek lâzım olduğunu bildirmektedir. Âhıret işlerinde yâni ibâdet ve tâat yapmakta tevekkül olmaz. İbâdetleri yapmamız, bunun için çalışmamız emrolundu. Âhıret işlerinde tevekkül etmek değil, havf ve Ümit etmek lâzımdır. Bu emirleri yapmak, bunların kabûl olunması ve sevap verilmesi için Allahü teâlânın merhametine ve ihsânına itimat etmek, güvenmek lâzımdır. Emirleri yapmak ve yasaklardan sakınmak, kulluk vazîfesidir.

Dînimizde öyle bir yüksek makam var mıdır ki, insan bu makama varınca kendini ve herşeyi unutmuş olsun? Suâlinize karşı deriz ki, evet tasavvufta fena denilen bir makam vardır. Tasavvuf yolunda çalışan bir kimse, bu makama ulaşınca, kendisini ve herşeyi unutur. Fakat, fena ve bekâ makamına insanın bâtını [kalbi, ruhu] vâsıl olur. Bu hâl insanın kalbinde, ruhunda hâsıl olur. İnsanın zâhiri [bedeni, aklı], kendi ihtiyaçlarını te’mîn etmek mecbûriyetindedir. İnsan, pekçok ilerlese bile, bu vazîfeden kendisini kurtaramaz.

Başkalarının düşündüklerini keşf etmek, gayb olan şeylerden haber almak ve yapılan duâların kabûl olması, tasavvuf yolunda ilerlemenin, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmanın alâmeti midir diyorsunuz? Muhterem kardeşim! Bu saydıklarımız, hârik’ulâde şeylerdir. Allahü teâlânın âdetinin dışında olan şeylerdir. Bir insanda bunların hâsıl olması, onun yükselmesinin, kabûl olunmasının alâmeti değildir. Bunlar, istidrâc sahiplerinde, saadetten mahrum olanlarda da hâsıl olur. Riyâzet çekerek nefslerini parlatan kâfirlerde de hâsıl olur. Bazılarında riyâzet çekmeden de hâsıl olmaktadır. Velî olmak için, yâni vilâyet derecelerine kavuşmak için riyâzet çekmek şart olmadığı gibi, istidrâc sahiplerinin hârikalar göstermesi ve Evliyânın kerâmetler göstermesi için de riyâzet şart değildir. Riyâzet çekmek, bunların çok hâsıl olmasına yardım eder.

Evliyânın çoğu ucb denilen günahtan korunmuştur. Fena makamına kavuşanda ucb ve riyâ kalmaz. Evet insanlık îcâbı hatâ yapılabilir. Çünkü, Evliyâ hatâ yapmaktan mahfûz değildir. Fakat, gafletten hemen uyanır, istigfâr ederek ve hasenât yaparak onun zararından kurtulur.

Az yimek ve az uyumak tasavvuf yolunda ilerlemek için faydalıdır. Fakat, bedene ve akla zarar verecek kadar aşırı olmamak lâzımdır. Bunları ve riyâzetleri sünnete uygun yapmalıdır. Aşırı yapılırsa ruhbâniyyet olur. İslâmiyette ruhbânlık yoktur. Evliyânın keşfleri, hayâlî şeyler değildir. Kalbe ilhâm edilen şeylerdir. Hayâlî olan keşflere itimat edilmez. Vehm ve hayâl, kalbe gelen bilgilerin anlaşılmasına yardımcı olurlar. Hâlık ile mahlûk arasındaki elli bin senelik yol vehm sâyesinde az zamanda kat edilir. Hayâl de ledünnî bilgilerin kolay anlaşılmasına yardım eder. Tasavvuf yolunda her ikisinin de çok faydası vardır. Bazı duâların dünya işlerinde faydalı olduğu bildirilmiştir. Allahü teâlânın ismlerini okumak, daha ziyâde faydalı olmaktadır.

Namaz kılarken kendi bedenini hâtırlamamak, çok iyidir. Namazda hâsıl olan şeyler, namazın dışında hâsıl olanlardan daha kıymetlidir. Namazın önemini iyi anlamalıdır. Namazı, müstehab olan vakitlerde ve şartlarına ve tâdîl-i erkâna dikkat ederek kılmalıdır. [Namaza başlarken, vaktinde kılmakta olduğunu bilmek şarttır.] Namaz kılan kimse ile Allahü teâlâ arasındaki perdelerin kalktığı, hadis-i şerifte bildirilmiştir.

Evliyânın âlem-i misâldeki sûretlerini, şekillerini gördüğünüzü, onlarla konuştuğunuzu yazıyorsunuz. Bunlar iyi şeylerdir. Fakat maksadımız bunlar değildir. Maksadımıza zarar vermedikleri için üzülecek şeyler de değildir.

Hızır aleyhisselâmın hayatta olduğuna inanmak lâzım olup olmadığını soruyorsunuz? Âlimlerimiz bunu sözbirliği ile bildirmedi. Evliyâdan bazıları, Hızır aleyhisselâmı gördüklerini, konuştuklarını bildirmişler ise de, böyle haberler onun hayatta olduğunu göstermez. Ruhu insan şeklinde görülmüş, insanın yapacağı şeyleri ruhu ile yapmış olabilir. O zaman hayatta olmuş ise, şimdi de hayatta olması lâzım gelmez. (El-İsâbe-fî-marifetissahâbe) kitabında Hızır aleyhisselâmın yaptığı çok şeyler yazılıdır. Âlimlerin çoğu Hızır aleyhisselâmın öldüğünü bildirdi. Eğer hayatta olsaydı, Peygamber efendimize gelir, birlikte Cuma namazı kılar, sohbetinde ve cihâdlarında bulunurdu.

Vefât etmiş Velîlerin ruhları bâzan âlem-i misâldeki sûretleri ile [insan şeklinde] görülür. Çünkü, dünyada olan herşeyin âlem-i misâlde bir sûreti vardır. Hattâ maddî olmayan mânevi şeylerin de orada sûretleri vardır. Âlem-i misâl, hayâlî şeyler değildir. Bu gördüğümüz madde âlemi gibi var olan bir âlemdir. Evliyânın ruhları, bâzan kendi bedenleri şeklinde görünür. Bâzan da bedensiz, şeklsiz olarak ruhları insanın ruhu ile buluşur, görüşür.

Ruhlar ve kabir hayatı hakkındaki bilgiler çok ince bilgilerdir. Bunlar hakkında zan ile, tahmîn ile konuşmamalıdır. Nasslar ile [yâni âyet-i kerime ve hadis-i şerif ile] açıkça bildirilmiş olanlara kısaca inanmalı, fazla konuşmamalıdır. Kabirde nîmetler ve azâblar olduğuna inanmalıdır. Mevtâların birbirleri ile konuştukları da bildirilmiştir. Kabirdeki azâbdan dolayı bağırır, feryâd ederler. Feryâdlarını insanlardan ve cinden başka bütün mahlûklar işitir. Ruhları yalnız olarak da, bedenleri vâsıtası ile de feryâd eder.

İnsan tasavvufta ne kadar ilerlerse ilerlesin, kemâle gelsin, kurb-i ilâhîye kavuşsun, bedeni ile, ruhu da mahlûk olmaktan kurtulamaz. Allahü teâlâdan başka herşey hâdistir. Var olmadan önce yok idiler. Sonra da yok olacaklardır. Müslüman olmak için böyle inanmak lâzımdır. Peygamberlerin, Evliyânın ruhları da böyledir. Âhırette azâbdan kurtulmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymak lâzımdır. Bu kitaplara uymayan keşfler, kerâmetler hiçbir işe yaramaz. Tasavvuf yolundan maksat, kendi nefsinin ayblarını, kusurlarını anlamaktır ve ahkâm-ı islâmiyyeye uymakta kolaylık ve lezzet hâsıl olmaktır ve gizli olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.

Talebelerinizin iyi hâllerini yazıyorsunuz. Bunun için, Allahü teâlâya çok Şükrediniz. Talebenizin tam müslüman olmaları, Allahü teâlânın rızasına kavuşmaları için çalışınız! Şeriatin edeblerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin edeblerini ve selef-i sâlihînin hâllerini, ahlâklarını onlara bildiriniz! Onlara vaaz ve nasihatten geri kalmayınız! Edebsizi Allahü teâlâ sevmez. Kur’an-ı kerimi çok okuyunuz. Namazlarınızı [Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları] fıkh kitaplarına uygun olarak ve huşû’ ile kılınız ve (lâ ilâhe illallah) güzel kelimesini her zaman söyleyiniz! Allahü teâlâ hepimize merhamet buyursun. Hepimize, kendi rızasına kavuşturan iyi işler yapmak nasip eylesin. Size ve doğru yolda olanlara ve Muhammed aleyhisselâmın izinde gidenlere selâm ve duâlar ederim, efendim! Şimdi Resûlullahın zamanı çok uzakta kaldığı ve kıyâmet yaklaştığı için, her tarafa bid’atler yayıldı. Bid’atlerin zulmetleri, zararları bütün âleme yayıldı. Sünnetler unutuldu. Sünnetlerin nûrları örtüldü. Şimdi, insanı Allahü teâlânın rızasına kavuşturacak en kıymetli iş, unutulmuş sünnetleri meydana çıkarmak için, yâni islâm ilimlerini yaymak için çalışmaktır. Kıyâmet günü Muhammed aleyhisselâmın yanında bulunmak istiyenlerin, bu yolda çalışmaları lâzımdır. Hadis-i şerifte, (Terk edilmiş bir sünnetimi ortaya çıkarana yüz şehit sevabı vardır) buyuruldu. [Yâni, bir din bilgisini ortaya çıkarmak, öğretmek, yaymak çok büyük sevaptır.] Sünneti meydana çıkarmak için ilk yapılacak şey, bu sünneti kendisinin yapmasıdır. Bundan sonra, başkalarının yapması için çalışmak gerekir.

Son nefes korkusunu yazıyorsunuz. Bu korkudan kurtulan kimse yoktur. Peygamberlerden başka herkesin son nefesi şüphelidir. Son nefeste kurtulabilmek müjdesi ancak vahy ile mâlûm olur. İyi alâmetler ve eserler ve beşâretler son nefesin selâmetini haber verirlerse de, zann-ı gâlib hâsıl ederler. Zan, ne kadar gâlib, fazla olursa olsun, insanı bu derdden, bu korkudan kurtaramaz.

İbâdetlerimi ve tâatlarımı kabûl olmaya lâyık göremiyorum. Bunun için bâzan ibâdet yapmakta gevşeklik hâsıl oluyor, diyorsunuz. Bu dünyada ibâdet yapmak için emrolunduk. Kabûl olunur mu olunmaz mı bilmesek dahî yapmaya mecbûruz. Hem ibâdet yapacağız, hem de ibâdetteki kusurlarımıza istigfâr edip, kabûl olması için ağlayarak, sızlayarak yalvaracağız. Bu istigfâr ve yalvarmak, belki kabûl olmasına sebep olur. Biz kuluz. Kulluk vazîfemizi yapmaya mecbûruz. Şeytan la’în, kulluk vazîfemizi yaptırmamak için, bizi aldatmaya çalışıyor.

Size karşı olan teveccüh ve sevgimizi soruyorsunuz. Bunu bildirmeye hâcet var mı? Sizin bize olan sevginiz, bizim size olan sevgimizin eseridir, netîcesidir. Ağaçta hâsıl olan çiçekler, meyveler, hep gövdeden gelmektedir. Bu kâide her zaman böyle gelmiştir. Mâide sûresinin ellidördüncü âyetinde meâlen, (Onları severim. Onlar da beni severler) ve yüzondokuzuncu âyetinde meâlen, (Allah onlardan râzıdır. Onlar da Allahdan râzıdırlar) buyuruldu. Kendi muhabbetini ve rızasını, onlarınkinden önce bildirdi.

Kâdı-zade Ahmed efendi 1197 [m. 1783] de vefât etmiştir. Türkçe (Ferâid-ül-fevâid) ismindeki (Âmentü şerhi) kitabında diyor ki, bir insan hayrlı bir iş yapıp, sevabını her hangi bir mevtâya hediye ederse, ona gider. İmâm-ı Taberânî, (Evsat) kitabında bildirdi ki, Enes bin Mâlik buyurdu ki, Resûlullahdan işittim: (Bir kimse, tanıdığı bir meyyit için sadaka verse, Cebrâîl bu sadakanın sevabını nurdan tabak içinde ona götürür ve (Ey kabir sahibi! Bu hediyeyi senin ahbâbın gönderdi, bunu al!) der. Meyyit bu hediyeyi alınca, sevinir. Kendilerine hediye gönderilmiyen meyyitler, bunu görünce, üzülürler) buyurdu.

İbni Ebiddünyâ, Amr bin Cerîrden naklederek buyurdu ki, bir kimse âhırete gitmiş olan din kardeşi için duâ etse veya hayrlı bir amel işlese ve bunların sevabını ona hediye etse, bir melek bu sevapları ol meyyite götürüp, (Ahbâbından filan kimse, bunu sana gönderdi der.) İmâm-ı Müslimin Ebû Hüreyreden naklettiği hadis-i şerifte, (Bir mümin vefât edince, bütün amelleri biter. Yalnız üç ameli bitmeyip, bunların sevabı amel defterine yazılmaya devam eder. Bu üç amel, sadaka-i câriyye, yâni devam edici iyi işleri ve faydalı kitapları ve kendisine hayrlı duâ eden sâlih çocuklarıdır) buyuruldu. Bütün müminlere hediye edilen duâlar ve sevaplar, bunların hepsine vâsıl olur. Bir kimse, bir müminin kabrine gidip, ona selâm verse, kabirdeki meyyit işitip, selâmını alır, bildiği kimse ise, onu tanır. Resûlullah kabirleri ziyâret etmeyi ve kabirdekilere selâm vermeyi emreyledi. Abdüllah ibni Abbâsın bildirdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse, tanıdığı bir müminin kabrini ziyâret ederek, ona selâm verse, bunu tanır ve selâmına cevap verir) buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte, (Bir kimse, din kardeşinin kabrini ziyâret edip, kabrin yanında otursa, meyyit sevinir) buyuruldu.

Bir mümin, Peygamberimize bir salevât-i şerife okusa, melekler o salevâtı alıp Fahr-i âlem efendimize bildirirler. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın yer yüzünde dolaşan melekleri vardır. Ümmetimin benim için okuduğu salevâtı bana bildirirler) ve (Bir kimse, bana salât okursa, onun salâtı hemen bana bildirilir) buyuruldu. Bu iki hadis-i şerif, (Bazılarını melek bildirir, bazılarını ben işitirim) demektir. Ravda-i mukaddese yanında okunan salât ve selâmı kendisi işitip selâmına cevap verdiğini bildiren çok hadis-i şerif de vardır.

Peygamberlerin mübârek cesedleri çürümez. Bunu bildiren çok hadis-i şerifler vardır. Bir hadis-i şerifte, (Peygamberler, kabirlerinde diridirler) buyuruldu. Bazı âlimler, şehitler de çürümez dedi. İmâm-ı Kurtubî, [Muhammed Kurtubî 671 [m. 1272] de vefât etti.] sıkıntılara, derdlere sabr eden müminlerin ve şeriata uyan sâlihlerin cesedleri çürümez, dedi. Günah işlememiş olan ceset çürümez. İlmi ile âmil olan âlimlerin ve [günah işlemiyen, bid’at sahibi olmıyan] hâfızların ve müezzinlerin ve Evliyânın cesedleri çürümez. Hattâ bunların kefenlerine toprak te’sîr etmez. Başkalarının cesedleri çürür. Bir hadis-i şerifte, (Her meyyitin vücûdunu toprak çürütür. Yalnız, kuyruk sokumu denilen kemik çürümez) buyuruldu.

Ruhun nasıl olduğunu dînimiz açıkça bildirmedi. Ruh madde değildir. Sıfat da değildir. Fakat, madde gibi kendi kendine vardır. İnsan öldükten sonra, ruhu yok olmaz. Hiçbir maddeye muhtaç olmaksızın kendi kendine vardır. İdrâk etmesi, anlaması da vardır. Ruhun nereye gittiği açıkça bildirilmedi. (Cevhere) şerhinde, İbrâhîm Lâkânî mâlikî [Lâkânî 1041 [m. 1632] de vefât etmiştir.] çeşidli rivayetleri yazmıştır. İmâm-ı Süyûtî, (Şerhüs-sudûr) kitabında ve İbnül-Kayyım-ı cevziyye dediler ki, şakî olanların, yâni kâfirlerin ve fâsıkların ruhları azâbdadır. Sa’îdlerin, yâni müminlerin, sâlihlerin ruhları nîmetler, lezzetler içindedir. Yahudinin ruhu, yahudilerin ruhu ile beraberdir. [Hıristiyanların, mezhepsizlerin, Kitapsız kâfirlerin ruhları da birbirleri iledir.] Azâb olunan ruhların bulunduğu yere (Siccîn) denir. Nîmetler, lezzetler bulunan yere (İlliyyîn) denir. İlliyyînin en yüksek derecesine (Mele-i âlâ) denir. Peygamber efendimiz, vefât ederken, son sözü, (Yâ Rabbî! Beni affet! Bana merhamet et! Beni refîk-i âlâya kavuştur) oldu. Burası Peygamberlerin makamıdır. Bunların dereceleri de farklıdır. Peygamberimiz mîraç gecesinde, Âdem aleyhisselâmı birinci semada, Îsâ aleyhisselâm ile Yahyâ aleyhisselâmı ikinci semada, Yûsüf aleyhisselâmı üçüncü semada, İdrîs aleyhisselâmı dördüncü semada, Hârûn aleyhisselâmı beşinci semada, Mûsâ aleyhisselâmı altıncı semada, İbrâhîm aleyhisselâmı yedinci semada gördü. Ehl-i sünnet âlimlerinin ruhları, Peygamberlerin ruhlarına yakındır. Bir hadis-i şerifte, (Şehitlerin ruhları Arş-ı ilâhîdedir. İstedikleri zaman Cennetin diledikleri yerlerine gidip, tekrar kendi makamlarına dönerler) buyuruldu. Âhıret hayatında sabah ve akşam, gece ve gündüz yoktur. Cennet nûrânîdir. Şehitlerin bazıları Cennete girmez, Cennetin yanındaki (bârık) ismindeki nehr kenârında yeşil kubbeler altındadır. Kendilerine sabah ve akşam Cennet nîmetleri getirilir. Burada sabah ve akşam, dünyadaki zamana benzetilerek, söylenmiştir. Böyle sözlere (kinâye) denir. Bir rivayette bütün müminlerin ruhları bu kubbeler altında bulunur. Şehitler, (Dünyadaki din kardeşlerimiz, bizim kavuştuğumuz nîmetleri, saadetleri bilseler, cihâda, muhârebeye koşarlardı) derler. Âl-i İmrân sûresi, yüzyetmişinci âyetinde meâlen, (Allah yolunda şehit olanlara ölü demeyiniz. Onlar diridirler. Kendilerine, her zaman rızık verilir. Onlarda azâb olunmak korkusu yoktur. Nîmetlerden mahrum kalmak üzüntüsü de yoktur) buyuruldu. Dünyada onların cesedleri toprak altında çürüyüp, fena kokarlar. Hayvanlar etlerini yirler. Bu hâllerini görenler, bunları acı çekiyor, azâb içinde sanırlar. Onların kavuştukları nîmetleri, saadetleri anlamazlar. Şehitler böyle diri olunca, Peygamberler de elbette diri olur. Çünkü, her Peygamberde şehâdet mertebesi vardır. Bir hadis-i şerifte, (İlm öğrenmekte iken eceli gelen kimseyi Allahü teâlâ Peygamberlerin mertebesinde karşılar) buyuruldu. Osman bin Affân diyor ki, Resûlullahdan işittim, (Kıyâmet günü, evvelâ Enbiyâ, sonra Ulemâ şefaat edeceklerdir) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Tâ’ûndan vefât edenler, şehitlerin mertebesine kavuşur) buyuruldu. Tâ’ûn, vebâ hastalığı gibi sârî hastalıklar demektir.

Bir kimse, kıyâmet günü kimler arasında bulunacak ise, kabir hayatında da, onların arasında bulunur. Dünyada iken kimleri seviyorsa, kimlerin arasında yaşıyorsa, kıyâmette onlar ile berâber haşr olunacaktır. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel [Ahmed bin Hanbel 241 [m. 855] de Bağdâdda vefât etti.] dedi ki, (Müminlerin ruhları Cennettedir. Kâfirlerin ruhları Cehennemdedir). Bazı âlimlere göre, Cennet-ül me’vâdadırlar. Bu Cennet, Arşın altındadır. Zinâyı âdet edinen, fâiz ve yetim malı yiyenlerin ruhları Cehennemde azâb içinde olurlar. Üzerinde kul hakkı bulunanların ruhları Cennete girmez. Böyle günah işliyenlerin ve zulmedenlerin ruhları da böyledir. Evliyânın ve sâlih müminlerin ruhları kabirlerine gelerek, cesedlerini ziyâret ederler. Müminlerin ruhları birbirlerini ziyâret ederler. Bilhâssa, Cuma gecelerinde konuşurlar. Mümin vefât edip, ruhu semaya çıkınca, müminlerin ruhları gelip, dünyada tanıdıklarını sorarlar. Vasıyet etmeden ölenlerin ruhlarına konuşmak için izin verilmez. (Ferâid-ül-fevâid)in yazısı tamam oldu.

Kaynak : Kurani Kerim’de Kıyamet ve Ahiret – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

GÜZEL AHLAKIN BELİRTİLERİ

Posted by Site - Yönetici Aralık 24, 2015

Güzel ahlak,Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali,

GÜZEL AHLAKIN BELİRTİLERİ

Güzel ahlakın belirtileri vardır. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de mü’minlerin özelliklerini şöyle belirtiyor:

Yüce Allah buyuruyor ki:
Namazlarını huşu ile kılan, lüzumsuz şeylerden uzak duran mü’minler elbette kurtulurlar.” MÜ’MİNÜN SURESİ, Ayet : 1-3

Yüce Allah buyuruyor ki:
Tevbe, ibadet ve hamd edenler.” TEVBE SURESİ, Ayet: 112

Yüce Allah buyuruyor ki:
Allah’ın iyi kulları, yeryüzünde yumuşak ve yavaş yürürler. Cahiller kendileriyle edebsizce konuştuğunda cevaplarında saldırgan olmaktan sakınıp, yumuşak söz söyleyerek günaha girmekten kaçınmış olurlar.” FURKAN SURESİ, Ayet : 63

Münafıkların belirtileri konusunda anlatılan şeyler, kötü ahlak belirtileridir:
Peygamberimiz buyuruyor ki:
Mü’minlerin himmeti (yaşamaktan gayeleri) namaz, oruç, hac ve ibadettir.
Münafıkların himmeti ise hayvan gibi yemek ve içmektir.”

Hatem-i Asım diyor ki:
Mümin, teşekkür ve ibret ile; münafık ise hırs ve emelle meşgul olur.”
Mü’min Yüce Allah’tan başka herkesten emin olur; Münafık ise Yüce Allah’tan başka herkesten korkar.
Mü’min Yüce Allah’tan başka herkesten ümidini keser; Münafık ise Yüce Allah’tan başka herkese ümit bağlar.
Mü’min malını din yoluna feda eder ve ağlar; Münafık ise günah işler ve güler.
Mü’min yalnızlığı ve işsizliği sever; Münafık ise izdiham ve kalabalığı sever.
Mü’min eker ve “biçemem” diye korkar. Münafık ise ekmez ve biçerim diye ümit besler.”

İslam büyüklerine göre güzel ahlak şunlardır:
a) Utanmak ve saygılı olmak,
b) Az üzülmek,
c) İyilik yapmayı istemek,
d) Çokça taat etmek,
f) Az kusur işlemek,
g) Herkesin iyiliğini istemek,
h) Herkes için iyi düşünmek,
ı) Herkese şefkatli olmak,
j) Vakarlı olmak,
k) Aceleci olmamak,
l) Kanaat sahibi olmak,
m) Şükredici olmak,
n) Sabırlı olmak,
o) Duygulu ve yumuşak huylu olmak,
p) Eli kısa ve cömert olmak,
r) Sövmemek, lanet etmemek, dedikodu yapmamak,
s ) Söz taşımamak, kötü söz söylememek,
t ) Kin tutmamak,
u) Kıskanç olmamak,
v) Alnı açık olmak,
y) Güler yüzlü ve tatlı dilli olmak,
z) Allah için sevmek ve Allah için nefret etmek.

Güzel ahlak, en çok sabreden ve insanlardan gelen eziyetlere katlanan insanlarda bulunur. Peygamber (S.A.S.) efendimize çok eziyet edip, dişini kırdıkları halde yine o şöyle derdi: “Ya Rabbi, onlara merhamet et ve doğru yolu göster. Onlar cahildir, gerçeği bilmiyorlar.

İbrahim-i Edhem (R.Aleyh) çölde dolaşırken bir askere rastladı. Asker sordu: “Köle misin?” ibrahim: “Evet köleyim” Asker: “Ben insanların yaşadığı şehri soruyorum” dedi. İbrahim yine mezarlığı gösterdi.
Burasıdır” dedi. Asker İbrahim’in başına sert bir sopa ile vurup kanattı ve yanına alarak şehre getirdi. İbrahim’in müridleri onu bu halde görünce askere: “Ahmak, bu şahıs İbrahim’i Edhemdir” dediler. Asker hemen attan inip ayaklarına sarıldı ve sordu: “Niçin ben köleyim, dedin?” İbrahim: “Yüce Allah’ın kuluyum da onun için” dedi. Asker: “Peki sana şehiri sorduğumda niçin mezarlığı gösterdin?” diye sordu. İbrahim: “Bir gün bütün şehirler harab olacaklar da ondan” dedi. Sonra devam etti: “Başıma vurduğun zaman da sana dua ettim.” “Niçin?” diye soranlara şu cevabı verdi: “Onun sebebiyle bu işte sevap elde edeceğimi biliyordum. Onun için benim sevap gördüğüm kimsenin, benim yüzümden ceza görmesini uygun görmedim.

Birisi Ebu Osman Hayri’ni sabır ve tahammülünü denemek için onu ziyafete çağırdı. Ebu Osman kapıya gelince davet sahibi “Bir şey kalmadı” diyerek onu içeri almadı. Ebu Osman geri döndü. Biraz gittikten sonra ev sahibi arkasından yetişip tekrar davet etti. Ebu Osman daveti kabul edip geri döndü. Kapıya geldiğinde ev sahibi yine “Bir şey kalmadı” deyip geri çevirdi. Bu durum birkaç defa tekrarlandı. Her defasında çağırdı gelince de “Bir şey kalmadı” diyerek geri gönderdi. Sonunda ev sahibi: “Ey Ebu
Osman! Çok iyi huylusunuz” dedi. Ebu Osman şu cevabı verdi: “Bende gördüğün bu hal, köpeklerde bile var. Ne zaman köpeği çağırsalar gelir, kovsalar gider. Onun için bu hâlimin ne kıymeti var.

Bir gün Ebu Osman’ın üzerine bir evin penceresinden kül döktüler. Ebu Osman elbisesini silkip temizledi ve şükretti: “Niçin şükrediyorsun” diye soranlara şöyle dedi: “Ateşe müstehak olan bir kimseye, ateş yerine kül dökerlerse, elbette şükreder.

Ali bin Mus a-i Rıza esmer renkliydi. Nişabur şehrindeki evinin yanında bir hamam vardı. İbn Musa hamama gittiği zaman hamamı boşaltırdı. Yine bir gün hamam boşaltıldı ve İbn Musa hamama girdi. Hamamcı farkına varmadan bir köylü de hamam girdi. Köylü İbn Mus a’yı görünce, hamamda görevli esmer tellaklardan zannetti ve “Kalk su getir” dedi. Getirdi. “Kalk kil getir” dedi. Getirdi. Bunlar gibi daha birçok iş söyledi, o da hepsini yaptı. Hamamcı içeri girip köylünün İbn Musa’ya iş yaptırdığını görünce korkup kaçtı. Ali İbn Musa dışarı çıktığında “Hamamcı bu olayın korkusundan kaçtı” dediler. Şöyle dedi: “Söyleyin kaçmasın. Suç tohumunu siyah cariyeye ekenindir.

Abdullah-ı Derzi (R. Aleyh) büyük velilerdendi. Bir putperest ona daima iş yaptırır ve karşılığında da sahte para verirdi. Abdullah da alırdı. Bir defasın da Abdullah hazır bulunmadığından çırağı sahte parayı almadı.
Abdullah geldiği zaman çırak ona sahte parayı almadığını söyleyince şöyle dedi: “Niçin almadın? Bir yıldan beri böyle yapıyor. Ben de yüzüne vurmayıp sahte parayı alıyorum ki, başka bir Müs lümanı o sahte parayla aldatmasın.

Üveys -i Karani (R.Aleyh) kendisine taş atan çocuklara şöyle derdi: “Hiç olmazsa küçük taşlardan atın ki bacağımı incitip ayakta namaz kılmama mani olmasın.

Birisi Ahnef-i Kays ‘ı sövüp arkasından gidiyordu. Ahnef hiç sesini çıkarmıyordu. Kabilesinin yakınına geldiklerinde adama dönüp şöyle dedi: “Daha da söyleyeceğin bir şey varsa burada söyle. Zira akrabalarım görürlerse seni incitirler.

Kendisine riyakar diyen bir kadına Malik Bin Dinar (R.Aleyh) şunları söyledi: “Ey hatun!. Basralılar benim ismimi unutmuşlardı. Sen nereden hatırladın?

Bu insanların yaptığı şeyler güzel ahlakın en güzel örnekleridir. En güzel ahlak, riyazet yoluyla kendini insanlık sıfatlarından temizleyip Allah’tan başka hiçbir şeye bakmayan ve her şeyi Allah’tan gören kimselerin sıfatıdır. Bu ve buna benzer halleri kendilerinde görmeyenler “güzel ahlaklıyım” diye gururlanmasınlar.

Kaynak : Kimyay-ı Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: