Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 08 Eyl 2015

Müslümanlar Böyle Değildi….

Posted by Site - Yönetici Eylül 8, 2015

Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç,Müslümanlar Böyle Değildi

Müslümanlar Böyle Değildi

KAREN ARMSTRONG’UN YAZISI

Bugün dünyanın süper gücü nasıl ABD ise, bir zamanlar da Osmanlı İmparatorluğu idi. Hem de asırlarca üç kıtada devam eden bir üstünlük. Her devlet bir iş yapacağı zaman, “Osmanlı ne der?” diye düşünürdü.

Osmanlının himayesinde ve idaresinde olan her millet Osmanlıdan kendisine bir zarar gelmeyeceğinden emindi. Bunun için Osmanlıya düşmanlık aklından bile geçmezdi.

Yakın zamana kadar, ABD’deki müslümanlar hangi milletten olurlarsa olsunlar, gururla “Amerikalıyız” diyorlardı. Şimdi diyemiyorlar. 11 Eylül’den sonraki, farklı, haksız muameleler bu noktaya getirdi onları. Halbuki hukukta genel kaidedir. Birinin yaptığı suçtan dolayı diğerleri cezalandırılamaz.

Peki, sayıları çok az da olsa bazı Müslümanları anarşiye, teröre iten sebep nedir? Terörün hiçbir haklı sebebi olamaz; fakat durup dururken bu hale gelmedi bunlar. Onları canlı bomba çılgınlığına ne sevketti? İsterseniz bunun cevabını kendilerinden dinleyelim.

İslâm araştırmacısı Karen Armstrong, İngiliz The Guardion gazetesindeki bir yazısında bu soruların cevabını şöyle veriyordu:
“Bundan yüz sene kadar önce, Müslümanlar böyle değildi; hepsi barış severdi. Bugün İslâm dünyasının her yerinde Batı’ya özellikle de Amerika’ya karşı bir hınç var. 11 Eylül eylemini samimiyetle kınasalar bile, içlerinden bir de oh olsun demektedirler.
Usame bin Ladin ve diğerlerini Bush ve müttefikleri şimdi imha etseler bile, yüzlerce yeni lider ve lider ruhlu insanlar mantar gibi bitecektir. Çünkü insanların Amerika’ya kini vardır. Biz İngilizler bu kinin ne demek olduğunu İrlanda meselesi yüzünden çok iyi biliriz. Zira İrlanda’daki çatışmaların sorumlusu İngiltere’dir.

Bu çalkantının, bu kinin ve bu öfkenin birinci sebebi sömürü ve istismardır. Batı hemen hemen İslâm âleminin bütün ülkelerini işgal etti. İşgal ettiği her yeri sömürdü. Bütün ham maddelerine el koydu. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla da Batı, işgal etmedik İslâm diyarı bırakmadı.

Halbuki Müslümanlar dünyanın en büyük medeniyetlerinden birini ve dünyanın en güçlü devletlerini kurmuş köklü bir geleneğe sahiptiler. Hz. Muhammed’in vefatından 100 sene sonra Atlantik Okyanusu’ndan Çin ortalarına kadar uçsuz bucaksız bir sahayı ellerine geçirmişlerdi. Daha sonra ise Osmanlı Devleti, kendi döneminde dünyanın en güçlü ve biricik devleti idi.
İşte böyle tarihi bir mirasa sahip Müslümanlar, Batı’nın kendisini büyük görüp İslâm âlemini küçümsemesini, horlamaya kalkışmasını hiç hazmedemedi. Yapılan haksızlıklar Batı’ya karşı büyük bir nefret doğurdu.
Mısır gibi bazı ülkeler, Batı’yı taklit yoluyla moderneleşmeyi denediler. Bu ise halk arasında ters tepki yaptı. Zira halk yeni yöneticilerin kendi örf ve adetlerini, dini geleneklerini hor gördüklerini müşahede etti. Aydınları halkına düşman ettik
Diğer taraftan Batılılar sömürgeleştirdikleri ülkelerde okullar, hastaneler açtılar. Fakat bütün bunlar Batı’nın menfaatlerine yönelik faaliyetlerdi. Ülkeyi Batı’ya daha fazla bağımlı hale getirmek maksadıyla yapılan işlerdi.
Nitekim misyonerler bu okullarda halkın çocuklarına kendi dini geleneklerini kötülüyor, kültürlerini küçük gösteriyordu. Bu okullardan mezun olanlar sonunda kendilerini ne Doğulu hisseder oldular, ne de Batılı. Okumuşlar, dinden ve halktan koptu; aydın halka, halk aydına yabancılaştı. Batı yanlısı zümre ile dindar halk birbirinden uzaklaştı.

İslâm ülkelerinin petrollerini sömürebilmek için Batılılar bu ülkelere en zâlim diktatörleri yerleştirdiler. Sonraları Batı’yı temsil eder hale gelen Amerika, CIA yoluyla pek çok ülkede iktidar değişikliği yapıp, Amerika’nın çıkarını gözetecek kişileri başa getirdi.
Müslüman halklar, sevmedikleri kişileri başa geçirip başta tuttuğu için Batı’ya diş bilemeye başladı. İran’da, Irak’ta, Mısır’da ve daha pek çok yerde Batının adamı diktatörler ve yönetimler başa getirilmedi mi?
Kısa görüşlülükle hareket ederek ve sırf kendi çıkarlarını düşünerek İslam ülkelerine yön veren Batılılar, gitgide sevimsizleştiler ve nefret edilir duruma düştüler.
Bir yandan insan haklarından ve demokratik değerlerden dem vururken, diğer yandan despot yönetimleri ayakta tuttuğu için ABD, sahtekâr devlet olarak görülmeye başlandı. Çünkü bu halkların, ne hakları vardı, hatta ne de protesto etme yetkileri. Yüzbinlerce Filistinli, İsrail işgali yüzünden mülteci durumda bulunurken, hangi insan haklarından, hangi demokratik değerlerden bahsedebilirdi?

Demokrasi adı altında yapılan zorbalıkları, laiklik adına yapılan baskıları, insan hakları maskeli işgalleri göre göre Batı’dan ve Batılı değerlerden tiksinmeye başlayan Müslüman kitleler, çareyi giderek İslâmı daha iyi yaşamakta aramaya başladılar.
Nerede Batı tipi bir toplum olmuşsa, orada mutlaka, fundamentalizm de ortaya çıkmıştır. Nitekim ben bunları yakından inceledim. Hepsinde de gördüğüm şudur: Bu insanlar Batının gerçek maksadının hakiki imanı ve dini değerleri yok ettiği kanaatini taşıyorlar. Bu fundamentalistler hayatta kalma mücadelesi verdiklerine inanıyorlar. Üzerlerine fazla gidildiği ve duvara dayandıkları zaman da mecburen saldırıya geçiyorlar.
İslâmda intihar da, masum insanları, savaşmayan kadın, çocuk ve yaşlıları öldürmek de haramdır. Fakat bazı gruplar, yapılan zulümlerden gına getirmiş ve eylemden başka çarenin kalmadığı kanaatine varmışlardır. Bu kimseler, hayatında çok zulüm görmüş ve sonunda da Seyyid Kutup’tan ilhamla zâlim yönetimleri silah yoluyla devirme yolunu seçmişlerdir.
Kur’ân’da Allah ancak haklı savaşa izin verir ve bu savaş herhangi bir saldırıya karşı savunma savaşıdır. Fakat insanların; Filistin’deki Müslüman evlerinin Amerikan füzeleriyle yerle bir edildiğine, Irak’ta milyonlarca çocuğun Amerikan ambargosu yüzünden öldüğüne bakarak, Amerika’yı saldırgan olarak görmüş olmaları mümkündür.

İtiraf edelim ki
Bununla beraber itiraf etmeliyim ki, 11 Eylül saldırısı beni tam anlamıyla hayrete düşürdü. Çünkü bu saldırı, benim incelemiş olduğum Müslümanların hiçbirinin yapacağı bir işe benzemiyordu. Görünen o ki Muhammed Atta uçağa binmezden önce votka içmişti. Oysa alkol Kur’ân’da kesinkes yasaklanmıştır ve bir şehit adayının nefesi votka kokarken cennete girebilmeyi düşünmesi asla ve kat’a mümkün değildir. Pansilvanya’da düşen uçaktaki terörist olduğu iddia edilen Lüblanlı Ziyad Cerrahi’nin de gece kulüplerine devam eden biri olduğu iddia ediliyor.
Halbuki Müslümanlar çok disiplinli bir hayat sürerler. Kesinlikle içki içmezler. Gece kulüpleri gibi eğlence yerlerine adımlarını dahi atmazlar. Bütün bunları cahiliye davranışı olarak görür ve nefret ederler.
Bir olup bitene, bir de bildiğim hakikatlere bakıyorum, bu meselenin Müslümanlarla hiçbir bağının olmadığını görüyor ve diyorum ki galiba bu çok garip, çok tuhaf ve hiç görülmedik bir eylem şekli. Böyle bir eylemi de Müslümanların yapmayacağına inanıyorum.

İslam düşmanlığını bırakmak zorundayız

Peki bundan sonra Batılılar olarak bizler ne yapmalıyız? Zira bu trajediyi hayra çevirmek de pekâlâ mümkündür. Öncelikle bizler, biz Batılı vatandaşlar terörle mücadeleyi, politikacılarımıza veya ordularımıza bırakmalıyız! Artık yapılan zulüm ve cinayetlere kayıtsız kalamayız. Hem İslâm âlemini, hem de diğer Üçüncü Dünya ülkelerinin gönüllerini kazanacak hareketlerde bulunmalıyız.
Sadece Müslümanlar diş bilemiyorlar Amerika’ya ve Avrupa’ya, Müslüman olmayan ülkeler de bize en az Müslüman ülkelerin insanları kadar öfke ve kin duyuyorlar. Çünkü Batı’nın ticaret ve sanayi yolu ile başta olmak üzere her bakımdan kendilerine zulmettiğine, sömürdüğüne inanıyorlar.
Bizler İslam düşmanlığını bırakmak zorundayız. Bu kötü imajımızı düzeltmemiz gerekiyor. Çıkarlarımızı, onlara zulmetmeden demokratik haklarımızı kullanarak korumak zorundayız. İslam ülkelerindeki terörü, ancak bu hususlarda dikkatli ve son derece titiz olursak önleyebiliriz. Biz güçlüyüz istediğimizi yaparız anlayışı ile bir yere varamayız!”
Karen Armstrong, yanlışlıkları ve yapılması gerekeni açık yüreklilikle ortaya koymuş. Bize söyleyecek söz bırakmamış. İnşaallah akılları başına gelir de bunları hemen tatbike koyarlar. İslam ülkeleri de böylece yüz sene önceki huzura kavuşur! Herkes rahatlar!

PROF. CAMPENHAUSEN’İN ÜZÜNTÜSÜ

Hıristiyan âlemi batıl dinini yaymak için milyar dolarlar harcarken bizler nelerle uğraşıyoruz? Sen ben kavgasıyla zamanı boşa harcıyoruz. Birlik beraberliğin önemini, parçalanmanın zararlarını biliyoruz hepimiz. Parçalanmanın, milletlere, devletlere, dinlere ne kadar zarar verdiğini tarihteki geçmiş hadiseleri okuyarak öğreniyoruz. Fakat bu zararı yaşayarak, görerek idrak etmek daha başka oluyor. İnsan müşahhas örnekleri görünce, yaşayınca iliklerine kadar hissediyor bu acıyı. Hele de bu bir yabancı tarafından dile getirilmiş ise. Sizi fazla meraklandırmadan konuya gireyim.
Geçenlerde, SİSAV, KONRAD Adenauer ve İSAR vakıflarının ortaklaşa düzenlendiği Armada Oteli’ndeki bir konferansa katıldım. Yerli-yabancı ilim adamları, “Din ve devlet İlişkileri”ni anlattılar. Özellikle Fransa’nın, Almanya’nın ve Amerika’nın devlet olarak dine bakış açıları dikkat çekiciydi. İlk gün Alman Prof. Dr. Axel vorn CAMPENHAUSEN’in konuşmasında bir örnek dikkatimi çekti ve beni çok üzdü. Bunu ele almak ve sizlerle paylaşmak istedim.

Sayın CAMPENHAUSEN Almanya’nın dinlere ve din eğitimine verdiği önemi belirttikten sonra karşılaştıkları bir problemi şöyle anlattı: “Bizde hangi dinden olursa olsun, herkesin dinini istediği gibi yaşaması ve dinini öğretebilmesi serbesttir. Anayasamız da devletin bunu sağlamasını emreder. Okullarımızda çocuklara dinlerini öğretmek yine anayasamızın emridir.
Biliyorsunuz, Almanya’da okullarmızda binlerce Türk çocuğu okuyor. Biz devlet olarak anayasamızın emrini yerine getirmek için Türklere, çocuklarınıza İslamiyeti öğretmek istiyoruz. Neleri öğretmemizi istiyorsanız, bize getirin okullarda öğretelim, dedik.
Karşımıza elliye yakın cemaat çıktı. Her biri illa da bizim istediğimiz İslamiyeti öğreteceksiniz, dediler. Ama bizim her birini öğretme imkanımız yok, aranızda anlaşın bir tek program getirin bunu öğretelim dedik. Ortak bir program getiremediler.

Biz gerçekten samimi olarak okullarımızda Türk çocuklarına İslamiyeti öğretmek istiyoruz. Kanunen buna da mecburuz zaten. Bu defa Ankara’ya yazdık. Böyle bir problemle karşılaştık. Bize yardımcı olun, okullarımızda İslamiyet olarak ne anlatalım, diye sorduk.
Ankara’dan gelen cevap ise şöyleydi: Onların hiçbirini öğretmeyin, bizim programımızı uygulayın. Tam bunu uygulamaya hazırlanırken, Türklerden ikiyüz bin imzalı dilekçe aldık. Dilekçede, bu programın okutulmasını istemiyoruz. Okutursanız, çocukların bu derslere girmelerine izin vermeyiz, diyorlardı.

Zorla İslamiyeti öğretecek halimiz yoktu. Üzülerek şunu belirteyim ki, anayasamızın emri olduğu ve samimi olarak öğretme isteğimize rağmen halen okullarımızda İslam dinini öğretemiyoruz. Bu problemi, engeli bütün gayretlerimize rağmen bir türlü aşamadık. “
Alman pofesörün bu anlattıklarına önce inanamadım. Toplantıdan sonra, 20-30 senedir Almanya’da olan bazı arkadaşlara sordum, anlatılanların doğru olduğunu söylediler.

Nasıl oluyor hâlâ hafsalam almıyor. Okulda öğretilecek olanlar zaten temel bilgiler. İmanın altı şartı, islamın beş şartı gibi ana konularda da mı anlaşamıyorlar. Okullarda, temel bilgiler öğretilse, her cemaat kendi doğrularını evinde öğretse olmaz mı sanki? “Bir şeyin hepsi elde edilemezse hepsinden de vazgeçmemek” gerekir.

İlla benim dediğim olacak, inadının kime ne faydası var. Bazıları diyebilir ki, Almanlar samimi değil, el altından cemaatleri kışkırtıyor. Böyle bile olsa en azından oradaki Müslümanların vebalden kurtulmaları için, bir araya gelip Alman devletinin istediği şartları yerine getirmeleri gerekir. Yoksa ahırette bunun hesabını kimse veremez. Bu vebal başka vebale benzemez!
Böyle hadiseleri öğrenince Resulullah efendimizin “Birlik” üzerine niçin bu kadar durduklarını daha iyi anlıyor insan. Peygamber efendimiz ne buyurmuş: “Birlikte rahmet, ayrılıkta, (parçalanmakta, bölünmekte) azab vardır

“PARÇA PARÇA OLMAKTAN SAKININ!”

Daha önce ayrılıkların, parçalanmaların nelere mâlolduğunu Almanya’dan bir örnekle gözler önüne sermeye çalışmıştım. Bu çok önemli konu üzerinde bugün de durmak istiyorum.
İnsanların hayvanlardan önemli bir farkı da, beraber, toplu olarak yaşama mecburiyetinde olmalarıdır. İnsan, hayatta kalabilmesi için mutlaka diğer insanlara muhtaçtır. Hayvanlarda böyle bir mecburiyet yoktur.
İnsan topluluklarının huzur içinde yaşamalarının en büyük düşmanı, aralarındaki ayrılık, fitne, fesattır. Bunun için, insan topluluklarında, birlik beraberliğin önemi büyüktür. Ayrılıkların zararı, kötülüğü de meydandadır. Hele bu ayrılık îmânda, inançta olursa durum daha tehlikeli olur. Çünkü îmândaki ayrılık, Âhırette insanı sonsuz felâkete sürükleyebilir.
Bunun için dînimiz, bu ayrılığın üzerinde çok durmuştur. Dünya ve âhıretteki zararlarını geniş olarak bildirmiştir. Bu konuda ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır.
En’âm sûresinin 153. âyetinde meâlen, “Doğru yol budur. Bu yolda olunuz! Fırkalara bölünmeyiniz!” buyuruldu. Âl-i İmrân sûresinin yüzüçüncü âyetinde meâlen, “Hepiniz, Allahü teâlânın ipine sarılınız! Fırkalara bölünmeyiniz!” buyuruldu.
Tefsîr âlimleri, Allahü teâlânın ipi, cemâ’at, birlik demektir dediler. Cemâ’at de, fıkıh ve ilim sâhibleridir. Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan, dalâlete, sapıklığa düşer. Allahü teâlânın yardımından mahrûm kalır, Cehenneme gider. Çünkü, fıkıh âlimleri doğru yoldadırlar. Muhammed aleyhisselâmın sünnetine yapışan ve Hulefâ-i râşidînin yanî dört halîfenin yoluna sarılan bunlardır. İslâm âlimleri, bunların yolundan ayrılanların Cehennem ateşinde yanacaklarını bildirdiler.
Bunların yolunda olan kimselere, “Ehl-i sünnet vel-cemâ’at” denilmiştir. Allahü teâlânın yardımı ve koruması bu fırkada olanlaradır. Bugün bu i’tikâddaki kimseler dört mezhebde toplanmıştır.
Resûlullah efendimiz, birlik beraberlik üzerinde çok durmuş, cemâ’atten, topluluktan ayrılmanın zararlarını açık ifâde ile dile getirmiştir:
Kim Cennetin ortasında olmak isterse, cemâatte, Eshâbımın yolundaki kimselerle beraber bulunsun. Muhakkak şeytan, yalnız kalan kimseyle beraberdir. İki kişi olunca, o yaklaşamaz.”
Allahü teâlânın rahmeti cemâat üzeredir. Şeytan, cemâate katılmayıp, muhâlefet eden kimse ile beraberdir.
Sürüden uzak kalan koyunu kapan kurt gibi, şeytan da insanın kurdudur. Parça parça olmaktan sakının. Cemâ’at hâlinde olun. Mescidlere koşun!
İki kişi, bir kişiden hayırlıdır. Üç kişi, iki kişiden, dört kişi de, üç kişiden daha hayırlıdır. Cemâate koşunuz. Muhakkak ki Allahü teâlâ, ümmetimi hayır üzere toplar.

Peygamber efendimiz, bir sohbetinde, ümmetinden sâdece bir fırkanın kurtulacağını bildirince, orada bulunan Eshâb-ı kirâm, bu fırkanın kimler olduğunu sordular: Peygamber efendimiz, “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu. Bunun için bu fırkaya ehl-i sünnet vel-cemâ’at denilmiştir.

Eskiden din, temel fıkıh kitaplarından, ilmihallerden öğrenildiği ve bu kitaplar da herkesin anlayabileceği seviyede olduğu için Müslümanlar arasında bugünkü gibi parçalanma yoktu. Birlik ve beraberlik vardı. Sinsi din düşmanları, Müslümanları fıkıhtan uzaklaştırıp, doğrudan Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere yönlendirince görüşler, anlayışlar çoğaldı, bugünkü dağınık parçalı durum ortaya çıktı. Asırlardır devam etmiş birliğe tekrar dönülmek isteniyorsa bu ancak fıkıh kitaplarına geri dönüşle mümkündür.

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: