Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 22 Ağu 2015

Hallâc-ı Mansûr Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 22, 2015

Hallâc-ı Mansûr Kimdir İbretlik Bir Vasiyet,Nasihat ve Öğütler

Hallâc-ı Mansûr Kimdir ?

Hallâc-ı Mansûr: Sofiyye-i aliyye denilen büyük velîlerdendir.
Asıl ismi Hüseyin bin Mansûr,
künyesi Ebü’l-Mugis’tir.
858 (H.244) yılında İran’ın Beyzâ şehrinde doğduğu rivayet edilmektedir.
Hüseyin bin Mansûr’un büyük babası Mahamma adında bir zerdüştîdir. Tüster’de büyük velîlerden Sehl bin Abdullah Tüsteri hazretlerinin sohbetinde iki sene bulundu. Onun ruhlara hayat veren sohbetleri bereketiyle tasavvufa yöneldi. On sekiz yaşında Basra’ya gelerek, Amr bin Osman-ı Mekkîye bağlandı. On sekiz ay da onun sohbetinde ve derslerinde bulundu. Her iki velînin yanında da nefsi ile büyük mücâdele yaptı ve her isteğine sırt çevirdi. Nefsin istemediği, rağbet etmediği işlere sarıldı. Samîmi ve bağrı yanık bir âşık idi. Kendisini çok seven Ebû Yâkûb-ı Akta’ kızını ona verdi. Bundan sonra bir müddet daha Basra’da kaldı.

Hüseyin bin Mansûr’a Hallâc denilmesine şu olay sebeb olmuştur. Bir gün o, dostu olan bir hallacın dükkanına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun tavassutunu rica etti. Fakat hallacın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde;
Yâ Hüseyin! Gördün mü başımıza gelenleri. Senin için bugün kendi işimden oldum.” diye söylendi. Hüseyin bin Mansûr onun endişeli hâline bakarak tatlı tatlı gülümsedi ve; “Üzülme senin işini de biz hallederiz.” dedikten sonra parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. 0 anda henüz atılmamış pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallacın gözleri fal taşı gibi açılmış şaşkınlıktan sanki ayakta donmuş kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bu târihten sonra da Hüseyin, Hallâc-ı Mansûr diye anıldı.

Hallâc-ı Mansûr daha sonra Basra’dan ayrılarak Bağdat’a Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin yanına geldi. Cüneyd-i Bağdadî ona susmayı ve insanlarla görüşmemeyi emretti. Daha sonra Hicaz’a giderek, bir sene Ravda-i mutahherada kaldı. Zİkr ve ibâdetle meşgul oldu. Sonra tekrar Bağdat’a geldi. Burada yine Cüneyd-i Bağdadî hazretleri ile görüştü ve bâzı suâller sordu. Cüneyd-i Bağdadî suâllerine cevap vermedi ve; “Galiba bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyaman yakındır” dedi. Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bu sözü ile ilerde onun şehit edileceğine işaret ediyordu. Mansûr, sorduğu meselelerin cevâbını alamayınca, izin alarak Tüster’e gitti. Bir sene orada kaldı. Burada büyük kabul ve ilgi gördü. Sonra buradan ayrılıp, beş yıl ortadan kayboldu. Horasan ve Mâverâünnehr gibi beldelerde bulundu ve Ahvaz’a geldi. Burada da nasihatlarda bulunup. Ahvaz halkı içinde büyük kabul ve ikram gördü. Ahvaz’da ilâhî esrardan çok bahsettiğinden, kendisine “Hallâc-ı Esrar” denildi. Tekrar hacca gitti. Dönüşte Basra’ya geldi. Oradan tekrar Ahvaz’a gitti. Bir müddet daha burada Kaldı. Sonra;
Halkı Hakk’a davet için şirk beldelerine gidiyorum.” diyerek Hindistan’ın yolunu tuttu. Buradan Mâverâünnehr’e geldi. Çin’i Maçin’i dolaştı. Gittiği her yerde halkı Hakk’a davet etti. Hint, Çin ve Türk kavimlerinden pek çok kimsenin İslâmiyet’le şereflenmesine vesile oldu. Onların İslâmiyet’i tanımaları İçin pek çok eserler telif etti. Dönüşünde dünyânın dört bir yanından ona mektuplar yazılmaktaydı. Hintliler, ona; Ebû Mugis, diye mektup yazarlardı. Çinliler Ebû Muîn, Türkler; Ebû Mihr. Farslilar; Ebû Abdullah Zâhid, Huzistanlılar; Hallâc-ı Esrar diye hitab ediyorlardı.

Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin İslâmiyet’i yaymak için yıllarca dolaştığı, şehir şehir gezdiği bu seyahatleri sırasında pek çok kerametleri, harikulade halleri görüldü. Kerametlerinden daha mühimi de onun marifet, hikmet ve ince mânâlar dolu sözleridir. Bunlar, onun ilim ve marifette ulaştığı kıymetli dereceleri gösteren birer delildir. Kerametlerinden ve hikmet dolu sözlerinden bazıları şu şekildedir: Semerkant’lı Reşid-i Hurd, Kabe’ye gitmek üzere yola çıkmıştı. Yolda konak yerlerinde meclisler teşkil edip sohbette bulunuyordu. Yine bir konak yerinde şunu anlattı: Hallâc-ı Mansûr dört yüz sûfî ile birlikte çöle açılmıştı, Birkaç gün geçti. Gıda nâmına hiçbir şey bulamadılar. Açlıktan perişan bir hâle geldikleri sırada Hallâc-ı Mansûr’a gelerek şimdi kelle kebabı olsa da yesek dediler. Hallâc, hemen elini arkaya uzatıp, kebap olmuş bir kelle ile iki pide alıp, birine verdi. Dört yüz kişiydiler. Her defasında elini arkaya uzatıp, bir kelle iki pide aldı. Neticede 400 kelle, 800 pide almış ve her birine bir kelle iki pide vermiş oldu. 0 topluluk bunları yedikten sonra, taze hurma olsa da yesek dediler. Kalktı ve beni silkeleyin buyurdu. Hurmalar döküldü. Doyuncaya kadar yediler. Bundan sonra yolda ne zaman sırtını bir dikenli ağaca dayasaydı, taze hurma verirdi.

Hallâc-ı Mansûr yanına gelenlere yazın kış meyveleri, kışın yaz meyveleri çıkarır ikram ederdi. Elini havaya uzatınca, avucu, üzerinde “Kul hüvallahü ehad” yazılı gümüş paralarla dolardı. Bunlara “kudret paralan” ismini verirdi. İnsanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalplerinden geçenleri Allahü Teâlâ’nın bildirmesi ile haber verirdi.
Hakîkî hürriyet Allah’tan başkasına kulluk yapmamaktır.”
Azîz ve celîl olan Allah’tan başka bir şeyden korkan veya bir şeyi ümit eden kimsenin yüzüne, Allahü Teâlâ bütün kapıları kapatır, ona âdî bir korkuyu (Allah korkusunun dışında kalan korkulan) musallat eder. Kendisi de onun arasına yetmiş perde çeker, bu perdelerin en incesi şüphe, vesvese olur.” Bir gün kendisine;
Sabır nedir?” diye sorduklarında; 0:
Sabır odur ki; iki elini ayağını keserler, onu köprünün üzerine asarlar ve hattâ bundan daha acâib muameleler yaparlar da bir kere âh etmez.” buyurdu. Kendisinin ölümü ve idamı böyle cereyan etmiştir. Nitekim Hallâc-ı Mansûr Allahü Teâlâ’nın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; ( “Enel-Hak= (Ben Hakkım)” sözünü söyledi. Bu sözünü, zahir âlimleri, dalâlete ve ilhâda hükmedip katline fetva verdiler.

Hallâc-ı Mansûr, Enel-Hak sözünü söyleyince tasavvuf ilmine vâkıf olmayan zahir ulemâ bu söze şiddetle karşı çıktı. Sözünü Halîfe Mu’tasım’ın yanına götürerek fesâd Çıkardılar. 0 sırada vezir olan Ali bin îsâ’yı ona karşı kışkırtarak aleyhine çevirdiler. Halîfe, Hallâc’ın bir sene zindana atılmasını emretti. Fakat halk yine ona gidip bâzı meseleler soruyordu. Daha sonra, insanların onu ziyareti de yasaklandı. !bn-i Atâ’nın ve Ebû Abdullah bin Hafifin yaptıkları ziyaretler müstesna beş ay müddetle kimse onu ziyaret edemedi.
Nakledilir ki: bir gece Mansûr hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mansûr… Üçüncü gece, zindan da Mansûr da yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti suâl edildiğinde;
-“İlk gece Onunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece. her şey yerli yerindeydi. Tâ ki mukaddes dînimizin emrini yerine getiresiniz. Beni idam edesiniz diye.” buyurdu. Naklederler ki, Hallâc-ı Mansûr
hapishanedeyken üç yüz kişiydiler. Bir gece diğerlerine;
-“Ey mahpuslar! Gelin sizi kurtarayım.” dedi.
Peki sen kendini niçin kurtarmıyorsun. Gücün olsa kendini kurtarırsın.” dediklerinde;
-“Biz himaye ve selâmet içindeyiz. Eğer dilersek bir işaretle bütün kelepçeleri açarız” dedi. Sonra parmağıyla işaret edince, bütün kelepçeler yere döküldü. Bunun üzerine;
-“İyi ama hapishanenin kapısı kilitli, şimdi biz nereye gidelim?” dediler. Bunun üzerine bir daha işaret etti. Duvarlarda bir takım gedikler ortaya çıktı. Bu hali gören mahpuslar. hemen Hallâc’ın ayaklarına kapanarak kendileriyle gelmesi için yalvarmaya başladılar. Fakat o reddetti. Neden diye sorduklarında;
-“Bizim Onunla öyle bir sırrımız vardır ve sır sahibinden başkasına söylenmez.” buyurdu. Bu haberler halîfeye ulaşınca;
-“Fitne çıkarmak istiyor, onu katlediniz veya Enel-Hak sözünden dönene kadar sopalayınız.” emrini verdi. Bunun üzerine Hallâc-ı Mansûr hazretlerini Bağdat’ta Tâkkapısına götürdüler. Evvelâ yüz kırbaç vurdular. Kendisinden en küçük bir ses çıkmadı. Ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler. Naklederler ki: Onu darağacında astıkları vakit iblis yanına geldi ve;
-“Bir Ene (ben) sen dedin, bir Ene de ben. (Sen Ene’l-Hak dedin, ben: “Ene hayrun minhü= Ben ondan hayırlıyım.” dedim) Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lanet yağdırıyor?” diye sordu. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı verdi:
“Sebep şudur. Sen “Ene” dedin, kendini ortaya koydun, ben Ene dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin iyi olmadığını, benliği ortadan kaldırmanın ise gayet iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lanet etti.”

Hallâc-ı Mansûr, zamanındaki bâzı zahir âlimlerinin anlayamadığı sâdık, Allahü Teâlâ’nın aşkı ile yanan bir Hak âşığıdır. Şiddetli mücâhedeler ve çetin riyazetler çekmiş, himmeti yüksek, kerârhetler sahibi bir velîdir. Sözleri güzel, konuşması fasih ve belîğ. fırâseti üstün, hakikat, esrar, mânâ ve marifetler sahibi olup, yaşadığı müddetçe, dâima ibâdet ve riyazetle meşgul olurdu. Günde bin rekat namaz kılardı, şehit edildiği günün gecesinde de 500 rekat kılmış olup, her gece en az dört yüz rekat namaz kılmaya kendisini mecbur tutardı.

Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin idamına sebeb olan “Enel-Hak” sözü, onun tasavvuf yolunda sahip olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zahiren kelime mânâsı; “Ben Hak’ım” demek olan bu sözün hakîki mânâsı: “Ben yokum. Hak vardır.” Veya ben hak üzereyim, demektir. Nitekim Imâm-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının 2. cilt 44. mektubunda bu hususu şöyle açıklamaktadır:
-“O büyüklerin “Her şey O’dur” demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız 0 vardır demektir. Meselâ, Hallâc-ı Mansûr Enel-Hak (Ben Hak’ım) dedi. Böylece, ben Hak’ım, Hak Teâlâ ile birleştim. demek istemedi. Böyle diyen kâfir olur ve öldürülmesi lâzım olur. Onun sözünün mânâsı “Ben yokum, Hak Teâlâ vardır.” demektir. İşte sofiyye (evliya) her şeyi Hak Teâlâ’nın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zâttn (kendisinin) bunlarla birleştiğini, zâtında değişiklik olduğunu söylemez. Meselâ, bir insanın gölgesi. kendinden hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. 0 kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir. Yâni gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki. sofıyye, eşyaya, Hak Teâlâ’dan meydana gelmiştir. Hak Teâlâ değildir, diyor. O halde, sofıyyenin: “Her şey O’dur.” sözleri; “Her şey O’ndandır.” demektir ki, âlimler de böyle söylemektedir, iki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki. sofiyye. eşyaya, Hakk’ın görünüşü diyor. Âlimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşya ile birleşmek, eşyanın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor.”Hallâc-i Mansûr hazretleri halleri doğru, zamânıncfakilerin, kadrini ve derecesini anlamayacak derecede yüksek bir velî idi. 0. hiçbir zaman Âllahlık iddia etmedi. Tam tersine Allah aşkının sarhoşu bir kul olarak yaşadı, gündüz ve gecelerini ibâdetle geçirdi. Elli yaşındayken; -“Bu güne kadar bin senelik namaz kıldım.” buyurdu, islâmiyet’in bütün emir ve yasaklarına en ince hususlara kadar titizlikle uyar. mubahları zaruret miktarı kullanırdı. Ömrünün temeli sıkıntı üzerine kurulmuştu. Bu da, Allah aşkına tutulanlarda çeşitli şekil ve derecelerde görülen bir husustur.
Ali Râmitenî (k.s.) hazretleri, Hallâc-ı Mansûr hakkında buyurdular: -“Hüseyin bin Mansûr zamanında, Hâce Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’nin oğullarından biri bulunsaydı. Mansûr idam edilmezdi.” Buyurdu.. Abdülhâlık-ı Goncdüvânî’nin manevî oğulları olan talebelerinden biri bulunsaydı. Hüseyin bin Mansûr’u terbiye ederek, o makamdan daha yukarılara geçirir, idam edilmesi lâzım gelmezdi. Çünkü Hallâc-ı Mansûr, her ne kadar büyük velî olmakla birlikte, tasavvuf yolunun en nihayetine ulaşabilmiş değildir. Bulunduğu mertebe nihayetten çok uzaktır. Hallac-ı Mansûr hazretlerinin idam edilmesinin ana sebebi onun bir gün Mansûr’un hatırından;
– “Peygamber efendimiz, Mîrâc gecesi, sâdece müminleri diledi de, neden bütün insanları dilemedi ve, yâ Rabbî. cümlesini bana bağışla demedi.” diye geçti. Böyle düşünürken, Resulallah efendimiz içeri girdi ve;
-“Biz kimi dilersek Hakk’ın fermanı ile dileriz. Bizim gönlümüz Hakk’ın ferman evidir. O’nun irâdesinin ve fermanının gayrisinden pâk ve masumdur. Eğer 0. hepsini dilerse, ben de hepsini dilerim.” buyurdu…. Onun idam edilmesine hakikatte, sebep, bu hüküm oldu. 919 (H.306) yılında ise idam olunarak şehit edildi.

Kaynak :
Evliyalar Ansiklopedisi ve Ruhü’l-Beyân Tercümesi c. 2. s. 135.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: