Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 31 May 2015

BERÂT GECESİ’NDE İBÂDET

Posted by Site - Yönetici Mayıs 31, 2015

Berat gecesi,berat kandili,kandil kutlamalari,regaip kandili,kadir gecesi,mubarek geceler,Berât Gecesi,

BERÂT GECESİNİN FAZİLETLERİ ve BERÂT GECESİ’NDE İBÂDET

Yarın akşam Şa’bân-ı şerîfin 15’inci gecesi yâni Berât Gecesi’dir

Şa’bân’ın on beşinci gecesi, sabah namazı vakti oluncaya kadar Allâhü Teâlâ ‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim, benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım, belâya uğramış yok mu, ona âfiyet vereyim. Şöyle olan yok mu? Böyle olan yok mu?’ buyurur.” (Hadîs-i Şerîf, Sünen-i İbn-i Mâce)

Şaban ayının on beşinci (Berât) gecesi olduğu zaman, gecesini ibâdetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun.”
(Hadîs-i Şerîf, Sünen-i İbn-i Mâce)

BERÂT GECESİNİN FAZİLETLERİ

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

• “Her kim bu (berat) gece(sinde) yüz rek’at namaz kılarsa, Allâhü Teâlâ ona yüz melek gönderir. Bunlardan otuzu ona cenneti müjdeler, otuzu cehennem azâbından emniyette olduğunu söyler, otuzu da dünyâ âfetlerini ondan geri çevirir. On melek de o kimseyi şeytanın tuzaklarından muhâfaza eder.”

• “Kim şu beş geceyi ihya ederse o kimseye cennet vacib olur: Terviye gecesi (Arefeden önceki gece), Arefe gecesi, Kurban Bayramı gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Şa’ban’ın on beşinci gecesi.” (et-Tergîb ve’t-Terhîb)

Berât gecesinin husûsiyetlerinden bazıları:

• Hikmetli her iş -kulların rızıkları, ecelleri ve sair işleri- bu gecede ayırt edilir; yazılır.

• Bu gecede ibadet etmek çok faziletlidir.

• Bu gecede rahmet iner. Hadîs-i şerîfte:

“Şa’ban ayının yarısı olduğu (on beşinci) gece Allâhü Teâlâ(nın rahmeti) dünya semasına iner…” buyuruldu.

• Mü’minler mağfiret olunur, günahları bağışlanır.

• Resûlullah Efendimize (s.a.v.) tam şefâat salâhiyeti verilmiştir.

Peygamber Efendimiz Şa’ban’ın on üçüncü gecesinde Allâhü Teâlâ’dan ümmeti için şefâat istedi. Allâhü Teâlâ, ümmetinin üçte biri için şefâat izni verdi.

On dördüncü gecesi, kalan ümmeti için şefaat istedi. Allâhü Teâlâ ümmetinin üçte ikisine şefaat izni verdi.

On beşinci gecesi, kalan ümmeti için şefaat izni istedi. Allâhü Teâlâ -devenin sahibinden kaçtığı gibi Allâhü Teâlâ’dan kaçanlar hariç- ümmetinin tamamına şefâat etmesine izin verdi.

• Bu gecede zemzem suyunun âşikâr bir şekilde artması Allâhü Teâlâ’nın bir sünneti; âdet-i ilâhîsidir. Bunda ilâhî ilimlerin, hakîkat ehlinin kalbinde artacağına işaret vardır.

BERÂT GECESİ’NDE İBÂDET

Yarın akşam Şa’bân-ı şerîfin 15’inci gecesi yâni Berât Gecesi’dir. Bu gecede hiç olmazsa bir Tesbîh Namazı kılınır. Berât gecesinde kılınması tavsiye edilen “Hayır namazı” vardır. 100 rek’atlik bu namazı kılan kimse o sene ölürse, şehitlik mertebesine nâil olur.

Namaza şöyle niyet edilir:

Yâ Rabbi, niyet ettim senin rızâ-yı şerîfin için namaza. Beni aff-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden, dünyâ ve âhiret sıkıntılarından halâs eyleyip sâîdler defterine kaydeyle.” Allâhü Ekber.

Her rek’atte Fâtiha’dan sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur, iki rek’atte bir selâm verilerek 100 rek’ate tamamlanır.

Namazdan sonra;

(Allâhü Teâlâ’nın “” ism-i şerîfinin ebced hesabına göre değeri 11’dir. Resûlullah Efendimiz’in isimlerinden “Tâhâ”nın ebced hesâbıyla değeri de 14 olduğu için), aşağıdaki 11 şey 14’er adet okunur.

1. İstiğfâr: 14 kere,

2. Salevât-ı şerîfe: 14 kere,

3. Fâtiha-i şerîfe (Besmeleyle): 14 kere,

4. Âyetü’l-Kürsî (Besmeleyle): 14 kere,

5. Tevbe Sûresi’nin son 2 âyeti olan “Lekad câeküm…” (Besmeleyle): 14 kere,

6. 14 kere “Yâsin, Yâsin…” dedikten sonra 1 Yâsîn-i şerîf. (Yâsîn-i Şerîfte 7 zâhirî, 7 bâtınî “mübîn” vardır, böylece o da 14 olur.)

7. İhlâs-ı şerîf (Besmeleyle): 14 kere,

8. Felak Sûresi (Besmeleyle): 14 kere,

9. Nâs Sûresi (Besmeleyle): 14 kere,

10. “Sübhânellâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm”: 14 kere,

11. Salevât-ı şerîfe (Salât-ı Münciye okumak daha fazîletlidir): 14 kere okunur ve duâ edilir.

Kaynak : (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)
.

Posted in Beraet ( Berat ) Gecesi, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mubarek Gün Ve Geceler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

ASIL FETİH GÖNÜLLERİ FETİHTİR, GÖNÜLLER FETH OLUNMADAN TOPRAK FETHETMENİN BİR ÖNEMİ YOK

Posted by Site - Yönetici Mayıs 31, 2015

istanbulun fethi,fatis sultan mehmet,istanbul surlari,konstantinopol,islambol,osmanli,ottoman,empire,serife sevval jardelen,

ASIL FETİH GÖNÜLLERİ FETİHTİR,
GÖNÜLLER FETH OLUNMADAN TOPRAK FETHETMENİN BİR ÖNEMİ YOK

Tâif’te Hazret-i Peygamber’i taşladılar.

O mübârek gönül, incinmedi.

Geriye bir tane bile taş atmadı. Çünkü O’nun hedefi; muhataplarının tozu-toprağı değildi. O’nun hedefi, gönüldü. Bir gönül kazanmaktı. Hiç olmazsa tek bir gönlü fethedebilmek.

Öyle yaptı.

Kendisine taş atanlara bütün melekler mahzun olup da gazaba geldikleri an; O, yine rahmet deryasını coşturdu. Allah’tan hidâyet istedi.

O gün;

Cenâb-ı Hak, O’na arzu ettiği o bir gönül fethini nasip etti. Addas isimli bir köle müslüman oldu. Efendimiz; onunla, o bir gönülle sevindi. Bir gönül, O’nunla bir oldu. Efendimiz bu gönül fethiyle coştu. Şükretti. Şevk ve gayretinden hiçbir şey kaybetmedi.

Neticede;

O gönül, bir gönül daha oldu. Sonra bir gönül daha. Sonra bir gönül daha…

Gönül fetihleri, çoğaldıkça çoğaldı ve dünya çölünü gülistan eyledi.

O gülistanda;

En büyük gönül fatihi Hazret-i Peygamber; ashâbına taşı-toprağı değil, gönülleri fethetmeyi öğretti. Medine’ye Kur’â-ı kerim muallimi olarak gönderdiği hazreti Mus‘ab bin Umeyr, kendisini öldürmeye gelen Üseyd bin Hudayr ile Sa‘d bin Muâz’ın da gönüllerini fethedince onların kabîleleri de îmâna koştu. Eski adı Yesrib olan Medine böyle fethedildi. Efendimiz’in oraya hicreti; herhangi bir işgalin ardından değil, sadece gönül fethinin ardından gerçekleşti. Yesrib’in sıtması, Medîne-i Münevvere şifâsına dönüştü.

İslâm’ın Medine’de intişârından sonra, vakti gelince Mekke de aynı şekilde fethedildi. Sadece gönül fethi ile. Hazret-i Peygamber, muazzam ordusuyla oraya geldiğinde devesi üzerinde secde hâlinde idi. Şehrin maddî kapılarını değil, kendine düşmanlık yapmış olanların bile gönül kapılarını tıklattı. Merhametle, rahmetle, hidâyetle o kapılardan içeri girdi. Bu destanî fetih karşısında Ebû Süfyan ile karısı Hind’in bile inatları eridi ve cân u gönülden;

Lâilâhe illâllah, Muhammedu’r-Rasûlullah!” dediler.

Onların da gönülleri fethedildi.

Çünkü gönül fatihi, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- idi.

O gönül, Mekke fethine gelirken yolda yavrularını emziren bir kelbe rastlamıştı. Onun başına nöbetçi koydu ve koca orduyu hayvancağızı rahatsız etmeden oradan geçirdi. Bir kelbin ve yavrularının gönlü dahî fethedilmişti.

Zaten Mekke fethi de bu fazîletler halkasının bir bereketiydi.

Hudeybiye Antlaşması’nda müşrikler, yazılan maddelerin kendileri için zâhirî kârlarına dikkat ederken; Peygamber Efendimiz, mânevî kârlarına, yani gönüller fethini sağlayacak yönlerine dikkat etti. Dıştan aleyhte, içten lehte bir anlaşma ortaya çıktı. İlk bakışta ashâbın bile idrak edemediği bu gönül ufku; öyle bir berekete dönüştü ki, iki sene içinde hidâyete erenlerin sayısı, Hudeybiye’den önceki 19 yıl içinde hidâyete erenlerden daha fazla oldu.

Bu itibarla Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, en şiddetli muharebelerde bile daima gönül fethine ehemmiyet vermekteydi. Hayber kalesi önünde Hazret-i Ali’yi emîr yaptığında ona son talimatı şuydu:

Yâ Ali!

… Onları İslâm’a davet et! Şayet bu davetinle bir kişi müslüman olsa, bu, sana kızıl develer verilmesinden daha hayırlıdır!..” (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 9)

Böylece Hazret-i Peygamber, bütün sahâbesine gönül fethini öğretiyordu. Bunda başarısız olanlara vazife vermiyordu. Gönül fethedemeyenleri, gönderdiği yerden geri çağırıyordu. Hayber’de Hazret-i Ali’yi kumandan yapması; onun zâhirî cengâverliğinden ziyade, gönül yiğitliği sebebiyle idi. Çünkü Hazret-i Ali; bir muharebede altına alıp tam öldürmek üzere olduğu kimsenin kendisine tükürmesi üzerine, onu öldürmekten vazgeçmişti. Böyle bir neticeyi beklemeyen adamcağız şaşırmış ve işin hakikatini öğrenince de müslüman olmuştu. Çünkü Hazret-i Peygamber terbiyesinde yetişen Hazret-i Aliler; kılıçlar çekildiğinde bile öldürmeyi değil, gönül fethetmeyi gaye edinmişlerdi.

Çünkü Hazret-i Peygamber, onlara bu şekilde emsalsiz bir nümûneydi. Bir gün O enbiyâ mihrabı, yalnız başına uyumaktaydı. Eli kılıçlı bir düşman bunu fark edip başına dikildi ve haykırdı:

“–Yâ Muhammed, Sen’i benim elimden kim kurtaracak?

Cesaret ve şecaat timsâli Nebî, ayağa kalktı ve;

“–Allah!” dedi.

O’nun heybetinden adamın kılıcı elinden yere düştü. Bu defa Efendimiz, kılıcı alıp sordu:

“–Peki, şimdi seni kim kurtaracak?

Adamın yüzü sapsarı kesildi. Ancak Varlık Nûru, kılıcını mütebessim bir şekilde indirdi ve rahmet nazarıyla baktı. Muhatabının gönlünü öyle fethetti ki, adamcağız o anda îmanla şereflenip en yakın dost hâline geldi.

En büyük nebevî vasıf, gönül fethi. Şu âyet-i kerîmenin tecellîsi:

Kim ki bir kimseyi ihyâ ederse, bütün insanlığı ihyâ etmiş gibi olur.” (el-Mâide, 32)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, en zor zamanlarda bile daima bu hakikate göre yaşamış ve ashâbına bunu özellikle talim etmiştir. Çünkü zor zamanlarda gönül fethi, daha müşkildir.

Çünkü hasmın öfkeden çatladığı anda onun gönlünü fethedebilmek kolay değildir. Öldürme hırsıyla dolmuş bir yüreği, muhabbet potasına çekip de fethedebilmek kolay değildir. İnsanın canı burnuna geldiği demde gönül fethini öncelemek, hiç de kolay değildir. Sıkıntılar, çileler ve imkânsızlıklar içinde; yine gönül fethi ile meşguliyet, asla kolay değildir.

Birçok hikmeti yanında Tebük Seferi’nin bir sırrı da bu.

En zor anlarda gönül fethi fedâkârlığını sergileyebilmek.

Tebük Seferi’nde, gerçekten de şartlar son derece zordu. İmkânlar oldukça mahduttu. Mevsim itibarıyla havanın külhan gibi yaktığı günlerdi. Kavurucu sıcakların ızgarası kesilen çöllerde yüzlerce kilometre gidip gelindi. Hiçbir düşmanla karşılaşılmadı. Dilese Cenâb-ı Hak, bu durumu Hazret-i Peygamber’e Medine’de iken bildirir; O Varlık Nûru da yorulmazdı, ashâbı da. Ancak hep birlikte harap edici bir sefer gerçekleştirdiler. Açlık ve susuzluk içinde bin bir meşakkat çektiler. Çünkü her biri, cihanın dört bir yanına yayılacak ve sayısız zorluklara rağmen büyük fetihler yaşanacaktı. Bunun için bertaraf edilmesi gereken en büyük engel olan içlerdeki nefs düşmanını mağlûp etmek gerekliydi. Gönül fatihliği için bu şarttı. Onun için Hazret-i Peygamber, Tebük Seferi sonrası bunu kastederek;

“–Küçük cihaddan büyük cihada!” buyurdu.

Yani bir bakıma Tebük Seferi’ne Fahr-i Kâinât Efendimiz, ashâbına nefsi yenmek sûretiyle gönül fatihi olmayı öğretmek için çıkmıştı. Zira gönül fethi, bazen insanüstü bir fedâkârlık istiyordu. Vefâ istiyordu. Çatlamayan bir sabır istiyordu. Yıkılmayan bir tahammül istiyordu. Kötülüğe karşı bile iyilikle mukabele edebilecek bir olgunluk istiyordu. Şefkat istiyordu. Merhamet istiyordu. Liyakat istiyordu. Her türlü test ve imtihandan başarıyla geçebilecek bir şuur ve aşk istiyordu. Malı da istiyordu, canı da.

Sahâbe hepsini öğrendi. Öğrendiği için, gittiği her yeri fethetti. Güzelleştirdi. Onların ulaştığı her yer şereflendi. Her gönül, kıymet kazandı. Daha değerli hâle geldi.

Hidâyet, kıtalara yayıldı.

Onlar, ülkeleri bu şekilde fethetti.

Medine’den yola çıktılar. Çin’e gittiler, gönül fethettiler. Semerkant’a vardılar, gönül fethettiler. Afrika’yı kucakladılar, gönül fethettiler. İspanya’ya çıktılar, gönül fethettiler.

Ve nihayet;

Ellerinde büyük bir müjde, dillerinde müjde, gönüllerinde müjdelerle;

İstanbul önlerine geldiler.

İki kez geldiler.

Her iki seferde de İslâm ordusunun içinde hayli yaşlı ve mümtaz bir sahâbî vardı:

Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri.

İhtiyarlığın engellerine rağmen genç bir delikanlı gibi.

İstanbul fethiyle alâkalı peygamber müjdesi, onun yegâne enerjisiydi. En ön saftaydı. Dev surların dibinde müthiş bir mücadele vardı. İslâm askeri; bir yandan ok ve gülle yağmuru, bir yandan da surların tepesinden dökülen kızgın yağlara karşı feth-i mübîn için hamle üstüne hamle yapıyordu. Israrlı, fakat tedbirli bir şekilde. Derken bir yiğit, ölümü hiçe sayarak daha ileri fırladı. Ne ok yağmuruna aldırdı, ne kızgın yağları umursadı. Bizans’ın kara bağrına keskin hilâl gibi dalıp girdi. Onun bu şekilde kendi canına kayıtsız hâlini, geridekiler yadırgadılar ve tedbirsiz buldular:

“‒Hey yâ Rabbî! Bile bile kendini tehlikeye attı. Hâlbuki Allah, bu şekilde tehlikeye atılmayı yasaklıyor!” dediler.

Onları duyan Eyyûb Sultan Hazretleri, müdahale etti:

“‒Ey yiğitler! Mesele, sizin sandığınız gibi değil. Bahsettiğiniz îkaz-ı ilâhî, bizim için nâzil oldu. Biz ensar, İslâm’ın galibiyet ve zaferlerinden sonra kendi aramızda demiştik ki: «İslâm muzaffer oldu. Vazifemiz tamamdır. Artık biraz da bağ ve bahçelerimizle, malımız ve mülkümüzle meşgul olalım.» İşte meşhur ilâhî îkaz, o zaman geldi:

“Allah yolunda (malınızı ve canınızı) infak edin! (Dünyaya dalmayın. Mal ve can endişesine kapılıp da sakın) kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! İhsan edin! (Maldan ve candan fedâkârlık yapın! Tâ ki her an Allâh’ı görüyormuşçasına bir yaşayış ile ihsan sahibi olun!) Çünkü Allah, ihsan sahiplerini sever.” (el-Bakara 195)

Bu izahı dinleyen yiğitler de önceki yiğidin yaptığı gibi daha ileri atıldılar.

Eyyûb Sultan Hazretleri, fetih rûhunu böyle anlattı ve öğretti. Çevresindekilere anlattı. Sonrakilere anlattı. Âdeta gelecek Fatih’e ve askerlerine anlattı. Üstelik sadece diliyle değil; bizzat yaşayarak, nümûne olarak da anlattı.

İhtiyar vücudu hastalanmış, vefatı yaklaşmıştı. O hâlâ daha ötelere hamle hâlindeydi. Son alıp verdiği cılız nefesler bile en kudretli fedâkârlıklarla doluydu. Yanındakilere vasiyet etti:

“‒Birazdan şehid olacağım. Beni alın ve gidebildiğiniz en ileri noktaya götürün, oraya gömün!

Maksadı, müjde-i Peygamber yolunda bir adım daha ileri gidebilmekti. Ardından gelenlere fetih rûhuyla gönül ufkuna kapı açmaktı. Can vererek bağrına defnedilmek sûretiyle, İstanbul’un kalbine ebediyen girip de önce onun gönlünü fethetmekti. Gelecekteki feth-i mübînin şehid namzetlerine bu hakikati sergilemekti.

Nihayet;

Müjde-i Peygamber uğrunda bir yaşayış ufku ile Eyyûb Sultan Hazretleri’nin fânî vücudu, İstanbul’un kalbine defnedilirken; ölümsüz rûhu da feth-i mübînin mânevî mührü oldu.

Onun vazifesi, âdeta şehid olmak sûretiyle İstanbul’un kalbine girmek ve önce onun gönlünü elde ederek şehri feth-i mübîne hazırlamaktı. Üzerinden asırlar geçse de vakit tamamlandı ve bu maksat hâsıl oldu. Sonunda İstanbul’un yüreği;

İstanbul’da Kardinal şapkası görmektense, Türklerin sarığını görmeyi tercih ederim!” dedi.

Artık İstanbul’un gönlü fethedilmiş demekti. Beklenen feth-i mübîn, mümkün hâle gelmişti. Sultan II. Mehmed Han, üstâdı Akşemseddin Hazretleri’nin rehberliğinde yönünü İstanbul’a çevirdi. Mehter vurdu. Haşmetli manzarayı seyretmek için tarih durdu. «Nasrun minallâhi ve fethun karîb» âyeti, yeri-göğü inletti. Bütün yürekler; «Bismillâh!» çekti. «Allah Allah!» nidaları arasında Ulubatlı Hasan, bayrağı surların üzerine sapladı. Eyyûb Sultan Hazretleri’nin rûhuyla kucaklaşarak şehâdet şerbetini coşkuyla nûş eyledi.

Feth-i mübîn gerçekleşti.

Bir çağ kapandı, bir çağ açıldı.

Tarihin taç sayfasına yazıldı.

Dün müjdeydi, bugün mûcize oldu.

Eyyûb Sultan’ın can verdiği arzusu, maksadına ulaştı.

İşte bu fetih, gönüllerin fethiydi.

Gönül verenlerin fethiydi.

Sultan Fatih, büyük bir vefâ ve şükran hisleri içindeydi.

Asırlar önce fetih için surlar önünde can fedâ eyleyen sahâbe kabirlerini tespit ettirdi.

Bilhassa;

Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin kabrinin bulunmasını çok arzu ediyordu. Hazret-i Peygamber’in Medine’yi teşrifinde O’nu aylarca evinde misafir etmiş ve seferlerde alemdarlığını da yapmış olan bu mübârek sahâbî, İstanbul için müstesnâ bir mazhariyetti. Lâkin titiz aramalara rağmen kabrini bulmak mümkün olmadı. Önceleri ziyaretgâh olan kabir, sonraları düşman zararına karşı çok mahir bir şekilde gizlenmişti. Sultan Fatih, durumu mâneviyat kutbu hocası Akşemseddin Hazretleri’ne arz etti:

“‒Saâdetli hocam! Gazilerimiz, samimiyetle aradılar fakat bulamadılar. Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin kabr-i şerîfinin bulunması, himmetinizi bekler...”

Hacı Bayrâm-ı Velî’nin yetiştirdiği gönüller sultanı Akşemseddin Hazretleri, Fatih Mehmed Han’ın bütün müşkillerinde medet kapısıydı. İstanbul fethinin de mânevî mimarıydı. Sultanın bu yeni talebi, aslında kendisinin de kalbî iştiyâkıydı. Hazret-i Peygamber’in o güzîde ev sahibi ve alemdârı, o fetih kandili sahâbenin kabrini bulmak, fethin mânevî cihetini ebedîleştirmekti:

“‒Her şeye kādir olan Rabbim nasîb eyleye sultanım...” dedi.

Murâkabeye daldı. Sükût hâlinde bir müddet geçti. Sonrasında Hazret-i Pîr’in gözlerinin içi güldü. Nurlu yüzü ışıl ışıl oldu. Tatlı bir tebessümle kalktı. Huzur içinde ilerledi ve üzeri yemyeşil bir yeri işaret etti:

“‒Sultanım, Eyyûb Sultan Hazretleri’nin mübârek kabri burasıdır!

Dil dil şükür ifadeleri yükseldi. Mübârek kabrin bulunması da, bir feth-i mübîn tecellîsiydi.

Gösterilen yere hemen bir işaret koydular.

Ancak o gece, Sultan Fatih, işaretin yerini değiştirtti. Hiç şüphesiz mâneviyat kutbu üstâdına kendisinin itimadı her zaman tamdı. Lâkin basîretli Sultan, herkesin mutmain olmasını arzu ediyordu. Tâ ki gönüller, bilâ-tereddüt bu mânevî eksende pervâne olsunlardı. İslâm’la kucaklaşmış olan İstanbul’un kıyâmete kadar mü’min kalması için bu îman hilâli, gündüz-gece zâhir olmalıydı. Peygamber güneşinden aldığı nûru, bütün gözlere ve gönüllere daima yansıtmalıydı. Sultan’ın niyeti ve niyazı buydu.

Ertesi gün işaret konulan yere gelindi. Fatih Han, Akşemseddin Hazretleri, vezir ve gaziler oradaydı. İşaretli yer açılacaktı. Yiğitler kazmalarını ellerine aldılar. Tam toprağa vuracaklardı ki, yine murâkabeye dalan Akşemseddin Hazretleri birden başını kaldırdı:

“‒Dün işaret edilen yer burası değil. Geceleyin değişiklik olmuş!

İlk işaret ettiği yeri tekrar gösterdi. Toprağı aktarmaya başladılar. Az sonra bir mezar taşına rastlandı. Eller kürekleri bıraktı, diller Fâtiha okudu. O mezar taşı, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’ne aitti.

Sürur içinde;

Gönüller kanatlandı. Ruhlar buluştu. Mâneviyat gülleri açıldı. Fetih, mânâsına kavuştu. Sultan talimat verdi; huzur dergâhı bir türbe yapıldı. Hemen yanına da bir cami ve medrese. O günden sonra, padişahlar orada kılıç kuşanıp sultan oldular.

O mübârek mekân, İstanbul’da Peygamber müjdesinin en güzel tecellîgâhı ve ziyaretgâhı oldu.

Gerçekleşen gönül fethi, yenileriyle birlikte devam etti.

Hâlâ o fetih şehidi ve âbidesi, gönül fethine devam ediyor. Öyle ki; gönüllerin fethi vazifesini, zâhiren yaşayanlardan daha güzel sürdürüyor. Huzur veriyor. Sürur veriyor. Nur saçıyor. Sonsuzluğu anlatıyor. Peygamber muhabbetinin beşiği, yücelerin eşiği oluyor.

İşte fetih;

Bu!

Fatih gönüller, işte bu fetihle fatih oldu.

O gönüller, taşın bile kalbini fethettiler. Toprağın bile rûhunu fethettiler. Bir karıncanın bile yüreğini kazandılar. Çünkü onlar bir ömür Hazret-i Yûnus gibi dediler ki:

Ben gelmedim dâvi için,
Benim işim sevi için.
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmağa geldim…

Bunun için gönüllere girdiler ve;

Yûnus Emre der, hoca,
Gerekse var bin hacca;
Hepisinden eyice,
Bir gönüle girmektir!

şuuruna erdiler. Hissettiler, bildiler:

Gönül Çalab’ın tahtı,
Gönüle Çalab baktı,
İki cihan bedbahtı,
Kim gönül yıkar ise…

İçlerindeki en kuvvetli yankı şu oldu:

Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahî,
Elin yüzün yumaz değil.

İyice kavradılar ki:

Ten fânîdir can ölmez,
Gidenler geri gelmez.
Ölür ise ten ölür,
Canlar ölesi değil…

Bu idrak ile dost yoluna baş koydular. Gönlü dost ile doyurdular ve herkese duyurdular:

Düriş, kazan, ye, yedir,
Bir gönül ele getir.
Yüz Kâbe’den yeğrektir,
Bir gönül ziyareti…

Hâsılı;

Nerede fetih misali bir müjdeli netice isteniyorsa, orada gönül fatihliği şart.

Gerçek bir eğitim, gönül fatihleriyle mümkün. Temiz bir ticaret, yine gönül fatihleri ile. Bereketli bir hizmet hayatı, yine gönül fatihleri ile. Toplumun toparlanması, yine gönül fatihleri ile. Kötülüklerin, iyiliğe dönüşmesi de gönül fatihleri ile. Aksamaların, ârızaların düzelmesi de hâkezâ.

Adalet ve huzurun mayası da gönül fatihleri. Merhamet ve şefkatin baharı da, gönül fatihleri. Bütün dünyada inleyen kötürüm hastaların, gariplerin ve kimsesizlerin yegâne çaresi, yine gönül fatihleri. Kan gölüne dönen mazlum coğrafyalarda cennet çiçeklerinin açması için tek çözüm, yine gönül fatihleri.

Çünkü dünya şahit ki;

Gönül fatihleri olmadan giderilen ihtiyaçlar bile, ölümden de beter acılarla dolu.

Gönül fatihleri kim?

Gönül iklimlerinde hüküm sürenler mi?

Değil.

Onlar,

Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın mukaddes adına ve hayatına yaraşır bir şekilde gönüllere hizmet edenler!..

Yalnız dilleriyle değil, yaşayışlarıyla da kelime-i şahâdet getirenler…

Bu kıvamdaki bir gönül fatihine Allah, İstanbul’u nasip etti.

Öyleyse;

Neler nasip etmez ki!
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

TEFEKKÜRÜN ASLI

Posted by Site - Yönetici Mayıs 31, 2015

Tefekkür

TEFEKKÜRÜN ASLI

Tefekkürün anlamı ilim öğrenmektir. Kendiliğinden elde edilmeyen ilimler öğrenilmelidir. Bu da bir başkasının bildiklerine kendi bilgisini eklemekle meydana gelir. Böylece iki bilgi birleşir ve aralarında bir üçüncüsü doğar.
Tıpkı erkek ve dişiden çocuğun meydana gelmesi gibi.

İlk iki bilgi, üçüncüsünün aslı olur. Sonra bu üçüncü bir diğeriyle birleşip,dördüncüsü meydana gelir. Böylece ilimler birleşip çoğalarak sayısızlaşır.

Bir kimse bu yolla ilim elde edemiyorsa, bunun nedeni, temel ilimleri bilmemesidir. Temel ilimleri bilmeyen, sermayesiz kimseye benzer.
Sermayesi olmayan ticaret yapamaz. Ancak sermayesi olanda eğer ticaret yolunu bilmiyorsa yine ticaret yapamaz. Bunun gibi, temel ilimleri bilen de, bunu başka ilimlerle birleştiremiyorsa yine bir şey yapamaz. Bunun aslını açıklamak uzun sürer. Burada bir örnek vermekle yetinelim. Bir kimse şu iki şeyi bilmeden, ahiretin dünyadan üstün olduğunu bilemez.

a) Devamlı olan bir şey, geçici olanından daha hayırlıdır.
b) Ahiret devamlı, dünya ise geçicidir.

Bu iki temel bilgi elde edilince, ahiretin dünyadan daha değerli olduğu gerçeği elde edilir.
O halde tefekkürün aslı, iki ilmi kalpte toplamaktır. Ancak bu iki ilmin , meydana gelecek ilme göre birbirine uygun olmaları şarttır. Zira iki atın çiftleşmesiyle koyun doğmaz. Her çeşit ilmin iki ayrı aslı vardır. Bu iki asıl birleşmeyince beklenen meydana gelmez.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: