Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

İSA ALEYHİSSELÂM

Posted by Site - Yönetici Kasım 22, 2015

isa aleyhisselam,hz isa,Al-Masjid Al-Aqsa - Mescid-i AksaAlMasjidAlAqsaClassicBW copy

İSA ALEYHİSSELÂM

İsâ Aleyhisselâmın Annesi Hz. Meryem’in Soyu, Doğuşu, Beytülmakdis Mescidine Adanıp Bırakılışı Ve Bazı Faziletleri:

Hz. Meryem’in babası İmran b.Mâsân olup Hub’um b.Süleyman Aleyhisselâ-mın soyundandı.[1]

Mâsân Hanedanı da, İsrail oğullarının Başkanlarından, Din Bilginleri ve Danış­manlarından idiler.[2]

Zekeriyyâ Aleyhisselâmla İmran b.Mâsân, iki kız kardeşle evli olup Zekeriyyâ Aleyhisselâmın zevcesinin adı Eşya’ (İşa’) bint-i Fâkud, İmran b. Mâsân’ın zev­cesinin adı da, Hanne bint-i Fakud idi.[3]

Hanne; İsâ Aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem’in annesi idi.[4]

Hanne; yaşlanıp çocuk doğurmaktan âciz bulunduğu ve bir ağacın gölgesinde oturduğu sırada[5], bir kuşun, yavrusunun ağzına yiyecek verdiğini görünce, ken­disinde, bir oğlan çocuğu olması arzusu uyandı.[6]

Bir oğlan çocuğu ihsan etmesi için Allâha yalvardı.[7]:

“Ey Allâhım! Eğer, bana, bir erkek çocuğu ihsan edersen, onu, Beytülmak-dis’e vakfetmek, adak ve şükrâne olarak onun hizmetinde bulundurmak, üzeri­me, borç olsun!” dedi.[8]

Hanne’nin bu adağı, Kur’ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

“Hani, (İmran’in) karısı:

Rabb’im! Karnımdakini, âzâdlı bir kul olarak Sana adadım.

Benden olan bu (adağı) kabul et!

Şüphesiz, (niyazımı) hakkıyle işiten, (niyetimi) kemaliyle bilen Sensin Sen!” demişti.[9]

Adanılan çocuk; Mescid’in hizmetlerini görür, erginlik çağına basıncaya kadar, hizmetten ayrılmazdı.

Erginlik çağına girdikten sonra, orada kalmak veya ayrılıp gitmek hususunda serbest bırakılır[10], gitmek isterse, arkadaşlarından izin alırdı. Oradan çıkıp git­mesi, onların bilgisi dahilinde olurdu.[11]

Mescid hizmetine, erkek çocuklardan başkası, adanmazdı.

Kızlar, bununla mükellef tutulmazlar; Hayz görmeleri ve rahatsızlığa uğrama­ları sebebiyle, bu hizmete elverişli görülmezlerdi.[12]

Hanne; Hz.Meryem’e gebe olup ta, karnındakini, adayınca, kocası İmran “Yazıklar olsun sana! Sen, bunu, ne diye yaptın?!

Eğer, karnındaki, kız olursa, kız da, bu hizmete elverişli bulunmadığına göre, şu yaptığın şeyi gördün mü?!” dedi.

İkisi de, üzüntüye düştüler.[13]

Hanne, Hz.Meryem’e gebe iken, İmran vefat etti.[14]

(Hanne) Kız çocuğunu doğurunca, Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilici iken,

“Rabb’im! Hakîkat, ben, onu, kız olarak doğurdum.

Erkek, kız gibi değildir.

Gerçek, ben, (onun) adını, Meryem koydum.

Onu da, zürriyetini de, o taşlanmış (koğulmuş) şeytandan, Sana sığınır (ısmar­larım!” dedi.[15]

Hanne; erkek, kız gibi değildir demekle, kızın, Mescid hizmetine ve orada iba­dete -Mahrem olması, za’fı, Hayzdan, nifasdan, rahatsızlanmaktan berî bulun­maması sebebiyle- erkek gibi, elverişli olmadığını söylemek istemişti.

Sonra, onu alıp bir beze sararak Mescid’e götürdü.

Hârûn Aleyhisselâm oğullarından olan[16] ve o zaman, Beytülmakdis Mescidin­de sayıları otuzu bulan[17] din bilginlerinin yanına koydu.[18]

Şeybe oğulları[19] Kabe işlerine baktıkları gibi, bu Bilginler de, Beytülmakdis Mescidinin işlerine bakarlardı.

Hanne, onlara;

“Şu önünüzdeki çocuk, bir adaktır!” deyince, namaz İmamları ve kurbanları­nın Vazifelisi İmran’ın kızı olduğu için, hepsi de, onu alıp bakma arzusuyla çe­kiştiler.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, onlara:

“Ben, buna bakmağa, sizden daha lâyık ve müstehak bulunuyorum: Çünkü, bunun Teyzesi, benim yanımda(zevcem)dır.” dedi.[20] Öteki Bilginler; Zekeriyyâ Aleyhisselâma:

“Böyle yapma! Eğer, o, kendisine, halkın en yakın ve en lâyık olanına bırakıla­cak olursa, onun, doğuran annesine bırakılması gerekir.[21]

Fakat, biz, onun hakkında kur’a çekelim.[22]

Kimin okuna çıkarsa, o, onun yanında kalsın!” dediler ve bunun üzerinde söz birliği ettikten sonra, on dokuz kişi[23], Car (Ürdün) ırmağına kadar gittiler.

Tevrat yazarken, kullandıkları kalemlerini, suyun içine attılar. Zekeriyyâ Aleyhisselâmın kalemi, suyun üzerine çıktı. Öbürlerininki suyun di­bine çöktü.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm da, Hz.Meryem’in bakımını, üzerine aldı ve onu, Yah­ya Aleyhisselâmın annesi olan Teyzesine teslim etti.[24]

Büyüyünceye kadar[25], ona, bir süt annesi tuttu.[26]

Hz.Meryem, erginlik çağına basınca[27], Zekeriyyâ Aleyhisselâm, Mescid’de, onun için, bir oda yaptırdı.

Oraya, ortasından bir kapı da, koydurdu.[28]

Kabe’nin içine, merdivensiz çıkılamadığı gibi[29], bunun içine de, merdivensiz çıkılamazdı.[30]

Kendisinin yanına, Zekeriyyâ Aleyhisselâmdan başkası, çıkmazdı.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, her gün, ona, yiyeceğini, içeceğini, yağını, kokusu­nu… götürüp bırakır, ayrılırken, kapısını, kilitlerdi.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, ne zaman, onun odasına girse, yanında, kış içinde yaz meyvası, yaz içinde de, kış meyvası bulur[31], ona:

“Ey Meryem![32] Bu, sana, nereden geliyor?!” diye sorar, o da:

“Bu, Allah tarafından!” diye cevap verirdi.[33]

Bu hususta Kur’ân-ı kerimde şöyle buyrulur:

“Bunun üzerine, Rabb’i, onu, iyi bir rızâ ile kabul etti.

Onu, güzel bir nebat gibi, büyüttü.

(Zekeriyyâ’yı da), ona (bakmağa) memur etti.

Zekeriyyâ, ne zaman (onun bulunduğu yere) Mihrab’a, girdiyse, onun yanında, bir yiyecek buldu:

“Meryem! Bu, sana, nereden geliyor?!” dedi.

Oda:

“Bu, Allah tarafından!

Şüphe yok ki, Allah, kimi, dilerse, ona, sayısız rızık verir!” dedi. [34]

(Ey Resulüm!) Bunlar, sana, Vahy etmekte olduğumuz Gayb haber/erindendir.

Meryem’i, onlardan, hangisi himayesine alacak diye kalemlerini, atarlarken, sen, yanlarında değildin.

(Bu hususta) çekişirlerken de, yine, sen, yanlarında yoktun.[35]

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm da, Hz.Meryem’le ilgili Hadîs-i şe­riflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Kendi zamanındaki kadınların hayırlısı: îmran’ın kızı Meryem idi.

Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da, Hatice’dir.”[36]

“Cennet [37] kadınlarının üstünü:

Hatice bint-i Huveylid,

Fâtıma bint-i Muhammed,

Meryem bint-i İmran,

Firavunun Zevcesi Âsiye bint-i Müzâhım’dır.” [38]

Hz. Meryem’in Hâmile Oluşu Ve İsâ Aleyhisselâmı Doğuruşu: 

Hz.Meryem; Mesciddeki odasında, kendisini, öyle ibâdetlere vermişti ki, bu hu­susta, o zamanda, kendisinin bir benzeri daha yoktu.

Hattâ kendisinde, Zekeriyyâ Aleyhisselâmı bile imrendirecek bir takım fevkal’-âde haller zuhur ve melekler, kendisine, hitab etmeye, müjdeler vermeye başlamıştı.[39]

Bu husus, Kur’ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

“Hani, Melekler:

Ey Meryem! demişti, şüphesiz ki, Allah, sana, seçkin bir hususiyet verdi.

Seni, tertemiz (büyüttü).

Seni, âlemlerin kadınları üzerine, mümtaz kıldı.

Ey Meryem! Huşu ile Rabb’ın Dîvanına dur, secdeye kapan [40]

(Allah’a) Rükû edenlerle birlikte Rükû et, eğil (cemaatla namaz kıl [41]

Melekler:

“Ey Meryem! Allah, Kendinden bir Kelime’yi, sana, müjdeliyor:

Onun adı: İsâ, (lakabı) Mesîh. (Sıfatı): Meryem oğludur.

Dünyada da, Âhirette de, sânı, yücedir.

(Kendisi, Allah’a) çok yakınlardandır da.

Beşiğinde de, yetişkinlik halinde de, insanlara söz söyleyecektir.

(O) Sâlihlerdendir!” dediği zaman da, (Ey Resulüm! Sen, onların yanında değildin.[42]

Hz.Meryem; yirmi [43] veya on beş, ya da, on üç yaşında bulunduğu sırada idi ki, Cebrail Aleyhisselâmla karşılaşmıştı. [44]

Gerek bu karşılaşma ve gerek İsâ Aleyhisselâma hâmile kalış hâdisesi, Kur’ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

“Kitabda, Meryem (kıssasını)da, an!

Hani, o ailesinden ayrılıp şark tarafında bir yere çekilmişti.

Sonra, onların önünde bir perde edinmiş (çekmiş)ti.

Derken, biz, ona, Rûh’umuzu (Cebrail’i) göndermiştik te, o, kendisine, hilkati tam (genç) bir beşer şeklinde görünmüştü.

(Meryem, ona):

Doğrusu, ben, senden, Esirgeyici’ye (Allah’a) sığınırım!

Eğer, sen, fenalıktan hakkıyle sakınan (bir insan) isen, (çekil yanımdan) dedi.

(Ruh da):

Ben, ancak, sana (günahlardan) pâk bir oğul verme(ye vesile olmak) için, (o sı­ğındığın) Rabb’ının (gönderdiği) Elçisiyim! dedi.

O (Meryem):

“Benim, nasıl bir oğlum olacakmış?!

Bana, bir beşer dokunmamıştır!

Ben, bir iffetsiz de, değilim!? dedi.

(Ruh: Evet!) öyledir!

(Fakat) Rabb’in:

Bu, bana göre, pek kolaydır!

Çünki, biz, onu, insanlara bir âyet (bir Burhan) ve tarafımızdan bir rahmet kı­lacağız.

Zâten, bu iş, olup bitmiştir! buyurdu dedi. [45] Meryem:

Ey Rabb’im Bana, bir beşer, dokunmamışken, benim nasıl çocuğum olabilir?!” dedi.

(Allah):

Öyledir!

(Fakat), Allah, ne dilerse, yaratır.

(O) bir işe, hükmedince, ona, ancak: ol! der, o da, oluverir.

(Allah) Ona, yazmayı, Hikmeti, Tevratı, İncil’i öğretecek.

Onu, İsrail oğullarına Peygamber gönderecek.

(O da, onlara diyecek ki):

Hakikat, ben, size, Rabbinizden bir âyet (Mucize) getirdim.

Hakikat, ben, size, çamurdan kuş biçimi gibi bir şey yapar, ona, üfürürüm de, Allah’ın izniyle, (o) derhal (canlı) bir kuş olurdur. (Yine) Ben, Allah’ın izniyle, ana­dan doğma körü ve abraşı iyi eder ve ölüleri diriltirim!

Evlerinizde, ne yiyor, ne biriktiriyorsanız, size haber veririm.

Elbette, bunlarda sizin için -eğer iman edicilerseniz- kat’î bir ibret vardır.

Önümdeki Tevratı tasdik edici olarak size ve size haram edilen bazı şeyleri -yararmıza- helâl kılmak için, (geldim)

Size, Rabb’inizden, (Peygamberliğimi isbatlar) âyet (Mucize) getirdim. Artık, Attâh’dan korkunuz! Bana da, itaat ediniz! Şüphe yok ki, Allah, benim de, Rabbim, sizin de, Rabbinizdir. Öyle ise, Ona, ibadet ediniz!

İşte, doğru yol (budur)!'[46]

“Irzını (muhkem bir kale gibi) koruyan o kızı (Meryem’i) de (yâd et)ki, biz, ona, Ruhumuzdan, üflemiş, kendisini de, oğlunu da, âlemlere bir ibret kılmıştık. ” [47]

“Namusunu (muhkem bir kale gibi) koruyan İmran kızı Meryem’i de, (Allah bir misal olarak îrad buyurdu)

Biz, bundan dolayı ona, Ruhumuzdan, üfürdük. O, Rabbının Kelimelerini ve Kitablarını tasdik etti. (Rabbına) itâatde sebat edenlerdendi, o!'[48]

Rivayete göre: Cebrail Aleyhisselâm, Hz.Meryem’in yanma vanp gömleğinin ya­kasından üfürmüş ve üfürüğü, onun döl yatağına erişmiştir. [49]

“Nihayet, (Meryem), ona (İsa’ya) hâmile kaldı. [50]

Hz. Meryem’in Amcasının Oğlu Yûsuf’la Münâkaşası: 

Hz.Meryem’in hamileliğini görünce; kendisinin, son derecede dindarlığını, if­fet ve nezâhetini ve ibâdetini yakından bildiği için, hayretten hayrete düşen[51] ve bu hususta ilk tepkiyi gösteren, Amcasının oğlu Marangoz Yûsuf b.Yâkub oldu.[52]

O zaman, Mescid’e; Hz.Meryemle Yûsuf’den daha ziyâde hizmet eden ve Al-lâha, bunlardan, daha çok ibâdet yapan bir kimse bulunduğu bilinmiyordu.[53]

Yûsuf; Hz.Meryem’in hamileliğini, çok ağır ve aşırı derecede işlenmiş bir kötü­lük sayarak, ne yapacağını, bilemiyor; onu, suçlamak istediği zaman, kendisinin, iyi halliliğini ve bu kötülüğü işlemekten çok uzak bulunduğunu ve yanından, hiç bir zaman uzaklaşmamış olduğunu, düşünerek kendisini, temize çıkarmak is­tiyordu.

Bu düşünce ve kuruntular, kendisine ağır gelmeye başlayınca, onunla konuş­tu ve ona, ilk söz olarak:

“Ben, senin işin hakkında kalbime düşen şüpheyi, ölünceye kadar kalbimde gizlemeyi, çok arzu etmiştim.

Fakat, bu iş, beni, yendi de, kalbimi, ferahlatmak için, bu hususta seninle ko­nuşmayı uygun gördüm!” dedi.

Hz. Meryem:

“Öyle ise, güzel bir söz söyle!” dedi. Yûsuf:

“Ben de, ancak, böyle söyleyeceğim! Haydi, söyle, bana: Tohumsuz, ekin, biter mi?” dedi. Hz.Meryem: “Evet! Biter!” dedi. Yûsuf:

“Bir ağaç, ona, yağmur düşmeksizin, yetişir mi?” diye sordu. Hz.Meryem: “Evet! Yetişir!” dedi. Yûsuf:

“Hiç erkek olmadan, çocuk olur mu?” diye sordu. Hz.Meryem: “Evet! Olur!

Sen, Allah’ın, ekini, ilk yarattığı gün, tohumsuz olarak, yarattığını bilmiyor musun?

Allah’ın, ilk defa, ağacı, yağmursuz olarak yarattığını, Onun, ağacı da, yağmu­ru da, her birini, ayrı ayrı yarattıktan sonra, yağmuru, ağacın hayatına vesîle kıl­dığını bilmiyor musun?

Yâhud, suyun yardımını istemedikçe, Allah’ın, bitirmeye güc yetiremediğini, söyleyebilir misin?

Eğer, öyle olaydı, Allah, ilk ağacı bitirmeğe güç yetiremezdi!” dedi.

Yûsuf:

“Ben, öyle demiyorum.

Ben, çok iyi biliyorum ki: Allah’ın, dilediğini, yapmağa gücü yeterdir.

Bunun için de, Ol! demesi, yeter ve o şey, oluverirdir!” dedi.

Hz.Meryem:

“Sen, Yüce Allah’ın, Âdem’i ve zevcesini de, erkeksiz ve kadınsız yarattığını, bilmiyor musun?” diye sordu.

Yûsuf:

“Evet! Biliyorum.” dedi.

Hz. Meryem, bunu, söyleyince, Yûsüfün kalbinde, Meryem’deki şeyin, Yüce Allah tarafından gelen bir şey olabileceği ve her halde, onu, bunun için, kendi­sinden gizlediği, bu hususta kendisi, bir şey söylemedikçe, kendisine bir şey sor­mamak gerekeceği hissi uyandı.[54]

Bunun üzerine, Yûsuf, Mescid’in bütün hizmetlerini, üzerine aldı, Hz. Meryem’in yapacağı işleri de, kendisi yapmağa başladı.

Çünki, Hz.Meryem’in, vücudca zaiflediğini, benzinin sarardığını, yüzünün çil-lendiğini, karnının büyüdüğünü, güçten düştüğünü, bakışlarının değiştiğini görüyordu. [55]

Halbuki, kendisi, bundan önce, hiç te böyle değildi. [56]

Hz. Meryem, ağırlaşıp doğum yapma zamanı yaklaşınca, Yüce Allah, ona:

Beytülmakdis Mescidinin, içinde, Yüce Allah’ın ismi yükseltilerek anılacak, te­miz tutulacak Mâbedlerinden bir Mâbed olduğunu hatırlatmıştı.

Bunun üzerine, Hz.Meryem, oradan ayrılıp Teyzesinin, yâni, Yahya Aleyhis-selâmın annesinin evine taşındı.

Oraya varınca, Yahya Aleyhisselâmın annesi, ayağa kalkarak Hz. Meryem’i karşıladı. [57] Evine kabul etti ve:

“Ey Meryem! Benim karnımdakinin, senin karnındakine eğildiğini hisettim!” dedi. [58]

Gebelik Ve Doğum Hadisesiyle Bu Hâdise Üzerine Olan Bitenlerin Kur’ân-I Kerimde Açıklanışı: 

Yüce Allah; Gebelik ve Doğum hâdisesini ve bu hâdise üzerine, olan, bitenleri de, Kur’ân-ı Kerim’inde şöyle açıklar:

“Nihayet, ona (İsa’ya) gebe kalıp uzak bir yere çekildi.

Derken, doğum sancısı, onu, bir hurma ağacına (dayanmağa) şevketti.

“Keşke, bundan önce, öteydim de, unutulup gideydim!” dedi.

Ona, aşağısından, şu nida geldi:

Tasalanma! Rabb’in, senin alt yanında bir su arkı vücûde getirmiştir.

Hurma ağacını da, kendine doğru silk! Üstüne, derilmiş taze hurma dökülecektir!

Artık, ye, iç! Gözün aydın olsun!

Eğer, beşerden her hangi birini, görürsen:

Ben, O çok Esirgeyici (Allâh)a oruç adadım.

Onun için, ben, bu gün, hiç bir kimseye katiyen söz söylemeyeceğim!” de!

Derken, Onu (İsa’yı), yüklenerek kavmine getirdi.

“Ey Meryem! And olsun ki: sen, acâip bir şey yapmışsın!?

Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban, kötü bir adam değildi.

Anan da, iffetsiz bir kadın değildi!?” dediler.

Bunun üzerine, (Meryem), ona (İsâya) işaret etti.

“Biz, henüz beşikte bulunan bir sabi ile nasıl konuşuruz?!” dediler. [59]

(İsâ dile gelip):

“Ben, hakikat, Allah’ın kuluyum!

O, bana, Kitab verdi.

Beni, Peygamber yaptı.

Beni, her nerede bulunursam, mübarek kıldı.

Bana, ben, hayatta oldukça, namazı, zekâtı emretti.

Beni, anneme hürmetkar kıldı.

Beni, bir Zorba, bir bedbaht yapmadı.

Dünyaya getirildiğim gün de, öleceğim gün de, diri olarak kaldırılacağım gün de, Selâm (ve selâmet) benim üzerimdedir.” dedi.[60]

Bundan sonra, İsâ Aleyhisselâm, yaşıtları gibi, konuşma zamanı gelinceye ka­dar, bir daha konuşmamıştır.[61]

Fakat, Hz.Meryem:

“Ben, tenhâda bulunduğum zaman, o bana karnımdan söyler ve benimle ko­nuşurdu.

İnsanlar içinde bulunduğum zamanda ise, karnımda Teşbih ederdi.” de-miştir.[62]

İsrail oğulları, Hz.Meryem’in, zina ettiğini sanarak[63] kendisini, taşlayıp öldür­mek için, ellerine taş almışlardı!

İsâ Aleyhisselâm, konuşunca, Hz.Meryem’i serbest bıraktılar.[64]

İsrail oğullarının küfre düşmelerinin sebeplerinden birisi de[65], namusunu, bir kale gibi koruyan[66] Hz.Meryem’e, zina isnad ve iftira etmeleri idi. [67]

İsâ Aleyhisselâmın doğum yeri Beytüllahm’di. [68] Beytüllahm, Beytülmakdis’in yakınında, bir yerdir. [69]

Hz. Meryem’le İsâ Aleyhisselâmın Mısır’a Gidişi:

Yüce Allah; Hz.Meryem’e, kavmi olan İsrail oğullarının[70], kendisini de, oğlunu da[71], öldürmeğe kalkacaklarını[72], kavminin yurdundan[73], hemen çıkıp git­mesini vahy ve ilham etmişti.

Bunun üzerine, Hz.Meryemle İsâ Aleyhisselâmı, amcasının oğlu Yûsuf Nec-car, merkebe bindirip acele Mısır’a kadar götürüp bıraktı.[74]

Anne oğul, Mısırda bir tepeye yerleştiler.[75]

Bu hususta Kur’ân-ı kerimde şöyle buyrulur:

“Meryem’in oğlunu ve Onun anasını (kudretimize) bir âyet kıldık.

Onları, düz ve akar suya mâlik bir tepede barındırdık. [76]

Mısır Hayatı Ve Halkın İsâ Aleyhisselâm’dan Gördükleri Şaşılacak Haller:

Hz.Meryem, Mısır’da, on iki yıl kaldı. İsâ Aleyhisselâmı, halktan, gizledi. [77] Hiç kimse, İsâ Aleyhisselâmın, onun oğlu olduğunun farkına varmadı.

Hz.Meryem’in, ne oğlunun hayatı hakkında, ne de, geçimi hakkında, hiç kim­seye güvenci yoktu.

Bir tarladan ekin biçildiğini işitti mi? [78] hemen, oğlunun beşiğini, bir omuzu-na alır, toplayacağı başakları koyacağı kabı da, o bir omuzuna yüklenerek tarla­ya gidip başak toplardı.

Hz.Meryem; İsâ Aleyhisselâm, on iki yaşını tamamlayıncaya kadar, böyle yap­mağa devam etti. [79]

Hz.Meryem; Mısır halkından, bir çiftlik ağasının evine konuk olmuştu. Çiftlik ağasının evinde yalnız fakirler ve yoksullar, otururdu. O sırada, Çiftlik ağasına âid bir mal, saklandığı yerden, çalınmıştı. Fakat, Ağa, evinde barınan fakir ve yoksulları, suçlamıyordu. Hz.Meryem ise, ağanın uğradığı bu musîbetten dolayı, üzgündü.

İsâ Aleyhisselâm; annesinin, Ev sahibinin musibetine, üzüldüğünü görünce, ona:

“Ey anneciğim! Çalınan malını, ona, göstermemi istermisin? diye sordu.

Hz. Meryem:

“Evet! İsterim ey oğulcuğum!” dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

“Öyle ise, ona, söyle: benim için, yoksulları, evine toplasın!” dedi.

Hz. Meryem, Ev sahibine, yoksulları, evinde toplamasını, söyledi.

Yoksullar, toplanınca, İsâ Aleyhisselâm, iki kişiyi suçlu buldu.

Onlardan, birisi: âmâ, diğeri: kötürümdü!

İsâ Aleyhisselâm, kötürümü, kör’ün omuzuna bindirdikten sonra,:

“Onunla birlikte ayağa kalk!” dedi.

Âmâ:

“Ben, bunu, yapmaktan âcizim!” dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

“Peki! Dün gece, buna, ayağa kalkmağa, nasıl güc yetirdin?!” diye sordu.

İsâ Aleyhisselâmın, bu sözünü, işittikleri zaman, âmâyı, ayağa kaldırdılar.

Körün, ensesine binen kötürüm, oradan, deponun penceresine kadar uzandı.

İsâ Aleyhisselâm:

“İşte, dün gece, senin malını,âmâ olan,gücü ile, kötürüm olan da, gözü ile birbirine yardım ederek böyle, çalmışlardır!” dedi.

Kötürüm ve âmâ, İsâ Aleyhisselâmın sözünü, doğruladılar, Çiftlik Ağasına, ma­lını, geri verdiler.

O da, onu, mal deposuna koydu ve:

“Ey Meryem! Bu malın, yarısını, sen al!” dedi.

Hz.Meryem:

“Ben, bunun için, yaratılmadım!” dedi.

Çiftlik ağası:

“Öyle ise, onu, alıp oğluna, ver!” dedi.

Hz. Meryem:

“O, hal ve şan yönünden, benden daha büyüktür!” dedi.

O zaman, İsâ Aleyhisselâm, on iki yaşındaydı.[80]

Hz. Meryem’le İsâ Aleyhisselâmın Mısır’dan Şam’a Gidişleri: 

Mısır halkı, İsâ Aleyhisselâmın yaptığı ve Allah’ın, ona verdiği şeylerden kork­mağa başlayınca, Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem’e oğlunu, Şam’a götürmesini, Vahy ve ilham etti.

O da, emrolunan şeyi, yerine getirdi. [81]

Sâm’ın Nasıra kariyesinde[82], Cebel-i’Halîl’de[83] yerleştiler.

Nasârâ adı da, bu kariyeden dolayı, verilmişti. [84]

İsâ Aleyhisselâm, otuz yaşına kadar, oradan ayrılmadı.[85]

İsâ Aleyhisselâma Vahy Gelişi Ve İncil’in Nazil Oluşu: 

Otuz yaşında iken, İsâ Aleyhisselâma Vahy geldi[86], İncil, nazil oldu.[87]

Yüce Allah, ona:

Halkı, Allah’a iman ve ibâdete davet etmeğe başlamasını,

Hastaları,

Kötürümleri[88],

Anadan doğma[89] körleri[90],

Delileri[91],

Alacalıları ve diğer her türlü hastalığa tutulmuş olanları, iyileştirmesini, emretti.

İsâ Aleyhisselâm da, kendisine emrolunanı, yaptı.[92]

Halk, onu, sevdi.[93]

Ona, meyi etti ve alıştı.[94]

Kendisine, uyanlar, çoğaldı.

Anısı, yükseldi, ünlendi.[95]

Bâzan, hastalardan[96], kötürümlerden[97]… binlercesi gelip, İsâ Aleyhisselâmın kapısında toplanırdı.

Hastalardan, İsâ Aleyhisselâmın yanına, yürüyerek gelmeğe gücü, yetenler, yürüyerek gelir, onlardan, gelecek güçte olmayanların yanında ise, kendisi, yü­rüyerek gider, onları[98], ancak, Allâha imân şartiyle[99], düa edip iyileştirirdi.[100]

İsâ Aleyhisselâm:

“Siz; Allah’ın Kelimesi ve Rûhu(ndan) olan; kötürümü, Alaca hastalıklısını… iyileştiren ve ölüleri dirilten, benden başka bir kimse bulunduğunu, biliyor musu­nuz?” diye sorar, onlar da:

“Hayır!” derlerdi.[101]

İsâ Aleyhisselâmın Hastaları İyileştirme Ve Ölüleri Diriltme Duası: 

“Ey Allah’ım! Semâ’da İlâh, Sen’sin! Yer’de İlâh, Sen’sin!

İkisinde de, Sen’den gayrı İlâh, yoktur!

Göklerde Cebbar olan, Sen’sin! Yer’de Cebbar olan Sen’sin!

İkisinde de, Sen’den gayrı Cebbar olan, yoktur!

Göklerde Hükümdar olan, Sensin! Yer’de Hükümdar olan, Sen’sin!

İkisinde de, Sen’den gayrı Hükümdar yoktur!

Göklerde hüküm, Senindir! Yerde hüküm, Senindir!

İkisinde de, Senin hükmünden gayrı hüküm yoktur!

Senin, yer yüzündeki Kudretin, semâdaki Kudretin gibidir!

Senin, yer yüzündeki Saltanatın, semâdaki Saltanatın gibidir!

Ben, Senin Şerefli İsimlerinle, Sen’den dilekte bulunuyorum!

Hiç şüphe yok ki, Sen, her şeye Kadirsin, Senin, her şeye gücün yeter!”[102]

İsâ Aleyhisselâm; ölüleri, Esmây-ı Hüsnâ’dan Yâ Hayy’u Yâ Kayyûm! Esmâsi-le, diriltirdi. [103]

İsâ Aleyhisselâmın zamanında tıb (Doktorluk) üstündü. [104]

Fakat, doktorlar; anadan doğma kör’ün gözünü açmaktan, baras hastalığını, iyileştirmekten âcizlerdi. [105]

İsâ Aleyhisselâm ise, doktorların, gördürmekten âciz kaldıkları anadan doğma körleri, gördürüyor, onların iyileştiremedikleri alaca hastalıklarını, iyileştiriyor, hattâ, ölüleri bile diriltiyordu. [106]

Şeytanın İsâ Aleyhisselâm Hakkında Halkı Dalâlete Düşüren Telkini: 

Büyük şeytan; çok yaşlı, güzel yüzlü ve gösterişli bir adam şekline girip kendi­si gibi iki şeytanla birlikte gelince, halk, onların şekil ve şemaillerine bakarak, İsâ Aleyhisselâmdan, döndüler, onlara, yöneldiler.

Yaşlı şeytan, onlara, şaşılacak şeyler haber vermeğe başladı ve İsâ Aleyhis­selâm hakkında:

“Bu adamın, şaşılacak hali var: Beşikte, konuştu!

Ölüleri, diriltti!

Gayb’dan, gelecekten haber verdi!

Hastayı, iyileştirdi!

Bu, Allâh’dır!” dedi.

Yaşlı şeytanın yanındaki adamlarından birisi:

“Ey Şeyh! Sen, ne kötü bir söz söyledin!

Allah’ın, ne kullarına tecellî etmesi, ne rahimlerde yerleşmesi, ne de, kadınla­rın karınlarına sığması, mümkin ve lâyık değildir!

Fakat, o, Allah’ın oğludur!” dedi. Üçüncü şeytan:

“İkiniz de, ne kötü sözler söylediniz! Söylediğiniz şeyler, hatâ ve cehaletten ibarettir. Allah’ın, bir oğul edinmesi lâyık değildir. Fakat, bu adam, Allah ile birlikte bulunan bir İlâh’dır!” dedi. Bu sözleri, söyleyip bitirdikleri zaman, kayboldular. [107]

İsâ Aleyhisselâmın Havarileri: 

Rivayete göre: krallardan bir kral, yemek yaptırıp halkı, yemeğe davet etmiş, İsâ Aleyhisselâm da, yemek çanağının çevresinde oturmuştu. [108]

İsâ Aleyhisselâm, yemek çanağının, kendisinin önüne gelen tarafından yiyor[109], çanaktaki yemek, hiç eksilmiyordu.

Kral, İsâ Aleyhisselâma:

“Sen, kim’sin?” diye sordu.

İsâ Aleyhisselâm:

“Ben, İsâ b.Meryem’im!” dedi.[110]

Kral:

“Ben, krallığı, bıraktım, sana, tâbi’ oldum!” dedi,[111] krallıktan ayrılıp bazı ar­kadaşlarıyla birlikte İsâ Aleyhisselâma tâbi oldu[112] ki, işte, İsâ Aleyhisselâmın Havarileri, bunlardı.

Havarilerin, Boyacılar[113] veya Avcılar, ya da, daha başka meslekten oldukla­rı da, söylenmiştir.[114]

İsâ Aleyhisselâmın Havarileri hakkında Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“Vaktâ ki, İsâ, onlardan (İsrail oğullarından, ısrarla taşan) küfrü, his etti de:

“Allah’a (doğru giden yolda) bana, yardım edecekler kim?” dedi.

Havariler:

“Biziz, Allah’ın Yardımcıları!

Biz, Allah’a, inandık.

Sen de (Ey İsâ!) Şâhid ol ki: biz, muhakkak, Müslümanlarız!” dedifler).”[115]

İsâ Aleyhisselâmın yanındaki Havariler, on iki kişi idiler.[116]

Onların isimleri şöyledir:

1) Butrus,

2) Enderais (Enderavüs),

3) Tumas,

4) Filibüs,

5) Yuhannes (b. Zebdî),

6) Yâkubüs (Yâkub b.Zebdî),

7) İbn.Selma (Telma),

8) Simun (Şem’un),

9) Matta,

10) Yâkub b.Halkya,

11) Tüddavüs,

12) Yudüs Zekeriyya Yuta.[117]

Havarîler, acıktıkları zaman, İsâ Aleyhisselâma:

“Ey Allah’ın Ruhu! Biz, acıktık!” derlerdi.

İsâ Aleyhisselâm da[118], ovada veya dağda[119], elini, yere vururdu.

Oradan, her bir insan için, iki ekmek çıkar[120], onları, yerlerdi.[121]

Susadıkları zaman da:

“Ey Ruhullâh! Biz, susadık!” derlerdi.

İsâ Aleyhisselâm da, ovada veya dağda, elini, yere vurur, yerden, su çıkar, içerlerdi.

Havariler:

“Ey Ruhullâh![122] Bizden daha faziletli kim var?:

İstediğimiz zaman, bize ekmek yediriyorsun.[123]

İstediğimiz zaman[124], bize, su içiriyorsun![125]

Hem de, Sana iman ettik ve sana, tâbi olduk!” dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

“Eli ile çahşan[126]

Elinin kazancından yiyen kimse, sizden daha faziletlidir.” dedi.

Bunun üzerine, Havariler, ücretle elbise yıkayarak geçinir oldular.[127]

Sâm b. Nûh Aleyhisselâm’dan Gemi Hakkında Bilgi Alınışı :

İsâ Aleyhisselâm; bir gün, Havarilerle birlikte iken[128], İsâ Aleyhisselâm, Nûh Aleyhisselâmın gemisini tavsif[129], Nûh Aleynisselâmdan, Tûfan’dan ve Gemi’-den bahsedince[130], Havariler:

“Keski, gemiyi gören bir kimseyi, bize[131], diriltmiş[132], göndermiş[133] olsay­dın da[134], o, bize, onu, anlatsa[135], tarif etseydi!” dediler.[136]

İsâ Aleyhisselâm, kalkıp küçük, düz bir tepeye[137], oradaki kabre kadar gitti.[138]

Elini, yere uzatıp oradan bir avuç toprak aldı[139]: “Bu, nedir biliyor musunuz?” diye sordu. Havariler:

“Allah ve Resulü, daha iyi bilir!” dediler.[140]

İsâ Aleyhisselâm:

“Bu, Sâm b.Nûh’un[141] kabridir!

İstiyorsanız, onu, sizin için, dirilteyim!” dedi.

Havariler:

“Olur! Dirilt!” dediler.[142]

İsâ Aleyhisselâm, Allâh’a[143], İsm-i Âzam’ıyla[144] dua etti.[145]

Toprak yığınına, asasıyla vurup:

“Allah’ın izniyle[146] diril![147] kalk!” deyince, başının saçı[148], saçının yarısı[149] ağarmış olduğu halde[150], Sâm b.Nûh[151] veya Hâm b.Nûh[152], başından, top­rağı silkerek ayağa kalktı[153], kabrinden çıktı.[154]

“Yoksa, Kıyamet mi koptu?” dedi. İsâ Aleyhisselâm: “Hayır! Kıyamet, kopmadı.

Fakat, ben, Allâh’a[155], İsm-i Âzam’ıyla[156] dua ettim.[157] Allah da, seni, dirilt­ti.” dedi.[158]

İsâ Aleyhisselâm, ona:

“Sen, böyle, saçı, ağarmış olarak mı ölmüştün?” diye sordu.

O:

“Hayır! Ben, genç iken ölmüştüm.

Fakat, şimdi, kıyamet koptu sandım da, saçım ağardı!” dedi.[159]

Sâm b.Nûh Aleyhisselâm, beş yüz yıl yaşamıştı.

O zaman, saç hiç ağarmazdı.

Halbuki, onun saçının yarısı ağarmıştı.[160]

Havârîler, ona, gemi hakkında, bir takım sorular sordular.[161]

O da, onlara, geminin haberini, haber verdi.[162]

Nûh Aleyhisselâmın gemisini, anlattı.[163] Sonra da:

“Bu, İsâ b.Meryem’dir. Ona, tâbi olunuz!” dedi.[164]

İsâ Aleyhisselâm, ona:

“Öl artık!” dedi.

Sâm b. Nuh Aleyhisselâm:

“Bana, Allah, ölüm sarhoşluğunu tekrarlamamak şartıyla!” dedi.

İsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah’a düa etti.

Allah da, onun ölümünü, öyle yaptı.[165]

İsrail Oğullarının İstekleri Yapılmazsa, İsâ Aleyhisselâmı Yakmağa Kalkışmaları: 

İsrail oğulları[166], İsâ Aleyhisselâma: “Bize, Uzeyr’i, dirilt!

Yoksa, seni, ateşte yakarız!” demişler[167] ve İsâ Aleyhisselâm için, üzüm odunlarından pek çok odun toplamışlardı.

O zaman, İsrail oğulları, ölülerini, taş sandıklar içine koyarlar, sandıkların üzer­lerine de, taştan, iyice kapanan kapaklar, geçirirlerdi.

Uzeyr Aleyhisselâmın kabrini de, arkasında ismi yazılı olduğu halde buldular. Bütün uğraşmalarına rağmen onu, kabrinden çıkarmağa güc yetiremediler.

Dönüp İsâ Aleyhisselâma haber verdiler.

İsâ Aleyhisselâm, içinde su bulunan bir kabı, onlara, uzattı ve:

“Bu suyu, onun kabrinin üzerine saçınız!” dedi.

Saçtılar.

Kapak, açıldı.

İsâ Aleyhisselâmı, götürdüler.

Uzeyr Aleyhisselâm, kefeninin içinde, öylece duruyordu.

Sonra, elbisesini, üzerinden soydular.[168]

İsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah’a düa etti.[169]

Uzeyr Aleyhisselâma da:

“Ey Uzeyr! Yüce Allah’ın izniyle, diril!” dedi.

Uzeyr Aleyhisselâm, dirilip oturduğu zaman, İsrail oğulları, bütün bunları, göz­leriyle, gördüler.[170]

Kendileri de; İsâ Aleyhisselâm hakkında[171]:

“Ey Uzeyr![172] Şu Adam için, şehâdette bulunur musun?” diye sordular,

Uzeyr Aleyhisselâm:

“Ben, onun, Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna, şehâdet ederim!” dedi.[173]

Bunun üzerine, İsrail oğulları:

“Ey İsâ! Bizim için, Rabbine dua et te, onu, bizim aramızda, sağ olarak bulun­dursun!” dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

“Onu, kabrine iade ediniz!” dedi.

Uzeyr Aleyhisselâm, kabrine iade edildi ve öldü.

İsâ Aleyhisselâma, iman eden, iman etti; küfründe, direnen de, küfründe direndi.[174]

İsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, böyle, Mucizelerle gönderildiği zaman, onların münafık ve kâfir olanları, şaşırıyorlar, alay ediyorlar:

“Filanın, dün gece yediği ve evinde biriktirdiği şeyleri, onlara, haber veriyor­muş!?” diyorlar;

Bu; Mü’minlerin imanlarını, kâfir ve münafık olanların da, küfürlerini ve şüphe­lerini artırıyordu.

Ölüleri, diriltme mucizeleri ise, kâfir ve münafık yahûdileri, büsbütün kızdı­rıyordu.[175]

Matta İncil’inde bildirildiğine göre: İsâ Aleyhisselâmın, Havra da hikmetli, ib­retli temsillerle yaptığı konuşmadan da, şaşkına dönen Yahûdîler:

“Bu Adam’ın, bu hikmeti ve bu kudret işleri, bu şeyieri, nereden geliyor?!” de­diler, Ona, Peygamberliği yakıştıramadılar ve Peygamberliğine inanmadılar.

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm, onlara:

“Bir Peygamber, kendi memleketinden ve evinden başka yerde itibarsız de­ğildir.” dedi.

Onların imansızlıklarından dolayı, orada çok kudret işleri yapmadı.[176]

İsrail Oğulları İle Havarilerin Kendileri İçin Gökten Sofra İndirilmesini İstemeleri:

İsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarına:

“Sizler, Allah için, otuz gün oruç tuttuktan sonra, ondan, isteyeceğinizi, iste­seniz de, size, istediğiniz şey verilse, olmaz mı?

Çünkü, işçinin ücreti, kendisinin işi üzerine, verilir” dedi.

İsrail oğulları, İsâ Aleyhisselâmın, dediğini yaptıktan, otuz gün oruç tuttuktan sonra:

“Ey iyilik öğreticisi! Sen, bize:

“İşçinin ücreti, kendisinin işi üzerine, verilir!” dedin ve otuz gün oruç tutmamı­zı, bize emrettin.

Biz de, otuz gün oruç tutup emrini, yerine getirdik.

Bizim, hiç bir kimseye otuz gün çalışıp ta, işimizi, bitirince, yemek yedirilmedi-ğimiz gün, olmamıştır.[177]

Ey İsâ! Biz, bir kimsenin işini, yapınca, yemek yediriliriz.

Biz, oruç tuttuk, acıktık.

Üzerimize, gökten bir sofra indirilmesi için, Allah’a düa et!” dediler.[178]

O zaman, İsâ Aleyhisselâm, otuz gün oruç tutmalarını, Havarilere de, em­retmişti.

Onlar da, otuz gün oruç tutmuş bulunuyorlardı.[179]

İnen yemek sofrasının sıfatı ve mâhiyeti hakkında bilginlerin rivayetleri çok de­ğişiktir.[180]

Bazılarına göre: Meleklerin, semâdan[181] getirip İsrail oğulları ile Havârîlerin önlerine koydukları sofranın üzerinde[182], arpa unundan yapılmış[183] yedi ekmek­le, yedi balık vardı.[184]

İsâ Aleyhisselâm, ağladı ve:

“Allah’ım! Beni, şükredenlerden eyle!

Allah’ım! Bu sofrayı, bir rahmet kıl! Onu, bir ceza ve azab kılma!” diyerek dua etti.[185]

Sofra, inince; zenginler, fakirler, büyükler, küçükler, erkekler, kadınlar, Sofra­nın başına yığıldılar.[186]

İsâ Aleyhisselâm’a:

“Ey Rûhullâh! [187] Bundan, ilk önce yiyen, Sen ol! Sonra da, biz, yiyelim!” dediler. [188]

İsâ Aleyhisselâm:

“Allah, onu, yemekten, beni korusun! [189]

Fakat, ondan, isteyen yiyebilir!” dedi. [190]

Kendisi, ondan, hiç yemedi. [191]

Havariler de [192], ondan, yemekten, korktular. [193] Yemediler. [194]

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm; o yemeğe;

Fakirleri,

Hastaları, [195]

Kötürümleri,[196]

Cüzzam hastalığına tutulmuş olanları, çağırıp onlara:

“Allah’ın rızkından yiyiniz!

Bu, sizin için, ihsan, sizden başkaları için, belâdır!” dedi.[197]

Kadın, erkek[198] fakirlerinden, kötürümlerinden, hastalarından, mübtelâların-dan bin üç yüz kişi, ondan yediler, hepsi de, doydular[199], genirdiler.[200]

Onların, en sonuncusu, ondan, en başındakinin yediği gibi, yemişti'[201] Bir cemâat gelip ondan, yiyor, sonra, çıkıyor, başkaları, geliyordu.

Onlar da, yedikten sonra çıkıyordu.

Böylece, onların hepsi, yemişler, daha da, artmış kalmıştı.[202]

İsâ Aleyhisselâm, balığa baktı, gökten indiği sıradaki gibi duruyordu.[203]

Rivayete göre, Sofradan yiyenlerin sayısı: Beş bindi.[204] Biraz daha fazla idi.[205]

Hattâ, yedi bine yakındı.[206]

O gün; hasta olup ta, ondan, yiyince, iyileşmeyen,

Kötürüm olup ta, yürüyemeyen,

Mübtelâ olup ta, ihtilasından kurtulmayan,

Fakir olup ta, zenginliğe kavuşmayan ve ölünceye kadar da, zenginlik hali de­vam etmeyen, yoktu. [207]

Onlar, Sofraya bakarlarken, Sofra, semâya yükselip gözden kayboldu. Havariler, sofradan yemediklerine pişman oldular. [208] Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâma:

“Soframı ve rızkımı, zenginler dışında, fakirlere tahsis et!” diye vah-yetmişti.[209]

İsâ Aleyhisselâm da, öyle, yapınca[210], bu zenginlerin, çok ağırına gitti. [211]

Onun, gökten inişini, inkâr ettiler.[212]

Sofra hakkında şüpheye düştüler ve halkı da, şüpheye düşürdüler. [213]

“Siz, sofranın, gerçekten, semâdan indiğini mi sanıyorsunuz?” dediler. [214]

Sofrayı, görmeyenler de,[215], onu, inkâr ettiler.[216]:

“Yazıklar olsun size![217] O, sizin gözlerinizi, büyülemiştir!” dediler.[218]

Yüce Allah, kimin hayrını murad ettiyse, o, basîret üzere, imanda sebat etti.

Kimin de, fitneye tutulmasını, murad ettiyse, onlar da, küfürlerine, döndüler.

İsâ Aleyhisselâm, onlara:

“Siz, helak oldunuz: Allah’ın azabına, hazırlandınız!” dedi.[219]

Sofranın Gökten İndiğini İnkâr Edenlerin Akıbeti: 

Sofranın, gökten indiğini inkâr eden İsrail oğullarından üç yüz otuz[220], üçyüz otuz üç[221] kişi, yurdlarında geceleyin, döşekleri üzerinde aileleriyle birlikte ya­tarlarken, domuzlara çevrilmiş olarak sabahladılar.[222]

Domuzlara çevrilmiş olanlar içinde ne bir kadın, ne de, bir çocuk vardı.[223]

Domuza çevirilen Yahûdîler, yolları ve meydanları, dolduruyor, helâlardaki pis­likleri, yiyorlardı.[224]

Halk, onların bu hallerini, görünce, korktular.

İsâ Aleyhisselâmın yanına vardılar. Ona, ağladılar.

İsâ Aleyhisselâm da, onların Ev halklarının bu hâle düşmelerine ağladı.

Domuzlar; İsâ Aleyhisselâmı, gördükleri zaman, ağladılar ve çevresinde dö­nüp dolaşmağa başladılar.

İsâ Aleyhisselâm, onları, isimleriyle birer birer çağırıyor.[225] Onlara: “Sen, filan, sen filan, sen filan değil misin” diye soruyor[226] Onlar; ağlıyor.[227]

“Evet! demek istiyor[228], başlarını sallayarak işaret ediyorlar[229], konuşamı­yorlardı.

Öylece, üç gün yaşadıktan sonra, ölüp gittiler.[230]

Kur’ân-I Kerimin Sofra Hakkındaki Açıklaması: 

“O vakit, Havariler:

Ey Meryem oğlu İsâ! Rabb’in, bizim üstümüze gökten bir Sofra indirebilir mi?” demiş,

O (da):

“Eğer, inanmış (adam)larsanız, Allâhfın kudretinden ve benim Peygamberliğim­den kuşkuya sapmak)dan korkunuz! demişti.

(Havârîler):

İstiyoruz ki: biz de, ondan, yiyelim, kalblerimiz, yatışsın.

Senin, bize hakîkaten doğru söylediğini, bilelim ve biz de, bunun üzerine şahid-lik edenlerden olalım!” dediler.

Meryem oğlu İsâ (dua ederek):

“Ey Allah! Ey Bizim Rabbimiz! Üstümüze, gökten bir sofra indir ki, bizim hem evvelimiz, hem âhirimiz için, bir bayram ve Sen’den bir âyet (Mucize) olsun! Bizi, rızıklandırsın!

Sen, rızık verenlerin, en hayırlısısın!” dedi.

Allah:

“Ben, onu, sizin üzerinize, şüphesiz indiriciyim.

Artık (ondan) sonra, içinizden, kim, nankörlük eder (küfre döner)se, işte, ben, onu muhakkak ki, âlemlerden, hiç birini azablandırmayacağım bir azabla azab-landırırım!” buyurdu. [231]

İsâ Aleyhisselâmın Hacca Gidişi Ve Hac Telbiyesi: 

Revhâ vadisindeki Hacc yolundan, üzerlerine, yün Aba giyinmiş, develerinin Lif’den yularlarını tutmuş oldukları halde, yetmiş Peygamberin Hacc için, Telbi-ye ederek Mekke’ye gelip Hayf Mescidinde namaz kıldıkları rivayet edilir.

İsâ Aleyhisselamın Hacc Telbiyesi: “Lebbeyk…. = Buyur Allâhım, buyur! Emrine, amadeyim! Ben, Senin kulun’um.

Senin, iki kulunun Kızı olan Câriye kulunun oğluyum!” tarzında idi. [232]

İsâ Aleyhisselâmın Havarilerden Ve Etba’dan Her Tarafa Dâvetciler Gönderişi:

İsâ Aleyhisselâm; uzak veya yakın ülkelere, Havarilerden, Dâvetciler gönder­mek istediği zaman, yakın yere gönderdiği, seve seve gitti ve selâmete erdi.

Uzak yere göndermek istediği kimseler ise, güçsündüler, yüksündüler ve ka­çındılar.

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm, onların bu hallerinden, Yüce Allah’a şikâ­yetlerdi.

Güçsünen ve yüksünenlerden her biri, gönderilecekleri kavmin dilini konuşur olduğu halde, sabaha çıktı.[233]

İsâ Aleyhisselâm:

1) Havarilerden Butrus’u, Havârî olmayan Etba’dan, Buluş ile birlikte Rümiye’ye;

2) Havarilerden Enderais’i, ve Matta’yı, insan yeyen Zencilerin yurduna;

3) Tumas’ı, Doğu ülkesindeki Babil’e;

4) Filibüs’ü, Kayravan ve Kartacanna’ya (Afrikaya);

5) Yuhannes’i, Eshab-ı Kehf kariyesi Efsus (Defsus)a;

6) Yâkubüs’ü, Orışalım’a (İlya’ya, Beytülmakdis’e):

7) İbn.Selma’yı, Hicaz ülkesine Araplara;

8) Simun’u, Afrika yanında Berberlerin yurduna;

9) Havarilerden olmayan Yahuda’yı, -Yuzez (Yudis) Zekeriya Yuta’nın yerine-Eryübüs’e gönderdi.[234]

Antakya Halkının Elçileri Öldürmeğe Kalkışmaları Ve Helak Olmaları : 

İsâ Aleyhisselâm; putperest Antakya halkına da, Havarilerinden, içlerinde Şem’-un’un da, bulunduğu, üç Elçi göndermişti.

Elçiler; ilk önce, Antakya halkından Habib b.Mürrey’e rastladılar.

Habib b.Mürreyyin evi, şehir kapılarının yanında, şehirden uzakça bir yerde bulunuyordu.

İşi, urgancılıktı.

Kendisi, hastalıklı bir zat idi. Cüzzam miskin hastalığına tutulmuştu.

Hayra, eli açık mümin bir zat idi. Kazancını, akşamlayın bir araya toplar, ikiye böler, yarısı ile çoluk çocuğunu geçindirir, yarısını da, yoksullara dağıtırdı.

Hastalığı, zayıflığı ve işi, kendisini, ibadetten alıkoymazdı.

Habib b.Müreyy; Antakya halkının, gönderilen Elçileri öldürmek üzere söz birliği ettiklerini haber aldığı zaman, koşup yanlarına vardı. Onlara, Allah’ı, hatırlattı, ken­dilerini öğütledi, Elçilere uymağa davet etti.

Antakya halkı ise, onu, taşa tuttular, ayaklarının altına alıp çiğnediler.

Habib b.Müreyy ise: “Ey Allah’ım! Kavmime doğru yolu göster!

Ey Allâhım! Kavmime doğru yolu göster!

Ey Allâhım! Kavmime doğru yolu göster!” diye dua ede ede can verdi. [235]

Antakya halkını da, Cebrail Aleyhisselâmın bir Sayhası, haykırışı, helak etme­ğe yetti.

Habib b.Müreyy’in kabri, Antakya çarşısındadır.[236]

Hâdise, Kur’an-ı kerimde şöyle açıklanır:

“Onlara, o şehir (Antakya) Eshabını misal getir:

Hani, oraya (gönderilen) Elçiler, gelmişti.

Biz, o zaman, kendilerine iki (Elçi) göndermiştik te, onlar, onları yalanlamışlardı.

Biz de, bir üçüncü ile (bunları) takviye etmiştik.

(Bunlar, onlara): biz, size gönderilmiş hak Elçileriz! demişlerdi.

Onlar: siz, bizim gibi insandan başka (kimseler) değilsiniz!

Hem, Rahman (olan Allah, Vahy’den, Risaletten) hiç bir şey indirmemiştir.

Siz, ancak, yalan söyler (kimselersiniz! dediler.

(Elçiler): Rabbimiz biliyor ki, biz, gerçekten, size gönderilmiş Elçileriz!

Bizim üzerimize (düşen vazife) apaçık tebliğden başka (bir şey) değildir! dediler.

(Şehir halkı): doğrusu, biz, sizin yüzünüzden uğursuz/andık.

Eğer, (bizimle uğraşmaktan) vaz geçmezseniz, and olsun ki, sizi, mutlaka taş­larız! Size, bizden, muhakkak acıklı bir işkence de, dokunur! dediler.

(Elçiler): sizin uğursuzluğunuz, kendi yanınızdadır (kendinizdendir)

Size öğüt verilirse mi (uğursuzluk sayacak ve küfrünüzde devam edeceksiniz)?!

Hayır! Siz, haddi aşan, taşanlar güruhusunuz! dediler.

O şehrin en ucundan koşarak bir adam geldi ve: Ey kavmim! Uyunuz o gönde­rilmiş olan (Elçiler)e!

Uyunuz, sizden hiç bir ücret istemeyen o kişilere! Onlar, hidayete ermiş (kişi)lerdir. Ben, beni, yaratan’a, ne diye kulluk etmeyecekmişim?! Siz, (hepiniz) ancak, O’na döndürüflüp götürüleceksiniz. Ben, O’ndan başka, tanrılar edinir miyim hiç?

Eğer, O çok Esirgeyici (Allah), bana, bir zarar (yapmak) isterse, onların (o putla­rın iddia ettiğiniz) şefaati, bana hiç bir yarar vermez. Onlar, beni, asla kurtaramazlar.

Şüphesiz ki, ben, o takdirde, muhakkak, bir sapıklık içindeyim (demek)tir.

Gerçekten, ben, (sizin de) Rabbınız (olan Allâha) iman ettim.

İşte, bunu, benden duyunuz!” dedi.

(Şehid ettikleri zaman, ona): Cennet’e gir!” denildi.

(O da): ne olurdu, Rabbimin, beni, yarlıgadığını, beni, (Cennetle) ikram edilen­lerden kıldığını kavmim bilselerdi!” dedi.

Ondan sonra, onun kavminin üzerine, gökten hiç bir ordu indirmedik, indiriciler de, değildik.

(Onları helak eden) bir tek Sayha’dan (Cebrail’in haykırışından) başka (bir şey) değildi ki, hemen, sönüverdiler!” (Yâsîn: 13-29)[237]

İsâ Aleyhisselâmın Ölen Bir Dostunu Diriltişi: 

Beytülmakdis’in bir kariyesinde[238] İsâ Aleyhisselâmın, Âzer adında bir dostu vardı.[239]

Âzer, hastalanınca Âzer’in kız kardeşi, İsâ Aleyhisselâma: “Kardeşin, ölüyor! Hemen, onun yanına gel!” diye haber salmıştı. Âzer’in arası ile İsâ Aleyhisselâmın arası üç günlük yoldu.[240]

İsâ Aleyhisselâmla Eshabı[241], Âzer’in kariyesine[242] vardıkları zaman, onu, üç gün önce, ölmüş[243], oradaki mağaranın içine gömülmüş[244] buldular.[245]

İsâ Aleyhisselâm, o kariyeye gelince, Âzer’in iki kız kardeşi, onun yanına varıp:

“Ey Efendimiz! Dostun Âzer, ölmüş bulunuyor!” dediler.

İsâ Aleyhisselâm, üzüldü ve kızlara:

“Onun kabri, nerededir?” diye sordu.[246]:

“Bizi, onun kabrine götürünüz!” dedi.'[247]

Götürdüler.[248]

Âzer’in, mağarada, üzerine, taş[249] kapak kapatılmış[250] kabrine vardılar.[251]

İsâ Aleyhisselâm:

“Taş kapağı, açınız!” dedi.

“Dört gündenberi, kokmuş bulunuyor!” dediler.

İsâ Aleyhisselâm, mağaraya yaklaşarak:

“Rabbim! Hamd, sana mahsustur.[252]

Ey yedi kat göklerin ve yedi kat yerlerin Rabbi olan Allah’ım!

Beni, İsrail oğullarına, Sen, gönderdin.

Onları, senin dinine davet ettim.

Kendilerine -Senin izninle- ölüleri, dirilteceğimi, haber verdim.[253]

Ben, iyice biliyorum ki: her şeyi, veren, Sensin!

Fakat, ben, şu ayakta dikilen cemâat ta, Senin, beni peygamber olarak gön­derdiğine iman etsinler ve beni, doğrulasınlar, diyorum. [254]

Âzer’i, dirilt!’ [255] dedikten sonra, Âzer’e: “Kalk!” dedi.

Âzer, iki eli, iki ayağı, sımsıkı bağlanmış, üzerindeki kefenini, sürür bir halde[256], kabrinden çıkıp[257] ayağa kalktı.[258]

Yahûdî kavminden, orada bulunanlar, İsâ Aleyhisselâma, hemen iman ettiler; Âzer’e, bakıyorlar, onun dirilişine şaşıp duruyorlardı.[259]

Yahûdî İleri Gelenleri Ve Din Bilginlerinin İsâ Aleyhisselâmı Öldürmeyi Kararlaştırmaları: 

Bunun üzerine, Yahûdîlerin ulu kişileri ve Din Bilginleri, toplandılar ve:

“Biz; bunun (İsâ Aleyhisselâmın), bize karşı, dinimizi, bozmasından ve halkın, ona, uymasından, korkuyoruz!” dediler.

Şekillerden, izlerden, neseblerden, çok iyi anlayan Kâhinler Başkanı, onlara:

“Bir tek adamı, vadide giderken tutup öldürmek, hayırdır!” dedi ve İsâ Aley-hisselâmı, öldürmek üzere, söz birliği ettiler. [260]

Kendisini, öldürmeye yöneldiler. [261]

Yahûdîler, zamanın krallarından bazısına da, İsâ Aleyhisselâm aleyhinde ih­barda bulundular ve onu, öldürmeye ve asmağa azmettiler. [262]

Kendisini, öldürmek için, aramağa başladılar. [263]

İsâ Aleyhisselâmla Annesine Dil Uzatan Yahudilerin Domuzlara Çevrilişi: 

İsâ Aleyhisselâm; merkep üzerinde Oraşalim (Beytülmakdis)e, girmiş[264] Ya­hudilerden, bazı kimselerle karşılaşmıştı.

Onlar, İsâ Aleyhisselâmı, görünce:

“Sihirbaz kadının oğlu Sihirbaz, kötü işler yapıcısı kadının, kötü işler yapıcı oğlu geldi!” dediler ve bu sözleriyle, ona ve annesine isnad ve iftirada bulundular.[265]

İsâ Aleyhisselâm, bunları, işitince[266], onların, aleyhlerinde[267]:

“Ey Allah’ım! Sen, benim Rabb’imsin!

Ben, Senin eserin olan Rûh’undan çıkarıldım ve Senin Ol! Kelimenle yaratıldım.

Ben, onlara, kendiliğimden, Peygamber gelmedim.

Ey Allah’ım! Bana ve anama söven kimselere lanet et, onları rahmetinden uzak­laştır!” diyerek[268] dua etti.

Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâmın duasını kabul buyurup[269], ona ve onun anne­sine sövüp saymış olanları[270], domuzlara çeviriverdi!

İsrail oğullarının başkanı, bunu görünce büyük bir korkuya düştü. Yahudiler, İsâ Aleyhisselâmı, öldürmek hususunda söz birliği yaptılar.[271]

İsâ Aleyhisselâma Dünyadan Ayrılacağının Bildirilişi: 

Rivayete göre:

Dünyadan ayrılacağı, Yüce Allah tarafından bildirildiği zaman, İsâ Aleyhisse­lâm, Havarilerini, yanına çağırmış, yemekten sonra, onlara:

“Çoban, gidince, davar, dağılır!” demiş ve bununla, kendisinin öleceğini, an­latmak istemiş.

İçlerinden, birisinin; horoz, üç kerre ötmeden önce kendisini, inkâr edeceğini,

Birisinin de, kendisini, az bir karşılığa (otuz dirheme) satıp bedelini yiyeceğini, haber vermişti.

Gerçekten de, Yahûdîler; İsâ Aleyhisselâmı, öldürmek için, ararlarken, Hava­rilerden Şem’un’u, yakalayıp:

“İşte, bu, onun arkadaşlarındandır!” dedikleri zaman, Şem’un:

“Ben, onun arkadaşı, değilim!” diyerek inkârda bulunmuş ve bırakılmış, horo­zun öttüğünü, işitince de, üzülmüş ve ağlamağa başlamıştı.

Havarilerden birisi de, Yahûdîlerin yanına varıp:

“Mesîh’in yerini, size gösterirsem, bana, ne verirsiniz?” demiş, onların verdi­ği otuz dirhemi alıp İsâ Aleyhisselâmın bulunduğu yeri, onlara göstermiştir.[272]

İsâ Aleyhisselâmın, Yahudiler Tarafından Öldürülmek İstenilince Semâya Kaldırılışı: 

Rivayete göre:

Yahudiler, bir gün[273] toplanıp İsâ Aleyhisselâmı, sorguya çektiler.

İsâ Aleyhisselâm, onlara:

“Ey Yahûdî cemaatları! Hiç şüphesiz, Allah, size, buğz ediyor, sizden nefret ediyordur!” deyince, İsâ Aleyhisselâmın sözlerine, son derecede kızdılar ve öl­dürmek için, üzerine, yürüdüler.

O sırada, Yüce Allah, Cebrail Aleyhisselâmı, gönderdi. O da, İsâ Aleyhisselâ­mı, bir evin cümle kapısının içindeki küçük kapısından içeri soktu.

Yüce Allah; evin tavanındaki pencereden İsâ Aleyhisselâmı, semâya kaldırdı. Yahûdîlerin Başkanı, adamlarından birisine:

İsâ Aleyhisselâmın yanına girmesini ve onu, orada öldürmesini, emretti.[274] Adam, içeri girdiği zaman, orada, İsâ Aleyhisselâmı, göremedi.

Dışarıdakilerin yanına çıkmayı geciktirince, onun, İsâ Aleyhisselâmı, öldürme­ğe uğraştığını, sandılar.[275]

Yüce Allah; adamı, İsâ Aleyhisselâma benzetti.

Adam, dışarıdakilerin yanına çıkınca, kendisini, İsâ Aleyhisselâm, sandılar, he­men, onu, öldürdüler ve astılar.[276]

Diğer rivayetlerde ise:

Yahûdîlerin; İsâ Aleyhisselâmı, yakalayıp bağladıkları ve hakaret ederek gö­türdükleri ve asacakları sırada, İsâ Aleyhisselâmın semâya kaldırıldığı bildirildiği gibi;[277]

Yakalayıp hakaret ederek götürdükleri, İsâ Aleyhisselâm olmayıp Yahûdîlere, İsâ Aleyhisselâmın yerini gösteren Havârî olduğu[278];

İsâ Aleyhisselâmı, asmak istedikleri sırada, yer yüzüne karanlık çöktüğü ve Me­leklerin, Yahudilerle İsâ Aleyhisselâm arasına gerildikleri ve İsâ Aleyhisselâmın yerini, Yahûdîlere gösteren ve İsâ Aleyhisselâma benzetilen Havârî’yi, yakalayıp[279], kendisinin:

“Ben, size, onun yerini, gösteren’im!” demesine bakmayarak'[280] İsâ Aleyhisselâmın, yerine, onu[281] öldürüp[282] ağaca astıkları[283];

Yahûdîler tarafından kuşatıldıkları evde bütün Havârîlerin, İsâ Aleyhisselâma benzetildikleri ve onlardan birisinin, İsâ Aleyhisselâm için, kendisini, feda ettiği de, bildirilmekte ve bu hususta daha başka bilgiler de verilmektedir.[284]

İsâ Aleyhisselâm, semâya kaldırıldığı zaman, otuz üç yaşında idi.[285]

Kur’ân-ı Kerimin Bu Husustaki Açıklaması: 

“Bir de, onların (İsa’yı) inkâr ile kâfir olmaları, Meryem’in aleyhinde büyük iftira atıp söylemeleri,

Biz, Allah’ın Peygamberi Meryem oğlu Mesih İsa’yı, öldürdük! demeleri sebe­biyledir ki, kendilerini, rahmetimizden kovduk)

Halbuki onlar, onu öldürmediler, onu asmadılar da.

Fakat, (öldürülen ve asılan adam), kendilerine (İsâ) gibi gösterildi.

(Zâten ve) hakîkatan (İsâ ve onun katli) hakkında, kendileri de, ihtilâfa düşüp kat’î bir şek ve şüphe içindedirler.

Onların, buna (Onun katline) âid hiç bir bilgileri yoktur.

Ancak (kupkuru) zanna uymaktadırlar.

Onu, yakînen öldürmemişlerdir.

Bilakis, Allah, onu, yükseltip kendisine kaldırmıştır.

Allah, mutlak Galib’dir, yegâne hüküm ve Hikmet sahibidir. [286]

İsâ Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili Ve Zâhidâne Yaşantısı: 

İsâ Aleyhisselâm:

Orta boylu,

Hamamdan çıkmış gibi, kırmızıya çalar beyaz benizli[287],

Dağınık[288], düz saçlı idi.[289]

Saçını, uzatır, omuzları arasına salardı.[290]

Saçına, hiç yağ sürmezdi.[291]

Geniş göğüslü[292],

Küçük yüzlü[293],

Çok ben’li idi. [294]

Sırtına, kıl [295], yün elbise [296],

Ayağına, ağaç kabuğundan yapılmış, tasması hurma lifinden sandal giyerdi. [297]

Çoğu zaman, yalın ayak yürürdü. [298]

Kendisinin, ne geceleri varıp içinde barınacağı [299] bir evi [300],

Ne bir ev eşyası,

Ne zevcesi,

Ne de, ölmeyecek kadar bir günlük yiyecekten başka bir şeyi vardı. [301]

Hiç bir şeyi, yarın için, biriktirmez, saklamazdı. [302]

İsâ Aleyhisselâm, göğe kaldırıldığı zaman, yün bir kaftan, bir çift çoban mesti, bir de, deri dağarcıktan başka bir şey bırakmamıştı. [303]

Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

İsâ Aleyhisselâm; dünyadan yüz çevirip Âhireti, özler, Allâha, ibâdete koyulurdu.

Yer yüzünde dolaşır, nerede, güneş batarsa, orada, iki ayağının üzerinde na­maza durur, sabahlardı. [304]

Bütün geceleri namazla, gündüzleri de, oruçla geçirirdi. [305]

Arpa ekmeği, yerdi. [306]

Havârîlerine:

“Ey Havârîler topluluğu! Mescidleri, meskenler edininiz!

Evlerinizi de, yolcu menzilleri gibi edininiz [307] ki, dünyadan, selâmetle kurtu-lasınız!” derdi. [308]

İsâ Aleyhisselâma:

“Sen, su üzerinde nasıl yürüyebiliyorsun?” diye sorulmuştu.

İsâ Aleynisselâm:

‘Yakîn ile!” dedi. [309]

“Biz de, yakîn sahibiyiz!?” denilince:

“Sizin yanınızda, taş, çamur ve altun, eşid ve bir midir?” diye sordu.

“Hayır!” dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

“Bunlar, benim yanımda, eşid ve birdirler!” dedi.

Havariler, bir gün; İsâ Aleyhisselâmı, aramağa gittiler, Kendisini, su üzerinde yürür bir halde, buldular.

Onlardan birisi:

“Ey Allanın Peygamberi! Biz de, senin yanına yürüyüp varalım mı?” dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

“Olur!” dedi.

Havari, ayağını, basınca suyun içine, batıverdi.

İsâ Aleyhisselâm:

“Getir ver elini ey güdük imanlı!

Eğer, Âdem oğlunun, zerre kadar yakîni olsaydı, suyun üzerinde yürürdü!” dedi.[310]

İsâ Aleyhisselâm, bir adamın hırsızlık ettiğini görmüş, ona:

“Sen, çaldın ha!?” demişti.

Adam:

“Kendisinden başka İlâh bulunmayan Allah’a and olsun ki; hayır!” deyince, İsâ Aleyhisselâm:

“Allâha iman ettim, kendi gözümü ise yalanladım!” demiştir.[311]

İsâ Aleyhisselâma bir adam gelip:

“Ey iyilik öğreticisi! Sen, bana bir şey öğret ki, o, beni, yararlandırsın, seni, zararlandırmasın!” demişti.

İsâ Aleyhisselâm:

“Nedir o?” diye sordu.

Adam:

“Kul, Yüce Allah’a karşı, hakkıyle takvâlı nasıl olur?” dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

“Bu, kolay bir iştir:

Allah’ı, kalbinden, hakkıyle seversin,

Onun için, gücün yettiği kadar amelde bulunursun,

Benî nev’ine de, kendine acır gibi, acırsın!” dedi.

Adam:

“Ey iyilik öğreticisi! Benim, Benî nev’im, kimlerdir?” diye sordu.

İsâ Aleyhisselâm:

“Bütün Âdem oğullarıdır.

Sana gelmesini, istemediğin şeyi, sen, senden başkasına da, getirme!

O zaman, sen, Allah’a karşı, hakkıyle ittikalı olursun!” dedi. [312]

İsâ Aleyhisselâmın bildirdiğine göre:

“Zamanın sonunda;

Dünyadan, el çekmeğe özenen ve fakat, dünyadan, el çekmeyen,

Âhireti, özler görünen ve fakat, âhireti, özlemeyen,

Başkalarını, Valilere, gitmekten, men eden ve fakat, kendileri giden,

Zenginlere, yaklaşan ve fakat, fakirlerden, uzaklaşan,

Ellerini, ileri gelenlere, açan ve fakat, ellerini, fakirlere yuman bilginler gele­cektir ki, işte, bunlar, şeytanların kardeşleri, Rahman’ın ise düşmanlarıdır!”[313]

İsâ Aleyhisselâmın Vazifesinin Mahiyetinin Açıklanışı Ve Muhammed Aleyhisseelâmın Geleceğini Müjdeleyişi: 

“Meryem oğlu İsâ da, bir zaman:

Ey İsrail oğulları! Ben, size, Allah’ın gönderdiği Peygamberiyim.

Benden önceki Tevrat’ı, tasdik edici,

Benden sonra gelecek Peygamberi de-ki, ismi: Ahmed’dir- müjdeleyici olarak geldim…” demişti.” [314]

İbn.İshak’ın (85-151 Hicrî) bildirdiğine göre: İsâ Aleyhisselâma Allah tarafından indirilen İncil’de, Muhammed Aleyhisselâmın sıfatı ve ismi hakkında verilmiş olan bilgiyi, İsâ Aleyhisselâmın devrinde Havârî Yuhanna da yazdığı İncilde [315] tesbit etmiş bulunuyordu.

Nitekim, İsâ Aleyhisselâm, kendisini, inkâr eden kavmine karşı:

“Rab tarafından çıkıp gelecek olan o Münhamennâ, Rab tarafından çıkıp ge­lecek O Rûhulkuds gelmiş olsaydı, O, bana, şehâdet ederdi.

Siz, de şehâdet edersiniz.

Çünkü, ötedenberi, benimle birlikte bulunuyorsunuz.

Ben, bunları, size söyledim ki, şüpheye düşmeyesiniz!” demiştir.

Münhamennâ, Süryanca, Muhammed demektir.

Bunun, Rumcası: Baraklitüs’dür. [316]

Ebülferec İbn.Cevzî’nin (540-597 Hicrî), İbn.Kuteybe’den (213-276 Hicrî) nakline göre:

İsâ Aleyhisselâm, Havârîlerine:

“Ben, gidersem, size Faraklit, Rûhulhak, gelecektir.

O, kendiliğinden, söz söylemeyecek, ancak, kendisine, ne söylenirse, onu, söy­leyecektir.

O, bana, şehâdet edecektir.

Siz de, şehâdet edersiniz.

Çünkü, siz, halktan daha önce, benimle birlikte bulunuyorsunuz.

Ben, gitmezsem, Feraklit, size gelmez.” demiştir. [317]

Gerek Baraklitüs, gerek Faraklit sözü, Periclotas şekline sokulup Yuhanna İn­cilinde Tesellî Edici diye terceme edilmiştir.

Şüphesiz ki: İsâ Aleyhisselâmın ana dili, Yunanca değil, İbranice idi.

Kendisine, Allah tarafından indirilmiş olan İncil’in dilinin de, İbranca olacağı, tabiîdir.

İsimleri terceme etmek, Ehl-i Kitap Bilginlerince, âdet olduğundan, İsâ Aley­hisselâmın, kendisinden sonra, geleceğini, müjdelediği Âhir zaman Peygambe­rinin ismini de, Yunancaya terceme etmişler ve Arapça Mütercimler de, onu, Fa­raklit olarak Arapçalaştırmalardır.

Bir Papaz tarafından yazılıp Hicrî 1268 yılında Kalküta’da bastırılan bir broşürde:

Faraklit olarak Arapçalaştırman ismin, İncil’in Yunanca nüshasında Paraklitüs şeklinde mi? Yoksa, Piraklütüs şeklinde mi? geçtiği incelenerek, birinci şekle göre: ismin, Tesellî ve Yardım Edici, Vekil mânâlarına geldiği, ifâde ve ikinci şekle gö­re ise, Muhammed ve Ahmed mânâlarına gelebileceği itiraf edilmiş ve Müslüman­ların, bu şekli iltizam ettikleri ileri sürülmüştür.

Halbuki, iki kelime arasında şekil ve telaffuz bakımından, pek az bir fark vardır. Yunan harfleri, birbirlerine benzerdir.

Bazı İncil nüshalarındaki Piraklütüs, belki de, yazıcıların hatası yüzünden, Pa­raklitüs olmuştur.[318]

İsâ Aleyhisselâmın Annesinin Vefatı: 

İsâ Aleyhisselâmın Annesi Hz.Meryem, İsâ Aleyhisselâm’dan sonra altı yıl da­ha yaşayıp vefat etmiştir. [319]

Yüce Allah’ın Kendi İlminden İlim Ve Kendi Hilm’inden Hilim Vererek Getireceği Ümmet:

Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâma; Peygamberimizin Ümmeti hakkında da:

“Ey İsâ! Ben, senden sonra, bir ümmet getireceğim ki: onlar, sevdikleri bir şeyle karşılaşırlarsa, Allah’a hamd ve şükrederler,

Hoşlanmadıkları bir şeye uğrarlarsa, sabredip katlanırlmar ve Allâh’dan, ecir beklerler.

Onların ne ilimleri, ne de, hilimleri vardır.” buyurmuştu.

İsâ Aleyhisselâm:

“Yâ Rab! İlimleri, hilimleri olmadığı halde, onların, böyle davranmaları, nasıl mümkün oluyor?” diye sordu.

Yüce Allah:

“Onlara, kendi ilmimden ve hilmimden ihsan ederim!” buyurdu. [320]

İncillere göre: İsâ Aleyhisselâm da, İsrail oğullarına, Muhammed Aleyhisselâ-mın Eshab ve Ümmeti hakkında şöyle demiştir:

“Allah’ın Melekûtu, böyledir; Yere, tohum saçan bir adam gibidir.

Gece, gündüz uyuyup kalkar; tohum, biter ve büyür; nasıl o bilmez.

Toprak, kendiliğinden, önce onu, sonra başağı, sonra, başakta dolu taneyi verir.

Mahsul erdiği zaman, hemen orağı salar;

Çünkü, hasad zamanı gelmiştir. [321]

Yine, onlara dedi ki:

“Siz, kitapta:

Yapıcıların red ettikleri taş, köşenin başı oldu;

Bu, Rab tarafından oldu ve (o gözlerimizde şaşılacak iştir.) sözünü hiç okuma­dınız mı?

Bundan dolayı, size derim:

Allah’ın Melekûtu, sizden alınacak ve onun meyvalarını yetiştirecek bir Millet’e verilecektir. Ve bu Taş’ın üzerine düşen, parçalanacak, o da, kimin üzerine dü­şerse, onu, toz gibi dağıtacaktır![322]

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Yahya Ve İsâ Aleyhisselâmlarla Karşılaşıp Selamlaşması:

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâm-la birlikte ikinci kat göğe yükseldiler.

Cebrail Aleyhisselâm, o göğün kapısını çaldı.[323] Bekçisine:

“Aç!” dedi.

“Kimdir o?,[324] sen, kimsin?” denildi.[325]

Cebrail Aleyhisselâm:

“Cebrail’im!” dedi.

“Yanında kimse var mı?” diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

“Muhammed (Aleyhisselâm) var!” dedi.

“O (Mîrac için) gönderildi mi?” diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

“Evet!” deyince, göğün kapısı açıldı. [326]

İkinci kat gökte, Teyze Oğulları olan İsâ b.Meryem ve Yahya b.Zekeriyyâ Aleyhis-selâmlarla karşılaştılar. [327]

Cebrail Aleyhisselâm, Peygamberimize:

“Bunlar, Yahya ve İsâ (Aleyhisselâmlar)dır. Selâm ver onlara!” dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselâm, onlara selâm verdi.

Onlar da, Peygamberimiz Aleyhisselâmın selâmına mukabele ettiler ve:

“Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!” dediler [328] ve hayır düa ettiler. [329]

Kur’ân-ı Kerim’in Muhammed Aleyhisselâmın Eshab Ve Ümmetinin Bazı Vasıfları Hakkındaki Açıklaması:

Yüce Allah; Muhammed Aleyhisselâmın Eshabıın vasıflarını şöyle açıklar: “Muhammed, Allah’ın resulüdür.

Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında ise, çok mer­hametlidirler.

Onların, rükû ve secde ederek Allâh’dan lütuf ve rızâsını istediklerini görürsün. Yüzlerinde, secdelerin eserinden dolayı nûrânîlik vardır. Bu, onların, Tevrattaki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da:

Bir ekin gibidir ki, filizini çıkarmış, derken, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sapları üzerine bir düzeye dizilmiştir.

Öyle ki, ekincilerin hoşuna gider.

Bu, işte, onlarla, kâfirleri öfkelendirmek içindir.

Allah, onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir va ‘d buyurmuştur.” (Fetih: 29)

“(İslâmda) birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile iyi amellerle olanla­rın ardınca gidenler ki, Allah, onlardan razı olmuştur.

Onlar da, Allah’dan razı olmuşlardır.

(Allah), Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları, Cennet­ler hazırladı.

İşte bu en büyük kurtuluş ve mutluluktur.” (Tevbe: 100)

“Şüphesiz ki, Allah; hak yolunda (savaşarak düşmanları) öldürmekte, (onlar ta­rafından) öldürülmekte olan Mü’minlerin canlarını ve mallarını -kendilerine Cennet vermek karşılığında- satın almıştır.

(Allah’ın), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da (zikr olunan bu va’di) Kendi üzerinde hak(kat’î) bir va’d’dir.

Allah’dan ziyâde ahdine vefa eden kim var?

O halde (ey Mü’minler!) yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevininiz!

Bu, en büyük kurtuluş ve mutluluktur!” (Tevbe: m)

“Onlardan (Muhacirlerden) evvel (Medine’yi) yurd ve imân (evi) edinmiş olan kimseler (Ensar), kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler.

Onlara (Muhacirlere) verilen şeylerden dolayı, göğüslerinde bir ihtiyaç (meyli) bulmazlar.

Kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile, onları Muhacirleri), öz canlarından daha üs­tün tutarlar.

Kim, nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte, umdukları­na erenler, onların ta kendileridir.” (Haşr: 9)

“İman edip te, Allah yolunda Hicret ve Cihad edenler, barındıranlar, yardım eden­lerdir ki, işte, gerçek Mü’min olanlar, bunlardır.

Mağfiret ve bitmez tükenmez rızık onlarındır.” (Enfai: 74)

“Bunların (Muhacir ve Ensar’in) arkasından gelenler:

Ey Rabbımız! İman ile daha önden bizi geçmiş olan (din) kardeşlerimizi yarlığa!

İman etmiş olanlar için, kalblerimizde bir kin bırakma!

Ey Rabbımız! Şüphesiz ki, Sen, çok Esirgeyicisin, çok Merhametlisin! derler.”

(Haşr: 10)

“Onlar ki (sırf) Rab’larının rızâsını isteyerek (her zorluğa) katlanırlar, namazı, dos­doğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizli ve aşikâr harcarlar, kötülüğü, iyilikle savarlar.

İşte, onlardır ki, onlar için, bu, bu dâr(-ı dünyanın) (iyi) bir sonucu vardır.

(ki, o sonuç) Adn Cennetleridir.

Onlar, -Atalarından, zevcelerinden, zürriyetlerinden salah erbabı olanlar da, bir­likte olmak üzere- oralara girecekler, Melekler de, her bir kapıdan onların yanları­na varacaklar (ve şöyle diyecekler):

Sabrettiğinize karşılık sizlere Selâm (ve selâmet) olsun!

Dâr(ı dünyanın) ne güzel akıbetidir bu!” (Ra’d: 22-24)

“O, Rahman’in (hâs) kulları ki, onlar, yer yüzünde vakar ve tevazu ile yürürler.

Kendilerine, beyinsizler (hoşa gitmeyecek) laflar attığı zaman:

Selâmfetle!) defyip geçe)rler.

Onlar ki, gecelerini, secde ve kıyamla geçirirler.

Onlar ki;

Ey Rabbimiz! derler. Bizden, Cehennem azabını uzaklaştır.

Çünkü, onun azabı, bir helaktir!

Hakîkat, o, ne kötü bir Karargâh ve ikametgâh’dır!

Onlar ki, harcadıkları vakit, ne israf, ne de, cimrilik yapmazlar; (Harcamaları) iki­si arası, ortalama olur.

Onlar ki, Allah’ın yanına başka bir Tanrı daha (katıp) tapmazlar.

Allanın haram kıldığı cana, haksız yere, kıymazlar.

Zina, etmezler.

Kim, (bunlardan birini) yaparsa, cezaya çarpılır.

Kıyamet günü de, azabı katmerleşir ve kendisi (azabın) içinde hor ve hakir te­melli bırakılır.

Meğer ki, (şirkten) tevbe ve iman edip iyi amel (ve hareket) de bulunan kimseler ola.

İşte, Allah, bunların kötülüklerini, iyiliklere çevirir.

Allah, çok Yarlıgayıcı ve çok Esirgeyicidir.

Kim, (günahlardan) tevbe (ve rücu) eder, güzel güzel amel hareket)de de, bulu­nursa, muhakkak o, Allâha -tevbesi makbul ve Allâhın rızasına erişmiş olarak- döner.

Onlar ki, yalan şâhidlik etmezler, boş ve kötü lakırdıya rastladıkları vakit, şerefli (insanlar) olarak (ondan yüz çevirip) geçerler.

Onlar ki, kendilerine Rab’larının âyetleri okunduğu (yahud onlarla va’z ve nasi­hat edildiği) zaman, bunlara karşı, (Münafıklar gibi), kör ve sağır (yıkılıp) düşmezler.

Onlar ki;

Ey Rabbimiz! derler, bize, zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin) be­beği olacak (salih insanlar) ihsan et.

Bizi, takva sahiplerine önder kıl!”

İşte, bütün onlardır ki, zorluklara katlanıp dayanmaları sebebile Gurfe(ler)le (Cen­netin en yüce dereceleriyle) mükâfatlandırılacaklar, orada, sağlık ve selâm ile kar­şılanacaklardır.

Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.

O, ne güzel bir karargâhdır, (ne güzel) bir ikametgâhdır!” (Furkan: 63-76)

“Öyle adamlar ki, onları, ne bir ticaret, ne bir alış veriş, Allâhı zikretmekten, dos­doğru namaz kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz.

Onlar, kalblerin ve gözlerin (dehşetle) döneceği günden korkarlar.

Çünkü, Allah,, kendilerini, işledikleri amellerin en güzeli ile mükâfatlandıracak, onlara, fazlından da, daha ziyâdesini verecektir. Allah, kimi dilerse, onu, sayısız rızıklandırır (sevaba kavuşturur). (Nûr 37-38)”

“Rabbimiz, Allâh’dır! deyip te, sonra (bütün hareketlerinde) doğruluğu iltizam edenlere, (evet) onlara, hiç bir korku yoktur.

Onlar, mahzun da, olmayacaklardır. Onlar, Cennet ehlidirler.

İşlemekte devam ettikleri (iyi amel ve hareketlerine mükâfat olarak orada te­melli kalıcıdırlar.” (Ahkaf: 13-14)

“Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet de, vardır ki, onlar, hakka rehberlik ederler, adaleti de, onunla uygularlar.” (Ârâf. 181)

“Siz, insanlar için (seçilip ortaya) çıkarılmış en hayırlı bir Ümmetsiniz.

İyiliği, emr eder, kötülükten vaz geçirmeye çalışırsınız.

(Çünki) Allâha, inanırsınız.

Kitaplılar da, hep inansaydı, kendileri için, elbet daha hayırlı olurdu.

(Gerçi) İçlerinden, iman edenler varsa da, onların pek çoğu (hak dinden çıkmış) fâsıklardır.” (Al-i imran. 110)[330]

Kur’ân-ı Kerimin Yahudiler Ve Hristiyanlar Hakkındaki Açıklaması: 

“Yahûdîler: Uzeyr, Allah’ın oğludur! dedi(ler).

Hristıyanlar da: Mesîh (İsâ) Allah’ın oğludur! dedi(ler).

Bu, onların, ağızlarile (geveledikleri câhilce) sözleridir ki, (bununla) daha önce, küfr edenlerin sözlerini taklid ediyorlardır.

Hay Allah kahredesi adamlar! (Hakdan, bâtıla) nasıl da, döndürülüyorlar?

Onlar; Allah’ı, bırakıp Bilginlerini, Rahiblerini, Meryemin oğlu Mesih’i tanrılar edindiler.

Halbuki, bunlar da, ancak, Bir olan Allah’a ibâdet etmelerinden başkasıyla em-rolunmamışlardır.

O’ndan başka hiç bir İlâh yoktur.

O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehdir.”[331]

“Allah:

Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara (Allah’ı, bırakıp da, beni ve anamı, iki İlâh edini­niz!) diyen sen misin?! dediği zaman, o (şöyle) dedi:

Seni, tenzih ederim (yâ Ftabb!) Hakkım olmadık bir sözü söylemekliğim, bana, yakışmaz!

Eğer, onu, söyledimse, elbette, bunu, bilmişsindir.

Benim içimde olan her şeyi, Sen bilirsin.

Ben ise, Senin zatında olanı, bilmem.

Şüphesiz ki: gaybları, hakkıyle bilen Sensin Sen!

Sen, ne emrettinse, ben, onlara, bundan başkasını, söylemedim.

(Dediğim hep şu idi):

Benim de, Rabbim, sizin de, Rabbiniz olan Allah’a ibâdet ediniz. Ben, içlerinde bulunduğum müddetçe, üzerlerinde bir kontrolcu idim. Fakat, vaktâ ki, Sen, beni (içlerinden) aldın, üstlerinde nigâhban yalnız Sen kaldın. (Zâten) Sen, (her zaman) her şeye hakkıyle şâhidsin!” [332]

“Muhakkak ki, İsa’nın hali de, (Babasız dünyaya gelişi de) Allah katında, Âde­min hali gibidir.

(Allah) Onu (Âdemi) topraktan yarattı. Sonra, ona: O1! dedi. O da, oluverdi.”[333] Allah, gerçekten, üçün (üç tanrının) biridir! diyenler, and olsun ki, kâfir olmuştur. Halbuki, bir tek İlâhdan başka hiç bir ilâh yoktur.

Eğer, söyleyegeldikleri (bu sözden) vaz geçmezlerse, içlerinden o kâfir kalanla­rına, her halde, acıklı bir azab dokunacaktır.[334]

“Meryem oğlu Mesîh (İsâ), bir Peygamberden başka (bir şey) değildir.

Ondan önce de, Peygamberler gelip geçmiştir.

(Onun) Anası, çok sâdık bir kadındı.

İkisi de, (birer kul ve beşer olarak) yemek yerlerdi.

Bak, biz, âyetleri, onlara, nasıl apaçık anlatıyoruz.

Sonra da, bak, onlar, nasıl (hakîkattan) çevriliyorlar?

De ki: Allâhı bırakıp ta, size ne bir zarar, ne de, bir yarar yapmaya gücü yetme­yen şeylere mi tapıyorsunuz?!

Halbuki (her şeyi) işiten, (her şeyi) bilen, Allanın kendisidir.

De ki

Ey Ehl-i Kitap! Dininizde, haksız yere haddi aşmayınız!

Bundan önce, hem kendileri sapmış, hem bir çoğunu saptırmış ve dümdüz yol­dan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ (ve heve)sine uymayınız!

İsrail oğullarından olup ta, küfredenlere Davud’un da, Meryem oğlu İsânın da, dili ile lanet olunmuştur.

Bunun sebebi: isyan etmeleri ve ifrata sapmaları idi.

Onlar, işledikleri her hangi fenalıktan, birbirini vaz geçirmeye çalışmazlardı.

Gerçekten, yapmakta devam ettikleri (o hal) ne kötü idi!

İçlerinden bir çoğunu görürsün ki, kâfirlere dostluk ederler.

Nefislerinin, kendileri için, öne sürdüğü, and olsun ki, ne çirkin şeylerdir!

Çünkü, onların kazancı, Allah’ın, kendilerine gazab etmesi ve onların o azab için­de temelli kalıcı olmalarıdır.

Eğer, Allah’a, Peygambere ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları, dost­lar edinmezlerdi. Fakat, onların bir çoğu fâsık kimselerdir.

İnsanların, iman edenlere, düşmanlık bakımından, en katısı, and olsun ki, Yahu­dilerle Allah’a eş koşanları bulacaksın.

Onların, iman edenlere sevgisi bakımından, daha yakınını da, and olsun

“Biz Nasrânîleriz!” diyenleri, bulacaksın.

Bunun sebebi, şudur:

Çünkü, onların içinde keşişler, rahipler vardır.

Şüphe yok ki, onlar, büyüklenmek istemezler.

Peygambere indirileni dinledikleri vakit te, hakkı, tanıdıklarından dolayı, gözleri­nin yaşla dolup taştığını görürsün.

Ey Rabbimiz! derler, iman ettik. Artık, bizi, (hakka) şâhid olanlarla beraber yaz!

Zâten, biz, Rabbimizin bizi de, sâlihler katarına katmasını, koymasını umup du­rurken ne diye Allah’a ve bize gelen hakîkata iman etmeyelim?”[335]

“Yahudiler:

Hristıyanlar, bir şeye sâhib değil! dedi(ler).

Hristıyanlar da

Yahudiler, bir şeye sahib değil! dedi(ler). Halbuki, hepsi de, Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de, tıpkı onların dediklerini söyledi.

Artık, Allah, ihtilafa düşmekte oldukları bu (dâvada) Kıyamet günü, aralarında hükmünü verecektir. “[336]

İsrail Oğullarının İki Defa Anlaşmazlığa Düşmeleri:

İsrail oğulları; Mûsâ Aleyhisselâmdan beşyüz yıl sonra, içlerinde, muhtelif mil­letlere mensup esirlerin oğulları çoğaldığı zaman, ihtilafa düştükleri gibi, İsâ Aley­hisselâmdan iki yüz yıl sonra da, ihtilafa düşmüşlerdir.[337]

İsrail Oğullarının Atlattıkları İkinci Katliâm:

İsrail oğulları, kendilerine gönderilen üç Peygamberden Zekeriyyâ ve Yahya Aleyhisselâmları öldürdükten[338] ve İsâ Aleyhisselâmı da, öldürmeye kalktıkları zaman, kendisi, Allah tarafından göğe kaldırıldıktan sonra [339] Yüce Allah, Bâbil krallarından Haridus adındaki kralı, onların üzerine, saldı.

Haridus, Bâbil halkını, yanına alarak İsrail oğullarının üzerine yürüdü. Onları, yenip Şam’a, girdi.

Ordu kumandanlarının kumandanı, Fil sahibi Nebuzerazan diye anılan Bas ku­mandana:

“Ben, eğer, Beytülmakdis halkına galebe çalarsam, öldüreceğim bir kiimse bu­lamayıncaya ve ordugâhımın ortasından, kanlarını sel gibi akıtıncaya kadar, on­ları, öldüreceğim!” diye tanrım üzerine yemin etmiştim!” dedi ve bu dereceye erişinceye kadar, onları öldürmeye devam etmesini, baş kumandana emretti.

Nebuzerazan, Beytülmakdis’e girdi.

İsrail oğullarının, kurbanlarını takdim ettikleri yerde durunca, orada, bir kanın, kaynamakta olduğunu gördü ve:

“Ey İsrail oğulları! Şu kaynayan kanın hali nedir? [340] Onun haberini, bana ha­ber veriniz!

Onun işinden, hiç bir şeyi, benden gizlemeyiniz!” dedi. [341] İsrail oğulları:

“Bu, bizim takdim ettiğimiz halde, kabul olunmayan bir kurban kanıdır. O, bunun için[342], gördüğün gibi[343] kaynıyor.[344]

Biz, sekiz yüz yıldan beri, kurban takdim ederiz. Bu kurbandan başka, hepsi kabul olunmuştur.” dediler.[345]

Baş kumandan:

“Siz, bana, doğru haber vermediniz!” dedi.[346]

İsrail oğulları:

“Eğer, halimiz, önceki zamanımızdaki gibi olsaydı, kurbanımız, kabul olunurdu.[347]

Fakat, bizden krallık, Peygamberlik ve Vahy kesildi. Bunun için, kurbanlarımız kabul edilmez oldu!” dediler.

Baş kumandan Nebuzerazan, bu kanın üzerinde İsrail oğullarının Başkanla­rından yedi yüz yetmiş kişi boğazladı.

Fakat, kan, sâkinleşmedi.[348]

Bunun üzerine, Baş kumandan, İsrail oğullarının gençlerinden ve kadınların­dan yedi bin kişinin, kan üzerinde boğazlanmasını, emretti.[349]

Baş kumandan, İsrail oğullarının Bilginlerinden yedi yüz kişinin daha, kanın üzerinde boğazlanmasını emretti.

Boğazlandı.

Fakat, kan, yine de, sâkinleşmedi,[350] soğumadı.[351]

Nebuzerazan, kanın, sâkinleşmediğini, görünce:

“Ey İsrail oğulları! Yazıklar olsun size![352] Bana, doğrusunu söyleyiniz!

Rabbınızın emri üzerinde sebat ediniz.

Sizin saltanatınız, yer yüzünde, istediğinizi yapıncaya kadar uzamış durmuştu.

Ben, sizleri, erkek kadın ateş üfleyebilecek hiç bir kimse bırakmaksızın öldür­meye girişmeden önce, bana, doğrusunu, söyleyiniz!” dedi.

İsrail oğulları, Baş kumandanın işi sıkı tuttuğunu ve öldürmekteki katılığını ve acımasızlığını görünce, ona, işin doğrusunu, haber verdiler:

“Bu kan, bizden, bir Peygamberin kanıdır ki, o, bizi, Allah’ın, gazab edeceği bir çok kötü işlerden nehy eder dururdu.[353]

Keşke, biz, ona, bu hususta itaat etmiş olsaydık, muhakkak ki, o, bize, doğru yolu göstermişti.[354]

Sizin, şu işinizi de, bize haber vermişti.

Fakat, biz, onu, doğrulamadık. Kendisini, öldürdük![355]

İşte, bu kaynayan kan[356], onun kanıdır!” dediler.

Nebuzerazan:

“Onun ismi, ne idi?” diye sordu.

İsrail oğulları:

“Yahya b.Zekeriyyâ’dır!” dediler.

Nebuzerazan:

“İşte, şimdi, bana, doğrusunu söylediniz!..

Onun için, Rabbiniz, sizden intikam alıyor!” dedi.[357]

Onların, kendisine, doğru söylediklerini görünce[358], secdeye kapandı.

Çevresindeki kimselere:

“Şehrin kapılarını, kapatınız ve şehirde Haridus’un askerlerinden olan herke­si, dışarı, çıkarınız!” dedi.[359]

Baş kumandanın istediğini yaptılar.[360] İçeride, yalnız İsrail oğulları kaldı. Nebuzerazan[361], kaynayan kana[362];

“Ey Yahya b.Zekeriyyâ! Benim Rabbim da, Senin Rabbin de, Senin için, kav­minin musîbete uğramış olduğunu, senin için, onlardan ne kadar kişilerin öldü­rüldüğünü biliyor.[363]

Ben, senin kavminden öldürmedik bir kimse bırakmadan[364], kavminden, öl­dürülmedik bir kimse bırakılmadan[365]’ önce, Allah’ın izniyle sâkinleş!” dedi.[366]

Yahya Aleyhisselâmın kanı, Allah’ın izniyle[367] hemen sakinleşip kaynaması, duruverdi.

Bunun üzerine, Nebuzerazan, onları, öldürmekten el çekti,[368] ve: “İsrail oğullarının inandıklarına, ben de, inandım ve onları, tasdik ettim. On­dan başka Rab bulunmadığına kanâat getirdim!” dedi.[369]

İsrail oğullarına da:

“Allah düşmanı[370] Haridus, bana, kanlarınız, ordugâhının tam ortasından sel gibi akıncaya kadar sizlerden adam öldürmemi, bana emretti.[371]

Ben bunu, yapacağım.[372] Ona, isyan etmeğe Kadir değilim.” dedi.

İsrail oğulları;

“Emrolunduğun şeyi[373] yap!” dediler.

Nebuzerazan, onlara[374], hendek kazmalarını[375] emretti.

Bir hendek kazdılar.

Sonra, onlara, emretti: At, katır, eşek, sığır, davar ve deve gibi hayvanlardan getirip orada boğazladılar.[376]

Akan kanlar, çoğaldı ve üzerine de, su, akıtıldı.[377] Kanlar, ordugâhın içine kadar akıp gitti.

İsrail oğullarından öldürülmüş olanların cesedlerinin getirilip boğazlanan hay­van cesedlerinin üzerine atılmasını emretti.
Atıldı.[378]

Kıral Haridus, gerek hendekte bulunan cesedlerin, gerek ordugâha kadar akıp gelen kanın İsrail oğullarına âid olduğunu sandı.[379]

Nebuzerazan’a:

“Artık, onları, öldürmekten el çek![380] Akan kanları, bana kadar gelip ulaş­mıştır.[381]

Yaptıkları şeyin öcünü, onlardan almış bulunuyorum!” [382] diye haber gönderdi.

Sonra da, Bâbil arzına dönmek üzere, onlardan ayrıldı ki, az kalsın, İsrail oğul­larını yok edip gidecekti.[383]

Yahudilerin Azgınlıkları Yüzünden Uğrayacakları Son Musibet:

Hadîs-i şeriflerde haber verildiğine göre: Zamanın sonuna doğru çıkacak Dec-cal’ın Tabii ve askeri, Yahûdîler, olacak[384]; Müslümanlar, onlarla çarpışarak kendi­lerini bozguna uğratacak ve öldürecekler, hattâ taşın veya ağacın arkasına saklanacak Yahudî’yi, taş veya ağaç, dile gelip:

“Ey Müslüman! Ey Allah’ın kulu! Şu arkamdaki Yahudî’yi, gel de, öldür!” diyecektir.[385]

Kaynak : M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/351.

Dipnotlar :
——————————————————————————–

[1] Taberî-Tarih .2,s 13

[2] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.298.

[3] Taberî-Tarih c.2,s.113, Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.298.

[4] Sâlebî-Arais s.371.

[5] Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.298.

[6] Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.298, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.56.

[7] Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.298.

[8] Sâlebî-Arais s.371.

[9] Âl-i İmran: 35

[10] Sâlebî-Arais s.371, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.298.

[11] Sâlebî-Arais s.371.

[12] Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.298.

[13] Sâlebî-Arais s.371.

[14] Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.298.

[15] Âl-i İmran: 36.

[16] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[17] Sâlebî-Arais s.372.

[18] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[19] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[20] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.29.

[21] Sâlebî-Arais s.372.

[22] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1.8.299.

[23] Sâlebî-Arais s.372.

[24] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[25] İbn.Esîr-Kâmil c.l.s.299.

[26] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[27] Sâlebî-Arais s.372.

[28] Sâlebî-Arais s.372-373, İbn.Esîr-Kâmil c.1,8.299.

[29] Sâlebî-Arais s.373.

[30] Sâlebî-Arais s.372-373, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[31] Sâlebî-Arais s.373, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[32] Sâlebî-Arais s.373.

[33] Sâlebî-Arais s.373, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.299.

[34] Âl-i imran: 37.

[35] Âl-i İmran: 44.

[36] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,.s.84, Buhârî-Sahih c.4,s.23O, Müslim-Sahih c.4,s.1886, Tirmizî-Sünen c.5,s.702-703, İbn.Abdulberr-lstiab c.4,s,1824, ibn.Esîr-Usüdülgabe c.7,s.84.

[37] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.316, ibn.Abdulberr-İstiab c.1895.

[38] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.316, Hâkim-Müstedrek c.2,s.594, İbn.Abdulber İstiab c.4,s.1895.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/303-306.

[39] Ebülfida-Elbıdaye vennihaye c.2,s.64.

[40] Secde âyeti değildir.

[41] Âl-i İmran: 42-43.

[42] Âl-i İmran: 45-46.

[43] Salebi Arais s.383, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O7

[44] Sâlebî-Arais s.381, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O7

[45] Meryem: 16-21.

[46] Âl-i İmran: 47-51.

[47] Enbiyâ: 91.

[48] Tahrim: 12.

[49] Taberî-Taihc.2,s.1B.

[50] Meryem: 22.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/306-309.

[51] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.65.

[52] Taberi-Tarih c.2,s.18, Sâlebî-Arais s.382, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O8.

[53] Taberi-Tarih c.2,s.18, İbn.Esîr-Kâmil c 1.S.208.

[54] Taberî-Tarih c.2,s.18-19, Sâlebî-Arais s.382, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.308-309.

[55] Taberî-Tarih c.2,s.19, Sâlebî s.382, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O9.

[56] Taberî-Tarih c.2,s.19.

[57] Sâlebî-Arais s.383.

[58] Taberî-Tarih c.2,s.22, Sâlebî-Arais s.383, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O9, Ebülfida C.2.S.65.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/309-311.

[59] İsrail oğulları, çok kızdılar: Onun, bizimle bu şekilde alay etmesi, kendisinin, zina etmesinden, bize daha ağır geliyor!” dediler. (Taberi-Tarih c.2,s.22, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311)

[60] Meryem: 22-33.

[61] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.l3,s.196, Sâlebî-Arais s.386, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311.

[62] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.196, C.11.S.544, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.31O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.65.

[63] Taberi-Tarih c.2,s.22, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311.

[64] Sâlebî-Arais s.386, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311.

[65] Nisa: 156.

[66] Enbiyâ: 91, Tahrîm: 12.

[67] Meryem: 27-28, Nisa: 156.

[68] İbn.Kuteybe-Maarif s.24, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.63, Sâlebî-Arais s.402, Yâkut-Mucemülbüldan c 1.S.521 671.

[69] Yâkut-Mucemülbüldan d.s.521.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/311-312.

[70] Taberî-Tarih c.2,s.19, Sâlebî-Arais s.383, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[71] Sâlebî-Arais s.383, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3l2.

[72] Taberî-Tarih c.2,s.19, Sâlebî-Arais s.383, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[73] Taberî-Tarih c.2,s.19, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[74] Taberî-Tarih c.2,s.20, Sâlebî-Arais s.383, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[75] Taberî-Tarih c.2,s.19, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[76] Mü’minûn: 50.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/312-313.

[77] Taberî-Tarih c.2,s.20, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[78] Taberî-Tarih c.2,s.20.

[79] Taberi-Tarih C.2.S.20. Sâlebî-Arais s.386.

[80] Taberî-Tarih c.2,s.20-21, Sâlebî-Arais s.387-388.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/313-314.

[81] Taberî-Tarih c.2,s.21.

[82] İbn.Kuteybe-Maarif s.25, Yâkubî-Tarih c.1,s.69, Sâlebî-Arais s.390. İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[83] İbn.Kuteybe-Maarif s.25, Sâlebî-Arais s.390.

[84] İbn.Kuteybe-Maarif s.25, Mes’ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.63, Sâlebî-Arais s.390, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[85] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/314-315.

[86] Taberî-Tarih c.2,s.21, Sâlebî-Arais s.390, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[87] Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355.

[88] Sâlebî-Arais s.390, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[89] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[90] Sâlebî-Arais s.390, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[91] Sâlebî-Arais s.390.

[92] Sâlebî-Arais s.390, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[93] Sâlebî-Arais s.390, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[94] Sâlebî-Arais s.390.

[95] Sâlebî-Arais s.390, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[96] Taberî-Tarih c.2,s.21, Sâlebî-Arais s.390.

[97] Sâlebî-Arais s.390.

[98] Taberî-Tarih c.2,s.21, Sâlebî-Arais s.390.

[99] Sâlebî-Arais s.390.

[100] Taberî-Tarih c.2,s.21, Sâlebî-Arais s.390.

[101] Hâkim-Müstedrek c.2,s.549.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/315.

[102] Sâlebî-Arais s.390.

[103] Sâlebî-Arais s.394.

[104] Sâlebî-Arais s.392, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[105] Sâlebî-Arais s.392.

[106] Sâlebî-Arais s.392, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/316.

[107] Taberi-Tarih c.2,s.21.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/316-317.

[108] Sâlebî-Arais s.391, ibn.Esir-Kâmil c.1,s.314.

[109] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.314.

[110] Sâlebî-Arais s.391, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[111] Sâlebî-Arais s.391.

[112] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.314.

[113] Sâlebî-Arais s.391, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[114] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[115] Âl-i İmran: 52.

[116] Yâkubî-Tarih c.1,s.68, Sâlebî-Arais s.390, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.92.

[117] İbn.ishak, ibn.Hişam-Sîre c.4,s.255, Yâkubî-Tarih c.1,s.79, Taberî-Tarih c.2,s.24, Tefsir c.6,s.14-15, Sâlebî-Arais s.390, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.92-93.

[118] Sâlebî-Arais s.391, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[119] Sâlebî-Arais s.391.

[120] Sâlebî-Arais s.391, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[121] Sâlebî-Arais s.391.

[122] Sâlebî-Arais s.391.

[123] Sâlebî-Arais s.391, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.315.

[124] Sâlebî-Arais s.391.

[125] Sâlebî-Arais s.391, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.315.

[126] Sâlebî-Arais s.391.

[127] Sâlebî-Arais s.391, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/317-319.

[128] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.315.

[129] Sâlebî-Arais s.394.

[130] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[131] Taberî-Tarih c.1,s.91, Sâlebî-Arais s.394.

[132] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[133] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[134] Taberî-Tarih c.1,s.91, Sâlebî-Arais s.394, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[135] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[136] Sâlebî-Arais S.394.

[137] Sâlebî-Arais s.394, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[138] Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355.

[139] Taberî-Tarih c.1,s.91, Sâlebî-Arais s.394.

[140] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[141] Veya Hâm b.Nuh (Taberî-Tarih c.1,s.91)

[142]. Sâlebî-Arais s.394.

[143] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315

[144] Sâlebî-Arais s.394.

[145] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[146] Tâberi-Tarih c.1,s.91, Sâlebî-Arais s.394.

[147] Sâlebî-Arais s.394.

[148] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[149] Sâlebî-Arais s.394.

[150] Taberî-Tarih c.1,s.91, Sâlebî-Arais s.394.

[151] Sâlebî-Arais s.394.

[152] Taberî-Tarih c.1,s,91.

[153] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[154] Sâlebî-Arais s.394.

[155] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[156] Sâlebî-Arais s.394.

[157] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[158] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[159] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[160] Sâlebî-Arais s.394

[161] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[162] Sâlebî-Arais s.394, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[163] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[164] Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355.

[165] Sâlebî-Arais s.394.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/319-321.

[166] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[167] Sâlebî-Arais s.394, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[168] Sâlebî-Arais s.394.

[169] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.315.

[170] Sâlebî-Arais s.394.

[171] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[172] Sâlebî-Arais s.394.

[173] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[174] Sâlebî-Arais s.394.

[175] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.82.

[176] Matta Bab: 13, Fıkra: 54, 57, 58.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/321-323.

[177] Taberî-Tarih C.3.S.130.

[178] Sâlebî-Arais s.397.

[179] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.86.

[180] Sâlebî-Arais s.397.

[181] Taberî-Tefsir c.7,s.131.

[182] Taberî-Tefsir c.7,s.131, Sâlebî-Arais s.397, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.316.

[183] Taberî-Tefsir c.7,s.133, Sâlebî-Arais s.397.

[184] Taberî-Tefsir c.7,s.133, Sâlebî-Arais s.397, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.316, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.86.

[185] Sâlebî-Arais s.398, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.316.

[186] Sâlebî-Arais s.399.

[187] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[188] Sâlebî-Arais s.398.

[189] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[190] Sâlebî-Arais s.398.

[191] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[192] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[193] Sâlebî-Arais s.398.

[194] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[195] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[196] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[197] Sâlebî-Arais s.398.

[198] Sâlebî-Arais s.399.

[199] Sâlebî-Arais s.399, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[200] Sâlebî-Arais s.399.

[201] Taberî-Tefsir c.7,s.131,132, Sâlebî-Arais s.397, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.316, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.86.

[202] Taberî-Tefsir c.7,s.133, Sâlebî-Arais s.397

[203] Sâlebî-Arais s.399

[204] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.316

[205] Sâlebî-Arais s.398.

[206] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.86.

[207] Sâlebî-Arais s.399.

[208] Sâlebî-Arais s.399, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[209] Sâlebî-Arais s.399.

[210] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.317.

[211] Sâlebî-Arais s.399 İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[212] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[213] Sâlebî-Arais s.399, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[214] Sâlebî-Arais s.399.

[215] Sâlebi-Arais s.398.

[216] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.316.

[217] Sâlebî-Arais s.398.

[218] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.316.

[219] Sâlebî-Arais s.398, 399.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/323-326.

[220] Sâlebî-Arais s.399, İbn.Esir-Kâmil c.1,s.317.

[221] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[222] Sâlebî-Arais s.399.

[223] Sâlebî-Arais s.398, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.316, 317.

[224] Sâlebî-Arais s.399.

[225] Sâlebî-Arais s.399, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[226] İbn.lyas-Bedâyiuzzühur s 199.

[227] Sâlebî-Arais s.399.

[228] İbn.lyas-Bedâyiuzzühur s. 199.

[229] Sâlebî-Arais s.399, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317, İbn.lyas-Bedâyiuzzühur s. 199.

[230] Sâlebî-Arais s.399, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/326.

[231] Mâide: 112-115.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/326-327.

[232] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.75, Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1,s.73.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/327.

[233] İbn.İshak, ibn.Hişam-Sîre c.4,s.255.

[234] İbn.ishak, İbn.Hişam-Sîre c.4,s.255, Taberî-Tarih c.2,s.24.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/327-328.

[235] Taberî-Tefsir c.22,s.155,158-161.

[236] Sâlebî-Arais s.406, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.319.

[237] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/328-330.

[238] Yâkubî-Tarih C.1.S.75-76.

[239] Yâkubî-Tarih c.1,s.75, Sâlebî-Arais s.392, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[240] Sâlebî-Arais s.392, İbn.Esîr-Kâmil, c. 1,8.315.

[241] Sâlebî-Arais s.392.

[242] Yâkubî-Tarih c. 1,8.76.

[243] Sâlebî-Arais s.392, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[244] Yâkubî-Tarih c.1,s.76.

[245] Sâlebî-Arais s.392.

[246] Yakubi-Tarih c. 1,8.76.

[247] Sâlebî-Arais s.393.

[248] Yâkubî-Tarih c.1,s.176, Sâlebî-Arais s.303, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[249] Yâkubî-Tarih c.1,s,76.

[250] Sâlebî-Arais s.393.

[251] Yâkubî-Tarih c.1,s.76, Sâlebî-Arais s.393, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[252] Yâkubî-Tarih c.1,s 76.

[253] Sâlebî-Arais s.393

[254] Yâkubî-Tarih c.1,s.76.

[255] Sâlebî-Arais s.393.

[256] Yâkubî-Tarih c.1,s.76.

[257] Sâlebî-Arais s.393.

[258] Yâkubî-Tarih c.1,s.76, Sâlebî-Arais s.393.

[259] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/330-331.

[260] Yâkubî-Tarih c.1,s.76.

[261] Dineverî-El’ahbar s.41.

[262] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.84.

[263] Sâlebî-Arais s 387.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/331.

[264] Yâkubî-Tarih C.1.S.76.

[265] Sâlebî-Arais s.400, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[266] Sâlebî-Arais s.400.

[267] Sâlebî-Arais s.400, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[268] Sâlebî-Arais s.400.

[269] Sâlebî-Arais s.400, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.318.

[270] Sâlebî-Arais s.400.

[271] Sâlebî-Arais s.400, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.318.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/332.

[272] Taberî-Tarih c.2,s.22-23, Sâlebî-Arais s.400-401, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.318-319, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.93-94.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/332-333.

[273] Sâlebî-Arais s.400.

[274] Sâlebî-Arais s.400, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s,318.

[275] Sâlebî-Arais s.400.

[276] Sâlebî-Arais s.400, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.318.

[277] Taberî-Tarih c.2,s.23, Sâlebî-Arais s.401.

[278] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.319.

[279] Sâlebî-Arais s.401, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.319.

[280] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.319-320.

[281] Sâlebî-Arais s.401.

[282] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.320.

[283] Sâlebî-Arais s.401, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.320.

[284] Taberî-Tefsir C.6.S.12-17.

[285] Yâkubî-Tarih c.1,s.79, Sâlebî-Arais s.403, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.356, Ebülfida-Elbidaye venniha-ye c.2,s.95.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/333-334.

[286] Nisa: 156-158.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/334.

[287] ibn.İshak, İbn.Hişam-Sîre c.2,s.41, Abdurrezzak-Musannef c.5,s.329, Buharî-Sahih c.4,s.14O, Müslim-Sahih C.1.S.152.

[288] Sâlebî-Arais s.387.

[289] İbn.İshak, İbn.Hişam-Sîre c.2,s.41, Buharî-Sahih c.4,s.14O, Müslim-Sahih c.1,s.152.

[290] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.97

[291] Sâlebî-Arais s.387.

[292] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.97.

[293] Sâlebî-Arais s.387.

[294] İbn.ishak, ibn.Hişam-Sîre c.2,s.41.

[295] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.192.

[296] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.193, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355.

[297] Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355.

[298] Sâlebî-Arais s.387.

[299] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.82.

[300] Sâlebî-Arais s.387, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.82.

[301] Sâlebî-Arais s.387.

[302] Hâkim-Müstedrek c.2,s.596.

[303] Abdurrezzak-Musannef c.11 ,s.3O9.

[304] Sâlebî-Arais s.387.

[305] Hâkim-Müstedrek c.2,s.596

[306] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.193.

[307] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.197.

[308] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13.s.193.

[309] Yakîn : Lügatta: bir şeyi, seksiz, şüphesiz olarak, gerçekten bilmek demektir. (Fîrûzâbâdî-Kamûsulmuhît c.3,s.28O, Seyyid-Tarifat s. 175)

Yâkîn : İlm’in, Marifet, Dirayet ve benzerlerine üstün sıfatlarından olup İlmülyakîn, Aynülyakin, Hakkulyakîn diye üç derecesi ve bunların da aralarında bir takım farkları vardır. (Râkıb-Müfredâtülkur’an s.552) Din Teriminde Yakın : Bir şeye, bu, böyledir! diye itikad etmekle birlikte, bunun, vakıa uygun ve zevali im­kânsız olarak ancak böyle olabileceğine itikad etmek, kanâat getirmek demektir. (Seyyid-Târifât s.175).

[310] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.77, 74.

[311] Buharî-Sahih c.4,s.142, Müslim-Sahih c.4.s.1838, İbn.Mâce-Sünen c.1,s.679, Nesaî-Sünen c.8,s.249.

[312] Ahmed b.Hanbel-Ezziihd s.77

[313] ibn.Abd.Rabbih-Ikdülferîd c.2,s.227.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/334-337.

[314] Saf: 6

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm da, bir Hadîs-i şeriflerinde: “Ben, Atam ibrahim’in duası, İsâ b.Mer­yem’in müjdesi ve Annemin rü’yâsıyım ki, Annem, bana hâmile iken, rü’yâsında, Şam köşklerini, kendine ay­dınlatan bir Nûr’un, kendisinden çıktığını görmüştü.

Zâten, Peygamberlerin Anneleri, böyle rü’yâ görürlerdir!” buyurarak bunu açıklamışlardır. (ibn.Sa’d-Tabakat c.1,s.149, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4,s.128, Taberî-Tefsir c.1,s,556, Beyhakî-Delâilünnübüvve c.1,s.68, 71, Ebülferec İbn.Cevzî-Elvefa c.1,s.36, Zehebî-Tarihulislam c.2,s.16, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3O7, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.223)

[315] Bab: 16, Fıkra: 7-14, Bab: 15, Fıkr. 26-27

[316] İbn.ishak, ibn.Hişam-Sîre c.1,s.248

[317] Ebülferec İbn.Cevzî-Elvefa c.1,s.67.

[318] Rahmetullah. Hindî-lzhârulhakk Terceme c.2,s.262-263.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/338-339.

[319] Taberî-Tarih c.2,s.13, Hâkim-Müstedrek c.2,s.596, Sâlebî-Arais s.403, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.2,s.356, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O7, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.138.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/339.

[320] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.6,s.45O, Heysemî-Mecmauzzevaid c.10,s.67

[321] Yuhanna: Bab: 14, Fıkra: 16, Bab: 15, Fkr.26,Bab: 16, Fkr.7.

[322] Matta: Bab: 21, Fkr. 42-44.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/339-340.

[323] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.14,s.302-303, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.3,s.148, Beyhakî-Delâilünnübüvve c.2,s.130, Begavî-Mesâbihussünne c.2,s.179, Kadı lyaz-Şifâ c.1,s.137, İbn.Esîr-Câmiul’usûl c.12,s.53, ibn.Seyyid-Uyûnüleser c.1,s.144.

[324] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.5,s.143 Buharî-Sahih c.1,s.92, Müslim-Sahih d.s.148.

[325] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.5,s.143, Buharî-Sahih c.1,s.92, Müslim-Sahih c.1,s.145, Beyhakî-Delâilünnübüvve c.2,s.13O, Begavî-Mesâbihussünne c.2,s.179, Kadı lyaz-Şifa c.1,s.137, İbn.Esîr-Câmiul’usûl c.12,s.53, İbn.Seyyid-Uyûnüleser c.1,s.144.

[326] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.5,s.143, Buharî-Sahih c.1,s.92, Müslim-Sahih c.1,s.145, Beyhakî-Delâilünnübüvve c.2,s.13O, Begavî-Mesâbihussünne c.2,s.179, Kadı lyaz-Şifa c.1,s.137, İbn.Esîr-Câmiul’usûl c.12,s.53, İbn.Seyyid-Uyûnüleser c.1,s.144.

[327] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, A.b.Hanbel-Müsned c.3,s.148, Müslim-Sahih c.1,s.145, Beyhakî-

Delâilünnübüvve c.2,s.13O, Beygavî-Mesabih c.2,s.179, Kadı lyaz-Şifâ c.1,s.137, İbn.Esîr-Câmiul’usûl c.12,s.53, İbn.Seyyid-Uyûnüleser c.1,s.144

[328] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4,s.2O8, Buharî-Sahih c.4,s.248.

[329] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.3,s.148,, Buharî-Sahih c.4,s.248, Müslim-Sahih c.1,s.145, Beyhakî-Delâilünnübüvve c.2,s.13O, Begavî-mesâbihussünne c.2,s.179, İbn.Esîr-Câmiul’usûl c.12,s.53, İbn.Seyyid Uyûnüleser c.1,s.144.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/340-341.

[330] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/341-344.

[331] Tevbe: 9/30-31.

[332] Mâide: 5/116-117.

[333] Âl-i İmran: 3/59.

[334] Mâide: 73.

[335] Mâide: 75-84.

[336] Bakare: 113.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/344-347.

[337] Deyiemî-Eifirdevsc.1, s.406.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/347.

[338] Taberî-Tarih c.2,s.16, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.303-304.

[339] Taberî-Tarih c.2,s.16, Sâlebî-Arais s.342.

[340] Taberî-Tarih c.2,s.16, Sâlebî-Arais s.342, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[341] Taberî-Tarih C.2.S.16, Sâlebî-Arais s.342.

[342] Taberî-Tarih c.2,s.16-17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[343] Taberî-Tarih C.2.S.17, Sâlebî-Arais s.342.

[344] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[345] Taberî-Tarih c.2,s,17, Sâlebî-Arais s.342.

[346] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[347] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[348] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[349] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[350] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[351] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[352] Taberî-Tarih C.2.S.17, Sâlebî-Arais s.342.

[353] Taberi-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[354] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[355] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O4.

[356] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[357] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.l.s.304.

[358] Taberî-Tarih C.2.S.17, Sâlebî-Arais s.342.

[359] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O4.

[360] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O4.

[361] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O4.

[362] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.305.

[363] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[364] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[365] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[366] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[367] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[368] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[369] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[370] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[371] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[372] Taberî-Tarih c.2,s.17.

[373] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[374] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.343, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[375] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[376] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.343, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[377] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[378] Taberî-Tarih C.2.S.17, Sâlebî-Arais s.043, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[379] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.343.

[380] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.343, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[381] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.343.

[382] Taberî-Tarih c.2,s.17, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[383] Taberi-Tarih c.2,s .17, Sâlebî-Arais s.343.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/347-351.

[384] ibn.Mâce-Sünen c.2,s.1361, Heysemî- Mecmauzzevâid c.7,s.338-342.

[385] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.417, Buharî-Sahih c.3,s.232, Müslim-Sahih c.4,s.2238-2239, Begavî-Mesâbihussünne c.2,s.137, ibn.Esîr-Câmiul’usûl c.11,s.76, Hatîbüttebrîzî-Mişkâtülmesabih c.3,s.14

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: